Pazartesi, Aralık 22

Var Ama...


İnsan bu ülkede yaşlılığında bile doya doya hüzünlenemez..

Yaş 30'a doğru giderken, "Ah o eski günler..." nostaljisi yapmaya başlamak varken, nelerle uğraşıyoruz.

Gönül isterdi ki, yavaş yavaş tribün anıları anlatıp, bizden ufaklara "Bizim zamanımızda böyleydi, şöyleydi..." diyelim. Fakat öyle olmuyor. Oraya sıra gelmiyor. Passolig yasağından tut, derbi deplasman yasaklarına kadar... Bizi tutsak eden, bağlayan, kafamızı meşgul eden onlarca gereksiz konu var, ve bunlar da bizim gençliğimizin son yıllarına tekabül ediyor. Elde edeceğimiz son anılarımızı çalıyorlar. Son hikayelerimize göz koyuyorlar.

Kahretsin. Kahrolsun. Yok olsun. Bitsin.

Rushmore



Şimdi çok sevmediğim bir kalıp kullanacağım ama hakkım var... Bu filmin bitmesini hiç istemedim. 

Wes Anderson'un filmlerinin bana göre en dikkat çeken özelliği; karakterlerine basit sıradan ama dışardan bakanın da hoşuna giden bir dünya yaratıyor olması. Bunun nedeni de filmdeki kahramanların bütün sıradanlıklarına ve kusurlarına rağmen o dünyada yer almaktan mutluluk duymaları. Bunun en iyisi, kusursuzu ve dengelisi Royal Tenenbaum'du bence. Bütün karakterler hemen hemen garip bir dünya yaratmıştı kendine, ama aynı zamanda birbirleriyle kesişim halindeydi. Üstelik hepsi de birbirinden daha sorunlu ve absürd karakterlerdi. The Life Aquatic with the Steve Zissou da karakter sayısı az olmasına rağmen hemen hemen böyleydi.

Rushmore, ikisinin de öncesinde çekilmiş ve en az onlar kadar başarılı. Jason Schwartzman'ın şov yağtığı, herhalde standart üstü olduğu tek film, ilk filmi.

Sanırım Anderson kötü bir yönetmen! Çünkü bence kronolojik olarak bakında filmleri giderek zayıflamış. Sıralı izlemediğim için bunu objektif olarak söyleyebildiğime inanıyorum. İzlediğim filmlere göre sıralarsam; ilk 3'ü (yukarıda adı geçenler) en iyileri..

Moonrinse Kingdom ve Budapeste aynı etkiyi yaratamamıştı. İkisi de yoruyor. Onlarda bir telaş hakim. Diğerlerinin en güzel tarafı her şeye rağmen bir dinginliğin olması. 

Gerçekten bir lisede (veya herhangi bir yerde) kalıp, senelerini orada geçirmek çok güzel olabilirdi. Bunu ben de düşünmüştüm. Ama hayat buna izin vermiyor. Bir şekilde gitmek zorunda kalıyorsun. Fakat gittiğin yere uyum sağlarsan o geçişi de kolay sağlıyorsun. Kafanda kurduğun düzeni, gerçek hayatta da oluşturduğun müddetçe senden mutlusu yok. Ta ki aşık olana kadar.... Normal gözükmeyen insanların da bir dengesi vardır ve o dengeyi bozacak en güçlü şey aşk olabilir, tam emin değilim.

15 yaşında olmak güzeldi. 17 de güzeldi. 21 de güzeldi. Sonrası biraz bozuldu... Ne kadar çok "ilk" yaşarsan o kadar güzel oluyor, ilkleri yaşadıkça önünde şaşıracağın ve heyecan duyacağın şeylerin sayısı azalıyor. Bir de ileride anlatabileceğin hikayeleri artık üretemez oluyorsun. Filmin konusundan ve anlatmak istediğinden şaşmış olabilirim ama bence tam olarak da bu... Zaten o yüzden filmin en büyük yıldızı tepkisiz, heyecansız bir orta yaş adamı Bill Murray (Herman Blume). Bütün "normal ve iyi" hayatına rağmen sadece tramplenden havuza atlamak isteyen adam... Mimiksiz, anlamsız surat ifadesi... O zengin bir adam, Max ise berberin 15 yaşındaki anormal gözüken, derslerinde başarısız oğlu. Buna rağmen, Max'in kurduğu, korumaya çalıştığı ve istediği gibi şekillendirmeye uğraştığı bir dünyası var. Herman'ın yok. Ve sonra o da aşık oluyor.

Çok iyi film... Ama yine de bana göre filmdeki adam gibi adam, karakter gibi karakter Max'in berber olan babası. Böyle adamları filmlerde veya gerçekte görünce gözlerim yaşarıyor. Bütün dramlarına rağmen yola devam edenler, yolları tekdüze de olsa bundan keyif alanlar ve çevresindekilere yol açmaya çalışanlar... Kıyıda kalmış ama önemli bir rolü var bence.

Tekrar yazayım; çok iyi film. Senaryosunu yazan Owen Wilson'dan, 12 yaşındaki Dirk'i canlandıran oyuncuya kadar.. Müziklerden, mekanlara kadar.. Her ayrıntı, her replik, hepsi tutarlı bir şekilde, düşünülerek hazırlanmış.

İşin en kötü kısmı, film çekildiğinde ben lisede bile değilmişim. Keşke o dönem izleseydim. Hayatım değişir miydi emin değilim ama son 1 senede geç izlediğim için üzüldüğüm üç filmden biridir bu; diğerleri de Dream with the Fishes ve  Billy Elliot...


Adam Atıyor



Hagi'nin günübirlik de olsa yeniden İstanbul'a geldiği gün, Bogdan Stancu, Süper Lig kariyerindeki 40. golünü attı. 

Stancu için ödenen bonservis bedeli (5 milyon) biraz fazlaydı. Onu bir kenara bırakırsak aslında fena topçu da değildi. Galatasaray seviyesinde olup olmadığı tartışılır ama zaten o sezon Galatasaray da Galatasaray seviyesinde değildi.

Şu bir gerçek, Stancu Türkiye'deki kariyerine Orduspor ve Gençlerbirliği'nde başlasaydı, o dönem Stancu'yu ve onun İstanbul'a transferini eleştirenler büyük ihtimalle "Bu tip genç forvetleri büyük takımlar niye bulamıyor, helal olsun Cavcan başkan, yine futboldan anladığını gösterdi" yazacaktı.

117 lig maçı 40 gol. 26 yaşında. 3-4 sene daha Türkiye'de oynarsa 100'ler kulübüne girebilir. Büyük golcü diye senelerdir anlatılan Semih Şentürk henüz 66'da mesela.

Stancu, 3 sezondur 10 gol barajını yakalıyor, bu sezon da şimdiden 5 tane kaldı... Sakatlık olmazsa çok rahat yakalar. Bir ara bakmak lazım, sadece Anadolu takımlarında oynayıp 4 sezon üst üste 10 gol ve fazlasını atan forvet var mı?

Stancu'nun çoğu golünü iç sahada atması önemli bir ayrıntı. Bu sezon 5 golün 4'ü iç sahada. Geçen sezon 13'te 11,  Orduspor'da iki sezonda 20'de 14... 

Pazar, Aralık 21

City Lights




Çarli Çaplin benim için Çarli Çaplin'dir. Yani Charles Chaplin değil.  Hatta Şarlo'dur. Tanıdığım, bildiğim, gördüğüm ilk yabancı sinemacı olabilir. Çevremdeki herkes onu anlatırdı, onun taklitlerini yapardı. Nedenini hala anlamadım gerçi. Bizi büyüten kuşak o adamı çok sevmiş demek ki.. Levent Kırca'nın skeçlerinde bile vardı. Kim olduğunu bilerek büyüdüm ama hiçbir zaman bir filmini izlememiştim.

Sinema çok değişti. Sessiz olanını izlemek zaman kaybı... 

20 küsür sene boyunca böyle düşündüm. Herhalde çoğunluk da böyle düşünüyordur. City Lights o tarzın ve Çaplin'in IMDB listesinde en üst sırada yer alan filmi. Bir de Türkiye ile bağlantısı var. Kemal Sunal'ın En Büyük Şaban'ı başta olmak üzere bir çok film bunun uyarlaması.

Çok ilginç bir durum. Bildiğin filmi, bildiğin hikayeyi bilmediğin bir tarzda izliyorsun. Aslında iyi oldu. Sıkılabilirdim, zorlanabilirdim ama kolay adapte oldum. Acaba şunu nasıl yapacaklar, burası nasıl olacak merakı beni filme çekti. Hafif nostalji işin içine girince tatlı tatlı izledim filmi.

Adam gerçekten iyi bir oyuncu ve iyi bir sinemacıymış. Çocukluğumuzda onu biraz "soytarı" gibi görüyordum. Garip hareketler yaparak insanı güldüren bir adam. Zamanla öyle olmadığını anlamıştım tabi ama gerçek bir deha olduğunu da yeni yeni fark ediyorum.

Fakat bu film bence diğerlerinin gölgesinde  kaldı. Son dönemde bazı diğer filmlerini de izledim, bence onlar daha iyi. Bu filmde ister istemez, Çaplin',n bütün yeteneğine ve zekasına rağmen aklıma Kemal Sunal ve Kamran Usluer geliyor. Ve tabi Cahit Oben'in o muhteşem müziği. 

Sinema değişti, artık replikler var, sözler var. Fakat asıl önemlisi müzik var.  Chaplin filmlerinde de müzik var ama aynı vurucu etki yok. Mesela şurada, filmin o meşhur son sahnesi ile Oben'in müziğini bir araya getirmişler. Herhalde bu birliktelik gerçekten olsaydı, film tüm zamanların en başarılısı olurdu.

Neyse ne iyi oldu, demek ki bundan sonra Şarlo'ya biraz daha ilgi göstermek lazım.


Yeniden


Bu kaçıncı geri dönüş...

Takımın aldığı galibiyetten bahsetmiyorum.

Bu sezon başında yine kendi kendime kararlar almıştım. Aslında karar da denemez, öyle olması gerekiyordu, öyle oldu. O dönemin öyle geçmesi gerekiyordu. Bir şeyler rahatsız ettiği için (3 Temmuzla falan hiç alakası yok) artık maç izlemek istemiyordum. Hele Galatasaray maçlarını hiç izlemek istemiyordum. Bunun da alınan kötü sonuçlarla falan hiç alakası yok ama geçen sene şampiyonluk için gösterilmeyen çabanın hayal kırıklığı yarattığını da itiraf etmem lazım.

Yine de uzun bir dönem, sosyal hayatıma futbolu, Süper Lig'i sokmadım. Sonra Hamza Hamzaoğlu Galatasaray'a geldi, ben onu seviyordum, iyi adamdı, başarılı olması gerekiyordu, o da iyi başladı. Etki - tepki. Yeniden maç saatinde Lig Tv yayını olan bir mekan bulup maçlar izlenmeye başladı. İzlediğimiz takım da çimleri ısıran bir hale dönüşünce (bu da mottomuz oldu) seriye bağlamak kolay oldu.

Tamam iyi güzel.. Gereksiz yere de heyecan duyuyoruz. Bu da iyi. Mesela dün akşam, iki sene önceki Mersin İdman Yurdu maçı gibi bir durum sözkonusuydu. Bu maçın da o maç gibi rahat geçmesi gerekiyordu, geçmedi. Kazanılması gerekiyordu, kazanıldı. Zor oldu. Sadece oynayanlar için değil, izleyenler için de zor oldu. Terler boşaldı, stresli dakikalar geçti. Bunlar işin doğasında var ve sanırım bundan hoşlanıyoruz.

Bir de hiç bunlar yetmezmiş gibi, bu maçlara bahis oynuyorum. Aslında eskiden oynamıyordum. İki senede toplasan 3-4 kupon yapmışımdır. Ama bu ara yeniden başladım. Kazanma isteği var ama asıl önemlisi o heyecan çok daha cezbedici galiba. Rahatsızlık. Normal bir durum değil.

Şu an yine iyi ama bunun bir tık üstüne çıkarsam, Hard Ball filminde Miami Heat maçına bahis yapan Keanu Reeves gibi oluyorum. Maç yayını yapan cafelerin önünde, kendimi aynı anda hem bahis batağında hem de şampiyonluk yarışında buluyorum. İkisini de kazanınca hayatımda çok birşey değişmiyor aslında. Ama ikisi de olmayınca bu kadar çok heyecanlandığım anların sayısı baya azlıyor. Hatta yok oluyor.

Bugünkü maça handikap oynamıştım, haliyle yattım. İnanılmaz bir durum. Şu maçı hoca atılmadan kazanıyorsun. Müthiş bir durum. Müthiş bir geri dönüş. Ama 4. gol gelmediği için, basit goller yendiği için, ya da hatalı bir hakem kararı nedeniyle iki farkı yakalayamadığın için eve tatsız dönüyorsun. 

Normal bir yaşamda ikisinden de kurtulmak lazım, fazla yer vermemek lazım. Fakat bizler için kolay değil. Bir yere kadar anca. Sonra yeniden dönüyorsun. Bahisten kurtulmak için maddi olarak rahatlamak gerekiyor. Kaygılar biraz azalmalı. Diğeri için de, yerine koyabileceğin, uğraşmak isteyeceğin biraz manevi ama yine de gerçek bir şeyler gerekiyor.

Geçtiğimiz günlerde Uğur Meleke "4 milyar yıllık dünya tarihinde şu saçmasapan 21’inci yüzyıla denk geldik diye bütün bir ömrü, bütün bir etik anlayışını, bütün insani melekeleri tek bir spor kulübü uğruna heba etmeye değer mi gerçekten? Hayattaki bütün meseleniz bir futbol takımının galibiyeti olacak kadar sığ mısınız sahi? dedi ya... İnsanlar da alkışladı. Aslında güzel ve mantıklı şeyler söylüyordu. Ama ona vereceğim cevap şuydu: Evet.

Bazen hayat o kadar sığ bir hale geliyor ki, karaya oturmamak için bir futbol takımının galibiyetine ihtiyacımız oluyor. Ve 4 milyar yıllık dünya tarihinde şu saçmasapan 21. yüzyıla denk geldiğimiz için, çevremizde bir spor kulübünden ve onu bizim gibi destekleyen diğer insanlardan başka daha gerçek, daha tutkulu, daha heyecanlı, ait olacağımız daha sağlam  bir yer  bulamıyoruz.

Passolig'in tek avantajı. Şimdilik paran ve zamanın biraz daha sana kalıyor. Gerçi televizyondan ve internetten yaşadığımız bütün bunlar da, yaşanması gerekenin ufak bir yanılsaması sadece. Olsun.

Normal olmadığını kabul ediyorum, her zaman ettim. Doğrusu Meleke'nin dediği gibi yaşamak, düşünmek. Ama bunun kolay kolay değişeceğini de sanmıyorum. En fazla ufak ufak küskünlükler, ve sonra geri dönüşler...

Şu da var... Bahisten yüklü bir miktar tutturamayacağım kesin ama sayısal loto falan denk gelirse o zaman işler değişir...O güne kadar bu limandayız. Haftaya hangi gün oynuyoruz?

Cumartesi, Aralık 20

Psycho


Son dönemde 3 tane Hitchcock filmi izledim. Üçü de keyifliydi. İlginç olan zamanında ilk izlediğim Hitchcock film olan The Birds'ü tamamlayamamıştım. Bu üç filmde ise oldukça rahatım. 

Eskiden bir yönetmenin, seyirciyi bu kadar germesine gerek yok diye düşünüyordum. Şimdi ise bu kadar zorlayıp ters köşe yapması hoşuma gidiyor. Ama hala yanımda kuş uçunca biraz geriliyorum. Bir ara o konuya geri dönmek lazım.

Öte yandan bu filmin de çok başarılı olduğunu söylemek lazım. Konusu, sinema tekniği, oyunculuklar çok başarılı. Derinlemesine incelenmesi gereken, hatta birçok yerde incelenen bir film. Bir yönetmenin, bir insanın, 110 dakika içinde bu kadar derin bir şey çıkarması saygı uyandırıcı.

Adamın akademisyen olması gerekiyormuş, gitmiş yönetmen olmuş.

Yalnız defalarca insan ters köşeye yatıyor. Filmin adından bir pislik olduğunu fark ederek izlemeye başlıyorsun. Önce kızın sevgilisinin "sayko" olabileceğini düşünüyorsun. Sonra kızı, kızı takip eden polisi. Sonra Norman Bates çıkıyor. Önce tecavüz bekliyorsun, sonra öldürüyor. Ondan sonra olaylar biraz daha gelişiyor, sarmal oluyor.

Bu kadar çok defa hayretler içinde kalınca insan bir kez daha yönetmene şapka çıkarıyor. En ufak ayrıntı bile düşünülmüş. Yaşadıkları şehirden, kızın sütyen rengine kadar. Dolu dolu bir gerilim filmi... 

Özgürlük


Cuma, Aralık 19

C'era una volta il West


Cizre'nin Galibiyeti



Cizrespor önce Aydınspor'u yendi. Bir sonraki turda da bir başka Ege takımı Göztepe'yi. Açıkçası Aydınspor maçı baya olaylıydı. Fakat Göztepe maçında benzer durumlar pek yoktu sanki. Olaysız diyemeyiz ama maçın skoruna etki etmiş miydi? Tartışılır. 

Aydınspor maçı standartları aşmıştı ama Göztepe maçı, herhangi alt lig maçında son haftalarda görmeye alıştığımız görüntülerden daha fazlası değildi.

Maça giden bazı Göztepeliler de benzer cümle kurdu. Sonuç olarak Cizre iki takımı da yenerek gruplara kaldı. Bu andan sonra olay bir anda Türk-Kürt konusuna geldi. Ülkenin batı kesimi Cizrespor'a inanılmaz şekilde bilendi. "Bizle aynı gruba düşsünler, bizim sahamıza gelsinler bakalım neler oluyor" dendi. Şans Giresunspor'a güldü! Karadeniz zaten milliyetçi bir bölge, bu eşleşmeye oldukça sevindiler. Yaşananlardan dolayı gazı alarak maçı beklemeye başladılar.

Bu gaz lafta kalınca çok seviniyorum. Kof milliyetçilik sadece ergen eğlencesi olarak kalıyor. Zaten daha ileri gitmesi de acı sonuçlar doğurabilir. 

Giresunspor - Cizrespor maçında rakip takıma cehennemi yaşatacağını iddia edenler stadyumu dolduramadı. Cizrespor'un kupada oynadığı ilk deplasman maçında futbol dersi alacağını söyleyenler, Cizrespor'un 2-1'lik galibiyetini izledi. İyi oldu.

Öte yandan bu Cizrespor'da ilginç bir şeyler olduğu gerçeğini de inkar edemeyiz. Bilmiyorum işin aslını ama normal değil. Sanırım bahisle ilgili mevzular var.  

Perşembe, Aralık 18

Raiders of the Lost Ark



IMDB'de  üst sıralarda yer almasına aldanarak izlendim. Çocukluk yıllarımda serinin ikinci filmini defalarca televizyondan izlediğimi ve keyif aldığımı hatırlıyorum. Bu sefer aynısı olmadı. Serinin diğer ikinci filmini izlemekten vazgeçtim. Fakat kurduğu paralellikler nedeniyle (mekan-George Lucas, Harrison Ford) Star Wars serisine hayatımda ilk defa merak saldım. 

Belki bu sayede bir gün Star Wars serisini izlemeye başlarım.

Çarşamba, Aralık 17

Sahipsiz Adana



Seneler önce Adana'da oynanan bir Adana Demirspor - Galatasaray maçı. Kafayı vuran Bülent Korkmaz, sanırım gol oluyor. Fakat konumuz bu değil.

Adana Demirspor takımının göğüs reklamı ilgimizi çekiyor. Formada "Sahipsiz Adana" yazıyor. Sanırım sponsor bulamamaktan, şehrin ileri gelenlerinden yardım alamamaktan şikayetçiler. O nedenle Galatasaray ile oynayacakları maça da bu formayla çıkıyorlar.

Şu an Süper Lig'de yer alan birçok takımın (Fenerbahçe dahil) sponsor bulamadığını düşünürsek.... Son kısmı bağlayamadım ama olsun...

Şubat




Bir gün televizyonda kanal değiştirirken ilk bölümünün tekrarını yakalamış ve izlemiştim. Sanırım en iyi bölümlerinden biriydi. Nasıl başlarsan öyle devam eder. Gözümü ayıramamıştım. Ama o dönem televizyonda yayınlanan bir diziyi düzenli olarak takip edebilme motivasyonum olmadığı için dizinin bitmesini bekledim.

Tek sezon sürdü. Ara ara baktığımda bile ekrana kitliyordu. Ama nedense bir türlü tanıtımı yapılmadı, reklamı dönmedi. Eflatun Film'in Leyla ile Mecnun'a gösterdiği ilgiyi Şubat'ta göremedik. Durum böyle olunca ratingler düşük kaldı ve tek sezonla sona erdi.

Geçtiğimiz ay baştan başladım ve tamamen izledim. Türkiye'de yerli dizi yapmak zor iş. 90 dakikalık iş, bütün kaliteyi düşürüyor. Bu senaryo, bu oyuncular, müzikler, haftada 45 dakikaya düşse muhteşem bir iş çıkardı ortaya. Yine de çok iyiydi.

Dizinin konusunu uzun uzun anlatmak istemem. Bilen bilir. Ama kısaca, ahlak, vicdan, adalet gibi değerleri konu alıyor diyebiliriz. Güzel bir çatışma var. Hikayeyi yazan kişi ise, Deli Yürek'te Kuşçu olarak bildiğimiz Emin Gürsoy. Bu açıdan da ilginç. Gürsoy, Beşiktaş'ta oturduğu sıralarda her sabah gördüğü kağıt toplayan çocuklardan esinlenerek yazmaya başlıyor. Ortaya çıkan hikayeyi ise Onur Ünlü'ye okutuyor. Uzun süre rafta bekliyor. Projenin hayata geçmesi 10 seneyi buluyor.

 Oyuncular çok iyi. Sermet Yeşil ve Nadir Sarıbacak çok üst seviyede. Özkan Uğur nasıl biri çözemiyorum. Sanki müziği kullanarak oyunculuğa adım atanlar gibi. Asıl işinden daha iyisini yapıyor. Tayfa'daki herkes, Musa Uzunlar, Damla Sönmez, Serkan Ercan... Herkes... Baş rol, yan rol, kim varsa özenerek seçilmiş, rolün altından kalkmış. Zaten 90 dakikalık bir dizide her hafta aynı kaliteyi yakalayabilmek için oyunculara büyük iş düşüyor. Bir yerden sonra hikaye sallanıyor ve zayıflıyor. Oyunculuk ayakta kalırsa seyirci şans vermeye devam ediyor. 

Toplam 32 bölüm süren dizinin en üst seviyesi herhalde 13-25 arası. Özellikle 17. bölüm harikaydı. Kam Ağacı efsanesini izlerken gerçek sanmıştım. Sonradan bir Onur Ünlü dehasıyla karşı karşıya kaldığımızı öğrendik.

Bu 9 dakikalık nefes kesici hikayeden de anlaşılacağı gibi, dizinin ölüm, yaşam, sonsuzluk gibi şeylerle meselesi olduğunu görüyoruz. Bunu devlet televizyonunda, prime saatinde yayınlamaya çalışmaları büyük cesaret. Çünkü televizyon seyircisi için oldukça rahatsız edici. Dizi zaten her bölümde rahatsız edici bir konuşmayla açıldı. Karakterlerden biri, bazen birden fazlası, bu konuşmaları gerçekleştirdi. Üzerine düşünmekten dizinin ilk sahnelerini ıskalıyordum. Neyse ki internetten izledim.

İki satur yukarıda paylaştığım linkteki gibi muhteşem müzikler var. Bu dizi sayesinde Amesha Spenta'yı tanımış oldum. Bu da önemli bir kazanç benim için. 

Dizi hakkında uzun bir yazı yazma taraftarı değilim ama eksik bir şey de kalsın istemiyorum. O nedenle biraz dağınık oluyor belki de. Daha iyi diziler bulmak mümkün. Türkiye'de bile çıkmıştır. Ezel mesela, Şubat'tan daha iyiydi, daha güçlü, daha uzun solukluydu. Ama Şubat'ta beni çeken garip bir doku var. Hikayeden bağımsız. Bir meselesi var, çok insani bir mesele ve bu benim kafamın içinde her daim duran bir mesele... O nedenle diziyle, emeği geçenlerle bir gönül bağı kuruyorum. Fakat benim bu bağı kurmama neden olan sebepler bazılarına da antipatik gelebilir. Akşam işten eve gelip tek eğlencesi TV olan bir adama da hitap edemiyor, entellektüel birikiminden taviz vermeyip televizyonda yapılan işi küçümeyen adamı da saramıyor...

Mesela dizinin ilk bölümünde yer alan Allah Var sahnesi gibi. Bu sahneyi izleyip "TRT'de din propogandası yapıyorlar" diyenler vardı. Önyargılarının esiri olanlar bu diziden keyif alamazdı.

Dizide baya göndeme de mevcut. Defalarca "Korkma ben varım" repliği kullanıldı, Murat Mentes yakalamıştır selamı. Ninja Kaplumbağalar, Asaf Halet Çelebi, V for Vendetta, Erkan Oğur, Cantona... Ne kadar zengin kaynaklara sahip olduğunun göstergesi. Bu da ilgi çekici hale geliyor.

Tayfa

ABD'de dizi içinden dizi türer ya, kesin şekilli bir adı da vardır bu icatın, mesela Friends içinden Joey, Cheers içinden Frasier...  Bu diziden de bir Tayfa türemeliydi. Başlı başına efsaneler. Özendiriciler. Tayfanın içinde yer alan her karakter anti-kahraman, her oyuncu muhteşem..Funda Alp, Onur Ünlü, Emin Gürsoy; hikayede emeği geçen kim varsa bu fikri düşünmeliydi. Seyircinin yazarak çizere istemesiyle olmuyor tabi.

Kendi içinde yer alan kuralları, birbirlerine bağlılıkları, hiyerarşi, eşitlik, adalet... Garip bir düzen. Ama bir yandan da ütopik. Hayran bıraktırıyor. Yokluk içinde olan bir grup. Ama sandığımızdan daha zenginler. Öze dönmüş gibiler. Özgürler. Ahlak anlayışları bizden daha üstün. Böyle anlatınca sanki başka bir türden bahsediyor gibi olduk. Ama başka tür olan biziz herhalde (İnsan bir virüstür-Matrix).

Saygı uyandırıcı. Harika bir şekilde, kusursuzca hazırlanmış. İçlerindeki casus (Hayvan) bile onlara bağlanıyor. Lakabları çok afilli. Deli, Duble, Zımba, Çimen, Erik,... Hepsinin bir hikayesi de var. Modern dünya denilen yerden gelmişler aslında. Hepsinin o tarafla bir sorunu var. Fakat bu grup içinde sorunları çözmüş veya unutmuşlar. Dizide Tayfa üzerinden öyle bir atmosfer yaratılmış ki sıcak evde otururken kendimi hapsolmuş hissedebiliyorum. 

Zaten bu dizinin önemi de buradan kaynaklanıyor. Her bölümden sonra kafayı yakacak şekilde düşünmeye başlıyorsun. Sorguluyorsun. Seni sorgulatırken, başvurman gereken kaynakları da sıralıyor inceden. Sana yol da açıyor.

32 bölüm az geldi. Ama kabul etmek lazım, dizinin biteceği de kesinleştikten sonra, sanırım son 5 bölüm oluyor, hikayeyi sonlandırmak için baya telaşa kapıldılar. Oralar biraz sıkıntılı. Bazı karakterler yok oldu. Bazı konuların ucu açık kaldı.  Notu düşürecek şeyler bunlar. Fakat sonunda bize kalan karsa, baya kar ettik bu diziden. Emeği geçenler sağolsun...


Salı, Aralık 16

Papazlık Bir Sanattır



Üniversitede tez konusu olmalı, futbol takımlarındaki papazlık. Bu konu hakkında gençlik dönemlerimde çok yanlış düşündüğümü itiraf ediyorum. Yine de 180 derece dönmüş değilim. Ama iş hayatına girdikten sonra da bir şekilde empati kurmaya başladım. Papazlık çalışma hayatında ve özellikle futbol takımlarında olması gereken bir müessese. Ve sadece otobüsteki arka koltuğu kapmakla bunu elde ederseniz, kısa sürede tahtınız sallanır.

Şu video derslik. Alınacak dersleri, dikkat çeken öğeleri sıralayalaım. Zaten herkes görmüştür ama olsun.

1) Keita'nın Totti daha oyuna girmeden pazubandı vermeye koşması. Kurallarda bu yok. Totti sahaya girmeden bunu yapamaz. Ama Keita bunu düşünmüyor bile. Onun için önemli olan kaptanına saygı var. Papaza saygı. Oradaki isim Totti olunca böyle oluyor. İbrahim Toraman olsa böyle olmaz mesela. 

2) Totti'nin Keita'ya cevabı, mimikleri. Kötü bir papaz, egosuna yenik düşüp pazubandı anında alırdı. Bu sahne hoşuna giderdi ve camia içindeki bazı yerlerse mesajını yollardı O almıyor. Üstelik öyle şova yönelik bir sadelikle değil. Gayet agresif. İtalyanca bilmiyoruz ama suratından anlıyoruz, o an Keita'ya "Sikerim bandını git topunu oyna" diyor. Taraftara selamını yolladı, saha içine mesajını verdi. Muhteşem.

3) Teknik direktör Garcia'ın Totti yanında eksik kalan karizması. Tanımasak ve üstündekileri görmesek, kumral adamın teknik direktör olduğunu ve oyuncusuna kızdığını düşünürdük. Yanındaki ise oyuna girmeyi bekleyen futbolcu. Ama öyle değil. Orası Roma...

15 saniye civarı bir video. Ama "İyi bir papaz nasıl olur" hakkında en önemli dersleri anlatmaya yetiyor.

Casablanca



Bir filmdeki kahramanın böyle olmasını seviyorum. 1940'larda Rick, 2000'lerde Tyler Durden veya bir başkası.. Fark etmiyor.

Birçok platformda "aşk filmi" olarak adlandırılması büyük haksızlık. Evet hikayede bir aşk var (hatta birden fazla) ama bu filmi sınıflandırmak için yeterli değil. Filmin sonunda aşk değil idealler kazanıyor. Bu önemli bir ayrıntı. Ve Rick'i de sadece yüzeysel bir cool adam olmaktan daha fazlası haline getiriyor. Zaten çok ilginçtir, filmin senaryosu, filmin çekimlerine başlandıktan sonra şekillenmiş. Ve en sona süsleme olarak konuluyor aşk detayları. Yani aslında demek isteniyor ki, daha önemli şeyler var bu hayatta, aşk bunlara zenginlik katan bir detay sadece.

Yaklaşık 100 dakikalık bir film. Rick ilk defa  sanırım 9. dakikada, Isla ise 25. dakikada gözüküyor. O nedenle, buna nasıl aşk filmi denilebilir ki?

2000'lerden bakınca basit ve klişe gelmesi muhtemel ama çekildiği zamanı düşününce oldukça başarılı. Kilişe değil, kilişeleri yaratan film. Ve yine de ne olursa olsun 2014'te izlerken dahi sıkılmak mümkün değil. 

Sadece dönemin Casablanca tasviri bile başlı başına çok önemli... Rick-Ilsa-Victor üçgeninden ayrılınca ortaya çıkan bir tasvir bu. Dünyanın her yanı, korkutucu ve sonu belirsiz savaşı tüm hararetiyle yaşıyor, Casablanca ise bu savaştan kaçmaya çalışanları konuk ediyor. Çoğu kaçamıyor. Bazıları umutlarıyla geliyor. Bekliyorlar. Gidenler var. Gelenler var. Tam bir araf. Tam bir kaos. Ve bütün bunları umursamayan Rick'in ışıklı mekanı. Herkesin gitmek için plan yaptığı yerde kalıcı olan Rick. Dünya, zamanın akışına kapılmışken zamanı durduran, insanlar geçmişi ve geleceği sorgularken sadece anı düşünen ama kesinlikle hovarda olmayan Rick.. Zaten onun zamanla ilgili sorunu - hatta sorunsuzluğu - şu meşhur diyalogda ortaya çıkıyor:

-  Dün gece neredeydin?
+ Çok uzun zaman geçti, hatırlamıyorum.
-  Bu akşam seni görebilecek miyim?
+ O kadar uzun süreli planlar yapmıyorum.

Aslında Rick'in bu duruma düşeceği Paris'te belli olmuş. "Dünya harabeye dönerken biz aşık olmakla uğraşıyoruz", muhteşem bir replik. İnsanlar kaçmaya çalışırken, Rick kalmaya uğraşıyor.

Filmin tüyleri diken diken eden sahnelerinden biri, mekanda Victor'un Marseillise'yi çaldırmasıydı. Victor çaldırıyor diyoruz da aslında Rick'in etkisi var yine. Onun onayı var. Mekanın tüm çalışanları, ne müşterileri ne de Nazi subaylarını önemsiyor. Ukala ve kasvetli bir adama sonsuz bağlılık. Marş çok etkileyici, sahne de çok etkileyici. Buna benzer bir durumu -Marseillise'nin Nazilere karşı okunarak gaza gelinmesi - daha önce Zafere Kaçış'ta görmüştüm.

Aslında filmin bir de klasik bir Hollywood altmetni var bence. Bir ABD propogandası. Rick tam bir ABD'dir. Dünya yanarken saklanmıştır. İnsanlar kaçmaya çalışırken veya idealleri için savaşırken o tarafsız kalır. "Kimse için kendimi riske edemem" demektedir. Fakat daha sonra kutsal dokunuşlarını yapar. Karakterli ve ahlaklı yapısını devreye sokar ama bunu kimseye açıktan göstermez. Misal Bulgar kıza yardım ettiği sahne gibi... Önce ilgisiz gözükür ama sonra sorunu çözer. Yüzbaşı Louis bir Fransa'dır. Fas'ta işgalcidir ve ama Almanlar da onu işgal edier. Victor Nazilere karşı direnenlerdir. İsveç'ten gelen Isla Avrupa'dır. ABD onu çok sever ama direnenleri tercih ederse arkasına bakmaz. 

Üzerine kitap yazmak gerekir bu filmin. En merak ettiğim de, filmin yapım yılıyla alakalı. 1942'de yani savaşın en hararetli zamanlarında çekilmiş. Dünya bir bilinmezliğe giderken... Gerçekten de sonu bilinmeyen bir hikaye var. Peki ya sonu bilinseydi? Yani 1950'lerde falan çekilseydi acaba nasıl olurdu?

Rick'in cool olmasını çok övdük. Fakat Isla -Bergman- fiziksel olarak daha muhteşemdir. Oyunculuğu da çok iyi. Gözlerinin içi ışıl ışıldır. Sadece gözleriyle bile oynayabilirdi. Gözleri ne renk acaba diye düşünüyorsun. Sonra geçiyor. Önemli değil. Siyah-beyaz bir filmde bu kadar etkileyici gözler...

Aradan 70 sene geçtikten sonra izliyoruz. Benim kaybım belki. Ama olsun. Matrixler, Inceptionlar sizin olsun. Bunlar da bana yetiyor.




Pazartesi, Aralık 15

Beylerbeyi 1-1 Sakaryaspor



Bu sezon ilk kez bir resmi maç, ilk kez bir lig maçı...

Türkiye ile Brezilya arasında oynanan hazırlık maçından sonra ilk defa bir tribün... Passolig almayacağım. Bu sadece Aktifbank meselesi de değil. Fişlenme muhabbeti de değil. Bir maça girmek bu kadar zor olmamalı. 2.Lig, 3.Lig maçları yeter. 

Gerçi bu maça da zor girdik. Tomalar, çevik kuvvetler... Bilmediğimiz sokaklarda yürüyerek, yolu uzatarak stadyuma girmek zorunda kaldık. 

Neyse ki hava güzeldi. Bir aralık gününe oldukça iyiydi. Güneş gözümüzü aldığı için sahaya iyi bakamadık. Beylerbeyi Stadı'nda ilk kez maç izledim. Bu da bir ders olsun. Bundan sonra güneşli günlerde maç izlemeye giden olursa şapkasını alsın. 

Aslında sahada da ilk yarıda çok fazla izlenecek bir futbol yoktu. Tam bir kör dövüşü. Sakaryaspor, grubun lideri, Beylerbeyi takipçisi. Bu matematik nedeniyle daha kaliteli bir maç bekliyorduk. Bu takımlar böyleyse grubun daha zayıf takımları ne durumdadır acaba. Beylerbeyi'ni daha çok beğendim, daha iyi top oynuyordu. Ama Sakaryaspor kötüydü. Tribünde söylenenlere göre bu sezon Beylerbeyi'ne iç sahada rakip olan en kötü takımdı. Buna rağmen lider olmaları büyük iş. Sanırım iç sahada ve hatta birçok deplasmanda tribün baskısı kurabilmeleri onları ön sıralara itti.

Maçın ilk yarısında iki gol oldu. Gereksiz bir faul sonrası kullanılan serbest atışta, Beylerbeyi'nin savunmacısı, kaleci Cüneyt'in hatasından faydalanarak golü attı. Golü atan oyuncunun forma numarası 62 (Tunceli), adı Ulaş Ali...

Gol biraz karambolden oldu. Kimin attığını net göremedik. Ulaş Ali'nin golden sonra hakeme yalvarıp golü kendine yazdırması 3.Lig'e yakışan bir andı.

Devrenin sonuna doğru Sakaryaspor hızlı bir atakla beraberliği yakaladı.  Altyapıdan çıkan 21 yaşındaki Abdülkadir kafayla golü attı. Bu sezon 8. defa golünü atıyor, takımın en golcü ismi. Alt liglerin sayısız Ronaldo tripli genç oyuncularından biri ama ara sıra etkili de oluyor. İlerleyen zamanlarda adını daha çok duyabiliriz. Zaten Sakaryaspor'da dikkat çeken başka isim de göremedik.

Beylerbeyi ise ikinci yarıda daha derli toplu bir görüntü çizdi, daha çok saldırdı. Saldırması da gerekiyordu. Sakaryaspor için deplasmanda bir puan yeterli olabilirdi ama Beylerbeyi'nin kazanması onu lider yapacaktı. Oyun bir ara 2006 yılının Gertes'li Galatasaray maçlarına döndü. Fakat Beylerbeyi o baskından golü çıkaramadı.

20 yaşındaki forvet ve kenar oyuncusu Mustafa Çeçenoğlu'nu beğendim. Çok koştu, çok da güçlü. Topu tutuyor, saklıyor. Stoperde oynayan Mümin Talip de hem saçlarıyla hem de hamleleriyle David Luiz'i andırdı. Orta sahanın ortasındaki Kerem Tulgar (23) da çok çalıştı. Bek oynayan ve tribünden sürekli gaz alan İsmail de (21) dikkat çekti.

Maçın son anlarında Sakaryaspor, serseri bir atakla golü bulabilir ve kötü oynadığı maçı kazanabilirdi. Levent Demiray'ın müthiş vuruşu az farkla auta çıktı. Maç da 1-1 sona erdi. Sakaryaspor'a daha çok yaradı. İlk 4 sıra 30-28-28-27 olarak diziliyor. Her bir puanın önemi var. Bunun en önemli kanıtı da, Beylerbeyi'nin maçlarının yarısından fazlasını (16da 9) berabere bitirmesine rağmen hala zirve yaşında yer alması.

Tribün hakkında ise fazla malzeme çıkmadı. Beylerbeyi bildiğimiz semt tribünü. Bir ara Trabzonspor Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu'nu gördük. Sakaryaspor ise sayısız otobüs ve minibüsle geldi ama bir kısmı giremedi. Girenler de iyi destek verdi. Ay ay yupi yupi'yi canlı duymak güzeldi.