Cuma, Temmuz 20

Mağlubiyet İlahisi



İngiltere'yi övdük, hemen ardından İngiltere elendi. O zaman blogu ısıtmaya oradan başlayalım.

İngilizler, turnuva boyunca ilerlerken "Football coming home" dediler. Ne de güzel dediler. Fakat her şeyden rahatsız olanlar, bu tezahüratı oldukça kibirli buldular. Bir futbol takımına bundan başka nasıl tezahürat yapılır onu bilmiyorum. Sezon boyunca yaptıkları bütün tezahüratlarda "En büyük biziz", "Şampiyon biziz, kral biziz" diyenler, milli takım için söylenen bu tezahüratı beğenmemiş.

Zaten milli takım taraftarlığı zor iştir. Kemik taraftar grubu yoktur, klasik tezahüratlar çıkmaz. Fakat İngilizler bu konuda, diğer ülkelere göre biraz daha öndedir. Acaba futbolu bulan ülke oldukları için olabilir mi?

Olabilir. Bu da bahsi geçen tezahüratı yine 'kibirli' sıfatından çıkarır. Evet İngiltere kazansaydı futbol evine dönerdi, zira sadece bir uluslararası şampiyona kazansalar da hepimizin sevgisi onların paltosundan çıktı. Dünya Kupası defterini kapattıktan sonra "Aaabbi Premier Lig be!" diyenlerin de tezahürata antipatisi tam buralara yakışacak cinstendi. Futbolun evine dönmesine gerek yok, zaten siz her haftasonu o evde misafirsiniz!

Bu arada ben İngiltere'yi sevmem. Daha da ilginci neden sevmediğimi de bilmem. Oysa ligi de, milli takımı da, futbol kültürü de tam bana göre. Çelişkimin nedenlerini çok da aramamak lazım. Zaten son turnuvada da İngiltere'yi yine tutmadım. Fakat zaman ilerledikçe hakkını vermek gerekiyordu. Bir noktada onu yaptık, sonra da elendiler.

İngiltere, Hırvatistan'a yenildikten sonra, artık "Footbal coming home" diyemeyen bu kibirli İngilizler anında besteyi girmiş. Daha doğrusu stadyum hoparlöründen çalmış, onlar da eşlik etmiş. Zaten, eskiden de ara sıra söylüyorlarmış. Yenildikleri maçın hemen ardından, Dünya Kupası'ndan elendikten sonra, ilk defa bu kadar yoğun hayaller kurup 120 dakika sonunda yıkılınca, 1990'ların en popüler şarkısını söyleyerek stadyumdan ayrılmışlar. Oldukça kibirli!

İlginçtir, şarkı 1996'nın başında patlamıştı. Yani futbolun gerçekten eve döndüğü 1996 yazının hemen öncesinde. Ve o zaman taze olan şarkı, şimdilerde nostaljik kalıyor.  Geçmişten bahseden sözleriyle de artık o yılları anımsatıyor.

Neyse, sonuç olarak kaybedilen bir maçtan sonra stadyumda çalan şarkı veya söylenen tezahürat çok önemlidir. Kimisi akılda bile kalmaz ama kimisi öyle bir duygu verir ki senelerce unutulmaz. Moskova'daki İngiliz taraftarları için karmakarışık bir akşamdı herhalde... O duyguyu biliriz.


Zihninden içeri kay
Bilmiyor musun bulabilirdin
Oynayacak daha iyi bir yer
Hiç olmadığını söyledin
Ama gördüğün her şey
Yavaşça solup gidecek
Öyleyse bir ihtilal başlatıyorum yattığım yerden
Çünkü dedin ki aklım başıma geldi
Dışarı çık, yaz ayı çiçekler açtı
Şöminenin yanında ayağa kalk
Yüzünden şu bakışı uzaklaştır
Kalbimi bir daha asla yakmayacaksın
Ve Sally bekleyebilir, biz yürüyüp geçerken artık çok geç olduğunu biliyor
Ruhu kayıp gidiyor ama geçmişi öfkeyle hatırlama dediğini duydum
Gittiğin yere beni de götür
Kimsenin gece mi gündüz mü bilmediği yere
Ama lütfen hayatını bir rock grubunun
Ellerine bırakma
Onu fırlatıp atacak olan
Öyleyse bir ihtilal başlatıyorum yattığım yerden
Çünkü dedin ki aklım başıma geldi
Dışarı çık, yaz ayı çiçekler açtı
Şöminenin yanında ayağa kalk
Yüzünden şu bakışı uzaklaştır
Kalbimi bir daha asla yakmayacaksın
Sally bekleyebilir, biz yürüyüp geçerken artık çok geç olduğunu biliyor
Ruhu kayıp gidiyor, ama geçmişi öfkeyle hatırlama dediğini duydum
Sally bekleyebilir yürüyüp geçerken artık çok geç olduğunu biliyor
Ruhum kayıp gidiyor
Ama geçmişi öfkeyle hatırlama
Geçmişi öfkeyle hatırlama dediğini duydum
En azından bugün değil

Perşembe, Temmuz 19

Ket felidö a pokolban


Bizler, televizyonda her yakaladığımızda tekrar tekrar izlediğimiz 'Zafere Kaçış' ile büyüdük. Hâlâ da yakalandığında izlenir, ara ara açılır. Güzel filmdir. İçinde futbol vardır ama yanında tüm duyguları da barındırır. Stallone'yi Sezai Aydın seslendirir, Pele top sektirir, Michael Caine ile Bobby Moore yan yana oynar, tribünler La Marseillaise'i söyler, biz de onu bir tezahürat zannedip büyülenirdik.

Biz yıllar önce bu hisleri yaşarken, büyüklerimizden birileri çıkar ve "Bu aslında sahte film, orijinali bir Macar filmidir" derdi. Açıkçası o sözün bir şehir efsanesi olduğunu düşünmüştüm. 90'ların sonunda Macar filmini kim kaybetmiş de bulup izlenecek. Dahası bunu diyenler, filmi çok daha öncesinde izlediklerini iddia ediyordu.

Oysa filmi zamanında TRT vermiş ve birçok kişiyi etkilemiş. TRT'nin etkileyici olduğu yıllar. Gerçekten de Zoltan Fabri'nin filmi dedikleri kadar varmış. Yıllar yıllar sonra filmi bir festival kapsamında izledim. Çok şanslı hissediyorum kendimi. Yanımdaki 'dinazor'ların ufak bir kısmı filmi ilk defa izliyordu ama birçoğu için tekrar gösterimdi. Buna rağmen duygu yoğunluğu taştı gitti.

Filmin kendisi zaten harikaydı ama onun yanında filmi izleme deneyimim de güzel katkı verdi. Her zaman salonlarda yaşanmaz bu. En azından ben yaşayamıyorum. Yıllardır merakla beklediğim filme denk gelmesi güzel oldu.

Filme gelirsek; Zafere Kaçış'tan daha gerçekçi, daha sert, daha teknik. Her anlamda bir şaheser. Zafere Kaçış bir futbol filmi ama  Ket felidö a pokolban için benzer bir sınırlandırma haksızlık olur. Bir kere sapına kadar politik film. Hemen ardından alacağı sıfat da felsefe ve psikoloji ile alakalı olmalı. Futbol; taklidindeki kadar merkezde değil.

Bayılacağımı biliyordum ama bu kadar etkili olacağını düşünmemiştim. Savaşın sona ermesinden sonra geçen 20 senede yapılan her filme saygım var. Sıcağı sıcağına bu işler... Harika...

Salı, Temmuz 10

Southgate Sessizliği



Kupayı kim alır, en iyi oyuncu kim olur bilmiyorum. Fakat turnuvanın teknik direktörü bu adam!

Yıllardır alışmışız kibirli İngiliz teknik adamlarına. Çok konulup az iş yapan bu adamlar senelerce fiyasko yaşattılar ülkelerine. Aralarından bir tek Glenn Hoddle takımını ayırırım ama o da çenesini tutamadığı için silindi gitti.

Gareth Southgate bu göreve başarıları sayesinde gelmedi. Karakteri, duruşu ve tarzı onu buraya taşıdı. Gemiyi sessizce limana yanaştırıp akışına bırakacaktı. Fakat o daha fazlasını yaptı. Yıllar boyunca biraz yetenekli takımları göklere çıkarıp top oynatmayan adamlardan sonra, düşük kapasiteli oyuncu havuzundan birbirini tamamlayan harika uyumlu bir 11(hatta 23)  çıkardı.

Tabi lige yansıyan Pep Guardiola etkisi de bir gerçek. O ayrı bir yazı konusu. Esas olarak, işi yapana bakmak lazım. Bu yelekli adam, 26 yaş ortalamalı takımla 28 sene aradan sonra takımını yarı finale çıkardı.

Genelde böyle övdüğüm takımlar en kısa sürede patlar. Siz bu yazıyı okurken belki İngiltere elenmiş olacak. Fakat Southgate'in İngiltere'ye yaşattığı heyecan, yarattığı hava yeni ve güzel şeyler doğuracaktır.

Helal olsun sana şair yelekli çocuk!

Pazar, Temmuz 8

Az ötödik pecsét


IMDB puanı 8.8!

Eksiği yok, fazlası var. Sanırım tarihin en underrated filmlerinden, zira adını bile pek duymamıştık. İnsan, zaman zaman bu filmi izlemeli ve aynı soruyu kendisine sormalı; bir daha dünyaya gelsek ne olurduk?

Ahlaka, vicdana, insana, topluma dair izlediğim en iyi filmlerden... 

Cumartesi, Temmuz 7

Sonsuzluk Hissi


ODTÜ'nün bu seneki pankartlarını beğenmedim. Acaba baskılar yüzünden mi yoksa, yeni nesil pek yaratıcı değil mi bilemedim. Gördüklerim arasından bir tanesi 'geçer not' aldı. Bakalım ikinci yılını bitirirken evrenin sonu gelecek mi?

Cuma, Temmuz 6

Fuocoammare



Fuocoammare ilginç bir tarz. Belgesel değil ama kurgu da değil. Film gibi ama belgesel gibi. Bu özgün çalışma, anlattığı konu ile birleşince takdiri alıyor. Sadece benden değil, 2016’da Altın Ayı da almış zaten.

Eksikleri de var. Mesela bu ikilik, biraz arada kalma sorunu yaratmış. Yine de anlattığı mesele ve derdi nedeniyle yönetmeni eleştirmek istemem. Fakat böyle konularda daha çok seyirciyi biraz daha filme çekmek gerekir, bunun yolu da daha 'izlenebilir' film yaratmaktır. Zaten festival filmlerini izleyen kitle toplumsal sorunlara duyarlı insanlar. Yani onlara yeni bir bilgi gelmiyor. Körler sağırlar birbirini ağırlar durumundan kurtulmak için belki daha ‘net’ bir film yapılabilirdi.

Ya da zaten belki de sırf bu durumdan kurtulmak için belgeseli biraz daha kurgusal şekle sokmuştur. Yine de benim notum yüksek. Zaten 90 dakikalık bir film. Akar gider...

Çarşamba, Temmuz 4

Eski Olmamak


"Ferguson önemli bir örnek. Bir kere her dönemde kendini yenilemeyi, evrimini sürdürmeyi bildi. Sahip olduğu başarılarla yetinmedi. Bu çok takdir ettiğim bir yönü. Fakat başka tutkuları, hobileri de vardı. Atlara düşkün, şarap seviyor. Kırmızı şarap bilgisi beni sollar. Geçenlerde karşılaştığımızda ona sordum, 'Alex, futbolu özlemiyor musun?'

'Hiç ama hiç' dedi. Hem hayal kırıklığına uğradım hem de rahatladım. Bu benim için bir umut kaynağı."

Sizin başka tutkularınız yok mu?

"Hayır. İçimdeki doğal tedirginliğin sebebi de bu. Ben Ferguson değilim. Yerine koyabileceğim başka bir şey yok. Geriye bakmak da ilgimi çekmiyor. Mesela yaşadıklarım üzerine kitap yazmak. Beni görmeye gelen ve mutlu olmadıkları her hallerinden belli eski oyuncular içimi acıtıyor. Bugün ne yaptığınla değil de eski Arsenal oyuncusu olarak tanıtılmak iç acıtıcı bir durum. Daha önce olmuş olduğun şey olmak acı verici. İlerki hayatımda Arsenal'in eski antrenörü olmamayı umuyorum."

Arsene Wenger / Çeviri: Express dergisi

Salı, Temmuz 3

Annie Hall


Son dönemde bazı Woody Allen filmlerini izlediğim, buradan yazmıştım. Çoğunu sevmemiştim. Daha doğrusu izlerken iyi vakit geçirdiğimi hatırlıyorum. Fakat aylar sonra zihnimde geriye bir şey kalmıyor. Hepsi birbirine benziyor.

Herhalde o filmlerin en önde tutulanı Annie Hall... Zira Oscar kazanmışlığı var. Woody Allen birçok büyük yönetmenin önünde ödüle uzandı. Film de senenin en iyisi oldu. Beklentiyi büyük tutmamız için yeterli sebepti. Fakat diğerlerinden pek de farkı olmayan bir filmle karşılaştım.

İzlerken iyi zaman geçirdiğimi hatırlıyorum yine. Fakat hangi Allen filminin esprisi hangisiydi hatırlamak mümkün değil. Yine de Diane Keaton'ın ödülü hak ettiğini düşünbilirim. 

Seveni vardır muhakkak. Mesela Jerry Seinfeld! Esinlediği bir sır değil. Fakat ben Allen'i değil Seinfeld'i seviyorum.

Pazartesi, Temmuz 2

Pasa Kızma Boşa Kaç



Başlık aldatıcı olabilir, zira yazar burada tek bir kişiye seslenmiyor. 

İspanya’nın 1000’den fazla pas yapıp Rusya’ya yenilmesi, Twitter’da büyük sevinç yarattı. Twitter deyip geçmeyin, benim takip ettiğim insanlar çevremdeki insanlar zaten. Yani çevremde bu kadar pas düşmanı insan olması üzücü.

Aslında bu pas nefretinden toplumsal bir analiz de çıkarabilirim. Çıkaracağım da... Pas işi zor bir iştir. Herkes yapamaz. Bir takıma o oyunu adapte etmek için uzun zaman gerekir. Bizim çevremizdeki insanlar da sabırsız, kolay şekilde köşeyi dönme sevdalısı, öfkeli, çalışmaya kapalı insanlar olduğu için pas futbolunu çürüten her şeyi yüceltiyorlar. Düşünsene dünyaya bu anlayışın hâkim olduğunu! İşler zorlaşır, tatlar kaçar!

Bu arada ben de savunma futboluna karşı değilim aslında. Karşınızda sizden çok iyi bir takım varsa, çok yetenekli oyuncular çok akışkan bir futbol oynamaya müsaitse siz de savunma disiplini ve taktiksel sadâkatla başarılı olabilirsiniz. 90 dakika içinde böyle oyunlar oynamak, böyle planlar yapmak gayet makbûldur. Ayıplanacak bir durum değil. Hatta saygı duyulmalı. Fakat pas futbolu dediğimiz oyun da küçümsenip alay edilecek bir tarz değildir.

İspanya’nın Rusya’ya elenmesinin (yenilmedi, elendi) nedeni çok fazla pas yapması değildi. İspanyol oyuncular, “Biz  ne kadar çok pas yaparsak, o kadar çok kazanırız” diye düşünmediler muhakkak. Kaybedince de “Ya pas yaptınız da noldu olm” demek biraz saçmalık.

Madem blogger olmanın tüm sıkıntılarını yaşayıp, tüm laflarını yiyoruz, bari değsin. Biraz 'blogçu tayfa' gibi analiz yapabiliriz. Merak etmeyin; ekran görüntüsü alıp buraya koymayacağım...

İspanya’nın bu 1000 pasından sonuç çıkaramamasının sebebi, 1000 pas yapması değildi. Hemen hemen her pas esnasında, topa sahip olmayan oyuncuların hareketsiz durmaları, boşa kaçmaları, Barcelona’dan alıştığımız akışkan oyunun en önemli parçası olan geçişleri sağlayamaması tüm meselenin temeliydi. Futbolcular sabit durdukça, topa sık sık sahip olan Ramos, Koke gibi oyuncular alternatifsiz kaldı. Top stoperler, bekler ve Koke arasında gidip geldi. Hierro’nun burada oyuna Iniesta’yı alması hata olabilir. Zira tecrübeli oyuncunun artık temposu düşük. Pas yeteneği ise hâlâ yüksek ama İspanya’nın saha içinde çözmesi gereken böyle bir sorunu yoktu. Iniesta yerine daha hareketli, daha fazla kendini gösterecek bir oyuncu oyuna girebilirdi.

Yine de teknik direktörün ve sistemin sorunu değildi buradaki tıkanma. Oyuncuların boşa kaçmaması, defans arkasına koşu yapmaması, sorumluluk almaması oyunun açmaza girmesine neden oldu. Topu ayağında bulan alternatifsiz kaldı. Bunların yaşanmasının sebebi de taktikle veya tarzla alakalı değil. Oyuncuların durgunluğu maçı bitiren noktaydı. Berabere kalınca da Türkiye’de alay konusu oldular.

Süper Lig’den çok alışığız böyle durumlara. Top ayağında olmayan futbolcu, öyle durur sahanın içinde. En ufak hareketin içine girmekten kaçınır. Bir şey olsun diye bekler ama bir şey yapması gerekenin kendisi olduğunu idrak edemez. Bizim futbol seyircimiz de topsuz oyuncudan çok topu ayağında tutana baktığı için, yan pas yapana kızar. Ayhan Akman’ın, Selçuk Şahin’in hatta Sabri Sarıoğlu’nun topu takımda tutmak için yanlara pas vermeleri veya sorumluluk almaları uzun oynamaları her zaman onlar adına sıkıntı oldu. Arkadaşları alternatif üretmeyince onlar yuhalandı, riske girip topu derin oynamaya çalışınca küfür yediler.

Aynı toplumun, İspanya ile dalga geçmesi de oldukça manidar. Ülkenin temel problemidir. Kenarda saklanan, oyuna girmeyen, kaçan günü kurtarır. Taşın altına eline koyan küfrü yer. Kaybedenle de alay edilir. 

Pazar, Temmuz 1

Dare mo shiranai


Müthiş bir film. 2004 yapımı ama biz izleyene kadar 15 sene geçti. Biraz Hotaru no Haka‘yı andırıyor. Her ne kadar orada yetim ve öksüzlüğün sebebi her yerde yaşanabilen savaşlardan biri olsa da, burada akla hayale gelmeyecek işgüzar ve vicdansız bir anne öne çıksa da, önemli değil. Zira izlediğimiz gerçek bir hikayeymiş.

Uzakdoğu sinemasının Batı seyircisine gelen tüm ters özellikler burada. Müzik yok, replik çok az, süre uzun. İzlemesi kolay film özellikleri değil. Fakat sinema izleme alışkanlığı yüksek olunca, bu tarz yapıtlar hap bir film gibi geliyor. Zaten çekildiği sene Cannes’dan ödüller alması da boşuna değil. Başroldeki Yuya Yagira zaten müthiş. Hak edilmiş bir ödülü daha 14 yaşında eve götürmüş. Zaten filmin tüm ‘küçük’ oyuncuları harika iş çıkarmış. Yönetmen Hirokazu Koreeda de…

Hem yöneten hem yazan Koreeda'nın en çok hoşuma giden becerisi, ortada kötü ve ağır bir olay varken ekrana hiç kötü bir karakter yansıtmamasıydı. Çok kolaya kaçıp, işi bireysele döküp tüm kötülükleri belli başlı karakterlere yıkabilirdi. Fakat Ufak tefek kötülükler dışında, suçlayacağımız bir karakter yok. “Ulan bu yapılır mı be?” diyeceğimiz olaylar var ama tek başına ‘kötü karakter’ yok. Belki anne var ama o da filmde yok zaten! Yani en sonunda öyle bir hissiyat çıkıyor ki, tüm kötülükleri seyirci olarak paylaşıyoruz. Bireysel bir olay gibi gözükse de ortada toplumsal bir mesele var ve yönetmenin bu mesajı verebilmesi puanlarını arttırıyor.

Diğer yandan ülkemizde çok sevilen Japon toplumunun aslında ne kadar dejenere olduğunu bir kez daha görüyoruz. Gerçi Japonlar biraz daha eleştirel olduğu için bu tarz filmler ortaya çıkıyor olabilir. Fakat aynı zamanda o toplumda da bazı kaynamalar olduğunu görmezden gelemeyiz. Tekrar edelim; gerçek bir hikayeden uyarlanma. Üstelik birçok toplumda bile eşine rastlamanın mümkün olmadığı bir olay...

Asıl konu; film harika! Tavsiye edilir… 

Perşembe, Haziran 28

VAR Yıldızları Öldürecek


70’lere geri döndük. Veya daha eskisine. O yılları bilmediğim için çok da ahkam kesmek istemiyorum. Fakat bir kuşağın gelişen teknolojinin hayata girmesinden rahatsız olduğundan eminim. Onlar boşuna “Video killed the radio star” demediler. Dönemler kendi kahramanlarını çıkarır. Bir de o dönemin ruhu vardır. O ruh kayboldu mu her şey değişir artık. O andan sonra izlediğimiz ve yaşadığımız, aynı değildir.

Aslında bu kadar girizgaha da gerek yoktu. VAR’ı sevmiyoruz hocam. İşe yaramayacağını söylemiştik. Gerçi insanların ne aradığıyla da alakalı bir durum ama Dünya Kupası’nda işin suyu çıktı. PES ve FIFA oynayarak futbol seven kitle için bulunmaz nimet. Sevdikleri oyunun gerçeğine çok yaklaştılar. Fakat oyun bu değildi.

Hataları kutsamaya gerek yok. Burada yaptığımız cümleler oraya gitmesin. Keşke hatalar en aza inse. Fakat bunun yolu hakemleri eğitmekten geçer. Onlar bu oyunu daha iyi yönetebilir. Eğer onlara arkalarında teknolojik bir bakış açısı olduğu rahatını verirseniz, bu sefer iş rehavete dönüşür. Kolombiya -  Senegal maçındaki pozisyon harika örnek.  Hakem Mazic, penaltı vermeyecekti ama resmen "Dur vereyim en kötü VAR'a bakarım" dedi ve sonra penaltıyı iptal etti. Penaltıyı çalarken girdiği vücut dili de bunu doğrular. 'Zaten VAR var' diyen hakemlerin her maç 10 pozisyona baktığını ve yönettikleri maçı saldığını düşünsenize...

 Zaten bu oyunun ruhu ekranda yansıyandan anlaşılmaz. Birçok pozisyon var örnek verebileceğimiz. Mesela ofsayt gibi konularda, geometrinin kesin ve doğru kararlar vereceği pozisyonlarda VAR başımızın tacıdır. Fakat bazı pozisyonlar var ki, bunu gerçekten futbol oynayan adam hisseder.

Ben de profesyonel top oynamış biri değilim. Fakat mesela, Ronaldo’nun İran maçında VAR’a giden pozisyonuna karşıyım. İranlı oyuncunun çakallığını görmemek için herhalde oyundan bihaber olmak lazım. Sonuçta ne oldu? Hakem oyunu durdu, baktı inceledi ve o bile kırmızı vermeye razı olmadı. 

Futbol zor tempo kazanan bir oyun. Fazla kesmemek gerekiyor. Biz Türkiye’de olabildiğince az faul düdüğü çalsın da oyun aksın diye beklerken şimdi bir de VAR yüzünden dakikalarca pozisyon yorumlanmasını bekleyeceğiz. Birçoğu gerek olmayan pozisyonlar…

İşin en kötüsü, orta hakemi içerideki hakemlerin çağırması. Mesela Arjantin maçındaki kafadan seken el pozisyonuna penaltı çalınmayacağını hepimiz biliyorduk. Hal böyleyken VAR neden orta hakemi çağırdı? Gereksiz işler ve çok can sıkıcı.

Postun fotoğrafı da can gri değil mi? Sanki Big Brother bize emir veriyor. "Tamam karar verdik, gol. Sevinin" der gibi. Buna dönüşmek isteyen var mı? Genç kuşaklar bunun içinden çıktıkları için farkı anlamıyor olabilir ama biz duyguların değerini bilen yıllardan gelen, en azından o yıllara ucundan yetişen kuşaktanız. Top ağlarla buluşup saniyelerce sevinen ve hemen ardından kalkan ofsayt bayrağını görünce anında yıkılan insanlarız . Bunun iki dakika sürdüğünü düşünsenize?

Pictures came and broke your heart

Tamam romantik olmaya gerek yok, abartmayalım. Fakat sahanın dışında yer alan ve bir ekrandan maçı izleyen kişilerin oyun hakkında karar vermesi yeterince çirkin bir durum. 

O nedenle eğrisi doğrusuna denk geldi ve turnuvanın adamı Amrabat oldu. VAR’ın oyunu bozmadan işe yaradığı nadir anlardan birinde golü yediler ve İspanya maçından beraberlikle ayrıldılar. O anın ruh hali nedeniyle VAR’a tepki gösterdi. Haksızdı ama ana fikirde haklıydı.


Futbolcular ve teknik direktörler bunun farkında… Umarım FIFA, önceliğinin onlar olduğunu fark eder ve bu oyunun geleceğini ergen televizyon seyircisinin ferasetine bırakmaz.

Çarşamba, Haziran 27

Teknik Direktör: Adnan Dinçer



Adnan Dinçer’in hayatının belgesel olduğunu duyduğumda çok büyük beklentim yoktu. Biraz üstün körü bir çalışma olacağını, kronolojik bir belge olarak bizde kalacağını tahmin ettim. Fakat tam tersi oldu. İçinde ana fikri bulunan, söyleyecek cümlesi olan, bir derdi bulunan belgeseli karşımda buldum. Bilgi Üniversitesi’nden Emre Karakuş, Can Gezgör ve Cem Gezgör harika iş çıkarmışlar.

Adnan Dinçer’in ve çevresindekilerinin de katkısı inanılmaz. Türkiye’deki futbol ortamını, tek bir kişinin kariyeri üzerinden ifade edebilmek çok önemli bir başarı. Salondan çıkınca, içinizde sıkışan ve ötelediğiniz tüm idealist his ve düşünceleri tekrar harlıyorsunuz. Bedel ödemenin korkusundan arınıyorsunuz. Önemli olan günün ve ömrün sonunda dik durmanın yarattığı gurur… Tabi Adnan Dinçer de öyle mi hissetmiştir tüm hayatı boyunca onu bilemeyiz.

Belgeselin tamamı güzeldi. Eksik noktaları vardı. Bazı noktalar çok kısa geçildi. Fakat öğrenci kardeşlerimizin emeğinin çıkardığı noktayı eleştirmeye hiç gerek yok. Zaten çok sayıda örneği olmayan bir işe kalkmışlar, çok da iyi yapmışlar.

En çok da belgeselin sonunda Yollar’ın girmesini sevdim… 

Cumartesi, Haziran 23

Los Angeles Yolu



Bandini sevilecek adam değil. Bir roman kahramanı olmasaydı ve kendi hayatımızda onunla tanışsaydık kesinlikle ondan nefret ederdim. En azından mesafeli olurdum. Fakat içten içe de hayranlık beslerdim. Çünkü dışarıya yansıttığı kaba saba adamın 'yukarı'ya ve 'diğerleri'ne olan tepkisi özendirici. Romanda ise onu biraz seviyorum ama kesinlikle hayranlık duyamıyorum. Çünkü onun içini de biliyoruz ve samimiyetsiz, içten pazarlıkçı bir adamla karşı karşıya kalıyoruz. Ama yine de onu ve hikayelerini seviyoruz. Bunu ne yaratıyor? Yazarın kendisi olabilir.

Fante ile tanıştığım güne, tanıştığım kitaba, tanıştırana selamlar... Adamın fazla kitabı olmadığı için hepsini okumaya heveslenmiyorum. Zaten bir çırpıda bitiyor, bari uzun uzun senelere yayayım diye düşünüyorum. Tüketmeye, bitirmeye korkuyorum. 

O kadar çok 'Bandini' kitabı okudum ki, hangisi hangisiydi şaşırıyorum. Fakat an fikir ve o duygu iliklerime kadar işliyor. Üstelik kitapların yazılma seneleri ile yayınlanma seneleri aynı değil. Mesele bu kitap, 'Bahara Kadar Bekle Bandini'den' önce yazılıyor ama yayınlanmıyor. Daha sonra 'Bahara Kadar Bekle Bandini' yayınlanıp tutulunca, bu kitap basılıyor. Tabi basılıyor ama Bukowski keşfedene kadar da öne çıkmıyor.

Şu anda bile gittiğimiz her kitapçıda bulabileceğimiz bir yazar değil Fante. Kışın D&R'da sorduğumda (daha Demirören bile almamışken) sadece Toza Sor vardı.  Zaten en meşhur kitabı ve bence de en iyilerinden. Fakat diğerlerine de ulaşmak lazım. Parantez Yayınları'nın çabası olmasa bunlara da ulaşamazdık ya olsun... 

Tabi bu tip yabancı eserlerin çevirileri de çok önemli. Fante'nin çevirilerini hep Avi Pardo'dan okuduk. Sadece İngilizce ve Türkçe bilmek de yetmiyor, o duyguyu hissetmek gerekiyor. Kitabın orijinalini okumadık ama kesinlikle orijinali kadar güzel bir çeviridir. En azından hissiyatımız bu yönde...

Cuma, Haziran 22

Keçi Olunmaz Doğulur



Bütün dünya şu günlerde Ronaldo ile Messi'yi konuşuyor. Yani her zaman olduğu gibi;  diğer günlerden farklı bir şey yok. Fakat turnuvanın ilk bir haftasında Ronaldo çok öne çıkıp Messi yokları oynayınca bu tartışma iyice alevlendi.

Benim için önemli değil. İkisini de seviyorum. Ronaldo'yu biraz daha önde tutarım ama Messi'ye de soğuk değilim. Üstelik kupa öncesinde keçi ve oğlaklarla poz verince daha da sevdim.

Bizim kilit noktamız keçiler. Messi'ye ve diğerlerine (LeBron gibi) Goat diyorlar ve bunu Greatest of all times'a yoruyorlar ama biz biliyoruz ki bu aslında onların kaybetmek istemeyen keçi inatlarından geliyor. Kazanmak için, winner olmak için, tüm zamanların en iyisi olmak için gereken biraz keçi olmak gerekir. Pes etmeyeceksin, geri adım atmayacaksın. Sporcu karakterinin temelinde bu yatmalı.

Messi kupa öncesi keçilerle poz verince Ronaldo da boş durmadı. O da keçi olmak istedi. Önce İspanya maçında sevincini yaptı, ardından sakalını bıraktı. Bizim kırmızı çizgimiz burası. İkisi de aynı saflara katıldı. Yolları açık olsun.

Bir gün herkes keçi olacak...