Pazar, Mart 26

Cake


Jennifer Aniston hiçbir zaman sevdiğim ve takip ettiğim bir oyuncu olmadı. Hatta tam tersi, ondan kaçıyordum. O kadar yapay geliyordu ki, içinde olduğu projelerin bile yapay olduğuna emindim. Evet, bu listeye Friends de dahil. Onu bile birkaç bölüm ve bölümden bağımsız birkaç sahne dışında izlemedim. Tabi ki sebeplerinin başında Aniston geliyordu.

Cake'i nasıl oldu da izlemeye karar verdim bilmiyorum. Hem Aniston vardı, hem IMDB puanı çok yüksek değildi, hem de öncesinde adını pek duymamıştım. Yani övgü dolu bir film de değildi. Fakat denk gelince gideri oldu, iyi ki denk gelinmiş.. 

Aniston herhalde ilk defa gerçek bir şeyin içinde olmuş. Tabi bu gerçeklikte halüsinasyonlar, ortaya çıkan ölüler falan var ama önemli değil. Bunları hangimiz görmüyoruz ki? 

Aniston'ın ustalık eseri. Belki de tek ustalık işi. Filmin neredeyse tek oyuncusu ve şaşırtıcı şekilde çok başarılı. Zaten o sene (2014) Golden Globe'a da aday olmuş. Juliane Moore'a kaptırmış olması üzdü. 

Filmin tüm yan unsurları iyi kotarılmış ama senaryoda sıkıntılar var. Bir üst seviyeye çıkabilse filmin tüm paydaşları çok iyi dengelenebilirmiş. Filmin belki de popülerleşememesinin nedeni budur. Haksız da olmaz. 

Fakat her şeye rağmen; o kurgu ve gelişim belki de yazıya dökülseydi iyi bir kitap, roman olabilirdi. O zaman seyirciye yansıyan daha güçlü bir hissiyattan bahsedebilirdik. Ama o zaman da Aniston'dan bahsedemezdik. 

Herhalde bu filmden sonra Aniston da üzülmüştür. "Ben neden yıllarımın çoğunu saçma romantık komedi filmlerinde harcadım" diye düşünmüş olabilir. Düşünmediyse ona da yazıklar olsun. Cake'ten sonraki filmlerine bakınca pek düşündüğünü sanmıyorum.

Cuma, Mart 24

Spy Game



Adam çok yakışıklı. Brad Pitt'ten bahsediyorum ama herhalde bizden önceki kuşaklar da Robert Redford için demişti bunu. Birbirlerine çok benziyorlar. Birbirlerini de seviyor ve anlıyor olsalar gerek çünkü beraber çalıştıkları filmler de hiç sıkıntı olmadı. En azından kendilerine düşen görevleri iyi kotardılar. Bu film de buna dahil. 15 sene sonra izlediğimiz filmlerden biri oldu. Tabi ki muazzam bir film değil ama bu iki adam filmi izletiyor. 

Brad Pitt'in kariyeri  tam olarak nerede duruyorsa; onu oraya taşıyan en önemli özelliği film tercihleri. Her rol, her film, her iş, her karakter... Onun için fark etmiyor değil; fark ediyor. Ve her zaman en uygun tercihleri yapıyor. Seçicilik de değil; çünkü çok çeşitli. Ama buna rağmen yanlışı pek yok.

Spy Game de muhteşem bir film değil ama gişe yapması kolay ve bunun yanında basit kurgusuna rağmen izleyeni mıhlayan filmlerden biri. Müziklerini de sevenler var. Görüntüleri de çok iyi. Brad Pitt'in de herhalde genç hırpani dağınık adamdan orta yaşlı karizmatik adama dönüşmesini,sağlayan, kariyerinin geçiş filmi olabilir.  

Bazı filmleri 15 sene sonra izlemek daha güzel olabiliyor. Keza 15 sene önce, film vizyona girdiğinde bizim okulda ve mahallede kopan yaygayaryı hatırlıyorum. O günlerde filmi izleseydim, ergen tavrıyla "abartılmış" derdim. Fakat 15 sene sonra filmin aynı algısı yok. Oturup izleyince de insan fena olmayan bir film izlediği için seviniyor. Çok iyi bir film olmamasına rağmen, sonunun öğrenilmiş olmasına rağmen oturup ikinci kere izlemek de mümkün. Bu da çok ayrı bir meziyet olsa gerek.

Perşembe, Mart 23

Haftaya Temizlerim



Bir zamanlar Kartalspor'u ne kovalardık. Blogu yakından takip edenler iyi hatırlar. Sevdiğimizin semtin iddialı takımıydı. Sonra giderek düşmeye başladı. Düşmesi önemli değildi. Sonuçta biz de aşağıda olan birilerini arıyorduk. Fakat Kartalspor hedeflerden uzaklaştıkça, maçlarının heyecanı da düştü. Sorun bu da değildi ama bu düşüşün yanında bilet fiyatları artınca (ve stadyuma giden tren raydan çıkınca) Kartalspor maçına gitmek anlamsız bir pazar aktivitesine dönüşmüştü. Bilet fiyatları artınca tribün de ilgi çekici bir yer olmaktan çıkmıştı. Semtin gençleri yine kovalıyordu ama 'halk' maça gitmeye çok niyetli değildi.

Olan oldu ve Kartalspor bu boşluğun içinde 3.Lig'e kadar düştü. Şu an bilet fiyatları ne kadardır acaba? Pek de merak etmiyorum. Kartalspor'un puanını ve o haftaki maçını bile merak etmiyorum. 

Yukarıdaki videoyu birkaç saat önce 'Eyüplü' yolladı. İki hafta önceki maçtan... Soyunma odası videolarını severiz ki en çok izlediklerimizden biri de Eyüp'te çekilmişti. Burada ise Kartalspor Teknik Direktörü Deniz Kolgu önderliğinde unutulmayacak bir gösteri var. 2000 Liralık prim, ligin boyu, beyaz bere altı kapşonlu sweat'ler, kemerden tutulup düzeltilen pantolonlar.... Muazzam video.

Hocanın dediği gibi olmuş herhalde. Tekrar tekrar gelen ataklar sonunda, o gün 90+4'te kazanmış Kartalspor.


Bu da başka güzel bir video. Oyun kalitesinden, tribünden gelen seslere kadar. Bir mart ayı klasiği olarak 'Şampiyon mu olacaksınız lan ibneler' de duyuluyor. Bunu duymak; Türkiye liglerine cemre düşmüş demektir. Gol pozisyonu da çok iyi yakalanmış. Topun gidişi ve top kaleye girmeden tribünlerin sevinmeye başlaması. Özlediğimiz sahneler...

Yalnız hocanın isteği tam olarak gerçekleşmemiş. İki haftada iki galibiyet istemişti ama ertesi hafta Kocaelispor'a 1-0 yeniliyor Kartalspor. Bu hafta Altay ile oynayacaklar. Eskiden Kartalspor ile Altay play-off için oynardı 1.Lig'de. Şimdi hedefler, hayaller, gerçekler; hepsi çok farklı. 

"Ben bu hafta sıçtım,  önümüzdeki hafta temizleyeceğim" çok güzel laf, ara sıra kullanmak lazım.

Deniz Hoca ile zamanında Bodrum'da bir al-ver yapmışlığım var. O zaman daha Süper Lig'de topçuydu. Top oynayan bizleri görmüş ve araya dalmıştı. Çok kısa sürede sahadan ayrıldı. Kesin hatırlamaz. Ben bile zor hatırlıyorum.

Çarşamba, Mart 15

The End of the Tour


Kitap gibi film. Zaten kitap uyarlaması. 1996 yılında yayınlanan Infinite Jest adlı kitap ABD'd büyük bir sükse yapar. Kitabın yazarı David Foster Wallace bir anda star mertebesine yükseltilir. Bu coşkunun ardından David Lipsky bir müzik dergisi olan Rolling Stone için Wallece ile röportaj yapmaya gider. Beş gün onunlar kalır. Ama röportaj hiçbir zaman dergide yayınlanmaz ve 2010 yılında kitap olarak basılır. Biz de oradan doğan filmi izliyoruz. 

Ama kitap gibi film tanımı biraz doğru. Çok fazla diyalog var. Haliyle iki adaşın birbir diyalogları dinliyor ve okuyorsunuz. Bir konumuz yok. Ama bir değişim var. Birçok kavram üzerinde düşünmenizi sağlayabilir. 

Filmde How I Met Your Mother'dan tanıdığımız Jason Segel oynuyor. İlginçtir, son yıllarda popüler kültür sayesinde devamlı gözümüzün önünde olan Segel'i bandanası ve uzun saçlarıyla filmin ortasına kadar tanıyamadım. Filmleri, onlardan bihaber olarak izlemenin güzel sürprizlerinden. Beklenti de düşük olunca şahane bir öğlen sonra filmi karşımıza geldi. 

Spoiler içermez diye tahmin ettiğim son sahne muazzam.

Gerçek David Foster Wallace'ın  zamanında (1997) Charlie Rose'a verdiği röportaj...

Salı, Mart 14

Kral da Olsan



Milli takıma gittiğimiz ilk yıllarda kendimizi bir türlü oraya ait hissedemezdik. Takımında rahatsın, orası senin evin. Ama İstanbul'a gidince, o kadrodaki oyunculardan eksiğin olmasa da adapte olamıyorsun. Ben 17 yaşındaydım, daha sonrasında okuyup kendimi geliştirerek aştım, ancak o günlerde aile yapısı, baskı, dar bir bölgede yetişmekten gelen kendine güvensizlik oluyordu. Bunu parayla,, kılık kıyafetle aşamazsınız.

Bir maçta 7 metrelik kale bana  1 metre gibi göründü, koca kale küçücük kaldı. Oysa o güne kadar atmışım 200 gol...

Hangi maçtı?

Penaltı kaçırdığım Kazakistan maçıydı. O yüzden kaçırdım, kaleyi 1 metre yapmışlar, suç benim değildi. 7 metre olsaydı atardım! UEFA Kupası finali oynadım, hayatımın en rahat maçıydı., maçın adamı seçildim. Ama o forma Türkiye ya da Trabzonspor'un olsaydı o rahatlık asla olmazdı.



Son dönemde okuduğum en iyi röportajlardan biri; Fitbol dergisinin Mart sayısında; Fatih Tekke çok ilginç şeyler söylüyor. Son yıllarda bu kadar öz eleştiri yapan başka bir futbolcu görmemiştim.

The Devil You Know


Bugüne kadar çok fazla film izledim. Kimini sevdim, kimini sevmedim. Bazı sevdiklerim çevremdeki arkadaşlarım tarafından sevilmedi, bazen tam aksi oldu. Ama yine de hepsi bir standarta sahipti. Kötüsü bile ilginçti, en azından ufak bir şey düşündürmüştür.

The Devil You Know'u da çok beğenmedim ama daha da ilginci; hayatımda ilk defa IMDB'de 3.7'lik bir film gördüm. 5'in altı bir filme ilk kez denk geldi. Çöpe giden 86 dakika... O kadar boş bir proje de değil. Lena Olin, az dakikası olsa da Jennifier Lawrance falan... Bu isimler böyle işe girmezler diye düşünüyor insan. Olan olmuş artık, yapacak bir şey yok.

Pazartesi, Mart 13

Hey Babalık Atsana Şu Dergiyi




Dönüp dolaşıp 90'lara getiriyoruz konuları. Klipleriydi, şarkılarıydı, golleriydi, atmosferiydi. Bize, "Elalemin derdi ben olmuşum, demek zamanında iyi koymuşum" diyerek laf sokan 90'lara bu kadar takık olmamızın sebebi bu meşaleli, sis bulutlu atmosfer değil elbette. Abuk subuk eğitim sistemi, olmamışlıklarımız, içte kalan ukteler, kötü hatıralar falan filan.

Eğitim politikalarının o kadar derinlemesine değişmesine gerek yok aslında. Din-müzik-beden-resim derslerini "Ölü Ozanlar Derneği" tadına getirin, yeter de artar bile.

O sisli günlerden aklımda kalan idealist bir Din öğretmenimizin sözleri. Hiç aklımdan gitmez. "Kur'an dan bir alıntıyı gördüğünüz zaman hemen yorumlamaya kalkmayın, önceki ve sonraki ayeti okuyarak daha iyi anlayabilirsiniz" gibilerinden bir şeydi. Girdiğimiz ders aslında 'büyük resmi görme dersi'ymiş de, haberimiz yokmuş oysa.

Socrates Mart - Atahan Altınordu - Hagi güzellemesini okumaya başlamadan önce bir önce ve bir sonraki sayfalara bakarak okumaya başladım.

Lefter ile birlikte okumak lazımdı, yan yana oynatmak lazımdı ikisini, kendi evimizde kapalı defanslara karşı savaşırken zihnimizi açmaları için.

Aslında her şeyin değişmeye başladığı o yıllar. Futbol daha renkli hale gelmiş , Fanatik gazetesi çıkmış, reklamları aklımızı başımızdan almış, kolların altında Cumhuriyet gazetesi taşıyan nesiller  , dosyalarının yanına Fanatik gazetesi-poğaça alıp okula götürür olmuştu. Dibine kadar apolitiktik , efsanelerimizi tanımayacak kadar bilinçsizdik ama hiçbir zaman 'babalık' demezdik hiç bir büyüğümüze. Reklamcılar hiç anlamadılar, anlayamayacaklar.




Semtin en güzel zamanlarının yaşandığı bu günlerde dergimi alıp yola koyuldum. Vakit İspanya Ligi maç başlama saati Adamlar keyif adamıymış. Akşam yemeğini geç yerler, sonra maça giderlermiş. O yüzden maçlar geç oynanıyor. Villarreal maçı olunca hırsızlık artıyormuş herkes stadyumda olduğu için. İstanbul'un Villarreal'inde iyot takviyesi yaparken, bomboş halı sahalardan o yıllar çağırdı sanki.

Solumda halı saha, sağımda Büyükada. Aklımda Hıncal Uluç'un "Çok yerinde bir transfer, ecnebiler buna homesick diyor. Ailesini özlerse  Romanya uçakla 1 saat. Mesela Arçil - Şota, öğle yemeğini Batum'da yiyip gelebilirler. Başarıları bu yüzden. Brezilyalıyı alıyorsun ailesini özlüyor, çocuğunu getiremiyor, hangi okula yazdıracak..." muhabbetleri. Çoğu zaman "Nazan Öncel-Gidelim Buralardan" iç sesimizin playlistinde 1 numara olsa da, zor iş gurbetlik. 

Hagi'nin antrenmanlardan sonra frikik çalışması gibi, geçmişe çalışıyoruz her gün. Fi tarihinde söylenmiş sözleri kafaya takıyoruz. 'Yapmasa mıydık etmese miydik' hesaplaşmaları engelliyor güzel oyunları. Hani Çarşamba günü Avrupa'da oynayacak takımların Cumartesi günü maçları kötü sonuçla bitince "Akıllar Çarşamba'da" manşetleri atılır ya, o misal.

Hagi yazısında beni düşündüren kısım  "Eski Dostlar" kısmı oldu. Eski Dostları'nın soruları olmuştu. "Arjantin Dağları'nın Hagi'si" ne :

Necati Ateş:
"5-1'lik kupa finalinde beni neden 60.dakikada oyundan aldı?10'a gidiyordu maç..."

Şanver Göymen:
"Bana bir gol attı, yirmi yıldır dinliyorum. Maçtan sonra eve gidip vicdan azabı çektiği oluyor muydu?"

Hakan Ünsal:
"Maçlara çıkarken çorap giymiyor olması bir uğur muydu? Yoksa daha mı rahat ediyordu?"

Herkes kendi yarasının tedavisi için, bilinçaltılarını temizlemek için soru sormuştu. 

Bir sonraki yazı Socrates Mart-Kutay Ersöz-Lefter güzellemesini okurken de arada kalmışlığa , yalnızlığa,  gitmelerin hiç bir şeyi değiştirmediği gerçeğine şahit olundu.



Çoğu zaman sallamışımdır yurt dışında yapamayan futbolculara / yarım kalmış hikayelere. "Bir insan Las Palmas'ta nasıl mutsuz olur" gibilerinden. Maçtan sonra İspanya'yı gez, güzel yerler var kafeler falan. düz mantığıyla bakıyordum..

Geçmişimiz bir türlü yakamızı bırakmıyor, "Ver Lefter'e Yaz Deftere" hesabı, bize de buraya yazmak kalıyor.


Edit (Büyük Hizmet): Son Bakış'taki o gözler aklımda kalmadı diyenlere büyük hizmet. Necati'nin yüzünün düştüğü gece..


Yazar: Refet

Cumartesi, Mart 11

Boy Wonder



İsmine aşina olmadığım bir yönetmen (sadece tek filmi var), isimini az duyduğum oyuncular ve ismini hiç duymadığım bir film. Beklentiyi düşük tutarak izlenen filmlerin saygı gören başarısı. Eğer akıl oyunlarıyla süslü bir intikam filmi izlemek istiyorsanız ve sadece 90 dakikanız varsa izleyebileceğiniz bir film. Keşke sonu daha iyi olsaydı. Ama yine de film boyunca sizi sıkıntıya düşürmüyor. Filmde ufak ufak Zodiac havası da var.

En önemlisi karakterler çok iyi dağıtılmış. Asosyal, sorunlu zeki bir ergen, azınlık bir ulustan işine bağlı ama özel hayatında kayıpları olan kadın bir polis memuru, o memurun rahat, düşüncesiz ama iyi niyetli iş ortağı gibi karakterler var. Bu karakterlerin birbirleriyle diyalogları, kurdukları ilişkiler çok dengeli. Filmin kurgusu; belki 1000 kere izlenmiştir. Buna benzer filmler çok fazla var. İşin içine karakterler girdi mi, seyirci de ( en azından ben) odaklanabiliyor. Güzel iş çıkmış...

Cuma, Mart 10

Oluverdi



Maç sona erdiğinde şaşkın bir şekilde televizyona bakmaya devam ediyordum. Barcelona'nın tur atlamasına şaşırmazdım. Ama, az önce izlediğim maçın 6-1'e nasıl geldiğini o an çözemiyordum. Ve aradan geçen iki günde de hâlâ çözemiyorum.

İlk maç sona erdiğinde şundan emindim; muazzam bir rövanş izleyecektik. 2010'daki muhteşem Barcelona - Inter maçı gibi bir klasik karşımızda olacaktı. Hatta şundan emindim; 90 dakikayı tek bir yarı sahada izleyecektik. Olurdu veya olmazdı ama son anlara kadar merakla bekleyecektik.

Barcelona'nın tur atlamasına inananların kafasında tek bir senaryo vardı. Maçın 4-0 bitmesi ve uzatmalara gitmesi... Benim senaryom ise daha farklıydı. Barcelona ilk 20 dakikada 2-0'ı yakalar, sonra tempoyu düşürür ve soyunma odasına 2-0 önde girer. Dönüşte yine bir gol daha atar. 3-0'dan sonra Paris SG kalesini abluka altına alır. Ondan sonra 77-81 arası gelen bir Cavani golü maçı bitirir.

Aslında bu senaryo gerçekleşti. İlk 20 dakikada olmasa da devre 2-0 sona erdi. Sonra 3-0 oldu. Cavani'nin golü beklediğimden daha erken geldi. Fakat 87'ye kadar bu senaryo ufak farklar haricinde tutmuş gibiydi.

Fakat son dört dakikada her şey değişti. Neymar değiştirdi. Neymar maç boyunca kötü oynadı ama Barcelona'nın ön sahadaki 7 oyuncusundan hangisi iyi oynadı ki? Bence sadece Rakitic. Ama maç almak için büyük bir topçuya 5 dakika yeter. Bir frikik, bir kritik penaltıda topun başına geçme cesareti ve muhteşem bir orta... Maç kazandırmak için daha ne olsun? Peki Neymar'ın büyük bir yıldız olarak saygı görmesi için daha ne olacak? Bu çocuk; tipi, saçı ve davranışlardan kaybediyor. Ronaldo da aynı sorunlardan dolayı uzun süre saygı görmedi. Ama en azından yannda Sir vardı ve bu sayede kendisini de geliştirdi. Neymar, Barcelona'ya geldiğinden beri elit bir teknik adamla çalışmadı. Fakat onu sevmeyenler; açıklamalarını saha dışından yapmaya devam ediyor. Olabilir; ama saha içinde hakkını vermek gerekir.

Luis Enrique sezon sonunda gider mi emin değilim. Bu geri dönüşten sonra onun kalması için büyük bir baskı başladı. Ama bence o büyük geri dönüşe rağmen, Barcelona çok da iyi oynamadı. Televizyon önündeki şaşkınlığım tam olarak bundandı. Ne doğru düzgün bir hücum organizasyonu vardı, ne topu düzgün bir şekilde gezdirebildiler. Uzun zamandır, öndeki üçlüyü geniş alanda oynatarak, geçişlerle gol bulmaya çalışmışlardı. 1.5 sene sonra belki de ilk defa yeniden eskisi gibi, dar alanda topa sahip olarak gol aramaya çalıştılar. Bizim aşina olduğumuz Barcelona ezberini uzun süredir yanıstmıyorlardı. Çarşamba akşamı gördük ki, onlar da o ezberlerini unutmuşlar. Luis Enrique'ye yazılırdı bu. Ama maç 6-1 bitti. O zaman yazılmaz. 

Peki nasıl 6-1 bitti? Çünkü karşılarında yok hükmündeki bir Paris SG vardı. Sıfırdan biraz fazla belki. Ama bu seviye için çok yetersiz. Böyle bir maça hiç hazırlanmamışlar gibi. Sanki, ben 11 kişi topun arkasına geçersem; 90 dakika boyunca 4 gol yemem demişlerdi. Ama savunma da o kadar kolay bir iş değil. Bir anda yapamazsınız. Ve en önemlisi mental olarak güçlü ve takım disiplinine sahip olmalısınız. Bu eksikler de kesinlikle Emery'e yazılacak.

Bu maça dair bir iki cümlenin blogda olması lazımdı. Ama tarihin en iyi geri dönüşlerinden biri mi? Bence bir tık altı. Çünkü ne olursa olsun, hakem maçın önüne geçti. Daha temiz bir maç olsa daha şık olurdu. Fakat bu da Paris SG'nin bahanesi olamaz. Kendilerine verilmeyen penaltı, en kritik hataydı. Ama 'o penaltıyı verse maç orada bitecekti' söylemi yersiz. Çünkü ortada Paris SG gol attıktan sonra oynanan bir yarım saat ve yenilen üç gol var. Demek ki 80 dakikalık bir sürede de aynı sıkıntılar yaşanabilirdi. Barcelona'ya verilen ikinci penaltı, Suarez'in Liverpool günlerinden, hatta Hollanda'dan beri klasikleşmiş ayıbı. Bu arada herkesin atladığı, henüz 5. dakikada gücü ve fiziğiyle oynayan Matuidi'nin ağır bir sarı kartla cezalandırılması oldu. PSG'nin maç boyunca yumuşak kalmasının önemli sebeplerindendir. 

Yenilgileri hakemlere bağlamak, bu oyunun en gereksiz bahanesi. Hakemler maçta etkili olabilir. Ama 100 yıldır bu oyun oynanıyor ve bu gerçekle yaşanıyor. Bunlar oluyor, olmaya devam edecek. Hakemin maçın önüne geçtiği bir gerçek, maçın kalitesini bir tık düşürmüş olduğunu da kabul etmek gerekir ama bu izlediğimiz 90 dakikayı yok saymayı gerektirmez. Bu düşünceyi savunmanın futbolla hemen ilişkisini kesmesi gerekir, çünkü bu oyunda aradığı şeyi hiç bir zaman bulamayacak. Veya video hakem sayesinde bulduğu şey de bu oyunun kendisi olmayacak. Saha içinde olanların, yıllardır futbol sahasında ter dökenlerin ve oyunun gerçek sahiplerinin bu konuda daha makul olduklarını düşünüyorum. En azından top oynadıkları ülkelerin, toplumların onlar üzerinde yarattığı baskılar ölçüsünde...

Her şeye rağmen, unutulmayacak bir maç oldu. Bundan 20 sene sonra bile Barcelona, geride olduğu bir maça çıktığında rakibinden daha özgüvenli olacak. Kuşakları, nesilleri etkileyecek bir karşılaşma oynandı. Barcelona'nın kazanma kültürüne büyük bir katkısı oldu. Fakat bu sene için değil! Barcelona, Paris SG'i 6-5 ile geçti ama ilk maçı 4-0 kazanan PSG, ikinci maçı 6-1 kazanan Barcelona'dan çok daha sağlam ve organizeydi. O PSG finale kadar gidebilirdi ama bu Barcelona'nın çeyrek finali bile geçebileceği muamma... 

Perşembe, Mart 9

Tristina



Sürrealizm; sinemada çok iyi gidiyor. Bunu da en iyi İspanyollar yapıyor. Luis Bunuel'in 1970 yapımı filmi, bir roman uyarlaması. Belki çok heyecan verici bir kurguya sahip değil ama sürrealist akım devreye girince hoş bir şey çıkıyor ortaya. 

Catherine Deneuve, çok sevdiğim 'eski'lerden biri değil ama burada gayet başarılı ve güzel. Kendisinin de en sevdiği filmiymiş. Ama İspanyolca bilmediği için dublaj yapılmış olması çok bariz belli oluyor. Bu da not kırıyor.

Filmin yönetmeni Bunuel 1929 yılında, gördüğü bir rüyadan esinlenerek sinemaya başlamış. İyi anı. Daha da iyisi sinemaya başlamadan önce İspanya'da Dali ve Lorca ile tanışmış. Katolik anlayışa ve kapitalist sisteme karşı kendini geliştirmiş. Tristina da bu üç bilgiden yola çıkarak hazırlanmış resmen. Tam bir yönetmen filmi.

Çok farklı filmler ama iki önce izlediği Il Conformista, çok daha sağlamdı. Aynı yıl çekilmiş ikisi de. Ama bir ortak nokta bulamasam yine bunu eklerdim.  

Çarşamba, Mart 8

Sadece Saha




Mario Jardel'in takım içinde yaşadığı iddia edilen sorunlar hakkında ne söylersiniz?

Jardel, Galatasaray'da kaç gol attı? 50 mi?

40'a yakındır herhâlde...

O zaman bitti. 

Ama takımdan erken ayrıldı?

Benim için Jardel sadece bu. Hakan Şükür ya da diğer forvetler gibi, o da gol atan bir oyuncuydu. Ben takım arkadaşı olarak onun hakkında sadece bunu biliyorum. Süper Kupa'yı kazanmamızda ve Şampiyonlar Ligi'nde ilerlememizde çok önemli katkılarda bulundu. Gerisi hikâye. Jardel de olsa, Maradona da olsa beni ilgilendirmez. Ben sadece takım arkadaşı olarak değerlendiririm. Özel hayatımızda hepimiz farklıyız. Bunların üzerine hiçbir zaman yorum yapmam. Hayatım boyunca sadece sahayı konuştum.

Peki devre arası da sahaya dâhil mi? Örneğin 2-0'dan 3-2 olan Real Madrid maçının devre arasında ne oldu?

Bir şey olmadı. Fatih Akyel oyuna girdi. Birinci devrenin tamamını korkuyla oynayan takım, ikinci devrede kişiliği olan bir takıma dönüştü. Değişen buydu devre arasında. Tabii bazı şeyleri toparlamak için bazen biraz daha yüksek sesle konuşmanız gerekebiliyor. (Gülüyor)

Mesela, ne demeniz gerekiyor?

Yok. Bu kadar! Yüksek sesle konuşacaksın ki oradaki harareti biraz daha yükselteceksin. Uyuyanları uyandıracaksın. Biz devre arasında uyandık, üç gol attık. Dördüncüyü de attık ama sayılmadı. Ben buyum. (Hâlâ gülüyor)

Gheorghe Hagi / Socrates - Mart 2017

Cumartesi, Mart 4

Ask Me Anything


Değişik bir gençlik filmi olabilirdi. Kağıt üstünde, genç, güzel ve normal olarak sorunlar yaşayan bir kızın hikâyesiydı. Gençlik filmlerini, dizilerini zaten severim. Ne kadar kötü olabilirdi ki. Bir de yan rollerde Martin Sheen, Christian Slater gibi isimler var. Boş yere böyle bir projeye girmezler diye düşündüm. 

İşin ilginç kısmı bu film ABD'de çok beğenilmiş. Türkiye'de de izleyen iyi yorumlar besliyor. Ben ise gayet sıkıldım. Hem olay örgüsü zayıf hem de derin karakterler bulamıyoruz. İkisi de olmak zorunda değil ama biri olsun. Ya film aksın gitsin, ya da hafif psikolojik bir drama dönüşsün. Veya bir şey anlatsın. Bir derdi, sorunu olsun. Olmayınca olmuyor.

Maalesef benim için zayıf kaldı. Kitaptan uyarlanan bir film. Kitabı da ABD'de çok tutmuş. ABD seviyor böyle şeyleri... Şimdi geriye dönüp bakınca; bu filmden aklımda kalan en ufak bir sahne bile yok. Yazık olmuş Britt Robertson'un güzelliğine...

Cuma, Mart 3

Kaçan Maç



İnsan nasıl maçlarla karşılaşacaını bilemiyor. Futbolun güzelliği de burada. Bazen çok iyi iki takım fare doğururken, bazen beklenmedik maçlar heyecan kasırgasına neden oluyor. Kendime kızgınlığım bundan. Real Madrid - Las Palmas maçı; iyi olması beklenenlerden biriydi ve beklenen de oldu. Real Madrid zaten Real Madrid'di, Las Palmas da bu sezon aldığı sonuçlarla zorluk çıkarmaya müsait bir takımdır. Kendi sahasında Real ile berabere kalmış, deplasmanda Atletico'yu yenmişti. Daha da ilginci Osasuna ve Celta Vigo maçlarında geriden gelip puan çıkarmıştı. Maçın iyi olma ihtimali çok yüksekti.

Belki burada bile defalarca yazmışımdır. Dünyada canlı olarak en çok izlemek istediğim maç; Real Madrid'in iç sahada son dakikalara geride girdiği maçlardır. Las Palmas maçı tam benim istediğim gibi ilerlemiş. Üstelik Real Madrid 10 kişi kalmıştı. Son yarım saatte 3-1 geride girdi Real. 4-1 de olabilirdi. Maç belki de orada döndü. Ramos'un topu direkten döndükten sonra Real Madrid adeta kamp kurmuş yarı sahada. İnanılmaz baskı özetlerden bile belli oluyor. Daha da heyecan yaratan ve benim o Bernabeu isteğime neden olan o muazzam tribün baskısı da devreye girdi. Avrupa'nın üst düzey takımlarında daha baskılı bir atmosfer yaratan tribün yoktur sanırım. 85'e kadar 3-1 giden maç 88'de 3-3 oldu. Real Madrid öne de geçebilirdi. Kimse da şaşırmazdı. Golü de Ramos atardı hatta. Ama olmadı. 10 kişiyle 3-3 de iyidir.

Bülent Timurlenk maçtan sonra Twitter'da "Real Madrid geri dönmek için kurulmuş bir takımıdır" yazmış. Haklı. Doğru tanım. Bir de La Liga'da sezonun maçı demiş. O da doğru olabilir. Ama inşallah doğru çıkmaz. Daha iyileri olur da, onlara denk gelebililelim.


Il Conformista



İçinde yaşadığınız bir grupta, toplulukta, toplumda; faşizm nasıl ilerler? Bazen anlaşılmaz. Kendini hissettirmez. Bir bakmışsınız, faşizm ile yaşıyorsunuzdur Oysa; kuralları yürütenleri sertliklerini ve otoritelerini görebiliyor olmanıza rağmen, ilginç bir şekilde. çevrenizdeki kimse (en azından çoğu) faşist değildir. Sert söylemleri yoktur. İdeolojik olarak 'tek, belli, keskin' fikirler olmasa da; yukarıdan bir güç herkesi kapsayacak bir dille kendi çatısı altında buluşturmuştur. Ve her şey için çok geç kalınmıştır. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Hemen hepsinde de insanlar bu gücün nasıl oluştuğuna anlam verememiş(tir).

Anlaşılması zordur. Ama bu problemi, en basit şekilde iki saatten az bir sürede anlatmayı becermiş Bernardo Bertolucci... Filmin yapımı 1970, geçtiği zaman Mussolini ve savaş dönemi (1940'lar). Yani 2017'den bakınca artık çözülmüş olması gereken meselelerdi. Ama öyle ilerlemiyor insanlık tarihi. Çünkü dünyaya gelen her birey, her toplum kendi tecrübesini edinmek zorundadır. Bunun da ne zaman nasıl olacağı belirsizdir.

Sosyoloji böyle bir bilimdir. O gün/dönem gelince doğru kuramların ortaya çıkmasını sağlamak için hazırdır. Bir de sinema vardır. Onun da gücü de burada ortaya çıkar. 20 sene yasaklı kalsa da, 45 sene sonra izlense de hem evrensellik, hem yerellik kazanarak  tam ortada durabiliyor.

Yasaklı diyoruz, çünkü bu film 70'ler Avrupa'sında ödüllere boğulurken, Türkiye'de anca 1989'da gösterilmiş.

Adamımız Marcello Clerici bizim gibi biri. Üniversite okumuş, evlenmek üzereyken tanıdığımız, sonrasında da kendi sınıfından bir hanımla evlenen bir orta sınıf. Kendisinin bir özelliği var; o Mussolini ilerledikçe ve yükseldikçe İtalya'daki faşizme destek verenlerden. Bunun ilk nedeni çok basit bir şekilde oluşuyor; faşistler eşcinsellerden nefret ediyor ve kendisi küçükken yaşadığı bir cinsel taciz nedeniyle eşcinsellerden nefret ediyor. Yeterli bir ortak nokta bulunduktan sonra da kendisini birçok birleşenle aynı çatıda  buluyor. Mesela bir kısmı kör!

Marcello'ya sorsak, "Ben faşist değilim" der ama partiye, sisteme destek vermekten çekinmez. Hatta öyle bir destek ki, parti ve devlet için tetikçi oluyor. Kurşun atan da kurşun yiyen de şerefli o dönemin İtalya'sında. Kendi öğrenciliği döneminde hocası olan muhalif bir akademisyeni öldürmesi istenince çok büyük tereddütler yaşamıyor. 

Clerici'nin kendisi öyle bir orta sınıf ki; o yüzeysel ve şovenist ahlakıyla toplumda yaşıyor. Çevresi de zaten aynı ahlak anlayışına sahip. Bu çevre, eşcinsel ilişkinin adam öldürmekten daha çok ayıplandığı, hastalıkların dahi 'ahlaklı ve ahlakısız' olarak ayrılabildiği bir çevredir.. Filmin geri kalan kısmını anlatmak istemem. Ama bu karakteri, bu tipi aklımızda tutalım. Bu tip bize her zaman lazım olacak. Filmi izlemenizden sonra da, yazıyı bittikten sonra da... Hayat devam ettiği müddetçe...

Konformist; Türkiye'de rahatın düşkün olarak bilinir. Birçok entelektüel de bu yanlış anlamaya çok kızar. Aslında çok kızılacak bir durum yok. Gerçekten de bir rahatına düşkünlük vardır. Tamam; kelimenin ve kavramın bahsettiği rahat koltuklar, güzel evler, kullanışlı arabalar değil ama bir "Bana dokunmayan yılan bil yaşasıncılık" vardır ki bu bir rahatlığına düşkün olmanın getirisidir. Yılanı beslemekten geri kalmayan Marcello Clerici, aslında bir bukalemundur. Onun için şartların değişmesi o kadar önemli değildir. Mussolini yıkılıp insanlar sokağa çıktığında endişelenen eşine "Biz bu kadar çok oldukça hiçbir tehlike yok" der mesele.

Film bir kitaptan uyarlama. Kitap Türkiye'de filmin akıbetine uğramamış. Yasaklanmasa da orjinalinden 20 yıl sonra ama filmden bir yıl sonra, 1971 yılında basılmış; Düzen Adamı adıyla; Nokta atışlık bir çeviri.

Ama filmin tek özelliği, kitaptan uyarlanan kurgusu değil. Her ne kadar insan, devamlı bu filmden bahsetmek istese de, sadece kurgu ve karakter analizleri bile onlarca saat konuşturursa da başka artıları da gözümüzün önünde. Sembolizmden görüntü tekniğine kadar önemli mevzular var. Burada da işin içine yönetmenin dehası giriyor işte. Bertolucci 30 yaşındayken bu filmi çekiyor. C'era una volta il West'ten hemen sonra Ultimo tango a Parigi'den hemen önce. Bu üç film; 28-32 yaş arasına girmiş.

Sanırım anlatabilmişimdir ama özet geçemem gerekirse; şahane bir filmdir. Tekrar izlesem, yine şaşırtır, yine keyif verir.