Pazartesi, Temmuz 6

''İdmanda Hepiniz Pele'siniz"



Four Four Two'daki Mehmet Güven röportajı şahane. 'Okuyun' diyeceğim ama mayıs sayısında kaldı. Ben de yeni okudum. Yine de bulursanız göz gezdirin. Röportajı tabi ki yine Hilal Gülyurt gerçekleştirmiş. Mehmet Güven özellikle Galatasaray günlerine ve neden başarılı olamadığına dair açıklamalar yapmış. Benim röportajda takıldığım yerse başka oldu. Futboldaki en büyük ilgi alanım; papazlık konusuna dair satır arasında kalmış bir anı:

"Hakan Şükür sinirliydi ama belli etmezdi. Bir gün antrenmanda ona üst üste çalım attım, Nonda da güldü. Hakan abi sinirlenip ''İdmanda hepiniz Pele'siniz, maçta kimse yok'' diye bağırdı."

Muazzam bir sahne. Gözümün önüne getiriyorum. Genç Mehmet Güven, çalımlar atmış,biraz gururlu ama kesin çokça mahçuptur. "Hata mı yaptım acaba" diye geçirmiştir içinden. Diğer tarafta gülen bir yabancı oyuncu, Nonda.. Takımın en büyük papazının karizma yerlerde. Tam o anda öyle bir cümle kurması gerekiyor ki; hem ortamı değiştirecek, hem karizmasını konuşturacak, hem gençlere gaz verecek, hem takımı sahiplendiğini gösterecek. "İdmanda hepiniz Pele'siniz, maçta kimse yok" cümlesinden daha iyisi aklıma gelmiyor.

Hakan Şükür, çok zeki bir adam. Çok ayrı bir karakter. Futbol oynarken mesafeliydim ama hem kendi özel hayatımda ilerledikçe hem de o bıraktıktan sonra geride kalan futbolcuları gördükçe, her geçen gün saygım daha çok artıyor.

Pazar, Temmuz 5

Turnike



Yaşadığım yeri seviyorum, insanlarını da severim ama bazen anlam veremiyorum. Caddebostan plajının paralı olması insanları çıldırttı. İBB ve AKP nefreti yeniden ortaya çıktı. Olayı en saf haliyle yorumlayınca ben de aynı fikirdeyim. Plajlar, hele halk plajları paralı olmaz. İnsanlar gelip denizine girmeli. Bana kalsa şezlong ücreti bile olmamalı ya neyse... 

Fakat bu turnikeler de boşuna konulmadı. Muhakkak belediyenin rant sevdası da vardır işin içinde ama isyan eden seküler, ulusalcı, modern, çağdaş ahali biraz da kendine bakacak. Sonuçta bu plajı, orta üst sınıfın çokça yer aldığı Kadıköy halkı kullanmıyordu. Onlar şu günlerde yavaş yavaş bavullarını toplamaya başladılar ve Marmara'dan Ege'nin güneyine kadar dizilen sahil şeridinde yer alan yazlıklarına gitme planlarını şekillendiriyorlar. Yani zaten bu plaj onların değildi. Onlar için "pis"ti. Daha kötüsü buraya gelen vatandaşa da çok sempatiyle bakılmıyordu. Maltepe'den, Fikirtepe'den, İçerenköy'den gelenler bu plajı daha çok kullanıyordu. İlk zamanlarda "donla geliyor bunlar, aman uzak dursun" denilen çocuklar. Çimlerde mangal yapanlar, 'kıllı sırtlarıyla yolda yürüyenler'...

Tam bu rahatsızlığın tavan yaptığı dönemde ortaya çıkan bir fikirdi. "Efendim burayı paralı yapacaksın, öyle herkes gelemeyecek. Bu ne canım böyle" serzenişleri çok da eski değildir. Belediye bu sese ne kadar kulak verdi, ya da bu sesten yola çıkıp "Aha yeni rant kapısı" dedi emin değilim. Fakat ortaya çok büyük bir ikiyüzlülük olduğu da gerçek. Ortadan kaldırılması gereken ilk engel bu. Para kısmı, turnike kısmı işin sonucu, son noktası. İki kesim arasında oluşmuş turnikeler ortadan kalkmadıkça, iktidarlar çok rahat davranışlarda bulunabilir.

Yine de dün Kadıköy Kent Dayanışması'nın yaptığı eylemi destekliyorum. O ayrı bu ayrı. Doğru düşünce belli. Fakat koşulları ve sürecin nasıl ilerlediğini düşünmek lazım. Böylece daha sağlıklı bir toplumsal yaşam kurulabilir. Belediyeler de kafasına göre at koşturamaz.

Pazartesi, Haziran 29

At Abinin Kıllı Göğsüne


Bobby Moore, Copacabana'da...

Dünyanın tadını 70'lerde çıkarmışlar. Futbolcular, hippiler, şarkıcılar... Bize de onlara bakmak kaldı.

Pazar, Haziran 28

Aşk Kazanmış Gönlüm Yine Hoş Değil



Twitter'a çok fazla bakmıyorum artık. Twitter'ı çok kullandığım zamanlarda da durumun farkındaydım ama şimdi daha net görüyorum. Gündemler çok başka. Hem insanın kişisel gündemi, hem sokağın gündemi; Twitter'dan çok başka.

Demba Ba transfer oldu mu olmadı mı diye Twitter'a bakayım demiştim, Lovewins etiketini gördüm. Önce ne olduğunu anlamadım, hatta çok da ilgilenmedim. Sonradan fark ettim. ABD'de eşcinsel evlilikleri yasallık kazanmış. İnsanlarda bir bayram havası. Sonuçta önemli bir olay. Yıllar sonra belgeseli yapılacak, tarihte önemli bir yeri olacak. Bunların hepsi doğru. Eğer konu tam olarak buysa, yani eşcinsellerin yasal haklar elde etmesi ise; rahatsız olduğum bir durum yok ortada, olumlu gelişmeler. Fakat bu olay ABD'de... Bana uzak, benden uzak, başka dünya...

Zaten tam bu anda dertleniyorum. İnsanın kendi gündemi var işte. Ortadoğunun kapısında yer alan bir ülkede eşcinsel evliliğine sevinmek, ya da ümitlenmek diyelim, bana biraz abes geliyor. Savaşların, fakirliğin üst seviyede olduğu, her gün kafalar kesildiği bir yerdeyiz. Ülkenin kendi sınırları içindeki hali bile içler acısı, bir sürü problem hala kapıda duruyor. Hem ekonomik hem sosyal anlamda, hiçbir hak ve özgürlük tam olarak elde edilmemişken sıra kolay kolay eşcinsellere gelemez. Zaten o yüzden Türkiye'de daha çok zorlanıyorlar. Ama ABD'ye bakınca da kafayı yiyorsun işte. Adamlar hemen her şeyi bitirmiş, artık eşcinsel evliliği tartışıyor. Bahsettiğin ülke; 300 sene öncesinin ülkesi.

Yıllar önce bir programda, Okan Bayülgen, Melih Gökçek'e "Ne zaman eşcinsel bir belediye başkanı göreceğiz" diye sormuştu. Belki iyi bir trollüktür, belki ezber bozmaktır. Ne de olsa Gökçek de ''İnşallah bizim ülkemizde eşcinsel olmayacak'' demişti. Komik duruma düşmüştü ama farkında değildi.

Fakat işte zaten bu ülkenin en büyük sorunu eşcinsel belediye başkanı olmaması değil ki. Bu meseleler biraz adım adım ilerliyor. ABD gibi bir ülke bile bu konuya 2000'lerden sonra gelebilmiş. Kadınların ve çocukların, ezilenlerin, azınlıkların, yoksulların bir sürü sorunu varken, kim eşcinsel haklarından bahsedebilir ki? Zaten bu "gay" kelimesi neşeli olmaktan, gamsızlıktan geliyor. Yani biraz bütün meseleleri, kaygıları halletmek gerekiyor ki neşeye bakalım, gamsız olalım. Cinsellik de zaten biraz zevk işi zaten. Piramide göre konuşursak; özgürce nefes alamayan, doğru dürüst beslenemeyen, it gibi çalıştığı için günde 5 saat uyuyan insanların cinselliği düşünmesine biraz zaman var.

İşin aslı; biraz kıskançlık benimkisi... Sokaklarda 2 milyon aç Suriyeli varken, sınır kapısında cellatlar beklerken, krizin eli kulağındayken, kentsel dönüşüm ağzımıza sıçarken, çalıştığımız her yerde paramızı bırakırken, yaşam alanları bir bir tahrip edilirken, Gezi'nin yaraları hala açıkken, biraz ötede insanların rahatça başka meseleler üzerine tartışıyor olabilmesi sinir bozucu. Aşk kazanmış ama bizim burada daha maça bile çıkmadı!

Cumartesi, Haziran 27

Yürü!



Tavuklar kanatları olduğu hâlde uçamazlar, uçmayı unutmuşlar! Biz insanlara da aynısı olacak, çünkü her gün bacaklarımız yerine tekerlekleri kullanıyoruz.

Eduardo Galeano

Çarşamba, Haziran 24

Ronaldinho - Dunga




Çalımı atan Antalyaspor yolunda

Çalımı yiyen Copa America'da

Salı, Haziran 16

Sağlam Sorgulama

Uzun süredir blog yazmıyorum ya, bu bilgi başlarken şurada dursun önce...

Ertuğrul Sağlam bugün Bursa'ya geri döndü. Seneler önce ilk imzasını attığı gün benim hayatımda da önemli bir gündü. O günden sonra hayatım bambaşka bir yöne evrildi. İstediğim yöne, istediğim şekilde. Fakat bir yerde kontrolden çıkmış olsa gerek ki, Sağlam'ın ikinci imzasını attığı gün mutlu olmadığımı (mutsuzum da diyemem) fark ettim. Bunu daha önce de çok fark etmiştim ama bu sefer omuzlarımda bir ağırlık da hissettim. Galiba yorgunluk değil de, içeriden bir şeyin, sesin "pes et" çağrısıydı. Enteresan bir sorgulama günüydü ama bu yazı da bir şikayet yazısı veya karamsarlık deryası değil. 

Şikayet etmemem gerektiğini anlayalı çok oldu. Hayat bir şekilde devam ediyor. İnsanın da tutunması gerekiyor. Fakat bu sert sorgulama günlerinde çok yorulduğunu anlıyor insan. Pes etmek geliyor. Ne için çabaladığını düşünüyor. Ödediği bedeller aklına geliyor. Günün sonunda "değdi mi" diye soruyor. "Bir ara değmişti ama artık çok uzatmanın da anlamı yok sanki" diyor. Ama biliyorum ki sabah olunca, uyanınca hepsi yok olacak. Yine yerdeki çorabını ayağına geçirip, evden çıkıyorsun. Değişen bir şey olmayacak. Hayatını bir kez daha farklı bir yola sokma gücün kalmadıysa, aynı yola devam ediyorsun. Belki bu kadar yürüdükten sonra denize ulaşırsın.

Sağlam'ın iki imzası arasında 6.5 sene var. O günden kısa bir süre önce (3 hafta kadar) çok garip bir an yaşamıştım; Sami Yen'in avlusunda. O gün resmen gaza gelmiştim. Bir mağazada tezgahtarlık yapıyordum, afilli adıyla satış temsilcisiydim, evim yoktu, umudum yoktu. O gün radikal bir karar almıştım. Heveslerim vardı ve deneyecektim. Avludaydım, duvarın diğer tarafına daha rahat geçmek istiyordum. 6.5 sene sonra geri dönüp bakınca; o heveslerin tamamen yok olduğunu hissediyorum. Zaten duvar da kalmadı ortada. Geriye hiçbir şey kalmadı. Şeytana ruhunu satarken dolandırıldık. Şu an esaret altındayız, labirent gibi sağa sola sallanıyoruz sadece.

Yapacak bir şey yok. Devam edilecek. Fakat insan; o kadar şeyi geçirdikten sonra hemen hemen aynı yerde olduğunu görünce üzülüyor. Baktığın zaman Ertuğrul Sağlam da aynı yerde. Fakat en azından o süreçte Anadolu'dan şampiyon çıkardı. Adamın hayali daha zordu, imkansıza yakındı, başardı. Bizimki daha kolaydı, beceremedik. Böyle düşününce "hadi pes" demesi daha kolay geliyor, ama şeytanla yapılan anlaşma var. Sağlam'ın ilk imza attığı gün, ben de hayali bir kağıda imza atmışım. Artık geri dönüşü yok. 

İlk cümleye geri dönünce; uzun süredir blog yazmıyorum. Heveslerin tükendiğinin en basit göstergesi. Evet bu aralar çok çalışıyorum ve fazla zamanım da yok fakat itiraf etmek gerekir ki bunun konuyla alakası yok. İstesem yine yazardım ama istemiyorum. Belki de bundan sonra yazı konularını değiştirmek lazımdır. Sorgulama günlerinin sonunda burayı daha çok açarım belki. Ama bu iç muhasebelerin de böyle açıktan yazılmasını saçma buluyorum. Kime ne... 

Bir ara günlük tutardım. Uzun süre, düzenli bir şekilde yazdım. Sonra, yıllar geçince o da seyrekleşti. Ayda bir defa falan, son satıra, "artık daha çok yazarım, daha farklı yazarım" diye not düşerdim. Şimdi bütün o günlükleri yakmak istiyorum. Eski anılar neyine yetmiyor ki; zaten yenilerini de biriktiremiyorsun...

Pazar, Haziran 14

Hayata Dair Bir Duruş




Vanspor'un futboluma büyük katkısı olmadı, sadece çeşitlendirdi. Ben Beşiktaş’ta 15 sene şampiyonluk mücadelesi verdim. Van’da son sene ligde kalmak için mücadele ettim. Çok farklı, ama heyecan yaşadım. Futbola dair değil ama hayata dair çok önemli katkılar sağladı. Güneydoğu olaylarının en yoğun olduğu dönemlerdi. Oradaki insanların hayata, ülkeye, futbola bakışı bana hayata dair çok önemli şeyler öğretti. Oradaki yaşamı görüyorsunuz. Kulübün sorumlusu Jilet Naci’den Türkiye’deki olaylara dair çok şey öğrendim. Katılırsınız katılmazsınız ama yorumlama anlamında bana çok farklı bakış açıları getirdi. O yüzden ben Vanspor’daki 6 aylık maceramı çok önemserim.

****

Teknik adamlıkta çok şanslı da başlamadım. Çok iyi de gitmedi. Bir dönem çok deneyimsizdim. Euro 2008’in sonrasında artık çok deneyimli bir teknik adam olmuştum. Tam kıvamında devam edebilecekken vazgeçtim. Başka bir seçim yaptım. Hayata dair bir seçimdi. Yorumculuğu seçtim. Çünkü artık ben kampa girmek istemiyordum. 10 yaşından beri kampa giriyordum. Artık ben galibiyet-mağlubiyetten yorulmuştum. Her hafta o stresi yaşamak istemiyordum. Bütün bunları alt alta koyunca artık antrenörlük yapmamaya karar verdim. Benim seçimim budur.

****

Benim hayata bakışımla ilgili bir tercihti. Başka şeyleri tercih ettim. Açıkçası zamanı tercih ettim, zamanı kendi kontrolümde kullanmayı tercih ettim. Bir şekilde para kazanıyorsunuz ama zamanı kazanmanız o kadar kolay değil. Mümkün olmayan bir şey. Ben bunu ilk olarak askerlikte anladım. Paralı askerlik vardı, yatırmayı unuttum. Sonra 8 ay askerlik yaptım. Hayatta kimseye böyle bir şans verilmiyor. Yakın zamanda yine paralı askerlik çıktı. Eleştirirsiniz eleştirmezsiniz ama insana hayatın hiçbir döneminde 8 ayı satın alma fırsatı gelmez. 8 ayı paranızla satın alamazsınız. Parayı değil zamanı kazanmayı seçmeniz hayata dair bir duruştur. Doğrudur veya yanlıştır. Ben başka şeyi seçtim.

****

Galibiyetle mağlubiyetin bu kadar yargılanmadığı, bu kadar baskının olmadığı bir ortamda teknik direktörlüğe devam edebilirdim. Teknik adamlık çok zevkli bir meslek. Ama hayatı çok zor. Aynı futbolculuk gibi. Futbolculuk da çok zevkli bir meslek. Bıraksanız hala oynarız. Bu akşam maçımız var mesela. Kimse seyretmiyor ama biz 50 yaşında hala oynuyoruz. Harika bir meslek ama hayatı çok zordur. Büyük fedakarlık gerektirir. Futbolcuyken 14-18 yaşında, ergenlik döneminde, çok büyük fedakarlıklar gerektirir. O psikolojiyle başa çıkmakta çok zorlanırsınız. Ondan sonra 18-35 yaş arası futbolcu olduğunuzda, hayatınız hep yargılayan bakışlar altındadır. Orada yaşamak çok zordur. Bazen en güzel şeyleri gözüküyor, şaşaası gözüküyor ama cefası da vardır. Burada sadece futbol oynamıyorsunuz. Burada maç bitince, futbol dışında kalan her şeyle mücadele ediyorsunuz. Ayakta kalmak için esas maç sonuyla uğraşıyorsunuz

Cuma, Mayıs 29

O takımdan La Liga'ya



"Cafer ile Mülayim'e gösterilen ilgi Arda'ya da gösterilseydi belki daha büyük şeyler başarabilirdi. 'Bu takımdan bir futbolcu La Lig'da oynayacak' deselerdi kimsenin aklına Arda Turan gelmezdi. İyi bir takımdık, bütün kupaları biz alıyorduk. Avrupa'da üçüncü olmuştuk. Aynı grupla A takıma çıkıp orada da kupalar alacağımızı hayal ediyorduk ama herkes bir tarafa dağıldı. Mülayim'in en son 3. Lig'deki bir takımla anlaştığını duydum"

Cenk Ahmet Alkılıç (4-4-2, Nisan sayısı)

Not: O takım Pazarspor...

Çarşamba, Mayıs 27

Barış Töreni




Uzun süredir buraya yazmıyorum. Tam da şampiyon olmuşken bir şey yazarken hepinizin beklediği şampiyonlukla ilgili bir şeyler olabilirdi. Ama sezon boyunca bir maça bile gitmediğim sezona dair ne yazabilrim emin değilim. Hamza hocam için sevindim, o ayrı konu.

Blogdaki boşluğu doldurmak için tam bu anda Drogba'yı seçmek de pek doğru tercih olmayabilir. Ama yine de olsun; ilginç bir durum var çünkü ortada... Geçen sezonu falan düşününce, çok çok ilginç bir durum hatta....

Drogba, Chelsea kariyerini bir kez daha sonlandırdı. Bu sefer kesin. Bu sefer daha duygusal. Şu sahneler oldukça güzel ve aslında olağan. Rakip oyuncu tebrik ediyor, arkadaşları omuzlarına alıyor, taraftarlar alkışlıyor, Legend Drogba pankartı yine orada, mavi forma Drogba'nın üzerinde... Her şey olması gerektiği gibi. Sanki, kariyerinin son 10 küsür yılını Londra'da geçiren Drogba sahneden ayrılıyor. Ama tam olarak öyle değil, tarihi yaşayanlar bilir; Drogba 1.5 sene burada top oynadı.

Dünya futbolunun gördüğü en büyük efsanelerden biri gözümüzün önündeydi. Gerçekten de Drogba - Galatasaray ilişkisi çok garip bir hâl aldı. Hagi, Sneijder, Mondragon, Ilie, Prekazi... Akla kim gelirse; hepsinden farklıydı. Daha iyi veya kötü demiyorum. Daha farklıydı. ''Başkan bize Drogba'yı al' tezahüratıyla başladı, buraya kadar geldi. Muhteşem bir bağdı ve bir anda parçalandı; onu farklı kılan biraz da buydu. Her şey en uçlardaydı ve çok hızlı geçti.

Görüp görebileceğimiz en büyük karakterlerden biri, tüm benliğini Galatasaray forması için verirken, hemen hemen her derbide golünü atıp, Juventus savunmasının arasından kafaya yükselirken; bir anda koptu gitti. Önce ruhen gitti bedenen buradaydı, sonra 'sakatım' diyerek bedenen de gitti. O, Chelsea maçlarını oynadı, Legend Drogba pankartına frikiğini attı, biz şampiyonluğu verdik, bütün yaz 'tavukları pişirmişem' dinlemek zorunda kaldık.

Giderken, gittikten sonra, hatta son günlere kadar Drogba'ya kırgındım. Ulan o değilde Drogba'ya da kırgın olabilmenin de ayrı bir keyfi var. Herkese nasip olmuyordur. Drogba'ya o konuda ben de çok kırgınım....

Neyse; şimdi düşününce, şu sahneleri görünce Drogba'ya biraz da olsa hak verdim. Tabi bunda şampiyonluğun da payı var. Yine Fenerbahçe şampiyon olsaydı bu kadar kolay kurtulamayabilirdi! Adam, en çok mutlu olduğu yerde, en çok saygı gördüğü şekilde, en doğaçlama anla saygı ve sevgi görmek istedi belki de. "O an" için yaptı tercihini. Şimdi bakınca, biraz daha iyi anlıyorum.

Her şeye rağmen; bu adamı canlı izledik be kardeşim...

Perşembe, Mayıs 7

İmzalar



Herkes öldürür sevdiğini
Kimi bunu yüklü bakışlarıyla yapar,
Kimi de okşayıcı bir söz ile öldürür

Cumartesi, Mayıs 2

Sete Çıkan Futbolcu

video

Arap tribünleri, gözden kaçmasın. Baya iyiler. Arap değil Arjantin falan olsaydı fena dilenirdik. Onların en iyisi de Wydad Casablanca'nın efsane Winners 2005'i.. Sete topçu çıkıyor, tribün yıkılıyor. Hoş manzaralar, passolig yok tabi..