Pazar, Kasım 18

Ahlat Ağacı


Filme dair fotoğraf bile seçmek zorken ne yazacağımı kestiremiyorum. Fotoğraf işi bu kadar zorsa, filmin kendisini tahmin edin. Yine de deneyeceğiz. Zira üzerine konuşulmayı, yazmayı, düşünmeyi hak eden bir film. Zaten bu tip övgüleri daha önce duymuşsunuzdur.

O zaman fotoğraftan başlayalım. Neden bu fotoğraf? Çünkü Sinan'ı en iyi anlatan kare bu olabilir. Arkasından bir şehir, kent var. Gözü orada. Ama yolu orası değil. Türkiye'nin son 100 yıldaki en büyük sorunu. Hepimizin sorunu. En şehirdekinin, en şehirlinin bile. Tabi Sinan'ın da. Ait olamamak. Taşradan kopamamak. Kendi ait olduğu yerden, geçmişinden, geleneklerinden, köklerinden utanmak. Başka yere özenmek. Özendiği yere dahil olamamak. Hatice'nin bahsettiği ışıltılı caddelerde yürüyenlerin kendisinden çok farklı olmaması; buna rağmen oranın seni dışlaması.

Nuri Bilge Ceylan'ın filmleri zordur. İzlenmesi kolay değildir. Özellikle kariyerinin ilk başlarında bu durum çok daha belirgindi. Esasen eleştirilebilecek bir konudur. Zira sinema sadece teknikten oluşmaz. His ve duygu da önemlidir. Duyguyu verebilmek için seyirciyi ayakta tutmak gerekir. Ayrıca düşüncelerinizin karşıya ulaşması gerekir. "Onlar anlamadı, alamadı" diyerek geçiştirmek sanatçının kafasında attığı ilk adımına terstir. Fakat bu 'anlamama' veya 'zorlanma' hali eleştiren kesimde çok başka bir söylemle karşılık buldu. "Nuri Bilge Ceylan (ve onun gibiler) Türkiye toplumundan uzaklar. O nedenle bize hitap eden filmler çekemezler" dediler. Bunun öyle olmadığını daha önce çok gördük. Üstelik Ahlat Ağacı'na bile benzer eleştiriler geldi. Fakat Ahlat Ağacı, Nuri Bilge Ceylan'ın bu toplumu ne kadar iyi kavradığını, ne kadar iyi özümsediğinin en büyük kanıtıdır.

Sadece yaratılan karakterler bile önemlidir. Bir asker arkadaşım var. Kendisi askerden sonra iş bulamadı ve devamında polis oldu. Ara sıra onunla konuşuyorum. Filmdeki telefon konuşmasını hatırlayanlar vardır. Sinan, atanamayan öğretmen çevik kuvvet arkadaşı ile konuşurken kullanılan her cümle, her kelime, her vurgu benim o telefon konuşmalarıma benziyor. İzlerken sanki Ceylan, benim telefon konuşmalarımı ele geçirmiş gibi hissettim. Bizimki henüz solcu dövmedi ama olsun. Dövmeyeceğinin garantisi yok. Ve atanamayan öğretmenlerin çoğunun ne kadar ideallerden yoksun olduğunu bile anlıyoruz buradan.

Sinan'ın yazar Süleyman ile konuşması da benzerdir. Bütün o edebiyat temalı konuşmanın en hararetli noktasında Süleyman, Sinan'a Survivor Semih'e benzediğini söyler. Bu sadece basit bir Survivor göndermesi değildir. Nuri Bilge Ceylan'ın (veya senaryoya bu parçayı ekleyenin) Survivor izlediğinin ve oradan bir karakter analizi gözlemlediğini görebiliriz. Hatta o benzetmeyi yapanın yazar Süleyman olması da değerlidir bence. Mesela Hatice veya devamlı televizyon izlenen klasik ailenin fertlerinde anne veya kız kardeş yapmıyor. Direkt Sinan'ın öykündüğü hayatın bir bireyi olan Süleyman'dan geliyor. Süleyman'ın böyle bir çıkarım yapması önemli bir mesajdır. Nuri Bilge Ceylan övgüsünü, hayatının otomatik bir parçası haline getirenlerin uzak durduğu bir deneyim bu. Anlamaya çalışmak, üzerinde düşünmek zahmet gerektiren bir iştir. Bu işi yüklenen aydın oluyor. Aydından esinlenip sosyal hayatını kolaylaştırana ise başka bir sıfat düşmeli.

Nuri Bilge Ceylan sinemasını koşulsuz övenlerin bu tarz çıkarımlarla ilgilenmediğini düşünüyorum. Muhakkak geniş bir ülke profili çizmek çok zor iştir. Herkesin harcı değildir. Çoğumuzun altından kalkmayacağı bir uğraştır. Fakat ülke çapında bu kadar ahkam kesenin, bu kadar 'fikir' adı altında cümlenin çıktığı yerde insanların kendi çevrelerine dönüp bakmaması oldukça enteresandır. Daha da önemlisi Ceylan'ın "Bu ülkeden uzak" diyerek eleştirilmesi de oldukça ilginçtir.

Sosyal medya profil fotoğraflarında, kitap okuyan, elini alnına koyarak düşünen, laptop monitörüyle ilgilenenlerin kendi ülke-şehir ve çevresinin fotoğrafını çekememeleri oldukça acıklıdır. İşte filmdeki Sinan karakteri de onları anlatır. Bir birikimi olduğu kesin. Bir şeyler okumuş. Bir şeyler dinlemiş. Gençliğin, belki de geç ergenliğin verdiği gazla kendi kafasında bir fikir edinmiş. Bunları fütursuzca söylemekten çekinmiyor. Fakat bütün bunları yaparken, en yakınındaki babasının bile durumunu görmekten acizdir. Ne kendisini, ne ailesini değerlendirebilir ama girdiği her ortamda boyundan büyük laflar eder. Kendisinin kapasitesinin, çevresinden çok üstün olduğunu zanneder.

Zaten bu filmin merkezinde Sinan olsa da, aslında İdris'in hikayesidir. Ya da beni daha çok etkileyen o oldu. İdris bir azınlık. Yaşadığı çevrede, hatta ailesinde kabul görmeyen, takdir edilmeyen, 'başarısız' olarak nitelendiren bir insan. Bazı bağımlılıkları olduğu bir gerçek. Fakat diğer yandan illegal bir karakter değil. Kötü niyetli olduğu söylenemez. Fakat bazı kavramlara yüklediği anlamlar, diğerlerinden farklı olduğu için dışlanması kaçınılmaz bir son. Kendi oğlu tarafından bile...

İşte tüm bu çelişkileri gözümüzün önüne soktuğu için Ahlat Ağacı harika bir filmdir. Hatta belki de politik bir filmdir. Bir kesimin getirdiği eleştirilerden biri de buydu. Ceylan'ın devlet katkısı aldığı için filmlerinde suya sabuna dokunmadığı da söylendi. Eğer Ahlat Ağacı'nı öyle gören varsa onları, "Bu entelektüeller de bizi anlatmıyorlar canım" diyenlerin yanına alabiliriz. Atanamayan bir öğretmenin eylemci döven polise dönüştüğü, rantçı bir inşaatçının, şovenist bir belediye başkanının, zorla evlendirilen bir genç kızın, çıkarcı bir imamın, köpek çalan bir üniversite mezununun yer aldığı filme 'bulaşmamak' demek büyük haksızlık.

Yine de filme eleştiri getireceğim bazı noktalar var. Çok tartışılan 'replik fazlalılığı' konusunda benim de bir tarafım var. Kış Uykusu'nu henüz izlemedim ama Ceylan bu işi orada da denemiş. Bu sefer zirveye çıkarmış. Repliklere, uzun diyaloglara karşı değilim. Fakat burada bazı noktalarda çok uzadığını ve biraz didaktikleştiği yerler olduğu kanısındayım. Mesela Sinan'ın imamlarla yaptığı konuşma fazla uzundu. Bir Linklater veya bir Woody Allen filmi olsaydı bunu anlayabilirdik ama Ceylan'ın bu kadar girmesine gerek yok. Kendisi mekanla, mimikle, bakışla, tek bir cümlenin tonlamasıyla derdini anlatabilecek bir yönetmen. Burada işin kolayına kaçtığını ve sinemasının gücünü azalttığını düşünüyorum. Biz Sinan'ın din ve ahlak ile ile ilgili görüşlerini uzun uzun dinlemeden de anlayabilir ve en azından tahmin edebilirdik. Böyle bir tartışma sahnesine girilmesi şart değildi. Tabi ki imam ile Sinan arasında bir çatışma yine yaratılabilirdi. Mesela yazar Süleyman ve Sinan arasında bu çok iyi oluşturulmuştu. Fakat diğer parça da beni biraz sıktığını kabul edebilirim.

Yine de bunun filmde bir yerinin olduğunu da düşünüyorum. Yazar Süleyman ile, eylemci döven kanka ile, elma çalan imam ile saatlerce konuşan Sinan, babası ile hiç o kadar uzun bir konuşma yapmıyor. Bunu da filmin merkezine oturtabiliriz ve o zaman o replikler de anlam kazanabilir.

Bu arada bazı karakterler de biraz havada kalıyor. Mesela Hatice! Çok iyi işleniş karakterlerden biriydi ama ben onu filmin devamında da göreceğimizi zannediyordum. Hele Cannes kadrosunda Hazar Ergüçlü de olunca, onun rolünün filimin geneline yayıldığını sanmıştım. Film ilerledikçe bir beklenti de oluştu. Belki de bizim yanılgımızdır. Yönetmene topu atmamak lazım. Ama beni durduk yere huzursuz ettiğini, "Ulan Hatice'ye ne oldu, ne zaman çıkacak?"düşünceleri ile geçirdiğini itiraf etmeliyim.

Diğer yandan oyuncu seçimlerinin çok iyi olduğunu eklemek gerek. Doğu Demirkol'un böyle bir filmde böyle bir performans göstereceğinden şüpheliydim. Onun yeteneği belliydi ama yine de erkendi. Yönetmen etkisi kesin vardır. Bu da Ceylan'ın başarısıdır. Demirkol'u izleyip, onda baş rolü verecek ışığı görmek ve cesarete sahip olmak kolay değil. Bu arada Demirkol'u ne kadar beğensem de filmi izledikten sonra Sinan karakteri için kafamda beliren imge sürekli Fatih Artman suratı oldu.

Ama bana göre filmin yıldızı Murat Cemcir'di. Ondan da böyle bir performans beklemiyordum. Onun komediye alıştıran tarzı ve geçmişi bizi karakterinden soğutabilirdi. Hiç öyle bir durum yaşanmadı. Belki de tek sıkıntı baba-oğul iki karakterin birbirine yakın yaşlarıydı. Cemcir 1976, Demirkol 1985 doğumlu. Bu bilgiyi bilmesek de tiplerden aynı çıkarımı yapabilirdik. Filmin önemli falsolarından biri belki de. Ama oyuncular, yetenekleriyle o açığı kapatıyorlar.

Bunlar önemli eleştiriler değil. Benim nazarımda harika bir film. Yine de Bir Zamanlar Anadolu'da, bir numaram olmaya devam edecektir. Fakat aralarında çok büyük bir fark olmayacak. Ve Ahlat Ağacı'nın bende çok büyük yer edinmesini sağlayan sonu olacak. (Bundan sonrası ağır spoiler).

Birçok insan, filmi karamsar olduğunu söyledi. Haklılar. Yaklaşık 3 saat boyunca, bir yere ait olamayan, çabalayan, didinen ve coğrafyasına mahkum kalan insanları izliyoruz. Üstelik zaman zaman intihar imgesi de gözümüze giriyor. Filmin sonunda bu karamsarlık tavan yapıyor. İdris'in o vurucu monologunun ardından tükeniyoruz. Sinan da tükeniyor. İdris uyanıyor. O ve izleyici aynı anda kötü bir sonla karşılaşacaklarını zannediyorlar. Fakat kuyuda çalışan Sinan'ı görüyoruz. Çıkmayacak suyu çıkarmak için yerin altında kürek sallarken. Sisifos gibi. Olması gerektiği gibi. Bu toprakların ihtiyacı gibi. 

Ne olursa olsun kazmaya devam edeceğiz. Etmek zorundayız... Zor, ilk tercihimiz değil ama olması gereken bu.

Çok yaşa Nuri Biilge Ceylan....

Cumartesi, Kasım 17

Hocaların Hocası


Türkiye'de bazı isimlere "Hocaların hocası" sıfatı layık görülmüştür. En meşhuru Coşkun Özarı'dır. Metin Türel'in de ondan aşağı yanı yoktu. Hem teknik adamlık günlerinde yanındaki yardımcılarıyla hem de TFF'nin açtığı kurslarda verdiği eğitmenlikle birçok ismi tedrisatından geçirmiştir. Şenol Güneş, Abdullah Avcı, Aykut Kocaman onun yanında görev yapanlardan. Fatih Terim ve Mustafa Denizli onun hocalığı altında top oynadı. Kurslardan da birçok isim geldi geçti. Kısacası çok değerli bir isimdi.

Neyse ki Türel'i vefat etmeden önce ziyaret etme şansı yakalamıştım. Socrates'ten arkadaşım İlhan Özgen ile beraber bir yaz gününde onunla buluşmuştuk. Etiler'in ara sokaklarında bir ganyan bayiinde dürüm yiyerek futbol sohbeti yapmıştık. Hocanın gözleri pek iyi görmüyordu, sağlık sorunları olduğu belliydi ama yaşını düşününce olaylara ve Türk futboluna hâlâ çok hakimdi. O iki saat bizim adımıza oldukça güzel bir deneyimdi.

O söyleşinden geriye birkaç anekdot kaldı. Hatırlatmak için uygun zamanlardan biri. Mesela klasikleşimiş, Ersun Yanal'a söylediği söz. Bugünkü vefat haberinden bile insanlar o sözü anımsattı. Türel de sözü inkar etmemişti. Fakat bir anlam kayması yaratıldı. Hocanın bilgisayara karşı olduğu zannedilmişti. Metin Türel bize şöyle demişti:

“Bilgisayar modern dosyalamadır. Ona vereceksiniz ki o da size geri versin. Dosyalarınız yırtılabilir ama bilgisayar yırtılmaz. Ben o cümleyi futbolun değişkenliğinden bahsetmek için kullanmıştım. Onu da ‘fırlama’ Rıdvan (Dilmen) televizyonda söyleyince olaylar gelişti.”

Fırlama olarak adlandırdığı Rıdvan Dilmen'e dair bir anısını daha paylaşmıştı:

“Bir gün kurstayız. Homojen kadronun geçerliliğini anlatıyordum. Örnek verdim ve ‘Liverpool’un 11’ini, Londra’daki simitçi bile sayar’ dedim. Rıdvan parmak kaldırdı. ‘Hocam, Londra’da simitçi mi var?’ diye sordu. ‘Çık dışarı’ dedim.”

Şenol Güneş ve Fatih Terim arasındaki farkı da anlatmıştı:

"Şenol'a her zaman nasihat ediyordum. 'Şenol! Fatih ile Mustafa insanlarla aralarına dağ koymuş durumda. Sen koyma. Bunun emekliği de var' diyordum. Fatih altı (yedi oldu) şampiyonluk yaşadı, kulüp içinde adamı sevmeyen bir ton insan var. Başarısız olursan, başarılarına gölge düşürürsün. Fatih'i çok seviyorum ama akıl hocaları başka... 

Aynı zamanda Beşiktaş'ta çalıştığı dönemde Rıza Çalımbay'ı oyuncuyken ilk keşfedenlerden biriydi.

"Rıza'yı Tekirdağ'da bir gençler maçında izledim. Hocasına "Bunu A takıma ver" dedim hemen. Biraz mırın kırın etti, üsteleyince aldım tabi. Ondan sonra ben ayrıldım ama Rıza devam eti. Çok çalışkan ve aerobik kapasitesi muazzam genişti. Yanılmamışım da... Antrenörlüğünü de maşallah beğeniyorum."

İlhan Mansız ve Tümer Metin de onun elinden geçmişti...

"Gençlerbirliği'nde o dönem Ümit Karan vardı. Cavcav, 'Ümit varken ben İlhan'a para vermem' dedi. Ben de 'Bana ne ya, ben Antalyaspor'a gidiyorum' dedim. Sonra Samsun'da oynattım ama İlhan'ı. Tümer'i de B Milli Takım'a alıp takım kaptanı yapmıştım.

Sadece oyuncular ve hocalar değil, başkanlar da Türel'in radarındaydı. Dört kez çalıştığı Gençlerbirliği günlerinden kalan İlhan Cavcav portesi:

"Bana Ankara'da 'hacı' derler. Dört defa çalıştım; hacca gittim bir nevi. Bunun amcası, benim Galatasaray'dan takım arkadaşım Tayyar Cavcav'dı. İlhan İstanbul'a askerliğe geldiğinde Tayyar, 'Al bunu gezdir' diye bana emanet etti. Ben de onu pavyona falan götürdüm. Tanışıklığımız buralara dayandığı için, bir şey yaptığı zaman 'Gel ulan sen yap, ben gidiyorum' derdim. Başarılı dönemlerden geçirdik. Türkiye Kupası'nı kazandıktan sonra 'Al, bunu sana bomba diye veriyorum' dedim ve kupayı ona bıraktım."
  
Toprağı bol olsun.

Cuma, Kasım 16

Alfie


Alfie her zaman aklıma yer edinen, "Bir ara izlemeli" dediğim filmlerden biriydi. Senelerce beklemiş olması tamamen bir tesadüftü. Hatta ara ara bazı sahnelerine denk geldiğimi ve hoşuma gittiğini, heveslendiğimi de söyleyebilirim. En sonunda 2018'de izledim. Fakat izledikten sonra bir hata yaptığımı fark ettim. 2004 yapımı Alfie, aslında 1966 yapımı Alfie'nin yeniden çekimiymiş. Üstelik Cannes'da ödül bile kazanmış. Bu bilgilere sahip olsaydım kesinlikle önceliğim Michael Caine'in yer aldığı ilk versiyonu olurdu.

Yine de izlediğim versiyonundan keyif almadığımı söylememem. Belki de daha iyi olmuştur. Orijinaller çoğu zaman daha iyidir ve önce orijinalleri izlediğimizde yeniden çekimlere burun kıvırırız. Ben bu beğenmeme halini yaşamadım. Uzun süre bekletilen filmlerin yarattığı hayal kırıklığı da denk gelmedi. Zaten dünyanın en duyarlı, derin, kaliteli filmlerinden biri olmadığını biliyordum. İyi zaman geçirmek istiyordum, bunu da başardım.

Jude Law'ı severim. Marissa Tomei de Seinfeld izlediğimiz günlerden beri aklımızda yer edinmiştir. Susan Sarandon'ı da severim. Ve tabi ki Sienna Miller... İyi oyuncular, İngiliz aksanı, farklı bir hikaye anlatımı. İyi zaman geçirmek için ideal filmlerden.

Yine de 2004 model Alfie'nin 21. yüzyıl dinamiklerinden beslendiği çok açık. İki film arasında çok uzun bir süre geçmedi ama toplum çok değişti. O nedenle iki film arasındaki farkı merak ediyorum. Zira Alfie karakteri, bir limuzin şoförü olsa da (beyaz yakalı değil) şehir yaşamını yutmuş bir metroseksüel. Güzel kadınlarla beraber oluyor, güzel şaraplar içiyor, güzel takımlar giyiyor. Şimdilerde bunlar çok önemli görülen şeyler. Muhakkak 60'larda da bir gösterge, özenilecek bir durumdur. Fakat 1966'da şoför Alfie gibi bir karakter ilginç gelebilirdi. Filmi olabilecek bir karakterdir. Şimdilerde ise pek şaşırtıcı olmayan bir karakteri sinemada izliyoruz. Zira herkesin kovaladığı ve bir noktaya kadar uyguladığı yaşam tarzı bu. Yani Alfie günümüz toplumu için aforizma kasacak bir kanaat önderi değil. Hemen herkes o yolu biliyor.

Diğer yandan Jude Law (Michael Caine de) yakışıklı ve hatta sevimli-sempatik bir adam. Bu da Alfie karakterini sevmemizi, ona üzülmemizi, onunla gülmemizi sağlıyor. Büyük ihtimalle Alfie gibi insanları kendi çevremizde görmek istemeyiz. Şahsen ben istemem. Suçlu değiller, illegal değiller ama sevilecek adam da değiller. Zaten filmde de Alfie'yi sevme sınırı belirgin bir noktada tıkanıyor. Bir üst bağa geçemiyor. Sadece kadınlar için değil, çok yakın erkek arkadaşlarının sayısı da az. Hatta direkt bir tane var ama onun da kız arkadaşıyla bir günah gecesi yaşıyor. Yani oldukça tehlikeli biri.

Bütün bunlara rağmen biz keyifle, gülerek izliyoruz bu adamı. En sonunda o da yalnız kalıyor.  Hikayedeki tüm karakterler yoluna yaralı ama mutlu bir şekilde devam ederken, Alfie yapayalnız kalıyor. Ona üzülüyoruz ama su testisi su yolunda kırılıyor.

Filmin en can alıcı yeri tuvalet sahnesi. Gerçekten de hayatın bazı anlarında böyle anlar yaşarız. Bir kafa karışıklığı içinde kalırken, yanımıza tanımadığımız bir adam gelir, lafını bırakır ve ortadan kaybolur. Bir aydınlanma anı! Öyle bir sahnenin olması hoşuma gitti. Genelde insanlar Alfie gibi karakterlere özenir. Onlar gibi olmak isterler. Onlara benzediklerini bile düşünürler ki Jude Law gibi surat çoğu insanda yoktur. Günümüzde "Alfie olma" isteği zirvedeyken; 1966-2004 yapımı iki film arasındaki bakış farkını merak ediyorum. Fakat diğer yandan çoğunluk Alfie olurken, benim favorim karakterim pisuardaki yaşlı adam oluyor.


Esasında başrolün devamlı anlatıcı durumuna düştüğü filmleri pek sevmem. Üstelik bu filmde Alfie'nin söylediği sözlerin, aforizmaların toplamı yukarıdaki cümle kadar etkili değil. Ama yine de bu tarz, bu sefer işe yaramış duruyor. Adam komik ve sevimli. Alfie'den soğumamız alenen engelleniyor.

Film boyunca her şey ayarında ilerliyor. Bir romantik komedi değil. Komedi değil. Gereksiz ajitasyon da yok. Türkiye'de olsa saçma bir Issız Adam'a veya Romantik Komedi gibi filmlere dönüşecek konu, burada usul usul ilerliyor. Araya da Mick Jagger giriyor, güzel bir 100 dakika içinde her şey bitiyor. Önemli olan da bu. 

Jude Law'ın performansının en iyi olduğu filmlerden biri. 2004 zaten onun en iyi zamanları. Saçları o zaman çok güzeldi, şimdilerde ise dökülmüş durumda. Dünyanın en düzgün kelleşen adamlarından zaten. Aynı zamanda filmde mavi-beyaz bir Vespa'ya biniyor. Bunun nedenini de filmi izledikten sonra öğrendim; Tottenham taraftarı olduğu içinmiş. Takımına sadık adamları severim.


Çarşamba, Kasım 14

Network


İşlerin kötü gittiğini söylememe gerek yok, zaten bunu herkes biliyor. Bu bir kriz. Herkes ya işsiz ya da işini kaybetme korkusu yaşıyor. Doların değeri beş kuruş etmiyor. Bankalar iflas ediyor. Tezgahtarlar masa altında silah taşıyor. Serseriler sokaklarda terör estiriyor. Tek bir insan bile ne yapacağını bilmiyor ve bu işin sonu yok. Soluduğumuz hava berbat, yediğimiz yemekler iğrenç. Televizyonun karşısına oturmuş, sanki böyle şeyler olması normalmiş gibi bugün 15 cinayet ve 63 ağır suç işlendiğini söylenmesini izliyoruz. İşlerin kötü gittiğinin farkındayız. Hatta kötüden de beter. Herkes çıldırmış. Her şeyde, her yerde öyle çılgınlık var ki artık dışarı bile çıkmıyoruz. Evimizde oturup yaşadığımız dünyayı giderek küçültüyoruz ve tek söylediğimiz; "En azından odamızda bizi rahat bırakın. Bana tost makinemi, televizyonumu ve kumandamı verin. Başka bir şey istemiyorum. Bizi rahat bırakın!"

Ama ben sizi rahat bırakmıyorum. Sizden öfkelenmenizi istiyorum. Ayaklanma çıkarmanızı, kargaşa çıkarmanızı istemiyorum. Milletvekillerine yazı göndermeyin. Size ne yapacağınızı söyleyemem. Bu kriz hakkında ne yapabiliriz bilmiyorum. Keza Ruslar hakkında, sokaklarda işlenen suçlar hakkında... Bildiğim tek şey  önce öfkelenmeniz gerektiği. "Ben bir insanım. Hayatımın bir değeri var" demeniz lazım. Hemen ayağa kalkmanızı istiyorum. Hepinizin sandalyelerinden ayağa kalkmasını istiyorum. Hemen şimdi kalkın, pencereye gidin, camı açın, kafanızı dışarı çıkarıp haykırın: "Deliler gibi öfkeliyim ve buna daha fazla katlanamıyorum."

Salı, Kasım 13

An


Bugüne kadar hiçbir zaman binlerce insanın gözü önünde gol atmadığımız için bazı duygularla empati kurmamız zor. Fakat yine de; bugüne kadar çok defa binlerce insanın gözü önünde gol atan 19 yaşındaki gençleri gördük. Hemen hepsi de çok büyük bir duygu patlaması yaşamıştır. Futbolda olmasına şaşılmayacak anlar. O golün o çocuklar için ne kadar değerli olduğu aşikardır.

Zaten bir futbolcu için en zor zamandır o günler. Kendisini en çok bilemediği dönem. Gerçekten iyi bir oyuncu mu yoksa yetersiz mi? Tecrübeli futbolcu yeteneklerini ve eksikleri özümsemiş, ona göre kariyer planlamasını yapmış, hatta uygulamıştır. Altyapıdaki oyuncu ise yaşıtları arasında oynarken, kendini onlarla kıyaslayabilir, nerelere doğru gidebileceği hakkında tahminler yapabilir. 

Fakat 19 yaşındaki bir A takım oyuncusu, hem de yeni geldiği bir takımda sonunu göremez. İyi mi kötü mü? Önünde sayısız forvet varken oynamaması normal. Ama gerçekten normal olduğundan mı (sıra beklemesi gerektiğinden) oynamıyor yoksa yetersiz mi? 19 yaş, bu soruları çözebilmek çok zor bir zaman olsa gerek.

Ve işte tam öyle bir kafa karışıklığının ardından, sahaya çıkıp 10. dakikada gol atıyorsunuz. Daha önce defalarca oldu. Futbolda böyle hikayeler mevcut. Hemen hepsinde de bir duygu patlaması olmuştur. Golü atan 'çocuk' hem mahcup bir ifadeyle ne yapacağını şaşırmıştır hem de çılgınlar gibi sevinmiştir.

Güven'in gol sevincinde ise bir fark var. Bilerek mi yaptı, yoksa biz mi abartıyoruz emin değilim ama yazmadan edemeyeceğim. Golün hemen ardından önce çok sevindi, sonrasında sahanın kenarında çömeldi. Büyük ihtimalle o anın coşkusunu görmek istedi. Doğrusu da budur. Yani aslında bu işin doğrusu yoktur zaten ama bana göre en uygunu da budur. O anı özümsemek, görerek yaşamak. Çılgınlığın aktörü olmak yerine, çılgınlık anını izlemek. Kıvılcımı yakan sen olsan bile... Kendi yarattığın eseri izlemek. Teknolojiyi gözardı edersek, bir futbolcu kendi golünü göremez. Olay anında uygulamayı icra eder, diğer herkes ise onu izler. O topa vurmakla yükümlüdür, golü izlemek ise diğerlerine aittir. Fakat golden sonra yarattığınız etkiyi izleyebilirsiniz; eğer kendinizi kontrol edebilecek gücünüz varsa...

Bir daha olmayacak bir andan bahsediyoruz. Güven, bundan sonra çok sayıda daha gol atacaktır. Ama hayatında sadece bir defa "Beşiktaş formasıyla ilk golünü" atacaktır. Bazı eski futbolculara kariyerlerinin ilk gollerini attıklarında neler hissettiklerini sorduğumda çoğu tatmin edici cevaplar veremedi. Hatırlamıyorlar genelde. Golü değil, hislerini. Büyük ihtimalle yıllar sonra Güven'e sorulduğunda çok daha net bir cevap verecektir. Oturup stadyuma bakarak; hem kendi içinden geçenleri dinledi hem de mekanda olan biteni izledi.

Belki de ben abartıyorum. Bakalım ne çıkacak? Fakat abartmadan bir şeyler yazmak gerekirse, bu çocukta kumaş var. Kafa golü attı, uzaktan şut çekti, top indirdi, pres yaptı. İlk sınavında geniş bir repertuvara sahip olduğunu gösterdi. Modern santrfor özelliklerini barındırıyor. Şimdiden merakla 3-4 sene sonrasını beklemeye başladım.

Pazartesi, Kasım 12

The Glass Castle



Fragmanıyla, oyuncu kadrosuyla, IMDB puanıyla aldandığımız filmlerden biri. ABD'de de kitap uyarlaması filmler her zaman çok fazla olmuştur. Siyah-Beyaz zamanlarda da öyleydi, şimdi de aynen devam ediyor. Ama herhalde artık kitapların da kalitesi düştü. Okumadığım için keskin yorumlar yapmak istemem ama Jeannette Walls'un bestseller olan biyografik romanından uyarlanan The Class Castle hiçbir küçük bir Amerikan rüyası-eleştirisinden başka bir şey değil. Üstelik çok fazla da klişe barındırıyor. Benzerleri gibi çok fazla popülist söyleme, ezber cümlelere sahip. New York ahalisine göre yazılmış, onları etkilemek için çekilmiş gibi duruyor.

Oysa oyuncu kadrosu çok iyiydi. Sadece iyi oyuncular olmalarından dolayı değil, aynı zamanda kariyerleri boyunca iyi film seçebilme güdüleriyle öne çıkan isimler. Naomi Watts bu konuda bir marka. Woody Harrelson'ın da ondan aşağı kalır yanı yok. Ayrıca gönül bağı da var. Sevdiğim bir aktör. Üstelik bu filmi de sırtlayan bir numaralı faktör kendisi. Brie Larson ise hayal kırıklığı.

Aslında hikaye oldukça ilgi çekici. Üstelik gerçek bir hikaye olması da merak uyandırıcı. Fakat anlatımda bazı sorunlar ortaya çıkmış. Zaman zaman sıkılmamak elde değil. Belki iyi bir bağımsız film olabilirdi ama gişe yapma hevesi biraz bozmuş. Tabi bu bir tahmin; belki böyle düşünmemişlerdir. Fakat olayın geldiği nokta kötü. Arada kalındığı çok belli. Bir dram filmi çekilmek istenmiş mi yoksa sınıf  çatışması mı anlatışmış emin olamıyoruz. Toplumsal eleştiriler var ama en sert söylemlerin gelmesini beklediğimiz anda film aniden duygusal yoğunluğa giriyor. Biz de neyi izleyeceğimizi yakalayamıyoruz. Gelgiti bol bir film.

Anarşist baba figürü Rex, filmin ilk yarısındaki tavırları ve cümleleri ile bir kesim izleyiciye çok sempatik gelebilir. "Abi evet işte bu ya..." dedirten o adamla tam bir bağ kurarken, arka planda bir aile dramı olduğunu görüyoruz. Her izleyici Rex'in çocuğu olmayı düşlerken Rex'in kızı Jeannete bize "İyi adam ama doğru model değil" anafikrini anlatıyor. Zaten o da bir şehirli, modernizm sevdalısı, beyaz yaka tarzı yaşama sahip olmak istiyor. Film de onun dönüşümünden yola çıkarak, ilk yarıda vurguladığı alternatifin kötü sonuçlarını daha çok vurgulamaya uğraşıyor. Bunun için de toplumun hassas noktası olan ailevi duyguları kullanıyor. Yani günün sonunda New York ahalisi memnun oluyor, doğru tarafta olduğunu düşünerek başka bir şeye özenmeden salondan ayrılıyor.

O yüzden, sevemedik. Üzgünüz...


Pazar, Kasım 11

Tribün Sevdası


Koray Şener'in vefatı çok üzücüydü. Zaten ben gazetelerde okuduğum, sokakta duyduğum her ölüm haberine üzülürüm. Hele genç insanların ölümleri çok daha fazla üzer. Bir de bizim gibi olanlara denk gelince insan, bu hisler üzülmenin de ötesine geçiyor. En azından bende öyle oluyor.

20'li yaşlarının başında, tuttuğu takımının peşinden stadyum stadyum gezen insanlardandık. Aslında birçok yaşıtımıza göre çok fazla badire atlattık ama bunun farkında değildik. Karlı havalarda şehirler arası yolculuklar yaptık, kafamızın üzerinden taşlar geçti, gözümüzün önünde bıçaklar çekildi. O zamanlar hayatın sonsuz olduğunu düşünecek kadar gençtim. Oysa tehlike hemen yanı başımızdaydı. Ne zaman ne olacağını kestiremiyorduk, zaten düşünmüyorduk da. Sadece eğleniyor ve önümüzdeki maçlara bakıyorduk. Bazen yeniliyorduk, yenilince üzülüyorduk ama tribünde olunca tüm yenilgiler bile güzel geliyordu. Hayata yeni anılar biriktiriyorduk, çevremizde tedirgin olanlara "Bana bir şey olmaz" diyorduk.

O nedenle Koray Şener ile bağ kurmam çok kolay. Diğer yandan da onun öyküsü akla gelmeyecek kadar uzak. Bir kalp krizi, hem de erken yaşta! İnsan anlam veremiyor. Bu kadar kolay olmamalı sanki! Ama yapacak bir şey yok.

Tabi biz, hepimiz yine yapacağımızı yaptık. Bu ölümü, berbat çekişmemiz için kullandık. Fenerbahçeli bazı yorumcular, "Seni sevmeyen ölsün" tezahüratı üzerinden ortamı kışkırtmaya, kendilerine de pay çıkarmaya çalıştı. Diğer yandan Fatih Terim, Schalke maçından sonra neredeyse ölüleri yarıştırmaya kalktı. Gerçi Terim'in de haklılık payı vardı. Olay öyle bir şekilde kullanılmaya başlanmıştı ki... Bu tatsız olaydan bile kahramanlık destanları çıkarıldı, karşı taraflara ders verildi. Onları geçelim. 

Bir kalp krizi hadisesi olunca, olayın sorumlusunu bulamazsınız. Takdir-i ilahi! En fazla derbinin heyecanın bağlanıp çıkarsınız. Tıpçılar, doktorlar daha iyi bilir ama bu gerçekten o kadar kolay mıdır?

O tribünlerde çok bulunduk. O derbilere çok gittik. Nasıl bir çile olduğunu iyi biliriz. Şimdi herkes, "muhteşem derbinin heyecanına dayanamadı" dese de, aslında biz geçmişte ne heyecanlı derbiler gördük. Geçen haftaki, onların yanında öyle büyük bir heyecan sunmuyordu. Fakat koşullar hâlâ aynı. Yine 10 sene önceki gibi, yine 20 sene önceki gibi, yine bir önceki çağ gibi...

Deplasmana gitmek hele derbide büyük iştir. Koray Şener'in o gün yaşadıklarını hiç bilmiyorum ama tahmin edebiliyorum. Büyük ihtimalle sabahın erken saatinde kalkmış, evden çıkıp toplanma noktasına gitmiştir. Gün boyunca bir polis arama noktasından geçmiştir. Yüzlerce insanın içinde olduğu bir belediye otobüsüne bindirilmiştir. O belediye otobüsünde sigara içen de olmuştur, zıplaya zıplaya tezahürat yapan da. Tıkış tıkış bir otobüs yolculuğunun ardından stadyuma gelinmiştir. Stadyumda yine kontroller. Turnikelerden geçişler, arkadan yüklenmeler. Hava değişimleri. Otobüsten inmeler, stadyuma girmeler, tribüne çıkmalar. Muhakkak devamlı aranmalar. Sıraya girmeler. Sırada beklemeler. Saatler..

O gün birçok Fenerbahçeli, (hatta kocaman ve yeni stadyuma sadece metrodan ulaşabilen Galatasaraylılar da) insani şartlar denilen kavram neredeyse onun tam zıttı olan yoldan stadyuma ulaşmıştır.

İnsanlar bunu söylemeye cesaret edemiyor. "Tribün şehidi", "Fenerbahçe sevdalısı" gibi sıfatlarla durumu anlatıyorlar. Muhakkak Koray'ın kocaman bir sevdası vardı ama sevdasını böyle yaşamak zorunda mıydı?

Bir taraftan kime kızacağımı bilemiyorum. İnsan gibi maça gelmeyi ne biz, ne bizden öncekiler, ne de şimdiki çocuklar öğrenebildi. Bu kalabalığa, insan gibi maça gidip gelme hakkı tanınsaydı bizim bir kısmımız yine birbirine girerdi. Bazen kendimize başka yol bırakmıyoruz, kendimizi biz zorluyoruz ama en sonunda çilesini çeken biz oluyoruz. Tribünde olmak zaten böyle çelişkili bir durum işte.

Spor dünyasının önemli isimleri, bu ölümün ardından taziyelerini bildirdi. Kısa sürdü cümleler. Çünkü tatsız olay bir kavga sonucu gerçekleşmedi. Bir trafik kazası değildi. Tribün çökmedi, izdiham olmadı. Kalp krizi denilerek geçildi. Ecel geldi aldı. Görünürde kimsenin suçu yoktu. Trajik ama münferit bir olaydı.

Fakat o basık havayı soluyanlar iyi bilir ki, bunda hepimizin payı vardı. Sonucun nadir olması, eşi benzerinin pek görülmemiş olması gerçeği değiştirmiyor. O kuyruklarda, o yollarda, o koşturmalarda kaç kişinin fenalık geçirdiğini ben hatırlıyorum. Hepsine "Su iç geçer" dedik. Geçti de. Ama bazen geçmiyormuş işte! 22 yaşında genç bir yürek bile bazen dayanamıyormuş.

Artık tribünü 22 yaşımdayken düşündüğüm gibi düşünemiyorum. Ama en azından umarım ölüm 22 yaşımdayken düşündüğüm gibidir.

Cumartesi, Kasım 10

Rush


Rush, her ne kadar Lauda - Hunt arasındaki rekabeti anlattığını öne sürse de (gerçi afişler, fragmanlar Hemsworth'a aitti) aslında Hunt'ın filmi. Hikaye ona ait. Çünkü erken ölen o. Dramatik ama bir yandan da şiirsel. Lauda, yüzünün yarısını yakıp ölümden dönmüş olsa da, tarihin en muhteşem sporcularından biri olarak anılsa da Hunt'ın yanına yaklaşamaz. Lauda, Formula 1 sevenlerin efsanesi olarak kalır, sporcuların idolü olur ama genç kızlar Hunt'ın hikayesini izler.

Rush'ta da durum bu. Ne kadar ikiliyi eşit gösterme çabasına girilmiş olsa da, hatta belki de iyi niyetle bunu amaçlamış bile olsalar, yol sizi Hunt'a götürüyor. Lauda ise filmin anlatıcısına dönüşüyor.

Bizim Lauda sevdamız ise eskiye dayanır. Sevda demeyelim, tanışıklık. Ama yine de eski günlerin bir simgesi olduğu için onu görünce içimiz kıpır kıpır olur. Formula 1'in Formula 1 olduğu zamanlarda, yani Schumacher ile Hakkinen'nin şampiyonluk için yarıştığı, Coulthard ile Irvine'ın ego savaşlarına girdiği, Villenevue, Alesi, Hill gibi adamların küçük takımlarda yarıştığı efsane dönemde tanıdık Lauda'yı. Sıralama turlarında veya yarışın başlamasına saatler kala, henüz NTV'deki yayın başlamadan önce evdeki kablolu televizyondan RTL açılır, yeni yeni öğrenilmeye çalışan Almanca'nın gazıyla Lauda'nın yorumları dinlenirdi. Aksi, yanık ve karizmatik bir adamdı. Daha sonra başarılarını ve yanığın öyküsünü de öğrenince büyük bir saygı duymaya başladık.

Formula 1 benim için futbol gibi bir noktada değil. Tarihine ilgi duymak hiçbir zaman aklıma gelmedi. Senna'nın öldüğü günü net hatırlıyordum. Yarışlarını da hayal meyal anımsıyordum ama ondan öncesi önemsizdi! Lauda yorumcu olarak hayatıma girmiş, saygımı o tanışma faslı saysinde kazanmıştı. Birkaç eski şampiyon daha listedeydi. Fakat o kadar! Yani Hunt'ı tanımak çok sonralara tekabül eder. 

Oysa bu filmi izleyince anlıyoruz ki anlatılacak hikaye ona aitmiş. Yine de filmi izledikten sonra fikrim değişmedi. Hunt'ın yakışıklılığı kızları, karizması erkekleri etkilemiş olabilir. Fakat içinde sporcu hevesi taşıyanlar, Lauda'ya gidiyor. Güzel yaşamak güzel bir uğraş. Fakat kazanmanın, devamlı kazanmanın, başarmanın, başaramıyorsan bile başarmak için uğraşmanın tadı çok daha özel. Zaten filmde de Hunt'ın en karizmatik anları, güzel kızlarla partilediği veya medya yıldızı olduğu anlardan ziyade Lauda'yı geçtiği, geçmeye çalıştığı, pes etmediği zamanlara ait. Bu iki tarzı, iki şampiyon üzerinden anlatmak filmi, basit bir spor öyküsü olmaktan alıp çok başka bir noktaya taşımış.

Rush güzel film olmuş. Spor filmleri arasında müstesna bir yer edinecektir. Zaten üzerinden altı sene geçti. Biz biraz geç izledik. Her sene kült olma yolunda biraz daha ilerliyor. Chris Hemsworth sevdiğim bir aktör değil. Thor gibi benden uzak serilerle ömrünü geçiriyor. Tıpkı Hunt gibi mi acaba? Ama zaten onun Hunt kadar yetenekli olduğunu söylemek de zor. Fakat Daniel Brühl ciddiye alınması gereken bir oyuncu. Tıpkı Lauda gibi. Uğraşıyor, didiniyor, farklı tarzlara yöneliyor. Bu filmde de güzel iş çıkarıyor.

Artık İngiliz işi olduğundan mı bilmem ama ABD spor filmlerindeki abartılardan uzağız burada. Bir Goal serisi gibi değil mesela. Belgesel tadı var ama kurgu da çok güzel ilerliyor. Gerçeğe olabildiğince sadık kalınmış ama bunun yanında hikayeye bir anlam ve derinlik katılmış. Teknik açıdan da sınıfı geçmiş. Her şeyiyle güzel bir spor filmi...

Salı, Kasım 6

Türk Telekom 77 -72 Partizan


Ankara'dayız. Vaktimiz var ve o gün Türkiye Kupası maçlarının olması sebebiyle şehirde futbol maçı izleme şansımız var. Fakat öyle bir şehir ki, her yer diğer her yerden uzak.

OSTİM Stadı'nda Bugsaşspor - Trabzonspor maçı var. En uygun ulaşım oraya gibi gözüküyor. Fakat ev sahibi takımın yönetimi, Trabzonsporlu taraftarları soymak için biletleri 61 Lira olarak açıklamış. Yine gidilirdi belki ama ufacık stadyumu Ankara'daki Trabzonlular doldurur diye vazgeçiyoruz. Televizyondan bakınca tribünlerin boş kaldığını ve taraftarların "Yönetim uyuma taraftarın dışarıda" dediğini duyuyoruz.

Altındağ Belediyesspor ise Alanyaspor ile oynuyor. Altındağ'a gitmenin de kolay olmadığını öğrenince o seçenek de eleniyor. Akşam saatlerinde Ankaragücü, Erbaaspor ile oynayacak. Fakat 19 Mayıs Stadı artık yok. Yenikent'teki stadyuma gitmek de Eskişehir'e gitmekten daha zor. O da iptal.

Tam o sırada akla basketbol geliyor. Şehrin uzun zamandır en üst ligde mücadele etmeye alışmış basketbol takımı Türk Telekom, Euro Cup maçında Partizan gibi köklü bir basketbol kültürünü konuk ediyor. Üstelik salon tam şehrin ortasında. İstanbul'da bile bu kadar merkezi bir salon yok. Ama Ankara'nın ulaşımının sorunlu olması da eksi bir durum olarak burada da karşımıza çıkıyor. Yine de metroyla salona varıyoruz ve korkutucu Gençlik Parkı'nın içinden geçerek 10 liralık biletlerimizi alıyoruz.

Türk Telekom geçtiğimiz sezon alt ligdeydi. Sevdiğimiz bir kurum değil ama sevdiğimiz basketbol takımı. Akarı kokarı yoktur. Yukarıya oynadığında keyif verir. Ankara seyircisi onları özlemiş. Salon tahmin ettiğimden daha dolu. Galatasaray'ın Euro Cup maçlarından aynı kalabalık ve coşku olmuyor. Ankara'da basketbolu seven insanların tek sığınağı bu kulüp. O da uzun zamandır olmayınca, geri dönüş hareketli olmuş.

Takım da bu coşkuya uygun hareket ediyor. Çok iyi hücum ediyorlar. İzlemesi keyifli bir takım. Özellikle Kenny Gabriel ve TJ Campbell ısındıkları zaman alev alıyorlar. İlk periyotta 14 sayı fark ortaya çıkıyor. Devre de aynı şekilde ilerledi.

Fakat işte karşınızdaki takım ne olursa olsun Partizan. Fakat 20 sayıya çıkarken bile oyunu bırakmıyorlar. Sadece kazanmak için değil, süreyi kullanmak adına oynuyorlar. Madem sahadayız, fark yemiş olsak da bildiğimizi oynayalım diyorlar. Bu sayede, belki de onların da beklemediği bir şekilde fark azaldı. Bir gün önce bir başka Türk-Sırp eşleşmesinde tam tersi olmuştu. Kızılyıldız, Galatasaray karşısında farkı açtıkça Sarı-Kırmızılı oyuncuların kafaları parkeye düştü. Ankara'da ise son ana kadar salonda heyecanlı bir maç oynandı.

21 yaşındaki Vanja Marinkovic, Avrupa basketbolunun hangi noktasında emin değilim ama özgüveni ve liderliği ile beni mest etti. 28 sayı atarak maçın en skoreri oldu. Fakat skor gücünden daha fazlası var.

Türk Telekom kazanan taraftı. Son çeyrekte maçı zora soksalar da 40 dakikanın genelinde çok daha iyilerdi. Türk oyuncuları da katkı veriyor. Bir ara parkede 4 Türk vardı. Her ne kadar çoğu eski toprak olsa da (Ender, Kaya, Serhat) hem futbolda hem basketbolda alışık olmadığımız bir durumdu.

Eskiden bu tip maç yazılarını maçtan hemen sonra yazardım bloga. Şimdilerde az sayıda maça gittiğim gibi, bir de yazıları geciktiriyoruz. Türk Telekom, bu yazı gelene kadar arada bir de lig maçına çıktı. Gaziantep'i yendiler. Belki de siz bu yazıyı okuduğunuzda Euro Cup'ta sıradaki maçını (Zenit) oynamış olacak. Ama erken okuyan olursa, maça gitmesini tavsiye ederim. Türk Telekom 11 sayıyla yenilmişti ilk maçta. Ankara'da rövanşı kazanmak isteyecekler. Güzel bir maç olacaktır, tavsiye edilir.

Türk Telekom'un grupta iki galibiyeti var. O nedenle Zenit maçı şansın devam etmesi adına önemli. Diğer yandan Partizan'ın sadece bir galibiyeti var. Onlarda da değişimler başladı. Bu maçtan bir gün sonra koçlarını yolladılar ve Andrea Trinchieri geldi. Belki de geçtiğimiz hafta Sırp basketbolunda, hatta Avrupa basketbolunda bir kırılma yaşandı. Biz de o kırılmaya ucundan tanıklık ettik.

Salondan çıktıktan sonra, uzaklardan 19 Mayıs Stadı'nın hayaleti gözüktü. Güzel stadyum değildi. Fakat o gün boyunca gidilecek stadyum aranırken değeri daha çok anlaşıldı. Gecenin karanlığında bir basketbol maçından çıkınca o yöne bakmak etkiledi. Şehrin ortasındaydı; buna rağmen rahat ve geniş bir alanı vardı. Kolay gidilirdi. Şimdi Ankara'da kim nasıl nerede futbol maçı izliyor emin değilim. Benzer sıkışma İstanbul'da da var. Tüm anıları düşününce, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı çok belli. İçimizdeki heyecan da öyle... O nedenle bu yazılar artık hep günler sonra gelecek...

Pazartesi, Kasım 5

Yol Ayrımı



Yavuz Turgul 73 yaşında. Sayısız filme, hatta çok güzel filmlere imza attı. Peki yıllar sonra nasıl hatırlanır? Bu tüm sanatçılar için bitmeyen bir tartışmadır. Bazıları genelin öne çıkacağını düşünür. Bazıları da bir sanatçı, yakın tarihte son dönemiyle hatırlanır diyor. Eğer ikinci görüş haklıysa Yavuz Turgul'a yazık olacak.

Turgul'un özellikle 1985-1996 arasında çok büyük, efsane statüsünde filmleri var. Fakat son dört film giderek ezbere, klişeye girdi. Gönül Yarası yine de fena değildi. Eleştirilecek çok noktası olan Kabadayı ilgi çekebilirdi. Av Mevsimi kötüydü. Fakat şimdi Yol Ayrımı'na bakınca, Av Mevsimi bile daha izlenir kalıyor. En azından Av Mevsimi'nin ilk yarısı (İdris ölene kadar) oldukça heyecanla ilerliyordu. Yol Ayrımı'nın herhangi bir noktasında ise böyle bir süreci yakalamak kolay değil.

Bir kere henüz oyuncu seçimi aşamasında bile hatalar ortaya çıkıyor. Şener Şen ile onun annesi rolündeki Çiğdem Selışık Onat arasında sadece iki yaş fark var. Üstelik fiziksel olarak Onat, genç gözüken bir kadın. Seyirci daha ilk dakikadan inandırıcılıktan yoksun başlıyor izlemeye. Mert Fırat, çok büyük hayranı olduğum bir isim olmasa bir seviyede olduğuna inanıyorum. Onu bile çok basit kullanmak hayal kırıklığı oldu. Baş kadın karakter Nihal Yalçın! Diğer Turgul filmlerindeki oyuncu kadrosunu düşününce....

Sinemada sık sık anlatılmış bir hikaye anlatılıyor. Sorun değil. Dünyada insanın kaç tane hikayesi var ki? Sinemadaki filmlerin çoğu zaten birbirine benzer konuları anlatır. Önemli olan anlatım tarzı veya işin tekniğidir. Mesela 2018 yılında infilak eden Volvo görmek (daha doğrusu görememek; tüneldeki patlamayı dışarıya vermek) hoş değil. Ya da tüm yan yan karakterlerin, ülkedeki toplumsal ve politik havadan yola çıkarak bir kesimi hoş tutmak için ortaya serpiştirmek de şık değil.

Sinema için para harcayan kitle az çok bellidir. Hele Yavuz Turgul filmi için gişeye gidenler diğerlerinden biraz daha ayrılabilir. Fakat filmleri ve hikayeleri, gidenleri hoş tutmak için kurgulamamak lazım. Ortak söylemler geliştirilebilir, filmin ana fikri de oluşabilir ama yan taraftan araya mesaj sokmaya çalışmak filmi de geriye kalan tüm söylemleri de öldürür. Yani Turgul, bu filmde biraz 'beyaz yakalı demokrat' gençlere oynamış. Mesela Mazhar Bey hisselerin paylaşımında onları unutmamış. Sadece işçileri düşünmemiş yani. Araya bir polis çatışması, şehir içindeki hayvan şiddetine dair bir hikaye, bir vicdani retçi,  erkek şiddetinden kaçan kadınlar.... Bitti gitti...

Peki film bize ne anlatıyor? Hiçbir şey! Mazhar Bey gibi nemrut, disiplinli, yemeğinden taş çıktığı için aşçı kovan adam bir trafik kazasıyla hayatını değiştiriyor. Olabilir mi? Neden olmasın? Fakat bunun daha derin açıklanması gerekmez miydi? Hastaneden çıkınca bambaşka bir insan oluyor ve biz de izliyoruz. Ama etkilenmiyoruz, sadece izliyoruz.

Renkler, kamera kullanımı, görüntü yönetmenliği filmi kurtarıyor. Fakat yüzeysel sahneler, yüzeysel replikler, yüzeysel bir sistem karşıtlığı her şeyi mahvediyor. Şener Şen de yine son Turgul filmlerindeki gibi tembellik yapıyor. Kabadayı'da Kenan Imirzalioğlu, Av Mevsimi'nde Cem Yılmaz onun önüne geçmişti. Üstelik ikisi de onun yanında sinema için 'yeni yetme' insanlardı. Bu sefer daha yaşlı biri filmin bir numarası oluyor. Rutkay Aziz, bildiği en iyi rolü yapmanın artısını kullanarak yıldızlaşmış. Bohem, çapkın, hınzır, entellektüel adam rolünü yine çok doğal bir şekilde ortaya koymuş. Onun hatırına göz ucuyla bakılır ama o kadar.

Bakalım Turgul 2000'lerdeki kötü gidişini unutturacak bir geri dönüşe imza atar mı? Bence çok zor.


Pazartesi, Ekim 29

45


Tam da yeni havalimanı açılmışken....

La passion de Jeanne d'Arc


Sessiz sinema devrine çok hakim değilim. Az sayıda film izledim. İzlediğim filmlerin büyük bir kısmı da Chaplin ve Butler'a ait. Yani replik olmayınca öne çıkan mimik ve figürlerle 21. yüzyıl seyircisini biraz olsun tutabilen komedi filmleri. 

La Passion de Jeanne d'Arc bir komedi filmi olmadığı gibi, aynı zamanda izlemeyi zorlaştıran tüm noktaları da barındırıyor. Zaten sessiz film. Bunun yanında; durağan bir temposu var. Yakın çekimler çok fazla. Çok dar bir mekanda geçiyor. Fakat tüm bunlara rağmen (bunlar eksiklik değil) muhteşem bir film çıkıyor. Tüm bu özellikleri kullanarak muhteşem bir iş çıkarmak bir deha gerektiriyor. Danimarkalı yönetmen Carl Theodor Dreyer, 1928 yılında elindeki tüm kısıtlı imkanlarla 2000'lerde bile izlenebilecek bir film yaratıyor. Bütün o dev yapımların çok gişe yapan filmlerinden çok daha saf, çok daha vurucu. Bazı filmler öyküleriyle öne çıkar. Bazıları oyuncuların kattığı ruhla beğeni kazanır. Bu ise tam bir yönetmen filmi!

Tabi başroldeki Maria Falconetti'ye payını vermek lazım. İnanılmaz bir oyunculuk sergiliyor. Sinema tarihinin en iyisi olduğunu söyleyenler var. Kesinlikle karşı gelmem. Onun sayesinde sessiz film olduğunu anlamıyorsunuz. Tüp replikler makyaj kullanılmayan yüzünden dökülüyor. Tüm duyguları gözünden anlıyorsunuz. Sanki bir oyuncu değil, Jeanne d'Arc'ın ta kendisi! 

Bu arada müzikler de çok etkileyici ve vurucu bir hava katıyor. Sessiz filmlerde kullanılan müzikler genelde birbirine benzer. Burada ise sahnelerle uyumları mükemmel. Zaten film önce tamamen sessiz çekiliyor, müzikler de sonradan, birkaç gösterimden sonra ekleniyor(muş). Yönetmen Dreyer de müzikli halini çok beğenmiş.

Sanırım ızlediğim en iyi filmlerden biri. Beklemiyordum böyle bir şeyle karşılaşacağımı. İyi ki denk gelmişim!  

Çarşamba, Ekim 24

O Ses İtalya



Milan ile Inter'i kıyaslarsak her zaman Milan'ı seçerim. Juventus dışında bütün İtalyan takımlarına sempatim var ama iki üç takım seçmem gerekirse Milan, önde yazacağım takımlardan biri olur. Inter de Mourinho dönemi dışında hiç bir zaman çok fazla ilgi çekmedi.

Yine de bu gole ekran başında şahit olmak bile güzeldi. San Siro'da bir son dakika golü! Tribünden gelen ses muazzam. 

Bir zamanlar Milano derbisinin olduğu gün programımı ona göre ayarlardım. Artık öyle değil. Hem ben eski heyecanımı kaybettim hem de Milano derbisi değerini... Geçen sezon ligin yayıncısı bile değişmişti. Neyse ki bu sene yeniden buluştuk. Maçın ilk yarısını izleyemedim, çünkü bisiklete biniyordum. 6-7 sene önce böyle bir cümle kuramazdım. Fakat ikinci yarıya da yetiştim.

Güzel maç oldu. En sonunda Inter kazandı, golü de 'kimsenin sevmediği adam' attı. En istemediğim senaryo gerçekleşti belki de ama o ses yok mu? İtalya hâlâ İtalya işte! Yıkılsa da mihrap yerinde.  Tribünler eski günlerinden uzakta olsa da yine zaman zaman o enerjiyi veriyor. Bana göre dünyanın en güzel stadyumlarından biri olan San Siro'da bir derbi izlemek isterdim. Bir maçın atmosferini, daha da yukarıya çekebiliyor. Her mekana nasip olan bir özellik değil. Üstüne de böyle sesler çıkınca tadından yenmiyor.

Bu arada adamı sevmiyoruz ama Icardi'nin ceza sahası içindeki koşusu harika. Golde aslan payı Donnarumma'ya ait olsa da, gerçek bir santrfor var burada! Ve hâlâ 25 yaşında! Acaba hep burada mı kalacak?

Salı, Ekim 23

Sage Femme


"Avrupa'yı niye seviyoruz?" sorusuna verilecek cevaplardan biri. Çok güzel, üst düzey bir film değil. Zaten öyle bir beklentiyle de gelmedi. Öyle sunulmadı da. 2017'de Fransa'dan çıktı, bazı festivallerde adını duyurdu. Haliyle böyle bir filmin iyi niyetle yapılmış zayıf bir eser olduğunu düşünebilirsiniz. Fakat Avrupa'da buna izin yok! Eğer üretiyorsanız, bir şey anlatıyorsanız kendi içinde tutarlı ve onu izleyen seyirciye saygısı olmalı. Bu film de onlardan biri.

Zaten Catherine Deneuve gibi üst düzey bir oyuncuya sahip. Avrupa'nın efsane isimlerini böyle filmlerde görmek şaşırtıcı değil. Filmin gücünü de arttırıyor.

Film bize hayatları kesişen iki tane orta yaşlı kadını anlatıyor. Biri, diğerinin babasının metresi. Bu gerçeğe rağmen bu iki kadın çok sonra  birbirini tanıyorlar. İkisin de kendine has hayatları var. Hayal kırıkları, sorumlulukları ve bir zamanı... Biz de onları izliyoruz. Gayet güzel. Temposu yerinde. Mizahı ayarında. Müzikler oldukça iyi kullanılıyor. Yani her şey yolunda...

İzlediğim için mutlu olduğum ama izlerken hüzünlendiğim filmlerden. Yönetmen koltuğu ve senaryo Martin Provost'a ait. Onun daha önce Seraphine adlı filmini izlemişti. O da bir kadın filmiydi ama hiç beğenememiştim. Oysa Seraphine genel olarak daha çok beğenilmişti. Benim favorim ise Sage Femme oldu. İlginç olan böyle kadın hikayelerini bir erkek senarist ve yönetmenden çıkması. Aca kadınlar tarafından bu filmler nasıl karşılanıyor? Ayrıca listede Violette gibi bir film daha var.