Pazartesi, Mayıs 23

Ülke Kıta Ada



Futbolda bazen sembol hedefler oluşur. Bazı istekler, bazı başarılar, bazı eylemler büyük anlam kazanır. Türkiye, yıllardır İngiltere'ye gol atmayı bekledi. Kazanmak bile ikinci planda kaldı. Gol atalım da ne olursa olsun. Golü kim atarsa tarihe geçecekti.

Bu uğurda geçen yıllarda çok şey oldu. Onlarca şey... Bambaşka bir futbol, bambaşka bir ülke, bambaşka bir dünya var artık.

30 sene önce Türkiye'de yabancı futbolcu yok denecek kadar azdı. Sonradan gelmeye başladılar. Çoğalarak geldi. Türk futbolunun Avrupa'ya entegre süreci. Bir dönem tarihin en başarılı kuşağı çıktı, geldi. Bir oyuncu grubu muhteşem başarılara imza attı, ama İngiltere'ye gol atamadı. UEFA Kupası geldi, Dünya Kupası'nda üçüncülük geldi ama gol gelmedi.

Yabancılardan sonra gurbetçiler de gelmeye başlamıştı. Onlardan beklentiler de başkaydı. Yurt dışında eğitimlerini alacak, sonra vatanlarına hizmet edeceklerdi. İlk yıllar buna uygundu. Mehmet Scholl isyanını saymazsak, gözünü Avrupa'da açan her gencin amacı, hedefi Türkiye için oynamaktı. Oynadılar, Süper Lig'e de geldiler. Ama zaman geçince bağlılıklar azaldı. Doğalı ve normal olanı buydu. Almanlar o özenerek yetiştirdikleri yeteneklerini kaptırmak niyetinde değildi. Mesut Özil'in Almanya tercihi büyük bir krize neden oldu. Sonra Hakan kaldı...

Yazının ilerleyişi, fotoğrafı, zamanlaması; az çok belli etmiştir. Hakan'ın İngiltere'ye golü meselemiz. Daha doğrusu İngiltere'ye gol atanın Hakan olması. Ama mesele İngiltere'ye gol atan oyuncudan daha fazlası. İngiltere'ye biri gol atacaktı zaten. O da tarihe geçecekti. Fakat; böyle bir olayın üçüncü kuşak bir gurbetçiye denk gelmesi... 30 sene için güzel bir özet!

Türkiye ile İngiltere ilk maçlarını 1986 yılında oynadı. Hakan'ın doğumuna sekiz sene var. İlyas Tüfekçi Schalke'den, Erdal Keser, Borussia Dortmund'dan Türkiye'ye gelmiş, O İngiltere ile oynanan ilk maçta onlar da sahadaydı. Üzerlerinden yıllar geçti...

Şimdi bir yere bağlamak gerekiyor. Şu olabilir. Bu golün bana göre çok büyük anlamı yok, olmaması lazımdı. Fakat ülke tarihine geçtiği bir gerçek. Yıllarca bu konuşuldu, bu beklendi. Bu tip toplumsal istekler, hedefler, korkular, düşünceler benim ilgimi çeker. Filmi bile çekilebilir aradaki 30 senenin. O nedenle bu 30 seneyi bitiren golü bir gurbetçinin atması oldukça yakıştı hikayeye. Çünkü tam 30 senenin gündemlerinden biri. Şu anda bile Türkiye'deki seçimleri yurt dışından gelen oylar belirliyor. Siyasi hamleler -hem orada hem burada- yapılmadan önce, gurbetçilerin varlığı nedeniyle iki kere düşünülüyor.

Üstelik, Hakan ve diğerlerinin yetiştiği ekol; bu tarz 'ilk gol'lere çok büyük anlam yükleyen tarzı sevmez. Ama Türkiye bu tarz muhabbetleri sever. Hakan ve diğerleri, bu iki arada sıkışanları temsil ediyor. O nedenle bu golün onlardan birine denk gelmesi oldukça manidar, ironik, ilginç.. Adını her ne koyarsanız...

Zaten Bayrampaşa Dream'in atacağı gol değildi. Krezuberg Merkez'e daha çok yakıştı sanki.

Pazar, Mayıs 22

2010'ların Klibi



Galiba eskiden müziği sınıflandırmak bizim için çok daha kolaydı. Ya da biz çocuk olduğumuz için çok basitten ilerliyorduk. Büyüdükçe tarzları adlandırma ve anlamlandırma pratiğini kazandık herhalde. Veya gerçekten de dünya değişiyordu ve her şey ama her şey çeşitleniyordu. Futbolda da öyle mesela. Eskiden 3-4 taktik üzerinden konuşulurken şimdi neler neler yazılıyor.

2000 yılında; yani ben ergenken, ikisi de yaşanmış olabilir. Hem ben büyümeye başladım hem de müzik ilerledi. O dönem en çok çalan şarkılardan biriydi Modjo, Lady. Gruba dair de bir bilgimiz yoktu. Zaten o dönem bilgiye ulaşmak da pek kolay değildi. Yine de Number One gibi her eve giren müzik kanallarında çalan bir şarkı dönemin en popülerleri arasına giriyordu. Sonradan öğrendik ki bu grup Fransızmış. Aynı dönemde Daft Punk da vardı oralarda. Bizim çevreden takip edenler ve bilenler vardı ama ben çok hakim değildim. O tarza ilgim de kısıtlıydı zaten. 

Şimdi Daft Punk'ın geldiği yere bak! Modjo ise kısa sürede dağıldı. Daft Punk'ın müziği de çok gelişti, çok başka bir şeye dönüştü. Başka bir sound'dan besleniyor.  Ama zamanın ilerleyişi de bu gelişime katkıda bulundu. Çağa ayak uydurdular, çağı da belirlediler.

İlk paragraftaki kaygı da bu noktada başlıyor. Tarza sınıf bulmak! House, dance, electro-house, nu-disco. Sonuncusu, en sonuncusu zaten. Ve aslında gayet de dinleniyor. Ben bile dinliyorum. O dönemin Daft Punk'ına dahi burun kıvıran biri olarak, şimdi çoğuna dahil olmaya çalışıyorum.

Bu yazının konusu bu değil gerçi. Müzik tarzları değil meselemiz, klip tarzları. Sadece nu-disco da değil, birçok tarzda hakim olan bir klip çeşidi. Ama oralardan çıktı. Hatta direkt Lady'den.

Farkettiyseniz, son dönemde benzer klipler çoğaldı. Materyaller belli. Araba, yol, batan güneş, doğa, gençler, belki bir iki kriminal hadise, biraz seks ama çoğunlukla sınırları aşan geleneklerle oynayan şekilde...

Eskiden böyle değildi. Müzik kanallarını açtığınız zaman daha farklı bir klip tarzı vardı. Evde parti yapan gençler veya gece kulübünde birbirleriyle yakın temasa giren gençler. Kapalı mekanlar, bol seksi kızlar, karizmatik erkekler. Kriminal olay Snopp Dogg'ın ve onun gibilerin çeteciliğinden ve köşeyi dönem hissinden gelirdi. Cinsellik aşırıydı ama sınırları belliydi. Erkek ve kızın karşılıklı cilveleşemleri. Çok nadir birbirine yakınlaşan iki kız. Doğa, güneş, deniz görmek mümkün değildi. Varsa da sigara dumanından göremiyorduk! Daha çok siyahi rapper'ların yön verdiği tarzdı bu. 2000'lerin ilk 10 yılı böyle geçti.

Sonra bir anda bir şey oldu ve klipler değişmeye başladı. Avicii, Seek Bromance ile listelere girdi ama klibi daha ilgi çekiciydi. Güzel kız, sevimli adamlar yine burada da var. Tip olarak güzellerdi, fakat diğerleri gibi ulaşılmaz hissi yoktu. Sokaktaki güzel gençlerdi sadece. Ve daha farklı bir şey yapıyorlardı. Kapalı mekanlarda, lüksün, pahalı zevklerin içinde bunalmak yerine kendilerini yola veriyorlardı. Üzerlerinde pasaklı kıyafetler, arada ot içiyorlar. Devamlı yoldalar, garip motellerde kalıyorlar, lokantada hesabı ödemeden kaçıyorlar. Konfordan uzak bir hayat. Hatta zorlasalar modernizmden de kaçacaklar ama o kadar da değil. Benzin alacak paraları olmuyor ama bir sonraki sekansta Las Vegas'a gidebiliyorlar. Kumarhaneden atılmak onlar için eğlence. Oysa eski kliplerde mekana bodyguard'ın buyur ettiği ağır adamlar revaçtaydı. Klibin son kısmında cinsellik de değişiyor, sınırlar açılıyordu.

Buna benzer bir kırılma klibi olarak Asaf Avidan ve One Day geldi karşımıza. Aynı şeyler burada da vardı. Gerçi buradaki elemanlar kapalı mekanlara, club'lara, barlara daha çok giriyordu. Alemlere akıyorlardı. Zaten ben bu klipteki elemanlara çok uyuz olmuştum ama şarkı dinletiyordu kendini ve klip de açık kalıyordu. Sonra diğerleri de geldi. Şimdi bakıyorum Ocean Drive'dan (orada sadece boş bakan güzel kızlar var) Supergirl'in yeniden yorumlanan klibine, Imany'den Don't be so shy (klibin bir kısmı Türkiye'de) ve diğerlerine kadar hepsi benzer bir arka planla çıkıyor televizyona.

Şimdi soru şu: Bir komplo teorisi vardır ya. MTV ve diğer müzik kanalları, yayınladıkları kliplerle toplumu, gençleri yönlendirir, onları etkilemeye çalışır. Bu klipler sayesinde istenilen duruma özenen gençleri dejenere ve apolitik hale getirip isyanları azaltılır (ne alakaysa), hem de gençlerin ticareti hareketlendirmesi sağlanır (bu mantıklı olabilir). Son 20 yılda yapılan kliplere bu gözle bakan hatırı sayılır sosyal bilimci vardı. Peki o zaman bu değişen klip anlayışı neyin yönlendirmesi? Bence kesin bir yönlendirme var çünkü hepsinin bu kadar uzun sürede devamlı arka arkaya gelmesi tesadüf olamaz.

Bu soruyu ortak attık ama yine de Modjo'nun hakkını vermek lazım. Her şey onlarla başladı ama ortada bir komplo teorisi varsa her şeyin sorumlusu onlar değil. Zaten kısa sürede piyasadan çekildiler, kendilerine de somut bir faydası olmadı. Fakat Lady, gerçekten sağlam şarkıydı. Seneler sonra tekrar dinleyince bile sound'da yer alan o temizlik belli ediyor kendini. Büyük ihtimalle Fransız, daha doğrusu Avrupalı olmalarının etkisi var; hem şarkıda hem klipte. Birileri öncülük eder ve ortaya çıkarır, diğeri onu defalarca taklit edip önünüze koyar. Dünya tarihi, medeniyet son birkaç yüzyıldır böyle ilerledi.

Bu arada Lady'nin alternatif bir klibi var. Şuradan izlenebilir.  İki sene önce koymuşlar Youtube'a. Aslında başka bir şarkının klibi ama Lady'e, ama "klipler tarihini" irdelediğimizde baya oturuyor Lady'e.

Belki de komplo teorilerine girmemek lazım; gençlik arayıştadır. 40 senedir kapalı mekanlara sıkışmanın ardından kendini dışarıya salıyordur. Umarım öyledir.

Perşembe, Mayıs 19

The Goods: Live Hard, Sell Hard



Entourage'in Ari Gold'u olarak tanınan Jeremy Piven'in 2009 yılında çektiği bir komedi filmi. Büyük beklenti olmamasına rağmen büyük hayal kırıklığı. Belki beş altı arkadaş oturup arkada açılacak eğlenceli bir film arıyorsanız, gideri var. Onun dışında; yok!

Çarşamba, Mayıs 18

Beşiktaş'ta Bayram Sabahı




Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor? 

Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!.. 
Adalar'dan mı? Tunus'tan mı, Cezayir'den mi? 
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi 
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor; 
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor? 

(Süleymaniye'de Bayram Sabahı / Yahya Kemal Beyatlı)

Bazı şeyleri görüp, görmezden gelerek yaşamaya devam etmek daha huzurlu bir yaşamın habercisi. Pazar eklerinde "99 yaşına gelin, ama badem-ceviz yiyerek genç kalın" önerisi veren doktorlar gibi başladık lafa.

Yahya Kemal Beyatlı'nın bu şiirinin hikayesini hiç araştırmak içimden gelmedi. Lisede edebiyat dersinde okur okumaz, aklıma kurduğum o hayali tabloyla hatırlamak istedim hep.

Ki hayatta değer verdiğim çoğu şeye böyle yaklaşıyorum bu günlerde ya.

Sonra yıllar geçti, bu şiir meydanlarda okundu, farklı anlamlar yüklendi, üzerinden saatlerce Yeni Türkiye-Neo Osmanlıcılık tarzı kavramlar tartışıldı haber kanallarında.

Oysa benim dünyamda çok safçaydı bu şiir. Google yok o zamanlar. Ana Brittanica'dan hemen bir biyografi hazırlamıştım İşleniş için. Orada "Doğum-Üsküp /Ölüm-Fatih" görmüştüm.

Fatih'ten maaile, komşular falan bir bayram sabahı Süleymaniye'ye yürüdüler. Oranın o "imparatorluk" atmosferi etkiledi ve secdede bu şiir çıktı diye düşünmüştüm. Hatta seneler sonra bu atmosferi yaşayabilmek için sabahın köründe Süleymaniye'ye gitmişliğim de vardır. Tabi hayal kırıklığıydı. O ayrı bir yazı konusu.

Dedim ya, hatırlamak istediğimiz gibi hatırlıyoruz bazı şeyleri.

Beşiktaş'ta öyle benim için. İlk yarı 2-0'ken çektim bu resmi. İçimde hep bir kuşku. Ne olur ne olmaz. Alışmamışız ki. En kötüsü doping muhabbetlerinden iptal ederler şampiyonluğu, UEFA soğanımızı çalar, FIFA şarabımızı döker.

Görme işte değil mi, görme o satır aralarını, görme o yanlışları, hatırlama işte eskileri, özleme artık miyadı dolmuş naftalin kokan anıları.

Herkesin elinde telefon, anlamlandıramadığım bir yabancılık, hani tezkere denen beyaz kağıdı aldıktan sonraki ruh hali gibi.

"Asıl askerlik şimdi başlıyor" kafa sikmelerinin haklılığının anlaşılmadığı zamanlar...

Galiba ruh halim bu yüzden karmaşık. "Ya ne olacağıdı, Şampiyonlar Ligi'nde abuk bir  ölüm grubu çıkar, yine lige dönülür, yine kaos, yine kendi çöplüğümüzde kısır çekişmeler olur" 

Asıl lig şimdi başlıyordur.

Tam bu Üsküdar motorlarının (isme gel) kalktığı yerden karaya çıkmış bir balık olarak gezinirken, yıllardır önünden geçip hiç dikkat etmediğim bir detay gözüme çarptı. Barbaros heykelinin arkasında şiir olduğunu ilk kez görüyordum.

1944 yılı yazılıydı heykelde. Açılış tarihiymiş. İsmet İnönü tarafından açılmış zamanında.

1944'ü ben nerede gördüm bugün diye düşünürken, İstanbulkart yokken Beşiktaş-Üsküdar vapurlarında kullanılan jeton düştü. Eurovizyon'da birinci olan parçaydı.

Vardı yine bir işaretler ya da ben sinekten yağ çıkarmaya çalışıyordum. Kırım-Ukrayna-Boyko-Lucescu...

Derken 3 oldu, şampiyonluk geldi.


Yazan: Refet

Salı, Mayıs 17

Milanlı Lothar



Kariyerinde dört sezon Inter forması giyen Lothar'ı Milan formasıyla görmek... Acaba kimin formasını aldı?

Pazar, Mayıs 15

The Homesman



Tommy Lee Jones'un ilginç filmleri var. Bu da onlardan biri. İlgi çekici bir hikaye var. Fakat iş bunu film haline getirince hafiften çuvallamışlar. Hillary Swank, çok beğendiğim isimlerden biri değil ama filmin büyük bir kısmında filmi izlenir kılıyor. 

Yeni dönem western'ler böyle ve hoşuma gidiyor. Buna western denir mi ona da emin değilim ama terim 'west'ten türüyorsa, doğru noktadayız. Artık daha az çatışma ve kovalamaca var. O dönemin karakterlerinin iç dünyasına daha çok giriliyor. Belki de çatışmalar, rajonlar, düellolar yeteri kadar tüketildi. Veya artık sinema yapan nesil aksiyonlu filmler çekmek istediğinde 200 sene öncesinden değil teknolojiden, uzaydan, fantastik dünyadan veya süper kahramanlardan besleniyor. Tabi bu genelleme bu filme dahil olamaz, çünkü yönetmen ve senarist şu an 70 yaşında olan, film yapıldığında da 68'inde olan Tommy Lee Jones... Fakat akımlar bulaşıcıdır, gençler; genç kalmak için üretmeye devam edenleri etkilemekte genelde başarılı olurlar.

Bu durumdan memnunum da...  Homesman, kopuk kopuk anlatılıp büyük boşluklarla karşımıza çıksa da sonuna kadar izletiyor. Bir daha dönüp izlemem. Ama bu referans ile hala izlemediğim The Three Burials of Melquiades Estrada ilgimi daha çok çekmeye başladı. Herhalde onu izleyene kadar da iki sene geçer.

Pazar, Nisan 24

Kazım Ses Ver



İşte şimdi aldığım bu gollük pası nasıl değerlendireceğini bilemeyen acemi topçular gibiyim. "Mazisini arıyor" manşetlerine aldırmıyorum gerçi. Bizim işimiz mazi...

"Al da at!" denilen pasları "aldat" anlayıp gelişine auta atan, biraz da kendini böyle avutan, 9 numara verilmediği için 54 numara seçip arasına artı koyan, en özlediği şey köfte olan, köfte-ekmek arasına ne olursa olsun soğan koyduran, günümüz futbolunda artık yeri olmayan 'target striker'lardık..

Jay-Jay Okocha'nın Türk olduğu yıllar. Biz hâlâ "Muhammet Yavuz nedir ya Ceyhan/Ceyhun olmalıydı ismi" diye kendi çapımızda tartışırken , siyah ve lacivert dışında renkleri de giyebiliyorduk artık. Çünkü Ceyhan'ın kırmızı kramponları, Athena'nın klibinde turuncu renkler hakimdi.

O zamanların Acun'u kimdi derseniz , tartışmasız Mehmet Ali Erbil'di. Biz de çok severdik. Kendisi dizi çekimi için arada sırada semtin yakınlarına gelirdi. "Belki görürüz" diye yolumuzu oralardan geçirirdik dershaneye giderken. Bir sonraki istasyona yürürdük trene binmek için.

Gollük pasın anafikri Memati (Gürkan Uygun) ise o dönem "oyun 3-0 olduktan sonra 87'de alkışlatmak için giren genç altyapı oyuncusu misali" figurandı.

"Koca Memati'sin sen, verdiğin poza bak"

'Hayat-memat meselesi' denir ya. Ölüm demektir memati. Koskoca ölüm, böyle poz verir mi? Ah bu sıralar kendimi ne kadar çok Mahmut Hoca gibi konuşurken buluyorum. (Bu arada Mahmut Hoca derken Hababam Sınıfı-Münir Özkul'u kastediyorum, malum değişti artık konjonktür)

Ölüm sadece nefesin kesilmesi olmuyor bazen.

Anılarının ölmesiyle başlıyor bu süreç. Hatırlayamıyorsun. Eski resimlere, eski eşyalara, eskilere sığınıyorsun ama yok. Çünkü hiç mekan çekmek akla gelmemiş, hep gülerek poz verilmiş fotoğraflar. Ah eline alıp makinayı şöyle Kadıköy Meydanı'nı çeksen ya tepeden ya da ne bileyim Boğaz'ın bir yerinden yeşillikleri, stadyumları çeksen before-after yapmalık..

Memati diyince Tatlı Kaçıklar'ın çekildiği binaya gideyim dedim. Tüm Suadiye gibi orası da yıkılmış. Altında market-spor salonu-eczane vardı. ÖLDÜ!

Yurtdışına giden topçular artık köfte özlemiyor, cemiyetin önde gelen şahsiyetlerini özlüyorlar, İspanya'da benzin istasyonlarında buluşuyorlar bir uçakla. ÖLDÜ!

"Attığım gollerin Eurosport'tan izlenebileceği bir lige gitmek istiyorum" diyip vizyon manyağı yapan, pazarlarda "o kaça bu kaça yok , ne alırsan bi milyon" diyen pazarcılar da yok, pazarlar yok, AVM'ler var. ÖLDÜ!

Yalçın Menteş'in ayağı kesildi , ALLAH UZUN ÖMÜR VERSİN!

Bilemedim hep ayağımızın altından kaçırdık geri pasları, kafaları hep direklere vurduk, ölmeden önce ölemedik, bahanemiz ise hazır:

Ayağımıza basamıyoruz, olsa niye ölmeyelim..


Yazan: Refet

Cumartesi, Nisan 23

Made In Dangeham



Sanayi bir ülkede ne kadar yerleşmiş olursa işçi sınıfı da o kadar keskin olur. Eğer fabrika çoksa işçi de çoktur. Üretim varsa emek de vardır. Üretemeyen bir ülkede işçi hareketini beklemek zor. Bu tarz filmlerin İngiltere'den çıkması boşuna değil. Bu sefer işin içine kadın hareketi de giriyor. 

Son dönemde ülkemizde kadın hareketi daha çok fiziksel şiddet ve cinsellik üzerinden kamuoyunda yer bulsa da aslında belki de en önemli noktası ekonomik hareket kısmı. Ekonomik özgürlüğe sahip bireyler ve emeğin değerini tecrübeyle kavramış bilinçler; geri kalan bütün eşitsizlikleri çözerken daha güçlü olurlar. Üretime katılan sayısı ne kadar çok olursa, eşitlik idealine ulaşmanın doğal bir katkısını da alabiliriz.

Türkiye'de, özellikle son 12 yılda Avrupa'ya özenenler çok ama Avrupa'ya da çok hakim değiller. Bu filmde bazı şeyleri tekrar hatırlamak mümkün. 1970'li yıllarda İngiltere'de Ford fabrikasında çalışan kadınlar, erkeklerle aynı ücreti almak isterler. Görülmüş şey değil.! Bundan 30-40 sene öncesinden bahsediyoruz. Yani o kusursuz Batı medeniyeti de kısa sürede aksamayan yapısına dönüşmedi. Bazı toplumların, bazı yollardan geçmesi lazım. Burada önemli olan; toplumun direnç gösterebilmesi ve hakkını araması. Bunun için belki de öncelik, sınıfların tanımı daha net yapmak olabilir.

Filmin en güzel diyaloglarından biridir. İşçilerin liderliğini eline alan Rita, arkadaşları ile beraber büyük bir başarı göstererek Çalışma Bakanı'ndan randevu koparır. Fakat görüşmeler istedikleri gibi ilerlemez. Bir yerden sonra tıkanır. Üniversite yıllarında 'kızıl' olarak adlandırılan Bakan, karşısındakilerin tutkusunu söndürmek de istemez ama sonuçta da bir devlet insandır. Politikada böyle şeyler olur der.

Aldığı cevap gayet kusursuzdur.

"Biz politikacı değiliz. İşçi kadınlarız. Sizin gibi"

Filmin bazı noktalarda zayıf olduğunu söylemek mümkün. Tam bu noktada istenilen 'Batı övgüsü' nü de yapabilirim. Devlet eleştirisi ile yürüyen ve işçi sınıfına gaz verebilecek film esasında devlet kanalı BBC tarafından yapılan bir film. O nedenle bazı eksikleri mümkün. Tabi bizdeki gibi devlet propagandası görmüyoruz ama bir devlet hantallığı hissediliyor.

Bu arada sendikalara da iyi geçiriyorlar.

Oralar farklı. Farklı olmalarının nedeni ise insan kalitesinden kaynaklanmıyor esasında. Ya da devleti yönetenlerin farkından da değil. Daha felsefi bir artıları var. Kavramlar çok belirgin. Herkesin toplumdaki yeri belirleniyor. Yerinden rahatsız olan, daha doğrusu haksızlığa uğradığını düşünen kendine yol açabiliyor. Bu demek değil ki her hak karşılığını buluyor. Dediğimiz gibi, kadınlar eşit ücret hakkını 1970'te anca alabiliyor ve bu ülkede büyük şaşkınlık yaratıyor. Kesin 68 rüzgarının da etkisi vardır.

Bizde ise hantallık, tepkisizlik, durağanlık içimize işlemiş. Daha da ötesi, gündelik hayatın magazinel sorunları, ait olunan kimlikleri göstermenin ve toplumdaki yeri belirlemenin en kolay ve zahmetsiz yolu. O nedenle asıl meseleler göz ardı ediliyor. 

Yazının sonunu bağlayacağım düşünceler var. Ama bu ülkede kadınların tepkisini almak en çok korktuğum şey. Eleştiriye çok açık değiller ve belki de bunda haklılardır. Ama sırf bu nedenle burada kesiyorum yazıyı. Zaten blogu okuyanlar eş, dost. Onlara bir gün çay içerken anlatırım kafamdan geçenleri.

Cuma, Nisan 22

Öldürmek İçin Geciktiler



Papazlık kurumuna olan hayranlığı burada defalarca yazdık. Eğer böyle bir oluşumdan bahsedeceksek, listenin başına yazılacak adam Totti.

İşin aslı son dönemde Spaletti ile aralarının açılmasında kendisini haksız görüyorum. En azından dışarıya yansıtılan tarafı böyleydi. Sezon boyunca oynamayan Totti, Spaletti gelince yedek kalmayı kabullenemedi. Galiba arka planda daha farklı şeyler olabilir. Belki de Splaetti'nin ilk döneminden kalan bir çatışmanın devamıdır ve Totti de bunu kullanıyordur.

Sonuçta takımın papazlarıyla uğraşmak zordur, elinizin sağlam olması gerekir. Yine de Spaletti, sorun yaşamaya devam etse de oyuncusunu kullanmaktan vazgeçmedi. Torino maçında olanlar ise olayı inanılmaz bir hale getirdi. 

Maç 2-1'ken oyuna girip, iki donuşla maçı çevirmek... Muhteşem bir güç gösterisi. Bütün sezon ilk 11'de oynasa aynı duygu yoğunluğu yaşanamazdı. Zaten tribünde ağlayan genç Roma taraftarı da o akşamın bir simgesi oldu. Totti'nin golden sonra tribüne koşarken ona bakışını yollayan top toplayıcı çocuk benim favorim olsa da, bu genç taraftarın gözyaşları İtalya'da gündem oldu. Bu arada taraftar 22 yaşındaymış. Yani Totti, Roma formasıyla ilk kez sahaya çıktığında dünyaya gelmemiş.

Totti de durur mu; gerçek bir gladyatör gibi gözyaşlarını fırsata çevirdi. 

Genç taraftarla buluştu, ona forma hediye etti. Bu bile gücünü göstermesi açısından çok güçlü mesajdı. Fakat benim asıl ilgimi çeken üzerindeki swaet'te yazan söz oldu. 

Too late to die young

Bunun üzerine bir şey denilemez. Verdiği mesaj çok açık. Keşke die yerine kill olsaydı. Onu öldürmek için çok geç kalındı. O istediği zaman ölecek. Kendi eceliyle. Şimdi değil ama; o henüz 40 yaşında. Gerçi sezon sonunda takımdan ayrılacak herhalde ama arkasında büyük bir miras ve kitle bırakacak ve bir zaman sonra geri dönecek.

Verdiği mesajın önemi de mesele değil. Asıl saygı uyandırıcı olan o mesajı verebilme kudreti. Üzerinde mesajı, yanında tebaası.. Tartışmaya gerek yok, adam çok güçlü, adam büyük papaz.



Üç Hortum



Foto: Mehmet Gökyiğit

Yer: Alanya

Perşembe, Nisan 21

Rio'ya Az Kala




Olimpiyat oyunları çok fazla ilgilendiğim bir organizasyon değildi. 2012 bende bunu değiştirdi. Kötü futbol ortamının getirdiği o 2011-12 sezonunun ardından, olimpik sporcuların çabasını izlemek çok büyük keyif vermişti. Gerçi o dönem inanılmaz bir tempoda çalışmak zorunda kalmıştım. Fakat yine de, bazen kafamı kaldırıp sportif bir şeyler görmek, büyük keyif vermişti.

Olimpiyat aslında önemli olan kısmı değil. Asıl gerçek olan spor. Spor iyi bir şey ve bunu en iyi yapanlar olimpiyatta. Tek fark bu. Olimpiyatın katkısı da bu. İnsan izledikten sonra dışarı çıkıp, zıplamak, koşmak, hareket etmek, rekabet etmek, kendisini zorlamak istiyor.

Olimpiyata sayılı gün kala yayınlanan bu video bile aynı hissi verdi. Merakla bekliyorum. Bugün Olimpia'da olimpiyat meşalesi de yanmış. Umarım güzel bir yaz olacak; 5-21 Ağustos...

Londra'nın açılış ve kapanış töreni de; açılış ve kapanış törenlerini umursamayan beni bile sarmıştı. Bakalım Brezilya'da bu sefer ne olacak, o kısmı da merak ediyorum.

Bu Kış Geçti Bahara Kerimoğlu



Çok sevdiğim abim Sinan Engin'in (böyle yazınca gerçekten tanışıyormuşuz gibi oluyor) bir lafı vardır: "Futbolda torpil işlemez

Konumuz torpil değil de, sahada bekleneni veremeyince "tüm iyi niyetler bir bir yargılayıp asılır". Son 2 aydır Arda ile yatar, Arda ile kalkar olduk. Bayrampaşa-benzinci-simit-nazar boncuğu-kebap-şiş-kendini sevdirdi-'dizi oyuncusu x İspanya'da moral verdi' manşetleri...

Tam gına gelmesiyle ilgili yazı yazma isteğim vardı, çatlak sesler yükselmeye başlamış Katalanlardan. "Adam 9 aylık oynuyormuş Bayrampaşa'da, bak nereden nereye" balonu ufak ufak sönerken , bizim için underrated Avrupa maceraları'na yol alalım.

Tevellüt 25+ olunca insanın futbola ve futbolcuya olan bakış açısı biraz değişiyor galiba. Ulan bu garip saçlı, garip sakallı, iki kelimeyi bir araya getiremeyen, yeteneksiz, yılda 1.000.000 Yuro+maç başına prim+SGK+yol 'u beğenmeyen adamlara kahramanımız diyemiyoruz işte.

Bu farkındalığın getirdiği bir ruh hali oluştu son yıllarda. Ben üst düzey olsaydım ne yapardım?

Ufak ufak gidelim. Futbol oynamayı seven bir çocuğun hayali nedir? Önce seçmelerde seçilmek , altyapıya girmek, amatörden profesyonele geçmek, sonra büyük takım, sonra tuttuğu takım, milli takım, Avrupa, hoca, başkan, yorumcu, TFF başkanı, uefa asbaşkanlığı, heykelin dikilmesi, cenazenin Teşvikiye'den/Şakirin'den kalkması..

Belki çok futbol menajerlik oyunu oynadık da ondan. Tümer olsam gider Zonguldak'ı diriltirim parasız pulsuz, Terim'in yerinde olsam Adana'yı Uefa'ya taşırım gibi...

Tugay Kerimoğlu'nu Urfa'yı seçti diye çok eleştirmişlerdi. Bense çok sevinmiştim. Tam benim istediğim şeydi işte. İzin günleri Urfa ve komşu iller tavaf edilecek, resimler çekilecek, yemekler yenilecek, Cuma'lar halkla kılınacak, mülki erkanın çocuklarına forma imzalanacak, belki Tugay ziyareti yapılıp Mehmet'lere forma imzalanacak, "hocam Denizli sizi niye göndermişti Euro 2000'de" diye soran bir kısa döneme denk gelinecek..

"Ard arda gelen yenilgiler üzerine 10 Nisan itibariyle ayrıldı" haberi düşünce garip bir tebessüm oluştu. "İyi bile dayandı" diyen bir tarafıma Ahmet Kayavari "zor günümde bir merhabasını beklediğim dostlara ince bir sitemdir" lafı muhalefet etti.

Bahar geldi, fotoğraf çekmeyi çok seven Tugay iner şimdi güney sahillerine, tarihe karışan ama bizim tarihe karışmasını istediğimiz Türk Klişe Medya'sının hâlâ izlettiği "maç kasetlerini" izler belki linklerden, kebap muhabbeti açılınca hemen devreye girer, cadde/sokak/kapı no vererek şurada, şu saatler arasında yiyeceksin diye nokta atışlar yapar alda at dercesine.

Belki bir Yaz sabahı , Florya'dan bir resim paylaşır "yeni şeyler söylemek lazım" diye...





Yazan: Refet

Salı, Nisan 19

Şehir Değişti



Onu ilk gördüğüm zamanı tam hatırlamıyorum ama yalan yok; hafızamdaki en eski anda da baya korkmuştum. Herhalde ilk de odur. Ben otobüsteydim ve otobüs, kedi ezdi sandım. Üniversitedeki ilk senemdi. Avrupa yakasını biliyordum ama yeni yeni keşfediyordum.  

O zamanlar metrobüs yoktu. Eminönü vapurunu sevmediğim için bazı günlerde yolu uzatarak, okuldan eve otobüsle gidiyorum. 112, 110... 129 T hâlâ var ama bayadır binmiyorum. Onlardan birindeydim ve otobüsün kedi ezdiğini sandım. Camdan baktım. Durakta bazı insanlar gülüyor, bazıları şaşkın şakın bakıyordu.

O zamanlar Başbakanlık Ofisi de yoktu. O nedenle orada hem üst geçit vardı, hem de otobüs durağı. O otobüs durağının önündeki kaldırımda oturup kedi sesi çıkarıyordu. 

Sonradan anladım ki, bu adam Beşiktaş'ın hatta İstanbul'un simge karakterlerinden biriydi. Kimseyle konuştuğunu görmedim. Ama göz teması kuruyordu. Garip bir keyif katıyordu..

Ona bir kez kızmıştım. 20 Kasım 2003. İstanbul'un iki yerinde bomba patlamıştı. Ben yine aynı durakta otobüs bekliyordum. Ambulanslar, polisler Levent'e doğru gidiyordu. İnsanlar telaşla ailelerini arıyordu. Şehirde tam bir kaosun hakim olduğu ender günlerden biriydi.  O yine aynı işi yapıyordu. İçimden 'Ulan bari bugün yapma' dedim. Ama büyük ihtimalle bomba patladığını da bilmiyordu.

Sonra zaman içinde kayboldu. Daha doğrusu eskisi kadar sık ortaya çıkmıyormuş. Yine de ben görmedim senelerce. Benim gibi, onu göremeyenler çoktu. Arkadaş muhabbetinde 'Ulan böyle bir adam vardı' derdik ve onu anardık. Sonra da lafı değiştirdik.

Nereye gitti, ne oldu bilmezken, geçen hafta yine denk geldim.. Seneler sonra ilk defa gördüm. Twitter'da arattım hemen, benim gibi heyecanlanan oldu mu diye. Onu son gördüğümde 3310'um vardı. Search'te bir iki kişi daha ondan bahsetmişti. Hepsi yakın tarihliydi. 1-2 gün öncesinden en fazla. Belki de en uzun serisiydi yıllar sonra. Kedi sesi çıkaran adam şehre dönmüştü.

Bu sefer mesken tuttuğu durak yoktu. Acaba hep buralarda mıydı. Yoksa bir anda geldi ve durağını, kaldırımını görememedi mi? Yolun karşısına geçmişti. İş Bankası'nın yanındaki duvara dayanmış, yoldan geçenlere kedi sesi çıkarıyordu. Gençler, yaşlılar, çocuklar, kızlar, çiftler, apaçiler, kuryeler, otobüse binenler, vapura gidenler.... İnsan ayırmıyordu.

Uzaktan izledim. Ona aşina olan esnaf vardı, ufak ufak gülüyordu. Bir yerden sonra ben de gülmeye başladım. Korkutulan kurbanlar da önce korkuyor ama sonra gülüyordu. Özellikle gençler, üniversiteliler çok daha kabulleniyordu. Kimse için sıkıntı yok. Korkan, izleyen, yoldan geçen, ilk kez gören, seneler sonra gören herkese eğlence çıkmıştı.

Sonra iki tane kadın çıktı. Yeni kurbanlar bunlardı. Sesi duydular, korktular. Ama kurban olmayı kabullenemediler. Adamın tacizci olduğunu iddia ettiler. Bizimki pek tınmadı. Sonra gülen bir gruba denk geldi; ''tacizcilere destek oluyorsunuz, gülüyorsunuz" demeye başladılar. Grup da pek tınmadı ama biri cevap verince tartışma uzadı. Bu arada bizimki, listeye yeni isimlerini eklemişti. Bir tane hafif yaşlı bir amca da vardı, ufak bir ortaokul çocuğu. Bu arada artık orta okul da yok galiba, biz öyle diyoruz.  Kedi sesi çıkaran adam, kadınları taciz eden sapık oldu. Kadınlar telefonlarına bir şey yazarak uzaklaştılar. Acaba tweet mi attılar. Sosyal medyayı ayağa kaldırmış olabilirlerdi. Devamında bakmadım internete. Biraz daha ortamı izledikten sonra vapura gittim.

Eskiden vapurdan sıkıldığım için otobüse binerken onu görürdüm. Şimdi metrobüs bunaltıyor diye vapura yürüyordum. Tamam, Beşiktaş vapuru ile Eminönü vapuru arasında fark var. Ama ikisinde de yolda geçen süremi uzatıyordum.

Yolda çok zaman geçirdiğmi fark ettim. Senelerden beri aynı. Daha mı iyi oldu bilmiyorum. Yaşadığım şehri daha iyi tanımış olabilirim. Bu daha mı iyi oldu, ondan da hiç emin değilim. Fakat, o gün  çok şeyin değiştiğini  bir kez hatırladım..

Otobüs durağını güvenlik nedeniyle değiştirenler, insanları huzursuz kılanlar, alışkanlıkları yok edenler, her olaya tepki verme ihtiyacı hissedenler, Twitter'a bakmadan tepki veremeyenler,.. Onlarca değişiklik... Muhafazakar bir ülkede yaşayıp hiçbir şeyi muhafaza edememek. 

Bindiğim iskelenin yanında eskiden çok güzel bir çay bahçesi vardı, güvenlik nedeniyle onu da kaldırdılar. Şimdi Beltaş'a  muhtaçsın.