Cumartesi, Ağustos 29

Sağ-Sol Turnike



Galatasaray'da yetiştim, büyüdüm. Antrenörlüğe de orada başladım. 25 yıl basketbol okuluyla uğraştım Galatasaray'da. Her sene 500 kişi gelse 25x500, siz hesap edin, 12.500 kişi yapar. Hepsinin birer arkadaşı olsa 25.000 kişi. Annesi babasıyla 75.000 kişi. Yani 100.000 civarında insana ulaşabildik. Biz bu insanlara ne öğrettik? Sağ turnike, sol turnike. Sonra paralarını aldık. Biz bunlardan Galatasaray kadın basketbol takımı için seyirci kitlesi olabilecek bin kişi bile üretemedik. Bu kültürü veremedik, böyle bir müfredat oluşturamadık. Çok büyük hata. Şimdiki aklım olsa ve aynı işi yürütsem, sağ-sol turnikeden önce ilk bunu öğretirdim.

Ekrem Memnun - Socrates Temmuz sayısı

Cuma, Ağustos 28

Koş Quaresma



Bu yazıyı yazdığım için pişman olabilirim. Bazı yazılarımda çok büyük olmasa da pişmanlıklarım var. Onların yanında bunun olası pişmanlığı çok da önemli değil. Meselenin aslı bu şarkıyı sevmiş olmam. Aslında sevmemem lazımdı. Ama melodisi falan çok güzel. Enstrümanlar çok uyumlu. Sözleri hiç dinlemesem çok daha fazla severdim. Sözler biraz kötü. Quaresma için şarkı yazılmış olması bir kenara (buna birazdan değineceğiz), ortada çok etkileyici bir cümle yok. Ne kadar kilişe spiker sözü varsa şarkıya yedirilmiş. Ama o da olsun, Manu Chao yapınca dileniyoruz. Manu Chao'nun Maradona şarkıları falan da böyle. Tamam 'La Vida Tombola' tam olarak böyle değil ama 'Santa Maradona' böyle mesela.

Neyse sonuçta bir şarkı var. Melodi,sound, tını; ne denirse o güzel. Beşiktaş taraftarı da Quaresma'yı şımartıyor olabilir. Ama tribün lideri onun hakkında kitap yazmışken Hollanda'da yaşayan 4-5 tane Beşiktaşlı şarkı yazsa ne olacak? Bırakınız yapsınlar.

Aslında böyle dememem lazımdı, ama değişiyoruz işte. Güzelse sorgulama işte. Mesela geçen farkettim; gençliğimde çok az Justin Timberlake dinlemişim. Dinle lan ne olacak işte. Neyse o da ayrı konu.

Sonuçta, bu tip şeylerin sayısı da kesinlikle artmasın. Ondan sonra, muhabbetler, internet, hafıza; her şey çöplüğe dönüyor. Bu kalsın burada. Quaresma bügün yarın Türkiye'den gitse bile dinlenir. Zaten belli olmaz, belki yine gelir.

Cumartesi, Ağustos 22

Semtte Tarihi Gün




Bodrumspor 3. Lig'de oynayacak bu sezon Daha önce de oynamıştı (20 sene önce) ama maçlarını kendi beldesinde değil. Milas'taki stada gitmişler. Şimdi hasret sona erecek. Sezonun ilk haftasında rakip Derince Belediyespor... Bu ara yolumuz düşerse stadyumda bir maç izlemeyi amaçlıyorum ama bakalım. Altıncı haftadaki Kemerspor maçı olabilir. 

Çarşamba, Ağustos 5

Geç Öğrenilen Dram



İnternet dipsiz bir dünya. Bu kadar bilginin burada olması, herhangi bir yerde toplanması ve insanların bunları paylaşıyor olması oldukça korkutucu. Sevdiğim bir şey hakkında birşeyler öğrenmeye çalışırken dramatik durumlarla karşılaşıp üzülüyorum. Oysa, bilgi edinirken amacım bu değildi!

Tsubasa'nın şarkısını bilirsiniz. Bölüm başlamadan önce çalan, futbol seven her çocuğu gaza getiren, duyduğu anda topunu alıp sokağa çıkartan şarkı. Ulan yıllarca dinledim bu şarkıyı, çocukken saçma salak telaffuzlarla söylemeye çalıştım. Bu beni baya mutlu ediyordu. Sonra dedim ki, "madem çok sevdiğin bir şarkı, sözlerini, Türkçesini falan öğrenelim" Demez olaydım.

Dünya üzerindeki futbol seven çocuğu etkileyen bu şarkının adı Moete Hero... Hiroyuki Okita tarafından söylenmiş; videodaki ağabey... 1999'da 36 yaşında intihar etmiş. Bu video da ölümünden kısa bir süre öncesi. Adamın suratında bile hüzün var sanki o anda. Belki de her önüne gelen adama bu şarkıyı sordu, bu şarkıyı söyletti. Okita, aynı zamanda oyunculuk falan da yapmış. Muhakkak başka şarkıları da vardır ama etiketi Tsubasa olmuş.

Tahminim; Japonya 2002 Dünya Kupası'nı beklerken ülkedeki Tsubasa ilgisi de üst seviyeye yükselmiştir. Öyle bir atmosferde Okita'nın üzerindeki Tsubasa algısı da artmıştır.

Yaşanmış bir olay, yapacak bir şey yok. Aradan 16 sene geçmiş. Bunu öğrenmeye gerek var mıydı? Vallahi üzüldüm, garip oldum. Kesin bu adamla ilgili daha çok bilgiyi internette bulabilirdim ama korktum.

Cuma, Temmuz 24

Burada Sizi Öldürmek İstiyorlar



Türkiye'de doğup büyüyünce insanların öldürülmesine alışıyorsun. Gerçek bu. Küçüklükten beri böyle bu... "Çok fazla sivrilme canın yanar'' sirayet etmiştir herkese. Bu can yanma da öyle sıradan bir can yanması değildir. Sınırı geçersen canından olursun. O nedenle bu katliamlar, bu patlamalar, bu acılar bu ülkenin olağan hâli gibi geliyor. Fakat artık daha sinir bozucu bir şey var. İnanılmaz bir nefret. İnsan, ne kadar tehlikeli olursa olsun bu ülkede sokağa çıkmaktan vazgeçmez belki ama artık yeni bir insan tanımak da istemiyor. 'Olayları kendi cephesinden yorumlamak' bile değil bu. Daha farklı bir durum. Haber altı yorumları, twitter paylaşımları, facebook iletileri, bire bir muhabbetler... Ölenin, öldürülenin ardından bu kadar nefret.

Şu insanların fotoğraflarına bakıyorsun. Hepsi sen ben... Bize benziyorlar, bizim gibiler. Bizim gibi olmasalar ne olur zaten, ne fark eder. Bu nefret o yüzden böyle sinir bozucu. Metrobüste yanında oturan kadın, maçta arkandan omuzuna tutunan adam, üniversite kantininde gördüğün kız, bakkalda ayak üstü muhabbet ettiğin çocuk...

Hayat seni farklı bir yola çizseydi belki bu insanları tanıyor olacaktın. Senden daha farklı değil. Senin giydiğin pantolonu giyiyor, senin yediğin yemeği yiyor. Aynı filmleri izleyip, aynı şarkıları dinliyorsun. Ama tanımıyorsun. Tanıyabilirdin ama hayatına girmemiş. Ve sırf bu yüzden öldürüldükten sonra çok rahat bir şekilde nefret etmeye başlıyorsun.

Biliyorum ki bu ülkede bombalar patlamaya devam edecek. Bundan kaçış yok. Bu ülkenin değişme ihtimali de yok. Fakat bu nefret, bu çılgınlık en sakin en huzurlu anı bile zehir ediyor.

Eskiden "seni öldürmek isteyenler"i hayal gücün ve bilinç altın; maskeli, gizlenmeye çalışan, yüzü gözükmeyen, takım elbiseli karanlık adamlar olarak tasvir ederdi. Artık öyle değil. En yakınındaki, en iyi tanıdığın, her gün yüzünü gördüğün insan bile seni öldürmek isteyebilir. Senden nefret ediyorlar. Bombalara alışabilirsin, alışıyorsun da ama bu paranoya ile bu topraklarda nefes almak daha da zor!

Salı, Temmuz 21

Pedal Gazdan Hızlıdır




''Çocuk napsın otobüs yavaş''

Sporcu Olmak



Sporcuların aldıkları paralar hep tartışılıyor. Çok da anlam veremiyorum. Bir sektörü büyüten onlar ve onların bu pastadan para kazanması oldukça normal. Üstelik yaşadıkları hayatları düşününce, onlara hak vermemek elde değil.

Neslihan Demir, voleybol gibi futbol ve basketbol kadar popüler olmayan bir sporda yer alsa da; bir sporcu.. . Hem de küçük yaştan beri. Yani aslında belki de çocuk işçi diyebilirdik. Socrates'in mayıs sayısında söyledikleri bir parça anlamlandırabilir olayı. 12-13 yaşından 35 yaşına kadar, hem fiziksel hem psikolojik olarak yoğu bir işte çalıştığınızı düşünün.... Bunun adı profesyonel sporculuk;

"Bana hobileriniz ne diye sorarsanız size en sevdiğim rengi söylerim! Maviyi severim ama nelerden hoşlandığımı bilmiyorum. Hoşlanacağım şeyleri yapacak zamanım hiç olmadı. Enstrüman çalabilir miyim bilmiyorum çünkü daha önce denemedim! Paintball oynamaktan hoşlanır mıyım? Hiç yapmadım ki. Hiçbir şey yapmadım. 

Özgeçmişime ne yazabilirim ki? Voleybol bitti ve işe gireceğim, ne yazayım? İyi perde takarım mı? Bulaşıkları güzel yıkarım mı? Özgeçmişimde yazacak hiçbir şeyim yok."

Pazartesi, Temmuz 13

Uçmak Özgürlüktür



Havalimanında futbolcu karşılamaya küçümseyerek bakıyorlar. Buna ayar oluyorum. Dünyanın en kötü futbolcusu da gelse, orada oluşan çılgınlık haline dünyanın hiçbir noktasında ulaşamazsınız. Ben çok az gittim, keşke daha çok gitseydim. Maçlardan daha eğlenceli. Fakat nedense hayatında oraya gitmemiş insanlar, küçümsemeye bayılıyor. Hayır, zaten size "Gelin" diyen de yok ama bok atmaya da gerek yok.

Van Persie geldi. Damga vuran görüntü, uçan adamdı. Adam uçtu ulan. Ötesi yok. Bunu stadyumda yapamazsın. Herhangi bir uçma teşebbüsünü bırak, zıplamak bile zor artık. Ya güvenlik omuzundan dürtüp sakin ol diyecek, ya da çevredeki taraftarlar 'Göremiyoruz kardeşim" diyecek. Havalimanında bunlar yok. Kurallar asgari, yasaklar kısıtlı. Dilediğin kadar özgürsün. Adam uçtu işte. Woodstock'ta yaşansa belgeseli çekilir. Bir de bu görünen kısmı, kameralara yansımayan neler olmuştur daha... 

İnsanların bu kadar ahkam kesmesi, bu kadar ahkam kesen insanın olması... Çok bunaltıyor artık.  Keşke havalimanları şehrin uzak bölgesinde olmasaydı. Daha çok gidilirdi.

Pazar, Temmuz 12

Harikasınız! Biz Değiliz



Bize bir bak. Harikayız. Yani; motosiklet kullanan, hızlı arabalara binen, garip kıyafetler giyen, söyleyecek şeyi olan ve kendini dürüstçe ifade eden insanlardan bahsediyorum. Genç insanlardan. Bu bana çok romantik geliyor. Bu çağda yaşadığım için çok mutluyum. Bu muhteşem bir şey. Gelecekteki insanlar dönüp bize baktıklarında, onlara çok güzel görüneceğiz.

 Jim Morrison

Oysa;

Biz berbatız. Kendi çevresine hapsolmuş, yeni bir şey denemeyen, ona sunulanla yetinen, söyleyecek 140 karakterli cümlesinden daha fazlası olmayan ve sahte ifadeleri olan insanlarız. Genci, yaşlısı... Bu bana iğrenç geliyor. Bu çağda yaşadığım için kendimi şanssız hissediyorum. Gelecekteki insanlar dönüp baktıklarında bizi görmeyecek.

Cuma, Temmuz 10

Kaledeki Yalnızlık


Bu işin matematiği yok...!

Ben Hikmet Hocam yerinde olsam bütün sosyal hesaplarda bu fotoğrafı PP yapardım.

Pazartesi, Temmuz 6

''İdmanda Hepiniz Pele'siniz"



Four Four Two'daki Mehmet Güven röportajı şahane. 'Okuyun' diyeceğim ama mayıs sayısında kaldı. Ben de yeni okudum. Yine de bulursanız göz gezdirin. Röportajı tabi ki yine Hilal Gülyurt gerçekleştirmiş. Mehmet Güven özellikle Galatasaray günlerine ve neden başarılı olamadığına dair açıklamalar yapmış. Benim röportajda takıldığım yerse başka oldu. Futboldaki en büyük ilgi alanım; papazlık konusuna dair satır arasında kalmış bir anı:

"Hakan Şükür sinirliydi ama belli etmezdi. Bir gün antrenmanda ona üst üste çalım attım, Nonda da güldü. Hakan abi sinirlenip ''İdmanda hepiniz Pele'siniz, maçta kimse yok'' diye bağırdı."

Muazzam bir sahne. Gözümün önüne getiriyorum. Genç Mehmet Güven, çalımlar atmış,biraz gururlu ama kesin çokça mahçuptur. "Hata mı yaptım acaba" diye geçirmiştir içinden. Diğer tarafta gülen bir yabancı oyuncu, Nonda.. Takımın en büyük papazının karizma yerlerde. Tam o anda öyle bir cümle kurması gerekiyor ki; hem ortamı değiştirecek, hem karizmasını konuşturacak, hem gençlere gaz verecek, hem takımı sahiplendiğini gösterecek. "İdmanda hepiniz Pele'siniz, maçta kimse yok" cümlesinden daha iyisi aklıma gelmiyor.

Hakan Şükür, çok zeki bir adam. Çok ayrı bir karakter. Futbol oynarken mesafeliydim ama hem kendi özel hayatımda ilerledikçe hem de o bıraktıktan sonra geride kalan futbolcuları gördükçe, her geçen gün saygım daha çok artıyor.

Pazar, Temmuz 5

Turnike



Yaşadığım yeri seviyorum, insanlarını da severim ama bazen anlam veremiyorum. Caddebostan plajının paralı olması insanları çıldırttı. İBB ve AKP nefreti yeniden ortaya çıktı. Olayı en saf haliyle yorumlayınca ben de aynı fikirdeyim. Plajlar, hele halk plajları paralı olmaz. İnsanlar gelip denizine girmeli. Bana kalsa şezlong ücreti bile olmamalı ya neyse... 

Fakat bu turnikeler de boşuna konulmadı. Muhakkak belediyenin rant sevdası da vardır işin içinde ama isyan eden seküler, ulusalcı, modern, çağdaş ahali biraz da kendine bakacak. Sonuçta bu plajı, orta üst sınıfın çokça yer aldığı Kadıköy halkı kullanmıyordu. Onlar şu günlerde yavaş yavaş bavullarını toplamaya başladılar ve Marmara'dan Ege'nin güneyine kadar dizilen sahil şeridinde yer alan yazlıklarına gitme planlarını şekillendiriyorlar. Yani zaten bu plaj onların değildi. Onlar için "pis"ti. Daha kötüsü buraya gelen vatandaşa da çok sempatiyle bakılmıyordu. Maltepe'den, Fikirtepe'den, İçerenköy'den gelenler bu plajı daha çok kullanıyordu. İlk zamanlarda "donla geliyor bunlar, aman uzak dursun" denilen çocuklar. Çimlerde mangal yapanlar, 'kıllı sırtlarıyla yolda yürüyenler'...

Tam bu rahatsızlığın tavan yaptığı dönemde ortaya çıkan bir fikirdi. "Efendim burayı paralı yapacaksın, öyle herkes gelemeyecek. Bu ne canım böyle" serzenişleri çok da eski değildir. Belediye bu sese ne kadar kulak verdi, ya da bu sesten yola çıkıp "Aha yeni rant kapısı" dedi emin değilim. Fakat ortaya çok büyük bir ikiyüzlülük olduğu da gerçek. Ortadan kaldırılması gereken ilk engel bu. Para kısmı, turnike kısmı işin sonucu, son noktası. İki kesim arasında oluşmuş turnikeler ortadan kalkmadıkça, iktidarlar çok rahat davranışlarda bulunabilir.

Yine de dün Kadıköy Kent Dayanışması'nın yaptığı eylemi destekliyorum. O ayrı bu ayrı. Doğru düşünce belli. Fakat koşulları ve sürecin nasıl ilerlediğini düşünmek lazım. Böylece daha sağlıklı bir toplumsal yaşam kurulabilir. Belediyeler de kafasına göre at koşturamaz.