Pazar, Haziran 9

Futbol ve Kültürü


Sanırım İletişim'in futbola önem veren o meşhur serisinin ilk ürünlerinden. Zira elimdeki kitap ilk baskıydı ve 1993 yılına aitti. 2006-2007 yıllarında İletişim'in Sultanahmet'teki binasına gidip futbol panellerine katıldığımı hatırlarım. O panallerde dahi 15-20 kişi ancak oluyordu. Eldeki kitap sayısı ise iki elin parmaklarından biraz fazlaydı. Bize ise oldukça fazla geliyordu, zira öncesinde bir futbol kitabı bulmak pek mümkün değildi.

Futbol kültürüne ait yazılmış bütün kitapları, geçilen yolları, okuyucunun (yani bizlerin) sarf ettiği çabayı düşününce (yazarın ve yayıncının çabasına hakim değildik)  bu kitabın yeri ve önemi bizim için daha da artıyor.

Fakat bir özeleştiri yapmak gerekirse Futbol ve Kültürü adlı kitabı o yıllarda okumadım. 2018 yılında denk gelebildim. 2018'e kadar çok fazla yazı, makale, kitap okuduk. O eski günlerin heyecanı, denk gelinen yazının hissettirdikleri bizi bambaşka bir yere götürüyordu. Fakat tüm o yazıların birleşimi bizi de bambaşka bir insan yaptı. Bugünlerde artık çok çiğnendiğini düşündüğümüz, Türkiye futbol tartışma ortamlarında 'yüzeysellik' ile bir tutulan bazı konular ilk burada işlenmiş. Marsilya'nın Kuzey Afrikalıları, Liverpool'un KOP'u,Napoli'nin Maradonası, Katalanların gururu Barcelona gibi kavramları tekrar okumuş gibi oluyoruz. Tabi ki bu yazarların makaleleri çok değerli ama Türkiye'de konu seneler içinde başka yerlere gitti. Herhalde bizimbir üst kuşağımız, şimdilerde klişeleşen bilgileri topluma anlatırken bu kitabı referanas olarak almış olsa gerek.

Kısacası o eskiden heveslendiren yazılara şimdilerde daha eleştirel bakabiliyoruz. Kitabı ilk kez okurken de aynısı oldu. Özellikle yabancı yazarların yazılarını pek beğenmedim. İçerik onların kabahati değil. Güzel konular, güzel yazılardı ama 2018 Türkiyesinde yazsalar küfürle karşlaşırlardı.

Eski yazılar da olsa; Türk yazarlar en iyisiydi. Can Kozanoğlu'nun efsaneleşen, başucunda asılı durması gereken "Gençler, deplase olunuz" yazısını bir kez daha okumak hoşuma gitti. Ragıp Duran'ın Futbolukürdi yazısı bugün bile zor yazılır, cesaret ister ama bir o kadar da güzel. Ümit Kıvanç'ın Halı Saha: Seyircinin sahaya inişi yazısını ise hem beğendim hem şaşırdım. 1993 yılında halı sahalara dair bu kadar kapsamlı bir yazı yazılması ilginç geldi. Şimdilerden bakınca 'yanlış' diyeceğim çok nokta olurdu ama aradan çeyrek asır geçmiş. Laf diyemeyiz.

Türk yazarların yazıları kitabı kurtarıyor. Fakat bir yandan da eleştirmek gelmiyor içimden. Bu tip kitaplara hasretiz. Şimdilerde bile. Bulunca okumak gerekiyor. Futbola ve kültürüne taş taşıyan herkese binlerce teşekkürler.

Cuma, Haziran 7

I, Tonya


Olimpiyat tarihinin biraz kıyısına bulaşmış herkes Tonya Harding'in hikayesini bilir. Sinemaya aktarılması biraz geç oldu. Fakat beklediğimize değdi mi emin değilim.

En azından kötü bir film olmadığını söylemek lazım. İzlenir, sıkmaz, güldürür, heyecanlandırır. Fakat öyküye aşina olanlar için beklenti daha farklıydı. Daha derin, daha dramatik bir anlatım beklerdim. İnsan ne Tonya'ya ne de Nancy'e üzülüyor. Veya ikisinden birine taraf oluyor. Tonya'nın çevresindeki angutlara daha çok kızıyoruz. Tabi her filmin yürüdüğü bir yol vardır ama gerçek Tonya'nın da olaylardan bu kadar uzak bir masum olmadığını söyleyenler çok fazla. Bu da bizi rahatsız ediyor. Tarihe ışık tutan bir belgesel veya biyografi gibi sürmüyor film. Daha çok ilginç bir olaydan esinlenen kara komedi tarzında ilerliyor. Bir olayın/kişinin filminden ziyade, sanki başka bir film çıkıyor ortaya.

En çok merak ettiğim baba karakteri oldu. Tonya'nın annesi 'kötü karakter', onu defalarca görüyoruz. Kızıyoruz da. Fakat baba, 10 dakikadan sonra bir daha gözükmüyor. Oysa Tonya onu çok seviyor. En azından başarılar kazanıp şöhret olmaya başladığında baba figürü ortaya çıkmaz mıydı? Gerçekte durumun ne olduğunu da bilmiyorum. Bana ilginç geldi.

Böyle birkaç ilginç nokta beni filmden soğuttu ama çok da önemli değil. Oyuncuları genel olarak beğendim. Sadece başrolde sıkıntı hissettim. Margot Robbie'nin hayranı olamadım bir türlü. Burada da fena değil ama gerçek Tonya ile bağdaştıramadım. Üstelik fazla abartılı geldi. Keşke 15 yaşındaki Tonya'yı da o oynamasaydı. Yönetmen Craig Gillespie'nin anlatım tarzını beğendim. Biraz Scorsese kokmuş. Kötü bir özellik değil ama o tarzın bu filme uyduğundan şüpheliyim. Filmin yıldızı tartışmasız Allison Janney. Kendisini dizilerden ve bazı filmlerden biliyorduk ama I, Tonya'yı izlerken bir kez bile aklıma o görüntüsü gelmedi. Gerçekten Tonya'nın annesi vardı karşımızda. Zaten Oscar'ı da almış.

Her şeye rağmen spor filmleri iyidir. Kötü bile  desek, belli standartta keyif veriyor. Sıkılmak mümkün değil. Önemli olan da bu...


Perşembe, Haziran 6

Özür ve Alkış


Hayatımın en çok NBA izlediğim sezonu geride kalıyor. 'En çok' sıfatı kafaları karıştırmasın. Play-off'lara kadar ayda iki, play-off zamanı haftada iki maç izlemişimdir. Tabi buna izlemek denirse...

Çevremizde her zaman NBA seven arkadaşlarımız oldu. Aramızda tatlı atışmalar da oldu. Çok salladık, alay da ettik. Tabi onlar bizi ciddiye almadı. İyi de yapmışlar. NBA izlemek, NBA'i takip etmek bir Avrupalı için çok zormuş. Zaten ben de o yüzden uzak duruyordum. Tamam zaten bir hevesim yoktu ama televizyonu açtığım zaman da karşıma çıkmıyordu. NBA takip etmek için beklemek, uykundan kalkmak, uykusuz kalmak, düşen kafayla mücadele etmek gerekiyormuş. NBA emekmiş,

Yukarıda verdiğim ortalamalar daha yüksek olabilirdi, eğer uykuyla mücadele ettiğim bazı savaşları kaybetmeseydim. Saat 03.00'teki maç için 02.57'de pes etmişliğim bile oldu. Hele Batı'daki maçları izlemek hiç mümkün değilmiş.

Maçlar sardı, takımlar sardı, oyuncular sardı. Fakat bu saat işi hiç sarmadı. Yıllardır bu sevdanın peşinden giden herkese tebriklerimi gönderiyorum. Çevremde olup da tatlı atışmalarıma maruz kalanlardan da özür diliyorum.

Umarım Toronto Raptors şampiyon olur...

Çarşamba, Haziran 5

Stalker


- Dostum, gerçekten de çok şanslıydın. Şimdi yüzyıl boyunca yaşayacaksın!
+Evet ama neden sonsuza kadar değil?

Final


Liverpool - Tottenham finalinden büyük beklentilerim yoktu. İki takıma da saygım sonsuz. Özellikle son yılları çok başarılı geçirdiler. Fakat yine de kalibre olarak finalin adı olmaktan uzaklar. İkisinden biri finale çıksaydı; karşılarında da Barcelona, Real, City, Juventus gibi takımlardan biri olsaydı makul karşılardım. Fakat ikisi aynı anda finale çıkınca içimdeki heves biraz azaldı.

Maça dair büyük beklentim yoktu. Belki güzel bir maç olurdu. Zaten bir final maçından çok büyük dramalar beklememeyi de uzun seneler önce öğrenmiştim. Hatta herhangi bir futbol maçında aradığım goller ve pozisyonlar olmuyor. Gol ve heyecan olursa ne güzel ama oyunun kendisi yeterince cezbedici. O nedenle finali de keyifle izledim.

Maçtan sonra ise bir tartışma çıktı. Herhalde sadece Türkiye'de yaşanan bir tartışmaydı. Twitter'da yer yerinden oynadı adeta. Bir kesim; hatta büyük bir kesim maçın kötülüğünden şikayet ediyordu. Bir başka kesim de "Beğenmeyen izlemesin" safına geçiyordu. Ben iki taraftan da değilim ama maçın benim gözümde kötü olmadığını belirtebilirim.

Öncelikle bir kıstas olmadığımı kabul etmem gerek. İzleyip de "Kötü maçtı" dediğim karşılaşma sayısı çok. Sanırım diğer insanlarınkinden daha farklı beklentilerim var. Topun oyunda olması, oyunun devamlı akması bana yetiyor. Yani faullerle, düdüklerle kesilmeyen, futbolcuların zaman geçirmediği her maç benim için yeterli oluyor. Tempo, pozisyonlar, goller işin ekstrası...

Futbolu seviyorum. Bunun mütevazılığı veya küstahlığı olur mu bilmiyorum ama bu konuda tevazu sahibi olmayacağım. Bu konuda iddialıyım. Futboldan para kazanan birçok insanın maç izlemeyi sevmediğini, maç izlemeden çalıştığını, taraftarların ellerindeki telefonlara bakarak canlarından çok takımlarını desteklediklerini defalarca' gördüm. Ben onlardan biri değilim. Her maçı 90 dakika tamamen odaklanarak izlemiyorum ama izlediğim maçtan da kolay kolay sıkılmıyorum. Çok maç izliyorum. 2.Lig maçları için stadyumlara gidiyorum, internetten Romanya Ligi maçlarına bakıyorum. Severek izliyorum ama Norveç Ligi'nden bir maç izledikten sonra Şampiyonlar Ligi finaline burun kıvırmam mümkün olmuyor.

Mesela, geçen yaz Dünya Kupası'nda oynanan İspanya -Rusya maçı da benim için kötü değildi. Oysa maçtan sonra herkes nasıl bir işkence yaşadığını anlatıyordu. Çok şaşırmıştım. Ben keyifle izlemiştim 120 dakikayı. İnsanlar yan pasları veya savunma yapan takımları sevmiyorlar. Olabilir. Herkes her şeyi sevmek ve izlemek zorunda değil. Tercih hakları var. Fakat sahadaki oyuncular ve teknik direktörler de bir sinema oyuncusu değil. İnsanlara beğendirmek için sahaya çıkmıyorlar. Amaçları, karşılarındaki gruptan bir gol daha fazlasını atmak. Biz de o yüzden izliyoruz. O zaman önümüze çıkan sahnelere katlanacağız.

Benim için bir de oynama kısmı var. Sadece maç izlemiyorum aynı amanda oynuyorum. Haftada 2-3 kere maç yapıyorum. Oynamayı, izlemekten daha çok seviyorum. İzleyince de o gözle(oynuyormuş gibi) izliyorum. "Acaba top ayağında olan futbolcu ne yapacak?  Sağa verdi ama sola verse daha mı iyi olurdu? Ben olsam oradan kaleye vurmazdım..." gibi düşünceler geçiyor aklımdan. Bu düşüncelerin çok sık geçmesi için topun oyunda kalması ve sahanın içinde dolanması yeterli oluyor.

O nedenle Liverpool - Toottenham veya İspanya - Rusya maçları beni sıkmıyor, hatta zaman zaman hoşuma gidiyor. Bir taraf savunmasını yapıyor, diğer taraf o savunmayı yıkmaya çalışıyor. İki takım oyuncuları ve teknik direktörleri de amaçlarını gerçekleştirmek için bazı kararlar alıyor. İzlemek, o çarpışmayı görmek bana yetiyor. Benim gönlümde bu tip maçların zirvesi ise 2010'daki Barcelona - Inter maçıdır.

Bulunduğumuz çağ sıfatlar ve notlar çağı. İnsanlar kendilerini, karşısına çıkan her ürünü değerlendirmek zorunda hissediyor. Facebook'ta bir fotoğrafı beğenmek veya beğenmemek gibi. Yemek Sepeti'nde bir lokantaya puan vermek gibi. Hız 9, lezzet 7! IMDB puanımız 6.8. Takipçi sayımız beş basamaklı. Hatta futbolcular, şarkılar, diziler overrated ve underrated. O zaman izlediğimiz futbol maçı da iyi veya kötü olmak zorunda.

Futbol, seyircinin sağladığı ekonomi ile ayakta dursa da neyse ki hâlâ bir spor. Rekabet, sonuçlar, doğaçlama faktörü, ruh... Bütün bunlar seyircinin notunu geçersiz kılıyor. IMDB'de yüksek puan alan alan filmler tercih ediliyor, Yemek Sepeti'nde en yüksek puanı alan yerlerden yemekler söyleniyor. İnsanların tercihlerini, diğer insanların puanları şekillendiriyor. Fakat futbolda öyle olmuyor. Seneye yine herkes Şampiyonlar Ligi finalini izleyecek. Dünyanın en iyi maçı Meksika Ligi'nde oynanmış olsa da, kimse dönüp Meksika Ligi'ne bakmayacak. 

Neyin nereden çıkacağı belli olmaz. Eduardo Galeano'nun sözleri burada çok çiğnendi, çok da eleştirildi ama işin özü doğru. Dünyanın dört bir yanını dolanıyoruz ve güzel bir maç arıyoruz. O maç her yerden çıkabilir. 

Ve aslında hemen hemen her maç güzeldir. Yeter ki top oyunda olsun, oyun aksın... Beğenmemek gibi bir lüksümüz de yok düşüncemiz de....  

Salı, Haziran 4

Como Nossos Pais


Avrupa'da birçok festivalde gösterilen Brezilya filmi. Güney Amerika filmleri bizim gözümüzde 1-0 önde başlıyor. Kültürler benzediği için bazı durumları anlamamız daha kolay oluyor. Bu filmde de bize klişe gelecek olaylar mevcut. Mükemmel olmaya çalışan bir kadın (Maria Riberio), evini ve ailesini hizaya sokmaya çalışır. Fakat bir gün bir gerçekle karşı karşıya kalır. Bunun üzerine hayatı değişir. Daha doğrusu hayatını değiştirme noktasına gelir ama sonrasında bakış açısını değiştirmeye karar verir. 

Birçok Türk filmi ile benzerlikler kurmak mümkün. Fakat Como Nossos Pais, bütünüyle bir film gibi durmuyor. Aslında güzel bir dizi olabilirmiş. Rosa'nın hayatına, hayatında olan bitenlere hafta hafta bakmak daha keyifli olabilirdi. Film biraz hızlı geçişlere neden olmuş.

Yine de saygıyı hak eden bir film. Maria Riberio filmin yıldızı. Çok beğendim kendisini. Yan roller de iyi. Yönetmen de başarılı. Süresi ise 2 saatten az. Daha geniş bir süreye yayılabilirdi, zira hiç sıkmadı. IMDB puanı  7.3; hakkını veriyor.

Öte



"İnsan, başına kötü bir şey gelmeden önce hiç ölmeyeceğini düşünür"

Bir alıntı değil, genelleme. Özellikle orta yaşı geçenler, gençlere sık sık böylesine nasihatler verirler. Belki de doğru bir tespittir. İnsanlığın geneline uyuyordur. Fakat bana değil... Zira devamlı aklımda; hatta belki de hastalık seviyesinde...

Bu düşüncelerin beynimde dolaşması için başıma kötü olayların gelmesine gerek yok. Kötü haberler okumak da yetiyor. Hele bir de sporcu ölümleri denk geldi mi allak bullak oluyorum.

Sural öldüğünde bir şeyler karalayacaktım ama toparlayamadım. Şimdi de Reyes. Dünyada her gün yüzlerce dramatik ölüm yaşanıyorken neden futbolcular bu kadar etkiliyor? Çünkü onlar hiç ölmeyecekmiş gibi duruyorlar. Sporcu işte... Yaşlı değil, hastalanmaz, açlıktan ölmez, sert mahallerde saldırıya uğramaz, töre cinayetine denk gelmez, doğalgaz sızıntısında kalmaz, oturduğu ev depremde çökmez... Bütün bunlara rağmen onlar dahi ölüyorsa, demek ki hiçbirimizin kaçışı yok bu işten...

Kağıt üzerinden bakınca Sural'ın hayatına gıpta etmemek mümkün değildi. Çekya vatandaşı, futbolcu, Alanya gibi bir yerde yaşıyor, evli, çocukları var, futbolcu, 30 yaşın altında...  Rüya gibi bir hayat. Ve bir trafik kazasında; üstelik araçtaki diğer arkadaşlarının hafif sıyrıklar ve kırıklarla atlattığı bir kazada, hayata gözlerini kapıyor. İnanılır gibi değil.

Reyes... Dünyanın bütün tehlikelerinden uzak durmasını sağlayacak bir kariyeri oldu. Maddi ve manevi birikimlerini sağlamıştı. Ömrünün geri kalanını (yani ortalama ömür süresini) huzurlu bir şekilde yaşayabilirdi. Sevilla sokaklarında bir prens gibi gezip, sıcak Akdeniz akşamlarında gençlere ve çocuklara yıllar öncesinde attığı golleri anlatabilirdi. Onun yerine pahalı bir Mercedes'in gazına basmayı tercih etti. Şimdi söylemek yersiz ama hiç gerek yoktu.

En şaşırtıcı olan da bu gelişmenin; bir haber olarak akıp gitmesi. 1 Haziran günü, Şampiyonlar Ligi finalinin ve dünya sporundaki bir çok haberin arkasından geldi bu haber. Okuduk, izledik, üzüldük ve geçti. Hayat devam ediyor doğru; ama Reyes de öldü...

Ligin son haftasında, Real Madrid kendi sahasında Mallorca'ya 1-0 yeniliyordu. Maç öyle bitse şampiyonluğu kaybedecekti. Reyes oyuna girdi, iki dakika sonra beraberlik golünü attı. Daha sonra bir gol daha attı. Real Madrid o gece şampiyon oldu. Ben de evde televizyondan maçı izliyordum. Tamam; üzerinden 12 sene geçmiş ama daha dün gibi aklımda. Üstelik 12 sene geçmiş bile olsa; o günlerde ben de gençtim, Reyes de gençti. Bugünlerde kendimi halen genç sanıyorum ama Reyes öldü.

Az daha Galatasaray'a gelecekti 2011 yılında. Belki 2012 şampiyonluğunda kadroda olacaktı. Tamam yollar hiç kesişmedi ama tanıyorduk işte kendisini. Her hafta televizyonda görüyorduk. Televizyon yıldızları biraz sanaldır ama futbolcular popstarlardan daha farklıdır. Onlar kadar ulaşılmaz değildir.  Aileden, mahalleden veya başkasının mahallesinden birileri gibi gelir gözümüze. Reyes de başka semtin çocuğu gibiydi. Muhabbetimiz yoktu ama her hafta bir sokağın başında denk geliyorduk. O yüzden insan, böyle haberler alınca çok daha derinden etkileniyor.

Kazadan bir dakika önce hayalleri, gelecek planları, düşünceler vardı muhakkak. Sural'in de.... Sala'nın da... Diğerlerinin de... Futbolcu olanların da, olmayanların da. Fakat bir an sonrasında yoksun. Hayaller de, planlar da, gelecek de... Ani vedalar en kötüsü galiba...

Kafayı yememek elde değil. Hayat devam ediyor, daha da eder inşallah....

Allah kalanlara uzun ömürler versin.... Basit bir ritüel cümlesi değil. Hayatımdaki en güçlü, en içten söylediğim dua. Teoman'ın da dediği gibi; şimdi ölmek istemem... 

Pazar, Mayıs 19

Küme Düşen Beşinci


Bölgesel Amatör Lig'i uzun süredir pek takip etmiyorum. Bu sezon puan durumuna bile her hafta bakmadım. Eskiden en azından bunu yapardım. Üstelik bir aralar çok sıkı bir şekilde takip ettiğimiz Kartalspor, bu sezon BAL'da mücadele ediyordu. Fakat yine de gözümden uzak kaldı.

Bunun en önemli nedeni, tartışmaya açık statüsü. Ve o statü, gitti Kartalspor'u vurdu.

Sezon başında "Kartalspor şampiyon olur mu, yukarıya geri döner mi, eski günleri yakalar mı?" diye soruyorduk. Kulüp son yıllarda paraşütsüz bir düşüşe geçmişti. 2.Lig, 3.Lig derken kendini BAL'da bulmuştu. Geçen sezon kötü geçmiş ve son anda ligde kalmıştı. Fakat bu sefer hedef yukarısıydı ve sezona da iyi başlandı. O nedenle bir umut vardı.

Kartalspor, ilk dört hafta gol yemedi. İlk yenilgisini Ocak ayında, sezonun 15. maçında yaşadı. Tam olarak ne olduğunu bilmiyorum ama son dönemde puan kayıpları yaşandı. Liderlik şansı giderek azaldı. Kritik deplasmanlarda yenildiler. En önemlisi Modafen maçıydı. 2-0 yenildi Kartalspor. O maçı kazansaydı, sezon sonunda şampiyon olacak Modafen'in önünde bitirecekti ligi. Sözün özü, sezon 26 maçta sadece dört kez yenilerek sona erdi. Puan tablosunda yer, şampiyonun beş puan gerisinde beşincilikti. Ve Kartalspor küme düştü...

BAL'ın kontenjana dayalı sistemi, grubunu beşinci sırada bitiren ve şampiyonluğu kaçıran takımı Süper Amatör'e yolladı. Ligin son haftasında Çengelköyspor, son dakika golüyle Lüleburgaz İstasyonspor'u yenemeseydi küme düşen onlar olacaktı. Kartalspor ile Çengelköyspor ligi aynı puanda bitirdi, averajla küme düşen lig beşincisi Kartalspor oldu. Garip bir durum...

40 yıl sonra amatöre düşen Kartalspor'un 19 puan fark attığı Tekirdağspor, play-out bile oynamadan ligde kaldı mesela. Sekizinci grubunun beşinci Ödemişspor, beşinci grubun dördüncüsü Mut Belediyespor, üçüncü grubun altıncısı Araklıspor küme düştüler. Anlam vermek kolay değil.

Hangisi doğrudur onu da bilmiyorum? Şehirlerin kontenjanı olmasa BAL, üç büyük şehirden mi oluşur? Emin olamıyorum. Fakat çok dramatik sonuçlar çıkıyor ortaya.

Bu arada, BAL'da başka türden hüzünlü sayılan hikayeler de mevcut. Aydınspor, Orduspor, Çanakkale Dardanelspor gibi, bir zamanlar Süper Lig'de mücadele eden takımlar küme düştü. Futbol böyle bir oyun, diyecek bir şey yok.  Kötü yönetilen dipsiz kuyuyu boylar... Beşincinin bile küme düşebildiği bir yer burası. Kimsenin adına, tarihine bakmazlar... Efendilik arayan Süper Lig'e gitsin!

Cumartesi, Mayıs 18

Knock


Omar Sy büyük oyuncu. Ya da şöyle diyelim. Oyunculuk yeteneği kısmını değerlendirmek biz izleyicilerin haddi olmasın. Fakat şu bir gerçek ki; oynadığı her filmde bir ışık saçıyor, bir enerji yayıyor. Üç tane filmini izledim, üçünde de filmi taşıyan adamdı.

Tamam; zaten üç filmin de güzel hikayesi vardı. Zaten güçlü bir kurguya sahiplerdi. Fakat Sy olmasaydı, bence aynı etkiyi yaratamazlardı. Gerçi Inthouchables dışında geniş kitlelere ulaşan da olmadı. Yine de hem o hem de Samba'dan sonra, Knock da hafızamda tatlı bir yer edindi.

Knock adlı kahramanımız, küçük bir kasabaya gelir ve doktor olduğunu söyler. Ondan sonra da olaylar gelişir. Bu tarz filmleri seviyorum. Mekan ufak. Çok fazla dağılmıyoruz. Güzel bir ortamın içinde kalıyoruz. Bir kasabadayız. Şehre bile çok az iniyoruz. Vizontele veya Mediterraneo gibi.  Ayrıca kasabada farklı karakterler görüyoruz. Küçük bir dünya yaratılıyor ama buna rağmen tempo düşmeden izliyorsunuz. Gerçi Knock'un ortasında bu konuda bir sıkıntı yaşıyoruz. Orada da dev cüssesiyle enerji saçan Omar Sy devreye giriyor.

110 dakikalık filme Omar Sy'a mal etmek de haksızlık olur. Hem yöneten hem yazan Lorraine Levy bence iyi iş çıkarmış. Kurgu iyi demiştik. Kamera kullanımı ve görüntüler de çok iyi. Mesela filmi bitiriş şekli benden tam not aldı. Ayrıca müzikler de çok eğlenceli.

IMDB'de neden 6 puanda kaldığımı anlamadım. Daha fazlası olmalıydı. Türkiye'de de pek bilinmemiş. En azından bazı festivallerde gösterilebilirdi. Belki de gösterilmiştir ama internette pek yorumuna rastlamadım. Denk gelene kesinlikle tavsiye edilir.

Cuma, Mayıs 17

İfade


İşimi çok vererek yapmaya çalışıyorum. Herkes gibi hatalar yapıyorum. Bazen tümüyle yanılıyorum, gayet de doğal olarak eleştiriliyorum. Sonuçta ben 45 yıldır futbolla meşgulüm. 40 yıla yakın süredir kamuoyuna iş yapıyorum. Bana hâlâ "Taraflı yorum yapıyor, çıkar peşinde" falan dendiğinde ben kendime kızıyorum. Demek ki bu 45 yılda kendimi ifade edememişim diye düşünüyorum.

Metin Tekin / Socrates Nisan sayısı

Cumartesi, Nisan 27

The Boy Downstairs


Konusundan ve tarzından dolayı umutlu olduğum film beni hayal kırıklığına uğrattı. Gerçi IMDB puanı ve internet yorumları (yok denecek kadar az) biraz işaret etmişti ama yine de "Her film iyi çıkabilir, şans vermek gerek" düşünceme sadık kalarak filmi izledim.

Yeni evine taşınan genç hanım Diana, alt katta eski sevgilisinin oturduğunu öğrenir ve sonrasında olaylar gelişir. Daha doğrusu gelişmez. Tempo çok yavaş. Geriye dönüşler ise çok fazla. Adeta zaman tünelinde kayboluyoruz. Filmin süresi 90 dakika ama bana çok daha uzun geldi. Aslında yönetmen ve senarist aynı; Sophie Brooks. Öyküye hakim olmasını beklerdim ama arada kalmış. Daha dramatik de olabilirdi, daha komik de. İkisini harmanlamaya çalışmak çok değerli ama onu yapabilmek de büyük meziyet. Burada yönetmen de öykünün kendisi de nereye gideceğini kestirememiş.

Filmde biraz Woody Allen, biraz Sarah Silvermann, biraz Eternal Sunshie of the Spotless Mind etkileri var ama en sonunda hiçbiri olamıyor. Kendisi de olamıyor. Kısa süre içinde zihinde unutulup gidiyor. Yine de benzerleri gibi olmasa da bizim sinemamızda türeyen Pucca filmlerine 10 basar. Yani onları severek izliyorsanız, bundan sıkılmazsınız. Üstelik ne kadar kötü bir deneyim olsa da yönetmenin diğer filmlerini de merak etmedim değil. 

Cuma, Nisan 26

İtibar


Aslında böyle bir yazı yazmak istemezdim. Hem tercihim hem tarzım değil. Fakat spor basının ucuna biraz girmiş biri olarak bazı düşüncelerimi aktarmak gerekiyor. Bu düşünceleri, daha önce yazı yazdığım yerlerde de yazabilirdim ama ister istemez eksik kalırdı. İçimden geçenleri dışa dökmek için en ideal yer burası. Hem yazmış oluyorum hem de mesela Twitter'a yazarak bir kargaşaya neden olmuyorum. Çoğu arkadaşım olan, en fazla 100 kişinin okuduğu bir bloga yazmak en sağlıklısıydı.

Aslında her şey 2009 gibi başladı. O dönem internette futbol blogları furyası başlamıştı. Birçok genç, kültürlü, bilgili, futbolu seven, takip eden insan bloglarda buluşmuştu. Blog tutanların büyük bir kısmı ya genç oldukları için ya da kariyerlerindeki talihsizlikler yüzünden ana akım medyada yer bulamıyordu. Fakat o dönemde öyle bir atmosfer oluştu ki, bir anda ana akım bloglar oldu.

Sonrasında 'mikroblog' denilen Twitter yaygınlaştı. Blog yazılarına aşina olduğumuz insanlar, Twitter ile beraber oraya geçti. Yazmak istediklerini daha çabuk bir şekilde daha çok insan ulaştırdılar. Tabi biraz daha kısa olarak, yani özet geçerek. Eski uzun ve dolu yazılar ortadan kayboldu. Artık okunmamaya başlanan bloglar da yazarlar tarafından boşlandı. Bir tercihti, kimseye laf söylenemez. Zaten işin bu noktasında herhangi bir sıkıntı yok.

Hem bloglarda uzun yazılar yazabildiklerini gösteren hem de Twitter'da 140 karakterin hakkını verebilenler yavaş yavaş ana akım medyaya geçtiler. Zaten bir yerden para kazanmaya başlamaları lazımdı. Sevindirici bir gelişmeydi. Kafalarda bir hayal ve ideal vardı. Artık köşe başlarını tutan ve ezberden konuşan ağalar yerlerini bırakmak zorunda kalacak ve bu genç insanlar halka ulaşacaktı. İlk başta da öyle oldu. Şu an birçok spor kanalında ve gazete gördüğünüz insanların bir kısmı o topluluktan, bu blogun sağ tarafındaki blog listesinden ve çok daha fazlasından geldi. 

Fakat geldiğimiz nokta, hiç de beklediğimiz gibi olmadı. Sorunun kimde olduğunu bulmak çok kolay değil. Halk, toplum, ahali, okuyucu, izleyici, patron, tiraj, hit gibi kavramlar mı onları dönüştürdü, yoksa onlar mı dönüşmek istedi bilemiyorum. Fakat  eskisinden daha da kötü bir ortam olduğu mevcut.

O yıllarda ben de gençtim. Ben de burada ilk yazılarımı yazdığım yıllarda, hem ergenlikten yeni yeni çıkıyordum hem de taraftarlık duygularım ağır basıyordu. Heyecanlıydım. Sonra sektöre girdim. İsteyerek girdim, çok da keyif aldım. Halen de alıyorum. Kolay bir iş değil, o yüzden sevmeyen insan yapamaz. Barınamaz. Ben seviyorum. Üstelik çok sevdiğim oyunun bir şekilde içine girebilme imkanı yakaladım. İşim sayesinde kendi bakış açılarımı geliştirmiş oldum. Birçok futbolcu ve teknik direktörle tanıştım, konuştum. Kulüplerde, basında, futbolun dokunduğu birçok yerde çalışan birçok emekçiyle, futbol topu sayesinde para kazanan profesyonelle tanıştım. Uzun uzun sohbetlerim oldu. Birçok kişi sektöre girdikten sonra "Artık bu oyunu sevmiyorum" itirafında bulunsa da ben o sohbetler sayesinde işimi de, futbolu da daha çok sevdim. Fakat bir yandan da çocukluğumdan beri ilgilendiğim, izlediğim, oynadığım, okuduğum oyunun ne kadar çetrefilli bir spor olduğunu fark ettim. İlerledikçe ve öğrendikçe aslında, senelerdir anladığımı sandığım oyun hakkında ne kadar çok şey bilmediğimi fark ettim. Bir zamanlar bilgiçlik yaparak çok çabuk salladığım insanların, aslında saygı duyulacak bir iş yaptığını fark ettim.

Zaten bu işi neden yapıyorduk ki? Gerçi herkesin derdi ve meselesi farklıdır ama ben oyunu seviyorum. Bu oyun sayesinde çok şey kazandım. Arkadaş kazandım, para kazandım, eğlence kazandım. Oyunun içinde olmak ve içinde olurken de bir değer üretmek güzel olabilirdi. İdealist duygular olmadan, çok büyük paralar kazanmanın zor olduğu yerde dirsek çürütemezsiniz. Bir şeyler üretmenin hazzını yakalamak zorundasınız. Çok şeyler aldığınız döngüye, bir şeyler vererek katkıda bulunmalı, hatta onun daha iyi hale gelmesine yardımcı olmalısınız.

Her çocuğun daha iyi şartlarda spor yapması ve spor yaparak sosyalleşmesini sağlayabilmek için basının da çok önemli bir yeri var. Aslında buralar uzun konular.

Bir de daha güncel, kısa vadeli bir görevimiz var. Sahada oynayan oyuncunun ve kenardaki teknik direktörün kendisini ifade edeceği, halka ulaşacağı bir araçtır spor medyası. Ayrıca izleyenlerin de bilgi alacağı bir yerdir. Yani bir köprüdür.

Tabi herkes bu ideallere sahip olmayabilir. Fakat bir de etik kısmı var; sahada mücadele eden insanların itibarını korumak gibi. Evet; onları eleştirmek en doğal hakkımız ama kelimeler doğru kullanılmalı, eleştiriler belli bir süzgeçten geçilerek yapılmalı. Bu "yıkıcı değil yapıcı eleştiri" ezberine benzese de aslında tam olarak değil. İsterseniz yıkabilirsiniz de. Fakat kullandığınız dil önemli. Yazı ile edebiyat ile iş yapan ve üreten insanların kullandığı dil önemli; zira toplum bile oradan şekillenecektir. Şu günlerde o dilin ıskalandığını çok net görebiliyoruz.

O 2009 zamanının en gözde isimlerinden biri Ali Ece'ydi. F Dergisi'nde severek okurduk. Sonra tanışma imkanımız da oldu. Futbolu sevdiği belliydi. Fakat zaman içinde bambaşka bir figüre dönüştü. Karius şovu, bir 'iş' diyelim ve geçelim. Fakat Fanatik'teki yazılarında yazdıkları gerçekten akıl alır gibi değil. Mesela Hasan Ali Kaldırım'ı eleştirmek yerine, "Onu yorumlarsam dava açabilir" minvalinde cümleler  kullanıyor. Nasıl yani? Hakaret davası mı? Yani kötü oynayan (bence kötü değil) bir sol beke hakaret edebilir miyiz? Üstelik bizi bundan alıkoyan sadece maddi tutar mıdır? Yani hakaretlerin yargıda cezası olmasa eder miydik? Kötü oynayan bir sporcuya kendimizi tutup hakaret etmememiz bir başarı mıdır? Bir sol bekin kötü oynaması ne kadar kötü ve sinirlendirici bir olaydır?

Veya Trabzonspor maçında kırmızı kart gören Belhanda için "Onunla aynı evde kalsaydım (ki kalmam da) elektrik faturasının parasını ona vermezdim" ne demek? Ucu ırkçılığa kadar gider ama Ali Ece'nin öyle bir adam olmadığını biliyoruz. Fakat onu okuyanların ne olduğunu bilmiyoruz. Ali Ece gibi biri böyle cümleler kullanıyorsa, öfkeli kalabalık Belhanda'yı veya Hasan Ali'yi görünce ne der? Sahada işin yapanları eleştirirken, onların en azından itibarını korumak gerekmez mi?

Uğur Karakullukçu tanıdığım sevdiğim bir arkadaşım. O blog jenerasyonunun en gözde gençlerinden biriydi. Altyapı maçlarını izler, ülke puanı hesaplardı. Araştıran bir adamdı. Hâlâ da öyledir. Çalışkandır. Tırmalar. A Spor'dan ülkeye seslenir. Tanıştığım ve işimi öğrenen insanlar bana direkt onu soruyor mesela. O kadar seviliyor.

Geçen sezon bir konuyla gündeme gelmişti. Yasin Öztekin'in kendisini tehdit ettiğini söylemişti. Haklı olabilir. Gerçekten de Yasin arayıp onu tehdit etmiştir, şaşırmam. Fakat Uğur, bu olayı canlı yayında açıklarken "Ben gazeteciyim, Yasin'i eleştiremeyecek miyim?" dedi. Bu cümlede de hata yok. Fakat Uğur'un Yasin için yazdığı tweet'leri biliyoruz. Mesela ona 'Eyşan' demişti. Eğer Ezel izlediyseniz Türkiye Twitter  literatüründe Eyşan'ın ne anlama geldiğini biliyorsunuzdur. Bir sporcuya, bir gazeteci buna diyebilir mi? Bu bir eleştiri midir? Gazeteci bunu derse, başkaları neler der?

Serdar Ali Çelikler yakın çevremizde çok sevilen bir isim. Hatta o yüzden, yani onu eleştirdiğimiz için bizi arkadaşlıktan çıkaran dostlarımız oldu. Onlara göre Serdar Ali dobra konuşan bir adamdır. Aslında dobra konuşmuyordu, sadece arkadaşlarımızın sevmediği Aykut Kocaman'ı yerden yere vuruyordu,  arkadaşlarımızın da hoşuna gidiyordu. Serdar Ali için değişen bir şey olmadı. Yeni sezonda başkalarını etiketliyor. Reyes'e 'kazma', Jailson'a 'çubuk kraker' diyor. Aslında bu sıfatlar da bire birde çok dert edilecek konular değil. Yıllarca Recep Çetin'e de 'takoz' dendi. Tekniği yetersizdi çünkü. Fakat diğer özellikleri, onun yıllarca Beşiktaş'ta tutunmasını sağladı ve herkes de bu özelliğine saygı duydu. Serdar Ali'nin ise Reyes ve Jailson'a saygı duyma gibi bir derdi yok. Onların itibarı umrunda değil. Haliyle Kocaman'a sallarken kral olan Çeliker, şimdi Ali Koç döneminde salladığı oyuncularla biraz tepki çekmeye başladı. Ekşi Sözlük'ten aldığı duyumlar ayrı mesele ama o mesele bu yazının, yani 'dil' konusunun derdi değil.

Uzak mesafeli olduğum insanları eleştirip yakınlarımı teğet geçmem adil olmaz. Bir dönem çalıştığım Socrates'te de benzer bir durum var. Youtube programlarının büyük bir kısmını severek dinliyorum. Fakat bazılarında küçük bir "Beyaz Futbol"a dönüşüyorlar. Oysa en çok eleştirdikleri kültürün simgesidir Beyaz Futbol. İki tarafı birbirinden sadece özneler, özel isimler ayırıyor. Beyaz Futbol'da, Sneijder, Kocaman, Şenol Güneş gibi isimlerden bahsedilirken burada Giroud, Mourinho gibi uluslararası ve bizden uzakta olan isimler değerlendiriliyor. Onlara çok rahat 'çöp' deniliyor. Programda ulanlar, herifler havada uçuşuyor. Madem böylesi komik ve sıcak; Abdülkerim Durmaz ile Ahmet Çakar'ın günahı ne? Ayrıca bir oyuncu bizi izlemiyorsa, bizim eleştirilerimizi duymayacaksa, İngiltere'de top oynayan bir Fransız ise ona hakarete yakın kelimelerle eleştiri düzmek makul mu?

İsim isim örnek vermeyi bırakalım. Konuyu tasvir ettik. Şimdi bu durumun nedenlerini tartışalım. Son dönemin yaygın tabiriyle, biz ne ara böyle olduk?

Spor medyasında ve hatta hayatın tüm alanlarında artık okuyucu ve izleyici talep ediyor. Onlar para harcıyor. Parayı da markalar veriyor. Sponsorların, reklam şirketlerinin sunduğu kadar var olabiliyorsunuz. Sponsorların önemsediği, ya da ölçtüğü, tek bir şey var; rakamlar. Bir projede sizinle çalışmak istiyorlarsa veya bir projeye para akıtmak istiyorlarsa bunun geri dönüşünü hesaplamak zorundalar. Bu geri dönüş de etkileşim sayesinde oluyor. Markalar için Twitter'da ve diğer sosyal medya mecralarında ne kadar etkileşim alındığı önemlidir. Haksız da sayılmazlar. Kendi sektörlerine göre tutarlı bir anlayışları var. Tabi ki en çok 'rating'i olana para harcamak istersiniz.

Şarkıcı, oyuncu buna göre hareket edebilir. Serenay Sarıkaya saç kesimini en çok nasıl beğeniliyorsa öyle yapabilir. Veya başka biri tweet'lerini ülke gündemin göre kutlama ve kınama mesajlarıyla şekillendirebilir. Ne de olsa onlar fikirleriyle değil yetenekleriyle ön planda. Çoğunluğa fikir sunmak zorunda değiller.

Fakat aynı durum basında yer alan 'üreticiler' için geçerli olmamalıydı. Maalesef öyle oldu!  Herkes bireysel bir medyaya dönüştü. Bu nedenle daha çok 'tık' almak zorundasınız. Bunun da en kolay yolu çoğunluğa göre şekil almaktır. Futbol okuyan ve izleyenlerin çoğunun durumunu ise biliyoruz. Belki siz de onlardan birisiniz. Tahammülsüz, saldırgan, öfkeli, kendi fikrinin kesin doğru olduğundan emin, araştırmaktan kaçınan, kendisini çürütecek bilgi ve verilere düşman bir kitleye sahibiz. O kitlenin hoşuna gidecek sözler söylediğiniz sürece "Adamsın", "Dobrasın", "Bunu ancak sen söylersin abi" gibi cümleleri duyarsınız veya okursunuz. 

Bu kitlenin en büyük düşmanı da futbolculardır. Özellikle de bazı yerli futbolcular ama genel olarak mimlenmiş futbolcular, teknik direktörler. O kitleyi ayrı bir yazıda irdeleriz ama konumuz basındakiler. İşte onlar da bu kitleye göre konuşmaya başladılar. Aykut Kocaman'ı, Hasan Ali Kaldırım'ı, Belhanda'yı eleştirmenin, hatta ona yaratıcı bir şekilde hakaret etmenin geri dönüşü var. Kimse bunu ıskalamak istemiyor.

Sadece yukarıda bahsettiğim isimler değil bunu yapan. Tüm sektöre yayılan bir durum. Hatta yorumculardan daha çok muhabirlerde böyle bir durum var. Mesela Galatasaraylı muhabirler, yaz ayında Tarık Çamdal'ı yerin dibine sokmak için adeta yarıştı. Tarık, muhakkak kötü bir transferdi. Verilen para da çoktu. Fakat silah zoruyla gelmemişti. Takımda kalmak da onun isteğiydi. Ben futbolcu olsam, oynayacağım takıma giderdim ama takımda kalıp, oynamadan para kazanmak da bir tercihti. Yanlış değildi. Yanlışı yapan onu takıma yüksek bedelle katanlardı. Fakat taraftarların tepkisi en çok Tarık'a olunca, muhabirler de en çok ona yürüdü. Çöp kutusu görseli paylaşıp, "Tarık idmana çıkıyor" diyen muhabir bile oldu. Kimse de "Beyler ne yapıyorsunuz?" demedi. Zaten onu diyen olsaydı da ya "Yerli oyuncu dostu" olurdu, ya da "Farklı olmaya çalışılıyor" denilerek marjinalleştirilirdi.

Son dönemin bir diğer revaçta sözüdür, hepimiz aynı gemideyiz. Hakikaten de öyledir. Biz bu toplumun bir parçasıyız. Ve herkes yaşadığı toplumdan rahatsız. Spor medyasındaki isimler, sosyal hayatlarında toplumun yaşadığı dönüşümden, toplumdaki öfkeden rahatsız olduklarını söylerler. O öfkeyi söndürebilecek güçleri yoktur muhakkak. Sonuçta sadece 90 dakikalık bir maçı yorumluyorlar. Onlardan bir toplum mühendisiliği beklemek haksızlık olur. Fakat rahatsız oldukları şeylere dönüşmeleri de iç acıtıyor. Bu alevi körüklemeleri üzüntü verici. Hatta bazen de sinirlendirici.

Sahada emek veren insanların işlerini bu kadar küçümsemek, emeklerini yok saymak, kimliklerini itibarsızlaştırmak hoş bir durum değil. Sonuçta gazeteci de sponsor da, ürettiğini futbolu seven insanlara satıyor. Eğer seyirciye/müşteriye sahadakilerin kazma, çöp, karaktersiz, tembel olduğunu söylerseniz, bir yerden sonra ürünü satamazsınız. Kim onları sevecek? Kim onları izleyecek?

Türkiye futbolundaki kalite muhakkak düştü. 10 yıl önceki gibi değil. Fakat yine de sahada bir oyun var. İzlenmeye değer bir oyun. Birileri orada mücadele ediyor. Kötü veya yetersiz olabilirler ama kısa vadede onlardan çok daha iyisi gelmeyecek. Seviyemiz bu. Bunu yükseltmek için çalışmalar olabilir ama çalışan herkesi küçük düşürerek bir yere gelinemez. Üstelik seviye ne kadar düşük olsa da oyunu izlemek için bir neden bulunabilir. Basının bir görevi de o nedenleri göstermektir (Ligin reklamını yapmaktan bahsetmiyorum).

Bu toplumsal olayın heyecanını yaşatmak gerek. 1980'lerde ve 1990'ların başında da Türkiye futbolunun seviyesi çok üst düzey değildi. Fakat spor sayfaları okunur, maçlarda tribünler dolardı. Çünkü insanlar Takoz Recep'i de, İmparator Oğuz'u da, Kral Tanju'yu da görmek isterdi. Herhalde Tanju Çolak şimdi oynasaydı, aynı maç sonu röportajlarıyla kimseyi tatmin edemezdi. Attığı gollere de bir kulp bulunurdu.

Sonuç olarak, bu itibarsızlaştırma, bu kötü dil, bu öfke beni üzüyor ve sinirlendiriyor. İnsanların emeğinin böylesine göz ardı edilmesine içim el vermiyor. Bu dil daha ne kadar devam edecek onu da bilmiyorum. Herhalde en sonunda gazeteler iflas edip, insanlar futbol izlemekten vazgeçince herkes yaptığı kötülüğün farkına varacak. Ya da yine suçlanacak başka birileri bulunacak.

Spor medyası son 10 yılda doping alana, şike yapana, kulüplerin kasalarını boşaltanlara, kötü orta yapan bir sol beke kızdığı kadar kızmadı.

Bir orta saha, kırmızı kart gördüğü için ne kadar suçlu olabilir ki? Bu ülkede en büyük suçlu o oluyor.


Pazar, Nisan 21

Nika: Oyundan Öte



Eksikleri olsa da, süresi kısa olsa da, biraz fazla dar çevre de kalsa da izlenmeyi hak ediyor... Futbola ve tribüne dair çok az görsel içerik var. Emeğe sahip çıkmak gerek.