Pazartesi, Eylül 17

Cool Hand Luke


Öncelikle izlemesi keyifli, çok keyifli filmlerden biri. Bunun çok basit nedenleri var. Birincisi hapishane filmleri zaten ilgi çeker. İkincisi yönetmen çok başarılı. Sinemanın artık görsel bir sanat olmaktan çıkıp efekt çekişmesine dönüştüğü bu yıllarda, bizim gibi eski kafalılar için bulunmaz bir nimet. Oyuncular da çok iyi. Paul Newman zaten iyi bir oyuncu. Aynı zamanda göze de hitap ediyor. Erkekler karizmatik buluyor, kadınlar yüzüne tav oluyor. İki taraf da haklı; zaten iki düşünce de birbirinin laciverti! Adamın gülüşü ise muazzam. Filmde  de sık sık kullanıyor, hatta repliklerde de geçiyor. Yani öyle sert bakışlı karizmatik erkeklerden değil. Onu izlemek keyif; yanında da kariyerlerinin henüz başında olan genç yetenekler var. Dennis Hopper, Anthony Zerbe ve Harry Dean Stanton gibi... George Kennedy de en iyi yardımcı oyuncu ödülünü alıyor. Yani iyi bir sinema filmi için her şey mevcut. IMDB'de elde ettiği yer ve 8.1 puan gayet yerinde.

Bundan sonrası filmin analizine girer. Ne anlatmak istiyor, ne anlatıyor? Newman'ın karakteri Luke bizim çıkış noktamız. Hapse düşen bu adam; toplumdan dışlanmış bir genç. Savaş gazisi ama kendine yer bulamamış. Otoriteye karşı tavırlı ama bunu yıkık dökerek göstermiyor. Tıpkı gülüşü gibi; alaycı ve mizahşör bir tarzı var. Otoriteyi devirmekten ziyade onu rezil etmeye, itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Zaten devirmek gibi bir şey istemez, çünkü yerine koyacağı bir çözüm yok. O çözümün parçası değil. Bir yandan bencil diyebiliriz. Fırsatını bulursa kendisi için iyi olanı yapıyor ama bir şeyleri değiştirmiyor.

Film de baş karakterine uygun bir yapıda. Bir isyankar model anlatıyor gibi, insanları heyecanlandırıyor ama bir çözüm olmak gibi derdi yok. Hatta kutsadığı, bireysellik oluyor. Zaten hapse düşme nedeni bile serserilik! Cezası ağır tabi; o ayrı bir konu. Fakat bir düzen değiştirme güdüsüne sahip değil. Filmin bir yerine kadar Luke ile aynı tavırda olmayan diğer mahkumlara kötü gözle bakıyoruz. Bir yerden sonra ise Luke'u sevmeye ve Luke'un yolunu desteklemeye başlıyorlar. Onların yapamadıklarını Luke'un başarmasını istiyorlar. Fakat hiçbir şekilde Luke ile beraber çabalamıyorlar. Ona yardım ediyorlar belki ama 'yoldaş' olmuyorlar. Luke'un da onları örgütlemek bir niyeti olmuyor. Ve biz izlerken bu tuzağa düşüyoruz. "Helal olsun adama ne güzel sevdirdi kendini" derken bireysel bir başkaldırışa alkış tutuyoruz. Sonunda da darbeyi yiyoruz. Bireysel başkaldırının soru ölümdür!

Holywood'un tüm ilham veren düzen karşıtı, asi filmlerinde olduğu gibi, isyankar veya toplum dışı karakter ölüyor. Onlar, otoriteye başkaldırmanın bedelini ödüyorlar. One Flew Over the Cuckoo's Nest, Dead Poets Society, Into the Wild (yakında bu blogda) hatta Blood Diamond bile... Aklınıza hangisi gelirse. Zaten bu filmler de her zaman bireysel hareket eden bir kahraman vardır. Çevrelerinden yardım alırlar ama bir örgütlenme telaşına girmezler. Bunu daha çok Avrupa sinemasında görürüz; onlar da politik film adı altındadır ve birçoğu zamanında yasaklanmıştır. ABD'de ise konu birey üzerinden döner. Yakışıklı ve karizmatik aktörlerin can verdiği karakterlerin sonu ise hüsranlar biter. Filmin türü de 'macera' veya 'dram' olur.

Yine de haksızlık etmemek lazım. Bu tarz filmlerin verdiği ilham da önemli. Büyük bir kısmı korkutan ve üzen bir son olsa da, bazıları bazılarımızı harekete geçirmiştir. Luke sadece başkaldıran bir karakter değil. Duyguları olan, annesini seven, tüm isyanını insani nedenlerden dolayı büyüten, ateist olmasına rağmen Tanrı ile konuşan, hiçbir zaman pes etmeyen, yenilgilerinden sonra sinirlenmeden ayağa kalkan bir karakter. Örnektir, ilham vericidir. 

Üstelik sinema sadece 100 yıllık bir sanat. Yani etkileri yeni yeni anlaşılan bir olgudan bahsediyoruz. Ve belki 100 sene sonra olmayacak bir sanattan bahsediyoruz. O nedenle yukarıda bahsettiğimiz filmleri ve benzerlerini ikiye ayırabiliriz. O da yapım yılları ile alakalı. Toplumu etkileyen güçlü, zamansız filmler veya sadece gişede kalanlar.

Cool Hand Luke bu anlamda önemli; zira çekim yılı 1967. Yani 1968'den bir sene öncesi. ABD'de o dönemde yaşanan havayı etkilemiş midir? Bunu söylemek fazla iddialı bir çıkarım olur. Fakat toplumdaki kaynamayı iyi gözlemiştir. Artık savaş sonrası dönemin "İyi aile iyi toplum" filmleri sona ererken ortaya çıkması önemlidir. Bu anlamda saygıyı hak ediyor. Zaten sinematik açıdan da saygı görmesi gereken bir film olduğundan bahsetmiştik. Tüm bunları düşününce; harika bir film!.

Pazar, Eylül 16

Yeni Bir Fanzin



Bu blogun başlangıcı aslında bir fanzindir. Bilen bilir. Seneler önce denedik, uğraştık, tadı damağımızda kaldı. Tam vazgeçecekken birden karşımıza internet çıktı, biz de işi bloga döktük. Pişman değiliz, güzel oldu. 

Bloglar sayesinde birçok insan birbiriyle tanıştı. O insanlardan bazıları hayatımızda yer etmeye devam ediyor. Fırat; yaş olarak bizden büyük olsa da her kesimle aynı yakınlığı sağlayabilen, herkesle iletişim kurabilen, herkesin dilinden anlayan bir insan. Aynı ilçe sınırlarında yaşasak da çok fazla denk gelemiyoruz. Onunla ve birçok insanla bir araya geldiğimiz yerdi Yoğurtçu Parkı. Orası sayesinde dostluğumuz sürdü. İyi ki de sürdü...  Birçok kişi bizi zaman içinde yanıltmış olsa da emeğin ve iletişim kurmanın değerini bilen Fırat hâlâ eskisi gibi...

Şimdi de Fenerbahçeli arkadaşlarımız Fırat'ın önderliğinde bir Fenerbahçe fanzini çıkartıyorlar. Bu blogun onursal yazarı ama artık yazmayanı Peralta da o ekipte. Tıpkı buraya verdiği katkı gibi, oraya da katkı vermiyor ama olsun! Ekibin geri kalanı çok iddialı. 1000 adet bastılar. Ben "Manyak mısınız oğlum, biz zamanında 200 tane bile satamadık" desem de dinlemediler. Üstelik bizim zamanımızda hem insanlar okumaya daha hevesliydi hem de şimdiki gibi okuyan insanlar internet üzerinden ihtiyaçlarını gidermeye bu kadar alışmamıştı. Yine de onların fanzini, onların kararı.

Evimde bir sürü fanzin var. Tribün Dergi'nin ilk sayısı hariç bütün sayıları mevcut; hepsi baş köşede. Onun dışında SAGS, GK, Ver Lefter'e, Parçalı.... Birçok tribünden, birçok takımdan fanzinler... "Söz uçar yazı kalır" önemli bir laftır. Fakat atık yazılar sanal aleme döküldüğü için zaman içinde onlar da uçuyor veya uçuruluyor. O nedenle fanzinler önemlidir. "Gelecek kuşaklara" kalıbı benim için geçerliliğini kaybetmiş olsa da, gelecek günlere referans olacak bir birikim oluşturmak için hepsi çok kıymetli...

Tribünlerin kan kaybettiği, birçoğumuzun oralardan elini ayağını çektiği ama içimizde bir yerlerde hâlâ ateşinin yandığı bir zamanda her fanzinin, her eserin bir değeri var. Arkadaş fanzini olmasının çok önemi yok. O sayede burada paylaşıyorum; o kısmı doğru ama her fanzin gibi içeriğine kefil olmamın tanışıklıkla alakası yok.

Sanırım Fenerbahçe - Beşiktaş maçından önce parkta dağıtımını yapacaklarmış. İlgilenenlere duyurulur. Onun dışında da Twitter'dan takip edilebilir.

Cumartesi, Eylül 15

Tôkyô monogatari


Japonların, dünya sinemasına sunduğu en ünlü,en beğenilen filmlerinden biri. Oldukça şaşırtıcı, zira çok daha klas filmleri mevcut. Burada ise oldukça kör göze parmak sokan bir hikaye var. Bizim Yeşilçam klasiklerine çok benziyor. Hatta daha çok, komedi unsuru az tutulmuş bir 'Olacak O Kadar' skeci gibi. Türkiye'de izleyenler kesin çok sever. Hatta belki de 1953 yapımı bu filmin Türkiye'de uyarlaması bile yapılmıştır 

Zaten Türkiye'de Japonlara duyulan hayranlık beni çok şaşırtır. Kendilerine has bir kültürleri var. Dünyanın bir ucunda olmanın getirdiği bir içe kapanıklık da mevcut. Genel olarak Türkiye ile çok benzeşirler. Batı'ya duyulan özenme bile aynıdır. Oysa Türkiye'de birçok kötü olaydan sonra Japonlar örnek gösterilir. 'Harakiri yapan bakanlar' klasiğinden ibaret değil sadece. Zaten sorumluluk bilinçleriyle bize fark atarlar. Fakat onun dışında benzeşen noktalar çok fazla. Bu filmde de aynı hikayeler mevcut. Hem hikayenin kendisi, hem anlatış tarzı...

Otobüste yaşlılara yer vermeyen gençlere kızanların, kaynanaları tarafından görmezden gelen gelinlerin, evlatları tarafından bayramdan bayrama arananların,  çocuklarını yetersiz bulan babaların çok seveceği ve zaman zaman da duygusallaşacağı bir film...

Tabi iki toplum arasında benzerlik kurarken, Japonların yakın dönemde iki tane atom bombası yediğini, dünyaya hükmetme hayali kurarken en büyük acıyı yaşadıklarını eklemek lazım. Bazı çelişkileri yaşamak için geçerli bir bahaneleri var! Zaten film de savaşın hemen sonrasında geçiyor. Hiroshima'dan Tokyo'ya, hayat mücadelesi veren çocuklarının yanına giden ama o güne kadar şehirlerinden dışarı çıkmamış yaşlı bir çiftten bahsediyor. Kağıt üzerinde ilginç bir hikaye gibi dursa da anlatım moktasında sınıfta kalmış. Filmleri değerlendirirken yapım yıllarını da düşünmek gerekiyor ama burada o konu bile artı getirmez. O yıllarda yapılan çok iyi filmler var; Japonya'da bile...

IMDB'de yüksek noktalarda olmasının nedeni ise herhalde kamera kullanımı. İlginç bir teknik var filmde. İzlerken insanı yoruyor. Hatta yormuyor bile; öyle bakakaldırıyor. Fark yarattığını kabul etmekle beraber çok da işe yaradığını düşünmüyorum. Oyuncuların da usta işi çıkardıklarını söyleyemem.

Normalde Japon yapımlarından (çizgi filmler ve animeler dahil) renkler muazzam kullanılır ve beni de çok etkiler. Bu film siyah - beyaz olunca, benim yakalayacağım bir şey de kalmıyor.

Esasında film 55 dakikada bitse çok iyi olurmuş. Tam da yaşlı çiftin deniz kenarında "Köyümüz şimdi ne güzeldir, hadi dönelim" dedikleri anda bitse ayakta alkışlardım. Fakat mesaj verme kaygısı her şeye yenik düşmüş. Uzadıkça uzamış, yazık olmuş...

Salı, Eylül 4

Çok Yüksek



Moda'dan Kalamış'a bakış...

Çocukluğumdan beri kaç kez bakmışımdır buradan oraya. Çok şirin ve sevimli gelirdi. Hâlâ daha bakınca huzur dolu oluyorum, içim rahatlıyor. Kendimi şanslı addediyorum. Fakat bakış açımı değiştirmem gerekiyor. Bu açıdan bakarsam içim acıyor. Huzur için biraz daha güneye, Adalar'a doğru dönmem lazım.

Çünkü bu manzara bir facia. Yüksek katlı binalar, inşaat araçları. Artık arka taraflar, uzaklar görülmüyor bile. Burası, bizim olmaktan çıktı. Her insan, geçmişi ve bugünü arasında sıkışır ve kavga etmeye başlar. O kavganın merkezi de doğup büyüdüğü yer olur. Biz de onu yaşıyoruz. Dünyadaki her insanın başına gelenden farklı değil. Fakat bundan daha çirkini de çok azdır.

Artık türkü de değişti... Yüksek yüksek evlerin arasında tepe sıkıştırmışlar... Bari en azından, vadedildiği gibi olası İstanbul depreminde ayakta kalsınlar da içimizi çürüttüklerine değsin.

Pazartesi, Eylül 3

Stand by Me



Ünlü oyuncuların ilk halleri, harika bir soundtrack, iyi bir yazarın (King) uyarlaması, iyi bir yönetmen...

Harika zaman geçirmek için harika bir film. Bol bol ergen var. Severim ergenleri ve ergenliği. Çocukluğumda bu tarz "Ergen dostluğu" filmlerini televizyonda çok fazla görürdüm. Bana onları hatırlattı. Onlardan daha da iyi. Herhalde 12 yaş civarı her çocuğa izletilmesi gerek. Seneler sonra, sinema çok değişse, toplum bambaşka bir şeye dönüşse bile...

Cumartesi, Eylül 1

Idi i smotri


Başyapıt...

Film demek haksızlık gibi. Kamera ile kayıt altına alınmış gerçekler. Belgesel bile değil. Çok acayip bir şey!

İzlemeden önce bu kadar etkileneceğimi beklemiyordum. Savaş karşıtı çok film izledim ama bu çok başkaydı. 

O kadar realist bir anlatımı var ki izleyenin psikolojisini bozabilir. Hatta belki yönetmenin de psikolojisini bozmuş olabilir. Yönetmen Elem (filme uygun bir isim) Klimov, 52 yaşında bu filmi çekiyor ve ondan sonra sinemayı bırakıyor. Filmin genç kadın oyuncusu Olga Mironova'nın da tek sinema filmi...

Yani; izlerken her şeye hazır olun.

Cuma, Ağustos 31

Dolar Boz Yabancı Getir


Mehmet Yiğiner ilginç bir başkan. Çok sivri değil ama işini bilir. Geçtiğimiz günlerde "Yabancı sınırı düşsün" diyerek bir açıklama yaptı. Açıklamasını yaparken milli refleksten, ekonomik tetikçilerden bahsetti. Üretimin önemine dikkat çekti. Devam eden 10 gün içinde kulübüne üç tane yabancı oyuncu transferi yaptı. Transferlerden önceki Galatasaray maçının kadrosunda zaten 10 yabancı oyuncu vardı. Üç tanesine daha ihtiyacı var mıydı emin değiliz. Zira böyle bir değerlendirme yapınca bazı arkadaşlar, "Adam sınırın düşmesini isteyip, yabancı transfer edebilir. Ligde rekabet etmek zorunda" diyebiliyor. Esasında haklılar. Fakat bir kulüp başkanı bunları derken hiç olmazsa biraz da üretime yönelebilir. Kimse ona 'üretme ama yabancı al" zorlamasında bulunmuyor. Keza bir alt ligden gelen takımın geçen seneki rakiplerinden biri olan Altınordu, yabancı oyuncu oynatmadan kendi liginde rekabet edebiliyor.

Durum tespiti veya dileği ile yaptırımlar tabi ki farklı olabilir. Fakat kullanılan dil de önemli. Siyasi mesajlar vererek, göz önüne çıkarak, bazı duygulara oynayarak yabancı sınırının düşürülmesini istemek ama diğer yandan bunun keyfini sürmek ile Türkiye'de oyuncu yetişmesi için çabalamak arasında fark var.

Mehmet Yiğiner ilginç bir başkan. Dolar konusunda da aynısını yapmıştı. 2016 yılının Aralık ayında, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın çağrısına ayak uydurarak dolar bozdurmuştu. O zaman Dolar 3.50'ydi. Yiğiner bankada 10 bin doları olduğunu söylemişti. Tabi ki bu tavır alkışlanabilirdi. Fakat sonra bu ilginç başkan bir kez daha haberlere çıktı.

Aylar önce 10 bin doları 3.50'den bozduran Yiğiner, 2018 yazında bir kez daha dolar bozdurdu. Aradan geçen 1.5 senede ne kadar dolar tedarik etti, ne kadar kâr etti ayrı ve bilmediğimiz bir konu. Bildiğimiz tek şey; bu sefer dolar bozdurduğunda kur 7.5'lara dayanmıştı. Yani en yüksekten... 

Şu an dolar 6.5 seviyesinde. Bir ara 6.00'ın altındaydı. Belki Yiğiner o sırada tekrar almaya başlamıştır. Günahını almayalım. Dolar bundan sonra yükselir mi iner mi durur mu yatırımcılar bilir. Fakat tehlike anında hiç panik yapmayın. Yiğiner dolarlarıyla orada olur ve ekonomik tetikçilere dersini verir.

Bakalım Ankaragücü, önümüzdeki 2-3 yılda altyapısından ne kadar oyuncu üretecek?

Perşembe, Ağustos 30

In the Name of the Father



Öncelikle film bir karizma şöleni... Daniel Day Lewis aslında nispeten çirkin bir surata sahip. Yani o surat başka birinde olsa sokakta dolaşırken pek şansı olmazdı. Fakat aynı yüz hatları Lewis'in karizması ile birleşince bir ikona dönüşüyor işte. Diğer yandan Pete Postlethwaite da ilginç bir surata sahip ama oynadığı filmlerin çoğunda canlandırdığı karakterleri karizmatik ve kült bir figüre dönüştürmeyi başardı.

Bunların hepsinin altında muhakkak oyunculuk yetenekleri de barınıyor. İkisi de çok büyük isimler. Lewis'i anlatmaya zaten gerek yok. Oscar tarihini altını üstüne getirdi. Bu filmdeki rolü, ona ikinci Oscar adaylığını getirmişti. İzlemediğim bir filmin oyuncusuna geçildiği için (Philadelphia / Tom Hanks) şu an bir şey demiyorum ama bence burada da alabilirdi. Pete Postlethwaite ve Emma Thompson da sadece adaylıkta kaldı. Yönetmen Jim Sheridan ve filmin kendisi de... Herkesin canı sağolsun. Akademiden ödülsüz dönmek bir gerçeğin üstünü örtmez; gayet güçlü bir film.

Yıllar evvel bir arkadaşım çok önermişti ama bir türlü altyazı bulamamıştım. Haliyle süreç uzadıkça uzadı. O tavsiye de aklımda yer etti. Zaten film övgüsünden ziyade, kendisini ne kadar etkilediğinden dem vurmuştu. O kadar kolay etkilenen, duygusallaşan biri değildi. Duyunca şaşırmıştım ama hak vermemek elde değil.

Konu biraz yerel gibi gözüküyor. IRA ile hiç bağı olmayan bir gencin, İngiltere'de yaşanan bir patlama yüzünden suçlanması ve hayatının alt üst olmasını anlatıyor. Eh IRA, toplumda yolunu kaybeden işçi sınıfı çocukları, İngiltere hukuku ve bürokrasi; hepsi birleşince sanki hiç bizim olayımız değilmiş gibi.... Film sitelerinde, sözlüklerde filmin altına yorum bırakanlar İngiliz devletinin ne kadar hukuksuz, ahlaksız, acımasız olduğundan falan bahsediyor mesela.

Oysa gayet evrensel bir olay var aslında. Evrensel demeyelim gerçi. Herhalde mesela bir İzlandalı hayretlerle izlemiştir filmi. Gerçi nedense hayretle izleyen ve küfür kıyamet yorumlarını eksik etmeyen Türkler de var. Demek ki insan bir olgudan uzak olmak isterse olabiliyormuş.

Tabi filmin tüm siyasi, politik mesajları ve meselesine rağmen her şeyin altında bireysel ihtirasların yattığını da görebiliyoruz. İnsan denen mahluk bir hippi kızı sevdiği için bir insanın tüm ailesini perişan edebilir. Veya makam, para, ün aşkı başka şeyleri göz ardı edebilir. Filmi sadece buradan okuyunca baskıcı ve haksız politikaları da ıskalamış olabiliriz. Zaten öykünün en can alıcı kısmı sonunda çıkar. Haksız yere içeri atılan gençler 15 sene sonra dışarı çıkarlar. Onları haksız yere içeri atanlar da yargılanır. Zannedersiniz ki dünyada bir umut ışığı yanacak. Bu kötü olay, benzerleri olmaması adına bir örneğe dönüşecek. Fakat bile isteye tüm gerçekleri saklayıp insanların hayatlarını zehir edenler birkaç sene içinde beraat ederler.

Herhalde buna benzer hisler uyandıran; yani uzakları izleyip kendi evimizle benzerlikler kurduğumuz bir diğer film de La Battaglia di Algeri'ydi. Fakat In The Name of the Father'ın daha insani, daha bireysel ve daha duygusal ve belki de tüm bunların birleşimi sayesinde daha güçlü olduğunu söylemek lazım. En azından Sheridan'ın filminde şöyle bir sahne var. İyi - kötü tüm duyguların zirveye çıktığı bir iki dakika...

Bu arada hapishane duvarında yer alan 1968 Benfica - Manchester United finali atkısı da gözlerden kaçmadı. Zaten duvarlarda yok yoktu...

Çarşamba, Ağustos 29

Geri Döndü


Son dönemde herhalde Javier Pastore kadar, tercihleri nedeniyle kendine yazık eden başka bir futbolcu yoktur. Serie A'yı bırakıp Paris SG'e gitmesi onun gençliğinin katili oldu. Şimdilerde para için genç yaşta Çin'e gidenler yetenekli oyuncular da var ama onların kısa sürede geri döneceğini biliyoruz. En azından öyle tahmin ediyoruz. Oralarda kalmak için ancak Hulk gibi kafayı kırmış biri olmak lazım. Zaten Hulk da tüm golcülük özelliklerine rağmen Pastore kadar heyecan verici bir oyuncu değildi.

Gerçi Pastore'ye de haksızlık yapmamak lazım. O Paris'in yolunu tuttuğunda PSG de bu kadar zengin bir takım değildi. İyi oyuncular alıyordu ama Pastore'yi veya Moura'yı yedekte oturtacak kadar lüksü de yoktu. Zaten Arjantinli, ilk yıllarında takımın banko ismiydi. Sonra yavaş yavaş rotasyon oyuncuna dönüştü. İtalya'da kalsaydı veya bir yerden sonra dönseydi ligin yıldızı olurdu.

Hiçbir şey için geç değil! Henüz 29 yaşında. Roma'ya transfer olduğunda bazı kuşkularım vardı. Top oynamaktan soğumuş olabilirdi. Ne de olsa hem bir 'yedek' olmuştu hem de cebi dolmuştu. Fakat dönüşü muhteşem oldu. Şimdilik...

Cengiz'in asistinde attığı gol çok klastı. Atalanta maçının tamamını izlemedim ama Pastore fena değildi. Herhalde daha da ısınacaktır. Böyle bir yeteneğin Serie A'da sadece bir orta sıra takımında iki sene geçirmesi yazık olacaktı. Olgunluk döneminde Roma'ya kan verecektir. Eğer sakatlık olmazsa bu sezon özellikle takip edilecek futbolculardan biri... 

Salı, Ağustos 28

Çavdar Tarlasında Çocuklar



Bana "Çavdar Tarlasında Çocuklar" isimli bir romandan bahsediyorlar. Senelerdir duyuyorum bunu. Bıktım artık bu herkesin sevdiği romanlardan. Konusunu soruyorum "Holden adında bir çocuk hakkında" diyorlar. Bu mu çok sevdiğiniz roman? Bu kadar mı anlatabiliyorsunuz? Bu mu yanı? Tahmini kendim yapıyorum. Herhalde köyde, tarlada hayaller kuran ve büyüyen birkaç çocukla alakalıdır. 

Denk gelirsem okurum belki ama hiç merak etmiyorum. Arada filmlerde falan da bahsediyorlar. Özellikle Amerikan filmlerinde. Amerikan edebiyatının önemli kitabıymış. Amerikalılar da çok sever abartmayı. Zaten 200 yıllık tarihleri var, bir de edebiyat şovu yapıyorlar. Gerçi bazı yazarlarını severim. Ortaokulda Steinbeck okumuştum. Hakkını yemeyeyim, iyi herifler var orada da. Fakat bu kitap bu kadar sevildiyse vardır bir yamukluk. Teoman da çok seviyor gerçi. Teo'yu severim. İyi söz yazar. Zaten sosyoloji mezunudur. O beslendiyse kitaptan bir şans veririm. Şarkısına bile isim yapmış. Gerçi neden kitabın iki tane Türkçe ismi var, o da ayrı konu....

----------------------------------------

Bizim Hasan da sevmiş kitabı. Yeni okumuş. Hasan iyi çocuktur, zevklerimiz de benzer birbirine. En azından sinema ve kitapta benzer. Fakat arada dengesini kaybediyor. Çok alakasız şeylere tutuluyor. Biraz kızların sevdiği şeyleri sevmeye özen gösteriyor. Bu da onlardan biri herhalde. Ciddiye almamak lazım.

----------------------------------------

Sonunda kitaba denk geldim. Kitabı veren "Holden sana benziyor" dedi. İyi mi kötü mü anlamadım. Yakışıklı, karizmatik biri mi acaba bu Holden? Umarım öyledir. Ergenmiş. Ergenleri severim. 

Tam ergenmiş. Sayfa bir, hemen ailesine sallıyor. Nasıl bir kitap bu? Anlatım tarzına bak! Bu çocuğu mu okuyacağız? Millet isyankar, asi diye sevmiş herhalde. Ağzından küfür eksilmiyor. Bunların hepsi şov işte! Yalancı olduğunu söylüyor bir de. Oysa benim en değer verdiğim şey dürüstlük. Devamlı da okuldan atılıyor. Sigara da içiyor. Tam gıcık özel okul ergeni. Bizim orta üst sınıflar beğenmiştir kesin bunu. Kendilerinin asi halleri. Tabi ya...Bir Bandini'ye bak, bir de Holden'a... Aradaki fark çok belli.

---------------------------------------------

Aslında fena çocuk değilmiş bu Holden. O iyi de çevresi kötü. Garip garip tipler. Ukala, şımarık ve hayatlarında herhangi bir anlam olmayan yüzeysel insanlar. Amerika'nın zengin tayfasının çocukları. Kremayı yiyenler yani. Holden ise adammış! O yaşta anlamaya çalışıyor bazı şeyleri. Sevdim bu çocuğu. O ortamda ve o maddi bollukta gözünü açmaya çalışıyor. Fakat çok sinirli ve fevri. Yine de sevdim. Fakat en çok kimi sevdim biliyor musunuz? Phoebe; Holden'ın kardeşi. Kitabın en saf en naif ve belki de en akıllı karakteri. Zaten Holden da en çok onu seviyor. Bu Holden nankör değil, aptal değil. Asıl aptal Sally zaten. 

------------------------------------------------------------------

Hey, Sally,” dedim.“Ne?” dedi. Salonun öbür ucundaki bir kıza bakıyordu.“Hiç canına yettiği oldu mu?” dedim. “Yani, bir şeyler yapmazsan, her şeyin batağa gideceğinden korktuğun oldu mu hiç? Yani, okulu filan seviyor musun?”
Okul mu? Felaket sıkıcı.”
“Yani, okuldan nefret etmiyor musun? Biliyorum, felaket sıkıcı, ama ben sana, nefret ediyor musun, diye soruyorum.”
“Şey, tam da nefret etmiyorum. Ama hep…”
“Ben nefret ediyorum. Hem de nasıl nefret ediyorum,” dedim. “Ama yalnızca okuldan değil. Her şeyden. Bu New York'ta yaşamaktan, her şeyden. Taksilerden, Madison Caddesi otobüslerinden, seni arka kapıdan dışarı atmak için haykıran şoförlerden, Lunt'lara melek diyen sahtekârlarla tanıştırılmaktan, kendimi hemen sokağa atmak istediğim halde durmadan asansörlere binip inmekten, Brooks'ta sana pantolon uydurmaya çalışan heriflerden, insanların hep…”
“Bağırma lütfen,” dedi bizim Sally, ki çok gülünçtü, bağırdığım filan yoktu.
"Arabalar, örneğin,” dedim. Ama çok sakin bir sesle söyledim bunu. “Örneğin insanların çoğu arabaları için deli oluyorlar. Arabaları hafifçe bile çizilse üzülüyorlar, durmadan mil başına ne yaktıklarını konuşuyorlar. Arabalarını aldıkları gün, başlıyorlar daha yeni bir arabayla nasıl değiştiririz diye düşünmeye. Ben, eski arabaları bile sevmiyorum. Beni hiç ilgilendirmiyor arabalar. Lanet bir atım olsa, daha iyi. Atlar en azından insana yakın, Tanrı aşkına. Atlarla en azından…”
“Neden söz ettiğini bile anlamıyorum,” dedi bizim Sally. “Konudan konuya…”
“Biliyor musun?” dedim. “Şu anda New York'ta olmamın tek nedeni sensin. Sen olmasaydın, herhalde uzaklarda bir cehennemin dibinde olurdum şimdi. Ormanlarda mı olur artık, başka bir lanet yerde mi işte. Burada olmamın tek nedeni sensin.”
“Ah, ne tatlısın,” dedi. Ama anlıyordunuz, bu lanet konuyu değiştirmemi istiyordu.
“Erkek okullarına gitseydin görürdün. Bir dene de gör,” dedim. “Sahtekâr heriflerden geçilmiyor ortalık. Tek yapacağın, derslerine çalışmak, böylece, bir gün kendine lanet bir Cadillac alacak parayı kazanmasını öğreneceksin, okulun futbol takımı kaybederse çok üzüleceğine herkesi inandıracaksın, sabahtan akşama kadar kızlardan, içkiden ve seksten başka bir şey konuşmayacaksın. O küçük kliklerde herkes birbirini nasıl da tutuyor. Basketbol takımındakiler birbirlerini tutuyor, Katolikler birbirlerini tutuyor, lanet entelektüeller birbirlerini tutuyor. Ayın Kitabı Kulübüne üye olan herifler bile birbirlerini tutuyor. Şöyle biraz akıllıca bir şey yapmaya kalk…”
“Bak, dinle beni,” dedi bizim Sally. “Çocukların çoğu okuldan senin bu dediklerinden daha fazlasıyla yararlanıyor ama.”
“Kabul ediyorum! Yararlananlar var, ama bazıları! Benim yararlanabileceğim ancak bu kadar. Anlıyor musun? Derdim bu benim. Lanet olasıca derdim de işte bu benim,” dedim. “Ben hiçbir şeyde, hiçbir yarar göremiyorum. Çok kötü durumdayım. Berbat durumdayım.”
“Evet, öylesin."
Sonra aklıma birdenbire o fikir geldi. "Bak,” dedim. “Ne düşünüyorum? Buradan defolup gitmek ister misin? Greenwich Village'da oturan bir herif tanıyorum, arabasını birkaç hafta için ödünç alabiliriz. Bir zamanlar aynı okula gidiyorduk, bana hâlâ on kâğıt borcu var. Ne yaparız, yarın sabah biner arabaya, Massachusetts'e, Vermont'a, işte o taraflara çeker gideriz, anlıyor musun? Oralar felaket güzeldir.” Düşündükçe, daha da felaket heyecanlanıyordum, uzandım, bizim Sally'nin lanet elini tuttum. Ne lanet bir salağın tekiydim. “Dalga geçmiyorum,” dedim. “Bankada yüz seksen kâğıdım var. Sabah banka açılınca çekerim, sonra gider o herifin arabasını alırız. Dalga geçmiyorum. Para suyunu çekene kadar o orman evlerinden birinde filan kalırız. Para bitince de, gider bir iş bulurum, dere kıyısında filan bir yerde otururuz, daha sonra da evleniriz. Kışın evimizin odununu filan ben keser getiririm. Yemin ederim, felaket güzel bir hayatımız olur. Ne dersin? Hadi! Ne dersin? Benimle gelir misin? Lütfen!”
“Böyle bir şey yapamazsın,” dedi bizim Sally. Felaket kızmıştı.
“Neden yapamam? Neden yapamazmışım?”
“Yapamazsın işte, o kadar. Her şeyden önce, biz daha çocuk sayılırız. Sonra, hiç düşündün mü, paran bittiğinde iş bulamazsan, ne yaparız? Açlıktan ölürüz. Bunların hepsi şahane şeyler, ama…”
“Şahane filan değil. İş bulurum. Sen bunun için tasalanma. Bunun için tasa çekmen gerekmez. Sorun ne? Benimle gelmek istemiyor musun? İstemiyorsan eğer, söyle yani.”
“Konu o değil. Konu hiç de o değil,” dedi bizim Sally. Ondan nefret etmeye başlamıştım, bir bakıma. “Böyle işlere girişmeye daha bir sürü zaman var; bütün bu işlere. Yani, sen üniversiteye gittikten sonra, evlenirsek filan. Gidilecek pek çok yer olacak o zaman. Sen şimdi yalnızca…”
“Hayır, olmayacak. Gidilecek pek çok yer olmayacak. O zaman her şey tümüyle farklı olacak,” dedim. Moralim felaket bozulmaya başlamıştı yine.
“Ne?” dedi. “Seni duyamıyorum. Önce bağırıyorsun, sonra da sesin…”
“Hayır dedim, ben üniversiteye gittikten sonra filan gidilecek pek çok şahane yerler olmayacak. Kulağını aç da, dinle. O zaman aşağıya elimizde bavullarla filan, asansörle ineceğiz. Herkese telefon edip hoşça kalın diyeceğiz ve otellerden kart filan atacağız. Ben bir büroda çalışacağım, bir sürü para kazanacağım, işe taksilerle veya Madison Caddesi otobüsleri ile gideceğim, gazete okuyacağım, durmadan briç oynayacağım, sinemalara gidip bir sürü kısa film ve haber şeridi seyredeceğim. O haber şeritleri, of Tanrım! Hep de salak bir at yarışı olur, ya da kadının teki geminin bordasında şişe kırar, ya da pantolonlu bir şempanze lanet bir bisiklete biner. O zaman geldiğinde, hiçbir şey aynı kalmayacak. Ne demek istediğimi hiç anlamıyorsun.”
“Evet, belki anlamıyorum! Belki sen de anlamıyorsun,” dedi bizim Sally. Zaman geçtikçe, ikimiz de birbirimizden müthiş nefret ediyorduk. Onunla akıllıca bir konuşma yapmaya çalışmanın hiçbir anlamı olmadığını anlıyordunuz. Bu konuyu açtığım için de felaket pişmandım.
“Hadi, kalk gidelim buradan,” dedim. “Doğrusunu istiyorsan, beni hasta ediyorsun." Vay canına, ben böyle söyleyince kız nasıl küplere bindi! Biliyorum, böyle söylememeliydim, böyle bayağılaşmamalıydım ama felaket moralimi bozmuştu. Genellikle kızlara böyle kaba şeyler söylemem. Vay canına, kız nasıl küplere bindi! Ondan deliler gibi özür diledim, ama özrümü kabul etmedi. Üstelik ağlıyordu, ki bundan biraz korktum; evde babasına, ona, "Beni hasta ediyorsun” dediğimi filan söyleyebilirdi. Babası sessiz sedasız türden bir herifti, benden fazla hoşlanmıyordu. Sally'ye bir gün, benim lanet bir şamatacı olduğumu söylemiş.“Ciddi söylüyorum. Çok üzgünüm,” deyip durdum ona.“Üzgünmüş. Üzgünmüş. Bak bu çok gülünç,” dedi. Hâlâ ağlıyor gibiydi ve birdenbire, öyle konuştuğum için çok üzüldüm.“Hadi, seni eve bırakayım. Ciddi söylüyorum.”
“Ben kendim gidebilirim, teşekkür ederim. Beni eve bırakmana izin vereceğimi sanıyorsan, deli olmalısın. Ömrümde hiçbir çocuk bana böyle bir şey söylemedi.”

Olup biten her şey, bir bakıma çok gülünçtü, bir düşünürseniz. Birdenbire yapmamam gereken bir şey yaptım. Güldüm. Ben bazen böyle sesli sesli, salak gibi gülerim işte. Yani, ben sinemada kendimin arkasında otursaydım, bir zahmet patırtıyı kesmemi söylerdim herhalde kendime. Kahkahayla gülmem bizim Sally'yi daha da delirtti.

Orada bir süre daha ondan beni affetmesini istedim, ama kabul etmedi. Durmadan, bana gitmemi, onu rahat bırakmamı söyledi. Ben de sonunda çektim gittim. İçeriden ayakkabılarımı filan alıp, kendi başıma çıktım oradan. Böyle yapmamalıydım, ama canıma yetmişti artık.

Doğrusunu isterseniz, bu konuları ona neden açtığımı bile bilmiyorum. Yani, şu uzaklara bir yerlere, Massachussetts'e, Vermont'a filan gitme işini. O benimle gelmek isteseydi bile, ben onu yanımda götürmek istemezdim herhalde. Götürmek isteyeceğim biri olamazdı o. İşin korkunç yanı, ona sorduğumda ciddiydim. İşin en korkun yanı. Yemin ederim, ben deliyim. 

-------------------------------------------------------------------

Holden ile kendimi özdeşleştirdiğimi nereden çıkıyorsunuz? Bir tane ergen işte. Hem zaten birçok katil ve suikastçinın baş ucu kitabıymış. Onlar özdeşleştirsin kendini. Ben akıllı, sağlıklı bir bireyim. Gerçi Amerika'da Cumhuriyetçiler kitabı hiç sevmemiş. Hatta zamanında yasaklanmış bile. Demokratlar sevmişler. İkisinin de birbirinden farkı yok da, Cumhuriyetçilerin sevmemesi normal. O güzel, ışıltılı ve geleneklerle dolu dünyalarına sallıyor Holden. Sallıyor da ne oluyor? Kendini harcıyor sonunda. Yazık oldu çocuğa. Ben onun kadar kavga edemezdim toplumla. Ancak uzaklara gitme hayali kurdum birkaç kez, o kadar. Bir de blog yazdım. Başımdan geçenleri anlattım. Ne oldu işte sonunda? Garip biri oldum. Elde var bir! Sıfır değil ama neyse ki... Garipliğin işe yaradığı da oluyor... 

Ama o kadar işte. Holden'ı anlıyorum. Sonunda ikimiz de aynı yerdeyiz. Hem bir yere gidemedik hem de sadece yazabildik. O daha iyisini yazdı tabi. Fakat yazınca da rahatlamıyorsun..

Zaten, sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra....


Pazar, Ağustos 26

There Will Be Blood



There Will Be Blood hakkında övgüler çok fazlaydı. Aradan 10 sene fazla süre geçti. Övgüler bir çığ gibi kabardı durdu. Paul Thomas Anderson zaten son dönemin (2000'lerin) en çok sevilen, kendine has bir kitle edinen yönetmenlerinden. Ben de adamın kafasından geçenlere saygı duyuyorum. Fakat izlemesi zor bir film için uzun saatler harcamayı da çok kabullenemiyorum. Tabi film kötü değil, oldukça da iyi. O yılın en iyilerinden olduğu bir gerçek. Belki de bu dönemin en iyilerinden. Yine de Paul Thomas Anderson'un tarzı beni saramadı.

Filmlerini izlemek zor. Zordan kasıt ise temponun yavaşlığı kesinlikle dolayı değil. O beni bağlamaz. Hatta hoşuma da gider. Hele çok iyi oyuncular ve çok iyi planlar varsa aksiyona hiç gerek yok. Fakat bana göre, Anderson'un kariyerinin ortasındaki ve sonundaki filmler (hepsini izlemedim) çok fazla ABD odaklı filmler. Ülke tarihi ile ilgili derin analizler, çıkarımlar ve metaforlar var. Benim gibi Türkiye'de yaşayan orta seviye bir donanıma sahip bir adam için izlemek ve bir şeyler anlamak kolay değil. Filmin önemli bir kısmı benim için çöpe gidiyor.

Bu arada evet tempo da yavaş. Mesela bu filmde ilk repliği duymak için 15. dakikayı bekliyoruz. Fakat yine de insanın yerinden kalkması zor. Göz muhakkak ekranda oluyor. Görüntü yönetmenliği harika, müzikler (Radiohead'dan Greenwood) şahane. Arkadan devamlı gelen siren sesleri bile ayrı bir vuruculuk katıyor tek başına. "Fakat filmden geriye ne kaldı?" diye sorulunca verecek çok bir cevabım yok. Üzülüyorum bu duruma.

Yine de hiç bir şey çıkarmadık değil. Kırsal yaşamı, kırsalı yaşamdaki ekonomik hareketliliğin getirdikleri, sömürü, dinin kullanımı gibi bir çok konu gözümüzün önünde. Bunların büyük bir kısmı da evrensel konular zaten. Zaten o yüzden de güçlü bir film olduğu su götürmez gerçek. Filmin esinlendiği kitap Upton Sinclair'in Oil adlı romanı. Kitabı okumadım ama onun hakkında bildiğim bir şey var. Sabahattin Ali gençlik zamanlarında o kitaptan çok etkilenmiş. Rivayete göre Ali, "Bu kitapta anlatılanların yarısı doğrıysa bir insan mutlaka solcu olmalı" demiş. Film de bu şehir efsanesine uygun ilerliyor. Fakat sözlerini ve meselelerini çok sert ve kör göze parmak sokar gibi anlatmadığı için filmi izleyince bir sınıf bilinci ile dolmuyoruz. Bu bir eksiklik mi yok artı mı ayrı bir tartışma konusu. Ama Holywood'un kendini eleştiren ve bildiğimiz kavramları tekrar tekrar anlatması da biraz sıktı gibi. Anlatsın mı? Anlatsın tabi. Fakat filmin kimliğini bu etiket üzerinden oluşturmasın. Anderson'un böyle bir kaygısı yoktur muhakkak ama filmi ve kendisini sevenler bizi biraz bu sulara itti.

There Will Be Blood eksi puan alacaksa süresinden kaynaklanıyor. Filmin ikinci yarısı hem çok uzadı hem de sanki konu çok dağıldı. Belki de o sene (2007) Oscar'ı kaptırmasının nedeni de budur. 

Fakat konu Oscar olunca Daniel Day Lewis her şeyiyle hak ediyor. İnanılmaz bir oyunculuk, inanılmaz bir ruh. Paul Dano çok sevdiğim bir oyuncuydu ve o da çok iyiydi. En azından bir adaylık koparabilirdi.

Belki de yıllar yıllar sonra daha sindirerek izlerim bu filmi. O zaman daha büyük keyif alırım.