Pazar, Şubat 7

Türk Baggio



Sene 1992... Ali Nail (Durmuş) o zamanlar, 22 yaşındaydı. İki sene sonra Fenerbahçe'ye transfer oldu. Real Betis maçında mutlak golü kaçırdı, dönen topta Fenerbahçe golü yedi.

Salı, Şubat 2

Incendies



Bu filmi izlemek isteyenlerin karşılaşacakları acılara hazır olması gerekiyor. Zor film. Güç film. Daha da kötüsü gerçek bir film. İnsanı insanlığından utandıracak bir film. Savaş görmemiş bir yerden bakınca iyice zor ve korkutucu geliyor. Sanki bu ve buna benzer acılar, herkesin başına gelecekmiş gibi. Ve üstelik bu sıralı bir şeyse,  her topluma uğrayacaksa, Ortadaoğu'nun çıkışında yer alanlar olarak, biz daha sıramızı da savmadık.

Böyle bir gerçekliği gözler önüne serme cesaretini göstermiş bir film hakkında da insan olumsuz görüş bildiremiyor. Oysa eksik yönleri çok fazla. Oscar'a aday olmasını (2011) da bu açıdan biraz yadırgadım. Gerçi eksiklik biraz da bizden kaynaklı. Lübnan iç savaşına dair bilgilerimiz yüzeysel. O nedenle filmin tarihsel olaylara üstü kapalı girmesi, teğet geçmesi, beni tatmin edemedi. O dönemler anlatılırken kafamız biraz karışıyor. Gerçi, belki üstüne daha vurucu bassaydı bu da rahatsız edebilirdi. Onun dışında; başroldeki Lubna Azabal dışında kalan oyuncular biraz yetersiz kalmış. Bunlar filmde ve hikayeye zarar veriyor mu? Çok fazla değil. Ama Oscar adaylığı için sanki biraz duygusal davranılmış gibi geliyor. Gerçi bu da ayrı bir çelişki, çünkü siyasal tavır sözkonusu oldu mu 'Batı' tarafına daha imtiyazlı davranırlar. Bu sefer, eğer iteleme olduysa, oldukça şaşırtıcı bir tavır olur.

Sonuç olarak; zor film. Bu acılar; az veya çok, bir gün bize de uğrayacak. Kaçarı zor. Dünyanın içinde yangın var, bu alev bizi de saracak.

Pazartesi, Ocak 25

Şok



Hayat benim için daha değerli oldu şimdi. Uzun bir süre suya bastığımı düşündüm. Sık sık saate bakıyor, işte hayat neredeyse geçti, belki çok yakında kayıbım, diyordum. Bütünüyle bir nihilizm. Şimdi yaşama aşkıma yeniden kavuştum. Ölüm, geldiğinde bir şok gibi gelmiş olmayacak.

David Bowie, 1993

Pazar, Ocak 24

Güneş ve Konfeti





Bodrumspor puanları topladıkça taraftarların ilgisi artıyor. Aylardan ocak olmasına rağmen ilgi çok büyükmüş. Tabi oradaki ocak ile bizim bildiğimiz ocak aynı değil. Güneş var, huzur var.

Zara Belediyespor'u 1-0 mağlup edince play-off potasına girdiler. Üç hafta üst üste Sakaryaspor, Manisa BB Spor, Kemespor gibi play-off yarışının önemli takımlarıyla oynayacaklar. Buradan fazla yara almadan çıkarlarsa önleri açılır.

Taraftarlar da herhalde bu heyecanla pazar günlerini değerlendirmek için maça gelmiş. Konfetiler akmış. Görüntüler güzel. Bu sezon maç izlediğim iki stadyumdan biri, belki sonlarda bir daha giderim.

Cumartesi, Ocak 23

Habersiz Dünya



"Messi ilk oynamaya başladığında da dünyanın en iyisiydi ama dünyanın henüz bundan haberi yoktu. Patrick Vieria ile yaptığım bir telefon görüşmesini hatırlıyorum. Barcelona ile Juventus karşılaşacaktı. Ona, 'Bizim takımda bir futbolcu var, önümüzdeki 25 yıl boyunca dünyanın en iyi gollerini atacak'' dedim.  Dünyanın en iyi futbolcularından biri olacağını da söylemiştim. Bana 'Kim' diye sordu, 'Messi' dedim. 'Ona öyle bir tekme atacağım ki bir daha kendine gelemeyecek' dedi. Öyle bir şey yapmadı. Messi maçta karşılaştıkları ilk pozisyonda ona bacak arası attı. Vieria ile göz göze geldik ve güldüm."


Samuel Eto'o /Four Four Two

Cuma, Ocak 8

Hiç Çalışmadı



FourFourTwo'nun Aralık sayısında Mehmet Batdal röportajı var. Böyle röportajlar güzel oluyor. Özellikle Süper Lig topçularına dair bilmediğimiz şeyler çıkıyor. Ama oyuncuyu biraz tanımak ve satır aralarını okumak da gerekebilir.

Bu kısa röportajın büyük bir kısmı Galatasaray ile ilgiliydi. Batdal'ın Galatasaray günleri, yaşadıkları, sakatlıkları. Fakat bunların hepsi bir yana; asıl konumuz bunlar değil. Röportajın son sorusu futbol dışı. Cevap da öyle gibi. Ama belki de aynı cevapta 30 yaşındaki Mehmet Batdal'ın; yani kariyerine yeni Hakan Şükür olarak başlayan, yeni Zlatan diye devam eden ama sonrasında Süper Lig'de bile zor tutunan bir santrforun neden atılım yapamadığının cevabı da yatıyor olabilir. Ya da belki de sadece sayfada yer kalmadığı için ayrıntılı cevap kısa kalınca bizim önümüzde bu kadarı geldi ve biz de bunu anladık ama aslında iyi de denk geldi. Soru ve cevap şu:

Güzel yaptığın başka yemekler de var mı? Yemek tariflerini inceler misin?
Balık, et ya da salata yapabiliyorum. Arada bir de makarna. Bildiğimi yapıyorum. Kendimi hiç geliştirmeye çalışmadım.


Evet Mehmet Batdal, kendini hiç geliştirmeye çalışmadı. O sakatlıklarla, tercihlerle, planlarla, hayallerle geçen röporatjda; güzel bir son cümle...

Röportaj burada

Cumartesi, Ocak 2

Chugyeogja


Uzakdoğu sinemasını ilk izlediğimde pek sevmemiştim. Bu nedenle de o tarafta neler oluyor pek ilgilenmiyordum. Böyle olunca sanırım iyi bir eleme sistemi gerçekleşiyor. Bana kadar ulaştıysa, Kore sineması izleyen birinin tavsiyesi kulağıma geldiyse o film gerçekten iyi çıkıyor. Veya ikinci ihtimal; ben değiştim/onlar değişti ve keyif almaya başladım.

İşin aslı onların da değiştikleri çok bariz. Eski durağanlık yok. Biraz daha bizim alıştığımız tempoya sahipler. Şimdi bu iyi bir şey mi emin de değilim. Kendi tarzlarının dışına çıkmış oluyorlar. Veya o yavaş tempo bizim yanlış değerlendirmemiz de olabilir. Sonuç olarak hem göz kırpmadan izlenecek hem de seyirciyi rahatsız edecek filmler çıkıyor. Bir de bu kadar sert bir filmin yaşanmış bir olaylar silsilesinden esinlendiğini öğrenince sıkıntı bir kat daha artıyor.

Chugyeogja bunlardan biri. İngilizce adıyla The Choser. 2008 yapımı olduğu için çoğu kişinin izlediğini tahmin ediyorum. En azından benim çevremde öyle. Yönetmen Hong jin Han'ın ilk filmi olması çok önemli bir ayrıntı. 

Filmin eleştirebilecek en önemli yanı, komediyi fazla kullanması. Hikaye bu kadar sertken küçük küçük şakaların girmesi aslında fena değil ama vuruculuğu azaltıyor.

Bu arada filmi izleyeli 7-8 ay oldu. O günden bu yana da 4-5 film anca izlemişimdir. Blogu da boşladık, sinemayı da. Bunu değiştirmek lazım.

Çarşamba, Aralık 23

Bir Zamanlar Bir Ülke Vardı





Kafasındaki kasketten dolayı suratı çok net belli olmayan adam büyük bir futbolcu....Daha doğrusu eski futbolcu. Alttaki stadyuma aldanmayın; bu futbolcu büyük topçu olma yolunda ilerlerken o stadyuma çok fazla çıkmadı ama ilk adımlarını da burada attı. İlk fotoğraftaki eski bina da futbolcunun doğup büyüdüğü ev...

Bosna tarafında doğan Sırp bir baba ile Hırvat bir annenin çocuğu olan Sinisa Mihajlovic eve döndü... Yaklaşık 25 sene  aradan sonra. Kurir Gazetesi, onu evine götürmüş. Yeni yıl hediyesi gibi bir şey herhalde. Burası Borovo şehri. Sırp futbolcu Mihajlovic'in büyüdüğü şehir. Şehir ise Hırvatistan'da. Zaten Mihajlovic de bir röportajında kendisini Sırp ama ülkesini Hırvatistan olarak gördüğünü söylemişti. 

Onun da Balkanlar'daki hemen herkes gibi karışık fikirleri ve duyguları var. Mihajlovic, savaştan sonra ilk kez buraya geliyor. 1988'e kadar şehrin takımında top oynadıktan sonra, Novi Sad'a ardından da Kızılyıldız'a yani Belgrad'a gidiyor.  Evine, mahallesine en son uğradığında tarihler 1991'i gösteriyor. Borovo, o zamanlar Yugoslavya'ya bağlıydı. 

Şimdilerde Milan'ın teknik direktörü olan Sinisa, ''Fotoğraflara bakarak anılarımı taze tutmak istedim. Harap bir şehir olarak hatırlamak istemezdim'' diyerek neden yıllardır şehrine dönmediğini açıklamaya çalışıyor. Gazetenin haberine göre, ziyareti esnasında zaman zaman gözünde yaşlar beliriyor.

Kusturica'nın Underground'ında evini arayan Ivan, BM görevlisine Yugoslavya'yı sorar. ''Yugoslavya yok'' cevabını alınca filmin en can alıcı anı oluşur. Bu Hırvatistan ziyareti de sanki o sahnenin devamı gibi olmuş.

Yeni Yaşam Biçimi




".... Şu günlerde İngiltere’de de durum aynı. Genel olarak insanların sabrı kalmamış durumda ve kısa vadede başarı görmek istiyorlar. Güzel arabaları hemen sürüp, güzel dairelerde hemen oturmak amacındalar. Geçmişte bunun farklı olduğunu hatırlıyorum. Ailemin yazlığımızı inşa etmesi neredeyse 10 yıl almıştı. Her şey yavaş yavaş... Şimdi insanlar hemen istiyor. Bu futbolda da böyle ve işe koyulur koyulmaz baskı altına giriyorsunuz. Bu yeni bir yaşama ve düşünme biçimi"

Slaven Bilic

Salı, Aralık 22

Daha Çok Genç



Ancelotti, yıllardır aynı tipte. Teknik direktörleri düşününce sanki Lippi, Trapattoni, Ferguson dönemindenmiş gibi... Babacan, Hulusi Kentmen tadında. Oysa sadece 56 yaşında. Mourinho ondan sadece 4 yaş küçük. Benitez ile aralarında bir yaş var. 

Şu fotoğraf da çok acayip Adamın suratı aynı. Sanki şimdiki halini 25 sene öncesinin Milan'ına fotoşoplamışlar gibi.

Pazar, Aralık 13

Sarıyer 0-0 Nazilli Belediyespor



Bu ne şimdi? Oysa bu maç geçen hafta sonu oynanmıştı. Ben ise bu maça dair postu bir hafta sonra yazıyorum. Bir haftadır çok mu yoğunum? Hiç alakası yok. Fakat artık böyle oldu.

Artık daha az maça gidiyoruz. Daha az maç izliyoruz. Daha az yazıyoruz. Futboldan soğuduk demek futbola haksızlık olur belki de. Birçok şeyden soğudum. Bunu mutsuzluk olarak algılıyorlar. Değil. Mutsuz değilim, gördüğüm ve anlamlandıramadığım manzara karşısında moralim bozuluyor.

Garip bir yaşlılık özelliği de değil bu. O yaşlı amcalar da olur ya, "Ah şu eski Ramazanlar'' ezberi. Bizdeki o değil. Tam tersi. Değişen hiç bir şey olmuyor. İnsan ilk kez yaşadığı bir şeyin heyecanını duyar. O heyecan hayattan zevk almasını sağlar. Merdivenleri tırmanarak yeşil sahayı görmenin heyecanı iyi bir metafordu. Defalarca aynı şeyi yaşayınca bir heyecanı kalmıyor belki de. Merdivenleri daha yavaş çıkıyorsun. Daha geç çıkıyorsun. Maçın başlamasına az süre kala stada giriyorsun, hatta başladıktan sonra giriyorsun. Bloga da postunu bir hafta sonra yazıyorsun.

Hayatımda ilk defa Yusuf Ziya Öniş Stadı'na girdim. Ama aynı adamlar, aynı esnaf, aynı jargon, aynı tezahüratlar, aynı ritüeller, aynı davul ritmi orada. Fark yok. Maç boyunca pozisyona giremedi iki takım da... Haliyle tartışmalı bir pozisyon olmadı. Buna rağmen maçın ardından tribünler 'Futbolun katili Türk hakemleri'' diye bağırdı. Maçın özeti, futbolun özeti, Türkiye'nin özeti.

Sarıyer tribünü diğer tribünlere benzemiyormuş. Yaş ortalaması 40 falan. Onun da nedeni, 0-10 yaş arası çocuklarını yeğenlerini getirenler. O çocuklar da olmasa 55'e çıkar herhalde. 

İnsan böyle bir ortamda; her şey aynı kaldığında, sahadaki oyunun da çok fazla tüketilmesini istemiyor. Sanırım futboldaki sıkıntının kaynağı bu. Devamlı değişen kadrolar, transfer olan futbolcular. Herhangi bir futbolcuyu bir sezon sonra aynı yerde görmek oldukça zor. Sen aynı stada, aynı takımın maçına geliyorsun ama bilmediğin insanlarla karşılaşıyorsun. Bir de o maçta pozisyon olmayınca; yazacak bir şey olmuyor.Yazacak bir şey olmayınca da bir hafta gecikiyor.

Aslında yine de 2.Lig daha iyi. 1.Lig'den daha iyi en azından. Daha dengeli, daha sert, daha iyi top var. 0-0'lık maçları severim. Nazilli zaten Udinese gibi top oynadı. Deplasman takımının olması gerektiği gibi. Sarıyer'de sıkıntı var. Ayhan Akman gelmişti sezon başında, ona yetişemedik. Yukarıda dediğim de tam olarak bu zaten. Aralık ayı gelmeden değişim. Devre arası bir kere daha. Biz bu değişime ayak uyduracak hızda değiliz. Alışık değiliz, sevmiyoruz. Kafamız karışık, gol olmuyor...

Pazar, Kasım 22

Çok Benziyor


Aslında normalde benzemiyor da burada benzemiş.

Benzemese daha iyiydi ama bu şarkıda benzemesi daha iyi olmuş.

Veya bu aralar sıkıntı var....


ıt's like a pain in the chest
we disappoint and let down
and though ı'm trying my best
we're not so different from convicts on the run
freedom could kill us but we'd rather go on

Salı, Kasım 17

Nota Gerek Yok



Devlet duvara imzasını atmış zaten, boşuna sprey tüketip yazmasına gerek yoktu.