Perşembe, Aralık 1

The Bridges of Madison County



Romantik (komedi olması gerekmiyor, burada bir dram var) filmlere şans vermeye gelmiyor. İki usta oyuncu (Streep'i pek tutmasam da hakim görüşe saygım var) bir araya gelince standart bir şey çıkmaz dıye düşündük ama olmadı. Aslında konu ilgi çekici bir duruma dönüşebilir, ABD toplumunu rahatsız edecek, yaşam tarzını eleştiren bir filme denk gelebilirdik. Filmin ilk yarısı öyle ilerlerken sonrasında hafif bir dönüşle bu isteğimiz kursağımızda kalıyor. 

Biliyorsunuz, Clint Eastwood erkek bir yönetmen! Yani sadece cinsiyet olarak değil, yaptığı filmler de daha çok erkek filmleri. American Sniper'dan, Unforgiven'a kadar geniş bir külliyattan bahsediyoruz. Herhalde; 90'ların ortasında çok fazla sayıda olan kadın hayranını etkilemek için bu filme girişmiş olabilir. Tam orta yaşlı bir kadın filmi. Çağan Irmak filmlerine benziyor tabi ama onlardan daha kaliteli. 

Yine de bu filmi çok fazla gömmemek lazım. Sonuçta Zizek'in bile ilgi gösterdiği filmlerden. Sadece daha cesur olamaması; arefeyi gösterip bayramı göstermemesi bizi üzdü. Yoksa yönetmenlik de oyunculuk da çok üst düzeyde. İtiraf etmem gerekir ki, benim romantik filmlere olan ön yargım bu filmden zaman zaman sıkılmama neden yol açtı. Ama en başta dediğimiz gibi; bu filmde bir dram var ve bu da iyi bir şey...

Eski düşler, çok iyi düşlerdi. gerçekleşmediler, ama düşlemiş olmaktan mutluyum.

Pazar, Kasım 27

Telefon



Son yıllarda Türk televizyonlarında denk geldiğim en güzel an olabilir. Güzelliğinden öte; umut var bu iki dakikada.

Serenay Sarıkaya, Hakan Altun''dan Bir Telefon'u söylüyor. Serenay güzel kadın. Güzelden de öte; üst düzey. Kendisini tanımıyoruz ama imajında elitlere yakın bir hava var. Bizimle aynı şarkıyı dinlemeyecek, aynı espriye gülmeyecek biri gibi. Ve bir gece bir anda karşımıza çıkıp, Telefon'u söylüyor. Normalde biz söylemeliydik ve Serenay gibi kızların "Offf bu ne ya'' demeliydi. 

İnşallah bu sadece, program öncesi ezberlenmiş bir şov değildir, o da telefonun başında beklemiştir.

Cumartesi, Kasım 26

We Are Your Friends



Başrollerinde Zach Efron ve Emily Ratajkowski olan bir filmden insanlar ne bekleyebilir ki? Hayatın anlamını buradan çıkarmayacağımız az çok belli. Ama iyi zaman geçirmek mümkün. Tüm olumsuz yorumlarına rağmen zaman ayırıp izledim ve hiç sıkılmadım. Gayet beğendim.

Yönetmen Max Joseph'in ilk uzun metrajlı filmi. Onun etkisi olsa gerek, zaman zaman MTV klipleri tadını almak zorunda kaldık. Çok başarılı bir yönetmenlik yok. Oyunculuk vasat. Kurgu ve senaryo ilgi çekici. Ergen ve gençlik filmi olsun çamurdan olsun  Yine de soundtrack ayrı bir parantez hak ediyor, filmin en güçlü yanı. 

Bu film sayesinde, çevremizde son dönemde türeyen ve şarkıları winamp'tan sıralayıp, "DJ'im ben, çok kaliteli mekanlarda çalıyorum" diyen adamları, artık biraz daha kenara atacağım. Bu işin esasında ne kadar ciddi olduğunu özellikle şu sahneyle daha iyi anlamış olduk. Öyle şarkı seçmekle olmuyor.

Zaten son dönemde, müzik dinleme alışkanlığım bir kanal daha kazanmıştı. Bu film sayesinde, yeni bir tarza biraz daha eğilmekten zarar görmeyeceğimi düşünüyorum.

Bu arada Emily hakkında da şikayetlerim var. Blurred Lines klibindeki hali çok güzeldi. Sonrasında Instagram postlarında giderek kendini basitleştirdiğini düşünüyorum. Oysa müthiş bir potansiyel var. Bu filmde onu bir kez daha hatırladık.

Bu arada filmde güzel diyaloglar var ve filmin esas yıldızı Wes Bentley...

- Kimse kötü biri olduğunu düşünmez, ama ben iyi biri olduğumu düşünmüyorum.
+ 27 yaşına kadar gerçek bir insan bile değilsin.

Cumartesi akşamı Süper Lig maçından sonra pizza söyleyerek izlenecek film...


Cuma, Kasım 25

Yeni Futbol Yeni Santra


Bu yaz futbolda santra kuralı değişti.

Eskiden; futbolun ilk zamanlarında amaç gol atmaktı. O nedenle onun simgeleyen bir başlangıç vardı. Oyunun amacı ilk dakikadan itibaren sahadakilere hissetirilirdi:

Topu ileriye oynayacaksanız.

Artık futbol değişti. Ve kural da değişti. Kimilerine göre gereksiz bir bürokrasi, kimilerine göre gereksiz bir gelenekti. IFAB değiştirdi, onlar kazandı.

Artık oyuncular topu geriye atıyor. İleriye atma zorunluluğu olmadığı için tek bir oyuncunun santra noktasında olup maçı başlatması yetiyor. Futbolun değişimini anlatan daha iyi bir simge olamazdı: 

Artık geriye çocuklar; gömülün!

Perşembe, Kasım 24

Incompresa



Asia Argento'nun yönetmenliği yaptığı İtalyan filmi. Asia Argento, kendi çocukluğundan etkilenmiş. 80'li yıllarda yaşayan ufak bir kız çocuğun sancılarını anlatıyor. O ufak kız çocuğu Aria. Aria; 1975 doğumlu Asia Argento'nun diğer ismi. Yönetmen ve oyuncu bir anne babanın kızıydı. Filmdeki Aria da entellektüel bir çevreden yetişiyor ama bu 'yüksek birikim' ona sağlam bir çocukluk vermiyor. 

İlginç bir film. Zaman zaman sıkıcı gelebilir. Zaten biraz da öznel bir film. Ama ilginç çıkarımlara zemin hazırlar.

Asia Argento bir zamanlar çok güzeldi. Şimdi de çok güzel olabilirdi, ne de olsa sadece 40 yaşında. Ama çok çabuk çöktü. Çok mu üretti yoksa bu çocukluk onun çökmesine temel mi attı? Gerçi zaten fiziksel çöküş çok mu önemli? 

Şimdi fotoğraflarına bir daha baktım da; yine de güzel...

Çarşamba, Kasım 23

RenklibAY



Seneler önce perakende sektöründe çalışıyordum. Bir tane bölge müdürü işe başlamıştı. 7 yaşında yurt dışına gitmiş, 40'lı yaşlarda 'sıla hasreti' nedeniyle buraya dönmüş, döndüğüne pişman ama çaktırmayan bir abiydi. Akıllı telefonlardan mail alıp vermek o kadar kolay değildi bizim için. Biz hâlâ 3900'a PYERSIYAHGOKBEYAZ diye mesaj atıp polifonik melodi peşinde koşuyor. Facebook'tan wapla internet kovalıyorduk. Ama mutluyduk.

Adam her gün mail atardı ekibine. Her günü bir gün ilan eder, günümüzü kutlardı. Abuk subuk ama... Bizde var olan belirli günler ve haftalar gibi değildi. Biz kutlanması gerekenleri bile tartışırken adam "Dünya Çorba Günü", "Dünya Edison Günü" gibi günleri bulur, yapıştırırdı.

Çok dayanamadı. Bakanlık mazbatasını aldıktan sonra, taksici esnafıyla tanışıp çay içen ve Cuma'ya giden Kemal Derviş misali tutmamıştı maya. Vedalaşırken çok merak ettiğim için sormuştum, içtenlikle yanıtlamıştı bu "belirli günler" meselesini.

"Yurtdışında bu kadar siyasetle, futbolla, 3.sayfa haberleriyle meşgul değildir insanlar. Bu tarz muhabbetlerle sosyalleşilir" minvalinde kelamlar etmişti. Şimdi ne yapıyordur acaba. Onun hikayesini de bir ara yazarız.(Böyle yazıp, sonrasında da yazmamak ve kimsenin de "hani yazacaktın" dememesi de ayrı bir güzelliktir)

Adamı şimdi daha anlıyorum. Yıllar geçti , teknolojiyle iç içe olduk. Değişik bir furya türedi: "Bu Pazar, son 87 yılın en uzun Pazar'ı olacak. Gece 21 saat olacak ve bu olay 2064'e kadar olmayacak"

Hemen gündem buna döner. "En uzun Pazar'ı, Cafe Cadde'de Atilla Atasoy ile taçlandırın" tadında PR çalışmaları başlar, resimler çekilir, espriler türetilir, manşetler bu konu üzerinden atılır "Geçmek bilmedi 0-0" gibi ince görülür 'sabaha kadar alt' maçlar için.

Son yıllarda gezegenler üzerinden böyle bir PR çalışmaları dönüyor. Güneş, Ay, Merkür, Venüs, yıldızlar... Ben bu tufaya "güneş tutulması olacak, bakmayın kör olursunuz" diye elimde akciğer röntgen filmiyle mal mal havaya bakarken düşmüştüm. O günden beri şüpheyle yaklaşıyorum.

Dünya'dan resimler düşüyor; tablo gibi, tabak gibi bir ay. Hani 90'larda kameramanların İnönü Numaralı'sının tepesinden Ay'a zoom yaptıkları Ay gibi. Pencereden bakıyorsun gördüğün o değil. Resimleyeyim diyorsun  hesap makinesinde 7 ile falan tersten A Y yazsan daha inandırıcı. Leblebi misali...



Güneş ile Ay'ı kıyaslarsam Ay'a daha çok sempati besliyorum. Mağduru hep severiz ya. Garibandan yanayızdır. Şerefli ikincidir benim gözümde Ay. Yarı finalde hakkı yenmiş, Merkür'e kök söktürmüş ama Güneş doğduğu için batmak zorunda kalmış... Bir de bunların sabah olan durumlarını da severim. Hafif beyaz kalıp, ufak ufak keser bir yerlerden. Uydumuz sonuçta; sahip çıkmalıyız. Belki de elinde kalan tek övünç kaynağı bu. 

Deniz-güneş-kum; yakıcı, onun girmediği eve doktor giriyor falan... Güneş'in çocukları, Güneş'in batmadığı imparatorluk, losyon lobileri, bepantenler.. Ay ise yalnızların, demlenmek isteyenlerin 'rakını da aççan', uykusu kaçanların yoldaşı. Ay: Ahmet Kaya-Yakamoz klibi gizli gizli ağlanan, Güneş ise en çok tıklanan piyasa şarkısı. Ay: Tolunay Kafkas'ın  Avrupa'da iyi giden ama ligde kötü giden Karabükspor'u; Güneş, Şenol Hoca'nın 1239837 dakikadır gol yemeyen Trabzonspor'u..

"Süper Ay"  "Kanlı Ay" gibi PR çalışmaları olunca seviniyorum işte. Güneş, Sezen Aksu ise Ay da Nazan Öncel'dir. Süper Ay'ı görüntülemek deyince eskilerden bir hikaye aklıma geldi. Hem onu alıntılayalım hem de günün anlam ve önemine binaen şarkımızı armağan edelim (ki bu blog Nazan Öncel'e hakkını yıllar önce vermiştir, kaşık-çatal fırlatılmasını göze alarak)




Hayat senin yağmurlarını sevsinler…

Bundan 19 sene önce bugün (4.Temmuz.1995'de) Mete Özgencil ile biz bu klibi çekiyorduk. Bir dostumu aradım,

- Dostum dedim, klip çekiyorum bugün. 
+ Ben de geleyim… 
- Ne güzel olur.
+ Bir şey lazım mı?
- Varsa, siyah bir şemsiye isterim.
+ Delirdin mi sen Eylül değil, Ekim değil, Temmuz'dayız.
- Olsun sen yine de getir, bulunsun.

Günlük güneşlik bir gündü, İstanbul'u seller götürdü, biz klip çektik, görüntülerde yağmura hazırlıksız yakalanmış insanları da görebilirsiniz…

O gün ben yağmur istedim, Allah gönlüme göre verdi…

Klip, ya da şarkılarımın hikâyelerini anlatmayı pek sevmem, hatta hiç sevmem ama biz buna tarihte bugün diyoruz arkadaşlar…

(Klip H8 kamerayla çekildi, İletişim Fakültesinde amatör kamerayla bir klip çekilebilir diyerek bu videonun üzerine uzun süre ders verildi) Ayıptır söylemesi en iyi klipler arasında başı çeker. Yani eşek yüküyle paralar harcamadan da bu iş pekala olabiliyor demek istiyorum. İçinde küçücük, parlak ve özgün bir fikrin olsun yeter.

Yazar: Refet

Salı, Kasım 22

Uber- Ich und Du


Alman sineması nedense ülkemizde (çevremde) pek sevilmez. Oysa ben son dönemde yaptıkları işleri beğeniyorum. En azından özgün bir senaryoları var. 2014 yapımı Uber- Ich und Du adlı film hakkında da birkaç bilgi öğrendiğimde etkilenmiştim. İzlenebilecek bir film gibi gözükmüştü. Fakat hayal kırıklığı gibi bir durum söz konusu oldu. Komedi unsurları olacağı vaad edilmişti, oysa gülmek haram oldu. Filmin sonunda da uyumamak için kendimi zor tuttum. En büyük üzüntüm; enteresan hikayelerin böyle düşük tepolarla güme gitmesidir... Bu da onlardan biri oldu.

Pazartesi, Kasım 21

30 Sene Önce

 


Mike Tyson; 22 Kasım 1986'da tarihin en genç dünya ağır siklet boks şampiyonu olmuştu. 

Perşembe, Kasım 10

Goal



Futbol filmi zor iş. Çekmesi ayrı dert, inandırıcılığı ayrı problem. Hem bu nedenlerden dolayı hem de futbol sevgim sebebiyle bu tarz filmlere pozitif ayrımcılık yaparım. Fakat vizyona girdikten 10-11 sene sonra izlediğim Goal filmi için ne desem olmaz! Bu kadar kötü film az olur.

ABD'liler bu işin içine girmemeli. Bir kere ABD halkına futbolu anlatmak için filmin içine ediyorlar. Bazı sahnelerde salağa anlatır gibi anlatıyorlar. İnsan da sıkılıyor. Üstelik hataları, yanlışları da çok fazla.

Futbol sahneleri fecaat. Baş karakter Santiago Munez'in bir tek ismi futbolcu. Tavırları, koşuşu, topa vuruşu; her şey falso! İnsan böyle bir film yaparken, oyuncuları belirlerken en azından temel şeylere dikkat eder. Haliyle filmin baş kahramanının radarımızdan çıkmasına 10 dakika yetiyor. Yerini ise Gavin Harris (Alessandro Nivola) alıyor. En azından topla daha haşır neşir gözüküyor. Nunez o kadar kötü ki, Harris'i görünce filmdeki gerçek futbolcuların yanında ''Ulan acaba bu da mı futbolcuydu, biz mi anımsayamadık'' diyoruz.

Munez'in transfer dönemi dışında (sezonun bitmesine 3 hafta kala) Premier Lig'e transfer olması, daha sonra 1 aylık süreçten sonra ligin sonuna yetişmesi, Ada'daki birçok kulübün anasını ağlatan çalışma iznini hemen alabilmesi ABD'deki futbolseverlerin dikkatinden kaçmış olabilir. Ama bizi rahatsız eden detaylar olarak karşımızda. Yoksa Meksika doğumlu bir Los Angeles çocuğunun Newcastle United'a gitmesi ve başarılı olması bizi şaşırtmaz. Futbolda böyle hikayeler mevcut. Jamie Vardy ile daha yeni tanıştık. Olur bunlar; ama biraz tutarlılık be kardeşim; çok değil!

Biz bu filmi daha önce görmüştük. Sıfırdan gelen başarı hikayesi, alemci takım arkadaşı, idealist teknik adamlar... İlyas Salman'ın efsaneleştiği Ya Ya Ya Şa Şa Şa filmi de böyleydi.

Bu filmde de hoşumuza giden sahneler; Newcastle United teknik direktörünün verdiği dersler Gavin Harris'in adamlığı ve profesyonel topçuların gözüktüğü anlardan ibaret... Gerisini at çöpe.


"The name on the front of the shirt is more important than the one on the back..."

Çarşamba, Kasım 9

Vatanseverlik



Bâkir bir orman, bir sıradağ, ya da içinden ırmak geçen bir vâdî, hiçbir ülkenin asla olamayacağı kadar önemli ve kesinlikle ondan da fazla sevgiye lâyıktır. Irmaklı bir vâdî için ağlayabilirim; ağlamışlığım da var zaten. Ya bir ülke için?

Arundhati Roy

Salı, Kasım 8

Chocolate City



Yıllardır bu bloga can veriyoruz. Haliyle okuyucularımızdan bir şey saklayacak değiliz. Bize yakışmaz. Erkek striptizcileri anlatan bir film izledim ve bunu yazma cesaretini kendimde buldum. Bunu söylemekte sıkıntı yok; asıl sıkıntı yanlış filmi izlemiş olmam. Ben aslında birkaç erkek striptizcinin tutunma çabasını anlatan, Channing Tatum'un oynadığı Magic Mike'ı izleyecektim. İğrenç bir filme denk geldim. Nasıl böyle oldu bilmiyorum. Magic Mike'ın da çok iyi bir film olmadığına eminim zaten de artık uzun bir süre sonra anca izlerim. Hevesim kaçtı, tadım kaçtı.

Bu arada ciddi ciddi filmi değerlendirirsek, bir skandalla karşı karşıyayız. Senaryo namına hiçbir şey yok. Bir erkek olarak, siyah ve kaslı dansçıları görmekten daha rahatsız edici olan; zengin hanımların paralarını havaya (ve dansçılara) saçmalarıydı. Bu toplum, bu insanlar nereye gidiyor, nasıl zevkler, nasıl harcamalar bunlar...


Pazar, Ekim 30

Bushi'den Vole Naumoski'den Ole


Atanamamış Amatör Sosyologlar Yazıları | Üsküp

1) Belgrad
2) Saraybosna

Olmayacak şeylerin aklımızda kalmasının var mıdır bir açıklaması? Onu da atanamamış psikologlara sormak lazım. Yıllar önce, gündüz maçlarının Star'dan yayınlandığı yıllarda Beşiktaş, Sarıyer ile oynuyor. Mutlu Topçu'nun gelişine volesi ile 1-0 öne geçen Beşiktaş'ın 2.golünü Feyyaz Uçar atıyor, maç da öyle bitiyordu. Ertesi gün çıkan başlık şu an gözümün önünde; "Mutlu'dan Vole , Feyyaz'dan Ole"

Klişe nostaljilere girmeyeceğim ama en azından 'ohh Mutlu ile daha ilk 10 dakikada 1-0 oldu, iyi ki üst oynamışım" psikolojileri yok o zaman. Mutlu'nun hafif siyasi tavrı, Feyyaz'ın F'sinin Fener'i anımsatmadığı yıllar... Ne ÖSS, ne kariyer; varsa yoksa Sarıyer yılları.

Kendimi bu günlerde sezonu temmuz ayından açmış, İnter-Toto'nun ilk turlarında adı sanı bilinmemiş takımlarla oynayan, 1965 yıllarında kurulmuş, sonunda spor olan, logosunda şehrin en ünlü meyve/sebze/anıtı bulunan, rengi de ana renklerden oluşan herhangi bir şirin Anadolu takımı gibi hissediyorum.

Biz 'Günü birlik İzmit yapsak mı acaba, dönüşte de pişmaniye getiririz" planları yaparken millet Erasmus'tan 'Hâlâ deveye mi biniyorsunuz diye soruyorlar inanamıyorum ama sokakları pırıl pırıl' muhabbeti ile dönüyordu.

Her şeye olduğu gibi buna da geç kaldık. Belki de daha iyi oldu ne biliyim... Üçüncü durağımız Makedonya'nın başkenti Üsküp. Nam-ı diğer Skopje

Ahmet Hakan tarzı yazalım daha kolay oluyor öyle...

1) Şehirlerin enerjileri varmış. Bu kez gerçekten hak verdim buna. Havalimanına indiğiniz zaman iliklerinize kadar hissediyorsunuz bu enerjiyi. TAV tarafından yenilenen Büyük İskender Havalimanı'nda hissettiğimse Türkiye'den alışık olduğumuz negatif bir havaydı.



Bu negatiflik siyasi puslu hava negatifliğiydi. Gözlemlerimizde bu hissiyat bizi derinden etkileyecekti.

'As bayrakları as' muhabbeti buralarda olmuyor. Zaten bayrakları asılı bir şekilde buluyorsunuz. Karşılama alanında yolcu bekleyen Galatasaray eşofman üstlü küçük karpat Maradona'sını görünce bir anda kendimi FC Vardar deplasmanına gelen bir takım oyuncusu gibi hissediyorum.

Havalimanından şehir merkezine taksici bir abi götürüyor; Arnavut. Türkçe konuşuyor anadili gibi. Kaldırım-ciğer den girip votka ile erikten çıkamıyoruz tabi.

Şehrin her yerinden görünen dev haçı sorunca muhabbet koyulaşıyor. Hükümetten yana dertliler. 2 milyar dolar olan dış borçları 8 milyara çıkmış.

Şehrin her yerini 'Biz Makedonyalıyız, Hristiyanız, Biat edin!' şeklinde heykellerle, dev bayraklarla, simgelerle, motiflerle donatmışlar.

2) Hep aynı hikaye aslında. Ortadan geçen bir nehir. Bilmem nerede doğan, Ege ya da Adriyatik'e dökülen alüvyon muhabbeti. Sağ taraf eski şehir (Eminönü), sol taraf yeni şehir (Maslak). Bu muhabbet burada daha keskin bir hâl almış. Maslak tarafı Hristiyan mahallesi, Eminönü tarafı Müslüman mahallesi. Yatırımlar sürekli Maslak tarafına. 'Orayı mermerle donatıyor, bizim bura hâlâ Arnavut kaldırımı' dedi dayının biri. Burada biz dileniyoruz o kaldırımlara. Demet Sağıroğlu'lar, klipler, 'Bir ülkenin medeniyetini anlamak için kaldırımlarına bakın (Müjdat Gezen)' yazan Facebook paylaşımları... Garip işte. Bu arada Arnavut ciğeri muhabbeti yapayım dedim o da yokmuş galiba. Kesin siyasi nedenlerle değiştirmişlerdir. Rus ciğeri falansa, 'Ağzımız gominist soğan kokmasın, ciğerdeki pattisler gibi bölünmesinler' diye Arnavut ciğeri yapılmıştır bir gecede.



3) 'Türkiye'de sağcı olanlar, yurtdışında sol partilere oy veriyor'... Sapına kadar doğru.

Gittiğimiz yeri karıştırıyoruz. Bosna'da yerel seçimleri görmüş, Sırbistan'ı Avrupa Birliği'nin kapısına dayandırmış ben Refet Usta, Makedonya'da hükümete red oyu verdirdim. Gittiğim gün erken seçim kararı alındı. Bizim taraf genelde sol partiye oy verecek. Bu arada gittiğim gece orada minik bir Gezi olmuş haberim yok. Sabah kalktığımda milyon dolar harcanan gereksiz heykeller boya ile donatılmıştı. 



4) Bundan sonra gittiğim ülkelerde 'Ya sizin bi X vardı, bizde oynamıştı adam oğlu adamdı. Çok seviyoruz ailecek' muhabbeti yapmayacağım.

Naumoski. üçlük makinesi. Koraç Kupası fatihi. 'Yedirmezler oğlum bize' düşüncesini yıkan adam. Spor Bakanı olduğu biliyordum ama pek sevilmediğini bilmiyordum. Yedi sülalesini zengin etmiş. İş hayatına atılmış. İhaleler, kamulaştırmalar. Yugoslavya dağıldıktan sonra atıl halde duran devlet fabrikalarına çökenlerden. Allah yürü ya kulum demiş. Ben köfteci beklerken bildiğin inşaatlarıyla falan karşılaştım. Sanırım spor bakanı olmak pek yaramıyor.

Alban Bushi. Şehrin her yerinde Bushi Halı, Bushi Hotel, Bushi Kuyumcu görünce hemen kafamda kurdum. İstanbulspor'da bir Alban Bushi vardı. 'Ailesi çok zengin ama o futbolu seçti' gibi bir Andrés Fleurquin haberi hatırlıyorum. Sordum. Kuyumcu kökenli (ne demekse) bir aileymiş bunlar. Baya bir aşiret. Arnavut-Kosova tarafından. Hafif de mafyavari. "Hayırdır sen niye sordun ki" dendi bir anda. Etraftaki kişi sayısı biraz arttı. "Yok abi, dikine çok iyi oynuyordu aslında Beşiktaş'ta iş yapardı o Trabzon'u seçti" gibi konu değiştirdim. 

5) Vardar

Vardar şehrin ortasından geçen nehir. Bizim yıllardır Müzeyyen Senar'dan bildiğimiz ova aslında nehrin adı. Biraz Yılmaz Erdoğan'ın "deniz sanardım Muş Ovası'nın yalancı mavilğini" durumunun tersi yaşanmış türküde. Atatürk Makedonya'da okurken vurulmuş Vardar'a . O yüzden severmiş. Gerçi o zaman oralar tek toprak. Yunanistan buralara 'Kuzey Yunanistan' diyor. Kendi aralarında da limoniler. 

Bu limonilikten bir limonata çıkarma çabalarımda olumsuzlukla sonuçlandı. "Biz de limoniyiz Yunanistan'la" diye trollemelerim sonuç vermedi. Bildiğin Ankaragücü-Bursaspor-Karagümrük-Karşıyaka muhabbetleri gibi. Kim kimle kardeş, kim kimle kanlı bıçaklı belli değil. 

6) Yahya Kemal Beyatlı

Üstad bu günleri çok önce görmüş, sanki bugüne işaret eder gibi 'Kaybolan Şehir' demiş Üsküp için :

"Üsküp ki Şar Dağı'nda devâmıydı Bursa’nın, 
Bir lâle bahçesiydi dökülmüş temiz kanın.
Vaktiyle öz vatanda bizimken 
Bugün niçin Üsküp bizim değil 
Bunu duydum, için için"

Şehrin dokusu fena halde bozulmuş ve bozulmaya devam ediyor. Peki nehrin Eminönü yakası bu durum karşısında ne yapıyor? Nargile Kafe-Türkçe Pop-Polat Alemdarcılık oynuyor Arnavut gençler. Türkçe konuşulan sokaklarda. "Yahya Kemal'in evi varmış nerede" diye soruyorum yanıt gelmiyor. "O kimdi sahi" diyen oluyor. Nehrin diğer yakasının heykel showuna kızamıyorsun.





7) 

kırk düğüm atmışlar sevda üstüne
yoluna çıkarsa çöz getir bana
zemheri ayında güller açtırdın
gönlümün kışında yaz getir bana 

Balkanlar, biz, Ortadoğu... Gerçekten kırk düğüm atılmış üzerimize ve bir türlü çözemiyoruz. Çözümü de düğüm atanlardan istiyoruz. Aralık'ta seçim var, ABD ve AB olaya dahil olmuşlar. Tanıdık, bildik hikayeler işte.


Yazan: Refet

Cumartesi, Ekim 29

Old School



Gerçekten iyi bir ABD komedisi izlemek isteyenler için...

İyi bir kurgu var bir kere. İlgi çekici bir hikaye. Fight Club'ı ti'ye alan bir konu içinde şekil bulmuş. Zaten film 2003 yapımı, yani dünyada herkesin kendini Tyler Durden sandığı bir dönemde vizyona girdi. Oyuncular çok başarılı. Üç tane iyi oyuncu var (Luke Wilson, Vince Vaughn ve Will Ferell) ama bir tanesi (Ferell) hepsinin önünde filmi taşıyor. Ara ara Juliette Lewis, Elisha Cuthbert gibi isimler dahil oluyor. Snopp Dog bile var. Karakterler çok iyi tamamlanmış. Film 90 dakika, 120'ye tamamlansa sıkılmazdık.

Cuma, Ekim 28

Kafanı Kullan




Kafama yattı. Cazip bir oyun, iyi bir idman şekli gibi duruyor.

Perşembe, Ekim 27

Surviving Christmas


Bu aralar kötü filmler çok fazla denk gelmeye başladım. Oyuncu kadrosuna bakınca, James Gandolfini, Christina Applegate ve hatta Ben Affleck; (ki o dönemin, 2004 yılının, Ben Affleck çağrışımları oldukça negatifti) isimlerini görünce en azından eğlenceli bir film yakalarız diye düşündüm. Olmadı. İnsan bir komedi filminde uykusunu zor tutar mı; tutuyor işte. IMDB'nin puanlamasını hiçbir zaman ciddiye almadım ama belki de 6'nın altını zorda kalmadıkça izlememek lazım. (Bı film; 5.9)