Pazartesi, Haziran 20

Hayat Budur



Futbol konusunda Avrupa Şampiyonaları, Dünya Kupası ile yarışır. Hatta belki de öne bile koymak da hata olmaz. Fakat iş müzik kısmına gelince Dünya Kupası biraz daha ağır basıyor. Euro 2016'nın gerçekten rahatsız edici bir şarkısı var.

Oysa çok basitti! Fransa'da yapılan bir yaz turnuvası için bundan daha iyi şarkı olamazdı. Söyleyen bir Cezayirli, dil Fransızca, klipte gençler eğleniyor dans ediyor. Hatta meşale bile var. 3-5 tane futbolcu koyacaksın, belki klipteki dançılara forma giydireceksin, sorunu çözecektin. Şarkının adı; C'est la vie, yani Hayat Budur. Futbol seven turnuva dilencileri için daha iyisi olamazdı.

Şarkının sözlerinde de;

Birbirimizi seveceğiz 
Dans edeceğiz 
İşte hayat bu 

Seninle geçirdiğim günlerden pişman değilim 
Aramızdaki mesafe ne olursa olsun 
Seninle geçirdiğim günlerden pişman değilim 

Bu gece çok güzel olacak aşkım 
Birbirimizi seveceğiz 
Dans edeceğiz 
İşte hayat bu 

ifadeleri var.

Tam turnuva işiydi ya. Boşa gitti. Khaled Abi, Arapça söyledi diye belki insanlar iyi gözle bakmayabilirdi ama IŞID tehdidi altındaki bir turnuva işçin bundan daha iyi mesaj olamazdı. Her haliyle bir turnuvaya  bu kadar uygun başka bir şarkı olamazdı.

Pazar, Haziran 19

Soyunma Odası


Halı saha sonrası Maçkolik'ten kupondaki maçlara bakan biz....

Foto: Copa America'da yarı finale çıkan Arjantin'in soyunma odası...

Pazartesi, Haziran 13

İki Senelik Şampiyona



24 takım gerçekten çok fazla. Fazlalığından öte sağlıklı bir eleme de olmuyor. Yani Dünya Kupası 32 takım ama en azından bir sonraki tura üçüncüler kalmıyor. Üstelik dünya 200 küsür ülkeden oluşuyor, aralarından 32 tanesinin en üst düzey turnuvaya gelmesi normal. Ama şimdi kıtanın yarısı burada. Çok fazla takım. Çok dengesiz maçlar. Çok sağlıksız statü.

Futbolu yönetenlerin kaygısını da anlıyorum. Gerçi anlamasam ne olacak adamlar dayatıyorlar her türlü. Daha fazla maç, daha fazla yayın, daha fazla ülke, daha fazla pazar.. Peki! Anladık bunu. Bir de bir sonraki turnuva farklı ülkelerde düzenlenecek. Bu da garip bir uygulama. 

O zaman orta bir yol bulalım.

Avrupa Şampiyonası iki yaz boyunca yapılsın. İlk yaz elemeler. Türkiye'yi ele alalım. Çek, İzlanda, Hollanda, Kazakistan, Letonya ve Türkiye grubu; toplam 6 takım. 10 maç yapacaklar. Üç günde bir maç. 30 gün. Tek bir ülke. Hatta belki birbirine yakın üç şehir. Mesela İstanbul, Bursa, Ankara. Oynasınlar. Her grup bu şekilde bir organizasyon. Sezon bittikten sonra kıtanın her yerinde maçlar. Bir grup Belçika'da, diğeri İspanya'da, öbürü Polonya'da, İsviçre'de, Yunanistan'da, İsveç'te falan filan... Aynı dönemde. Mayıs ayının sonunda başlasınlar, temmuzda bitirsinler. Sezon içinde de milli maç arası olmaz. Takvim rahatlar.

Bir sonraki yaz da 16 takım tek bir ülkede karşılaşır. Hem eski usul korunur, hem de yazın daha çok maç izlenir.

Olay bitmiştir!

Pazar, Haziran 12

Medeniyet ve İnsan



Tüm dünyanın buluşacağı kaç tane organizasyon olur ki? Bir de tüm dünyanın bir araya gelmesi iyi bir şey mi?

Her şey illa festival tadında olacak diye bir şey yok. Hele konu futbolsa. Futbol taraftarlığı; tutku ve coşkunun yanında şiddet ve kavgayı da getirir. Bu eğilimi engellemek kolay değil ama kavgaları engellemek mümkün olabilirdi.

''Ah bu adamlar ne yapıyor, futbol bu değil'' demek de inandırıcı ve caydırıcı bir söylem değil. İtiraf edelim, evimizde oturup videolardan kavgaları izlemek bizi sarıyor. Dün oynanan maçlardan daha ilgi çekiciydi hatta. Orada, kan konusunu duyan, tehlikenin dibinde olan, cafe'de oturan adamlar bile ilgiyle izlemiştir. Kavgalar güzel olabilir, eğer karışmazsan!

Zaten kavga edenleri de anlayabiliyorum. İyi fantazi! Gençlik, adrenalin, alkol, evden uzakta olmanın rahatlığı, arkadaşlarınla beraber olma güveni... İngilizlere Marsilya limanında kavga etmek her an yapabileceğin bir şey değil. Herkese denk gelmez. Viktor Hugo romanı gibi; bol tasviri olması gereken bir an. Veya Hırvatlarla Paris'te birbirine meşale atıyorsun. Tarihi bir olaya tanıklık etmek gibi bir durum esasında. Eğer dayak yemezsen ve pasaportunu düşürmezsen iyi anı!

Ama bu yazıda kavga övmeyeceğiz. Sadece için bir gerçeklik olduğunu bilmek lazım. Ve 24 Avrupa ülkesinin olduğu bir organizasyonda bu derece bir zaafiyet yaşanmasını eleştireceğiz. Güya turnuva Türkiye'de düzenlense, Ramazan ayı diye olay çıkacaktı. Fransa'da iki günde onlarca gözaltı, yaralılar... Ölüm haberi olduğu söyleniyor ama Fransız yetkililer yalanlıyor. Bir kısmına göre gizliyorlar. Türkiye'de bunlar yaşanır mıydı? Veya yaşansa tepkiler nasıl olurdu?

İngilizler ile Rusların karşı karşıya gelmesini anlıyorum. 2007'de bir husumetleri olmuştu. Ama zaten sadece futbolda değil, tarihsel olarak da bir karşıtlıkları var. En batıdaki krallık ve en doğudaki çarlık. İki uç. Hep bir güç algısı ile yetiştirilmiş çocuklar. Biraz milliyetçilik pompaladın mı; iki farklı da mezhep koydun mu, bir de futbol maçı ayarladın mı olay bitmiştir.

Bu turnuvaya 24 tane takım katıldı. Neredeyse Avrupa'nın yarısı. Neyse ki, Sırplar, Bulgarlar, Yunanlar gelmedi. Onlar da burada olsaydı baya şenlik olurdu!

Yine de stadyum dışında yaşanan her şeye anlam verebilirim. Polisin geç gelmesine bile! Dünya, insanlık, binlerce yıl boyunca ilerledi ve ama kendisinin vandal ve savaşçı özünü de kaybetmedi. Medeniyet de böyle oluştu. Kavga ederek! Acı ama gerçek. Marsilya sahilinde birileri birasını yudumlamak isterken diğerleri de kavga çıkarmak ister. Bu sadece futbolla açıklanacak bir olgu değil. Futbol sadece bu insanları bir araya getiriyor.

Marsilya'da meydanın savaş alanına döndüğü bir video vardı. İnsanlar birbirine girmiş, bira şişeleri havada uçuşuyor. Kanı akan, yumruğunu atan, kaçan, kovalanan. Ara sokaklara girenler, meydanlara çıkan. Tüm bunların olduğu yerde birkaç tane tabela var. Sanırım sinema salonu ile opera merkezini gösteriyor. İnsanlığın iki yönü için güzel bir çalışma. Bu olaylar devam ederse üstüne kitap bile yazılır. Sosyoloji için bulunmaz bir maden.



Öte yandan insan bir yandan da bunlar böyle kavga etsin de yeter ki IŞID gelmesin diyor. İşin asılı boyutu orada. "Siz birbirinizi yerken ben kendi şovumu, üstelik daha unutulmaz ve herkesin gözü önünde yapayım" da diyebilir.Belki de Fransa polisi IŞID olayına çok fazla yüklendiği için holigan tayfayı gözardı etmiştir. Umarım öyledir. Tersten okumak da mümkün. Bunlar holiganlarla baş edemiyorsa IŞID'ı nasıl durduracak?

Stadyum dışındaki, şehir meydanlarındaki olayları engellemek daha zor. Fakat dün stadyum içinde yaşananın özrü yok. İnsanlar ezilme tehlikesi yaşadı. 2016'da inanılmaz bir facianın kıyısından dönüldü. Şuradaki video olayın vahametini gözler önüne seriyor. Bunun üzerine de onlarca şey yazılabilir. 2016 yılında en modern stadyumlarda, Avrupa'nın göbeğinde, teknolojinin her şeyi anında paylaşma imkanı verdiği bir zamanda, güvenlik önlemleriyle örnek alınan Avrupa.

Yine de son iki günde yaşananlardan şunu anlıyoruz. Ruslar baya organize gelmiş. Zaten forumlara bakınca da görüyoruz. CSKA, Spartak ve Lokomotif tayfaları birleşerek gelmiş. İngilizlerin kemik holigan tayfası zaten böyle olaylarda ülke dışına çıkamıyor. Türkiye'den vize ve pahalı masraflar nedeniyle böyle katılım olmamıştır. Yunan'ı Sırp'ı yok. Meydan da Rus ve Polonyalılara kaldı. Eğer IŞID araya girmezse bu iş de böyle yarım kalmaz, devam eder.

Yalan yok hepimiz insanız ve medeniyete adapte olmakta zorlanıyoruz. Haliyle, futbol maçları bitince, aradaki boş saatleri bu kavgaları izleyerek geçirmek de rahatsız olduğumuz bir şey değil. Gerisini Fransa polisi düşünsün.

Cuma, Haziran 10

Before Midnight



Before Sunrise ilham vericiydi. Sadece o dönem değil, seneler sonra bile filmi izleyen gençlere ışık tutacak bir film. Bir başyapıt olmayabilir ama eğer böyle bir kavram varsa kesinlikle bir başucu filmi...

Before Sunset, ilki kadar hareketlendirici bir film değildi. Ama güzel bir nostaljiydi. Kendi çapında bir romantizmi vardı. Hoşlukları vardı. Eğer böyle bir kavram varsa kesinlikle 'çıtırlık' bir film. 

Before Midnight, serinin en son geleni, en zayıf olanı ama en karamsar olanı belki de. Fakat kim için karamsar?  Bizim için değil.

Jesse ve Celine iki farklı karakter. Fakat yine de ortak özellikleri var. Aynı hayatın, aynı kaygıların insanları. Tamam, hayatın bir evresinde birbirleriyle çatışıyorlar ama aynı bohem sınıfın ve aynı ekonomik gücün temsilcileri. Celine sanatçı bir ailede doğmuştu yanlış hatırlamıyorsam. Jesse de yazar olmuştu. İkisi gençken bunlar bize batmıyordu. Onlara da batmıyordu. Hayalleri ve enerjileri vardı. Bizim de! Ama şimdi dert oldu. Onlara da bize de!

Bir Yunan adasında, muhteşem bir atmosferde, arkadaşlarıyla beraberken bir masada yemek yerken yaydıkları negatif enerji bizi korkutacak cinstendi. O yemek sahnesinde, korkarak 'Acaba ne zaman kavga çıkacak' diye beklemeye başladım. Birileri masayı terk etmeli ve arka arkaya dramlar başlamalıydı. Çünkü o kavga oraya doğru gidiyordu. Onlar da haklı kendilerine göre ama bizim baktığımız yerden ne büyük şımarıklık? O masada, o adada insan sevdiğiyle niye tartışır?

Birçok korku filminde bile bu kadar gerilmedim. O ortamı yakalamış insanların, bu ortamı bozabilecek bir tartışmaya girmeye hevesli olmaları üzücü. Bizden uzak şeyler. Anlayamadığmız durumlar ve kaygılar. O sahnede kavga çıkmadı ama daha sonrasında film bu çatışmalar üzerine kuruldu. Tamam, orta yaş insanları bu tarz çatışmalara daha çok giriyordur. Biz daha o evreye gelmedik. Ama olsun. Bir ilişkiyi sallandıracak husumet yoktu sanki. En azından bizim için.

Bazı sahnelerin çok uzun tutulması bilerek mi düşünüldü emin değilim. Diğer iki filmde de uzun sahneler vardı ama bu sefer heyecan verici, coşku dolu diyaloglar yoktu. İnsan izlerken, "hadi bitsin bu sahne" diyor. Belki de izlediğimiz ilişkinin tıkanmışlıklarını bize hissettirmeye çalıştılar. Umarım öyledir.

Filmin sonundaki, "Eğer gerçek aşkı istiyorsan işte bu o. Bu gerçek hayat. Mükemmel değil ama gerçek" cümlesi akılda kalan tek unsur belki de. Başka zaman katılacağım bir cümleydi ama biz Before Sunrise sayesinde çok farklı bir şey görmüştük. Haliyle bir tebessüm ve hayal kırıklığı oldu. Genç ve güzel kızları Avrupa'da trenden indiren ve birçok üniversite öğrencisinin Interrail - Erasmus yaptırmasına vesile olan Jesse, ne hale gelmiş? Neler diyor bize? Ama belki de üçlü serinin böyle ilerlemesi de, o kişilik değişimlerini göstermesi de ayrı bir güzelliktir.

Yine de genel anlamda, Yunanistan'daki masada oturamayan biri olarak; bunlar bizim derdimiz değil diyorum.

Yine de bu serinin bizdeki yeri ayrı. Dördüncüsü, beşincisi bile çekilse izlenecek, kaçarı yok. Allah ikisine uzun ömürler versin yeter. Ethan Hawke'ın 45 yaşına gelmiş olması yeteri kadar düşündürücü zaten...

Çarşamba, Haziran 8

Zaman


Çocuklarınızla fotoğraf çektirin. Çocuklarınızın fotoğrafını çekin. Zamanın akışını çok net göreceksiniz. Bu çoğu zaman çok acı verici olur ama bazen yaşattığı çok büyük gurur yaşatabilir.

Perşembe, Haziran 2

Şifrenizi Girin: 4 8 4 8



2-3 sene önce İstanbul Üniversitesi'nin uzaktan eğitim programı başlamıştı. Açıköğretim'in farklı versiyonu. Acayip gaza gelmiştim. İçimizde kalan ukteleri doldurabilecektim.

"Oysa ben senden neler neler isterdim" diyen Onur Akın gibi saldırmıştım kayıtlarına. Ne hayallerim vardı. Part-time bir iş bulurdum. Geri kalan zamanları ise Eski İstanbul'da geçirirdim.

Derslerin tümüne girerdim. 10 numara ortamım , 4.99 ortalamam olurdu.

Erasmus'a gelmiş bir kızla da evlenirdim. 

Bölüm mü? Tabi ki "s o s y o l o j i "

Uyanır uyanmaz başlıyoruz etrafı gözlemlemeye. Kendinden, ailenden, komşundan, bakkalından, otobüste yer verdiğin yaşlından, ağzı sarımsak - teri çemen kokan gül benizli kızlarından, boş istanbulkart seslerinden, "ben sizin yerinize basarım isterseniz" deyip kıkırdayan ergenlerinden...

Ama tabi her şey gibi o da kursağımızda kaldı. "Senin beklediğin gibi değil" diye hevesimizi kırdılar . "Yedirmezler" dediler, ilk turda elediler bizi.

Ama bu ülke işte bu ülke , her dakika değişen gündemiyle biz "atanamayan amatör sosyologlara" bir imkan sağlıyor. Hobi olarak devam ediyoruz.

Konu: İstanbul'un fethi kutlamaları... 

Bu haftaki ödevimiz. Farzet ki Amatör Sosyoloji 4 dersinde haftalık ödevimiz bu olmuş. "Hayallerde yaşayan ibine" olarak bağırsa da hayat tribünleri, cevabı gözlemlerimizle ve yaşanmışlıklarımızla veriyoruz. 

90'ların en yoğun günleri. Ali Sami Yen ya da İnönü'de olurdu bu kutlamalar. Anadolu Gençlik Derneği organize ederdi . Refah Partisi ( ki 3 senede 1 ismi değişirdi) ve Erbakan Hoca konuşma yapardı. Karadan gemiler yürütülürdü falan. "Çimleri mafettiler" di o zaman ki mottomuz, kimi arkadaşlar "daha iyi olum adamlar hacı-hoca, okurlar üflerler uğurlu gelir" derdi. Hatta Daum'lu şampiyonluğu da ona bağlayanlar olduydu.

Semtten deli gibi beyaz Kartal giderdi kutlamalara. Çoluk çocuk. Genelde ötekileştirilmiş abilerimizin arabalarıydı bunlar. Güzel insanlardı. Cuma'larda , kandillerde , teravilerde buluşurduk. Bu kadar zıt kutuplar değildik. 



Beyaz sakallı amcalar Nubar Terziyan temsili, pala bıyıklı dayılar Hulusi Kentmen temsili olarak gezerlerdi. Kurban'da getirilen kavurmalar olurdu, pide kuyruklarında "aman okuyun bak, napın yapın" nasihatleri "askerlik anılarına" karışırdı susamlı susamlı.

Hepsi ticaretle uğraşırdı köşesinden, altın bilezikli tayfadandı. Pazardan dönerken meyve getirme, bisiklet lastiğine hava basınca para almama, mikasa top hediye etme gibi mülteci sevapları olurdu ara sıra...

Sonra yıllar geçti , sermaye el değiştirdi. Mahallede top sahibinin el değiştirmesi gibi... Artık emekli astsubay yönetici "keserim topunuzu" demiyor mesela. "Bırakın çocuklar oynasın , zaten oynayacak alan mı bıraktınız" deyip destek çıkıyor Sözcü gazetesini okurken.

Enes ile Sümeyye Nur ise sokağa çıkmıyor , Playstation'da evde, akşam ezanından sonra ise AVM'ye gidilecek. Ama ne garip hepsi Acun'da birleşiyor.

Bazen kendime kızıyorum. Ne güzel işte, dönüşüyor kent. Artık 1.kat patlıcan kızarttığı zaman , 4.kat duymuyor. Ki canı çeker diye ufakta olsa çıkarılırdı. 

Gerçi kimse patlıcan da kızartmıyor. Haberler kimi zaman "Sinsi kolestrol yapan patlıcana dikkat!!" haberleri yapıyor, kimse yemiyor, "Canan Hoca'dan nikotin deposu patlıcan uyarısı" gibi gündeme (!) dair uyarılar yapıyor. Ona göre şekilleniyor hayatımız.

Biz ilk nerede kutuplaştık diye soruyorum kendime. Bankamatik ve cep telefonu şifrelerinde! 1453 yapanlar milliyetçi , 1881/1923 yapanlar ulusalcı , 1234 yapanlar liberal...

Merkez sağ aslında Bodrum gibi...48 idi zamanında Muğla'nın bir ilçesi idi, şimdi Bodrum'un ilçesi Muğla oldu neredeyse. 

Resim manidar..Bunları hatırlattı napim...

Yazan: Refet

Pazartesi, Mayıs 23

Ülke Kıta Ada



Futbolda bazen sembol hedefler oluşur. Bazı istekler, bazı başarılar, bazı eylemler büyük anlam kazanır. Türkiye, yıllardır İngiltere'ye gol atmayı bekledi. Kazanmak bile ikinci planda kaldı. Gol atalım da ne olursa olsun. Golü kim atarsa tarihe geçecekti.

Bu uğurda geçen yıllarda çok şey oldu. Onlarca şey... Bambaşka bir futbol, bambaşka bir ülke, bambaşka bir dünya var artık.

30 sene önce Türkiye'de yabancı futbolcu yok denecek kadar azdı. Sonradan gelmeye başladılar. Çoğalarak geldi. Türk futbolunun Avrupa'ya entegre süreci. Bir dönem tarihin en başarılı kuşağı çıktı, geldi. Bir oyuncu grubu muhteşem başarılara imza attı, ama İngiltere'ye gol atamadı. UEFA Kupası geldi, Dünya Kupası'nda üçüncülük geldi ama gol gelmedi.

Yabancılardan sonra gurbetçiler de gelmeye başlamıştı. Onlardan beklentiler de başkaydı. Yurt dışında eğitimlerini alacak, sonra vatanlarına hizmet edeceklerdi. İlk yıllar buna uygundu. Mehmet Scholl isyanını saymazsak, gözünü Avrupa'da açan her gencin amacı, hedefi Türkiye için oynamaktı. Oynadılar, Süper Lig'e de geldiler. Ama zaman geçince bağlılıklar azaldı. Doğalı ve normal olanı buydu. Almanlar o özenerek yetiştirdikleri yeteneklerini kaptırmak niyetinde değildi. Mesut Özil'in Almanya tercihi büyük bir krize neden oldu. Sonra Hakan kaldı...

Yazının ilerleyişi, fotoğrafı, zamanlaması; az çok belli etmiştir. Hakan'ın İngiltere'ye golü meselemiz. Daha doğrusu İngiltere'ye gol atanın Hakan olması. Ama mesele İngiltere'ye gol atan oyuncudan daha fazlası. İngiltere'ye biri gol atacaktı zaten. O da tarihe geçecekti. Fakat; böyle bir olayın üçüncü kuşak bir gurbetçiye denk gelmesi... 30 sene için güzel bir özet!

Türkiye ile İngiltere ilk maçlarını 1986 yılında oynadı. Hakan'ın doğumuna sekiz sene var. İlyas Tüfekçi Schalke'den, Erdal Keser, Borussia Dortmund'dan Türkiye'ye gelmiş, O İngiltere ile oynanan ilk maçta onlar da sahadaydı. Üzerlerinden yıllar geçti...

Şimdi bir yere bağlamak gerekiyor. Şu olabilir. Bu golün bana göre çok büyük anlamı yok, olmaması lazımdı. Fakat ülke tarihine geçtiği bir gerçek. Yıllarca bu konuşuldu, bu beklendi. Bu tip toplumsal istekler, hedefler, korkular, düşünceler benim ilgimi çeker. Filmi bile çekilebilir aradaki 30 senenin. O nedenle bu 30 seneyi bitiren golü bir gurbetçinin atması oldukça yakıştı hikayeye. Çünkü tam 30 senenin gündemlerinden biri. Şu anda bile Türkiye'deki seçimleri yurt dışından gelen oylar belirliyor. Siyasi hamleler -hem orada hem burada- yapılmadan önce, gurbetçilerin varlığı nedeniyle iki kere düşünülüyor.

Üstelik, Hakan ve diğerlerinin yetiştiği ekol; bu tarz 'ilk gol'lere çok büyük anlam yükleyen tarzı sevmez. Ama Türkiye bu tarz muhabbetleri sever. Hakan ve diğerleri, bu iki arada sıkışanları temsil ediyor. O nedenle bu golün onlardan birine denk gelmesi oldukça manidar, ironik, ilginç.. Adını her ne koyarsanız...

Zaten Bayrampaşa Dream'in atacağı gol değildi. Krezuberg Merkez'e daha çok yakıştı sanki.

Pazar, Mayıs 22

2010'ların Klibi



Galiba eskiden müziği sınıflandırmak bizim için çok daha kolaydı. Ya da biz çocuk olduğumuz için çok basitten ilerliyorduk. Büyüdükçe tarzları adlandırma ve anlamlandırma pratiğini kazandık herhalde. Veya gerçekten de dünya değişiyordu ve her şey ama her şey çeşitleniyordu. Futbolda da öyle mesela. Eskiden 3-4 taktik üzerinden konuşulurken şimdi neler neler yazılıyor.

2000 yılında; yani ben ergenken, ikisi de yaşanmış olabilir. Hem ben büyümeye başladım hem de müzik ilerledi. O dönem en çok çalan şarkılardan biriydi Modjo, Lady. Gruba dair de bir bilgimiz yoktu. Zaten o dönem bilgiye ulaşmak da pek kolay değildi. Yine de Number One gibi her eve giren müzik kanallarında çalan bir şarkı dönemin en popülerleri arasına giriyordu. Sonradan öğrendik ki bu grup Fransızmış. Aynı dönemde Daft Punk da vardı oralarda. Bizim çevreden takip edenler ve bilenler vardı ama ben çok hakim değildim. O tarza ilgim de kısıtlıydı zaten. 

Şimdi Daft Punk'ın geldiği yere bak! Modjo ise kısa sürede dağıldı. Daft Punk'ın müziği de çok gelişti, çok başka bir şeye dönüştü. Başka bir sound'dan besleniyor.  Ama zamanın ilerleyişi de bu gelişime katkıda bulundu. Çağa ayak uydurdular, çağı da belirlediler.

İlk paragraftaki kaygı da bu noktada başlıyor. Tarza sınıf bulmak! House, dance, electro-house, nu-disco. Sonuncusu, en sonuncusu zaten. Ve aslında gayet de dinleniyor. Ben bile dinliyorum. O dönemin Daft Punk'ına dahi burun kıvıran biri olarak, şimdi çoğuna dahil olmaya çalışıyorum.

Bu yazının konusu bu değil gerçi. Müzik tarzları değil meselemiz, klip tarzları. Sadece nu-disco da değil, birçok tarzda hakim olan bir klip çeşidi. Ama oralardan çıktı. Hatta direkt Lady'den.

Farkettiyseniz, son dönemde benzer klipler çoğaldı. Materyaller belli. Araba, yol, batan güneş, doğa, gençler, belki bir iki kriminal hadise, biraz seks ama çoğunlukla sınırları aşan geleneklerle oynayan şekilde...

Eskiden böyle değildi. Müzik kanallarını açtığınız zaman daha farklı bir klip tarzı vardı. Evde parti yapan gençler veya gece kulübünde birbirleriyle yakın temasa giren gençler. Kapalı mekanlar, bol seksi kızlar, karizmatik erkekler. Kriminal olay Snopp Dogg'ın ve onun gibilerin çeteciliğinden ve köşeyi dönem hissinden gelirdi. Cinsellik aşırıydı ama sınırları belliydi. Erkek ve kızın karşılıklı cilveleşemleri. Çok nadir birbirine yakınlaşan iki kız. Doğa, güneş, deniz görmek mümkün değildi. Varsa da sigara dumanından göremiyorduk! Daha çok siyahi rapper'ların yön verdiği tarzdı bu. 2000'lerin ilk 10 yılı böyle geçti.

Sonra bir anda bir şey oldu ve klipler değişmeye başladı. Avicii, Seek Bromance ile listelere girdi ama klibi daha ilgi çekiciydi. Güzel kız, sevimli adamlar yine burada da var. Tip olarak güzellerdi, fakat diğerleri gibi ulaşılmaz hissi yoktu. Sokaktaki güzel gençlerdi sadece. Ve daha farklı bir şey yapıyorlardı. Kapalı mekanlarda, lüksün, pahalı zevklerin içinde bunalmak yerine kendilerini yola veriyorlardı. Üzerlerinde pasaklı kıyafetler, arada ot içiyorlar. Devamlı yoldalar, garip motellerde kalıyorlar, lokantada hesabı ödemeden kaçıyorlar. Konfordan uzak bir hayat. Hatta zorlasalar modernizmden de kaçacaklar ama o kadar da değil. Benzin alacak paraları olmuyor ama bir sonraki sekansta Las Vegas'a gidebiliyorlar. Kumarhaneden atılmak onlar için eğlence. Oysa eski kliplerde mekana bodyguard'ın buyur ettiği ağır adamlar revaçtaydı. Klibin son kısmında cinsellik de değişiyor, sınırlar açılıyordu.

Buna benzer bir kırılma klibi olarak Asaf Avidan ve One Day geldi karşımıza. Aynı şeyler burada da vardı. Gerçi buradaki elemanlar kapalı mekanlara, club'lara, barlara daha çok giriyordu. Alemlere akıyorlardı. Zaten ben bu klipteki elemanlara çok uyuz olmuştum ama şarkı dinletiyordu kendini ve klip de açık kalıyordu. Sonra diğerleri de geldi. Şimdi bakıyorum Ocean Drive'dan (orada sadece boş bakan güzel kızlar var) Supergirl'in yeniden yorumlanan klibine, Imany'den Don't be so shy (klibin bir kısmı Türkiye'de) ve diğerlerine kadar hepsi benzer bir arka planla çıkıyor televizyona.

Şimdi soru şu: Bir komplo teorisi vardır ya. MTV ve diğer müzik kanalları, yayınladıkları kliplerle toplumu, gençleri yönlendirir, onları etkilemeye çalışır. Bu klipler sayesinde istenilen duruma özenen gençleri dejenere ve apolitik hale getirip isyanları azaltılır (ne alakaysa), hem de gençlerin ticareti hareketlendirmesi sağlanır (bu mantıklı olabilir). Son 20 yılda yapılan kliplere bu gözle bakan hatırı sayılır sosyal bilimci vardı. Peki o zaman bu değişen klip anlayışı neyin yönlendirmesi? Bence kesin bir yönlendirme var çünkü hepsinin bu kadar uzun sürede devamlı arka arkaya gelmesi tesadüf olamaz.

Bu soruyu ortak attık ama yine de Modjo'nun hakkını vermek lazım. Her şey onlarla başladı ama ortada bir komplo teorisi varsa her şeyin sorumlusu onlar değil. Zaten kısa sürede piyasadan çekildiler, kendilerine de somut bir faydası olmadı. Fakat Lady, gerçekten sağlam şarkıydı. Seneler sonra tekrar dinleyince bile sound'da yer alan o temizlik belli ediyor kendini. Büyük ihtimalle Fransız, daha doğrusu Avrupalı olmalarının etkisi var; hem şarkıda hem klipte. Birileri öncülük eder ve ortaya çıkarır, diğeri onu defalarca taklit edip önünüze koyar. Dünya tarihi, medeniyet son birkaç yüzyıldır böyle ilerledi.

Bu arada Lady'nin alternatif bir klibi var. Şuradan izlenebilir.  İki sene önce koymuşlar Youtube'a. Aslında başka bir şarkının klibi ama Lady'e, ama "klipler tarihini" irdelediğimizde baya oturuyor Lady'e.

Belki de komplo teorilerine girmemek lazım; gençlik arayıştadır. 40 senedir kapalı mekanlara sıkışmanın ardından kendini dışarıya salıyordur. Umarım öyledir.

Perşembe, Mayıs 19

The Goods: Live Hard, Sell Hard



Entourage'in Ari Gold'u olarak tanınan Jeremy Piven'in 2009 yılında çektiği bir komedi filmi. Büyük beklenti olmamasına rağmen büyük hayal kırıklığı. Belki beş altı arkadaş oturup arkada açılacak eğlenceli bir film arıyorsanız, gideri var. Onun dışında; yok!

Çarşamba, Mayıs 18

Beşiktaş'ta Bayram Sabahı




Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor? 

Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!.. 
Adalar'dan mı? Tunus'tan mı, Cezayir'den mi? 
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi 
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor; 
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor? 

(Süleymaniye'de Bayram Sabahı / Yahya Kemal Beyatlı)

Bazı şeyleri görüp, görmezden gelerek yaşamaya devam etmek daha huzurlu bir yaşamın habercisi. Pazar eklerinde "99 yaşına gelin, ama badem-ceviz yiyerek genç kalın" önerisi veren doktorlar gibi başladık lafa.

Yahya Kemal Beyatlı'nın bu şiirinin hikayesini hiç araştırmak içimden gelmedi. Lisede edebiyat dersinde okur okumaz, aklıma kurduğum o hayali tabloyla hatırlamak istedim hep.

Ki hayatta değer verdiğim çoğu şeye böyle yaklaşıyorum bu günlerde ya.

Sonra yıllar geçti, bu şiir meydanlarda okundu, farklı anlamlar yüklendi, üzerinden saatlerce Yeni Türkiye-Neo Osmanlıcılık tarzı kavramlar tartışıldı haber kanallarında.

Oysa benim dünyamda çok safçaydı bu şiir. Google yok o zamanlar. Ana Brittanica'dan hemen bir biyografi hazırlamıştım İşleniş için. Orada "Doğum-Üsküp /Ölüm-Fatih" görmüştüm.

Fatih'ten maaile, komşular falan bir bayram sabahı Süleymaniye'ye yürüdüler. Oranın o "imparatorluk" atmosferi etkiledi ve secdede bu şiir çıktı diye düşünmüştüm. Hatta seneler sonra bu atmosferi yaşayabilmek için sabahın köründe Süleymaniye'ye gitmişliğim de vardır. Tabi hayal kırıklığıydı. O ayrı bir yazı konusu.

Dedim ya, hatırlamak istediğimiz gibi hatırlıyoruz bazı şeyleri.

Beşiktaş'ta öyle benim için. İlk yarı 2-0'ken çektim bu resmi. İçimde hep bir kuşku. Ne olur ne olmaz. Alışmamışız ki. En kötüsü doping muhabbetlerinden iptal ederler şampiyonluğu, UEFA soğanımızı çalar, FIFA şarabımızı döker.

Görme işte değil mi, görme o satır aralarını, görme o yanlışları, hatırlama işte eskileri, özleme artık miyadı dolmuş naftalin kokan anıları.

Herkesin elinde telefon, anlamlandıramadığım bir yabancılık, hani tezkere denen beyaz kağıdı aldıktan sonraki ruh hali gibi.

"Asıl askerlik şimdi başlıyor" kafa sikmelerinin haklılığının anlaşılmadığı zamanlar...

Galiba ruh halim bu yüzden karmaşık. "Ya ne olacağıdı, Şampiyonlar Ligi'nde abuk bir  ölüm grubu çıkar, yine lige dönülür, yine kaos, yine kendi çöplüğümüzde kısır çekişmeler olur" 

Asıl lig şimdi başlıyordur.

Tam bu Üsküdar motorlarının (isme gel) kalktığı yerden karaya çıkmış bir balık olarak gezinirken, yıllardır önünden geçip hiç dikkat etmediğim bir detay gözüme çarptı. Barbaros heykelinin arkasında şiir olduğunu ilk kez görüyordum.

1944 yılı yazılıydı heykelde. Açılış tarihiymiş. İsmet İnönü tarafından açılmış zamanında.

1944'ü ben nerede gördüm bugün diye düşünürken, İstanbulkart yokken Beşiktaş-Üsküdar vapurlarında kullanılan jeton düştü. Eurovizyon'da birinci olan parçaydı.

Vardı yine bir işaretler ya da ben sinekten yağ çıkarmaya çalışıyordum. Kırım-Ukrayna-Boyko-Lucescu...

Derken 3 oldu, şampiyonluk geldi.


Yazan: Refet

Salı, Mayıs 17

Milanlı Lothar



Kariyerinde dört sezon Inter forması giyen Lothar'ı Milan formasıyla görmek... Acaba kimin formasını aldı?

Pazar, Mayıs 15

The Homesman



Tommy Lee Jones'un ilginç filmleri var. Bu da onlardan biri. İlgi çekici bir hikaye var. Fakat iş bunu film haline getirince hafiften çuvallamışlar. Hillary Swank, çok beğendiğim isimlerden biri değil ama filmin büyük bir kısmında filmi izlenir kılıyor. 

Yeni dönem western'ler böyle ve hoşuma gidiyor. Buna western denir mi ona da emin değilim ama terim 'west'ten türüyorsa, doğru noktadayız. Artık daha az çatışma ve kovalamaca var. O dönemin karakterlerinin iç dünyasına daha çok giriliyor. Belki de çatışmalar, rajonlar, düellolar yeteri kadar tüketildi. Veya artık sinema yapan nesil aksiyonlu filmler çekmek istediğinde 200 sene öncesinden değil teknolojiden, uzaydan, fantastik dünyadan veya süper kahramanlardan besleniyor. Tabi bu genelleme bu filme dahil olamaz, çünkü yönetmen ve senarist şu an 70 yaşında olan, film yapıldığında da 68'inde olan Tommy Lee Jones... Fakat akımlar bulaşıcıdır, gençler; genç kalmak için üretmeye devam edenleri etkilemekte genelde başarılı olurlar.

Bu durumdan memnunum da...  Homesman, kopuk kopuk anlatılıp büyük boşluklarla karşımıza çıksa da sonuna kadar izletiyor. Bir daha dönüp izlemem. Ama bu referans ile hala izlemediğim The Three Burials of Melquiades Estrada ilgimi daha çok çekmeye başladı. Herhalde onu izleyene kadar da iki sene geçer.