Perşembe, Nisan 24

Zincirbozan



Avni Özgürel, Radikal'deki bir yazısında Türk siyasi tarihinde yaşanan olayların tartışma biçimini ezberci ve sığ bulduğunu belirtirken şunu ekliyordu: Senaryosunu yazdığım Zincirbozan filmi bu sığlığa itirazdı..

Filmi izledim, hayatımda bundan daha sığ bir yakın dönem siyasi tarihi filmi izlemedim. İlkokul çocuklarının bilnçaltına ezberlettiğimiz "Her şeyi ABD yaptı" ezberinden farklı söylenebilecek tek farklı cümle "Solcular da biraz abarttı canım"dı. Zaten onu da çocuklara aşılıyorlar.

Turgut Özal dışında bütün siyasi karakterler, idealist ve dürüstlük timasli. Kenan Evren dahil. Hele Süleyman Demirel, sanki aydınlık Türkiye'nin timsali... 1974'ten başlayıp 1983'e kadar hızlıca ilerleyen filmde Alparslan Türkeş bir karede bile yok mesela. Demirel zihniyeti o kadar benimsenmiş ki, film de "Sağcılar adam öldürüyor" diyememiş. Çatlı hariç.

Zaten yaklaşık 10 yıllık süreç, ( üstelik bu zaman zarfında oldukça fazla olay var) bir çırpda anlatılmış. Ezber cümleler, kalıplar... Cesurca söylenmiş hiç bir şey yok.

Ama yine de, tekrar güzel oluyor. Siyasetle ilgilenmeye son iki senede başlayanlar için güzel bir idman olur.

Filmde en beğendiğim oyuncular Mehmel Ali Nuroğlu ile Volga Sorgu (torpil geçtim) oldu. Gençler işini yapmış ama tecrübeli oyuncular kendilerini pek vermemiş. Sosyal proje gibi davranmışlar filme. Belki de senaryoyu okuyunca hevesleri kırıldığı için olabilir. Öyle umuyorum. Öyleyse anlar, hatta hak veririm.

Yer alan bütün karakterler inandırıcılıktan ve duygudan yoksundu. Bütün siyasi isimlere, dönemin şartlarına uygun olmayan bir saygı duruşuydu sanki. O sahetlikle aklananlar  hayatın kendisi, filmdeki biz ise simitçi karakteriydi. 

Pazartesi, Nisan 21

Chopper




Buna "komedi filmi" etiketi yapıştıran adamın...

Filmin tek komik tarafı Zaza Enden'e benzeyen Eric Bana.. O kadar... Adam bu filmden sonra almış yürümüş zaten.

Cuma, Nisan 18

Lucescu Liege'de


Sene 1991

La Grande Bellezza


Ne filmi beraber izlediğim arkadaşlarım ne de çeşitli yerlerde okuduğum yorumlar... Büyük çoğunluk filmi beğenmedi. En iyi bahseden "Eh işte" dedi. Filmin uzunluğu, daha doğrusu başladığı tempoyla devam edememesi önemli. Hak veriyorum not düşürenlere.. Bir de Oscar algısı nedeniyle büyük beklentilerle girdilerse hayal kırıklığı yaşamaları mümkün.

Ben çok sevdim. Baya sevdim. Bunun, filmin ilk sahnesinde yer alan bir adamın okuduğu gazetenin arka sayfasında gördüğümüz Totti fotoğrafıyla hiç alakası yok.  Baştan sona benim izleyeceğim film. Tam benim yapmam gereken film. Deli Emin gibi "Şerefsizim benim aklıma gelmişti" demiyorum zira öyle bir şey sözkonusu bile değildi. Fakat yıllardır belki de ben bile farkında olmadan benim aklımda olanı, içimde yaşadığım karmaşayı, büyüttüğüm kaygıları, açığa çıkarmış. Öyle hissediyorum. Tabi yine de "bir film izledim hayatım değişti" durumu sözkonusu değil. O kadar kolay olsaydı zaten bu filmi sevmeme de gerek kalmazdı. Bir filmle hayata yön veremeyeceğimizi anlayalı çok oldu.

Belki bu bahsettiğim farkındalık filmin kahramanı Jep'te olduğu gibi bende de 65 yaşında çıkabilirdi ama film sayesinde önceden oldu işte. En azından bunu gördüğüm için sevindim.  Bir sinema koltuğunda yaşamak ne kadar etkili olur tartışılır. Gerçi Jep'te de henüz oturmamış, onun da kafası karışmış. Ortak bir nokta. Filmle bağ kurmak için yeterli. Bu arada; gece hayatının kralı değilim tabi. Filmden haz almak için, filmin anlatmak istediğini yakalamak için başroldeki karakterle aynı sınıftan veya aynı hayattan gelmeye gerek yok. 

Filmin birikiminin çok yüksek olduğunu sanıyorum. Sadece Fellini göndermeleri değil. Felsefi olarak da dolu. İşin sonunda kalkınca, üzerinde düşünecek birşeyler buluyorsak iyidir. Bir de ekstra olarak etkileyici sahneler, şahane görsellik varsa çok iyidir.

Öznel bir film galiba. Adam orada hikaye anlatmıyor. Durum sunuyor. Sen onu al veya alma. Hikayeyi almayanlar için de çok iyi bir teknik var. Bizim toplum biraz rekabetçi ve egolu olduğu için sunulan şeyin aksini düşünüyorsa hemen tavır alıyor. Rahibe görünce veya gece hayatında eğlenen adam görünce filmin kendisine tavır alınıyor. "Ne bu din övgüsü" diyenler veya "Ne bu yüzeysellik, basitlik". Ancak oradan sıyrılabilidiğinde keyif (veya başka bir katkı) alıyorsun.

Neyse çok girmeyeceğim, yazdığım her satır filmin aleyhine delil olarak kullanılabilir. Ben de olsam Oscar'ı Jagten'e verirdim belki ama bu filmde büyük saygıyı hakediyor. Yönetmeniyle, oyuncusuyla, müzikleriyle, şehriyle, görselliğiyle, vuruculuğuyla.... Üzerine yazılacak bir şey yok, facebook'a yazılacak repliği bile çok azdır.. Sadece 140 dakika ayırıp izlenecek, sonra da sakin kafayla bir ömür boyu düşündürecek. Veya okumak lazım, "Gecenin sonuna yolculuk" ile bu film arasında paralellikler var denilmiş, o zaman bir ara onu da okumak lazım.


FRAGMAN

Perşembe, Nisan 17

Az Sayıdaki Taraftara Ayrılan Bölüm



Deplasmana gitmek zor, işten izin alamazsın, işi ayarlasan masrafın çok olur, para ayırsan bilet bir anda 800 lira olur, o kadar olmasa da yasak gelir, bir türlü gidemezsin, gitmemen için her şey yapılır.

İç saha maçı için de  binbir türlü zorluk çıkar, bilet çıkmaz, ya da az çıkar, çıkanı da karaborsaya düşer, aldığın biletle istediğin kişinin yanına gidemezsin, ya "burası benim koltuğum"cular gelir ya da güvenlik biter yanında, istediğin yere gitsen bu sefer ayağa kalkamazsın, hemen "otur" derler.. Hadi meşale sağlığa zararlı; davulu aldılar, pankarta el koydular, tezahüratı kısıtladılar, geriye sadece merdivenlerde sepeti koluna takarak çay-kahve satan abi kaldı.

Televizyondan izlemek için, anten alacaksın, dekoder alacaksın, fatura ödeyeceksin, kötü spikerlere katlanacaksın, onlar da kafalarına göre tribünün sesi kısacak, fikstürü bile onlar belirleyecek...

Bütün bunlar yetmezmiz gibi bir de e-bilet çıktı. "Yeter ulan artık" dedim, takım da bu sezon kötü zaten, hedefi kalmadı artık, Bursaspor - Galatasaray maçını izlemedim. İzlemediğimiz maça bak, efsane oldu. 

Yiğit bile o kadar ısrar etti "Gel bu hafta Bursa'ya gidelim" diye. Zaten kupa maçında da e-bilet geçmiyordu, son maç olurdu. Ama üşendim valla. Sıkıldım. Eskisi gibi hissedemiyorum artık... Maça gideceğime, maç izleyeceğime, maç yaparım, sokağa çıkarım, kitap okurum, müzik dinlerim... 

Derken böyle bir maç oynadı, üstelik TV'den bile izlemedim.  E-bilet viral reklam yapsa bu kadar olur. Kopamayacağız sanki bu işlerden. 

Neyse yine de aldanmamak lazım bunlara. Yaşanacak çoğu şeyi yaşadım. Ve gördüklerimden sonra, bu maç-tribün olayları var ya, hiç bir zaman eskisi gibi olmaz. Bu olayda da tatavayı yine biz yaparız. Sömürüldüğümüz yeter. Alican'ın dediği gibi, belki sonunda yine biz Don-Kişot gibi kalacağız ama olsun. Vaadettikleri şeylerin çoğu aslında yıllar önce kayboldu, neyin peşinden gideceğiz ki... En azından değirmenlere karşı at sürdük deriz.

5-2'ye, ve bundan sonra yaşanacak diğer futbol mucizelerine aldanma... Reklamında diyorlar ya, "Tutkuyla bağlı olduğun takımın heyecanla beklediğin maçı".. Abi siz o tutkuyu ve heyecanı öldüreli çok oldu.  Artık olmayan bir şeye satış yapmaya çalışıyorsunuz. Yine alıcı bulursunuz da, onların da tutkuyla çok işi yoktur.

Yalnız efsane maç olmuş anlatılanlara göre, yine de çok üzülmüyorum izlemediğim için. Gerçek şu ki;  bu maç 5-10 sene önce olacaktı aslında, o zaman efsane anılar hikayeler çıkardı...

Çarşamba, Nisan 16

Onun Stadı Onun Takımı






Bir çocuğu sevindirmek, hatta herhangi birini sevindirmek oldukça kolay aslında.

Fenerbahçe - Antalyaspor maçından geriye şu kareler kalacak benim için. Bu çocuğun da ömrünün sonuna kadar hayatının en özel günü olarak kalacaktır herhalde.

İnsanın izlerken içi ısınıyordu. Keşke Lig Tv muhabirleri, maç sonu röportajlarında Selçuk'a, Kadlec'e, Ersun Yanal'a sorsaydı neler yaşandığını. 

Çocuğun yaptığı da büyük iş. Öyle seremonide iki dakika duran resmi(!) akranları gibi değil, kuralları yıkarak sistemi bozarak ulaşıyor istediğine. Helal olsun kardeşimize. Gerçi bundan sonra maça giremeyecek herhalde, büyük ihtimal passolig almaz. Ama bu azimle turnike falan patlatır yine girer stadına.



Salı, Nisan 15

The Wolf of Wall Street


Bizim için efsane olan Martin Scorsese'nin ve hatta son 10 yılda en üst seviyeye yükselen Leonardo Di Caprio'nun adı geçince filme kayıtsız kalmadım. Oscar ile anılması da ilgimi kabarttı. Gerçi fragmandan yola çıkarak başıma gelecekleri az çok tahmin edebiliridim ama isimlere kandım. Bir arkadaşım "Gel gidelim" dedi, ben de "Sinema bilerine 20 lira vermem" dedim. O "Gel ısmarlarım" diye ısrar edince, gittik. Sinema biletine 20 lira vermekte zorlanan bir adamın, zenginliğin anlatıldığı (ve belki de övüldüğü) bir filme bakışını okuyacaksınız.

Scorsese'den psikopat takşi şoförünü, büyük şehirin diplerinden gelen karizmatik abileri, vahşi ve kuralsız New York'ta yaşamaya çalışan genci, hayatla sorunu olan boksörü ve bunun gibilerini izledik. Milleti dolandırıp orospularla alem yapan birinin hikayesi hiç sarmadı haliyle. Film güzel ve eğlenceli olabilir.  Olabilir değil öyle zaten. Dumanlı kafayla yapılan muhabbetleri veya güzel hatunların kalçalarını görmek herkesin hoşuna gider. Ama sonuç? Yok.

Adam daha önce Casino'yu çekmiş. bunun ondan ne farkı var? Daha çnce izlediğimiz bir sürü filmden hiçbir farkı yok. Casino her şeye rağmen daha iyi . Üstelik son teknoloji, muhteşem görsellik ve iyi seçilmiş şarkılar var 2014 modelde. Ama Casino'da en azından haşmet ve görkem ikinci planda. İnsan ilişkilier ve zaafları ön planda. Bu da çekiyor. Yoksa sinemada zenginliğe, hatta kanunsuz elde edilen zenginliğe karşı bir düşmanlığım yok. Ama beni yakalamakta eksik kalıyor.

Bizim filmimiz değil. Adam da artık yaşlandı tabi. Çekeceğini çekmiş, keyfine bakıyor. Eğleneceği filmler yapmak istiyor, o sırada da Di Caprio'yu geliştirirse yeterli onun için. Ama bu filme Oscar vermek gerçekten ayıp olurdu. Neye dayanılarak beklentiye girilirdi bilmiyorum. Di Caprio'nun da daha iyi filmleri vardı, Scorsese'nin de... Matthew'in Leo'nun nasıl önüne geçtiğini bile Dallas Buyers Club'ı izlemeden anlıyoruz.

Bu filmi de beğenen olacak tabi. Adam bir kültüre yapmış filmi. Sadece Türkiye'de yok, ABD belki de bu işin atası. Kısa yoldan köşeyi dönmenin yolları herkesi etkiler. Bir çok genç, "Ya abi mükemmel zeka, işte hayat bu" diyecek. Şimdiden bir kısmını uyaralım;

Kardeşim sen büyük ihtimal filmde takım elbise giyip kölelik yapan olacaksın, veya küçük bir şehirde oturup yatırımını ilk gelen telefona veren mal olacaksın. Hangisi daha iyi bilmiyorum.

Mesela benim adamım, FBI memuru Patrick Denham (Kyle Chandler) oldu. Özellikle sonlardaki metro sahnesi filmin en etkileyici anlarıydı benim için. Film hakkında bazı yorum yapan arkadaşlar, anlamamış orayı. "Adamın isteği onu içeri sokmaktı, neden o kadar üzgündü" diyenler oldu. Aslında bu tepkiyi verenleri de anlıyorum, Scorsese eskiden böyle duyguların üzerinde daha çok yoğunlaşırdı. Gerçi kurallara uyan temiz adamlara övgüye de çok rastlanmazdı ama kadın memesi yerine o çelişkiyi daha net görürdük. 




Bu film bizim filmimiz değil. 3 saat boyunca bu hayatı, bu hayat tarzını, bu kültürü, bu sistemi izlemek  benim için çok büyük kayıp, 20  lira ödemek ise üzüntü verici...  Belki evde yata yata izlesem daha çok keyif alırdım. Kıskançlık da değil yanlış olmasın, çünkü olur da bir gün biz de zengin olursak nasıl yaşayacağımızı az çok tahmin ediyoruz. Böyle değil.

Fight Club'ı beğenen, replik replik ezberleyen, başucu kitabı yaptığını söyleyen adamlar bu filme övgü düzüyor. Bir çizgi olması lazım, böyle olunca çok karışıyor.


Özür




O kadar uzun bir hikaye ki aslında bu, sadece bu sezona veya sekizli finale bağlanacak bir şey değil.

Kulübün bu şubesini kendi gönül sıralamasında birinci sıraya çıkartanlara çok büyük saygı duyuyoruz. Onların yeri ayrı. Ama bir de bizim gibiler var. Futboldan beslenip Galatasaray'ın her tarafına kanalize olan bir kitle. Onlardan biri olmaktan her zaman memnundum.

İşte o hikayenin seneler önceki kısmında ben de vardım. Bunu "ben de vardım" demek için yazmıyorum, çok iyi hatırladığım için söylüyorum. Kahramanlık destanı yazmak veya "nereden geldik" demek içimn de değil. 2005'te Fenerbahçe'ye yenilerek küme düşen takım da çok enteresandı, 2008 TKBL final serisi de... 2009'da Euro Cup kazanan kadro... Değişik insalar vardı, değişik sporcular, ilginç anlar, ilginç anılar...

Biz küme düştüğümüzde lig böyle iki takımlı değildi. Bir sürü iyi takım vardı. Erdemir, Mersin, Fenerbahçe, Beşiktaş. Bir tek biz iyi değildik herhalde. O sezon Işıl İstanbul Üniversitesi'nde, Birsel Migros'ta oynuyordu. Bağıra bağıra geliyorlardı. Sanırım aynı hafta kendi maçlarında trible-double yapmışlardı, forumlarda "vay be" demiştik. O zaman Işıl'ın Galatasaraylı olduğu çok bilinmiyordu, ama sonradan öğrendik ki Birsel GS Basket'e yazıyormuş.

Biz Fenerbahçe'ye yenildiğimizde Esra, Şaziye, Nevriye orada oynuyordu. Bak Nevriye'den emin olamadım şu an, belki WNBA'de de olabilirdi o dönem. Bizim Ahmet Cömert, onların Caferağa günleri. Yatırım yapan kulüp yok, maçı veren kulüp kanalı yok, sosyal medya yok, haliyle biz bizeyiz. Şubeye önem gösteren eli yüzü düzgün basketbolseverler arasında birkça "futbol taraftarı"... 

Küme düştüğümüz maçı hatırlıyorum. Gitmemiştim. Param yoktu her zamanki gibi, üniversite öğrencisiydim. Dedim ya biz önceliği futbol olanlarız. Cepte para varsa öncelik futbola... O yüzden şubenin kahrını tam olarak biz çekmedik. Basketbol maçına 20 lira veremezdik. Eh aslında herkes biliyordu, oraya kadar giden kimse dışarıda kalmazdı ama yavaş yavaş bizde de aydınlanma yaşanıyor. Tamam biraz da üşenmiş olabiliriz. Ama yine de bugün bile bakınca şaka gibi bir fiyat. Takım ligde kalmak için Fenerbahçe'yi yenmek zorunda, kritik bir maç ama biletler 20 lira. O dönemin Galatasaray'ı inanılmazdı. Her kötü olay (ki bu neredeyse her hafta oluyordu) bizi, en azından beni, takıma biraz daha bağlıyordu.

Takım küme düştü, sonra çabucak geri döndü. Işıl bize, Birsel Fener'e geçti. Fenerbahçe, Beşiktaş, Mersin kendi aralarında oynuyorlardı, biz sanki hiç oraya giremeyecektik. Girdik. 2008'de final oynadık. Caferağa'daki ilk maçta Esra 20 küsür sayı atıp efsane oldu. Kariyerinin geri kalanında o günün ekmeğini yedi. Seriyi kaybettik. Caferağa'da kazanmak yetmedi. Ben askerdeydim, hafiften sevindim. "İyi" dedim, "Ben döndüğümde şampiyon oluruz"

Hala olamadık. Ama araya dünkü hariç bir Avrupa Kupası sıkıştırdık.2009'da artık ne öğrenci ne askerdim. Çalışıyordum. Cebimde para vardı. Ama bütün sezon 5 lira olan biletler o gün yine 20 lira olmuştu. Hamburg maçının üzerinden 1 ay geçmemişti. Hala daha şoktaydım. Tarihi atmosferi evde arkadaşlarla izledik. Işıl,Esra,Yasemin ve tabi ki Seimone. Kötü sezonun (çünkü bizim için öncelik futbol) tek güzel günü.. En güzel günü...

Fenerbahçe ile rekabet her alanda kızıştı. Eskiden böyle değildi. Twitter ve Facebook etkisi mi acaba? Bilemiyorum ama kadın basketboluna çok büyük anlamlar yüklemek zorunda kaldık. Bunun üzerine kafa patlattık, maçlara daha sık gittik. Ve her sene Fenerbahçe'nin kupa kaldırışını izlemek zorunda kaldık. Son 3 sezon baya üzüldüm. Baya soğudum. O eski günleri, kadın sporcuların erkek takımının formasıyla maçlara çıktığını gördükten sonra, bolluk dönemlerine alışamadım. Seimone yerine Taurasi'nin gelmesine anlam veremedim. Ekrem Memnun ve Cem Akdağ gibilerini gördükten sonra Zafer Kalaycıoğlu'na ve Ceyhun Yıldızoğlu'na alışamadım. Takımın, şubenin içinde olan bitenlerle daha çok alakalı olup Ahmet Dedehayır'ı görünce dayanamadım. Zaten futboldan geleniz, işin tekniğinden hiç anlamıyoruz. Bir de sevdiğimiz insanlar tercih edilmeyince zorlanıyoruz.

Küslük senesi bu sezona denk geldi. Artık taraftarlık algımla da hesaplaşırken gözden çıkardığım bir şube oldu. Biraz futbol, biraz erkek basketbol yeterdi diye düşündüm.Aslında buna benzer bir şeyi erkek basketbolda da yaşadım. İşgüzar insanlar yüzünden bir skandala karışıp ceza alınca, "Ulan tek salak biz miyiz, herkes yolunu arıyor biz maça gidiyoruz, gitmiyorum lan artık" demiştim ve Cem Akdağ'ın Jasaitisli efsane kadrosunun direnişine uzak kalmıştım. Belki de Top 8'e kalmaktan daha büyük başarıydı. Bu sezon da benzeri oldu. Bazen oluyor. Birilerinin hataları yüzünden çok alakasaız ve hak etmeyen insalara tavır alıyorsun. Gerçi bizimki insanlara da tavır eğildi. Ekrem Memnun'a kim neden tavır alsın. 

Gerçi şimdi düşündüm de, Işıl'a da az sallamadım. O Galatasaraylılık şovları, üçlüleri, "Sürünsem bile Fenerbahçe'ye gitmem" açılamaları ve ardından gelen başarısız maçları. Üzüyordu. Üzmekten öte sinirleniyordu. Kariyerinin en iyi maçlarından birinde Ayhan Şahenk'te kendi ribaundunu almaya çalışırken sakatlanmasaydı belki böyle konuşmayacaktık. Bir daha eskisi gibi olamaz dendi, uzun süre de olamadı. Ekrem Memnun onu baştan yarattı. Her iyi maçından sonra "Acaba bugünü bizi ne yaparak kandırdı" diye düşünmekten helak oldum. Şaka lan, helak da olmadım. O kadar izlemedim işte maçları. Salona hiç gitmedim bu sene. Televizyondan da iki Fenerbahçe maçı izledim sadece. Ben nereden bileyim Euroleague'de şampiyon olacağımızı.

2011'de şampiyon olacağımıza çok inanmıştım. Ev sahibiydik. Fenerbahçe ile aynı gruptaydık yine. Ve tabi ki yine onlar yendi. Bu sefer tribünde de ezildik. Biletler yine çok pahalıydı. Son yıllardaki derbi maçlarındaki en farklı tribün yenilgisi. Sahada da kazandılar. Gruptan çıkamadık. Fenerbahçe final oynamasın, kupa almasın diye dualar ettik. Alamadı. Bir sonraki sene (geçen sene) final oynadı. Artık kapanmaz bir fark oluştuğuna inacım yerleşmişti. O kadar para harca, o kadar isim getir, olmadı yeniden kur, sonra Fenerbahçe şampiyonluğu izle. Neyse ki Ekaterinburg diye bir takım var.

Aslında bizim dediğimiz oldu. O kadar para harcamaya, plansız, günü kurtarmalık hamlelere gerek yokmuş işte. Ekrem Memnun gibi birisi yeterdi. Yetti.

Yetti de o kadar kötü günden sonra bugünkü iyi güne sevinemiyorum. Hakkım yokmuş gibi geliyor. Bugün Ekrem Memnun NTV Spor'da çıkıp "Tarsus maçında 7 biletli seyirciyi görünce, buralardan gitmek istedim" dediği anda utandım.  Belki başka zaman olsa o Tarsus maçında da olmazdım da biraz yüklenirdik işte.

Ulan bu taraftarlık işi çok sakat. İnsan neye üzüleceğini neye sevineceğini şaşırıyor. Her olayda bir muhasebe yapıyor. Geçmiş, gelecek birbirine giriyor. Anlamlar, değerler kayboluyor. Bir de kendinle çelişiyorsun defalarca, o koyuyor. Yarın yine bir olay olacak birbirimize gireceğiz. Şube kapansın, yatırım yapılsın, şu olsun, bu olsun...

Ekrem Memnun'u kupa töreninde kızıyla beraber görünce iş değişiyor. Onu da nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Bu şubelerde taraftara gerek yok. Bu spor tamamen sporcuların, antrenörlerin, emek verenlerin. Bütün başarı yüzde yüz sporcuların ve antrenörlerin. Gereğinden fazla konuşup yük bindiriyoruz.  Haksızlık yapıyoruz. Sonunu bağlayamadım ve tam olarak anlatamadım ama öyle işte




Cumartesi, Nisan 12

Şampiyonlar Ligi Finali



Gerçekten gerek yoktu. Bünyem, sezon başında planladığım Galatasaray - Fenerbahçe maçları sayısından bir fazlasını dahi kaldıramaz durumda artık. Üstelik bu sayıya, şubeden bağımsız olarak  herhangi bir "Şampiyonlar Ligi Finali" eklenince hayattan soğudum. Eskiden Galatasaray-Fenerbahçe olsun diye beklerdik, (işin aslı hala bekliyoruz) ama artık yoruyor gerçekten.

Bir de sağda solda öyle bir algı yaratmışız ki, yıllarca en önemsiz Galatasaray - Fenerbahçe maçını bile Şampiyonlar Ligi finali gibi yaşamışız ki, gerçek Şampiyonlar Ligi finalini Türkiye Kupası finali gibi hissediyoruz şu an. Maçın İstanbul dışında olması da önemli etken aslında, mesele iki sene önceki grup maçı baya ciddiye alınmıştı, yarı yarıya tribünlerin coşkusu maçın da önemini arttırmıştı.

Ekaterinburg ile eşleşmişsin, git efendi gibi elen, dönüşte alkışlarla karşılayalım bitsin gitsin. Şimdi Fenerbahçe ile oynayacaksın. Yensen tamam da yenilsen büyük sıkıntı. Rövanşı için 50 sene beklersin. Ezeli rakbetin telafisi olmayacak maçı; 20 civarı kızın omuzlarına kaldı, ki çoğunu kimse tanımaz bile. Rusya'nın ıssız bir şehrinde mahalledeki kaderimiz şekillenecek. 

Bence artık futbol dışındaki branşlarda anlaşmaya gidilmeli. Erkek basketbol, kadın voleybol bizde, kadın basketbol, erkek voleybol Fenerbahçe'de kalsın mesela... Yoksa oyuncu yetiştireceğiz, kupa kazanacağız diye biz heder olacağız.

İşin şakası var tabi, yoksa Euro Cup'u kazanınca bile mutlu olmuş adamlarız. Oraya bir Fenerbahçe galibiyetiyle Şampiyonlar Lişgi kupası getirmek çok özel olacak. Ama eğer yenilirsek, Fenerbahçe - Antalyaspor maçı baya olaylı geçsin de bu maç gündemden düşsün.

Kim Haklı?



Fazla yazmayacağım. Zaten üzerinden bir hafta geçmiş. Sadece kısa hatırlatmalar. 

Sene başında Emre Çolak, Hamit, Burak ıslıklanırken biz "Futbolcu, eğer yüz kızartıcı, saygısız bir iş yapmadıysa, sırf kötü oynadığı için ıslıklanmaz. Sezon devam ediyor. Bu oyuncular oynayacak, sezona havlu atana kadar desteğe devam edilmeli" diyorduk

Çok sevdiğimiz insanlar bize küfür bile etti. Bazıları da "Ben taraftar olarak başka nerede nasıl tepki göstereceğim" diyordu. Herkes tepki gösterme hakkını kendinde gördüğü zaman böyle oluyor işte. Biri Selçuk'u beğenmez, diğeri "Muslera nasıl gol yer" der. Sonu olmaz. Selçuk olayı da böyle. Madem kötü oynayan futbolcu ıslıklanabiliyor, Selçuk da bundan nasibini alacaktı. Aldı.

Taraftarı koruduğum düşünülmesin. Ama şaşırmıyorum. TT Arena'da böyle şeyler hep olacak. "Parayı verdim, oyna" kültürüne laf üzerinde herkes karşı çıktığını iddia ediyor ama çoğunluk sistemin yürümesine devam ediyor. Bunlar olacak. Elano'ya 10 dakika boyunca "senin oynayacağın topu..." diyen arkadaşı hırpalayanlara selam olsun. Artık stadyumun herhangi bir yerine gidip tepki koyamıyorlar. Stad büyük, stad kalabalık. Bu kitleyle karşılaşmaya devam edeceğiz. Alışalım.

Biz alışalım ama futbolcu da alışsın. Her şey çok iyiyken nasıl omuzlardaysan, kötü giderken bunlar da olacak. Altyapıda bunun eğitimi verilmeli. Menajerler bunun için var. Alışamayan topçunun da tepki gösterme hakkı var. Ama be Selçuk, bunu derbide yapma.

Bütün sezon kendinizi vermediniz, oynamadınız, Fenerbahçe'den 10 puan fark yediniz. Çıkıp derbide oynayacaksınız. Dünya yarılsa oynayacaksın, sahada kalacaksın. Bu maçı terk etme hakkın yok. Bu maçta takımını bırakan adam kaptanlık yapamaz. Yapmamalı. Biz kime güveneceğiz artık? Gerçi, Trabzonspor'da oynarken "Sene sonu görüşelim" diyerek Galatasaray'a imzalayan futbolcuya çok fazla güvenmemek gerekirdi. Taraftar psikolojisi, futbolculardan bu tip şeyler göremeye hazır olmalı.

Özetle, herkes kendi çerçevesinden haklı. İşin buralara geleceği belliydi. Biraz ukalalık yapalım. En haklı benim. Bunların olacağını söyledik. Devamı da gelecek. Guiza ağladı, Volkan Şen ağladı, Selçuk oyundan çıktı, stadyumlar büyüdü, sılıklar arttı, e-bilet geldi. Futbolun geldiği son noktayı derbide Arena'da izledik.

Galatasaray 64 - 55 Partizan



"Nereden nereye geldik" muhabbetinin basketbol şubesi için artık abartıldığını düşünüyorum. O kısmı çoktan geçtik. 2006'dan beri sistemli olmasa da adım adım ilerleyen, üzerine koyan (bazen geri adım atsa da) bir durum sözkonusu. Bu olaylara üç sene önce küme düşüyorduk diye bakmak artık yersiz. O bir kazaydı, tamam büyük bir krizdi ve belki de tarihin baştan yazılmasına neden olacaktı ama Cem Akdağ'ya binlere kez daha teşekkür etmekten başka söylenecek çok başka bir şey yok, kalmadı.

Yine de taraftarlık hissiyatı bakımından olaya ilk Euroleague maçımızdan, Unics Kazan'a yenildiğimiz maçtan bakabiliriz. 2.5 sene öncesiydi. Büyük bir heyecan vardı içimizde. Çok ayrı duygularla salona gelmiştik. Şu an takımda olan Domercant'ın üçlüğü ile buz kesmiştik. "Buraların havası başka usta" diyerek çıkmıştık salondan. Sonra o hava da değişmişti. Bir sonraki maç Barcelona gelmişti. Şimdi Top 8'deki rakip. Sopalı pankartlar, Navarro, "Barcelona Kocan Geliyor".. Kötü giden futbol takımının panzehiri olmuştu İpekçi. Muhteşem maçlar. Muhteşem sezon.

Bu sezon benzeri olmadı sanki. En azından benim için. Uzun Euroleague takvimi, sürekli değişen kadrolar, koçun kalp kıran demeçler sürekli bir adım daha uzaklaştırdı. Ama tarihi maçta, salonda olmak gerekiyordu. Senelerdir görmediğin arkadaşlarınla, bir düğünde bir araya gelmek gibi.

Büyük ihtimal Barcelona maçları da (bence iki maç oynarız içeride) aynı atmosferde geçer. Fakat bu Partizan maçı da bir saygı duruşu olarak hatıralarda kalacaktır.

Çok mu mutluyuz peki? Ben değilim. Mutsuz da değilim. Ama iki sene önce veya Ahmet Cömert günlerinde daha sağlam bağlar kuruluyordu. Tam da şube kapansın mı küçülsün mü denildiği dönemlerde. Buralarda olmak çok güzel ama feda edilen ve es geçilenleri topladığımızda değer mi emin değilim?

Oyuncuların emeğini ve başarısını takdir etmekle beraber, sevdiğimiz şeyler üzerinde bu kadar tartışmanın dönmesi, başarılara karşı mesafeli durmamıza yol açıyor.

Perşembe, Nisan 10

Oyuncu Gözü




"Ben ikinci ligde forma giyiyordum, Tigana Beşiktaş'a transfer olmamı sağladı. Benim için büyük hoca, bana çok güvendi ve 43 maçta forma şansı verdi. Ben Fransızca bilmiyorum ama ortak bir arkadaımız var. Onun üzerinden konuşuyoruz. Beşiktaş'ta bir dönem çok iyi performans gösteremiyordum. Ama kendisi beni, "Burak çok daha iyi olacak" diyerek savundu. Halen de beni takip ediyor. Önemli her maçımdan sonra beni arar ve konuşuruz"

Çarşamba, Nisan 9

Korkuyorum Anne



Film güzel, eğlenceli, keyifli.. Biraz fazla uzamış, arada sıkılıyorsun ama karakterler çok güzel. Film bitince ister istemez "Tamam çok eğlenceli de, ee yani" diyorsun. Ben dedim en azından.

Sonra filmin diğer adını öğrendim:

"İnsan nedir ki?"

Taşlar yerine oturdu. Son sahnedeki sarı-kırmızı birlikteliği de gözden kaçmadı. Galatasaraylı Reha Erdem?

Pazartesi, Nisan 7

Derbi Aldatmacası




Bir derbi galibiyeti bu kadar rahatsız eder mi? Böyle bir sezon içinde oynanınca ediyor. Tarihi bir fırsatı harcadığımız sezon sonunda bir galibiyetle içimin rahat etmesi mümkün değilmiş.

Maçtan önce, "Oturup izleyeceğim, bakalım kim bizlerle aynı hisleri, istekleri paylaşıyormuş görelim" diyordum. Böyle diyen birinin galip bitirilen maç sonunda, "Tamam önümüze bakalım" demesi beklenirdi. Olmadı.

Sezon başından beri oynanan 5 derbi, 4 galibiyet... Dün de gördük ki, takım Fenerbahçe'den daha iyi. Bu kadar iyi bir durumdayken nasıl 10 puan geride olabiliyoruz? Hadi sezona kötü başladık diyelim ama o ikinci yarının başı, o dağılan Fenerbahçe'nin puan kayıpları karşısında umursamaz Galatasaray futbolcuları.. O Antalyaspor, Rizespor deplasmanları... Tamam Fenerbahçe de deplasmanda puan kaybetti de, hep kaybedebileceği yerlerde bıraktı puanları. Konya beraberliğine, Gaziantep beraberliğine bir şey diyemem. Ama Antalya be abi, Rize be abi...

Tekrardan oraya geri dönmeyelim diyorum ama Antalyaspor'u yenseydik fark 4'tü, ertesi hafta Beşiktaş galibiyeti fark 1, Fenerbahçe Elazığ'dan 1 puan alınca fark 2... İç sahada derbi oynayacaksın. Muhteşem bir avantaj. Rakipte baskı, sende özgüven.

Dün Volkan'ın, Bekir'in açıklamalarını dinleyince iyice üzüldüm. "Puan farkını 10'a indirdiler, tebrikler" diyor. Ya ben o 10 puanlık farkın herhangi bir yerinde olmayan adamım yine de çıldırıyorum, 10 puanlık farkı bizzat yiyen sahadaki futbolcu nasıl buna imkan verir. Aklım almıyor. 

Futbolculuk mesleğine saygım sonsuz. Birey olarak her futbolcunun iyi şartlarda top oynamasını, emeğinin karşılığını almasını ve niyetinin-yaşamının haddinden fazla sorgulanmamasını düşünüyorum. 

Ama böyle düşününce de artık taraftarlık işi zora giriyor. Zaten futbol gelişiyor, büyüyor. Adapte olmak zor. Aynı halatı çekenlerin camiasında artık herkesin farklı hedefleri ve kaygıları var. O nedenle 2012'deki Galatasaray veya bu seneki Fenerbahçe taraftarına keyif veriyor. Hedef tek olunca hissiyat da ortak oluyor. O nedenle benim burada yazdığım cümleler dışarıdan "kaos seviyor" olarak yorumlanıyor. Aslında olay kaos sevmek değil, o ortak duygu kaybolmasın diye başarısızlığa bile muhtaç kalıyor insan.

Son söz; dün maçtan sonra çalınan, taraftarı coşturan, Melo'ya Telles'e dans ettiren "Fener ağlama" tezahüratının kilit mısrası, "Şampiyonluk kupası..."...

Şampiyon olamadığın sezon bu tezahüratı söylemek ve söyletmek kısa mutluluk verir sadece ama hiç bir şeyi de unutturamıyor.