Çarşamba, Kasım 25

Özer Hurmacı Hakkında


Fenerbahçe'nin bu sene en çok konuşulan 3 isminden biri Özer. Taraftarın sevgilisi Alex, taraftarın sevmediği Guiza ve taraftarın henüz görmediği Özer. Bir Galatasaraylı olarak Özer hakkında, dışarıdan bir göz olarak ben yazayım.

Gerçi çok da dışarıdan sayılmayız. Çünkü alıcı gözle Özer'i izlemiştik. Ankaraspor'dan almıştık Özer'i birkaç sezon evvel. Ama takımda yer bulamaz diye Özer'i Ankaraspor'da bırakmıştık, sezon sonu alacaktık. Karşılığında 3 futbolcuyu Ankaraspor'a yollamıştık ama. Gereksiz transfer hamlesi olarak tarihe geçti.

O dönemlerde çok konuştuk Özer'i. Ne iş yapar ne eder? Özer iyi adam. Bir kumaş var. Çok mu üst düzey? Değil. Fakat Özer'i diğer futbolculardan ayıran çok önemli bir özelliği var. Gelişmeye açık ve hedefleri yüksek. İstanbul kulüpleri onun için son nokta değil. Birçok söyleşide bunu duyduk. Diyeceksiniz ki, her futbolcu lafta aynı şeyi söyler. Ama Özer'in bu konuda daha samimi olduğunu düşünüyorum. Futbol altyapısını sadece teknik olarak değil mental olarak da Almanya'da almış bir futbolcu. Onu İstanbul kesmeyecektir.

Daum'un onu oynatmaması bence olumlu bir hareketti. Sakatlıktan yeni çıkmıştı. Form, beklenen seviyede olmayabilirdi. Fakat oynatmaması beklentiyi de arttırdı. Bıyık-sakal teoremi.

Herhalde son yıllarda Anadolu'dan İstanbul'a gelip bu kadar beklenti yaratan bir futbolcu yoktur. Tuncay Şanlı da, Gökhan Gönül de hatta zamanında İlhan-Tümer, Karan bile çok büyük beklentilerle gelmediler. Nedense Özer'den çok şey bekleniyor. Kapalı kutu olarak kaldıkça da bu beklenti artıyor.

Aynısı FB camiası geçen sezon Gökhan Emreciksin'e yaptı. Andolu'dan İstanbul'a gelen futbolcunun geliş zamanı çok önemli. Mesela iki Gökhan'a bakalım.

Emreciksin, kötü giden takıma adeta kurtarıcı olarak geldi. El üstünde tutuldu. İmza attığı gün yanında 17 yaşındaki Abdülkadir vardı. Gözler onun üzerindeydi. O da bu beklenti altında ezildi. Sadece 1.5 senelik bir Süper Lig tecrübesi vardı oysa.

Gökhan Gönül ise, şampiyon takıma transfer olmuştu. O hava ile imza attığında kimse ismini bilmiyordu. Bilmek için de çabalamıyordu. Onun Fenerbahçeli olduğu günlerde sol beke yeni bir isim transfer edilmişti. Dünyanın en iyisi Roberto Carlos. Gökhan, nereye geldiğini ilk günden idrak edebilmişti.

Özer ise ikisinin arasında kaldı. Ne Emreciksin gibi kendini dev aynasında gördü, ne Gönül gibi isimsiz geldi. Daum onu korumak istedi. Ama severek öldürmek deyimini uygulamasından korktu tribünler. Özer'in hazır olmadan oynatılmaması büyük bir hata olurdu. Fakat paslanma ihtimali de vardı. Bu noktada ben Özer'e çok güveniyorum. Başka bir Türk futbolcusu olsa oynamadığı zamanlarda futbola küsebilir. Fakat Özer'in kafa yapısı çok daha farklı. Sıranın kendisine geleceğini biliyor. O güveni sağlayan da muhakkak Daum.

Sonuç olarak, Özer'e büyük bir baskı binmemeli. Özer, yeni Alex değil. Daha vakti var. Aklı başında bir futbolcu. İstanbul'a gelince ümitlendiğim bir diğer Anadolu futbolcusu Burak Yılmaz'dı. Ama tutunamadı. Özer, Burak'tan daha farklı bir zihine sahip. O nedenle umut saçıyor. Lakin son ümit vaadeden adamı Burak olan bir blog yazarının Özer hakkında olumlu konuşması da aslında çok da dikkate alınmamalı.

Sıçtın Mavisi


G.Rangers destan yazmaya devam ediyor. Facebook'ta çok popüler olan bir grup ismi, sıçtın mavisi. Resmen Rangers için söylenmiş. Bu sezon gerçekten sıçtı maviler. En çok da kaleci Allan McGregor. Duruşundan belli zaten.

Yılın Spor Fotoğrafı

Habertürk Gazetesi'ne ve Gökhan Türe'ye tebrikler. Şu fotoğrafı, böyle bir ortamda çektirmişler. Galatasaray'un uzunlarında hep bir akıl tutulması olur zaten. Fatih Solak da böyleydi mesela ama saha içinde kalırdı onun tutulmaları. Cemal tutulmuş gidiyor.

Bir de reddetme lüksüm yoktu diyor. Şimdi çıkar bu fotoğraf için de aynısını der. Gökhan Türe'yi reddetme lüksüm yoktu der. Ve bir Galatasaraylı sporcu geleneğini de yerine getimiş:

"Şu an Galatasaray’da muhatap alacak kimse de kalmadı. Kulüpten bir kişi de arayıp benim böylesine mağdur olduğum bir durumda destek olup, tesellide bulunmadı. Bu da beni üzen ayrı bir konu.” diyor Cemal. Şu fotoğraftan sonra da kimse aramasın zaten. Haftaya da Cemal acaba, "Galatasaray camiasına kırgınım" der mi?

Bu arada bu akıl tutulması nasıl bir bahanedir. Benim bildiğim akıl tutulması anlıktır. Mesela binceğiniz otobüs gelir, siz bir anlık gafletle binmezsiniz. Veya iddia da FB-GS maçına akıl tutulur GS yazarsınız. Uzun uzun düşünerek bir olay yaratıyorsunuz sonra akıl tutulması diyorsunuz.

En güzel yorumu Demirkol yaptı. Fotoğrafı görünce, "hala tutulma devam ediyor herhalde" dedi. Güzel dedi.

Salı, Kasım 24

Allah akıl fikir versin

Aklıselim demiştim Mehmet Cansun için, ama sağolsun hemen yanılttı beni. Camianın önemli bir ismiydi, ve bence Cemal Nalga olayını en makul değerlendiren kişiydi. Ama geçen gün katıldığı bir radyo programında bu işte Fenerbahçe'nin parmağının olabileceğini ima etmiş. Fenerbahce.org yanıt vermiş, bence ciddiye alıp yanıt vermemeleri gerekirdi.

You Don't Fool Me

video

Bugün 24 Kasım. Önce öğretmenlerimizin, öğretmenler günü kutlu olsun. Aynı zamanda Freddy Mercury'nin ölüm yıldönümü. O nedenle bu videoyu buraya koyalım.

Quenn'in en sevdiğim şarkısı; You Don't Fool Me. Özellikle 2004-2005 sezonunda çok dinlemiştim. Hagi ile alakası yok, sadece beni aptallaştıran bir kızla alakalıydı.

Neyse efendim dinleyin, ben de bu şarkıyı, 2004 yazında Bodrum'da sabahlayıp Quenn muhabbeti yaptığımız Alp'e, bu şarkıyı bana MP3 olarak yollayan Zafer'e, Mercury'nin doğduğu yer olan Zanzibar isimli bir cafeye beraber gittiğim bir arkadaşıma ve tabi ki beni aptal eden kıza armağan olsun.

Ha bir de Bodrum'da Körfez'de çok çalardı bu. Benle Körfez'e giren herkese selam olsun.

Mercury ölmedi, bak hala dinliyoruz.

Sağ Açıklar


Dün K.Karabükspor, Ç.Rizespor'u 3-0 yendi. Gollerin asistini Sertan Vardar yaptı. Bugün gazetelerde pek adı anılmamış. Herkes golleri atan Emenike ve Engin'den bashediyor.

Sertan iyi bir kanat oyuncusudur. Geçen sene Boluspor'da da iyidi. (Yukardaki foto o zamandan). Zaten o takım iyi bir takımdı. Niye bozuldu anlamıyorum. Stoper Aytek, sağ açık Sertan takımdan yollandı. Fatih Gül oynamıyor, Edim Demir sakat. Geçen seneki takımın başında Demirbakan olsaydı, bu sene bu kadar geride kalmazlardı.

Konu Sertan. 3 asist yaptı. Bu sene çok etkili. Karabükspor 2.sıraya yerleşti. 4 maçta 15 gol attılar. Gol yemiyorlar. Ulusal basında da çok yer bulmuyorlar. Biz analım.

Onun dışında Sinan'ın taktıği lakapla Drogba Erçağ, Karşıyaka'da çok farklı işler yapıyor. Lüleburgaz'da santrfor oynayan Erçağ, Karşıyaka'nın sağ açığında oynuyor. Bu hafta 3 golden ikisinin pasını verdi, diğerini hazırladı. Sinan, ondan böyle şeyleri beklemediğini söyledi. Kendini aşmış biraz yani. Şu anda Karşıyaka taraftarının sevgilisi konumunda.

Kartalsporlu Efecan ise tam bir sağ açık değil. Her yerde oynayabiliyor. Ama inanılmaz oynuyor. Galatasaray altyapısından yetişti, bonservisi Kartalspor'a verildi. Çok büyük işler yapıyor. Biraz fiziksel olarak yetersiz. Ama 1.Lig'de fiziksel olarak yetersiz olan biri iş yapıyorsa Süper Lig'de hayli hayli yapar. Keza aşağı taraf biraz kasaplar mahallesi. Efecan o kasapların arasında Ribery gibi esiyor. Bu hafta da 1 gol ve 1 asist ile oynadı.

Solak biri olarak, sol açıklara hayranlık duyarım.(Bknz. Harry Kewell). Ama bu hafta aşağı tarafta sağ açıklar öne çıktı. Tebrikler.

SONg

Fotoğraftaki Fatih Tekke takımda olsaydı Song'un kaderi belki daha farklı olurdu. Galatasaray'da da sürekli sorun yaratırdı Şef. Derbilerde oynamamışlığı çoktur. Takımı sabote ettiği hep söylenirdi. Ama çok sempatik bir adamdır. Şeytan tüyü vardır. Kızılmaz ona kolay kolay.

Tabi İstanbul'da böyle. Trabzon'da bazı şeylere sabır gösterilmez. Song, Trabzonspor'a gidince büyük hata yaptı aslında. En birbirine zıt ikili bir araya geldi. Afrika'nın en kariyerli futbolculardan birinin Karadeniz'de gemisi battı. Son günlerin popüler lafıyla; kılıçla yaşayan kılıçla ölür vakası. Galatasaray'da yaşadığı 2 şampiyonluk ve güzel günler adına üzülüyorum tabi. Ama Song'un bu durumuna şaşırmıyorum da.

Anlayan Anlatsın

Forma olayı muhakkak büyük skandal ama biri de bana bunu anlatsın. Bu da büyük bir skandal sayılır. Sadece 2 FB maçı, 1 BJK maçı için salona giden biri olmadığım için bunları yazmakta kendimi haklı görüyorum.

- Murat Özyer 2008'de Torino'da Avrupa'da erkek takımına yarı final maçı oynatır, sonra yollamak istenir.

- Yeni hoca bulamayınca Murat Özyer'e "evladımızsın" denir, takımın başına geri çağrılır.

- Sonra Murat Özyer gelir ama sezon ortasında gönderilir, yerine Lise Defteri takımından Koray Mincinozlu getirilir.

- Bu arada bayan takımı Avrupa'da yarı finale yükselir, ligde şampiyonluğa yürür ama coach Cem Akdağ görevden alınır.

- Takımın başına Zafer Kalaycıoğlu'yu getirmek isterler, Akdağ o yüzden yollanır. Kalaycıoğlu ezeli rakibin hocasıdır. Onla da anlaşmazlık olur. FB izin vermez. Türlü türlü dedikodular muhabbetler.

- Sonrasında bayan takımı boşta kalmasın diye takımın başına Okan Çevik getirilir. İvmeyi alan takım Avrupa'dan kupayı alır. Şahsi kanaatim coachun payı azdır. Ligde Caferağa'da dudaklarımı kanattığım maçta 10 sayıdan Fenerbahçe'ye maçı veririz. Keza serinin son maçında kendi sahamızda öne geçip maçı veririz.

- Bu arada Koray Mincinozlu, bir önceki sezon yarı final oynayan takımı, içerde dişarda fark yiyen bir hale getirir. Aslında Koray M.'yu suçlayamam, sonuçta adamın son deneyimi bir dizide okul takımı coachunu canlandırmaktı.

-Sezon biter. Okan Çevik terfi eder. Erkek takımının başına geçer. Ben Caferağa'da kanayan dudağımı aklıma getiririm. Bir de Esra'yı yanında unutan, Şaziye'yi oyunda tutan coach erkek takımında ne yapar diye sorarım.

-Sonra anlarız ki bunların hepsi boşmuş. Erkek takımının hali ortadadır.

- Ve bugün açıklanır ki, Cem Akdağ erkek takımının başına geçmiş. O zaman geçen sene Cem Akdağ niye yollandı diye sormak abes olur mu?

Murat Özyer'i de yarın bayan takımına geçirirlerse, hiç şaşırmam.

Murat Özyer bu camianın içinde yer alsında, görevi ne olursa olsun zaten...

Demirkol görmemiş

Az önce bir haber yorumlandı Spor Servisi'nde. Biz de onu yorumlayalım hadi. Beşiktaş'ta kapalı altın, üste saldıracağı haberleri yer almış bir gazetede derbiden önce, Mehmet Demirkol da haberi eleştiriyor böyle haber olur mu diye. Hakikaten olmaz. Millet birbirini öldürecek diye haber yapmak doğru değil. Rıdvan Akar gibi maça gitmemiş bu yüzden baksana... Yalnız derbi için, çok temiz, daha ne olsun, küfür olmadı, kimse kimsenin kafasına birşey atmadı gibi şeyler söyledi laf arasında. O kadar da değil bence... Daha tünelden çıkarken Alex ve Roberto Carlos'a bir kaç tane pet su bardağı atıldı ki sanırım bir tanesi Carlos'un kafasına ya geldi, ya da sıyırdı, çünkü yüzünü ekşitip kafasını sildi gelen maddeden ötürü. Daha sonra yine bir kere sanırım ikinci yarıda taç çizgisinin orada bir pet şişe atıldı. Bir taneden ne olur diyeceksek, eyvallah. Ama Galatasaray maçından sonra tam sayfa Saraçoğlu kapanıyor haberi yapılırken, İnönü'de sahaya atılanlardan bir satır bile bahsedilmemesi doğru değil.
***
Bir de Hürriyet'in Fenerbahçe haberi yapmamasını eleştirdi Demirkol. Daha doğrusu Fenerbahçe haberi yapmamasını değil de, olumsuz Fenerbahçe haberi yapmamasını. Daum Emre'ye yatmadığı için kızmış olaylar çıkmış, Guiza çıldırmış, millet birbirine girmiş. Yapmak lazım tabi böyle haberler. Daha yaratıcı olmak lazım ama. Feridun Niğdelioğlu gibi mesela. Bir yıldız futbolcuyu konuşturacaksın herkes mutsuz diye, lider olan takım için herşeye rağmen hala şansımız var dedirteceksin ki haber değeri taşısın olay.
***

Zdenek Zeman

Fanatik'in başlığı "Gol delisi Zeman Fenerbahçe'de" idi Zdenek Zeman Dereağzı'na geldiğinde... Sahi ya o zamanlar Samandıra yoktu. 1-0 kazanmaktansa, 5-4 kaybetmeyi tercih ederim demişti bir de...

Pazartesi, Kasım 23

Lale

Sana sarı laleler aldım, çiçek pazarından...

Yılmaz Vural Gelmez Ama


"Geçen hafta Hikmet Karaman gitti, bu hafta Hugo Broos gitti. Bakarsınız haftaya da Daum gider"

Yılmaz Hoca'nın son lafı da bu. Espiri 10 numara. Ama espiri sadece işte. Fenerbahçe-Galatasaray maçında arkasındaki bayana ve yanındaki adama gider yapan Yılmaz Hoca, bu hafta Kadıköy'e bir kez daha gelecek. Ama bu sefer tribünde olmayacak. Zaten tribünde de kimse olmayacak. Maç sonunda Daum'u yollasa bile, Fenerbahçe yedek kulübesine hiç oturamayacak.

Galatasaray 1-1 Manisaspor


Kasım ayı işte. Galatasaray'ın bir klasiği. Hiçbir zaman sahadaki futbol alınan kötü sonuçlarda birinci neden olmaz. Bu senenin Kasım ayını tarihe not düşelim. Frank Rijkaard'ın İstanbul'u, Galatasaray'ı tanıdığı ay olarak kayıtlara geçsin.

Önce Kadıköy'de başladı. Onlarca derbiyi Avrupa'da oynayan, yaşayan Rijkaard, hayatında ilk defa tanık olabileceği şeyleri Papazın Çayırı'nda yaşadı. Tekrar anlatmaya gerek yok. Sonrasında yaşananlar ve içinden çıkılamayan bir ruh hali ortada.

Bu hafta ise tıpkı Rijkaard gibi biz de daha önce görmediğimiz bir şeye tanıklık etti. Olay kendi içinde ne kadar şaşırtıcı olsa da Galatasaray camiası böyle şeyleri sürekli yaşar. Galatasaray Spor Kulübü olmak böyle bir şey. Basketbol şubesinde yaşanan bir skandal yönetimin sıkıntılı günler geçirmesine neden oluyor, ve bu futbol takımını da ister istemez etkileyecektir.

O nedenle Rijkaard artık daha dikkatli olmak zorunda. Sene başında yazdığım şeyler halen geçerliliğini koruyor. Bu kaotik ortam, saha sonuçlarına beklenen sabrı gösterememeye kadar varabilir. Bu sene önemli derken bunu demek istiyorduk.

Saha içine bakarsak, uzatmaya gerek yok. Kötü oynadık ve puan kaybettik. İç sahada puan kaybetmek futbolda var. Ama Galatasaray genelde alışılmışın dışında bir şekilde puan kaybediyor.

Serseri bir topla yenilen golü çıkaramamak iç saha puan kaybını hoş görebilir. Fakat yıllardır varolan bir hastalık, 1-0 öne geçtiğimiz maçı kazanamamak dün gece de hortladı. Bunu Gerets ile Hagi ile Rijkaard ile açıklamak mümkün değil. Konyaspor'a 3-1'den 3-3'e getiren Gerets takımı ile, Skibbe'nin Kocaelispor'dan 1-0'dan 5-2 yenilen takımı aynı dertlerden muzdaripti. Bu sene Eskişehirspor karşısında aynısını yaşadık ve yine öne geçilen maçı berabere bitirdik.

Dün tekrar anlaşıldı ki, bu takımın en önemli adamı Milan Baros. 25 Ekim saat 20.02'den beri Galatasaray gol yollarında sıkıntı çekiyor. Dünkü maç için söylenebilecek yegane şey budur. Bir de Kewell, son 5 Sami Yen maçında beşinci golünü de attı.

Manisaspor için daha çok şey yazmalı. Güven ve Yiğit geçen seneki görev adamı imajlarını korumuş. Ergin Keleş, sağ açıkta Hakan'ı çok yordu. Simpson takımın yeni yıldızı. Sezer'in oynamaması onlar için eksik değil, keza Nizo iyi iş yapıyor. Eren (goldeki hatasına rağmen) ve Kalabene savunma dörtlüsünden en beğendiklerimdi. Mehmet Nas ise Murat Hacıoğlu'na dönüşüyor sanki.

Ve tabi ki Mehmet Güven. Oyuna girince arkamda "Mehmet oyuna girdi 2.yi atarız şimdi" diyen abimiz, aslında Sami Yen'deki herkesin aklından geçeni dillendirmişti. Fakat totemler kasım ayında GS için ters işler. Mehmet Güven oyuna girince, yine gol yedik. Florya'da nasıl bir cenabetlik varsa hepsi bu çocukta toplanmış. Sami Yen'e adımını attığı an Galatasaray'ın talihi ters tepiyor.

İlk söylenemsi gerekeni ise sona sakladık. Galatasaray tribünleri can çekişmeye devam ediyor. Kuddusi Müftüoğlu çok kötü bir maç yönetmiş olabilir. Gerçi tartışılan birçok pozisyon olsa da nedense şu anda pek konuşulmuyor. Ben es geçiyorum o noktayı. Fakat Kuddusi Müftüoğlu'nun ne kadar kötü bir hakem olduğunu Ali Sami Yen insanı 2002'den beri iyi biliyor olmalı. Elimizden aldığı Beşiktaş maçı sonrası bu stada tekrar tekrar gelmesi ve rahatça düdük çalıyor olabilmesi sinir bozucu. Burada sinir bozan tabi ki Müftüoğlu değil.

80.dakikada skor 1-0 iken, her pozisyonda düdük çalıp topu Manisaspor'a veren bir hakem Sami Yen'de maç yönetirken, Nevizade'yi söylemenin hiçbir mantığı yoktur. Söylersen böyle yersin golü işte. Rakip takımlar, olmayan penaltıyı çaldırabiliyor veya çıkmaması gereken kartı çıkartabiliyor. Sami Yen ise rakipler için cehennemden öte, halk konseri tadında bir panayır yerine dönmüş durumda.

Herkes kendi halinde çalıp söylerken, arkada kimsenin ilgilenmediği top oynayan çocuklar. Manzara budur.

Galatasaray yönetiminin de bunda payı var. Kapalı'nın önündeki camların boyunu uzatmak hangi mantığın ürünü acaba? Sahadan koptukça kopuyoruz. Camlara dokunmak yasak. Yani resmen rakibe rahatlık sunuluyor. Rakip bu sayede, puan aldığı zaman dalga geçer gibi 3lüsünü çeker veya GS formasını ters giyip, tribüne bakış atar. Şaşırmamak lazım.

Tribünün ise yönetime karşı olmayacağı Şardan'a duyulan sevgiden belli olmuştur. Aynı hoşgörü Canaydın'a gösterilmemişti.

Haftaya Bursa deplasmanından puan kaybı çıkarsa, seçim çalışmaları başlar diye düşünüyorum. Yine de Bursa deplasmanından daha önemli olan şey çarşamba günkü olağanüstü divandır. Bursa deplasmanı her sene var ama olağanüstü divan gerçek anlamda 40 yılda bir oluyor. Çarşamba-cuma maçlarından sonra uğursuz kasım ayının sona erecek olması şimdilik teselli.

Pazar, Kasım 22

Anri'nin Eli


Dünya futbolunda daha önce böyle rezillik hiç olmadı. O kadar sene mahallede, sokakta, halı sahada top oynadık, stadlarda, televizyonlarda maç izledik ilk defa bir futbolcu topu elle kontrol etti ve hakem görmedi. Daha önce yaşanmamıştı böylesi. FIFA bile şaşırdı, nasıl davranacağını bilemiyor.

Değil tabi böyle. Ama nedense yaratılan hava bu. Bu konu hakkında yazamadık hafta içi, bu pazar günü yazalım iki satır. Öncelikle maçın tekrar edilmesi çok saçma olur. Hakem ne olursa olsun kararı vermiş. Futbolun içinde bunlar oluyor. Hakem hatasıyla maç kazanılır veya kaybedilir. Çirkef hakemler de olacaktır. Bir takımı ard arda verdiği kararlarla da yakabilir. Ve yıllar sonra o maçı anlatacak, konuşacak bir konumuz olur. Aslolan muhabbettir ve hakem hatalarının buna katkısı çoktur. Maçın tekrarını falan unutalım.

Geçelim Thierry Henry'e. Fransız'ın hayranı çoktur. İyi topçudur. Ama ben çok sevmem. Daha doğrusu severim keratayı ama hayranı olduğum bir yıldız değildir. Bir Raul, bir Ginola, bir Gattuso, bir Redondo, veya bir Totti değil benim için. O nedenle onu koruma isteğim yok. Ama bu kadar çok eleştirilmesini de anlamıyorum.

Henry'e saldıranlar önce elini vicdanına koymalı ve sonra saldırmalı. Aynı durumda kendileri olsa ne yaparlardı. Yani Türk milli takımında oynuyorsunuz, elinizle düzeltip Servet'e gol pasını veriyorsunuz. O gol sizi Dünya Kupası'na götürüyor. Maçı 55.000 kişilik Kadıköy'de oynuyorsunuz. Golden sonra bütün stad seviniyor. Galatasaraylısı, Fenerbahçelisi... Gidip hakeme "gol değildi" diyebilecek olan varsa helal olsun. Ama eminim ki "benim için Henry bitmiştir" diyenlerin yüzde 80'i Henry'nin yaptığını yapardı.

Ben elle oynamazdım diyene de saygılarımı sunarım. Top oynarken top bazen öyle bir gelir ki, ister istemez elle oynarsınız. Hatta elle oynadığınızı anlamaz, topun elinize çarptığına inanırsınız. Anlık bir olaydır.

E peki şimdi ne olacak? Hiç. Futbol devam edecek. Yıllar sonra Fransa futbolunun muhabbeti ni yaparken, 1993 Ginola, 1998 Zidane, 2009 Henry diyeceğiz ve 3 saat futbol konuşacağız.

Şike yapmak, doping kullanmak, takımını satmak, rakibe kasti tekme atmak dışında her futbol hatası hoş görülebilir. Bu da onlardan biridir. Sonuçta hakem bu hareketi görseydi, Henry'e sarı kart gösterecekti, futboldan afaroz etmeyecekti. O zaman biz de etmeyelim.

Milli Duygular


-Beyfendi kırmızı ışıkta geçtiniz, size ceza kesmeliyim.
-Pardon memur bey, milli duygulara kapıldık, bastık gaza.
-Tamam o zaman, buyrun devam edin.

-Ver kağıdını, kopya çekerken yakaladım seni.
-Pardon hocam, milli duygulara kapıldım.
-Öyle mi, tamam 90 veriyorum sana, çıkabilirsin.

- Niye bıçakladın ulan adamı. Husumetin mi var?
- Yok komiserim, milli duygulara kapıldım, çektim bıçağı.
- Helal olsun sana, bu millet seninle gurur duymalı.

-Oğlum nasıl tanımadığın kızı hamile bırakırsın, ar namus yok mu sende?
-Pardon baba, milli duygulara kapılmıştım o gece.
-Tamam o zaman, madem Türksün göster ürksün.

Cumartesi, Kasım 21

Beşiktaş 3-0 Fenerbahçe

Beşiktaş'ın ilk yarıdaki hızlı oyunu, Kutay'ın da teşrif etmesiyle birlikte son buldu. Ayağı uğurlu geldi diye düşünürken ikinci yarıda başımıza geleceklerden habersizmişiz... Hakikaten müthiş tempolu başladı Beşiktaş, seyircinin de gazıyla zorladı Fenerbahçe kalesini. Bu dakikalarda Ekrem'in soldan bindirmeleri ve bunlardan birinde Serdar Özkan'ın kaçırdığı pozisyon bu ilk 15 dakika için söylenebilecek şeylerdi. Sonraki 30 dakika ise bana göre son 4 yıldaki Beşiktaş Fenerbahçe maçları gibiydi. Kontrollü bir oyun iki taraf adına, ama hangi takım daha çok gole meyilli diyecek olursak bu takım Fenerbahçe idi. Futbol çok garip oyun... İkinci yarıdaki etkili futbolu ve yaptığı iki asistle bir anda maçın kahramanı olan İbrahim Üzülmez'in Fenerbahçe'nin oyunu dengelediği dakikalarda Gökhan'ı ceza sahası içinde açıkça indirmesinin karşılığı verilseydi hem maç için hem de İbrahim Üzülmez için başka şeyler konuşuyor olabilirdik. Her ne kadar Mehmet Topuz'un ne hücumda ne de savunmada olumlu bir katkısı olmadıysa da maç boyunca, Gökhan'ın özellikle ilk yarıda ters ayaklı Ekrem Dağ karşısında bu kadar açık vermesi anlaşılır gibi değil. Bir düşüş olduğu kesin...
***
Hakem penaltıyı es geçti dedik ama koca bir ikinci yarı kazanmak için hiçbirşey yapmadığımızı ve Beşiktaş'ın maçı kazanmayı hak ettiğini de atlamamalıyız. Müthiş bir ikinci yarı oynadılar ve Andre Santos'un göbeğe geçmesiyle iyice helva kıvamına gelen Fenerbahçe orta sahasını atak yapmak istedikleri zaman rahat geçtiler. Evet Beşiktaş bu kadarı yeterli gördü, bu da son derece moral bozucu. Farkı açmak isteselerdi, guardı düşen Fenerbahçe'nin karşılık verecek gücü yoktu.
***
Kazım'ı yaş odunla dövmek lazım. Buna kesinlikle hakkı yok. Her maç ya rakiple ya hakemle mutlaka bir dialogu oluyor, adama sorarlar sen kimsin ki diye? Nedir bu havalar, tafralar? Bugüne kadar ne kazandırdın ki Fenerbahçe'ye? Bir Chelsea maçında gol attın diye bunları yapıyorsan iki Sevilla maçında Alves'i perişan eden Uğur Boral'ın günahı ne o zaman? Ayrıca Uğur Boral'ın günahı ne sorusunu haftalardır dökülen Andre Santos'un oynamasıyla da sorabiliriz... Yalnız eklemeden geçemeyeceğim, Kazım'ın kırmızı kart görmesi sonuna kadar haklı da olsa yan hakemin "at abi at" demesini, yüzündeki öfkeyi ve vücut dilini de anlayamadım. Açıkçası yan hakem olsam ve Kazım bana fuck off dese (ya da her ne dediyse) bu kadar sinirlenmezdim. Cezası neyse onu söylerdim kulaklıktan.
***
Emre'nin 4 hafta oynamayacağını öğrendim ve maç içinde de özellikle 2-0'dan sonra düşündüğüm Emre'nin sakatlığının ciddiyetiydi açıkçası. Gerçi Emre olmadan oynanan maçlarda Mehmet Topuz kısmen başarılı olmuştu ama yine de büyük bir kayıp Emre'nin ilk yarıyı kapaması. Direk kırmızıdan atılan Kazım'ın da en az 2 maç ceza alacağını düşünürsek, Özer'in takıma girmesi muhtemel. Tabi Deivid'in de aynı şekilde... Sağ kanatta Gökhan'ın önünde ne Kazım'ın ne de Mehmet Topzu'un iyi oynadığını düşünürsek iyi bir Deivid'e ihtiyaç var her zaman...
***
Bir derbi kaybettik ve çok üzgünüm. Maçtan önce ben de Daum gibi 0-0'a razıydım, ama bu rıza ikinci yarıdaki silik futbol için kızgın olamam anlamına gelmez. Üzgün olduğum kadar sinirliyim de aynı zamanda, özellikle de Kazım'a...

Cezayir


Dünya Kupası'nda tutacağımız takımlardan biri. Sebebi çok...

Futbolcuların Facebook Halleri #3


Ali Eren Beşerler'in profil resmi. Derbi gününe uygun olsun diye. Keza 2002 nisanındaki FB-BJK maçında kırmızı kart görmüştü milli stoper. İnönü'de 2-0 sona ermişti maç, o oyundan çıkınca maçın şekli değişmişti.

Bir sonraki İnönü maçında Nouma tombala çekmişti. Sanki bu fotoğrafta Ali Eren, Pascal'a selam yolluyor gibi.

Ali Eren Beşerler şimdi teknelerde motorlarda keyfine bakıyor. Facebook hesabında 577 arkadaşı var. Bu 577 kişi arasında Aydın Çetin, Cenk İşler, Kerem İnan, Engin Öztonga, Merter Yüce ve Ulaş Ortakaya gibi geçen sezon alt ligde mücadele eden isimler var. Halk adamıdır zaten Ali Eren, 80lerin futbolcusu havası vardır.

Helal


Devler Ligi finalini Sakarya'da düzenlemek isteyen Acun Ilcalı'ya Tatangalar'dan cevap geldi.

Sakarya Kamuoyuna,

Devler ligi adı altında yapılanan ve Show TV tarafından yayınlanan organizasyonun final maçı 23 Kasım 2009 gecesi Sakarya Atatürk stadında yapılacağı açıklanmıştır..

TATANGALAR varolma amacına ters düşen bu showa hiçbir şekilde katılmama kararı almış olup tüm sevdalıları bu karara uymaya çağırıyoruz.. Yüreği sadece Sakaryaspor için atan taraftarlarımızı 29 Kasım 2009 tarihinde oynanacak Sakaryaspor-T.Telekom lig maçına bekliyoruz..

Saygılarımızla..

Fenerbahçe - Beşiktaş

Maçla ilgili tahminim kısır ve golsüz bir derbi izleyeceğimiz yönünde. 4 senedir kazanıyoruz İnönü'de ama bu her zaman olacak diye birşey yok, beraberlik bence iyi bir sonuç olacaktır. Öte yandan psikolojik faktörler yanımızda. Bu maç belki de Mustafa Denizli'nin son maçı olacak. Düşünsenize dakika, 15 ve Fenerbahçe 0-2 önde... İnönü Stadı'nda o dakikadan sonra oynamak kolay mı? Tabi bunlar hayalden ibaret. Uzun uzun irdelemek yerine, geçmişte oynana derbilere dair bir iki detay paylaşmak istiyorum müsadenizle...
***
İnönü'de Uche'nin son dakikada attğı golü unutamam mesela... Beşiktaş Osvaldo Nartallo ile öne geçmiş, İlker'in ikinci yarının başındaki golüyle skora denge gelmiş, ceza sahası içindeki karambolde Uche asmıştı... Çocukluğumdaki en unutulmaz Beşiktaş maç buydu. Evet 2-2 biten maç da var ama o maçı tartışmalarıyla hatırlıyorum. Ne bileyim misal, Socinzyski (umarım adını doğru yazmışımdır)'nin kaptırdığı topu hatırlamıyorum mesela ilk golde. Karlı bir günde, Parreira'lı sezon İnönü Stadı'nda maçın birinci dakikasında Boliç'in golünü de hatırlatmak lazım. İnönü Stadı'na dair bir iki detay daha aktaralım. Son dakikada Şifo Mehmet'in golüyle 3-2 mağlup olduğumuz maç da çok can yakıcıdır. O maçta gollerimizi Moshoeu (ki inanılmaz bir goldü) ve Dimas atmıştı. Manuel Dimas'ın İstanbulspor'a attığı golle birlikte hatırladığım diğer golü budur. O İstanbulspor maçında Mustafa Doğan'ın genç Güven'in ayağını da kırdığını ekleyelim. Ayrıca Dimas o Beşiktaş maçındaki golünden sonra makinalı tüfekle ateş eder gibi bir gol sevinci yaşamış, tribünleri taramıştı.
***
Rüştü o 3-2 biten maçta son golde elini kaldırmıştı ama her zamanki gibi gol nizamiydi ve mağlup olmuştuk işte. Bu maçın Kadıköy'deki rövanşı da çok can yakıcıydı. Maç öncesinde Rüştü'nün falçata muhabbeti vardı, elini kesen kaptan kimilerine göre eşi Işıl'la kavga ettiği içni camı yumruklamıştı ama gerçek şuydu ki o gün kaleyi Murat Şahin korumuştu. Maçın daha başında Högh kaleye giden topu elle çıkarıp kırmızı kart görmüştü ve 10 kişi kalmıştık. Üstelik pozisyon penaltı ile neticelenmişti. Şifo ve Ayhan'ın gollerine Erol Bulut uzaktan bir golle yanıt vermişti. Maçın unutulmaz anı ise kesinlikle Uche'nin ayağının kırılmasıydı. Post fotosu da o pozisyonu gösteriyor nitekim. Ayağın nasıl yamulduğunu net biçimde görebiliyoruz.
***
1999-2000 sezonunda ise iki maçta da yenmiştik Beşiktaş'ı. Kadıköy'de Boliç ve Moldovan'ın golleriyle 2-1, İnönü'de ise Preko'nun iki gol, Moldovan'ın sezonun en güzel golünü attığı maçta 3-1 mağlup etmiştik ki Markus Münch'ün penaltıyıslya geriye düştüğümüzü de ekleyelim. Moldovan'ın o golü cidden görülmeye değer, o gol atıldığında yaşı küçük olanlar Kezman'ın aşırtmasını ve Anelka'nın İnönü'yü sessizleştirdiği golü hatırlarlar ama hiçbir zaman atik bir futbolcu izlenimi vermeyen Moldovan'ın attığı o gol unutulmazdı. Viorel Moldovan zaten güzel bir adamdı, severiz kendisini... İki yılda 35 gol atmıştı ve neden gönderildiğini anlamam hala...
***
Ertesi yıl Nevio Scala'lı Beşiktaş hem sahada hem de hükmen 3-0 mağlup etmişti Fenerbahçe'yi... Ligin 5. haftasıydı diye hatırlıyorum. O an sahada bulunan altı yabancı ise, Haim Revivo, Milan Rapaic, Kenneth Andersson, Nicola Lazetic, John Leshiba Moshoeu ve Zoran Mirkovic'ti... İnönü'de ki bu maçı da unutulmazlar arasına ekleyelim. Bugün de büyük bir ihtimalle Beşiktaş forması giyecek olan Nihat Kahveci o maçta perdeyi açan isimdi.
***
2001-2002 sezonu Beşiktaş'ın Kadıköy'de Fenerbahçe'nin 24 maç üst üste kazandığı seriyi bozduğu maçtır. Guiaro Ronaldo'nun attığı ilk golün açık bir ofsayt olması bir yana, ilk yarıda Ali Eren'in iki eliyle birden blokladığı bir pozisyon da vardı ceza sahasında. Zoran Mirkovic ve Tümer kırmızı kart görmüşlerdi. O maç için hakeme bahane bulamam, çünkü Andersson ve Oktay ve Serhat üçlüsünün bir araba gol kaçırdığını eklemeliyiz. İnönü'deki rövanş 0-2 bitmiş, golleri Serhat Akın atmıştı. Kadıköy'de atılmayan Ali Eren, İnönü'de Serhat Akın'ın katakullisiyle kırmızı kart görmüştü.
***
Ronaldo'nun iki gol attığı maç aynı zamanda 6 yıllık bir namağlup serinin de başlangıcıydı ki nitekim, yine yağmurlu bir günde Fatih Akyel'in kırmızı kart gördüğü maçta Beşiktaş'a Ahmet Dursun'un golüyle 0-1 mağlup olmuştuk kendi evimizde. İnönü'de de 2-0 biten maçtan sonra hepimizin bildiği gibi Pascal Nouma'nın Türkiye macerası bitmişti.
***
Beşiktaş kah galip gelerek kah berabere bitirerek Kadıköy'de 6 yıl boyunca yenilmedi. Ama Türk futbol tarihine de geçen 3-4'lük maçı kimse unutmadı. Açık söyleyeyim bir Galatasaray maçında öyle bir ilk yarı oynasak ilk yarı en az 4-0 biterdi. Ama Beşiktaş'la oynuyorduk ve soyunma odasına 1-2 mağlup girmiştik. Maçın sonu malum, Koray tezahuratları ve bozuk bir sinirle hayata devam etmek.
***
İnönü Stadı'nda Ümit Özat'ın Guinti'den kaptığı topu da unutamıyorum. Kronolojik olarak yukarıdaki maçtan önceydi atlamışız. Maçı 3-1 kazanıp şampiyonluğu hemen hemen garantilemiştik. Serhat Akın'ın, yine iki gol attığını da belirtelim o maçta. Van Hooijdonk da orta sahada oynamıştı hatta. O hafta içinde otobüste Kemal Belgin'i görmüştüm, bir kaç soru sordum ve yine inanılmaz eleştirilerde bulunmuştu Fenerbahçe'ye. Şimdi burada yazıp da asap bozmayalım. Bir de Fenerbahçe Tristan'ı almalı demişti...
***
2005-2006 sezonuyla birlikte Fenerbahçe'nin İnönü'de ki 4 yıllık serisi de başladı. Bu maçların hemen hemen hepsi yüksek tansiyonlu geçmişti. Hele birinde neredeyse şampiyonluk gidiyordu. Beşiktaş kazansa iki puan öne geçecekken Kezman'ın aşırtmasıyla şampiyonluk yarınlara kalmıştı o gün. Hatırladığım daha binlerce detay var ama hatırlatmak istediklerim bunlar şimdilik. Cidden alakasız detaylar içeren ve uzun bir yazı oldu. Amacım derbi havasına girmekti, çünkü Galatasaray maçlarının heyecanı daha hafta başından başlarken, Beşiktaş maçları için maç günü bile zor konsantre oluyoruz.
***
Tahminime geri döneyim, olaysız, sakin bir maç olacağını ve 0-0 biteceğini düşünüyorum. Guiza'nın ise gol atacağını falan sanmıyorum. Geçen sefer vamos dedik bağrımıza bastık boş kaleye kaçırmıştı, bu sefer bişey demiyoruz ve yeni bir totem deniyoruz Guiza efendiyi hayata döndürmek için. Bakalım tutar mı...

Cuma, Kasım 20

Aklıselim

Akşam gazetesinde Cemal Nalga olayı ile ilgili eski başkanların görüşlerine yer vermişler. Faruk Süren biraz da kulüp tarihinin sportif açıdan gelmiş geçmiş en başarılı başkanı olmanın da verdiği güvenle vermiş veriştirmiş yönetime. Bugünkü yönetime ağır eleştiriler var, Galatasaray'ın kurumsal terbiyesini alt kademedeki görevlilere yansıtamadığını belirtmiş eski başkan. Alp Yalman ise basiretsizlik olarak değerlendirmiş olan biteni.
***
Benim en beğendiğim yorum ise Mehmet Cansun'dan geldi. Böyle bir yanlışın bir hiç uğruna yapılmasına kızıyor Cansun. Takımın kaderini etkileyecek bir maç olur, bir şampiyonluk maçı, bir kupa finali vesaire, yine de yanlış olmasına rağmen bu yapılırsa hiç değilse akıl ve mantıkla açıklanabilecek birşey olurdu ortada. Ama hazırlık maçı ya bu! Galatasaray 50 sayı farkla mağlup olsa ne olurdu ki! Üstelik basketbol... Evet basketbolun ülkemizdeki popülaritesi malum, o salonlar ancak Fenerbahçe ve Galatasaray isimleri yanyana geldiği zaman dolabiliyor, elle tutulur yanı olmayan bir durum. Ahmet Dedehayır, beyinlerin dumura uğradığı bir anda yapılmış bir hata demiş, gerçekten öyle... Kişi kurum ayrımı yapamayacak seviyede olan biri var mıdır bilmiyorum, ama bence bu olaydan kimsenin haberi bile yoktu o gün orada bulunanlar haricinde. Ne Yiğit Şardan'ın, ne Adnan Polat'ın ne de bir başka yöneticinin... Tabii ki bu bahane değil, özellikle de Yiğit Şardan için, o da zaten gerekeni yaptı.

Skandal İçişler


Skandal işte. Anlatılacak birşey yok. Nasıl bir saçmalık olduğunu anlatmak bile zor. O nedenle sadece ne yapılması gerektiğini yazmak lazım.

Ben bu olayı 2 gün sonra yazıyorum. Bu süre zarfında teknik heyet ve ardından Yiğit Şardan istifa etti.

Peki bu yeter mi? Bence yetmez. Bence tüm yönetim görevinden istifa etmeli. Veya marta kadar devam etmeli. Bu süreçte ise kulüp bünyesinden bir kurul oluşturulup soruşturulma başlatılmalı.

Soruşturmada ortaya çıkan suçlular veya hatalılar, artık nasıl adlandırılıyorsa, kulüpten ihraç edilmeli.

Yani bu olayı bilmeyen sorumlular görevinden istifa etmeli, bilerek yapanlar ise kulüpten ihraç edilmeli.

Bilerek yapanlara kulüp dava da açabilir. İsmi lekedikleri için, mahkemeye başvurabilir.

Bu arada komplo teorisi dolaşıyor ortalarda. Komplo teorilerini sevmeyen birçok insan bile bunu dile getiriyor. Ben ise komplo teorilerini severim. Fakat bu olayı etkilemez. Sonuçta Okan Çevik ve diğer idarecileri oraya getiren bu yönetim kuruludur.

"Duruş" kelimesinin karşılığı olan Murat Özyer gibi bir insanı görevden alıp, yerine hiçbir başarısı olmayan Okan Çevik'i getiren yönetim kurulu, ortada bir komplo olsa da hatalıdır.

Ve tabi basketbol takımı. Anlamsız bir şekilde bugün Efes Pilsen maçına çıkacaklar. Federasyon şaşırmış bu belli, ama bizim de şaşırmamıza gerek yok. Federasyon herhangi bir karar vermeden takımı ligden çekmeli ve basketbolcuların maaşını da 1 sezon boyunca tıkır tıkır ödemeye devam etmeli.

Ve taraftar. Takım 10 senedir olduğu gibi yine Kadıköy'de yenilince, sportif başarısızlık söz konusu olduğunda, takıma tepki koymayı atlamayan taraftarlar, bakalım 104 yıldır yaşanmamış bir şeye pazar günü Manisaspor maçı öncesi nasıl tepki verecek? Olayın bu boyutunu pazartesi irdeleriz.

Skandal Dışişler


Bu skandalı içişlerimizde çözeriz. İlla çözeceğiz. Çözmeliyiz. Ama bunun dış boyutu da var. Öncelikle şunu da söylemek lazım, camianın şu andaki hareketi oldukça sevindirici. Saklama, gizleme ve küçültme olayına girmeden olayı çözmeye çalışıyorlar. İstifa kültürünün olmadığı bir ülkede fark yine ortaya konmuştur. Fakat bunun şöyle bir zararı olmuştur ki, skandal daha çok konuşulur olmuştur. Olsun.

Şu an rakip takımlar mümkün olduğunca saldıracaktır. Gerek tribünde gerek sokakta, Galatasaray ile ilgili ironik cümleler ve bel altı sataşmalar olacaktır. Bunlardan kaçınılmaz. Tersi bir durumda biz de yapardık. Tribünden gelen her şeye razıyız, katlanacağız. Ama, bazı şeyleri iyi ayırt etmek lazım.

Sahtekarlık yapanlar, kişilerdir. Kurum değildir. Devletin müsteşarı yolsuzluk yaptığında "Türkiye Cumhuriyeti sahtekardır" demiyorsak, bu konuda da olayı tüm Galatasaray camiasına yakıştırmak abestir.

Hemen şurada çizgiyi çekmek lazım. Şu an zor günler geçiriyoruz. Sadece camia olarak değil, birey olarak da bizi etkiliyor. Bu zor dönemde arkadaş sataşmaları ( veya burada hep örnek verdiğimiz Facebook sataşmaları) olayın bokunu çıkarıyor. Ve hep savunduğum şey, tribün olaylarının çoğu bu ufak olayların birikimiyle dolan insanlar tarafından gerçekleşiyor.

Şu boş muhabbetler gerçekten çok saçma. Mesela kıçına don alacak parası olmayan FB taraftarı, gelir seviyesi yüksek Galatasaraylı'ya "ya sizin paranız yok, bizim başkan önüne geleni alıyor, zenginiz biz." diyor. Sanki FB zengin diye kendisi Paris'te akşam yemeği yiyor.

Bir gün sahilde böyle bir muhabbet olmuştu. Bir arkadaş, ki kendisi baya pasaklı ve pis bir adamdır, Selpak satan çocuğa tuttuğu takımı sordu. Çocuk Galatasaray cevabını verince, bizim dallama kahkahalarla güldü ve "belli belli ayağında ayakkabı yok" dedi.

Bunun tersi de var. Bir firmanın uluslararası departmanında çalışan, 3 yabancı dil bilen Fenerbahçeli, köyünden dışarı çıkmamış bir adamdan, "olm biz Avrupalıyız, siz Edirne'yi geçemediniz eheheh" lafını duyabilir.

Şimdi bu olaya yaklaşımda bu hesap. Mesela ben kendimi her zaman dürüst ve tutarlı biri olarak görürüm. Tıpkı bu blogun Fenerbahçeli yazarı Peralta gibi. Kendi içinde tutarlı bir ahlak anlayışımız vardır. Dürüst olduğumuza inanırım. İkimizin mezun olduğu okulda da başka bir arkadaşımız var. O da kimsenin ona güvenmememsiyle nam salmıştır. Sahtekar demeyelim ama bir çok konuda masum olmayan bir arkadaşımızdır. O mesela, selam sabah vermeden gelip "sahtekarsınız olm siz" diyebiliyor. Konu sahtekarlık olunca hakkında yüzlerce madde sıralayabileceğim adam, "sicili kadar ahlakı da temiz" olduğuna inandığım bana bunu diyebiliyor. Hakikaten sinir bozucu bir olay.

Sonuçta rakip tribünden gelen her sataşmaya boyun eğeceğiz. Ama onun dışındakiler önemsizdir. Kişileri ve kurumları birbirinden ayıramayan zekaların söylediklerini dinlemek bile zaman kaybıdır.

Berrak

Güzelliğin on par'etmez
Bu bendeki aşk olmasa,
Eğlenecek yer bulaman
Gönlümdeki köşk olmasa...

Çarşamba, Kasım 18

Göndermek


"Galatasaray'dan ayrılırken en son şampiyon olduğumuzda soyunma odasında arkadaşlarıma "Beni buradan şampiyon olarak uğurlayın" dedim."

Soru: E be Kral, e be Kaptan, e be golcü, e be 9 Numara, madem şampiyon olarak uğurlanmak istedin, o zaman seni şampiyon olarak uğurlamak isteyenlere niye kırıldın?

Fırat Aydınus'un Derbileri


Dün BJK-FB maçlarının son 9 senesini izlerken, karşımıza sıkça çıkan isimler vardı. Fenerbahçe'ye her maç gol atan Carew, Beşiktaş'ı sürekli dağıtan Anelka, her derbide bir gol veya asist yapan Tümer, yediği her golde elini kaldıran Rüştü ve bir de Fırat Aydınus.

3 BJK-FB maçı yönetmiş ligde, bu hafta sonu 4.ye çıkacak. En son geçen seneki kavgalı GS-FB derbisini yönetmişti. Dün maçları izlerken highistanbul ile en beğendiğimiz hakem olduğuna kanaat etmiştik. Ama 0-0 sona eren maçtan sonra düşüşe geçti. Fırat Aydınus'un özelliği cebinden kırmızı kartı çıkartmaya meyilli olması. 10 derbi yönetmiş, 9 kırmızı kart çıkarmış.

İnşallah eski Fırat Aydınus gibi bir maç yönetir.

12 Nisan 2009 Galatasaray-Fenerbahçe maçı
4 kırmızı kart

27 Nisan 2008 Galatasaray-Fenerbahçe maçı

3 Şubat 2008 Fenerbahçe - Galatasaray maçı
1 Kırmızı Kart

8 Aralık 2007 Fenerbahçe - Galatasaray maçı
1 Kırmızı Kart

5 Mayıs 2007 Beşiktaş - Fenerbahçe maçı
1 Kırmızı Kart

3 Mart 2007 Beşiktaş - Galatasaray maçı
1 Penaltı

7 Mayıs 2006 Beşiktaş - Galatasaray maçı
1 Penaltı

18 Eylül 2005 Beşiktaş - Fenerbahçe maçı

5 Mart 2005 Galatasaray - Beşiktaş maçı
1 Kırmızı Kart

30 Ekim 2004 Beşiktaş - Fenerbahçe maçı
1 Penaltı - 1 Kırmızı Kart

Geri Dönüş

Total futbol, Rijkaard, Mustafa Sarp, arkadaki 3lü, dünya derbisi, Abdi İpekçi falan derken atladık bu olayı. Belki başka bloglar atlamamıştır ama bir biz gündeme dalıp unuttuk.

Portekizli futbol efsanesi Eusebio, Everton'dan ödül alıyor. Nedeni burada:

Benfica ile Everton Avrupa Kupası'nda eşleştiler bu sezon. Portekiz'in 60lı ve 70li yıllardaki lokomotifi olan Benfica, İngilizler'in 80lerdeki en başaırlı takımlarından biri olan Everton ile karşılaştı.

Benfica'nın o yıllardaki başarısında başrolü oynayan Mozambik doğumlu milli futbolcu Eusbeio ise adını 1966 yılında düzenlenen Dünya Kupası sayesinde duyurdu. Mekan ise Everton takımının stadıydı.

O turnuvada Eusebio gol kralı oldu, Portekiz 3.oldu. Yarı final maçında Wembley'de ev sahibi İngilizler'e kaybederek finali kaçırdılar. Rivayete göre (Halit Kıvanç) o maçta hakem aut ve taçlar dışında 22 dakika düdük çalmamış. Öyle güzel bir maç ve güzel bir turnuvaymış. Portekiz de güzel bir takımmış.

Portekiz'in en unutulmaz maçı ise bu yazının nedenini oluşturuyor. Everton'ın sahası Goodison Park'ta oynanan maçta Portekiz ve Kuzey Kore çeyrek final maçına çıkarlar. Portekiz unutulmaz bir geri dönüşe imza atar. 3-0'dan 5-3'e çevirir maçı ve İngiltere'nin rakibi olur. Everton'ın çimlerinde, Liverpool şehrinde bir geri dönüş hikayesi yazılır. 5 golün 4 tanesini filelere yollayan Eusebio ise "efsane" olur.

Bu tarihi maça duyulan saygıdan dolayı, 43 sene sonra Goodison Park'a bir kez daha gelir Kara Panter. Kendisine plaket takdim edilir.

Aklı Fikri


King Otto Shaktar'ın stadında, Lucescu'nun evinde maça hazırlıyor takımını. Bugün Dünya'nın birçok ülkesinde kalpler duracak. Bunlardan ikisi karşı kıyılarımız. Birbirleriyle karşılaşıyor. Yunanistan avantajı kaçırdı.

Mavilerin hocası Rehagel'e Mavi Işıklar'dan gelsin: İyi Düşün Taşın

Bu arada asıl maç Sudan'da oynanacak olan Mısır-Cezayir maçıdır. Gönlüm Abdel Kader şarkısı, Rai Müzik, Manu Chao'nun Denia'sı sayesinde Cezayir'de.

Hadi İnşallah


TB Genel Başkanı Nazım Kaya metrobüs bileti fiyatına yapılan zammın tüketicinin mecburiyetini kötüye kullanmak olduğunu belirterek, kriz sürecinde enflasyonun çok üstünde yapılan zammın iptali için yargıya başvuracaklarını açıkladı.

Kaya, İBB'Yİ toplu taşıma söylemlerinin altını boşaltmakla suçladı.

Metrobüs fiyatlarına yapılan zam hakkında yazılı bir açıklama yapan Tüketiciler Birliği Genel Başkanı Nazım Kaya, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Koordinasyon Merkezi’nin (UKOME), belediye bütçesine ek gelir kazandırmak için metrobüs fiyatlarını artırdığını iddia etti. UKOME’nin metrobüs fiyatlarına yaptığı yüzde 35 zamla 1,5 TL olan metrobüs bilet fiyatının 2 TL’ye çıktığını hatırlatan Kaya, “Metrobüs hatlarıyla günde 1 milyona yakın yolcu taşınmakta, yapılan zamla birlikte de belediye bütçesine 500 bin TL ek gelir sağlanmıştır” ifadesini kullandı.
Metrobüs güzergahında bulunan diğer toplu taşıma araçlarının devre dışı bırakılmasının da dikkate alındığında yapılan fiyat artışının tüketicinin mecburiyetini kötüye kullanmak olduğunu kaydeden Kaya, bu kararla vatandaşa “zamma razı ol veya yürü” denilmek istendiğini ifade etti.

Mali darboğazı aşmak isteyen kamu otoritesinin bütçe açıklarını tüketicinin üzerine yüklemeye başlamış olduğunu belirten Kaya, kriz zamlarının tüketici açısından zam krizlerine dönüştüğünü kaydetti. Kaya, “Krizin en çok vurduğu, buna karşılık en masum kesimi tüketicilerin bu kadar haksız uygulamalara maruz kalması kabul edilemez. Kamusal hizmetlerde kar amacı güdülemeyeceği gibi, yapılacak zamların enflasyondan yüksek olmaması gerektiğine dair yüksek yargı kararları ortada iken yapılan zamlar yargı kararlarının dikkate alınmadığını göstermektedir” açıklamasını yaptı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin metrobüs hizmetlerinde yaptığı zammı geri çekmesi gerektiğinin altını çizen Kaya, diğer hizmetlerde uygulanan zam politikasına da son vermesi gerektiğini bildirdi. Kaya, konuyla ilgili sözlerini şöyle sürdürdü: “Yapılan uygulamalar nedeniyle mevcut yönetim İstanbul tüketicisinin hafızasında zamcı yönetim ve tüccar olarak kalacaktır. Tüketiciler Birliği yapılan yersiz zammın iptali için yargı girişimini gerçekleştirerek tüketicinin makul fiyatlarla ulaşımını gerçekleştirecektir.

Seyrantepe Hayırlı Olsun


‘’Yeni stadımızın açılışı ile birlikte, dünyada ‘ilk’ olacak bir uygulama hayata geçecek, stadyuma girişler için sadece GSBonus kullanılacak ve Galatasaray Futbol Takımı’nın kendi sahasındaki tüm maçlarına ait bilet ve kullanıcı bilgileri, temassız ödeme özelliği ile birlikte GS Bonus Card’lara yüklenecek."
Yiğit Şardan

Bu daha başlangıç diyorum. Seyrantepe olsun o zaman kombine alırım diyen arkadaşlar da önce bir Garanti Bankası'na uğrasın..

Bu arada tanıtım reklamları güzel olmuş..
Ssss Emre diyen Leo Franco, Gökhan Zan'a Buyur Canım diyen Servet bir adım öne fırlıyor. Emre Aşık bütün ağır abi imajını kaybetmiş ama yine yakışmış kaptana.

Bari siz doğru yazın

Ayhan Tumani Türkçesi bana hiç yabancı değil. Okuduğum lisede böyle gurbetçi şivesiyle konuşan onlarca arkadaşımız vardı, Kutay bilir. Evet bozuk bir Türkçe, anlaması kolay değil, duyguyu tam yansıtmıyor, tabi bunlar Ayhan Tumani sempatisini engelleyemez, o ayrı konu. Resmi siteden Teknik Analiz programına Daum'un verdiği röportajı okuyordum. Resmi site de Ayhan Tumani'den farksız. O konuşuyor, anlık bir iş yapıyor, siz düşünüp yazıyorsunuz, peki bu kadar mı zor kurallı cümle kurmak? Yığınla noktalama hatası ve yanlış ifade... Türkçe takıntım olduğundan değil ama bu özensizliği yakıştıramıyorum.
***
"Bu baskı nereye kadar gidebilir bazı kişilerin zaafları vardır. Bu zaaflar nasıl karşılanması gerekir bunu da kendimize sormamamız gerekir."
***
"Profesyonel futbolda ya da spor da her ne kadar rekabet olursa bazı genel anlamada çocuklarımızı eğitmemiz lazım."

Salı, Kasım 17

Cemal


Biraz da maç konuşalım. Cemal Nalga esti, gürledi. Fenerbahçe'nin uzunları Cemal'i ağlatır diye düşünüyordum, tam tersi oldu. 3 milli takım uzunlarıyla, hatta NBA'e yakın adamlarla nasıl da savaştı. Ömer Aşık, Semih Erden ve Oğuz Savaş ile nasıl mücadele etti. Emir Preldziç'i de ekleyelim ve bir istatistik verelim.

Emir+Oğuz+Semih+Ömer = 14 ribaund, Cemal Nalga tek başına 13 ribaund

Cemal'dan daha fazla sayı atan sadece Emir.

Bravo Cemal.

10 Maç


Herkes yaptı. Biz de yaptık, onlar da yaptı. İpekçi'de, Burhan Felek'de bunlardan daha yaralıyıcı, daha acıtıcı şeyler oldu. Çoğunu yerinde izledim. Ama hiçbiri bu kadar gündeme girmedi.

Belki futbol yok diye. Ama bu sefer biraz abartıldı.

Galatasaray taraftarı daha önceki maçlarda sahaya girse hiçbir şey demezdim. Rasim, Zaza, Semih, Erdal, Barış (maalesef kardeşi bizim takımda), İbrahim neler neler yaptı zamanında. Tersi de olmuştur. Ama işte bu sefer abartıldı. 2 tane adam durduk yere olayın buraya gelmesine neden oldu.

Sanki yazılı olmayan bir kural vardı daha önce. Tribün tribünde kalır,yapar eder, sahada da maç oynanır. Bu sefer böyle olmadı. Son yılların en sessiz derbisi, en yumuşak derbisi, sahaya giren iki kişi yüzünden ana sayfalara taşındı. Hem de doğruya doğru, sporcuların olayla hiçbir ilgisi yokken.

Bu maçtan sonra 10 maç ceza verilsin bize. Galatasaraylılar tepki gösterecek bana, en başta da arkadaşlarım. Olsun. 10 maç verilsin ceza, gitmeyelim salona. En azından önümüzdeki sene taraftarsız oynanmasın. Deplasman tribünü yok oldu, biz Fenerbahçe taraftarı gelsin diye uğraşırken, kendi yerimizden de olacağız. Verilsin 10 maç. Millet biraz korksun, bedeli ödeyelim ama bu İpekçi maçları elimizden alınmasın.

Teşekkürler De Nigris


Hayranlık bir duyduğum topçu değildi. İyi topçuydu ama. Veya değildi. Önemli mi? Ama şu bir gerçek. Bir renkti. Bu ligin, bizim ligimizin bir rengiydi. Bu lige renk katan herkes baştacıdır. Kompela'dan, Şenol Karagöl'e kadar.

Arkadaş muhabbetlerimizde özne olan her isim baştacıdır. De Nigris de öyle bir isim. Fenerbahçe'ye attığı gol, maskesi, gol sevinci, uzun saçları, El Santo hayranlığı vs...

Her ölüm üzüntü verir adama, ama De Nigris gibilerinin farklı. İçimizden biri değildi belki, kısa kaldı burada ama bizle beraberdi yine de...

Futbolcular mahallenin en şık abileri ise, De Nigris aşağı mahallenin en şık abilerinden biriydi. Cenazesi aşağı camiden kalksa da, yaşarken bizim mahalleden çok geçti, bizim toplara çok karıştı. Muhabbetimiz yoktu ama simayı bilirdik.

Bu lige kattığın heyecan, attığın goller, yarattıığın muhabetler için teşekkürler De Nigris.

Pazartesi, Kasım 16

Galatasaray 56-56 Fenerbahçe (Veya 74-72)


Maçı nasıl yazmalı bilmiyorum. Bugün kopan kıyamet haddini aşmıştır. Daha doğrusu şöyle demek lazım. Bu olaylar hep oluyordu basketbol salonlarında. Her iki taraf adına da. Dün belki bardak taştı diyebiliriz. Ama bunlar geçmişte yaşanırken o zaman sessiz olanların şimdi ahkam kesmesi, hayatında basketbol maçına "nadir" gitmiş, basketbol yazısı yazmamış insanların konuşması can sıkıcı. Adam geliyor diyor ki 40 dakika küfür vardı olayların olacağı belliydi. Amaç demek ki bok atmak, fırsat doğdu.

40 dakika küfür yoktu. Maç öncesi Ercan Saatçi küfürleri dışında olaylara kadar küfür olmadı. Bunu belirtelim.

Biz bu maç günü yazısına baştan başlayalım. Günün başından.

Normal planım, metrobüs ile yollarda rezil olup önce bayan maçını sonra erkek maçını tek başıma izleyip geri dönmekti. Ama Fenerbahçeli olan Bora'nın gelmesiyle çok değişik bir tarza büründük. Arabayla, 90ların Türk Pop Müzik şarkıları eşliğinde, biramızla, muhabbetimizle keyifle maça gittik. Suadiye-İpekçi arası başka türlü geçmezdi zaten. Deplasman yolu gibi yol.

Bu basket maçlarının şehirdeki atmosferi çok garip. Şehrin yarısından fazlası maçın olduğunu bilmezken, maç ile ilgisi olanlar en olmadık yerde karşınıza çıkabiliyor. Göztepe'de benzincide arabanın Fenerbahçe materyallerini temizlerken karşımıza Galatasaray formalı biri çıkabiliyor. O esnada pompacı "bugün ne maçı var" diye de sorabiliyor. Veya arabayla giderken yandaki taksiye Zincirlikuyu'da, "İpekçi'ye nereden sapalım" diye sorarken herifler "bu arabayı takip et" diyor. Basket maçları çok farklı.

Salona geldiğimizde Bora, benim daha önce İpekçi'de, Caferağa'da defalarca yaşadığım şeyleri hissetti. Herkes bana bakıyor korkusundan sakınmak için bazı kurnazlıklara girişildi.

Binlerce kişinin kapıda yarattığı yığılmayı dikkate almayan Galatasaray yönetimine şükranlarımızı sunalım. Koca salonun sadece iki kapısı açıktı. Yağmur da yağmaya başlayınca araya girmekten başka bir şansımız kalmadı. Önüne geçtiğimiz binlerce insandan özür diliyorum. Geçen sezon elimde biletle girememiştim. Aynı şeyi bir daha yaşayamazdım.

Salona girdiğimde hayal kırıklığına uğradım. Salon beklenenden daha boştu. Dışardakilerin girmesi de pek faydalı olmadı. Burada bir paragraf açıp maça geçelim.

Bu maçlarda seyirci baskısı bilinen bir gerçek. Bu baskıyı maçın başında oluşturmak lazım. Bunun içinde tribünlerin full olması lazım. Bu sezonu İpekçi'de oynama nedenimiz biraz da bu derbiler. Salonu ağzına kadar doldurmak. Ama bunu beceremedik. Kimse de atıp tutmasın. Geçen seneki son derbide, bir cuma günü oynanan maçta Fenerbahçe aynı salonu full doldurdu. Oysa biz, futbolun olmadığı pazar gününde salonu dolduramadık. Bu atmosferi, gerginliği azalttı. Bu maçlarda gerginlik, rakibin üstüne çökmek önemli. Bunu beceremedik.

Galatasaray taraftarının zayıf noktası budur. Gerginlikle, psikolojik sınavla arası iyi değil. Ya çok tepkisiz, ya fazla taşıyor. Dün bunu gördük. Bu olaylar maçın öncesinde yaşansa, kimse birşey demezdi. Yani Fenerbahçeli taraftar maçın başında salondan çıkarılsa vs. Veya rakip basketbolcuyu baştan yıldırmaya çalışma. Tasvip ettiğimden değil. Olması gerekeni söylemyorum, bu maçların rajonu böyle. Geçen seneki maçta FB taraftarı daha maç başlamadan Hüseyin Beşok'a, takımın en sakin ama en önemli oyuncusuna küfürler yağdırdı. Galatasaray tribünü ise küfür hakkını, Fenerbahçe'nin birçok sabıkalı basketbolcusu bulunmasına rağmen, Ercan Saatçi ve Hürriyet'ten yana kullandı.

Maç zora girince taşkınlık arttı. Oraya geleceğiz. Önce biraz maç.

Maçtan önceki tahminim, Fenerbahçe pota altından oynar ve bizi zorlar biz de dış şutlarla oyuna ortak oluruz. Tribün baskısıyla son periyotta rakip çöker biz de maçı 10 sayı civarında alırız. Bu senaryonun en ufak kısmı bile gerçekleşmedi. Ömer-Semih-Oğuz ve hatta Emir dörtlüsüyle çok iyi mücadele eden Cemal Nalga bence bizim takımı taşıyan adam oldu. Fenerbahçe'yi ilk yarıda oyunda tutan ise hangi ara o kadar sayıyı attığını anlamadığım Ömer Onan'dı.

Böyle maçlarda rakip ne oynadı bilemiyoruz. Rakibi izlemiyoruz. Devre arasında ben Bora'ya bizim takımı, o bana Fenerbahçe'yi anlattı. Biraz da o muhabbetle yazıyorum buraları.

Bizim takım tam bir "bakkal takımı". Amatör spor yapan, mahallenin basketbol sevdalısı gençlerinin yürekle oynaması. Basketbol tekniği adına hiçbir şey yok. Washington tam bir sokak basketbolcusu. Çılgın top savaşlarına giriyor, mücadele ediyor ama top elindeyken yaratıcılıktan ve zekadan yoksun. Wilkinson nedir çözemedim. Rancik hangi ara maçın en skoreri oldu anlamadım. En kolay hataları (top kayıpları vs) hep ondan geldi. Jasaitis etkisizdi. Fakat nedense ona güvenim yüksek. Türkler zaten bildiğimiz gibi. Cemal-Murat-Tufan. Bu 3 isme Hüseyin ve Cüneyt'i eklesek ne güzel takım olacaktık. Bu takımı kuranlara, Hüseyin'i yollayanlara, selam olsun.

İşte bu noktada tribün devreye girmek zorunda kaldı. Fenerbahçe yorulur dedik, baskı olur dedik tam tersi oldu. Galatasaray son periyot karşısında sert bir FB savunması gördü. Maç berabere bitti. İbre rakibe döndü. Bu esnada ister taşkınlık diyelim ister zorbalık diyelim tribün devreye girdi.

Olayları bir kez daha anlatmayalım. Benim yorumumu yazalım. Yukarıda dediğim gibi, basketbol maçlarında hep olan şeyler. Ama zamanlaması çok şaşırtıcıydı. Yani o kadar gergin olmayan bir maçta bunlara gerek yoktu. Haklıyken haksız duruma düşmek budur. Daha önce gerek Galatasaray, gerek FB bunun daha fazlasını yapmıştır. Ama herhalde futbol da olmadığı için bugün tüm gazeteler ve televizyonlar bu maçtan bahseder oldu.

Fanatik'te manşette bu maç. Daha önce daha ateşli maçlarda iç sayfada ufak bir haber olurdu bu maçlar, bu olaylar. Salona seyircinin girmesi, ve baskletbolcuya sataşması savunulacak bir şey değil. Burada ağır bir ceza kabülümdür. Federasyon 15 maç versin. Hiç gocunacak bir şey yok. Hem zaten ligin önemli tek maçı dün oyanandı. Lig bitti bizim için, Play-Off'a kadar. 15 maç ceza alalım, hem milletin ağzı yansın, hem ibret-i alem olsun, hem de biz bu takım için bir daha İpekçi yollarına düşmeyelim, 1 sene kafa dinleyelim.

Gelelim salona gelen futbol seyircisine. Şimdi bu tartışmalarda kendimi nereye koyarım bilmiyorum. En dandik basketbol maçlarına da gittim. Bu tarz önemli maçlarda da oldum. Futbol seyircisi-basketbol seyircisi ayrımı varsa ben kendimi futbol seyircisi olarak görürüm. Ama bu sadece arma ile alakalı. Fenerbahçe maçı diye orada olan 7000 kişi vardır. Banvit maçı olsa 1000 kişi olur. İşte o 1000 kişi de futbol seyircisidir. Hepsi Sami Yen'de kombinesi olan, deplasmana giden adamlardır. Şimdi basketbol seyircisini sormak lazım nerede? Sahaya giren iki kişi ile tüm tribünü de yargılamamak lazım. O kişilerin de futbol seyircisi olduğunu sanmıyorum.

Bu memleketi sınıflandırmaya gerek yok. Hepimiz aynıyız işte. Bu memleketin insanlarının yarısı Viyana'dan yarısı Vietnam'dan gelmedi. Herkes aynı işte.

Eskiden İpekçi'de 300-300 GS-FB taraftarı olurdu. O zaman da olay çıkınca "basketbol seyircisi yok, futbol seyircisi olay çıkardı" derlerdi. Şimdi salonda 10.000 kişi var hala basketbol seyircisi etrafta yok. Caferağa'da 1000 kişi oluyor, yine basketbol seyircisi yok. Biz ve sporcuların aileleri var. O zaman şunu diyelim. "Basketbol maçlarında olay çıkaranlar, stadyumlarda olay çıkaranla aynı kişiler, o zaman futbol maçlarında olay çıkaranlar basketbol taraftarı. Stadyumları kirletiyorlar." Tabi ki bu saçma ayrımı yapmaya gerek yok.

Eski maçlardan bahsetmişken, eskiden İpekçi maçlarında daha çılgın şeyler yaşanıyordu. Şimdi o eski olaylar yok. Şu andaki tek sıkıntı polis ve güvenliktir. Normal, benim gibi, insanlar sarı yelekleri giyince güvenlik oluyor. Bunlar olaylara karışmak istemeyen adamlar. Karşıdan adam geliyor, adam onu mu tutacak? Başına niye iş alsın. Polis olduğu zaman yaşananlar daha da vahim oluyor. Yani iki ucu da aynı tarz.

Aslında olayların azalması için yapılması gereken, bir deplasman tribününün olması. Salondaki tek rakibin sahadaki basketbolcular olacağı vaadediliyor. Hal böyle olunca, herhangi bir FB taraftarının olması ortamı geriyor. Tersi de söz konusu. 1000 kişilik FB tribünü olsa, insanlar tezahüratlarla falan uğraşacak. "Farklı renk olmayacak" denirse , farklı renk olunca olay çıkar. Bu kadar basit bir psikoloji. İnsanlar maça gelmeden salonu şu şekilde düşünüyor. "Sadece biz olacağız. Biz bizeyiz, rakip yok, kimse yok. Sadece basketbolcular olacak, onlara da psikolojik olarak istediğimizi yaparız."

Bu arada bir çocuğun formasını çıkartmak, sadece böyle dendiği zaman çok farklı bir hale bürünüyor. Ajitasyona giriyor. Ortamı herkes biliyor. Bir gecede aniden yaşanan bir olay değil. Yılardır aynı atmosfer. Bir çocuğa bunu yapmak tabi ki hoş değil., savunmuyorum. Ama kimse de demiyor ki, rakip tribünü tahrik etmek için bir çocuğa Fenerbahçe forması giydirmek ne kadar yürekli bir davranıştır? Benim Fenerbahçeli arkadaşım, üzerinde bırakın FB formasını tamamen sivil bile gitmiyor oraya, yalandan sarı kırmızı bağlıyor koluna, millet FB forması giydiriyor çocuğuna. Ya insanlar çok saf, veya "bana birşey olmaz" mantığı her konuda olduğu gibi burada da var, ya da bu olaya bir çocuğu alet edenlere hakikaten yazıklar olsun.

Sonuçta bu galibiyet içime sinmedi. O maçın 56-56'dan sonra oynanmaması gerekiyordu. Daha önce boşuna çıkartıldığımız maçlara saysınlar diyelim. 5 sene sonra tribünde Fenerbahçe galibiyeti gördüm ama beklediğim haz olmadı. Basketbolcu kardeşlerimizi de tribün maçtan sonra niye çağırdı anlamadım. Aslında takımın tribünü çağırması lazımdı. O olaylar olmasa maçın kazanılacağı yoktu.

Futbolcuların Facebook Halleri #2


Volkan Demirel'in profil resmi. Hesap şu an aktif olmayabilir..

Factory Kafası


Şu an kilitlendik. Yarım saat sonra kupa kuraları çekilecek. Dünkü maçta yaşananlarla beraber tam bir Football Factory durumuna girdik.

Filmde bir sahne vardı. Pub içinde bira içen elemanlar FA Cup kurasını izliyorlardı. Kuradan Milwall çıkınca millet seviniyordu. Birbirine haber veriyordu. Bu tarzdı yani.

Şu an o moddayız. Herkes bir Kadıköy deplasmanı bekliyor. Karşı tarafta bizi istiyor. Tahminim, kurada katakulli olur ve Galatasaray'a Sivasspor çıkar.

Vara Vara


Önce kafayı toplamam lazım. O da yarını bulur. Şimdi kafayı toplama vakti. 3 saatlik bir basketbol işkencesine katlandık çünkü. Hatta saat 18.30da girdik, salondan çıktığımızda 2215ti saatimiz. 4 saat yani. Kilit nokta tabi ki normal sürenin sonu. Bir anda birşeyler oldu. İyice bir forumları okumak ve görüntüleri izlemek lazım.

Sonuçta Abdi İpekçi ve salon kültürü bu. Bizim mahallenin lafıdır vara vara. Anlatamam şimdi anlamını. Vara vara dedik ve aldık maçı. Benim içime sinmedi. Ama kimseyi de "Niye Rasim'e yumruk attın" diye suçlayamam. Rasim bu, onun yüzünden Ataköy sokaklarında polis kovaladı beni, biber gazı da yedim. Rasim'e gidip vurmam, hatta vuramam, ama onu sokakta yaralı görsem yardım etmem. Sonuçta haklıyken haksız duruma düştük herhalde.

Bu maçı berabere bitirdik saymalı herhalde. Ve Peralta'nın yazdıklarından yola çıkarak şunu demekte fayda var. Salon maçlarında tribünde kural yoktur. Herkes taşkınlık yapmaya müsaittir. Yaptırımı yoktur cezası yoktur. Futbol seyircisi onlarca kameranın arasına kendini frenler ama basketbol seyircisi taşkının önde gidenidir. Çünkü basketbol kimsenin umrunda değildir. Arma ve forma insanları oraya sürükler. Ayrım yapacaksak böyle yapalım Hodri meydan.

Yazdıklarım, kafamdan geçenlerin yüzde 1'idir. Aleyhimde delil olarak kullanılmasın. Yarın detaylı bir yazı gelecektir.

Pazar, Kasım 15

Salon sporu

Maçı izlemedim, sadece skoru internetten takip ettim ve olayları da takip etmeye çalıştım. Kutay maça gitti, anlatacak çok şeyi vardır, biz de onu bekliyoruz. Evet bir basketbol maçı olaylar çıktı vesaire... Bir güruh var, internette okuduğum bazı yorumlarda futbol seyircisinin bu salonlara aktığından, bu maçları da iğrenç halleriyle katlettiğinden bahsediyor. Ya evinde klavye başında çayını içip ahkam kesen güzel kardeşim, sen git o zaman o maça. O salonu sen doldur. Çok biliyorsun madem, elit diyorsun bu spor, mahvetti futbol seyircisi diyorsun, sen git o zaman. Oraya basketbolu pek de önemsememesine rağmen giden, sırf derbidir diye o salonu dolduran binlerce insana da bok atma.
***
Ben futbol takımını takip ettiğim kadar basket takımını takip etmiyorum. Edemiyorum değil etmiyorum, çünkü "basketbol bu, bugün girer yarın girmez" diyen arkadaşımla aynı düşüncedeyim. Bizim açımızdan bugün girmedi, yarın girer diye ümit ediyorum. Ama sanırım Tanjevic'le de olmayacak. 6 kez üst üste alınan Efes mağlubiyeti 1 Galatasaray mağlubiyeti kadar etkili olmaz. Gönderilir belki de... Futbolda kendisinden an itibariyle kadro olarak çok güçlü takımları bir şekilde yenebilen takımlar olabiliyor. Bu mümkün ama bence basketbolda bunun olması hakikaten zor. Bu oluyorsa başınızdaki adamda bir hata var demektir.

Little Miss Sunshine

Kaybeden; kaybetme korkusuyla denemeye dahi cesaret edemeyendir, deneyen kişi kaybeden değildir.

Silah


"Trabzonlular'ın en büyük tutkuları silah. Ne zaman bir silah mağzasının önünden geçsem aklıma hep Egemen Korkmaz geliyor. Çünkü 25 silahı var."

Hugo Bross

Cumartesi, Kasım 14

Metrobüsle Gelemiyoruz


Şaban Twitter'dan duyurduğundan beri hesap kitap yapıyorum. Otobüslere zam gelmiş çünkü. Metrobüs artık çift bilet. Bunu bekliyorduk. Ama daha da kötüsü, aylık akbilin basma limiti 200'den 160'a düşmüş. Benim gibi Maltepe'de oturup, Gayrettepe'de çalışan ve hatta Suadiye'de yaşayan bir adam için çok zor bir durum.

Tren artı metrobüs kullanarak günde 6 kere bassam, 180 oluyor. Yani sadece ev-iş arası gidip gelsem bile limiti aşıyorum. Yani yol masrafım artıyor. Felaket bir durum. Doluya koysam almıyor, boşa koysam dolmuyor.

Ay sonunu getirmek için hesap yapmak bir Türk geleneğidir. 70li yılların Kemal Sunal filmlerinde bile vardır. 40 sene sonra şimdi de. Ama ay sonunda işe gidecek yol parasını veya işte akbil limitinin hesabını yapmak ilk defa bu dönemde oluyor. O zaman sadece tek bir şey diyebiliyoruz: Topbaş İstifa!..

İnandığımdan değil, en azından ben bir ara demiştim diyerek vicdan rahatlatması için.

Peralta'nın aşağıda yazdığına paralel gidelim öyleyse. Hayatı idame ettirmek bir yana, işe gitmek-eve gelmek konusunun bile hesabını yapıyorsak artık yapacak birşey kalmamış demektir.

Geçen gün İstanbul'da yaşamak zor demiştik. Şimdi ise İstanbul'da niye yaşadığımızı sorgulamanın vakti gelmiş onu anlıyoruz. Zor ile debelenecek ne kuvvetim var ne isteğim ne de hırsım. Çoğu arkadaşım şehri terkediyorken fazla debelenmek gereksiz olur. Hem Seyrantepe de yapılmak üzere. Burada yaşamak anlamını yitiriyor. Kalmak için şans oyunlarına yöneliyoruz, onu da doğru yapamıyoruz. Bugün de Yunanistan yaktı bizi.

Yarın İstanbul'un berbat yerlerinden birinde oynanacak bir maça gideceğim. Eskiden çok eğlenirdim. Şimdi, 1 gece öncesinde bile hiçbir heves yok. Görev olarak değil, gelenek olduğu için gidiyorum sanki. Yıllardır beraber gittiğim arkadaşlarım yok artık. Yarından sonra metrobüsle de gelemeyiz..

O zaman bazı şeylere yavaş yavaş elvada demeli. Ama yavaş yavaş... Belki de suyun karşı tarafındakilerin Ukrayna'yı yenememesi benim güneye inmeme neden olacaktır.

Dolamayan boşluklar

Sınava girmek, soru yanıtlamak, boşluk doldurmak bizden geçmiş artık, bugün bunu anladım. Hayatım boyunca bu tip sınavlara girdim. Daha ilkokulda başladı bu işkence, 8 yıllık eğitim mecburi değildi o zamanlar ve Anadolu Lisesi sınavına girmeden önce bir sürü deneme sınavıydı, etütüydü daha o zamanlar başladı bu işler. Etüt kelimesinden nefret ettim o yıllarda, Parreira'nın defansif futbolunu ve ilkokul 5'teyken hastası olduğum Ebru Gündeş'in Fırtınalar dizisini (hastası olduğum şey Ebru Gündeş'ti, dizi değil) seyretmek varken test çözüyorduk. Aradan geçmiş 13 yıl, hala test çözüyoruz bir yerlere gelebilmek için, birşeyler olabilmek için.
***
Ama artık sıkıldım. Bilmiyorum belki de bu sınav İ.Ü. sınırları içinde olduğundan dolayıdır bilemiyorum, olabilir. Okula da severek gitmedik ki zaten... Bir kurum, bir banka sınav açmış, hababam girelim sınava bir umuttur. İnsanları bu sınavlara sokan tek şey o umut bence. Herkes ilk dakikalardan patır patır dökülüyor zaten, belki bu kez atarız golü serseri bir atakta diye giriyor çoğunluk bu sınavlara. Ama bugün benim gördüğüm sorulara hazırlanmadan, o konulara oturup haftalarca çalışıp özümsemeden bu sınavları vermek mümkün değil. Biz de belki serseri bir atakla golü atarız diye düşündük ama değil organize atak yapmak yarı sahadan çıkamadık ki! Ve işin en can alıcı kısmı da bizden geçmiş artık kısmı. 24 yaşındayım ve bu işler için kendimi çok yaşlı hissediyorum. Oturup kayıtsızlık eğrilerine çalışmak ya da hukukun okyanus kadar geniş ve derin konularına saplanıp kalacak gücü bulamıyorum kendimde. Herşeyin bir yaşı varmış, girdik ulan işte sınava, bu işler hani bitiyordu üniversiteye girince? Hani ÖSS'deki 3 saatte (benim zamanımda 3 saatti) hayatımız belli oluyordu? E birader 6 yıl geçti o sınavın üstünden. Vizeleri, finalleri saymıyorum. Hala bir şeyler belli değil. Baştan okumak mı hataydı acaba? Ciddi ciddi düşündüm bugün bunu. Ki Kutay'la hemfikir olduğumuz konulardan biridir.
***
Beyazıt meydanının güvercin bokuyla bezeli taşlarının üstünde yürürken "küçükken berber çırağı olsaydım, şimdiye kuafördüm ya da en azından kalfaydım" diye düşündüm. Köşede bir tane Fenerbahçe posteri dururdu, gelen müşteriyle maç muhabbeti yapardık falan, geçer giderdi günler. En azından şimdi ki gibi düşün düşün boktur işin gibi bir durum olmazdı. Her neyse, okulu da çok şükür uzatmadan bitirdik. Evet, sıramızı savarak, evet özenmeyerek, evet vasat bir öğrenci olarak ve düşük bir not ortalamasıyla. Ama bitti mi bitti. Daum'un dediği gibi kimseye güzel futbol ödülü verilmiyor. Bugüne dek gittiğim hiçbir mülakatta aferin size Makro İktisattan AA ile geçmişsiniz diyen olmadı. Ya da maalesef Çevre Politikası dersinden DC ile geçtiğiniz için işe alamıyoruz sizi diyen de olmadı. Hatta bırakın bunları derslerimi soran ya da okulda nasıl bir öğrenciydiniz diyen bile olmadı. Geçtin mi geçtin. Fenerbahçe'nin bu sene Kadıköy'de oynadığı İBB maçına benzer benim üniversitedeki ders muhabbetim. 1 tane attık, yattık. Adı galibiyeti korumak oldu. Ben de evdekilere hep ya ne lüzum var geçiyor muyum geçiyorum ona bakın derdim düşük notlar aldığım zaman.
***
Krize bahane buluyorlar biraz bence. Çünkü ismini burda zikretmek istemediğim ünlü bir mücevherat firması da talep ettiğim ücret için "haliyle kriz malum bık bık bık" dedi. Ya abicim iyi de senin elinden trilyonluk taşlar pırlantalar külçe altınlar geçiyor, sen de krizdeysen müsade et hemen öldüreyim kendimi. Nasıl krizdesin ya? Karın 5 trilyondu da 4 trilyon mu oldu? Rakamlar sallama, kafam basmaz bu işlere zaten, al Selim'le bir tane kıçı kırık büfe açacaktık onu da açamadık. Ticaret falan elimizden gelmez. Dükkanda, veresiye öldü başımız sağolsun diye bir tabela asamazdım heralde duvara. Yani demek istediğim evet kriz var, insanlar işten çıkartılıyor, çoluk çocuk okutan adamların yerinde olmak vardı, şükür ki öyle birşey yok. Yani yine de şükredecek çok şey var. Sıkıntı şurada, evet birşeyler olacak, belki iyi belki kötü, belki beni çok mutlu edecek bir iş, belki ulan bunun için mi bekledik dedirtecek, ama o şey her ne ise gelecekte ve ne kadar zaman uzakta olduğunu kestirebilmem imkansız. Belki 3 gün sonra, belki 3 yıl...
***
Sözün özü şu sınava hazırlanalım, şunun kursuna gidelim, bak şu alanda da geliştirelim kendimizi demek istemiyorum artık. Elbet bu dünyada da benim sınırlı IQ'ma ve sınırlı kapasiteme uygun birşeyler vardır. Onu bulmaktır bugünün meselesi. Çünkü maalesef yarış hala devam ediyor, yabancı dil bitiyor, atıyorum dış ticaret uygulamaları kursu başlıyor, o bitiyor bilgisayar o bitiyor başka birşey... 13 yıldır süren yarış hala bitmedi, ne maratonmuş anlamadık ama bizim adele çekme yaptı bugün itibariyle. Haftaya KPDS sınavına sakat sakat gireceğiz, bakalım. KPDS demişken ÖSYM'nin bünyesindeki her sınavdan nefret eden biri olarak bu sınavın da yabancı dil bilgisini ölçmekten fersah fersah uzakta olduğunu belirteyim. Cümlenin tamamında ne geçtiğini anladığım, ama boşluk için yanlış ön ekli fiili seçtiğim sınav... O boşluklar dolamıyor senelerdir... Yaşlandığımı, sınava girmenin bu saatten sonra ağır geldiğini hissettim bugün. Adını ne koyarsak koyalım. Bıkkınlık, yılgınlık, zayıflık, tembellik... Bir devir kapandı. Alakalı alakasız konulara temas ettiğim yazı da bitti.

Hilton


Simon Kuper'in yeni kitabı Why England Lose bir yazarı daha barındırıyor. Spor ekonomisti Stefan Szymanski. Bu kitabın bizim için bir önemi var(mış). Kitabın iki yazarı İstanbul'da Hilton Oteli'nde tanışmış. Hilton Oteli'nin, ailesinin, bu futbola kaçınçı konu oluşu acaba? Gökmen Özdenak'ın tursit avından, Arda Turan tezahüratlarına kadar.

Endüstriyel Papermoon'a karşı Hilton kültürü.

Prim Krizi

Önce Euro 2000 esnasında yaşanan prim krizinin hatırladıldığı 2003 yılı bir heber verelim. Keza 2003 yılında, yani bundan tam 6 sene önce oynanan Letonya eşleşmesinin ilk maçında Şenol Güneş Hakan Şükür'ü 18'e almayınca bazı dedikdoular çıkmıştı. Hakan'ın hoca ile prim pazarlığı yaptığı, o nedenle kadro dışı kaldığı iddiası ortaya atılmıştı. Bu olay yalanlanırken eski defterler açılmıştı. İşte o eski defter:

"MİLLİ Takım'daki prim krizinin bir benzeri, Futbol Federasyonu Başkanı Haluk Ulusoy'un çabaları sonucu çözülmüştü. Ulusoy, 2000 Avrupa Şampiyonası öncesi, finallere katılmaları halinde ay yıldızlılarae jeep sözü vermiş, sözler yerine getirilmeyince de huzursuzluk başlamıştı. Haluk Ulusoy, yapılan eleştiriler karşısında verdiği sözü 3 yıl sonra tutmuş ve kendi cebinden ödediği paralarla aldığı jeepleri millilere vermişti."

Hemen yorum yapmadan bugüne gelelim. Beşiktaşlı futbolculara, FB galbiyeti için prim verilecekmiş. Yani derbiyi kazanınca. Yani benim 7 yaşımdan itibaren sürekli şahit olduğum bir şey. Derbiyi kazan, primi kap. Benim şahit olmadığım milli takımda yapılması. Neyse geçelim ve Kral bu olay için ne demiş onu yazalım:

"Bu takımın işi, ait olduğu camiayı mutlu edecek sonuçlar almak değil mi zaten? Belki bazı ekipler için itici bir güç olabilir, ama temelde yanlış. Zaten lige kötü başlamışsın, yarışa yeni dahil olmuşsun. Avrupa’da kötü sonuçlar almışsın. Bu camiaya iyi anılar yaşatmamışsın. Kötü sürecin iyiye dönmesi için bu maçtan daha büyük bir fırsat olabilir mi? Primi ortaya atanlar büyüklük yapmış, ancak Beşiktaş kadrosunun, derbide elinden geleni yapması için özel prime ihtiyacı yok. Üstelik ekstra prim, bazen ters tepebilir, futbolcuları gerebilir. Çok şey verme çabası, hiç bir şey verememek olarak size geri dönebilir."

Cuma, Kasım 13

3.5 Sene Sonra


Bu hafta derbi haftası. Abdi İpekçi'de Galatasaray ile Fenerbahçe karşılaşacak. En zevkli maçlar bu maçlardır. Fakat, biraz kendi hatalarımızdan çokça da başkalarının sorumluluk almaması nedeniyle deplasman tribünü olmuyor, zevki azalıyor. Abdi İpkeçi'de tahminen 10.000 Galatasaraylı olacak. Tamamen sarı kırmızı olacak. Ama en azından 1000 kişilik Fenerbahçe tribünü olsaydı çok daha güzel olurdu.

2 Ocak 2005'te oynanan maçta İpekçi tarihi günlerinden birinde yaşamış, 2001 Avrupa Şampiyonası dışında ilk defa dolmuştu. O maçın rövanşında, nisan 2005'te Ahmet Cömert'te çıkan olaylardan sonra bir daha deplasman tribünü olmadı bu maçlarda.

3.5 sene sonra olan ise, İpekçi'de Galatasaray'ın ev sahibi olması. En son 5 Mayıs 2006'da oradaydık. Bir cuma günü. Fenerbahçe'yi yendik ama galibiyeti göremedik. 2.periyot bitmeden salon dışına çıkmıştık. İnanılmaz bir geceydi. Salonun dışından bile İpekçi'nin içinde kırılan camların sesleri geliyordu. O günden 2 gün sonra Hasan Kabze'nin İnönü'de iki gol attığını hatırlatmakta fayda var.

Geçen sene elimizde biletimiz varken giremedik, ondan önceki sene İstanbul'da değildim, 2007'de ise basketbolun 6 Kasım'ını Peralta ile beraber yaşamıştık. Yani galibiyete ihtiyacım var. Umarım kazançlı çıkarız. En güvendiğim isim Javaitis. Ondan bir 2002 Koch performansı bekliyorum.

Çıkalım, biletimizi alalım o zaman. Talep yoğunmuş. Geçen sene biletle içeri giremedik, bu sene yine aynı yolu deniyoruz. Hayırlısı olsun.

Perşembe, Kasım 12

Başınıza 19 Mayıs'taki Kadar Su Düşsün


Işın Çelebi birşey demiş, Fenerbahçe resmi sitesinden cevap verirken 19 Mayıs 2007'de yaşanan olaylardan bahsetmiş.

Fenerbahçe 2 maç ceza almış, Haldun Üstünel, 19 Mayıs 2007'de verilen cezadan bahsetmiş.

Facebook'ta, taraftar forumlarında Fenerbahçe taraftarı o maçta yaşananları hatırlatmış.

Uzun uzun o günü yazmak istemiyorum. Ama o gün yaşanan olaylar bu tarz sidik yarışlarına alet edilmesin. O günkü olaylar çok farklıydı. Doğruydu veya yanlıştı. Bana göre doğruydu ya neyse. Sonuçta o maç hiç bir maçla kıyaslanmayı hak etmiyor.

Galatasaray taraftarı, Galatasaray tribünleri, 2000'den beri can çekişiyor. Ben de tam o yıllar içerisinde tribünde olmaya başladım. Kötü günleri çok gördüm. Galatasaray taraftarına yakışmayacak çok şeyin yapıldığını gördüm. Ama 19 Mayıs onlardan biri değildir. 19 Mayıs, Galatasaray taraftarıyla gurur duyduğum günlerden biridir. Zaten o gün yaşanan birlik ve beraberliği yaşamışlığımız çok azdır.

Uzun uzun yazmak istemiyorum. Gerekirse sonra yazarız. Yalnız şu bilinsin. O gün yapılanlar sadece Fenerbahçe maçı kazanılsın diye yapılanlardan ibaret değildi. Maçtan öte birçok şeye, birçok kişiye duyulan tepkinin, 7 senelik birikimin dışavurumudur. İyi ki olmuştur.

O gün kimse verilecek cezayı önemsemedi Yapılan bir tezahürat vardı: "10 maç vermeyenin anasını....."

Ve bir de dip not. O kadar olaya ve taşkınlığa rağmen, Fenerbahçe taraftarı Sami Yen'e normal derbilerden daha rahat, daha olaysız bir şekilde gelip gitmiştir.

Dediğim gibi o günü sidik yarışına dönüştürmesin kimse. Ne Galatasaraylılar o gün 5 maç verildi desin, ne Fenerbahçeliler Sami Yen'de de oldu desin. O gün farklıdır. O gün başkadır.

Emenike Geliyor Eyvah

video

Bu hafta oynanan Mersin İdman Yurdu - K.Karabükspor maçının golleri. Deplasmanda 6 gol attı Karabük. Emmenike isimli insan azmanına dikkat diyorum. Futbol olarak değil ama tribün jargonu olarak yeni bir Nonda doğuyor.

Acı Vatan Almanya


Dün Peralta'nın yazdığı yerden devam edelim. Enke'nin bu ülkde oynadığı tek maç için Fenerbahçe'de değişmeyen tek şey Selçuk demişti Peralta. Peki bakalım neler değişmiş?

Önce takımlardan başlayalım. Fenerbahçe 1 sezon önce ligde hüsrana uğramış, Avrupa Kupaları'ndan uzak kalmıştı. Yeni sezon yeni bir yapılanma demekti. Ümit milli takım oyuncularının ağırlıklı olduğu, 2-3 sene sonrasının kadrosu kurulmuştu. Başına ise ,Alman Lorant ile başlanan geçen sezon gibi başka bir Alman Daum getirilmişti. Yani Fenerbahçe'de değişmeyen iki şey var. Daum ve Selçuk. Ve bir de Aziz Yıldırım.

İstanbulspor ise sıkıntılı yıllar geçiriyordu. Her sezon ligde kalmayı son anda başarıyordu. Cem Uzan sonrası tramva devam ediyordu. Takımın başında Aykut Kocaman, kulübün başında Adnan Sezgin vardı. Şimdi ikisi de FB ve GS takımlarında hemen hemen aynı görevi yapıyorlar.

Fenerbahçe'nin kadrosunda genç futbolcular göze çarpıyordu. Tuncay Şanlı, Kemal Aslan, Selçuk Şahin, Serhat Akın, genç Semih Şentürk, Recep Biler, Olcan Adın, Mahmut Hanefi..

Tuncay şu anda Stoke City'de hocasıyla sorun yaşıyor. O günlerde tesislerde kalan genç yıldız adayıydı. Kemal Aslan ümit milli takım kaptanıydı, şimdi Rizespor'da kadroya girmekte zorlanıyor. Selçuk aynı zaten, Serhat Akın 2001 şampiyonluğunun mimarı, 2003 takımının krallarından, şu anda ise kayıplar arasında, genç Semih hala genç ve hala yedek kulübesinde, Recep Biler ve Olcan Adın Gaziantepspor'da, Mahmut Hanefi Türk Carlos olarak geldi, şu anda nerede olduğunu bilen yok, orjinal Carlos ise Fenerbahçe'nin sol tarafında.

İstanbulspor'da ise Fenerbahçe'nin eskileri yer alıyordu. Uche, Oğuz Dağlaroğlu, Saffet Akbaş ve Elvir Boliç. Boliç ve Akbaş şu an Devler Ligi'nde. Tıpkı o gün Fenerbahçe forması giyen PVH gibi.

Yabancı futbolculardan; Brezilyalı Luciano yerini Uruguaylı Lugano'ya bıraktı, Brezilyalı Aurelio Türk oldu, Ukraynalı Rebrov Fener'den ayrılıp Kiev formasıyla Fener'in başına bela oldu.

İstanbulspor'da Alex Yordanov, gözerimizin pasını silen ilk Alex'ti. Pini Balili Atakan oldu, Alium Saidou Galatasaray'a geldi, yaşı bilinenden daha büyük dediler, hala Kayserispor'da top oynuyor.

Diğer isimlerden devam edelim: Yusuf Şimşek Beşiktaş'ı şampiyon yaptı, Hakan Bayraktar geldiği yere geri döndü, İsmail Güldüren değişik formalar altında Galatasaray maçlarında kasaplık yaptı, Allah'a yakın bize uzak olsun dedik, Giresunspor'a gitti.

İstanbulspor'da oynayan Mehmet Yozgatlı ve Petkov Fenerbahçe'ye transfer oldu, Cem Can Gençlerbirliği, Faruk Bayar Sivasspor, Gökhan Caba Konya Şekerspor, Musa Büyük Diyarbakırspor, Behram Zülaloğlu İBB formaları ile futbol yaşantısına devam ediyor. O günkü İstanbulspor ile bugünkü İstanbulspor arasında değişmeyen tek isim ise Ferdi Yanık.

Hakem Muhittin Boşat, hakemliği bıraktı, 4.hakem Fırat Aydınus bana göre ülkenin en iyi hakemi. Şu an biraz formsuz olsa da.

Peki bu yazının başlığı niye Acı Vatan Almanya. Fenerbahçe forması giyen 3 isim Almanya'ya gitti. Erhan Albayrak Almanya'da yaşadığı bir olay yüzünden burada "eşcinsel" olarak anılmaya başlandı, Ümit Özat Almanya'da iki kere ölümden döndü ve futbolu bıraktı. Enke'yi ise bir daha dillendirmeye gerek yok.

Güzel bir maçtı, 3-0 bitmişti. İstanbul'da yaz günü olmasına rağmen hava kapalıydı. Enke'nin İstanbul'da oynadığı tek maçta, yaz ortasındayken gökyüzünün kapalı olması... Şaşırtıcı değil artık bence.

Filmin Yeni Sahnesi


Ankaragücü tarzı bir olay yaşandı yine. Kulübün bu katoik ortamını çok seviyorum. Melih Gökçek'ten önce de sonra da aynı. Değişen birşey yok. Sürekli bir heyecan var. Futbolda daha önce görülmemiş şeyler, Ankaragücü'nde oluyor. Daha doğrusu futbolla alakası olmayan şeyler. Allah, taraftarına kolaylık versin. Gerçekten Ankaragücüne gider insanın böyle yaşamak.

Son olay Vassel. Vassel'in gelişi zaten olaydı. Gelişi olay çıkışı olay yani. Çıktığı yer ise kaldığı otel. Otelden çıkışı vermişler Vassel'e. Daha açıklayıcı bir tabirle, Vassel'i kaldığı otelden atmışlar. Ve şimdi farkediyoruz ki İngiliz milli takımında oynamış bir futbolcu Ankara'da otelde kalıyor. Bu da garip aslında ama biz bu ayrıntıyı daha yeni farkediyoruz.

Rivayete göre Vassel Ankara'nın lüks semtlerinde gezdiği villaları beğenmemiş ve otelde kalmaya başlamış. Kulüp yönetimi otelin parasını ödemeyince Bebbe ve Vassel otelden atılmış.

Bebbe tabi Türk sayılır. Türk hatta. Bir yolunu bulur, konu komşuya sığınır. Ama Vassel öyle değil. "Türkiye'ye yabancı olan Vassel'in kalacak yeri yok." diye veriyor haberi Habertürk gazetesi. Yalnız şunu atlamak lazım. Önemli olan Türkiye'ye yabancı olmak değil, Ankaragücü'ne yabancı olmak. Yoksa böyle bir olay olursa anca Ankaragücü'nde olur. Ankaragücü'ne yabancı olmasaydı bir yolunu bulurdu. Hatta tahminim, Bebbe böyle bir olay olacağını tahmin ettiğinden bir B Planına sahipti ama Vassel tabi şaşkın şu anda.

Seyirci filmden aksiyon bekliyor, heyecan bekliyor. Maç yap, puan topla. Nereye kadar. Kaptanını kadro dışı bırakmalısın, soyunma odasını kitlemelisin, hocanı rezil etmelisin, en büyük yıldızını otelden attırmalısın. Ve bunlar sadece son 3 bölümde, pardon günde, yaşanan olaylar. Arkası yarın diyip izlemeye devam ediyoruz. Ratingler tavan yaptı şu an.

Vassel otelden atılırken şunu demiş: "Buradan ciddi bir şekilde ayrılmayı düşünüyorum. Ancak kalbim buradaki taraftarlar için oynamam gerektiğini söylüyor. Bana bu kadar destek olan taraftarları yüz üstü bırakıp gitmeyi düşünemiyorum."

Bunun Ankargücü dilinde karşılığı şudur: Otelden atıldım, Gecekondu'ya sığındım.