Pazar, Nisan 24

Kazım Ses Ver



İşte şimdi aldığım bu gollük pası nasıl değerlendireceğini bilemeyen acemi topçular gibiyim. "Mazisini arıyor" manşetlerine aldırmıyorum gerçi. Bizim işimiz mazi...

"Al da at!" denilen pasları "aldat" anlayıp gelişine auta atan, biraz da kendini böyle avutan, 9 numara verilmediği için 54 numara seçip arasına artı koyan, en özlediği şey köfte olan, köfte-ekmek arasına ne olursa olsun soğan koyduran, günümüz futbolunda artık yeri olmayan 'target striker'lardık..

Jay-Jay Okocha'nın Türk olduğu yıllar. Biz hâlâ "Muhammet Yavuz nedir ya Ceyhan/Ceyhun olmalıydı ismi" diye kendi çapımızda tartışırken , siyah ve lacivert dışında renkleri de giyebiliyorduk artık. Çünkü Ceyhan'ın kırmızı kramponları, Athena'nın klibinde turuncu renkler hakimdi.

O zamanların Acun'u kimdi derseniz , tartışmasız Mehmet Ali Erbil'di. Biz de çok severdik. Kendisi dizi çekimi için arada sırada semtin yakınlarına gelirdi. "Belki görürüz" diye yolumuzu oralardan geçirirdik dershaneye giderken. Bir sonraki istasyona yürürdük trene binmek için.

Gollük pasın anafikri Memati (Gürkan Uygun) ise o dönem "oyun 3-0 olduktan sonra 87'de alkışlatmak için giren genç altyapı oyuncusu misali" figurandı.

"Koca Memati'sin sen, verdiğin poza bak"

'Hayat-memat meselesi' denir ya. Ölüm demektir memati. Koskoca ölüm, böyle poz verir mi? Ah bu sıralar kendimi ne kadar çok Mahmut Hoca gibi konuşurken buluyorum. (Bu arada Mahmut Hoca derken Hababam Sınıfı-Münir Özkul'u kastediyorum, malum değişti artık konjonktür)

Ölüm sadece nefesin kesilmesi olmuyor bazen.

Anılarının ölmesiyle başlıyor bu süreç. Hatırlayamıyorsun. Eski resimlere, eski eşyalara, eskilere sığınıyorsun ama yok. Çünkü hiç mekan çekmek akla gelmemiş, hep gülerek poz verilmiş fotoğraflar. Ah eline alıp makinayı şöyle Kadıköy Meydanı'nı çeksen ya tepeden ya da ne bileyim Boğaz'ın bir yerinden yeşillikleri, stadyumları çeksen before-after yapmalık..

Memati diyince Tatlı Kaçıklar'ın çekildiği binaya gideyim dedim. Tüm Suadiye gibi orası da yıkılmış. Altında market-spor salonu-eczane vardı. ÖLDÜ!

Yurtdışına giden topçular artık köfte özlemiyor, cemiyetin önde gelen şahsiyetlerini özlüyorlar, İspanya'da benzin istasyonlarında buluşuyorlar bir uçakla. ÖLDÜ!

"Attığım gollerin Eurosport'tan izlenebileceği bir lige gitmek istiyorum" diyip vizyon manyağı yapan, pazarlarda "o kaça bu kaça yok , ne alırsan bi milyon" diyen pazarcılar da yok, pazarlar yok, AVM'ler var. ÖLDÜ!

Yalçın Menteş'in ayağı kesildi , ALLAH UZUN ÖMÜR VERSİN!

Bilemedim hep ayağımızın altından kaçırdık geri pasları, kafaları hep direklere vurduk, ölmeden önce ölemedik, bahanemiz ise hazır:

Ayağımıza basamıyoruz, olsa niye ölmeyelim..


Yazan: Refet

Cumartesi, Nisan 23

Made In Dangeham



Sanayi bir ülkede ne kadar yerleşmiş olursa işçi sınıfı da o kadar keskin olur. Eğer fabrika çoksa işçi de çoktur. Üretim varsa emek de vardır. Üretemeyen bir ülkede işçi hareketini beklemek zor. Bu tarz filmlerin İngiltere'den çıkması boşuna değil. Bu sefer işin içine kadın hareketi de giriyor. 

Son dönemde ülkemizde kadın hareketi daha çok fiziksel şiddet ve cinsellik üzerinden kamuoyunda yer bulsa da aslında belki de en önemli noktası ekonomik hareket kısmı. Ekonomik özgürlüğe sahip bireyler ve emeğin değerini tecrübeyle kavramış bilinçler; geri kalan bütün eşitsizlikleri çözerken daha güçlü olurlar. Üretime katılan sayısı ne kadar çok olursa, eşitlik idealine ulaşmanın doğal bir katkısını da alabiliriz.

Türkiye'de, özellikle son 12 yılda Avrupa'ya özenenler çok ama Avrupa'ya da çok hakim değiller. Bu filmde bazı şeyleri tekrar hatırlamak mümkün. 1970'li yıllarda İngiltere'de Ford fabrikasında çalışan kadınlar, erkeklerle aynı ücreti almak isterler. Görülmüş şey değil.! Bundan 30-40 sene öncesinden bahsediyoruz. Yani o kusursuz Batı medeniyeti de kısa sürede aksamayan yapısına dönüşmedi. Bazı toplumların, bazı yollardan geçmesi lazım. Burada önemli olan; toplumun direnç gösterebilmesi ve hakkını araması. Bunun için belki de öncelik, sınıfların tanımı daha net yapmak olabilir.

Filmin en güzel diyaloglarından biridir. İşçilerin liderliğini eline alan Rita, arkadaşları ile beraber büyük bir başarı göstererek Çalışma Bakanı'ndan randevu koparır. Fakat görüşmeler istedikleri gibi ilerlemez. Bir yerden sonra tıkanır. Üniversite yıllarında 'kızıl' olarak adlandırılan Bakan, karşısındakilerin tutkusunu söndürmek de istemez ama sonuçta da bir devlet insandır. Politikada böyle şeyler olur der.

Aldığı cevap gayet kusursuzdur.

"Biz politikacı değiliz. İşçi kadınlarız. Sizin gibi"

Filmin bazı noktalarda zayıf olduğunu söylemek mümkün. Tam bu noktada istenilen 'Batı övgüsü' nü de yapabilirim. Devlet eleştirisi ile yürüyen ve işçi sınıfına gaz verebilecek film esasında devlet kanalı BBC tarafından yapılan bir film. O nedenle bazı eksikleri mümkün. Tabi bizdeki gibi devlet propagandası görmüyoruz ama bir devlet hantallığı hissediliyor.

Bu arada sendikalara da iyi geçiriyorlar.

Oralar farklı. Farklı olmalarının nedeni ise insan kalitesinden kaynaklanmıyor esasında. Ya da devleti yönetenlerin farkından da değil. Daha felsefi bir artıları var. Kavramlar çok belirgin. Herkesin toplumdaki yeri belirleniyor. Yerinden rahatsız olan, daha doğrusu haksızlığa uğradığını düşünen kendine yol açabiliyor. Bu demek değil ki her hak karşılığını buluyor. Dediğimiz gibi, kadınlar eşit ücret hakkını 1970'te anca alabiliyor ve bu ülkede büyük şaşkınlık yaratıyor. Kesin 68 rüzgarının da etkisi vardır.

Bizde ise hantallık, tepkisizlik, durağanlık içimize işlemiş. Daha da ötesi, gündelik hayatın magazinel sorunları, ait olunan kimlikleri göstermenin ve toplumdaki yeri belirlemenin en kolay ve zahmetsiz yolu. O nedenle asıl meseleler göz ardı ediliyor. 

Yazının sonunu bağlayacağım düşünceler var. Ama bu ülkede kadınların tepkisini almak en çok korktuğum şey. Eleştiriye çok açık değiller ve belki de bunda haklılardır. Ama sırf bu nedenle burada kesiyorum yazıyı. Zaten blogu okuyanlar eş, dost. Onlara bir gün çay içerken anlatırım kafamdan geçenleri.

Cuma, Nisan 22

Öldürmek İçin Geciktiler



Papazlık kurumuna olan hayranlığı burada defalarca yazdık. Eğer böyle bir oluşumdan bahsedeceksek, listenin başına yazılacak adam Totti.

İşin aslı son dönemde Spaletti ile aralarının açılmasında kendisini haksız görüyorum. En azından dışarıya yansıtılan tarafı böyleydi. Sezon boyunca oynamayan Totti, Spaletti gelince yedek kalmayı kabullenemedi. Galiba arka planda daha farklı şeyler olabilir. Belki de Splaetti'nin ilk döneminden kalan bir çatışmanın devamıdır ve Totti de bunu kullanıyordur.

Sonuçta takımın papazlarıyla uğraşmak zordur, elinizin sağlam olması gerekir. Yine de Spaletti, sorun yaşamaya devam etse de oyuncusunu kullanmaktan vazgeçmedi. Torino maçında olanlar ise olayı inanılmaz bir hale getirdi. 

Maç 2-1'ken oyuna girip, iki donuşla maçı çevirmek... Muhteşem bir güç gösterisi. Bütün sezon ilk 11'de oynasa aynı duygu yoğunluğu yaşanamazdı. Zaten tribünde ağlayan genç Roma taraftarı da o akşamın bir simgesi oldu. Totti'nin golden sonra tribüne koşarken ona bakışını yollayan top toplayıcı çocuk benim favorim olsa da, bu genç taraftarın gözyaşları İtalya'da gündem oldu. Bu arada taraftar 22 yaşındaymış. Yani Totti, Roma formasıyla ilk kez sahaya çıktığında dünyaya gelmemiş.

Totti de durur mu; gerçek bir gladyatör gibi gözyaşlarını fırsata çevirdi. 

Genç taraftarla buluştu, ona forma hediye etti. Bu bile gücünü göstermesi açısından çok güçlü mesajdı. Fakat benim asıl ilgimi çeken üzerindeki swaet'te yazan söz oldu. 

Too late to die young

Bunun üzerine bir şey denilemez. Verdiği mesaj çok açık. Keşke die yerine kill olsaydı. Onu öldürmek için çok geç kalındı. O istediği zaman ölecek. Kendi eceliyle. Şimdi değil ama; o henüz 40 yaşında. Gerçi sezon sonunda takımdan ayrılacak herhalde ama arkasında büyük bir miras ve kitle bırakacak ve bir zaman sonra geri dönecek.

Verdiği mesajın önemi de mesele değil. Asıl saygı uyandırıcı olan o mesajı verebilme kudreti. Üzerinde mesajı, yanında tebaası.. Tartışmaya gerek yok, adam çok güçlü, adam büyük papaz.



Üç Hortum



Foto: Mehmet Gökyiğit

Yer: Alanya

Perşembe, Nisan 21

Rio'ya Az Kala




Olimpiyat oyunları çok fazla ilgilendiğim bir organizasyon değildi. 2012 bende bunu değiştirdi. Kötü futbol ortamının getirdiği o 2011-12 sezonunun ardından, olimpik sporcuların çabasını izlemek çok büyük keyif vermişti. Gerçi o dönem inanılmaz bir tempoda çalışmak zorunda kalmıştım. Fakat yine de, bazen kafamı kaldırıp sportif bir şeyler görmek, büyük keyif vermişti.

Olimpiyat aslında önemli olan kısmı değil. Asıl gerçek olan spor. Spor iyi bir şey ve bunu en iyi yapanlar olimpiyatta. Tek fark bu. Olimpiyatın katkısı da bu. İnsan izledikten sonra dışarı çıkıp, zıplamak, koşmak, hareket etmek, rekabet etmek, kendisini zorlamak istiyor.

Olimpiyata sayılı gün kala yayınlanan bu video bile aynı hissi verdi. Merakla bekliyorum. Bugün Olimpia'da olimpiyat meşalesi de yanmış. Umarım güzel bir yaz olacak; 5-21 Ağustos...

Londra'nın açılış ve kapanış töreni de; açılış ve kapanış törenlerini umursamayan beni bile sarmıştı. Bakalım Brezilya'da bu sefer ne olacak, o kısmı da merak ediyorum.

Bu Kış Geçti Bahara Kerimoğlu



Çok sevdiğim abim Sinan Engin'in (böyle yazınca gerçekten tanışıyormuşuz gibi oluyor) bir lafı vardır: "Futbolda torpil işlemez

Konumuz torpil değil de, sahada bekleneni veremeyince "tüm iyi niyetler bir bir yargılayıp asılır". Son 2 aydır Arda ile yatar, Arda ile kalkar olduk. Bayrampaşa-benzinci-simit-nazar boncuğu-kebap-şiş-kendini sevdirdi-'dizi oyuncusu x İspanya'da moral verdi' manşetleri...

Tam gına gelmesiyle ilgili yazı yazma isteğim vardı, çatlak sesler yükselmeye başlamış Katalanlardan. "Adam 9 aylık oynuyormuş Bayrampaşa'da, bak nereden nereye" balonu ufak ufak sönerken , bizim için underrated Avrupa maceraları'na yol alalım.

Tevellüt 25+ olunca insanın futbola ve futbolcuya olan bakış açısı biraz değişiyor galiba. Ulan bu garip saçlı, garip sakallı, iki kelimeyi bir araya getiremeyen, yeteneksiz, yılda 1.000.000 Yuro+maç başına prim+SGK+yol 'u beğenmeyen adamlara kahramanımız diyemiyoruz işte.

Bu farkındalığın getirdiği bir ruh hali oluştu son yıllarda. Ben üst düzey olsaydım ne yapardım?

Ufak ufak gidelim. Futbol oynamayı seven bir çocuğun hayali nedir? Önce seçmelerde seçilmek , altyapıya girmek, amatörden profesyonele geçmek, sonra büyük takım, sonra tuttuğu takım, milli takım, Avrupa, hoca, başkan, yorumcu, TFF başkanı, uefa asbaşkanlığı, heykelin dikilmesi, cenazenin Teşvikiye'den/Şakirin'den kalkması..

Belki çok futbol menajerlik oyunu oynadık da ondan. Tümer olsam gider Zonguldak'ı diriltirim parasız pulsuz, Terim'in yerinde olsam Adana'yı Uefa'ya taşırım gibi...

Tugay Kerimoğlu'nu Urfa'yı seçti diye çok eleştirmişlerdi. Bense çok sevinmiştim. Tam benim istediğim şeydi işte. İzin günleri Urfa ve komşu iller tavaf edilecek, resimler çekilecek, yemekler yenilecek, Cuma'lar halkla kılınacak, mülki erkanın çocuklarına forma imzalanacak, belki Tugay ziyareti yapılıp Mehmet'lere forma imzalanacak, "hocam Denizli sizi niye göndermişti Euro 2000'de" diye soran bir kısa döneme denk gelinecek..

"Ard arda gelen yenilgiler üzerine 10 Nisan itibariyle ayrıldı" haberi düşünce garip bir tebessüm oluştu. "İyi bile dayandı" diyen bir tarafıma Ahmet Kayavari "zor günümde bir merhabasını beklediğim dostlara ince bir sitemdir" lafı muhalefet etti.

Bahar geldi, fotoğraf çekmeyi çok seven Tugay iner şimdi güney sahillerine, tarihe karışan ama bizim tarihe karışmasını istediğimiz Türk Klişe Medya'sının hâlâ izlettiği "maç kasetlerini" izler belki linklerden, kebap muhabbeti açılınca hemen devreye girer, cadde/sokak/kapı no vererek şurada, şu saatler arasında yiyeceksin diye nokta atışlar yapar alda at dercesine.

Belki bir Yaz sabahı , Florya'dan bir resim paylaşır "yeni şeyler söylemek lazım" diye...





Yazan: Refet

Salı, Nisan 19

Şehir Değişti



Onu ilk gördüğüm zamanı tam hatırlamıyorum ama yalan yok; hafızamdaki en eski anda da baya korkmuştum. Herhalde ilk de odur. Ben otobüsteydim ve otobüs, kedi ezdi sandım. Üniversitedeki ilk senemdi. Avrupa yakasını biliyordum ama yeni yeni keşfediyordum.  

O zamanlar metrobüs yoktu. Eminönü vapurunu sevmediğim için bazı günlerde yolu uzatarak, okuldan eve otobüsle gidiyorum. 112, 110... 129 T hâlâ var ama bayadır binmiyorum. Onlardan birindeydim ve otobüsün kedi ezdiğini sandım. Camdan baktım. Durakta bazı insanlar gülüyor, bazıları şaşkın şakın bakıyordu.

O zamanlar Başbakanlık Ofisi de yoktu. O nedenle orada hem üst geçit vardı, hem de otobüs durağı. O otobüs durağının önündeki kaldırımda oturup kedi sesi çıkarıyordu. 

Sonradan anladım ki, bu adam Beşiktaş'ın hatta İstanbul'un simge karakterlerinden biriydi. Kimseyle konuştuğunu görmedim. Ama göz teması kuruyordu. Garip bir keyif katıyordu..

Ona bir kez kızmıştım. 20 Kasım 2003. İstanbul'un iki yerinde bomba patlamıştı. Ben yine aynı durakta otobüs bekliyordum. Ambulanslar, polisler Levent'e doğru gidiyordu. İnsanlar telaşla ailelerini arıyordu. Şehirde tam bir kaosun hakim olduğu ender günlerden biriydi.  O yine aynı işi yapıyordu. İçimden 'Ulan bari bugün yapma' dedim. Ama büyük ihtimalle bomba patladığını da bilmiyordu.

Sonra zaman içinde kayboldu. Daha doğrusu eskisi kadar sık ortaya çıkmıyormuş. Yine de ben görmedim senelerce. Benim gibi, onu göremeyenler çoktu. Arkadaş muhabbetinde 'Ulan böyle bir adam vardı' derdik ve onu anardık. Sonra da lafı değiştirdik.

Nereye gitti, ne oldu bilmezken, geçen hafta yine denk geldim.. Seneler sonra ilk defa gördüm. Twitter'da arattım hemen, benim gibi heyecanlanan oldu mu diye. Onu son gördüğümde 3310'um vardı. Search'te bir iki kişi daha ondan bahsetmişti. Hepsi yakın tarihliydi. 1-2 gün öncesinden en fazla. Belki de en uzun serisiydi yıllar sonra. Kedi sesi çıkaran adam şehre dönmüştü.

Bu sefer mesken tuttuğu durak yoktu. Acaba hep buralarda mıydı. Yoksa bir anda geldi ve durağını, kaldırımını görememedi mi? Yolun karşısına geçmişti. İş Bankası'nın yanındaki duvara dayanmış, yoldan geçenlere kedi sesi çıkarıyordu. Gençler, yaşlılar, çocuklar, kızlar, çiftler, apaçiler, kuryeler, otobüse binenler, vapura gidenler.... İnsan ayırmıyordu.

Uzaktan izledim. Ona aşina olan esnaf vardı, ufak ufak gülüyordu. Bir yerden sonra ben de gülmeye başladım. Korkutulan kurbanlar da önce korkuyor ama sonra gülüyordu. Özellikle gençler, üniversiteliler çok daha kabulleniyordu. Kimse için sıkıntı yok. Korkan, izleyen, yoldan geçen, ilk kez gören, seneler sonra gören herkese eğlence çıkmıştı.

Sonra iki tane kadın çıktı. Yeni kurbanlar bunlardı. Sesi duydular, korktular. Ama kurban olmayı kabullenemediler. Adamın tacizci olduğunu iddia ettiler. Bizimki pek tınmadı. Sonra gülen bir gruba denk geldi; ''tacizcilere destek oluyorsunuz, gülüyorsunuz" demeye başladılar. Grup da pek tınmadı ama biri cevap verince tartışma uzadı. Bu arada bizimki, listeye yeni isimlerini eklemişti. Bir tane hafif yaşlı bir amca da vardı, ufak bir ortaokul çocuğu. Bu arada artık orta okul da yok galiba, biz öyle diyoruz.  Kedi sesi çıkaran adam, kadınları taciz eden sapık oldu. Kadınlar telefonlarına bir şey yazarak uzaklaştılar. Acaba tweet mi attılar. Sosyal medyayı ayağa kaldırmış olabilirlerdi. Devamında bakmadım internete. Biraz daha ortamı izledikten sonra vapura gittim.

Eskiden vapurdan sıkıldığım için otobüse binerken onu görürdüm. Şimdi metrobüs bunaltıyor diye vapura yürüyordum. Tamam, Beşiktaş vapuru ile Eminönü vapuru arasında fark var. Ama ikisinde de yolda geçen süremi uzatıyordum.

Yolda çok zaman geçirdiğmi fark ettim. Senelerden beri aynı. Daha mı iyi oldu bilmiyorum. Yaşadığım şehri daha iyi tanımış olabilirim. Bu daha mı iyi oldu, ondan da hiç emin değilim. Fakat, o gün  çok şeyin değiştiğini  bir kez hatırladım..

Otobüs durağını güvenlik nedeniyle değiştirenler, insanları huzursuz kılanlar, alışkanlıkları yok edenler, her olaya tepki verme ihtiyacı hissedenler, Twitter'a bakmadan tepki veremeyenler,.. Onlarca değişiklik... Muhafazakar bir ülkede yaşayıp hiçbir şeyi muhafaza edememek. 

Bindiğim iskelenin yanında eskiden çok güzel bir çay bahçesi vardı, güvenlik nedeniyle onu da kaldırdılar. Şimdi Beltaş'a  muhtaçsın.



Pazartesi, Nisan 18

Resmi Poz



Gürkan Uygun, Beşiktaş Dergisi.

Koca Memati'sin sen, verdiğin poza bak. Refet belki bunla ilgili bir şey yazar. Gerçi adam bizden çok yazıyor zaten artık.

Salı, Nisan 12

Her Duvara Bak




Biraz fazla dikkat ediyoruz böyle şeylere herhalde. Duvarlara herkes bakar ama bizden birinin bıraktığı iz daha çok etkiliyor.

Burası Varna. Bir arkadaşım gitmiş. Şık polis motorlarının arkasında duvar var. Zaten o ilgisi olduğu için motorları çekmiş. Ben tesadüfen arka duvara baktım. Mavi spreyle Levski yazılmış. İnsan bir anlık heyecan yapıyor işte.

Öte yandan Levski Sofya tribünü, benim Ali Sami Yen'de gördüğüm en iyi deplasman grubuydu. Bunu da adı her geçtiğinde ifade ederim. Yine yeri gelince anmak istedim.

Cumartesi, Nisan 9

Bizden Biri Reis




Milli maç araları hep böyledir işte, habersizlikten garip garip haberler çıkar. İşte bunlardan biri! "Raul Meirales metrobüsten resim paylaştı" diye bir haber çıkardılar geçen. Toplu taşımayı sık kullanan, can sıkıntısından otobüslerin/minibüslerin her santimetrekaresini görsel hafızasına ilmek ilmek işleyenler olarak detaylardan hemen çözdük bu otobüsün "apron otobüsü" olduğunu...

Hadi itiraf edeyim "Daum tam bizden biri, Cuma'ya gidiyor, perşembeleri içmiyor, Sertan'ın düğününde çeyrek takmış, Atatürk hayranı" gibi PR çalışmalarıyla büyümüş bir nesil olarak bu tarz PR'lara temkinli yaklaşırım. Ama iş Portekiz olunca nedense bir durup düşünüyorum. Geçenlerde İzmir Cup diye bir muhabbet vardı. Altınordu'nun başının altından çıkan ve de iyi ki de çıkan bir projeydi. Tam dilenmelik. Ama malum patlamalar sonrası iptal oldu. Fareler gemiyi birer birer terk ederken...Sadece iki ülke direnmişti. "Biz gitmeyiz, terör her yerde olabilir, mukadderat bu. Bugün İzmir'den terör var diye kaçarsın, yarın Braga'da kafana saksı düşer ölürsün, alnımıza ne yazıldıysa o" tarzı hareket eden Portekiz ve Belçika kulüpleri iptal etmemiş. Biz kalırız, 5'er likten de olsa oynarız demişti. Ama Belçika patlamaları sonrasında onlar da o güzel uçaklara binip gittiler...

Neyse "Ulan bu Portekiz'lilere neden kanım kaynar ki bu kadar"ı araştırmaya girdim. Adetullahtandır, bir ülke ile bir stalka gireceksem hemen haritasını açarım. Komşularına, dağlarına, göllerine, ovalarına falan bakarım. Bunların da kuzeyinde "Galiçya" yı görünce tamam dedim. Bağlantıyı hemen kurdum. Galiçya-1.Dünya Savaşı-Celta Vigo-Deportivo-tribünlerde açılan Türk bayrağı-Piri Reis-Türk Gölü-Barbaros Hayrettin-Beşiktaş Meydanı-Portekiz Çetesi... Kendi kendimi trollemiştim, o Galiçya bu Galiçya değilmiş meğersem. "Oha Türkiye dedi" heyecanım "Lan ne alaka fesli adamları gösterdiler" ile hüzne büründü. Balkona astığım bayrağı çıkardım.

Yeni muhabirlerde hiç merak duygusu yok galiba. Meirales nereye gitmek için kullanabilir ki metrobüsü. Samandıra'dan binecek, Uzunçayır'da inecek. En kötü Zorlu Center'a ya da Cevahir'e falan gitmiş olabilir. Ya da IST-OPO bileti için Yenibosna'da inip taksi yapacaktı trafiğe takılmamak için. Hadi metrobüs'e bindi, İstanbulkart'ı nereden temin etmişti. 

Bu tarz bir haber daha hatırlıyordum. Bir takım havalimanına geç kalınca metrobüse binmişti. Ona bakarken "bizden biri/Türk dostu" Carvalhal'ın 2012'de  yapılan haberi karşıma çıktı. Tam bizden biriydi. Beşiktaş'ta iken Türkiye Kupası'nda Boluspor'a elenip gözden düşmesi, Türkiye'de oynanan ilk Portekizli'nin Boluspor'da oynaması ( Manuel Mendoza - 1970/71 ) tarihin 3-0'dan sonra goygoy yapan tribünler misali bizimle laylay geçmesiydi.

Meirales'te bindiğim metrobüs yolculuğum Carvalhal durağında son buluyordu. "Şimdi ne yapar" diye bakayım dedim , kendimi Nazım Hikmet dizeleri "Carlos Carvalhal Türk dostluğuna devam ediyor hâlâ" söylerken buldum Türk bayraklı kapak fotoğraflı twitterında. Sheffield Wednesday'da play-off'u kovalıyor çarşamba günleri..

Hemen yürüdüm dm'den "Umarım akbilinizi atmadınız ve yeni stadımıza maç izlemek için gelirsiniz" tarzı bir söylemle yürüdüm. Beğendi. 

-Şenol Hoca'ya ayıp olum, adamı çağırmak falan.
-Ya ne diyorum orada "maç izlemek için"
-O zaman Carlos'a ayıp , anca "maç izlersin" demek oluyor, Uefa'da sokaklara dökerken iyiydi.



*Bu arada Selim Soydan'ın izleyip beğendiği Figo'muydu? yoksa Zola'mıydı? O durakta da inecektim , inmedim.

*Metrobüs Burhaniye durağı = Bruma

Bu arada Bolu'lu Mendoza'dan, Fenerli Dimas'a kadar 30 yıl Portekiz'li gelmemiş bu topraklara. Neden acaba? Bunu merak edecek cesur muhabirler tanıyorum. Eğer etmezlerse...


Yazan: Refet

Cuma, Nisan 8

Adieu Paris



Avrupa filmlerini seviyoruz. Kötü de olsa izleniyor. Herhalde nedenini anlamak için Adieu Paris filmi iyi bir örnek olabilir. Oradaki insanların kaygıları, korkuları, endişeleri o kadar insani ki Ortadoğu'nun kapısından bakınca insanı çekiyor. Haneke filmi olmadıktan sonra, en sert filmler bile gerçekçi, ve insani geliyor. Hollywood kadar da sahte olmayınca çekiyor.Bu film için de söylenecek şeyler bununla sınırlı zaten. Hiçbir özelliği olmayan ama yine de izleten, eksikliğini de Paris'i dekor olarak kullanması sayesinde kapatmaya çalışan bir film. 2013 yapımı, IMDB puanı 6.0....

Pazar, Mart 27

Herkesin Tercih Ettiği Bir Ölüm



Japonya'dan Suriye'ye taşındığımızda on iki yaşındaydım. Arapça öğrenmemek için elimden geleni yaptım. Ama yine de sarmaşık gibi dilime dolandı. Arap'ı ve Bedevi'yi T. E. Lawrence'tan öğrenmiştim. Ve Arap yarımadasında var olabilmek için ya ibne ya da silah kaçakçısı olmak gerektiğini anladım. Ben ikisi de değildim. Ama adına çöl denilen, küreğin batmadığı denizde yaşayan insanların hiç de hak etmedikleri bir tarihleri vardı. Bir zamanlar dünyaya hükmeden esmer savaşçıların düştükleri durumu görünce zamanın ne kadar nankör olduğunu anladım. Geçmiş hiçbir şeydi. Kuma kendini gömüp yeniden Arap medeniyetinin hüküm süreceği günleri beklemek ve o gün gelene kadar birbirlerini öldürmek yapabilecekleri tek işti. Ben de onları seyrediyordum. On altı yaşıma kadar hep seyrettim zaten. Hep iyi bir izleyici oldum. On altımda bozuk Arapça, pokerde kazanılmış bir hançer ve bronz bir tenle Avrupa'ya geldim.

Eski kıta beni bekliyordu. Bir dejenere sürüsünden başka bir dejenere sürüsünün içine düşmüştüm. Burada silah kaçakçısı da yoktu. Hepsi ilk gruba dahildi. Ve daha yakınlaşmadan hiçbirine, nefret etmiştim hepsinden de. İki dünya savaşını da bu gerizekâlıların başlatmış olmasına hiç şaşırmamak gerekiyordu. Birbirlerinden o kadar korkuyorlardı ki aynı metroda beş yüz kişi yolculuk yaparken duyulan tek ses makine gürültüsüydü. Halkı aptal ama azınlıkları var olma çabası içinde yarı tanrılar yaratmış bir toplum. Bu yarı tanrılar bugün üstünde yaşadığımız dünyanın edebiyatını, müziğini, resmini, politikasını belirlemiş olanlardı. Ve ben onları sokakta göremiyordum. Kapalı kapılar arkasındaydı Avrupa'yı yönetenler. Halkın karşısına çıktıkları anda çiğ çiğ yeneceklerini bildiklerinden, ukalaca taktıkları yüksek kültür maskesini sadece birbirlerine gösteriyorlardı. Sömürmeye ve sömürülmeye hayatın amacı olarak bakan bu açık tenli ırk, belki de doğanın en büyük hatasıydı... Atom bombası oraya atılmalıymış. Deniz olmalıymış oralarda, balıklar bile daha iyi geçinirmiş birbirleriyle!

Ama bütün bunların ne önemi var? Entelektüel sapkınlıklarıyla ve dünyanın diğer bütün kıtalarına karşı hissettikleri korku ve nefret kokteyli duygularıyla, son olarak da yeryüzünün görüp görebileceği en salak turistleri olma unvanlarıyla Avrupa halkı kendini öldürmek ya da öldürtmek için bütün nedenlere sahiptir. Sosyal devlet dedikleri, bana kalırsa Gestapo düzeninden başka bir şey olmayan sistemleri, sokakta biri düştüğünde ambulans gelene kadar, yerde yatanın kendileri olmadığı için şükretmelerinden ibarettir. Arap hiçbir sakınca görmeden hiç tanımadığı, kendinden geçmiş yerde yatan bir adamı sırtlayıp en yakın hastaneye koştururken Avrupa insanı aynı adama, adını yeni öğrendiği bininci mikrobu kapmamak için bir metreden fazla yaklaşamaz bile. Çünkü Avrupalının altına yapacak kadar korkması için bir şeyin ismini bilmesi yeter, isimsiz canavarlar sadece Arap'ı korkutur. Herkesin kendine göre bir paranoyası var. iklimden, saç renklerinden, el parmaklan uzunluğundan ya da her neden kaynaklanıyorsa! Herkesin tercih ettiği bir ölüm var...

Her neyse, zaten üzerinde yaşadıkları çirkin kara parçasına sıkışmış, birbirini yiyen, Ortaçağ'dan beri gelen eş değiştirerek yaptıkları salon danslarından grup sekse kadar ahlak anlayışlarını değiştirmemiş Avrupalıları hayatımın geri kalan kısmında da çok iyi tanıma fırsatım oldu.



Kinyas ve Kayra

Cumartesi, Mart 26

Dondurmayı Hiç Beğenmedik



Bilmiyorum ya çok normal ya da kapatılmalıyız.

"Ulan Tolunay amma yaşlanmış yaaa" ya da "Bana doktor değil Hakan Kutlu'yu getirin" temalı yazılar yazmaya niyetleniyorum. Konuya giriş şeklim hep eskilerden. Birden kendimi nostalji yaparken buluyorum. Yine öyle oldu. Derbi-erteleme-dostluk-yarı yarıya oynansın- tarihi fırsat tarzı bir şeyler planlıyordum, yine bilinçaltımızı dipsiz bir kuyuda bulduk.

Ev telefonlarını aktif bir şekilde kullandığımız, ezberden numara çevirdiğimiz, telefonların 'acı acı' titrediği değil 'çaldığı' Altın Rehber'li yıllar...

'Medya' kelimesi yerine 'Basın' daha sık kullanılıyor, gazete adresleri 'Towers' değil 'Cağaloğlu/İstanbul' olarak diye geçiyor falan filan..

Basın emekçileri de "X kent, Z konakları, Y City"  gibi 20 yıl önce şehir dışı olan, şimdi ise Tem'e/3.köprüye/Hacıosman Metrosu'na 5 dakika mesafede olan, eski orman, yeni atın cinsel organına konmuş Kelebek Konutları'nda oturmuyorlardı.

Pazar günleri de berberlerin en kalabalık olduğu günlerdi. Pazartesi günleri saçlar 3 numara, pırıl pırıl okula gitmemiz gerekiyordu çünkü. Öztürk Pekin'in sesinin fon müziği oluşturduğu dükkana birden ünlü bir gazeteci girdi. Semte yakın olduğunu duyardık ama şehir efsanesi gibi gelirdi. Sırada bekleyenler vardı ama Herşey Güzel Çok Güzel Olacak filminde ki "Size sıra olur mu Tolga Bey" repliği misali tüm bebelerin sırası kaymıştı otomatikman. Hani bankada beklerken, o altın renkli kartla gelip 20938 sıra öne geçen değerli/hatırlı müşteriler gibi.

"Estağfurullah" diyip "Çocuklar traşını olsun, ödevleri vardır" gibilerinden bir mütevazı cümle kullandı. Amaç çok netti, biraz goygoy yapıp, halkın nabzını ölçmek. Büyük-küçük tansiyon misali.

Futbol muhabbeti başladı sonra, çocuğun yanında küfürlü konuşmalar falan. O zamanın küfürleri de yaratıcı ve daha az ana-avrat içeriyordu. organa koymak bugünkü gibi ünlem-şaşırma cümlesi haline gelmemişti.

Bir akil adam şunu sormuştu: "Hocam siz bu kadar büyük bir üstadsınız, kitaplarınız, yazılarınız, açık oturumlarda izliyoruz, böyle ortamlarda hiç umutsuzluğa düşmüyor musunuz?"

O gün verdiği cevabı düşüneyim diye mavi ekran verdi bilinçaltım. "Bizler de buradan besleniyoruz" gibilerinden bir sosyal mesaj vermişti.

İçinde ara ara benim de dahil olup, çıktığım bir güruh var. Trajedilerin, futbolun bu vahşi ve kör fanatik ortamının dağılması için önayak olacağına inanan romantikler.

"Derbi yarıya yarıya oynansın"
"Karışık oturulsun"
"İki takımda milli takım formasıyla çıksın"
"Son maçta boğazlarını kesme hareketi yapan iki oyuncu orta sahada çifte kurbanlar keserek helalleşsin, kavurması taraftara dağıtılsın"
"Maça sadece çocuklar alınsın"
"Maça sadece şehit çocukları alınsın"
"Maça sadece Suriyeli çocuklar alınsın"
"Maça sadece mülteciler alınsın"
....
....

Abarttım ama başlarda kulağa çok hoş geliyor. "Ulan harbi olur mu" falan diye gaza geliyor insan. 2 gün ya sadece 2 gün. Sonra yine eskiye dönüyoruz.

İnce görüyoruz , "Şuraya keşke şunun adını verseler", "Bugün şunun ölüm yıldönümü keşke zorlama pankartlar yerine O'na ithaf edilse bu maç ", "TFF 87.Dönem Saymanı için saygı duruşu" yerine "Merhum Tribün Liderleri" için saygı duruşları yapılsa... 

Dj Tiesto yerine Hakan Peker çalsa.  Gomez ile Kuntz yan yana fotoğraf çektirse..

"Kadıköy'e ineyim , Socrates'i de oradan alırım"lar minik şımarıklık kalıyor "Aziz Yıldırım maçı erteletmiş" tartışmaları yanında..




Görselde bulunan alıntıdan yola çıkıp bitirelim. Grange, imza için Erenköy D&R'a gelir Türkiye'de kitapları Top 10'da iken. Kurtlar Vadisi'nin ortalığı yıkıp geçtiği yıllar, "Kurtlar İmparatorluğu" kitabı yeni çıkmış. Arabadan biraz geride inmek ister. Hem atmosferi koklayacak hem de haftasonu kronik Cadde trafiğinden biraz kurtulacaktır. Yolda korsan kitap tezgahında kendi kitaplarını görür. Çok etkilenir. "Müthiş bir görüntü, sokaklarda bile kitap satılıyor, ne güzel okumayı seven bir toplum" der yayınevi yetkilisine.

Semt mini etek gibidir...(Emk.Alb. Ali Ferdison - Ethem Efendi Caddesi İstikrar Apt. Yöneticisi)


Yazan: Refet