Cuma, Ağustos 26

Meydan



Sırbistan olimpiyat oyunları 2'si altın olmak üzere 8 madalya ile tamamladı. Rakam olarak bizden çok farklı değiller yani. Gerçi nüfuslarına ve yatırım oranlarına baktıkça fark ortaya çıkıyor ama şu an konu o değil. 

Sırbistan'ın olimpiyat kafilesini 20.000 kişi karşılamış Belgrad'da. 'İşte spor kültürü' demeyeceğim. Düşününce başka bir nokta çıkıyor karşıma. Bir yaz günü daha güzel, daha farklı ne yapabilirsin ki? Tüm şehrin sokağa çıkıp olimpik sporcuları karşılayıp meşale yakmasından daha eğlenceli ne olabilir? Adamlar resmen meşale yakmak için fırsat arıyor. Bir de beraber zaman geçirmek için. Şehir meydanları biraz bunun için değil mi zaten? 

Yirmi sene önce iç savaş yaşamış bir ülkenin de kesin siyasi ve ekonomik sorunları vardır! Acaba yirmi sene önce; Yugoslavya özellikle takım sporlarında etkiliyken meydanlar nasıldı?

Perşembe, Ağustos 25

La Battaglia di Algeri



Bu film sayesinde; aralarında binlerce kilomtre ve onlar sene olan farklı olayların birbirlerine ne kadar benzediğini yeniden hatırladım. Dünya tarihi bize o kadar çok olay sunuyor ki; bazı şeylerin benzerliği ne olursa olsun çok şaşırtıyor. Mesele her olayda benzer tarafta durabiliyor musunuz? Nelerin birbirine benzediğini söylemeyeceğim. Bu filmi izlerseniz belki fark edersiniz, belki de gözünüzün önündeki duvardan dolayı görememeye devam edersiniz. Mesela; bu film -La Batagglia di Algeri-1988'de İsrail'de gösterime girince Filistin meselesiyle ilgili paralellik kuranlar olmuş. Türkiye'de ise hiçbir zaman böyle bir tartışmaya neden olmamış. Ne de olsa Cezayir, Müslüman bir ülke olarak sömürgesine karşı bağımsızlığını kazanmıştı.

Ülke Cezayir, başkenti de Cezayir... Ne kadar ilginç... Cezayir'in eskiden Fransa'nın bir vilayeti gibi olmasının nedeni... Bir sömürge değil onlar için. Marsilya'dan farkı olmayan bir 'vatan toprağı'. İkinci Dünya Savaşı'nda beraber hareket etmişler ama sonrasında topraklarında beraber yaşadıkları Fransızlar ile aynı hakla sahip olmak isteyince çatışmalar başlamış. 

Fransızlar; şehrin zengin ve güzel mahallelerinde yaşıyor. Hemen yanlarında; ama yoksul semtlerde Cezayir'in çocukları. Yani ne öyle kıtalarca uzaktan gelen bir süper güç, ne de ülkenin bir kesiminde bir grup, diğer tarafında diğer grup... Cezayir çocuklarının ilk isyanları başlarda bir bağımsızlık savaşı emaresi olarak gözükmüyor. Birkaç çatışma, birkaç terör olayı... Ne zaman "İç savaş" kalıbı kullanılmaya başlanıyor olay değişiyor. Fransa'nın bazı dönem aydınları; 'Madem iç savaş biz de istediğimiz tarafı seçebiliriz' diyerek Cezayir'in bağımsızlığından yana oluyorlar. Sonrasında da gidişat değişiyor. Film de bunları anlatıyor. Bir belgesel kıvamında ilerliyor. Ama boğucu bir belgesel değil. İlgiyle izlenecek akıcı bir sinema filmi olarak görüyoruz. Bazı yerlerde zihinlerde şimşekler çakabilir.

Mesela, Cezayir halkının FNL önderliğinde greve gidip kepenk kapatması ve Fransa ordusunun grevi baskıyla bitirmeye çalışması, grev yapanları terörist olarak adlandırması, bunun için güçlü bir şekilde basını kullanması hem çok şaşırtıyor hem de hiç şaşırtmıyor!

Tam o esnada FNL'nin önde gelen ismi M'hidi; silahlı mücadeleye devam etmek isteyen Ali la Pointe ile konuşmasında şu cümleleri kullanıyor: 

"Öfke ile savaşları kazanamazsın. Ne savaşları ne de devrimleri. Başlarda terörizm işe yarar. Ama sonra halkın kendisi harekete geçmelidir. Grevin arkasındaki neden bu. Tüm Cezayirlileri harekete geçirmek, onları saymak, gücümüzü saptamak"

Ali la Pointe filmin önemli bir karakteridir. İlk sahneden itibaren bizimle beraberdir ama devamlı değişir. Filmin ilk önemli sekansı o nedenle muazzamdır, bir kısa özet gibidir. Ali la Pointe; önce adi bir suçludur. Polisten kaçarken bir Fransız tarafından aşağılanır. O da polisten kaçışını noktalar ve Fransıza yumruk atar. Yola devam etseydi kaçacaktı. Ama öfkesine yenik düşer. Bu yüzden polise yakalanır, hapse girer, orada siyasi suçlularla temas eder, politik bilinç kazanır ve hem filmin hem de FNL'nin en önemli isimlerinden biri olur. İşte o ilk sahne üzerine sosyolojik tez bile yazılır.

Filmde İtalyan parmağı var. İtalyanlar ve Cezayirliler ortak yapıyorlar. Hatta bağımsız Cezayir tarihinin ilk sinema filmi olarak yer ediniyor. Fransızlar'ın toprak kaybettikleri savaşın hemen ardından bu yapımın içinde olmak istememeleri normal. İtalya'nın bu olaya sinema üzerinden müdahil olması da Fransa cephesinde tepki görüyor. Ama filmde aşırı bir Cezayir propagandası veya Fransa eleştirisi yok. Her iki taraf da eleştirilmiş. Ama tabi ki Fransa biraz daha fazla; olması gerektiği gibi... Bu yüzden Fransa'da yasaklanıyor. Tabi hemen "sansürcü Avrupa'' diyebilirsiniz ama bu yasak süreci sadece 5 sene sürüyor. Yol'un yaşadığı bir yasak gibi değil yani.

O zaman bir de Fransa tarafına bakalım; filmin en öne çıkan karakteri olan albay; kendisini ve yöntemlerini yoğun olarak eleştiren gazetecilere karşı şunu diyor ve insan ne kadar anti-militarist olsa da karşı çıkarken zorlanıyor: 

"Bana inanın beyler, bu pis bir döngü. Saatlerce boşuna konuşabiliriz çünkü sorun bu değil. sorun şu! FLN bizi Cezayir'den atmak istiyor ve biz kalmak istiyoruz. Farklı görüşler olabilir ama sanırım hepiniz kalmamız gerektiğini kabul edersiniz. Ayaklanma başladığında görüş farklılıkları yoktu. tüm gazeteler, solcu olanlar bile, onun bastırılmasını istedi. O yüzden buraya yollandık. Biz ne deli ne de sadistiz. Bize faşist diyenler çoğumuzun Direniş'te ne yaptığını unutuyorlar. Bize 'Nazi' diyorlar ama bazılarımız Dachau ve Buchenwald'tan sağ kalanlar. Biz askeriz. Görevimiz kazanmaktır. O nedenle, açığa kavuşturmak için ben size bir soru soracağım. Fransa Cezayir'de kalmalı mı? Eğer yanıt hala 'evet' ise bunun gereklerini kabul etmelisiniz"

Cezayir'in eleştirilen yöntemi; sivillere yaptığı saldırılar. Filmde de sıkça var. Fakat bununla ilgili bir diyalog da mevcut. M'hidi, gazetecilerin bu eleştirilerini karşılarken şöyle bir diyalog yaşanır.

Muhabir: Masum kurbanlara saldırmak için kadınların sepetlerini bomba koyarak kullanmak alçakça değil mi?

M'hidi: Korumasız köylere napalm bombaları atarak binlerce kişi öldürmek, daha alçakça değil mi? Uçaklarımız olsaydı bizim için daha kolay olurdu. Bize bombardıman uçaklarını verin, o zaman sepetler sizin olsun.




Çarşamba, Ağustos 24

Glasgow - Ramallah


Celtic taraftarının Hapoel Beer maçında Filistin bayrağı açması, sonrasında ceza alması ve sonrasında taraftarların cezayı ödemek için para toplaması gündeme damga vurdu. Filistin halkı da teşekkür icabında bir girişim yaparak Ramallah'taki bir binaya Celtic logosunu yansıttı. Olay giderek ilerliyor; son hamleyi merak ediyorum.

Salı, Ağustos 23

Liyakat



Olimpiyatla ilişkim hep mesafeli olmuştur. "Elindeki o sırıkla bok atlarsın oradan" mantığı ile "yapamadığımız sporları" kıskandık belki. Atanamayan sosyologlar hâlâ "Basketçiler neden futbolculara göre daha eğitimli çocuklar oluyor, efendi, kaliteli"  tezlerini yazmaya üşenseler de , 'Enes Gülen'leri gördükten sonra kendilerine hak veriyor ve 'Hidayet'e eriyorum.

Olimpiyatlar benim gözümde hep "almaya çalıştığımız ama bize verilmeyen/yedirilmeyen" bir olgudur. Avrupa Birliği muhabbeti gibi.  "Kıtaların buluştuğu yerde buluşalım" diye her yeri donatmıştık ama başarı sağlayamamıştık. Sonra Coca Cola her olimpiyata bardak çıkarırdı. 4 tane 2.5 litreliği gömerdik bardak kapmak için. Dört senede bir yapıldığını ve logosunun neyi sembolize ettiğini bilirdik. Salonda aile eşrafına Naim Süleymanoğlu'nu taklit ettiğimiz yıllar, sporcuların kâh siyasetin içine girip belediye başkanlığına oynaması, kâh ticarete atılıp köfteci/dönerci/milli piyangocu/spor salonu açmaları... "Yedirmezler" mantığı ile hep karşıdan baktık. Madalyadan sonra okunan milli marşlarda tüyler diken oldu kimi zaman sonra milli marşların diken etme özelliği de bitti. Hiç bir bakan istifa etmedi Hıncal Uluç'un o kadar söylemesine rağmen, Kenan Onuk öldü, Hıncal Uluç eskisi kadar popüler değil. 

Derken büyüdük, hayata atıldık. Daha doğrusu atılamadık. Atanamadık. Selim Naşit'in dediği gibi "bok atılırdık hayata" bu vizyonsuzlukla. Sonra bir gün geldi dedim; "Kardeşim, tüm iyi niyetlerimi bir bir yargılayıp asıyorum, istediğim işi yapacağım ben" deyip bir kursa yazıldık. Kurs sonunda büyük bir sınav vardı. İlk 10'a girenler, Türkiye'nin önde gelen şirketlerinde staj+SGK+yol+yemek imkanı olacaktı. Neyse sınavın son sorusu Şampiyonlar Ligi gibiydi. Sınavı Türkiye'nin önde gelen Olimpiyat adamlarından biri hazırlamıştı. Halk arasında "dinozor" diye tabir edilen bu abimiz, anasını ağlatmıştı sınavın. Ona göre 'olimpiyatı bilmeyen, bu işi yapmasın'dı. İyi bir atlet olan, her sporu yapar. Tüm sporların atası atletizmdi. Kendi çapında haklıydı. Final sorusu tam "Risk nedir?" tarzındaydı. Olimpiyatları az çok takip eden biri kolaylıkla yanıtlayabilirdi. Tabi yapamadık. Saçmaladık. Top çevirdik. Kursu başarıyla bitirdik ama gözbebeği olamadık. 

"Sporcunun Olimpiyatlarda yarışabilmesinin ilk şartı "Olimpik Liyakat"a sahip olmasıdır"

Şimdi Wikipedia'yı karıştırırken bunu gördüm. Tam da şu günlerde "yeğen , amca ,cemaat olmasın , atamalarda liyakat önemli olsun" tartışmaları dönerken Olimpiyatın bu topraklarda neden olamadığını, Olimpiyat Stadı'nın hikayesini, "Müslümanlara vermezler oluum" muhabbetlerini bir kez daha daha iyi anladım. Ne bileyim Ateş Arabaları, Münich, Ortadirek Şaban izlemek daha mı eğlenceli ne... Ateş Arabaları'nın fon müziğini dinleyince 'Avrupa'dan futbol', Tanju/Prekazi/Tınaz Tırpan, 'görüşmelerimiz kalite standartları nedeniyle kayıt altına alınmaktadır' gelmediği gün, işte biz o gün, tükeneceğiz.,


Yazan: Refet

Perşembe, Ağustos 11

Casino Royale



James Bond serisini de aksiyon filmlerini de çok sevmem. Bu fikri 1990'ların sonunda edinmiştim. Yani henüz 15 yaşında bile değildim. Şimdi geriye dönüp bakınca, haddinden fazla iddialı bir düşünce olmuş. Teknolojinin ve imkânların arttığı bir döneme denk gelmesi üzücü olmuş.

Adamlar baya baya izletiyor. Koşuyorlar, atlıyorlar. Bunlarda sıkıntı yok. Bana da artık eskisi kadar inandırıcılıktan uzak da gelmiyor. Şaşılacak durumlar "Ulan bu da olmaz be" denilecek sahneler azalmış sanki. Ayarını tutturmuşlar herhalde.

Bu film de öyle; James Bond karakteri de kusursuz değilmiş. Hem dayak yedi, hem kadınların tuzağına düştü. Bunlar filmi sevmemize neden olan hadiseler.

Bond filmlerini yakından takip edenler bazı ayrıntıları yakalamıştır. Mesela ben uzak kaldım. İçki tercihine bile dikkat ediliyor. Bizim için o detaylar mühim olmadığı için, sakin sakin izleyebildik.

Büyük bir Bond hayranı olmadığım için Daniel Craig'in oynaması da beni çok rahatsız etmedi. Bu arada bence bu adam gerçekten çirkin. Ama fizik iyi... Eva Green'i de çözemiyorum. Vamp kadın mı saf kız mı belli değil. Mads Mikkelsen de ayrı bir katkı zaten...

Filmin başında Madagaskar sahnesi efsane; filme kolayca bağlanmamı sağladı. Siyah adam (aslen dublör olan Sebastien Foucan) kusursuzca engelleri aşarken Bond'un tökezlemesi falan benim hoşuma gitti. Zaten o kovalamaca da görüntüler ve renkler de şahaneydi. Muhakkak serinin daha çok sevilen filmleri vardır ama bu da keyifli bir cumartesi akşamı için bana yetti.

Salı, Ağustos 9

Yeni Trol



İmza törenine böyle gelen adamda bir gariplik vardır. Aslında bakınca çok da absürd değil. Beyaz gömlek, papyon... Fakat futbolcu kıyafeti değil işte. Alışık değiliz. Garip bir adam izlenimi veriyor. Ama buradan eğlence de doğabilir. 

Cavanda garip bir sağ bek zaten. Nasıl bir katkı vereceği muamma. Zirveye de çıkabilir, yerlerde de sürünebilir. Fakat karakteri sayesinde gündemden düşmeyeceği kesin. Bu açıdan, daha doğrusu her açıdan, Eboue'yi hatırlatıyor. Cavanda'nın en son Trabzonspor kampında çıplak dolaştığı haberleri çıkmıştı. Ülkeden şutlanır sanıyordum İstanbul'a transfer yaptı. Devamı yeni sezonda...

Cuma, Ağustos 5

Laf Üretmek



Dört sene önce Londra'da düzenlenen olimpiyat oyunlarının büyük kısmını televizyondan izlemiştim. O gün Türkiye'de iki kanal yayın yapıyordu. Tercihim daha çok TRT olmuştu. Olimpiyat algısına uzak biriydim ve izlediğim şeyden keyif almıştım.

Tam o günler sosyal medyanın zirve yaptığı dönemdi. Sosyal medya; yaptığı eylemden veya içinde bulunduğu ortamdan keyif almaya çalışan bireyin tutunmakta zorlandığı bir mecra. Ne kadar çok ahkam kesip, ne kadar çok eleştiri sıralarsanız o kadar varsınız. Ama eleştireceğiniz tarafı iyi seçmeniz lazım. Kendi ayağınıza da sıkmamanız lazım.

O günlerde de bu gazla hareket edildi ve TRT inanılmaz eleştiriler aldı. Muhakkak eksikleri vardı. Ama hoşnutsuz olmayı maharet sayan bir kitle o kadar geniş bir alana yayılmıştı ki, eksiklerden bahsetmek oyunların önüne bile geçmişti. Ki bu kısım sadece TRT özelinde de değildi. İnsanlar aklına gelen her yere bir laf yetiştiriyordu. TRT ise devlet kanalı olması sebebiyle, daha kolay bir hedefti. "Beceremiyorsanız yayınlamayın kardeşim", "Bizim vergilerimizle aldığınız yayın hakkını böyle mi harcıyorsunuz" diyenler adeta birbirleriyle yarışıyordu.

Aradan dört sene geçti. Bugün oyunlar bir daha dünyanın gözü önünde olacak.... Şu ana kadar gelinen noktada; oyunları Türkiye'de yayınlayan bir kanal yok. Belki bir son dakika mucizesi olabilir. 

TRT, "Beceremiyorsanız yayınlamayın" diyenleri çok dikkate almamıştır ama sonuç olarak yayınlamama kararı verdi. Fakat şu an yine sosyal medyada TRT eleştirileri revaçta. Ülkede onlarca kanal var ama olimpiyat yayınlamadığı için ihaleyi elinde bulan yine TRT oldu! İnsanların TRT'den beklentisi olması normal, ben de isterdim ama durumun asıl noktası farklı bir savaş. Şu an ülkede yaşanan ayrımın getirdiği bir nokta....

TRT oyunları yayınladığında TRT'yi izlemeyen veya TRT yayınlarını küçümseyen ahali; sonuçtan memnun değil. Eleştiriler gırla. Arada Fotomaç bile nasibini almış. Sık sık gezen bir manşet var sosyal medyada,, Onu paylaşıp "Ülke sporunun hali" diyorlar. 2008 yılında tam olimpiyatın bittiği gün Süper Lig'in başlamasına atıfta bulunan gazetenin manşetinden çıkarımlar almış ilerlemiş. Emre Mor ile Burak Yılmaz'ın sevincinden sosyolojik analizler çıkaranlar yine mesai başında. Bir önceki paragrafta bahsettiğimiz ayrımın bir örneği daha.. Tarafınızı iyi seçmelisiniz, yoksa kendi ayağınıza sıkarsınız!

Kendi açımdan şunu diyebilirim sadece; keşke TRT yayınlasaydı. 2012'de izlediğim oyunları çok sevmiştim ve yeniden aynı heyecanı yaşamak isterdim. Bir kanal verse hoş olabilirdi. Fakat sene 2016 ve teknoloji oldukça ilerledi. Eğer, spor kültürü ve olimpiyat ateşi içinizdeyse Youtube'dan da çok rahat bir şekilde izleyebilirsiniz. Hemen herkesin spotify listeleri paylaştığı bir yerdeyiz., Teknolojiyle aramız çok iyi. Hatta ve hatta en önemli paylaşımlardan birisi eylül ve mayıs aylarına denk geliyor. "Ben Türk spikerlerden maç izlemiyorum, bir tane link sitem var bütün Avrupa maçlarını oradan izliyorum" cümleleri taslaklarda duruyor. Sahi; Avrupa'da adı üç gün önce duyulan her futbolcuyu "Abi ben onun maçlarının internetten izledim yıllardır" diyenler çoğunlukta değil miydi? Demek ki Olimpiyat da çok uzağımızda değildir.

Ben özellikle Türk sporcularının maçları için youtube'u açabilirim. Nur Tatar, Dilara Lokmanhekim; hatta Rıza Kayaalp bile!

Salı, Ağustos 2

This Sporting Life


Eleştirmenlikten gelen yönetmen Lindsay Anderson'un ilk uzun metrajlı filmi. Bir ilk filme göre oldukça iyi. Üstelik bir manifesto hazırlayıp yola çıkan bir ekibin öncüsü olarak beklentiler yüksek olduğundan acımasızca eleştirilebilirdi. Belki de o dönem (1963) eleştirilmiştir. Fakat kalıcı olmak başka bir durum. Aradan geçen 50 seneden sonra hâlâ izlenebilecek bir film var elimizde.

Bugün özellikle İngiltere'de çıkan bir çok spor filminin kökünü buradan bulabiliriz. Hollywood bu meseleyi daha çok kahramanlık destanlarıyla irdelerken, Britanya daha toplumsal ve psikolojik detaylarla sunuyor. Hatta en yüzeysel örneklerinden biri olarak gösterebileceğimiz Footballer Wives adlı dizi bile bu bağlamda ele alınabilir. Spor (başta futbol ve bu filmde olduğu gibi ragbi) ile sinema İngiltere'nin savaş sonrası dönemindeki toplumunu anlatabilmek için iyi bir ikili. Fakat bu filmde çok fazla spor sahnesi veya spor içeriği bulmayı beklemeyin. Anlatılmak istenen saha içi değil, sahanın dışı...

Filmin en çok eleştirebileceğim tarafı müzikleri olabilir. Müzikleri filmi gerilim filmi havasına sokuyor. Sanki bir sonraki sahnede bir cinayet veya bir korku efekti göreceğimizi sanıyoruz ama öyle bir durum olmuyor. Daha içsel ve yavaş bir tempo hakimken daha uygun sesler kullanılabilirdi.

Bu arada filmde ilginç bir detay var. Bir kutlama sahnesinde, mekandakilerin söylediği bir şarkı var. Bu şarkının melodisi bizim "Avrupa Avrupa duy sesimizi" tezahüratına benziyor. Filmi izlerken duyduğumda aklıma geldi; bu tezahürat hangi melodiden uyarlanmıştı? Bu olabilir miydi? Biraz araştırdım ama sonuç elde edemedim.

Pazartesi, Ağustos 1

Kumandanın Streç Filmi


Kendimi bildim bileli 'zor zamanlardan geçiyoruz'.

Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan günlerdi o günler.

Ve bunlar hep televizyon üzerinden yürüdü,yürütüldü.

Rengi değişti önce. Kumandalandı, kanalları çoğaldı, videodan VCD'ye geçildi. Uydular, kablolar, teleonlar, antenler. 

Reha Muhtar-Aczmendi-Fadime Şahin zamanları 28 Şubat'a doğru yürüttü.

Siyaset Meydanı ve Savaş Ay ile sabahlıyorduk ergen irileri olarak, tıpkı bugün baş parmağı yukarı kaydırır gibi.

Şarkılar bir başka açık saçıktı, kırmızı nokta muhabbetleri vardı, Mehmet Ali Erbil'ler, televoleler, İtalya boykotları.

Bir gün mankenden oyuncu olup olmayacağını tartışırken, diğer gün Ahmet Kaya'yı linç ediyorduk. Sonra da cep telefonu-internet peşi sıra geldi.

Bütün bunlar film şeridi gibi bir anda gözümün önünde geçiverdi  o gün.

Televizyon kumandalarının streç filmle sarıldığı yıllardan hatıralar canlandı.

Türksat bombalanmış, Teledünya gitmiş. Sonra normale döndü her şey, ama yeniden ayarlanması gerekiyordu. Hiç bir kanalda sinyal yoktu çünkü.

Otomatik arama yapıldı. Kanallar sıfırlanmıştı. Sinyal gelmeyen kanallar düzelmişti ama kendimce yaptığım sıralama bozulmuştu işte.

Yeni platformlarda bu otomatik işliyor, ulusal-haber-spor-çizgi film-belgesel diye tek tuşla bölüveriyor dağılmış Yugoslavya misali.

İlla o 1.sıraya TRT 1 konulacak, son 5 yıla kadar 2,3,4,TRT INT, Star, Kanal D, Show diye giderdim ama zaman çok değiştirdi.

Yine her türlü vericiden, vergisiyle ayakta tuttuğumuz TRT'yi 1.sıraya almıştım.

Sonra Ulusal Kanallar (bu da ne demekse), ardına haber dizecektim.

5 tane kanal kalmıştı artık (Atv, Kanal D, Show, Star biraz da Fox işte). Haber kanalları bolluğu yaşanıyordu ülkede.

Haa bir de etliye sütlüye karışmayan, al gülüm ver gülüm defansif ortasaha TV 8.

Ne bileyim bu sistemsel bir çalışmanın ürünü gibi geliyor bana. Darbeciler de eskide kalmış "Sadece TRT'yi ele geçirirsek yürürüz" diye mi düşündüler acaba. "Ronaldo'lu Telekom Reklamı" Saat 20.00'da her kanalda gösterilebiliyorsa bu teknoloji de, tek tuşla bu da halledilebilirdi sanki.

Sonra komşu teyze istekleri geldi. Uydu Kanalları'nı ayarlamamı istedi. Orada durum daha da içler acısı. Atari zamanlarımızda "99999 in 1" yazan oyun kasetleri gibiydi kanallar.

Binlerce kanal vardı, yerel kanallar, bal-penis büyütücü-Türkiye'nin başkenti neresidir, bil, 1000 lira kazan yarışmaları, mikro milliyetçilik yapan plaka kanalları.

İş yapamayan tüm esnaf tüm gün siyaset, otobüste, whatsapp gruplarında, facetime'da, kahve dükkanlarında  her yerde siyaset.

Dünya'da da böyle midir acaba? "Ya kardeşim bu emekli en büyük zammı Helmut Kohl zamanında aldı" "Merkel diyecek ki kardeşim gel buraya, al sana Almanya pasaportu" gibi çıkarımlar yapıyor mudurlar boş kaldıklarında tartı işlemlerini gerçekleştirirken.

Bir yanım diyor "ne güzel işte 15 yaşında çocuklar sokaklarda seslerini çıkarıyorlar apolitik nesil yok" , "1 gün kimse arabasını kullanmasa bak bakalım benzin fiyatları nasıl düşüyor, bizim millet koyun" diyenlere "koydular mı" çekiyor.

Diğer yanımsa Norveç'e, İsveç'e özeniyor "kendi evini kendin tasarla", "enstruman öğreniyorum" gibi dertlerimiz olsa kanallarda diye.

Siyasi taklitleriyle ufak ufak bilinç altılarının doldurulduğu yıllarda ne denirdi: "Türkiye'de siyaset cami ile gışla arasına sıgışmış"

Şimdi daha da sıkışık, sığmıyoruz ve kimin uyumayıp sahip çıkmasını gerektiğini de bilmiyoruz.

"Kumandan"ın streçlenmesi. Muhafaza edilmesi bir şeylerin. Bir hafta sonra çok "basılan" tuşların aşınması (1 , ses açma , on/off)

Metafor yağmuru sadece biz ve bizim gibi ülkelerden görünebilecek..
At gözlüğüyle bakılırsa devreler yanacak.
Televizyon tamircileri bayram edecek.
Tüm televizyon tüpleri değiştirilecek.
Ki gündemlerde artık başında tüp firması sahibinin yönettiği oyunla düzelmiyor.
Eskiden İzlanda'yı , San Marino'yu yenip mutlu olabiliyorduk.

Yazan: Refet

Cuma, Temmuz 29

Samba



Intouchables şahane bir filmdi. Her ne kadar IMDB'de ilk 30 içinde yer almasına anlam veremesem de tekrar tekrar izlenecek bir filmdi. Sadece zengin ama sakat bir adam ile fakir bir gencin ilişkisi yoktu içinde. Aynı zamanda Fransa'da ve dünyanın birçok yerinde azınlıkların, göçmenlerin, diğerlerinin hayatlarına dair söyleyeceği sözleri olan bir filmdi. O filmin yıldızı Omar Sy'ın bir diğer filmi Samba da buradan yola çıkıyor. Zaten yönetmen ve senaristler de aynı; Olivier Nakache, Eric Toledano...

Fakat ilginçtir Samba'nın IMDB puanı 6.7'de kalmış. İlki ne kadar yüksekse, ikincisi de o kadar düşük!

Kadro daha zengin. Charlotte Gainsbourg bu filmde.. Kendini Brezilyalı olarak tanıtan Kuzey Afrikalı Walid rolünde Tahar Rahim de çok başarılı.Çalıştığı alışveriş merkezinde kendi başına futbol oynayan, sürekli kimlik değiştiren, dayısı ile tek göz bir evde kalan, ara ara ülkesi Senegal'in forması giyen Samba Cisse; çok renkli ve çok içten bir karakter. Ama o hatayı yapamayacaktı; insan hapishanedeki arkadaşının manitasına dokunmamalı. Filmi şekillendiren hikayelerden biriydi. Yakışmadı!

Fakat genel olarak, diyaloglarıyla, müzikleriyle, oyunculuklarıyal çok iyi bir film. İzleyen sıkılmaz, güzel hislerle ekran başından ayrılır.

Perşembe, Temmuz 28

Dünya Vatandaşı Kuşak


Bülent Eken ile tanışmak nasip olmadı. Ama tanıdık. İlhan sağolsun, onun hakkında bize çok şey anlattı. Ondan öncesinde de ağabeylerimizden çok şey duyduk. Hemen hemen herkes aynı minvalde hikayeler anlatıyordu. Sonuçta kafamızda ona dair bir imge oluşmuştu.

Şimdi burada ona dair övgü dolu bir yazı yazacak değilim. Haddim de değil. Fakat şu bir gerçek; kendisi hem çok güzel hem çok uzun yaşamış. Şahane bir ömür! Kıskanmak mümkün değil, tam tersi anılarıyla zaman zaman bizim gibi sabit ve korkak nesilleri harekete geçirecek bir ilham perisiydi.

Bülent Eken 1923 doğumluydu. Yine aynı günlerde kaybettiğimiz Halil İnalcık da 1916'dan. İnalcık da çok uzun ve ilginç bir hayat yaşamıştı. Bu adamların, bu kuşağın vizyonu, çabası çok üst düzeyde. Aramızda 80-90 sene var. Hatta oluşan teknolojik birikim, bu farkı daha da sertleştiriyor. Buna rağmen, onların dünyayı keşfetme çabası çok üst düzeyde. Hayran olmamak elde değil. 

Şu fotoğraf da çok güzel. Yaşamayı seven, hayattan keyif alan, sınırları aşan, dünyaya entegre olan ve aynı zamanda işinde başarılı olan bir genci görüyoruz. Birbirinin aynı olan Facebook-Instagram fotoğraflarından 10 kat daha güzel, o hayatlardan 10 kat daha dolu...