Perşembe, Eylül 17

Wasp Network

WASP Network, bir Netflix filmi olarak tanıtılmasına rağmen sinemada izlediğimiz son filmlerden biriydi. Tabi Netflix artık bir platformdan daha fazlası. Fakat yine de o platformun tipik özelliklerini barındıran vasatlık sinema salonlarına da yansıyor. O nedenle pandemi öncesi dönemde vizyonda izlediğimiz son filmlerden biri olaral bizi biraz hayal kırıklığına uğrattı. Zira merak edilesi bir konuya ve güçlü bir kadroya sahipti.

Bir kitap uyarlaması ama tabi ki bir roman değil. Soğuk Savaş döneminin tanıklarından Fernando Morais'in The Last Soldiers of the Cold War kitabına dayanan film gerçek bir hikayeyi anlatıyor. Daha doğrusu birden fazla hikayeyi. Casusları, askerleri, fırsatçıları ve bu savaşın ortasında kendi savaşlarıyla mücadele eden aileleri. Üstelik zaman olarak da farklı bir döneme dairdi. Sinemada Soğuk Savaş'ı devamlı 1950-1990 arası dönemden izledik. Burada ise duvarın yıkılmasından sonra bir cephenin son kalesi olarak kalan Küba'nın 90'lı yıllarına giriyoruz. Bu açılardan film merak uyandırıcıydı. Hatta Fransız yönetmen (Oliver Assayas) ve Hispanik oyuncularla daha Avrupai (veya Hollywood dışı) bir film izleyeceğimizi düşünmüştük. Fakat o açıdan aradığımızı bulamadık.

Filmin genel sorunu; büyük ihtimalle yapımcılar ve projenin içinde olanlar tarafından 'sorun' olarak görülmemiştir. Nedir o sorun? Bir bütünlük yok. Kopukluklar tüm kurguya hakim. Çok güzel çekilen sahneler, hikayeyi ve ruhu yansıtamadan sonlanıyor. Geçişler çok hızlı. İzleyiciye kısa sürede hap bir içerik vermek istenmiş. Netflix ekolü de hemen hemen bu zaten. Üstelik film kısa da sayılmaz. 2 saati aşan bir süresi var. Buna rağmen ne karakterlerin psikolojisine ne de olayın gerginliğine çok fazla girilmiş. Zaten çok fazla karakter olunca, azar azar anlatılmış herkes. Tarihi bir casusluk hikayesi ise casusların karizmatik ve komik tavırlarına indirgenmiş. Açıkçası bu tarz filmlerde politik yanın daha ağır basmasını ve aksiyonun sınırlı ölçüde kalmasını tercih ederim. Bu filmde de aksiyon çok fazla öne çıkmamış. Fakat diğer yandan politik kısım da gölgede kalmış. Filmi izlemediyseniz bu yazıyı okuyup "O zaman ne var bu filmde onu anlat bize?" diyen sorabilirsiniz. Sıkıntı da bu. Zaten ben de filmi izledikten sonra Ziya Şengül gibi "Biz şimdi ne izledik baba?" demiştim. İnce esprili replikler yazılmış, güzel manzaraları (özellikle havadan) sahneler çekilmiş, Ana de Armas'ın çekiciliğinden ve Wagner Moura'nın Escobar olmasından faydalanılmış; tüm bunlarla film adeta geçiştirilmiş. Sanki film değil de mini bir dizi gibi düşünülmüş. Ve belki de öyle çekilseydi daha güçlü bir iz bırakabilirdi. Bu haliyle biraz eksik kalmış gibi..

Yine de 5.8'lik IMDB puanını hak ettiğini düşünmüyorum. 6-7 bandına sıkışabilirdi. Fakat onun için de böylesine bir kadroya gerek yoktu. Belki daha ünsüz bir kadroyla hem beklentileri düşürebilir hem de aynı filmi çekerek puanı yukarı çekmek mümkün olabilirdi. Fakat tabi o zaman hasılat aynı olmayabilirdi.

Çarşamba, Eylül 16

Yakışmadı Kral


Herkesin kabul ettiği ve dillendirdiği görüşü bir de biz belirtelim. Sörloth ayıp etti. Kulüpler ve oyuncular arasında anlaşmazlıklar olur. Hatta çoğu zaman oyuncular haklıdır da. Geleceklerine karar vermek onların en önemli özgürlüğü. Fakat tam sezon başlarken ülkesine gidip saklanmak, telefonları açmamak, haber vermemek ve maça çıkmamak tasvip etmeyeceğimiz bir hareket. Özellikle Sosyal Lig'de parayı kıyıp forvete Sörloth'u aldığımız haftada bunlar olmamalıydı... Gelişmelerden geç haberimiz oldu, kadroda değişiklik de yapamadık.

Yine de bir sene gibi kısa bir süre içinde taraflı tarafsız herkesin çok sevdiği ve saygı duyduğu bir futbolcudan böyle bir hareket beklemiyordum. Problem daha olgunca bir şekilde çözülebilirdi. Büyük ihtimalle Sörloth'un geleceği parlak olacak. Adını bundan sonra hem de üst seviyelerde sık sık duyacağız. Fakat adını her duyduğumuzda bir soru işareti kafamızda olacak.

Öte yandan ilginçtir; Süper Lig'de gol kralı olmak son dönemde pek yaramıyor. Sörloth'un ayrıldığını düşünürsek; Danimarkalı (2020), Gomis (2018) ve Mario Gomez (2016) bir senede kral olduktan sonra, bir anda ülkeden ayrıldılar. Hatta buna, geçen seneyi Belçika'da geçiren Diagne'yi (2019) de dahil edebiliriz. Aatıf (2014), Fernandao (2015) ve Vagner Love (2017) da Anadolu'da kral olduktan sonra İstanbul'a transfer oldular ama kariyerleri o transferlerin ardından pek bekledikleri gibi ilerlemedi. Gerçi Love'ın emekli maaşını bir istisna olarak kenarda tutabiliriz. 2012 ve 2013'te üst üste iki sezon kral olan Burak Yılmaz'dan bu yana krallığın ekmeğini doya doya yiyebilen futbolcu ve kulüp ikilisi çıkmadı. Taraflardan biri illa üzüldü. Cisse, Muriq, Eto'o gibi 'ikinciler' için günler daha güzel geçti...

Bakalım bu sene piyango kime vuracak? 

Cumartesi, Eylül 5

Saatleti Ayarlama Enstitüsü

Eski bize sıkıcı gelir. Biz kimiz? 1980 sonrası doğanlar. Çocukluğumuzdan beri öyle şartlandık; zira çevremizde her şey çok hızlı yenileniyordu. Yeni makbuldü. Yeni, çok kısa sürede eskiyordu. Bir süre önce çok gözde olan nesne, çok kısa bir zaman içinde değersizleşiyordu. Yerine ikame edilecek onlarca alternatif önümüze sunuluyordu.

Şimdilerde bu durum daha da sert. Çocukluğumuzun 'yenilenme' süreci bile şimdi 'yavaş' kalıyor. O nedenle eski bize uzaktır. Eskide kalan, kalmıştır. Hayat ise devam eder. O nedenle eskiye yer yoktur. Öte yanda kendi geçmişimiz, bizim eskimiz güzeldir. Nostaljiyi severiz. En azından konuşmasını, yaşamasını değil... Ama bizim olmayan eskiyi; yani görmediğimiz, yaşamadığımız dönemin insanlarını, bizden önce yapılmış binaları, biz doğmadan bestelenmiş şarkıları, yaşlıların kullandığı kelimeleri hep bir "sıkıcı" etiketiyle belirir zihnimizde.

Tabi zamanla, büyüdükçe, geliştikçe, ufku genişlettikçe bunu kırmak mümkün. Yeni olanın devamlı dayatıldığı dünyada bazen arayışlar eskiye kayar. Belki o zaman 'sıkıcılık' ortadan kalkar ama 2000'lerin kalabalık, hızlı ve biraz laçka dünyasından bakınca eskinin ciddiliği kendini korur.

1901 doğumlu bir öğretmen/akademisyen Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 1950'lerde yazdığı Saatleti Ayarlama Enstitüsü, ilk bakışta 'ciddi' bir romanmış gibi duruyor. O dönemin yazarlarının bir ciddi duruşa sahip olma zorunluluğu varmış gibi düşünüyoruz hep. Bunları niye yazıyorum? Çünkü  Saatleti Ayarlama Enstitüsü beni şaşırtan şekilde çok güçlü bir mizaha sahip. Çok iyi bir roman okuyacağımın bilincindeydim, ama böylesine bir mizahı tahmin bile etmiyordum. Tabi ki bir güldürü kitabından bahsetmiyoruz. Fakat biz eskiler gülmez, güldürmez sanırdık! Ezberlerimiz değişmemiş. Fakat diğer yandan Tanpınar'ın tarzının da yeni yeni gelişmekte olan Türk edebiyatında bir yenilik olduğunu savunanlar çok fazla.

Diğer yandan karşımızda çok iyi bir roman var. Kurgusyla, mizahıyla, anlatımıyla, sembolleriyle, karakterleriyle Türkiye sosyolojisine çok net ışık tutan bir kitap. Eski ile yeni; geleneksel ile modern, Doğu ile Batı arasındaki çatışmanın en güzel işlendiği romanlardan biri muhakkak. Bu nedenle çok kıymetli.

Biz toplum olarak eski ile yeni arasında çok gidip geldik. Bizim kuşak da, daha öncekiler de bunu derinden yaşadı, yaşıyor. Devamlı da irdelendi. Belki de en büyük sorunumuz eski ile yeni arasında bir tercih yapma zorunluluğu oldu. Toplumsal çatışmaların merkezinde bile bu zıtlığı bulmak mümkün

Bu geleneksel - modern çatışması bugünlerde tüm hızıyla devam ediyor. İşte bu çatışmada taraf olmayan gerçekten de bertaraf oluyor. Muhakkak bir tarafın doğruluğunu mutlak kabul etmeniz gerekiyor. Aksi halde bir yaşam alanı oluşturmak pek mümkün değil. Bu durum belki 1800'lerde çok keskin değildi ama özellikle 1923 sonrası iyice belirginleşmiş. Abdülhamit döneminde doğan ve büyüyen, Mustafa Kemal devrimlerine inanan ve güvenen Tanpınar, bu çatışmada tam ortada durabilmeyi başarabilmiş. Bunu birçok yazısında, şiirinde ve hatta hayat hikayesinde görebiliyoruz. Saatleri Ayarlama Enstitüsü de bunlardan biri. Mesela Peyami Safa'nın Fatih-Harbiye romanı gibi; bir tarafa düşmanca diğer tarafa sevecence yaklaşmış değil. Bu açıdan Tanpınar hakkında meraklarım var. Mesela 2000'lerde yaşasa nasıl bir düşünce biçimi geliştirirdi?

Gerçi Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün baş kahramanı Hayri İrdal, bu dönüşümün sancılarını  en derinden hissedenlerden biri. Yeni oluşan Türkiye toplumunun, arada kalmış, kafası karışmış ama yoluna devam edebilmiş bireyinin çok net bir tasviri. Fakat sonuçta yine de erken Cumhuriyet'in karakterlerinden biri. O nedenle bu dönemin bireyine bakabilmiş bir Tanpınar'ın derin analizlerini okumak isterdim.

Yine de bu merakıma rağmen, kitap adına yakışır bir konuma sahip. Tanpınar saatleri öyle bir ayarlamış ki; roman zamansız bir özellik kazanmış. 1960'ta da, 1990'da, 2020'de de okunabiliyor. Zira çatışma, hiç bir çözme çaba sarf edilmeden toplumsal yaşamın ortasında büyümeye devam ediyor.

Cuma, Eylül 4

Elveda Buca


Bucaspor kapandı! Artık Bucaspor yok! 

Beklenmedik bir gelişme değildi. Zaten camia buna hazır olduğu için önce amatör liglerde mücadele eden Tire 1922'nin haklarını satın aldı, sonra da kulübün ismini de Bucaspor 1928 olarak değiştirdi. Şu anda Süper Lig'de mücadele eden birçok köklü takımın dahi yaptığı, Anadolu'da çok yaygın olan bir iş. Bu isim değiştirmeleri iyi okumak lazım ama bu ayrı bir yazının konusu olsun. Şimdi esas meselemiz eski Bucaspor!

Tabi ki "Ah sen ne güzel takımdın Bucaspor" şeklinde duygusal bir yazı yazmayacağız. Bu arada özellikle 2010'lu yılların başında güzel takım olduğunu eklemek gerek. Batdal, Zafer Çevik, Erkan Taşkıran, Yasin Avcı, Sercan Kaya, Veli Kızılkaya gibi oyuncular akıllarda. Hatta genç Taylan Antalyalı bile ara ara oynardı. Süper Lig'e de yükselmişlerdi. Hızlıca yükseldiler, hızlıca düştüler. İşte tam da o yıllarda çok önemli bir maç oynandı. O nedenle Bucaspor hakkında yazı yazmak yerine, kulübün kaderini belirleyen o maçı hatırlayalım.

Zira o maçın kendisi dramatikti ama asıl sonrasında yaşananlar çok ilginçti. Türkiye'de spor kulüplerinin ömrü pamuk ipliğine bağlı. Tabi ki futbolun tam da öyle bir ruhu, duygusu ve doğası vardır. Kazanmak ve kaybetmek bir anda gelişir ve her şeyi değiştirir. Fakat Türkiye'de bir maçı kaybetmek bütün tarihinize mal olabilir.

Bucaspor 2010-11 sezonunda tarihinde ilk kez Süper Lig'de mücadele etmiş, hemen o sezonun sonunda alt lige düşmüştü. Düşen takımlar için en önemli mesele hızlı bir şekilde geri dönmektir. Zira geliri yüksek Süper Lig'de tutunmak için çok para harcanmış, borç yapılmış, alt lige düşünce gelirler azalmıştır. Ve en önemlisi borçların altından kalkmak çok zor gözükür. O nedenler hemen yukarı çıkmak ve kasayı doldurmak gerekir. Aksi halde kulüler alt liglerde, bir kuyuya düşmüş gibi debelenir.

2010-11'de Süper Lig'den düşen takımlar Bucaspor, Konyaspor ve Kasımpaşa'ydı . Bu üç takıma dikkat! Zira Kasımpaşa yukarıda bahsettiğimiz denkleme uyarak hemen bir üst lige (2011-12'de) yükseldi. Zaten kendileri son yılların asansör takımıdır. Konyaspor ise play-off finalinde Kasımpaşa'ya elenen takımdı. Bucaspor ise ligi orta sıralarda bitirdi. 

2012-13 sezonunda şans Bucaspor ve Konyaspor'un ayaklarına geldi. Bucaspor bu sefer daha iyi bir sezon geçirdi ve beşinci oldu. Konyaspor ise altıncıydı. Üçüncü sıradaki 1461 Trabzon'un Süper Lig'e çıkma hakkı olmayınca play-off'a yedinci sıradaki Adana Demirspor dahil edildi ve altıncı ile beşinci takımlar yarı finalde eşleşmek zorunda kaldı. Yani Konyaspor ile Bucaspor. Olayların bu kısmı bile yeterince absürd değil mi?

İlk maç Konya'daydı. Bucaspor o zorlu maçı, savunma oyuncusu Luiz Henrique'nin golüyle 1-0 kazandı. Rövanş için büyük bir avantajdı. Zira sezon boyunca oynadığı 34 maçta 38 kez fileleri havalandırabilen Konyaspor, ilk yedi sıranın en az gol atan takımıydı ve Bucaspor'a deplasmanda en az iki gol birden atması gerekiyordu.

Maçın ilk yarısı sıkıcı, daha doğrusu kontollü geçti. Her dakika Bucaspor'a yarıyordu ve ilk yarı 0-0 sona erdi. O sezon hiç gol atamayan Luiz Henrique, ilk kez Konya'da ağları havalandırmıştı. Buca'daki maçın 63. dakikasında bir kez daha fileleri havalandırdı. Bucaspor maçta 1-0 öne geçmiş, eşleşmede 2-0'ı yakalamıştı. Kalan süre 25 dakikaydı. Karşılaşmanın seyri de Konyaspor'dan yana değildi. Hatta Konyaspor kalecisi Kaya Tarakçı maçın yıldızıydı. Kaya'nın ilk maçta da önemli kurtarışları vardı. Fakat Kaya'ya rağmen işler Konyaspor'un istediği gibi gitmiyordu.

İşte o maç döndü! Önce Murat Akın beraberliği sağladı, ardından stoper Selim Ay Konyaspor'u 2-1 öne geçirdi. Maç 2-1 sona erdi. Keşke maçı özetini bulabilseydim ama golleriyle yetinebiliriz...



Uğur Tütüneker'in çalıştırdığı Konyaspor, finalde yine şimdilerde kabus yaşayan ve başka bir takımın adında can bulmaya çalışan Manisaspor ile karşılaştı. Recep Aydın ve Ars'ın golleriyle 2-0 kazandı ve Süper Lig'e yükseldi. O günden bu yana da Süper Lig'de. Hem de o biçim....

Anlattığımız sezonun başında borçları olan, transfer yasağı bulunan ve herkesin "Küme düşer" dediği Konyaspor, sezonu sonunda bir şekilde Süper Lig'e yükseldi. Zaten sık sık düşüp çıkan bir kulüp olması bu başarıyı biraz olağan karşılamamıza neden oldu. Fakat sonrasında kulüp tarihin en büyük başarıları geldi. 2015-16'da Süper Lig'i üçüncü bitirdiler. Bu, ertesi sezon Avrupa Ligi oynayacakları anlamına geliyordu. Avrupa aşaması pek iyi geçmese de ülke içinde bir kez daha tarih yazdılar ve Türkiye Kupası'nı kazandılar. Yani, ertesi sezon bir kez daha Avrupa'daydılar. Ama öncesinde Beşiktaş'ı alt ederek Süper Kupa'yı müzelerine götürdüler. İkinci Avrupa Ligi seferinde, grupta oynadıkları altı maçın sadece ikisini kaybettiler. Guimaraes'i yendiler, Marsilya gibi bir devle berabere kaldılar. Bu süreç içinde, geçen sezon olduğu gibi, birkaç kere düşme korkusu yaşadılar ama halen ligdeler ve her takım için tehlike yaratmaya devam ediyorlar.

İşte Konyaspor bunları yaşarken Bucaspor yavaş yavaş düştü. 2015'te Samsun deplasmanında 3-1 öne geçip 5-3 kaybettikleri maç da en az Konyaspor maçları kadar dramatikti, zira onların küme düşmesine zemin hazırladı. 2016'nın son maçında Kocaeli Birlikspor ile 2-2 berabere kalarak bir puanla ligde kalmayı başardılar. Kartalspor, sonuncu Tarsus İdman Yurdu'nu yenseydi İstanbul ekibi ligde kalıp Bucaspor düşecekti. Fakat Kartalspor düştü ve şimdi onlar da amatörde...Belki onlar da kapanır.

Türkiye'de futbol kulüplerinin kaderi ve tarihi, 25 dakika değişebiliyor. Bucaspor 2018'de, yani Konyaspor'un Avrupa'da puanlar kazandığı sezonda 3.Lig'e, 2019'da ise amatöre düştü. Yazı bu kadar, öykü de bu kadar! 1928'de kurulan Bucaspor'un sonu işte böyle geldi.

Bu arada herhalde o golün hatrına Selim Ay halen Konyaspor forması giyiyor ve son yedi sezonda ligde üç gol atabildi...

Perşembe, Eylül 3

Sister


Beklediğimden iyi çıkan bir film. Beklentimin düşük kalmasının önemli nedenleri var. İnternette hakkında hiç yorum yoktu. Ayrıca filmi izlediğim zaman IMDB'de puan bile verilmemişti. Şu an, 282 kişinin kullandığı oylar sayesinde  6.7'lik standart bir puana sahip.

Aslında çok standart bir öyküye ve çok klasik bir anlatıma sahip. Ailesiyle sorunlar yaşayan ve onlardan zamanla uzaklaşan Billy, sevgilisiyle bir hayat yaşamaktadır ama bu hem işinde hem sevgilisiyle sorunları vardır. Bu noktada uzun süredir görmediği küçük kız kardeşi Niki hayatına dahil olur ama istediği bir durum değildir. Ergen Niki de çevresinde sevilen biri değildir ve zor bir karakterdir. Bu uyumsuz gözüken iki kardeş zamanla birbirlerine bağlanır ve birbirlerinin zorluklarına yardımcı olurlar.

Özellikle Türkiye seyircisinin çok hoşuna gidebilecek bir film. Türk sinemasında çok işlenen 'kardeşlik' temalı filmlerden bu konuya hakimiz ve genel olarak seviyoruz. Tabi burada bir fark var. Bunu da filmi izlerken fark ettim. Her Şey Çok Güzel Olacak'tan Canım Kardeşim'e, Limonata'dan Yusuf ile Kenan'a, ve hatta Uyanık Kardeşler'e kadar; eğer kalabalık bir kardeşler topluluğu yoksa, yani iki kardeşten bahsediyorsak genelde bu iki kardeşin erkek olduğunu görüyoruz. Burada erkek ve kız kardeş var. Hatta yaş farkları da oldukça yüksek. Bu nedenle en azından bizim için bir yenilik barındırıyor.

Film birçok klişe barındırsa da sonu sürprizli sayılabilir. Bu da vasat filmler arasından sıyrılmasına yol açabilirdi. Fakat kıyıda köşede kalmak gibi bir sorunla karşılaşmış. Tavsiye edeceğim filmler arasında olmaz. "Denk gelinirse izlenir" diyebileceğim bir film ama internetteki popülerliğine bakılınca denk gelmek de pek mümkün değil. Bana nasıl dek geldiyse artık; kısmet işte...

Çarşamba, Eylül 2

Tecrübe


"Tecrübe büyük bir avantaj. Sorun şu ki, tecrübe kazandığınızda, hiçbir şey yapamayacak kadar yaşlanmış oluyorsunuz."

8 Grand Slam şampiyonu Jimmy Connors 68 yaşında...

Salı, Eylül 1

Ölümlü Dünya


Yeşilçam eskiden popüler olduğunda ağlatırdı. Ağlatmayı severdi. Komedi filmleri de vardı tabi ki. Kemal Sunallar, Şener Şenler makine gibi devamlı film çekerdi. Ama Yeşilçam denildiğinde akla yıllarca aynı şey geldi; kavuşamayan aşıklar, trajediler, hüzünler, gözyaşları...

Tabi artık Yeşilçam kalmadı. Sektör bambaşka bir yerde, bambaşka bir tarzda. Kıyaslayacak değiliz. Fakat kıyaslayacak olsaydık en önemli fark şu olurdu: Artık seyirciyi ağlatmak değil güldürmek esas.

Şu an Türk sinemasını ve sinema salonlarını komedi filmleri sırtlıyor. Her sene onlarca komedi filmi vizyona giriyor. Ve çoğu da iyi hasılat yapıyor. Tarihin en çok hasılat yapmış 20 filmine baktığımızda listede 13 komedi filmi var. Üstelik biri film bile değil! Cem Yılmaz'ın sinemada gösterilen gösterisi Fundementals, birçok filmden daha fazla hasılat yaptı. Listede üç tane Cem Yılmaz, iki tane Ata Demirer, bir tane Yılmaz Erdoğan ve  beş tane Recep İvedik filmi var.

Henüz bitmemiş 2020'nin en çok izlenen dört filmi de komedi. Kısacası komedi tutuyor. Tutuyor ama aynı zamanda tutacağı garanti olduğu için ortaya çok fazla komedi filmi atılıyor. Bu da kaliteyi düşürüyor. Kaliteyi düşüren filmler aynı zamanda bir ekol yaratıyor ve yeni bir film anlatısı oluşuyor. Kolaya kaçmak esas oluyor.

Recep İvedik filmleri ayrı bir tartışma konusu. Öyle ürünler var ki, birçok komedi filminden daha iyi olduğunu söyleyebiliriz. Tarzı belirleyen de o oldu. Dikkat Şahan Çıkabilir ile ünlenen Şahan Gökbakar'ın serisi, aslında o programdan esinlendi, beslendi. Sonuç olarak öyküyü bir kenara attı. Öykü önemli değildi. Önemli olan komik sahneler çekmek, komik tiplemeler yaratmak, komik replikler yazmak ve skeç gibi hazırlanmış birçok sahneden oluşan bir 90-120 dakikayı izleyiciye sunmaktı.

Ölümlü Dünya'yı da bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Öncelikle artılarından başlayalım. Ali Atay'ın ilk yönetmenlik deneyimini (Limonta) daha sonra izledim, yeri gelince yazarım ama ikinci filmi olan Ölümlü Dünya benim için bir ilkti ve beklentim düşüktü. Şaşırtıcı bir şekilde çuvallamamış. Kamera arkasında iyi bir ekiple çalıştığı belli oluyor. Güçlü bir maddiyat ve insan kalitesi var. Görüntü yönetmenliği çok hoşuma gitti. Oyuncu kadrosu zaten üst düzey. Kalitenin düştüğü sektörde, hem kamera önünde hem kamera arkasında fark yaratan bir ekip bize orta üstü bir film hazırlamış.

Fakat diğer yandan genelin ezberlerine uyulmuş. Oysa bu kadronun ezber dışına çıkma lüksü vardı. Fakat denememiş. Ya da biraz denemiş ama hemen kaçmış. Senaryo ekibi beş kişiden oluşsa da, yani üzerine çok kafa patlattıklarını düşünsek de hikaye bütünlüğüne çok fazla eğilmemişler. Skeçlerden oluşan bir film gibi izliyoruz yine. Bir hikaye var evet, filmin devam etmesi için bu şart zaten. Fakat film bitince aklımızda kalanlar bazı espriler, diyaloglar oluyor. Filmin tanıtımlarında çokça vurgulanan 'kara komedi' etiketini ise buraya yapıştırmak biraz zor. Belki ekip onu denemiş ama bir suç örgütünden bahsetmek 'kara' kısmı için, içinde espriler barındırması da 'komedi' için yeterli değil. Film sanki denediği zor işin altında kalmış. Feyyaz Yiğit senaryo ekibinde de yer aldığı için olsa gerek, kendisinin canlandırdığı karakteri ön plana çıkarmış. Her sahnede bir Serbest şov izliyoruz. Bir güldürüyor, iki güldürüyor ama sonrasında da sıkıyor. Hâlâ karşımızda 'Lost bozdu' diyen çocuk gibi duruyor. Ne oyunculuğunda ne de espri anlayışında bir değişim yok. Hep aynı tondan, aynı yoldan ilerleyen espriler geliyor, filmde de bu sıkıntı kendini gösteriyor. Doğu Demirkol beklediğimizin altında. Zaten hem Serbest hem de Doğu Demirkol'un karakteri Zafer birbirlerine o kadar benziyorlar ki, ikisinden biri fazlalık yaratıyor. Ahmet Mümtaz Taylan, Alper Kul, Sarp Apak, İrem Sak çok başarılılar ama onların da komedi kısmına kattıkları şeyler çok sınırlı.

Yine de her şeye rağmen iki saate yakın sürede sıkılmıyoruz. Yalan yok, gülüyoruz. Önemli, olan da bu. Mesela birçok yerli komedi filmi güldürmüyor. En azından beni. Üstelik ben, herkesin aksine Güldür Güldür'de bile gülüyorum. Fakat sinemada çıkan ürünler bu konuda çok başarısız. Ölümlü Dünya o yüzden değerli, zira bu açıdan vaat edileni veriyor. Son kısmıyla da devamının geleceğinin sinyallerini verdi. Gerçi onun yerine, henüz izlemediğim Cinayet Süsü geldi ama olsun. Eğer ikincisi çekilirse, izlenmek için listeye konulacaktır. Çalgı Çengi'nin bile iki kere çekildiği yerde, Ölümlü Dünya'nın seri yapması şart! Fakat yerli komedinin de ezberlerden çıkması şart!

Çam ve Sakura Yemek Festivali


Türkiye'de günlük Corona vaka sayısı giderek artıyor. Hatta ne olursa olsun bir şekilde bağlı olduğumuz Avrupa'da da bir yükseliş var. Bu yükselişi iyi analiz edip kendimizi hazırlamak lazımken daha çok birbirimizi yemekle meşgulüz. Düğüne gidenler sokakta gezenleri, sokakta gezenler namaz kılanları, namaz kılanlar tatile gidenleri suçluyor. AVM'ye gideni sorumsuzlukla suçlayan bir süre sonra sinemaya gidiyor, sokağa çıkan "Bu ne kalabalık" diyerek sokağın fotoğrafını çekiyor. Farklı semtler birbirlerini, farklı görüşler karşısındakini eleştiriyor. Muhalefet iktidarı, iktidar ise en çok plaja gidenleri suçluyor!

Ülke ikiye bölünmüşken biz de bu yazıda iki ayrı kesimi değerlendirmeden geçemeyiz. Önce muhaliflerden başlayalım. Bu süreçte sınıfta kalan oluşumlardan biri. Muhalefetin, çözüm odaklı olduğunu düşünemiyorum. Bunu hissettiremediler. Toplumun önemli bir kesiminde de bu duygu var. Marttan beri de aynı şekilde ilerliyorlar. En önemli savları rakamların yanlış olduğu ama onu ortaya çıkarabilecek somut bir şey de gösteremediler. Hatta en son belediye başkanları online bir toplantıda bu konuda hakkında bir şeyler söylemeye çalıştılar ama somut bir şey gelmedi. Üstelik toplantının en sonunda Mansur Yavaş "Rakam 30'a 100 diyelim" şeklinde konuşarak çarptırmanın meşru bir yol olduğunu dillendirdi. Bir diğer konu da kısıtlama taleplerindeki tutarsızlıklar. Orta sınıf rahatına güvenerek 'karantina' isteğinde bulunan muhalefet, diğer yandan konvoylarına, festivallerine devam ediyor. Veya İBB Kurban Bayramı'nda ve 30 Ağustos Zafer Bayramı'nda otobüsleri ücretsiz yaparak halkı sokağa çıkmaya ve kalabalık oluşturmaya teşvik edebiliyor. Zaten bir yandan hükümetten sert tedbirler isterken, bir yandan da salgın kurallarına uymayanlara kesilen cezaların affını talep etmek de çelişkili duruyordu.

Fakat yine de bu işin esas sorumluluğu devlete ve iktidara aittir. Zaten esas konumuz orası. Ortalıkta karman çorman bir durum var. Çok sıkıntılı geçmesi beklenen salgın sürecinin (Mart-Haziran arası) çok da kötü yönetildiğini düşünmüyorum. Fakat bugünlerde, yani normalleşme sonrasında oluşan kaosun bir sebebi olmalı. Ve bu bir iletişim sorunundan kaynaklanıyor. Sağlık Bakanlığı (Bilim kurulu ile beraber) ilk başta önlemlerini iyi aldı ama sonrasında diğer bakanlıklarla beraber sürecin nasıl yönetileceği ıskalandı.

İşte o ıskalanma halinin sembolü benim gözümde geçen hafta yaşandı. Pandemi döneminden en kârlı çıkan isim Acun Ilıcalı'ydı. Önce iki ay boyunca herkes evde oturup Survivor izledi. Yarışma izlenme rekorları kırdı. Tahmin ediyorum ki normalleşme sürecine denk gelen final maratonu o kadar izleyici bulmamıştır. Ona rağmen yine de listelerde devamlı zirvedeydi. Aynı izlenme oranları yakalamasa da şu an zirvede yeni bir yarışma var; Masterchef.

Melih Şendil'in kariyerini bitiren dostum Mustafa, esasında son altı ayını spor programlarına değil TV 8 yarışmalarına ayırmıştı. Kendisiyle de Whatsapp üzerinden devamlı yarışmalar hakkında konuştuk. Hatta Survivor zamanında Evrim'e karşı bir cephe de oluşturduk. Sonra ben normalleştim o izlemeye devam etti. Masterchef'e de başladı. Bense ucundan bakıyorum. Elemeler sonra erip esas kadrolar oluşur oluşmaz, henüz ilk haftada Mustafa bana "Acun neden dış çekim yapmadı" dedi ve ekledi: "Eğer Acun'u biraz tanıyorsam, kesin sağlıkçılara yemek yapar"!

Ben ihtimal vermedim ve karşı çıktım. Şu an salgın dönemindeyiz. Ne kadar normalleşme olsa da, hastaneler yoğun. İnsanlar hastaneye gitmeye korkuyor. En basit rahatsızlıkları olanlar hastalıklarını sineye çekti, evde duruyor. Bazı kemoterapi gören hastalar bile zar zor randevu alarak, korka korka hastanelere gidebildi. Televizyonlar devamlı "Zorunlu olmadıkça hastaneye gitmeyin" uyarısı yapıyor. Böyle bir dönemde bir kanalın 16 yarışmacı ve dev bir çekim ekibiyle bir hastaneye gideceğine ihtimal vermemiştim.

Mustafa "Olacak" dedi ve oldu. Hem de gerçekten ilk haftadan. Masterchef yarışmacıları, zor şatlar altında olan sağlıkçılara moral olması açıcından Çam ve Sakura Hastanesi'ne gitti ve yanlış hatırlamıyorsam 9 sağlık çalışanına yemek yaptı. Eminim tüm sağlık personeli çok mutlu olmuştur bu ziyafetten!

Fakat asıl sorun işte burası. İletişim! İnsanlardan olayın ciddiyetini kavramasını talep etmek, kurallara uymasını istemek, hatta kötü gidişattan onları sorumlu tutmak için elinizden gelen her şeyi yapmalısınız. Onlara sadece kural dayatamazsınız. Eğitim, insanları yeni düzene alıştırmaktan ve onları ikna etmekten geçer. Bu hamle, toplumu yönlendirmek için çabalamadığınızı gösteriyor. Televizyonu açan bir insan (en çok izlenen programdan bahsettiğimize göre milyonlarca insan), bir hastanede yarışma programı çekildiğini görüyorsa ertesi gün nasıl hareket eder? İnsanlar iyi veya kötü, az veya çok bir şekilde kendilerini sıkarken, bazıları akrabalarını dostlarını uzun zamandır göremezken veya toplum kendi içinde 'siz plaja gittiniz, siz düğüne gittiniz' kavgası yaparken, bir hastanede yemek yarışması düzenlenmesi ne anlama gelir?

Bu yeni bir durum değil zaten. Normalleşmenin Haziran'ın ilk haftasında başladığını sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Normalleşme CNN Türk'te, Corona konuşan Mehmet Ceyhan yerine darbe söylentilerinden bahseden Mehmet Metiner konuk olduğunda başladı. İnsanlar Corona haberlerini daha az görünce normalleştiler aslında. Kırmızı bantlar alt ekrandan kalkınca "Demek ki ciddi bir şey kalmadı" diye düşündüler. Doğu bir bakış açısı mı? Elbette değil. Fakat bu toplum böyle besleniyor ve siz toplumu yönetiyorsunuz toplumun ezberlerine göre hareket etmelisiniz. Üstelik böylesine olağanüstü ve bilinmedik bir durumla karşı karşıya geldiğimizde, her şeyi halktan beklemek de mümkün olamaz. İnsanları yönlendirmek sizin göreviniz. Üstelik sene 2020'yken; yani elinizde bir sürü imkan varken bu çok daha kolay...

Şu an vaka sayıları 1500 civarına yükseldi. Mayıs ortasında da benzer rakamlar, hatta belki biraz daha az, en azından aşağıya doğru inen bir ivme vardı. Fakat o zaman insanlar biraz daha tedirgin, biraz daha korunaklı, biraz daha ilgiliydi. Zira tüm televizyon kanalları (Survivor dışında) Corona ile ilgili yayınlar yapıyordu. Şimdilerde vaka sayılarını düzenli olarak kontrol eden insan sayısının bile çok az olduğunu düşünüyorum. Zira toplumun mantığı şöyle işliyor; ciddi bir şey varsa televizyon söyler.

Bu "Rakamlar doğru mu yoksa saklanıyor mu?" veya "Televizyon doğruyu mu söyler" tartışması değil. Neredeyse tüm televizyon kanallarını yönlendirebilen, onlara istediği yayınları yaptırabilecek güce sahip bir hükümetten bahsediyoruz. Halkın bilinçlenmesi veya biraz kendine gelmesi için günde bir saatlik Corona yayını yaptırsa, Bilim Kurulu üyeleri yine çıkıp azar azar konuşsa çok faydası olur. Belki de yönetenlerdeki genel düşünce bir panik havasından kaçınmaktır. O nedenle televizyonu böyle sert haberlere ayırmak istemiyorlardır. İkna olmasak da bu da kabul. Fakat bir hastanede yemek yarışması ne demek? Bu işte bambaşka bir mesaj...

Bütün haber kanalları Haziran'da darbe söylentilerini tartıştı, şimdi 'Doğu Akdeniz' konuşuluyor. Acun yarışmasına devam ediyor. TFF maçları seyircili oynatacağını açıklıyor. Sağlık Bakanı her gün sıcak ve komik tweet'leriyle virüs korkusunu azaltıyor. Sonra dönüyoruz birileri "Siz niye düğüne gittiniz" diye kızıyor, öbürleri tatile gidenlere küfür ediyor. Gerçi bu kendi hayat tarzını yücelten, diğerini yeren anlayışın plakasını Mart ayında almıştık. Fakat artık sorunu başka yerde aramak lazım. Televizyona bakınca gördüğümüz manzara daha rahatsız ediciyken, veya televizyonda gördüğümüz karakterler hayatlarına devam ederken birbirimizi yemeye gerek yok...

Önce onlar kısıtlasın kendilerini!


Pazartesi, Ağustos 31

Jonah Hex


Jonah Hex, ABD'de yayımlanan ve çok okunan bir çizgi romanmış. Ben film çıkana kadar kendisinden bihaberdim. Üstelik film 2010'da vizyona girdi ama benim izlemem de bugünleri buldu. Bir western diyebiliriz ama klasik bir western değil. Daha doğrusu bir western'in, hatta özellikle 21. yüzyılda biraz daha değişen ve kendini geliştiren, iyi-kötü kavramının daha çetrefilli olduğu, daha az çatışmanın, daha az repliğin (biraz spagetti esintisi)  olduğu yeni-western'in genel kurallarına sadık. Fakat bir yandan da fantastik öğeler içeriyor.

Fantastik sinemaya oldukça mesafeli olan ben, filmi biraz çekinerek izledim ama korktuğum gibi değildi. Gayet güçlü bir anlatımı olan ve fantastik öğeleri seyircinin gözüne sokmadan, sadece hikayenin işleyişine katkı olarak sunan bir film buldum karşıma. Çok mu iyi? Kesinlikle değil. Fakat vasatın biraz üstüne çıktığını bile söyleyebilirim. Oyuncu kadrosu zaten çok başarılı. Belki kariyerlerinin en iyi performansları değil ama Josh Brolin başta olmak üzere, John Malkovich, Michael Fassbender, Wes Bentley iyi iş çıkarıyorlar. Belki en zayıf halka Megan Fox ama onun da varlığı anlaşılabilir. Bu kadar erkeğin arasında bir kadın karakter olacaksa onu iyi oyuncudan değil, güzel ve popüler olandan seçmek ticari bir hamle olarak görülebilir. Ayrıca film bir çizgi roman uyarlaması olduğunu da çok net biçimde hissettiriyor. Fakat sanırım konu olarak, çizi romana çok sadık kalmamış.

Yine de tüm bu övgülerime rağmen, ABD'de gişede adeta çakılmış (Megan Fox hamlesi kurtaramamış) ve o yüzden ABD dışında birçok ülkede gösterimleri iptal edilmiş. IMDB puanı ise 4.7'de kalmış. Dünyanın en saçma filmleri bile zaman zaman 5'i geçerken Jonah Hex'in 4.7'de kalması iyilik-kötülük kavramları üzerinden açıklanamaz. Bu internet dünyasının ve çoğunluk algısının güvenilmezliğini gösteriyor. Büyük ihtimalle çizgi roman fanatiklerinin ve Marvelci tayfanın canını sıkan bir durum vardı. Beklentiler çok yüksekti ve bu beklentiler karşılanmayınca düşük oyları bastılar. 

Kahramanımız Jonah Hex, filmde ölülerle konuşabilme yeteneğine sahip. Fakat çizgi romanda böyle bir özelliği yokmuş. Bu tip çelişkiler sadık okuyucuların canını yakmış olabilir. Fakat yine de bu kadar düşük puan almasını gerektirir miydi? Gerçi başroldeki Brolin, filmi yaparken birçok hata yapıldığını itiraf ediyor Yönetmenler değişmiş, senaristler devamlı senaryoyu değiştirmek zorunda kalmış. Fakat yine de 4.7! Bence haksızlık. Çünkü eksiklerine rağmen ortaya konan ürün hiç de fena değil. Olaya hakim olmadan izleyen herkes sıkılmadan izler. Ayrıca 80 dakika sürmesi de gayet şık. Sıkmadan bitiriyor.

Asıl bomba şu; Megan Fox bunu oynadığı en kötü film olarak söylüyor. Buna hayatta inanmam!  Malkovich gibi biri söylese anlarım. Tamam çok iyi film değil ama Fox'un oynadığı en iyi film bile olabilir!


Pazar, Ağustos 30

Yeni Değil Aynı


Herkes ikinci şansı hak eder mi? Çok tartışılan bir konu ama bizim esas sorumuz bu değil. Aslında bir sorumuz da yok. Fakat derdimizi soruya dönüştürmek istesek şu cümle çıkardı: Bir şekilde ikinci şansı elde edenler, sonrasında nasıl davranır?

Bir kişi, eğer bir ikinci şans elde etme fırsatı bulduysa demek ki öncesinde istenmeyen şeyler yapmış demektir. Baız hataları, eksikleri, yetersizlikleri olmuştur. Eğer isteklere uygun davrandıysa, neden ikinci bir şansa ihtiyaç duysun ki? Ayrıca bu 'ikinci şans' bir 'yeni sayfa' barındırdığından, kişide önceki eylemlerden dolayı bir pişmanlık veya en azından bir üzüntü hissi olmalıdır. En azından eski şansını kaybetmesi ile yeni şansını bulana kadar geçen sürede kendi içinde bir öz eleştiri yapmış olmalı. Öz eleştiri de sancılı bir süreçtir. İnsan en çok kendisine acımasız davranır o düşünme sürecinde.

Mesela yaptıklarından pişman olmayan biri, ikinci bir şansı elde etmek için kendini affettirmeye  de çalışmaz. Hatta eskinin arkasında durur. Kendisine ve yaptıklarına güveni de vardır. Doğru olduğuna inanır ve başka yerlerde başka şanslar bulacağına inanır. Fakat ikinci bir şans elde eden, eski yerine geri dönmüştür. Bir barış anlaşmasının içindedir. Ve biraz da huzur ister. Eskinin gerginlikleri onu da diğer cepheleri de (karşısındakileri) yıpratmıştır. Artık suların durulma ve olgunlaşma zamanıdır. Bu nedenle öz eleştiri esastır.

Arda Turan, Galatasaray'dan ikinci şansı alacak. Fakat şunu kabul etmek gerekir ki, Galatasaray ile Arda Turan arasında çok büyük sorunlar olmadı. Birkaç örnek var sadece. 2010 yılındaki Diyarbakırspor maçı halen akıllardadır mesela. Herkesin hatalı olduğu, kimsenin derdiğini anlatamadığı bir dönemin sembol maçıydı. Fakat Arda o maçtan sonra bir yıl daha Galatasaray'daydı. Arda ve Galatasaray arasındaki sorunların (eğer varsa) 2020'ye sarkmasını gerektiren bir durum değildi. 

Onun dışında bir de yakın dönemde Beşiktaş'a transfer olma durumu vardı. Mevzuyu yakından takip edenler, Arda'nın o günlerde Beşiktaş'a çok yakından da daha yakın olduğunu biliyordu. Oldu olacak denen transfer son anda Başakşehir'e döndü. Sonuç olarak ezeli rakibin formasını, en azından bir maçta, giymedi. Fakat giyseydi de zaten o ezeli rakip Fenerbahçe değildi ve yine dönüş için kapılar biraz aralık kalabilirdi.

O nedenle Arda Turan'a ikinci şansı aslında Galatasaray'dan almıyor. Onun Galatasaray ile bir derdi yok. Fakat Türkiye futboluyla ve hatta Türkiye toplumuyla bir sıkıntısı var. 2016'dan beri kendisini sevdirmemeyi başardı. Gazeteci dövdü, saha içinde hakem hırpaladı, hastaneye silahla girdi, kavgalara karıştı, milli takım tarihinin en göz önündeki kavgasında bir cephe oldu ve hatta milli takımdan da uzak kaldı. Spordan magazine, basından sivil toplum kuruluşlarına kadar her olgunun, kurumun, topluluğun tepkisini çekmesini başardı. Üstelik bu noktada çok eleştirilen siyasi mesajlarını bir kenara bırakıyoruz. Zira futbolcuların genelinde olan siyasi mesaj verme alışkanlığı ona yüklenemez. O konuda yalnız değildi ve ayrıca ne olursa olsun fikrini söylemesi de eleştirilemezdi.

Sonuç olarak, Barcelona'ya kadar uzanan o muhteşem kariyerini baltaladı Arda. En yukarıya çıktığı anda düşüşe geçti ve hiç görmediği kadar dibe indi. Hızlı bir süreçti. Çocukların rol modeliyken, ülkenin en sevilmeyen figürüne dönüştü. Üstelik saha içinde figüran bile değildi. Uzun zamandır futbol oynamıyordu. Uzun zamandır da sevilmiyordu. Bir daha futbol oynamayacağını dahi düşünürken, sürpriz bir şekilde, kavga ettiği isimlerden biri olan Terim'in yoğun isteğiyle Galatasaray'a geri döndü. Bir daha futbol oynayacak. Belki de iyi oynayacak. Fakat bir daha sevilen bir figüre dönüşebilmesi kendisine bağlı ve o konuda emin olamıyoruz.

Bu noktada yazının başına dönüyoruz. İkinci şansı elde edenler nasıl davranır? Geçmişteki hatalardan pişmanlık duyarlar mı sahiden? Belki de duymuyorlardır ama şartlar doğrultusunda öyle davranmaları gerekiyordur. Onu topluma ve çevrelerine hissettirmeleri beklenir zaten. O aidiyeti tekrar sağlamak, bağları güçlendirmek şansı verenin değil alanın elindedir. Onun çaba göstermesi, onun uğraşması gerekir.

Açıkçası Arda Turan gibi, pratik zekası yüksek, altyapıdan ilk çıktığı günlerden düşüşe geçtiği döneme kadar çevresine kendini sevdirmeyi başarmış, hata yaptığında bile 'Kızamıyoruz bu çocuğa' dedirten ve baskının, ilginin yüksek olduğu yerleri yaşamış birinin yeni döneminde yeniden eskisi gibi davranabileceğini düşünüyordum. Hatta bir süre 'samimi' ve 'samimi değil' diyenler arasında bir tartışma yaşanacağını öngörüyordum. Özellikle sezon başladıktan sonra, maç sonu açıklamalarıyla ve rakipleriyle ilişkileriyle "Arda çok değişmiş" dedirteceğini düşünüyordum. Hele pandemi şartları sona erip TT Arena'ya taraftarlar girince, o bağı kurma konusunda daha başarılı olmasını bekliyordum. Bunlar için hâlâ vakit var. Sezon başlamadı. Fakat ilk izlenim beni şok etti.

Arda birkaç gün önce beIN Sports'ta Nazlı Canyurt ve Raşit Altun'a bir röportaj verdi. Galatasaray'a dönüşünün ardından ilk büyük röportaj. Çok da uzun sürdü. Ben ilk başta röportajı izleyemedim. Ertesi gün internet sayfalarında açıklamalarını okudum. Açıkçası yazıya yansıyan bir sorun ortada yoktu. Ama vurgular, bakışlar, ses tonlamaları... Önemli olan bunlardır.

Bir kaç gün sonra röportajın tamamını izledim. Kesin olan bir şey var; Arda kesinlikle rahat değil ve geçmişi unutmamış. Üstelik pişman da değil. Hataları olduğunu çoğu yerde kabul etmiyor. Kabul ettiği noktalarda da hataların kendisini değil, hataların ona verdiği zararı öne çıkarıyor. Hata, yanlış olarak değerlendirdiği birçok olayda da  kendisine çok vurulduğunu ve haksız eleştirildiğini düşünüyor. Yani oralarda bile mağdur...

Mesela en büyük hatasını milli takım olayı olarak görüyor ama o olayda insanların milli takımdan soğumasına sebep olduğunu veya milli takım kampında öyle bir sorunu büyüttüğü için hatalı olduğunu düşünmüyor. Onu esas üzen orada Fatih Terim ile karşı karşıya gelmiş olması. "Ne olursa olsun Fatih hoca ile öyle bir sorun yaşamamalıydım" diyor. Onu affeden ve yeniden Galatasaray'a alan hocasına karşı boynu kıldan ince. Ama aynı olayları başka bir teknik direktörle tekrar yaşamayacağının garantisini vermiyor. Veya benzer sonuçlara sebep olacak bir olayda geri adım atmayacağını inandırıyor bize.

Ya da Nazlı Canyurt ile bir tatil tartışması var ki evlere şenlik. Canyurt, Arda'nın popüler yerlerde tatil yaptığını söylüyor ve daha sorusunu bitirmeden (neyse ki biz anlıyoruz gideceği yeri) Arda araya giriyor ve röportajın çoğu yerinde olduğu gibi soruya şiddetle karşı çıkıyor. Popüler yerlerde tatil yapmadığını 'gerekmedikçe Bodrum'a ve Çeşme'ye gitmiyorum. Siz abartıyorsunuz" minvalinde bir cevap veriyor. "Gerekmedikçe" kısmı zaten tartışmaya müsait ama bizi bir tartışmaya sokmuyor bile, kendi cevabını veriyor, sorudan uzaklaşıyor, birilerinden bahsediyor, birilerine mesaj veriyor, anlaşılmadığını, haksız eleştirilere maruz kaldığını söylüyor. Birçok soru aynı şekilde ilerliyor.  Bilal Meşe olayının hata olduğunu kabul ediyor ama "Keşke yumruk atmasaydım da Bilal Abi'yi yemeğe çıkarsaydım" diyor. Dostane bir cevap gibi gözüküyor belki ama o yazıda, yemeğe çıkarıp sorgulama yapmasını gerektirecek bir durum olmadığını hâlâ göremiyor.

Röportajın başında 'olgun ve yeni bir Arda' izlemeyi beklerken, karşımızda yeni olduğunu iddia eden, zoraki gülen ama içten içe sinirlenen aynı Arda'yı görüyoruz. Ve daha kötüsü ekisiyi hiç unutmamış. Halen hesaplaşmak istediği bir şeyler ve birileri var. Halen içinde bir öfke var. Bu öfkenin nerede kime patlayacağı belirsiz.

Şimdi bunlar futboluna nasıl yansır? Hiç belli olmaz. Saha içi ayrı bir kulvar, ayrı bir dünya. Belki Arda bu sezonu 10 gol-15 asistle geçirebilir. Söylediğine göre kariyerinin en fit dönemindeymiş. Belli olmaz. Fakat ne kadar çok gol atarsa o kadar malzeme verecek gibi duruyor Zira özellikle Galatasaraylılar alışıktır mesaj veren futbolcular. Arda da attığı her golden sonra, oynadığı her iyi maçtan sonra birilerine saha içinden ve dışından mesaj yollayacak gibi duruyor. Belki yılın futbolcusu seçilecek ama sanki yine ülkenin büyük bir kısmının tepkisini çekecek olaylara imza atacak.

Galiba insan 7'sinde neyse, 66'sında da aynı... 

Cumartesi, Ağustos 29

Little Women


Küçük Kadınlar dendiğinde Türkiye'de akla daha çok dizi gelecektir. O da bu eserden esinlenmişti. En azından ben öyle sanıyorum, zira diziyi pek izlemedim. Ama tanıtımı bu şekildeydi. Fakat bildiğim kadarıyla Türkiye'deki dizi ile orijinalinin pek alakası yok. Çok temel bir fark var. Türk versiyonunda anne ve baba ölüyordu. Çocukların hayatı direkt dramla ve trajedi ile başlıyordu. Orijinal versiyonunda ise anne var, baba ise iç savaşta.

Çok mu önemli? Bence evet. Öncelikle baba, bir kazada ölmüyor, ülkenin iç savaşı için ailesini bırakmak zorunda kalıyor. Çok detaylandırılmasa da savaşın kötülüğüne karşı bir duruş mevcut. Ayrıca Susan Sarandon'ın canlandırdığı anne karakteri de kızlarını kendi yollarından gidebilmeleri için teşvik edebilen bir rol modeli oluyor. Ve bu eserin gücünü ortaya koyan en önemli faktör. 1800'lerin sonunda yazıldığını düşünürsek, dönem şartları itibariyle 100 yıl sonra feminizme destek veren önemli kilometre taşlarından biri dahi sayılabilir. Bizimkisi ise bir duygulara oynamayı hedefleyen ve acıyı ön plana çıkaran bir ürün olmuş. Tamamen zıtlar.

Zaten Türkiye ile kıyaslamayı bırakalım. Zira oldukça uzun yıllara dayanan bir eserden bahsediyoruz. Önce kitap olarak yazılmış. 1933'te filmi çekilmiş. 1949'da bir daha çekilmiş, 1994'te bir daha çekilmiş; ki benim izlediğim yapım bu. Son olarak 2019'da bir daha çekilmiş, onu herhalde uzun yıllar sonra ancak izlerim. Ya da hatta izlemem. Bu arada kitabın devam serileri de yazılmış. ABD'de popüler kültürün önemli simgelerinden biri olmuş.

Sadece ABD'de değil Türkiye'de de çok fazla okunmuş. Özellikle İngilizce eğitim veren okullarda okutulmuş. Bazı okuyanların ve sonrasında 1994 yapımı filmi izleyenlerin yorumlarına göre, hayatlarında izlediği kitaba en fazla sadık kalan filmmiş. Bu noktada alkışı alıyor.

Hikayemizde birbirinden farklı 4 kız kardeş var. Özellikle filmi izleyen (veya kitabı okuyan) genç kızlar arasında bu 4 kızdan birini seçme dürtüsü doğuyor. Gayet de normal. Ve genelde çoğunun tercihi Jo oluyor. Çoğunluğa katılmamak mümkün değil. Bir kere zaten Jo'yu Winona Ryder canlandırıyor! Kafadan 1-0 önde başlıyor. Ayrıca hikaye onun gözünden ilerliyor. Yani diğer kardeşlere göre daha avantajlı. Ve tabi ki diğerlerinden daha asi, daha hırslı, daha tuttuğunu koparan bir karaktere sahip. Yani daha karizmatik.

Ama bir sıkıntımız var. Karakterler güzel işleniyor, seyirci onları özümsüyor, hikaye de bir yere kadar güzel ilerliyor ama sonlara doğru tıkanma başlıyor. Mesajlarımızı filmin ilk kısmında alıyoruz, sonrasında bir boşluğa düşüyoruz. "Şimdi nereye bağlanacak" diye düşünüyoruz sık sık. Tempo da giderek yavaşlıyor.

Burada da yardımımıza erkek karakterler çıkıyor. Jo'nun, çocukluk aşkı Laurie (Christian Bale) ile sonradan tanıştığı Friedrich (Gabriel Bryne) arasında yaşadığı ufak gelgitleri görüyoruz. Birini seçecek ama hangisini? Bir tarafta genç, yakışıklı Bale diğer tarafta yaşlı ama olgun Bryne var.  O dönem Bryne 44, Bale 20 yaşında. Jo'nun tercihini burada yazmayalım ama bu konuda da bizden artı puan alıyor. Jo'cuyuz...

Oyuncu kadrosu zaten yukarıda adı geçen isimlerden anlaşılaşacağı gibi çok güçlü. Hatta filme dahil olamayanlar bile çok güçlü. Kirsten Dunst'ın rolü için Christina Ricci ve Natalie Portman yarışmış. Reese Witherspoon, Hugh Grant, John Turturro, Alica Silverstone gibi isimler elemeleri geçememiş. Hepsi tartışılabilir ama Ryder tartışılmaz. Zaten fildeki rolü ile Oscar'a aday oluyor ama Blue Sky'dan Jessica Lange ödülü kapıyor.

Özellikle kostüm konusunda da filmin birçok yarışmada adaylığı var ki bu da benim dikkatimi çeken bir konuydu. Dönem filmlerinin beni en çok rahatsız eden hususu olan abartılı kıyafetler burada yok. Nokta atış var. Öte yandan kıyafetlerin filmde kullanımı da öyküye anlam katıyor. Zira zaman ilerledikçe kardeşler arasında değişiyor ve bir sonraki küçük kardeşin üzerinde görüyoruz. Bu da yoksulluk kavramını ve kardeşlik duygusunu vermekte oldukça etkili bir detay olmuş.

Bu kadar uzun yazacağımı tahmin etmemiştim. Açıkçası bu kadar çok seveceğimi de tahmin etmemiştim. Fakat iyi bir film. Eksikleri olsa da izleyiciyi çekmeyi başarıyor. 2019 versiyonundan bu kadar iyi yorumlar almadım. Zaten merak da etmiyorum. Hem oyuncu kadrosuyla, hem duygusuyla hem vurgusuyla herkese yetecek bir Little Women versiyonu...

Cuma, Ağustos 28

Derbi Haftaları



Süper Lig

3.Hafta: Galatasaray - Fenerbahçe
3.Hafta: Antalyaspor - Denizlispor

5.Hafta: Karagümrük - Kasımpaşa
5.Hafta: Kayserispor - Sivasspor

6.Hafta: Fenerbahçe - Trabzonspor

9.Hafta: Antalyaspor - Alanyaspor

10.Hafta: Fenerbahçe - Beşiktaş

13.Hafta: Trabzonspor - Rizespor
13.Hafta: Gençlerbirliği - Ankaragücü

19.Hafta: Beşiktaş - Galatasaray


1.Lig

4.Hafta: Adana Demirspor - Adanaspor

11.Hafta: Bandırmaspor - Balıkesirspor

16.Hafta: Bursaspor - Eskişehirspor

Perşembe, Ağustos 27

Forget About Nick


İki gün önce komik olmayan bir Avusturya komedisinden bahsetmiştik. Bu sefer Almanya'da şansımızı denedik. 2017 yapımı Forget About Nick, ülkemizde de ilgi çekmişti. Zira başrollerden biri Haluk Bilginer'e aitti. Daha doğrusu biz öyle sanmışız.

Zira Bilginer, başrol olmadığı gibi filmde sadece 5 dakikadan biraz fazla gözüküyor. İki kadın karakterimiz filmin esas unsuru. Bu hanımlar, Bilginer'in canlandırdığı çapkın Nick karakterinin eski eşleri. Bir şekilde bu iki 'kazazede'nin hayatı birleşiyor. Önce geçmişten gelen nefret nedeniyle öfkeli ilerleyen ilişki, daha sonra sıkı bir dostluğa dönüşüyor. Filme adını veren Nick ise pek ortalarda görünmüyor. Belki de erkek karaktere pek yer vermek istememişlerdir. Yönetmen koltuğunda ve senaryonun başında da kadınların imzası var. Kadın dayanışması mesajlarıyla  ilerleyen film, ne yazık ki vasat bir şekilde sona eriyor. IMDB puanı da 5.3'te kalmış. Bence biraz daha fazla olabilirdi.

Aslında güzel, tam komedi olarak işlenecek konu heba edilmiş. İyi oyuncular harcanmış. Nick ismi, filmin adında bile var ama kurgunun içinde pek yok. Mesela hiç olmasa, gösterilmese çok daha anlamlı olabilirdi. Belki de film çekilirken yapımcılar veya başkaları "Buraya bir adam lazım ama" demiş olabilir. Zira Bilginer'in rolünün kısalığının yanı sıra, aynı zamanda çok sıradan olması da dikkat çekiyor.

Kötü film ama bir hiç güldürmüyor değil. En azından bu açıdan beklentileri karşılıyor. Eğlencelik bir film bile diyebiliriz. Ama sıkça başvurduğu klişelere kurban edilmiş. Öte yandan enternasyonel bir film. Alman yönetmen, ABD'li senarist, Türk, Alman ve Norveçli oyuncular, İngilizce isim, bolca Almanca diyaloglar... Hiç izlenmeyecek film değil ama Bilginer gazı olmasaydı göz atmazdık ve o gaza kanıp izlenecekse hiç bulaşmamak daha iyi.

Çarşamba, Ağustos 26

Uyumsuz İkili


Erol Bulut'un bir gün Fenerbahçe'ye geleceği kesindi. Hem kendisi çalışkan ve gelişime açık bir teknik direktör hem de Fenerbahçe (ve diğer büyükler) artık eskisi kadar kaliteli yabancı teknik direktör getirecek durumda değil. Haliyle eldeki, yani ülke içindeki seçeneklere dönmek zorundalar. Hatta camiaya bilen isimler bir adım önde olacak. Gerçi Erol Bulut, kulüple özdeşleşecek kadar uzun bir futbolculuk kariyeri geçirmedi ama yine de hafızalar (derbi golleri ve asistleri) sayesinde öne çıkıyordu. Fakat yine de sürecin biraz hızlı ilerlediğini kabul etmek gerek.

Fenerbahçe bu işleri seviyor. Kendisine karşı iyi oynayan futbolcuları aldığı gibi ,büyük maçlarda zorluk çıkaran takımların teknik direktörlerine de göz koyar. Taraftarlar hemen ondan bahseder, basın onu över. "X hoca da ne takım kurdu be, bizimki o kadar parayla sıfır" denir. Ligin diğer maçları izlenmediği için o hoca dünyanın en iyisi gibi anlatılır ama aslında bir yandan da bu, kendi çocuğuna komşusunu örnek gösteren anne-baba tepkisidir. Eskiden bu söylemler sadece bu ebeveyn coşkusunda kalırdı, zira sezon sonunda her zaman o hoca değil, isimli bir teknik direktör getirilirdi. Artık Türkiye futbolunda deniz bittiği için, Erol Bulut gibi 'genç' teknik direktörlerin İstanbul yolu çok daha açık.

Gerçi Erol Bulut 45 yaşında. Fakat birinci isim olarak kariyeri 2017'de başladı. Üç sezonda Fenerbahçe'ye yükseldi. Zaman zaman yaptığı açıklamalarıyla gözünün yukarıda olduğunu da belli etti. Kartlarını doğru oynadı. Hırslıydı ve istediği görevi aldı. Peki acaba Fenerbahçe taraftarının beklentisi ile uyuşacak mı? Sezon öncesi tahminlerini pek sevmem ama vaktimiz ve satırımız bol; bir tane yapalım gitsin...

Erol Bulut ne yaptı?

Üç sezon iki takım... Bulut önce Yeni Malatyaspor'da başladı. Bence Alanyaspor'dan daha başarılı olduğu dönem burası. Lige yanı çıkan Yeni Malatyaspor, sezona Ertuğrul Sağlam ve sayısız transferle girmiş ama sezon kötü başlamıştı. İlk beş maçta bir galibiyet alınca ve hatta oyun olarak da pek ışık vermeyince Sağlam'ın bileti erken kesildi. Boşta teknik direktör bulmanın henüz zor olduğu bir döneme denk gelmesi Bulut'un şansı oldu. Belki sezonun daha ortası olsaydı bu şansı bulamayabilirdi. Fakat şansını iyi kullandığını kabul etmek gerekir. Boutaib, Adem Büyük ve biraz da Aytaç Kara dışında elinde 'vasat' sayılabilecek oyuncu dahi yoktu. Üstelik moral ve özgüven olarak dibe vurmuş bir takım vardı. Savunmada güçlü durmak her şeyi değiştirebilirdi. Adım adım gitmenin en iyi yolu...

İlk sekiz maçta sadece dört gol atabildi Yeni Malatyaspor. Fakat buradan dokuz puan çıkardı. 10. maçında üçüncü galibiyetini alması da pek tatmin edici olmayabilirdi. Hatta belki o maçı kaybedip iki galibiyette kalsa Bulut'un da Malatya günleri erkenden bitebilirdi. Fakat o 10. maçı kazandı. Giden de başkası oldu. Neydi o 10. maç? Galatasaray! 2-1 kazandı Malatyaspor. Gidense Igor Tudor oldu.  Galatasaray'ın hocasını gönderen eski Fenerbahçeli... Gelecek yazılıyordu.

Ertesi hafta Kayserispor'u da yenince, Yeni Malatyaspor devre arasına rahatlamış ve havayı yakalamış bir şekilde girdi. İkinci yarıda da işler fena gitmedi. 17 maçın altısını gol yemeden bitirdi. Yedi maçta ise gol atamadı. Fakat bu anlaşılır bir durum. Gol yememek öncelikli plandı ve bunu başarmak kıymetli bir işti. Daha da önemlisi bunu devre arasında çok fazla transfer yapmayarak başardı. Yani elindeki kadrosundan verim almayı başarmıştı. İyi bir hocalık meziyeti.

Bulut için, "Abdullah Avcı'nın yardımcılığını yaparak sahaya girdi" desek yanlış olmaz. Muhakkak Avrupa'da da çalışmaları vardı ama en azından Süper Lig kazanı için öyle. O başlangıç günlerini anımsayalım o zaman.

Avcı, Başakşehir'in Süper Lig'e yeniden çıkışının ardından bir kez daha takımın başına geçmişti. İlk sezonlarda geride kalıp, alanı kapatıp, pozisyon vermeyip, fırsat bulduğunda gol atmaya çalışıyordu. Bu sayede ilk dörde girmeyi de başardı. Sağlam durmayı başardıktan sonra, önce geçiş oyunlarını daha sistemli bir hale getirmeye başladı. Öyle "Mehmet Batdal'a uzun şişir, o indirsin" oyunu artık kalmamıştı. "Visca'yı, Cengiz'i kaçır, bekleri bindir, orta saha içeriye girsin" gibi daha planlı ve detaylı (biz kısa kestik) bir oyun vardı. Şişireceksen de Batdal'a değil, Adebayor'a şişir, en azından kalite artsın! Bir müddet sonra bunu da aşmak gerekmişti, zira Başakşehir ligin tehlikeli takımlarından biri olunca, geçiş oyunu oynamak zorlaşacaktı. Bu sefer set oyunu oyununa geçildi ve bunun da altından kalktı. Fakat bunların hepsi bir senede olmadı. Zaman lazımdı.

Erol Bulut da hep bu metod üzerinden ilerlemeye çalıştı. Zamanı Malatya'da bulabilirdi. İkinci sezon öncesi çalışmalarını ona göre yaptı ve takımın kalitesini arttırdı. Ön tarafa Aleksiç ve Guilherme geldi. Arkada Farnolle ve Mina gibi lig için ve oynanacak oyun için yeterli isimler vardı. Bir önceki sezonu 10. bitiren takım, o sezonu beşinci sırada bitirdi ve UEFA Avrupa Ligi biletini aldı. Bir önceki sezon bir devrede 7 maçı gol atamadan bitirmişti, bu sefer sezonu 7 maçta gol atamadan tamamladı. Bu maçların altısı deplasmandaydı. Yani en azından kendi sahasında üretim başlamıştı. Malatya, küçük bir Başakşehir olabilirdi. İvme o yöndeydi ama sezon sonunda Erol Bulut kulüpten ayrıldı.

Yeni adres Alanyaspor'du. Alanyaspor, Yeni Malatyaspor gibi bir kulüp değil. Öncelikle Süper Lig'de biraz daha eski sayılır. Ve kısa süresinin tamamında yetenekli hücum oyuncularına sahip oldu. Saffet Susiç döneminde de Mesut Bakkal döneminde de, Sergen Yalçın döneminde de takımın iyi bir hücum standartı vardı. Emre Akbaba, Love gibi oyuncuları İstanbul'a yollamasını bildi. Yani öyle "Önce savunmayı oturtalım ve yavaş yavaş ilerleyelim" demeye gerek kalmayabilirdi.

Cisse, Bakasetas, Junior Fernandes, Djalma Campos, Efecan Karaca. Hatta kadroya bile giremeyen kupa golcüsü Yacine Bammou, Mustafa Pektemek, devre arasında transfer edilen, alt ligin en iyi oyuncularından Emircan. Muhteşem bir hücum gücü. Bu hücum gücü ligin çoğu takımında yok. Hatta bir sezon önce santrforsuz oynayan Galatasaray'ı hatırlayınca, hatta PAOK karşısına forvetsiz çıkan Beşiktaş'ı düşününce lig standartlarının üstünde bir hücum kadrosu olduğunu görüyoruz.

Yine de bir ayrıntıyı atlamamak lazım. Alanyaspor her zaman iyi hücum oyuncuların sahipken, aynı zamanda çok kötü, adeta kurabiye gibi dağılan bir savunmaya da sahipti. Gol yeme konusunda fazla hevesliydiler. İşte o Alanyaspor, geçen sezon 37 gol yedi. Üstelik yediği gollerin 10'u penaltıdan! Ayrıca savunma oyuncularının yüksek kalitede olduğunu söylememiz de zor. Wellinton ve N'Sakala'nın PAOK karşısında nasıl zorlandıklarını gördük. 10 penaltı yaptıran takımın oyuncusunun, gittiği takımda da ilk maçında gereksiz penaltı yaptırması şaşılacak durum değil ama bu ayrı bir konu.

Alanyaspor sezonu yine beşinci sırada bitirdi. İlk iki tam sezonunda iki farklı takımı beşinci sıraya sokmak önemli bir başarıdır. Fakat Yeni Malatyaspor ile Alanyaspor'un aynı olmadığını tekrar belirtmek lazım. Burada da karşımıza hücum konusu çıkıyor. Ve hatta maç kazanma konusunda gerçekten sanıldığı kadar iyi mi?

61 gol atmış bir takımdan bahsediyoruz. Neredeyse şampiyon  Başakşehir (63 gol) kadar. Fakat eldeki kadronun daha fazlasını üretebileceğini, daha keyifli bir futbol oynayabileceğini düşünüyorduk. Mesela atılan gollerin önemli bir kısmı duran toplardan (9 gol) geldi. Tabi bunu küçümsemiyoruz. Zira duran top golleri sadece "orta-kafa-gol" şeklinde gelişmedi. Çoğu duran top organizasyonunda ikinci, üçüncü pasın yapıldığını gördük. Stoper Steven Caulker sezonu altı asistle tamamladı. Savunma oyuncuları bu organizasyonun bir parçasıydı. Erol Bulut da bir röportajında bu konunun üzerine çok fazla eğildiklerini açıklamıştı. Çalışan kazanır. Bundan yana bir sıkıntımız yok. Fakat hücum potansiyeli daha yüksel olabilirdi. Geçişlerde çok başarılı olan takım bunu sahaya her zaman koymadı. Set oyununda ise hiç görmedik. Oysa Fenerbahçe'de bunlar olmak zorunda.

Dört gollü, beş gollü galibiyetler çokça alındı. Sayısını verelim; dört maçta beş gol, üç maçta dört gol atıldı. Fakat bu maçların gidişatı çok ilginçti. Denizlispor deplasmanından Wellinton'un iki duran top golüyle maç bir anda koptu. Galatasaray'a dört atılan maç, iki yarının son dakikalarında gelen gollerle şekillendi. 85 dakikası golsüz geçilmişti. Sonuncu Ankaragücü'ye oynanan iki maç da istatistiğe yardımcı oldu.

O nedenle Erol Bulut'un Alanyaspor performansı çok verimli değildi ama yine de kafasındaki planı düşününce çok doğruydu. Tıpkı Avcı gibi veya tıpkı kendisinin Yeni Malatyaspor dönemi gibi. Önce sahada durmasını öğren, rakibi durdur, sonra vur. Alanyaspor, Bulut ile devam etseydi büyük ihtimalle önümüzdeki sezon çok daha verimli bir takım olacaktı.

Erol Bulut'un ve aslında bütün hocaların, İstanbul radarına girmesi, o takımlara karşı oynadığı maçlar sayesindedir. Ligin geri kalanında ne yaparsa yapsın, o maçlarda rakiplerine zorluk çıkarırsa önü açılır. Hatta bunu deplasmanda yaparsa, daha da saygı duyulur. 

Erol Bulut'un Tudor'u gönderdiğinden bahsetmiştik. Ayrıca Onur Kıvrak ve Burak Yılmaz'ı Trabzonspor'dan gönderdiğini de hatırlatmak lazım. 5-0'lık maç halen akıllarda. Peki diğer maçlar? Başakşehir'i de sayarsak Alanyaspor bu sene ligde oynadığı 10 'büyük' maçın üçünü kazanabildi. Lig dördüncüsü Sivasspor'u dahil edersek 12 maçın üçünü! Bu maçların altısında, yani yarısında gol atamadı.

Kazanamadığı bazı maçlar çok ilginçti. Mesela iç sahadaki Beşiktaş maçı. 1-0 öne geçti. Sonra geriye yaslandı. Gol yemeden maçı bitireceğini düşündü, savunmasına çok güvendi ve 2-1 kaybetti. Kadıköy'deki Fenerbahçe maçı da benzerdi. 1-0 öne geçti ve ilk yarıyı önde tamamladı. İkinci yarıda ise maç Alanyaspor yarı sahasında oynandı. Fenerbahçe erken bir golle 1-1'i yakalasa da oyun değişmedi. Maç 1-1 sona erse de, oyun Fenerbahçe'ye daha yakındı. İkinci yarıda Alanyaspor'un tek planı "At Cisse'ye" der gibiydi. Maç boyunca 5 şut çekebildiler. Fenerbahçe ise 17 şuttan 1 gol çıkarabildi. 

Kadıköy'de buna benzer bir maç daha vardı. Bir sezon önceki Fenerbahçe - Yeni Malatyaspor karşılaşması. O dönem küme düşme hattında yer alan Fenerbahçe, tarihinin en stresli maçlarından birine çıkmıştı. İlk yarı karşılıklı gollerle 2-2 geçildi ama Fenerbahçe, Mehmet Ekici'nin şutları (iki gol de ondan gelmişti) dışında pozisyon üretemedi. Malatyaspor da rakibin üzerine gitme konusunda hevesli değildi ama her gittiğinde de gol çıkardı. Fakat ikinci yarı bambaşka bir maç oynandı. Yeni Malatyaspor yarı sahasında geçen 45 dakikada konuk takımın tek planı "At Bifouma'ya" oldu. Aslında bu plan sayesinde bir gol daha geliyordu ama Bifouma atamadı. İkinci yarı boyunca ısrarla açık arayan Fenerbahçe, 86'da bir yan topla golü buldu. O gün Fenerbahçe 19 şut çekti. Rakamı anlamlandıralım. O kötü sezonda Fenerbahçe'nin en çok şut çektiği dört maçtan biri.

Yeni Malatyaspor o sezonda beş kafa takımla oynadığı 10 maçtan sadece üçünü kazanabildi. Kimileri için bir Anadolu takımında yüzde 30'u yakalamak fena bir istatistik olmayabilir. Fakat diğer yandan ligin beşincisinden bahsediyoruz.

Bu noktada üç sezonluk tecrübesiyle "Erol Bulut başarılı mıydı?" sorusuna verebileceğimiz cevap biraz eksik kalacak. Çok verimli işler yaptı ama her iki takımında ikinci tam sezonunu görmek isterdik. O yüzden Fenerbahçe için biraz erken geldiğini düşünüyorum. Peki Fenerbahçe'de ne yapabilir?

Fenerbahçe ne istiyor?

Erol Bulut - Fenerbahçe birlikteliğini bu soru üzerinden değerlendirmek daha faydalı olacak. Ne de olsa henüz resmi maça çıkmamış bir ikiliden bahsediyoruz. Hocayı az çok tanıdık ve anladık. Fakat bunun bir de kulüp tarafı var. Kulübün istekleriyle bunlar ötüşüyor mu?

Fenerbahçe 2014'ten beri şampiyon olamıyor. Yıllardır Şampiyonlar Ligi'ne gidemiyor. Son iki senede ilk  beşe giremedi. Taraftar sabırsız. 20 yıllık başkanı deviren, büyük umutlarla gelen Ali Koç daha da sabırsız. Öte yandan ligi kalitesi ne kadar düşse de, şampiyon olmak daha da zor. Başakşehir aradan sıyrılıp kupayı kaldırabildi. Sivasspor gibi mütevazi bir takım kafasını uzatabiliyor. Hatta bunu en iyi Erol Bulut biliyor; iki takımla 'giriş' sezonunda ilk beşi kapabildi. Fenerbahçe hemen şampiyon olmak istiyor. Gelen transferler, kurulan kadro da bunu gösteriyor. Tabir-i caizse "Ya herro ya merro" senesi. Böyle bir sezonda, ligi ve ülkeyi tanımak için zamana ihtiyacı olacak yabancı bir teknik adamla, hatta Nenad Bjelica gibi kamuoyu tarafından yıpratılmaya müsait bir isimle sezona girmek hata olabilirdi. Üke içindeki çoğu alternatifin bile yıpratıldığı bir gerçek. O nedenle Erol Bulut'tan daha iyi bir seçenek bulmak kolay olmazdı. O zaman akla şu geliyor; acaba sezonu mu değiştirmek gerekiyordu?

Yani bu seneyi herro-merro sezonu olarak düşünmek yerine, beklentileri düşürmek ve yönettiği iki takımın da ilk senesinden verim elde edip, ikinci senesinde daha yüksek bir performans göstermesi muhtemel Bulut'a zaman ve alan kazandırmak daha doğru olmaz mıydı?

Doğru olabilirdi ama mümkün olmazdı. İşte o nedenle bu birliktelik çok düşündürüyor. Savunmayı sağlam tutan, hızlı ama az hücum eden, zorlu maçlarda geride bekleyen, gollerin önemli bir kısmını duran toplardan bulan bir Fenerbahçe, tribünleri tatmin eder mi?

Zirveye ortak takım sayısının iyice arttığı dönemde, sezonun ilk bölümünü ilk dördün dışında geçirmeyi, takım oturana kadar beşincilikte, altıncılıkta gezinmeyi ve hatta bunlar olurken keyifli futbolu bir kenara bırakmayı Fenerbahçe tribünleri kabul eder mi?

Cevaplar pek olumlu durmuyor. Bu satırlar yazılırken Erol Bulut'un önemli bir şansı vardı. Maçlar seyircisiz oynanacağı için, Fenerbahçe oyuncuları ve teknik heyeti sahada çok daha rahat gelişme imkanı bulabilecekti. Fakat TFF'nin aldığı son karar tribünlere yüzde 30 oranında taraftarın gelmesine olanak sağladı. Bu da az da olsa zaman zaman Kadıköy'den uğultuların yükseleceğini gösteriyor. Zaten artık İstanbul takımları için doğru teknik direktör kalmadı. Yeni kuşak teknik direktörler için de doğru adres orası değil. O nedenle yazının başlığına geri dönebiliriz. Bu uzun yazının ana fikri orada... 

Yine de; her uyumsuzluk kötü sonuç doğurmaz.

Salı, Ağustos 25

Was Hat Uns Bloß So Ruiniert


Film bize komedi olarak tanıtıldı. IMDB sayfasında da bu etiket yer alıyor. Ama demek ki Avusturyalıların komedi anlayışı bu kadar oluyormuş. Avusturya Lisesi'nden mezun tanıdıklarınız varsa bu duruma çok şaşırmazsınız. Ya o mizahsız ortama uyum sağlayamazlar, ya da uyum sağlayıp mizah konusunda sıkıntılı birine dönüşürler. Bu ön bilgimize rağmen yine de biz daha farklı duygularla ekran karşısına oturmuştuk ama yanılmışız.

Filmde üç çiftimiz var. Yani altı karakter. Bu altı karakterin hepsi depresyonda ve mutsuz. İlişkilerinden memnun değiller. Orta-üst sınıf bir hayat yaşamalarına rağmen, o da çok tatmin edici değil. Herkes bir arayış içinde. Aslında böyle karakterlerin varlığı filmi komediye döndürebilir. Ne de olsa sefalet komediyi sever.

Fakat burada pek sevmemiş gibi. Karakterlerimiz komik olmadığı gibi aynı zamanda biraz gıcık. Bu karakterlerimiz sadece ilişkilerinden memnun değil; aynı zamanda çocuk sahibi oluyorlar veya olmak istiyorlar. Ve dünyanın hemen hemen her çakma orta sınıfı gibi, 'cool' ebeveyn olma yarışına giriyorlar. Belki filmin bu noktaları bize komedi sunduğunu sanmış olabilir ama yine komik değildi. Ebeveynlerimiz de 'cool' değildi zaten.

Filmin ilgi çekici tek kısmı kurgusu. Karakterlerimizden Stella, bir film akademisi diplomasına sahip olduğu için, arkadaşlarını ebeveyn deneyimlerini kamera karşısında anlatmaları için ikna eder. Böylece biz altı kişinin hayatındaki gelişmelerden sahneler izlerken, bir anda onları kamera karşısında içini dökerken buluruz. Hatta bazıları içini dökemez. Gerçeği saklayan, kendini kandıran, hayal dünyasında yaşayan.... Hepsi ortaya çıkar. Bu geçişler benim filme tutunmamı ve filmi bitirmemi sağladı.

Ama o detaylar da komik değildi...

Peki komedi diye sunulmasa, beklentilerimiz başka türlü olsa bu sefer sever miydik? Yine sanmıyorum. IMDB puanı 6.2'de kalmış. Avusturya'da biraz sevilmiştir belki. Hatta gülenler olmuştur. Ama evrensel anlamda pek yürümemiş gibi.