Pazar, Aralık 17

Cumartesi, Aralık 16

Another Happy Day


Another Happy Day'i izlemeden önce kısaca konusuna ve kadrosuna baktım. İlgi çekmemesi mümkün değildi. Ama keşke tür olarak 'kara komedi' yazılmasaydı. Kesinlikle bu türün filmi değil. O nedenle ben, kendimi hazırladığımı filmi karşımda bulamadım.

Yine de fena film değil. Kaotik, sıkıcı, tıkanmış Amerikan ailelerinin, bireyler üzerinde yarattığı psikolojik tahribatı görmek beni sevindirdi. Oysa ben bir Amerikalı değilim. Ama yine de Türkiye'nin özellikle büyük şehirlerinde böyle ailelere rastlamak mümkün. Üstelik burada ailelerin baskısına bir de gelenek- çevre baskısı ekleniyor ki; işte asıl o zaman aile kavramı resmen zulme dönüşüyor.

Filmde bu zulmü yaşayan Lynn karakterini görüyoruz. Ellen Barkin pek hoşlanmadığım bir oyuncuydu ama burada baya iyi iş çıkarmış. Filmi tercih ederken Demi Moore'un adına kandığımı itiraf etmem lazım ama ondan beklediğimi bulamadım. Üstelik Patty karakteri yüzünden kendinden bile nefret ettirdi.

Sundance Festivali'nde dikkat çeken bir film... Neden oralarda boy gösterdiğini anlayabiliyorum. Filmin atmosferi oraya çok uygun. Ama zaman zaman rahatsız edici olabiliyor. Olması da gerekiyordur zaten. Yine de 'kara komedi' demeselerdi iyiydi.

Cuma, Aralık 15

Dönüşüm



İnsanlar bu sporcuları gördüklerinde her şeyin harika olduğunu düşünüyorlar. Para, başarı, madalyalar, güzel eşler… Ama asla o insanın ayakkabılarında olmanın nasıl bir his olduğunu tahayyül edemiyorlar. Onun yerinde olmak nasıl bir şey? Babasız büyümek nasıl? Mesela Hackett yıllardır spordan uzak. Sırbistan’da emekli olunca sporcular politikaya girer çünkü bu sayede ünlerini korur, para kazanmaya devam eder ve önemli biri olmayı sürdürürler. Hackett artık önemli biri değil. Uzun zamandır değil. O şimdi geçmişte ona yalvaran insanlardan bir şeyler rica etmek zorunda. Çok önemli birinden sıradan birine dönüşmek çok ağırdır. Zira yüzme dışında gerçek bir bilginiz, iş deneyiminiz yok. Artık önemli biri değilsiniz. Bunlarla yaşamak bazıları için dayanılmaz...

Milorad Cavic, Socrates Aralık

Perşembe, Aralık 14

Soy Nero


Soy Nero; düşük temposu ve az repliğiyle film izleme kondisyonu düşük olanları bayıltabilecek bir film. Fakat işlediği konu sayesinde yakaladığı seyirciyi kaptırmıyor. En azından bende öyle oldu. ABD'de yaşayabilmek için, daha doğrusu Yeşil Kart alabilmek için ABD ordusuna katılarak Irak'ta savaşan Meksikalı Nero'nun öyküsü, özellikle ABD siyasetini ve ülkedeki azınlıkların varolma savaşını anlamak için oldukça önemli. 

Filmin ilk kısmı biraz zorlasa da, özellikle cepheye gidildikten sonra bir siyah, bir Latin ve bir Müslüman'ın çatışmalarını anlatan kısım oldukça ilgi çekici. Ayrıca teknik olarak da cezbedici sahneleri mevcut. Ben bu ara izlediğim filmlerde renklere ve görüntü yönetmenliği becerisine çok sardım. O açıdan da bu filmi beğendiğimi söylemem gerek. Yavaş tempoya rağmen capcanlı bir filmdi.

Fazla kişinin izlemediği, fazla bilinmeyen filme internette çok az ama iyi övgüler var. Yakalayanlar beğenmiş demek ki... Nero rolünde izlediğimiz Johnny Ortiz'i, çok sevdiğim McFarland'da ilk defa izlemiş ve beğenmiştim. Burada biraz silik kalmış sanki. Hatta aradan geçen kısa sürede tipi de değişmiş. Neyse; fena film değil. Derdini iyi anlatan film. Filmin sonunda yakaladığımız düşünceler ve fikirler de bize kalsın.

Çarşamba, Aralık 13

Hakem Dünyası


Eskiden Türkiye'de böyle bir dergi de çıkmış. Sene 1993... Uzun süre de çıkmış. İnsan içeriğini merak ediyor. Hakemlik ilginç meslek. Kendilerini ifade edemiyor olmaları beni her zaman düşündürmüştür. Bu kadar kapalı olmak zorundalar mı? Hatta kendi camialarının isteği mi yoksa biraz dışarıdan mı buna itiliyorlar orası bile belirsiz. Üstelik kendi içlerindeki bu 'camia' vurgusu da bu kendi dünyalarına çekilme kısmının da önemli bir işaretidir. Şimdilerde böyle bir dergi çıksa ne olurdu acaba?

Salı, Aralık 12

Yaşam Başka Yerde


2017 bana ne kattı? Birçok şey; ama biri kesinlikle Milan Kundera.

Bugüne kadar hiç bir satır okumamışken, bu sene ilk okumalara Yaşam Başka Yerde ile başladım. Çekçe karşılığı Zivot je jinde... 2017 bir de Zivot je nekad siv, nekad zut kattı ama onun konuyla pek alakası yok.

Kundera'nın birçok kitabının adını, okumamış olsam da duymuştum. Biliyordum. Aşinaydım. Yaşam Başka Yerde, diğerlerine göre biraz kıyıda kalmıştı sanki. Fakat çok iyi sardı.

Biz lise ve üniversite yıllarındayken, yarı heyecanla sol taraf ilgilenirken ama bir yandan da yanımızdaki ukala komünist çocuklara karşı mesafeli duruyorduk ve en olunmaması gereken yerde yani tam arada kalıyorduk. O, çocuklar birçok şeyi sevmezdi ama beni en çok şaşırtan anti-komünist Kundera'yı hiç sevmemeleri oldu. Onlar kendi taraflarına yakınlaştırma konusunda beni etkilemeyi pek beceremediler belki ama biz onlara kanarak Kundera'yı biraz geri plana atmakta zorlanmadık.

Yani, herkesin yaptığı gibi zamanı boşa harcadık. Olsun; geç olsun, güç olmasın. Bu yılın içinde şahane bir kitap okuduk.

Kundera'nın diline bayıldım. Anlatımı, fikirlerini, tekniğini... Özellikle o dönemin Çekoslovakya'sını harika bir şekilde anlatıyor. Gereksiz tasvirler yok, ama merak edilecek her konuya dair gözlem ve tespitleri var. Çevre değil, insan ve yaşam anlatıyor. Ve her şeyin sonunda o çapsız Jaromil, bütün kitap boyunca hayranlıkla, kahraman gibi anlatılan genç, kitabın sonunda çok güzel sıkışıyor. Bunlar hep yazarın işleri. Bir hesabı var ve hesabı kapatıyor. Üstelik hiç açık bırakmadan.

Son sayfa da bittiğinde, kantindeki komünistlerin neden sevmediğini daha iyi anlıyorum... Güzel kitap.

Pazartesi, Aralık 11

O Sarışın Şimdi Nerede?



Ümit Milli Takım, 2001’de İzmit’te İsveç’le maç yapıyor. Murat Kosova da o akşam bir gece kulübünde karşılaşıyor Zlatan’la, yanına gidip “Ben senin çok büyük bir oyuncu olacağını düşünüyorum” diyor. O da “Şuradaki sarışına da söyler misin bunu?” diye cevap veriyor.

Anıyı aktaran Mert Aydın, yaşayan Murat Kosova. Akla çok fazla soru geliyor ama iki tanesi öne çıkıyor. Birincisi o gece neler olduğuna dair. Bu biraz magazinsel bir soru olur. Bizim için çok da önemli değil. Sonuçta aradan 16 sene geçmiş, öğrensek güzel olurdu ama sadece bir anı çıkar ortaya.

Asıl soru sonraya dair. O sarışın kız şimdi nerede?

Hatta soruları çeşitlendirebiliriz. Zlatan'ın büyük bir futbolcu olacağına inanmayan bu sarışın kız şu an neler yapıyor, nasıl bir hayatı var? İzmit'te mi yaşıyor? Evlendi mi? Çalışıyor mu? Maaşı ne kadar? Mutlu mu? Avrupa'yı gördü mü; mesela Milano'yu, Manchester'ı, Paris'i, Amsterdam'ı...? Kaç yaşına geldi? Hayattan, ömrünün kalan kısmından beklentileri neler? Bir de o geceyi nasıl hatırlıyor? Arkadaşlarına anlatıyor mu? Ya da farkında mı? Belki de İzmit'te bir gece kulübünde karşılaştığı uzun boylu ve yamuk burunlu çocuğun kim olduğunu hâlâ bilmiyor. Belki de yaşamıyor.

Başka zaman olsa bu anıyı dinlediğimizde, Zlatan'ın o maçına bakardık. Gerçi yine baktım. Türkiye, 4-1 kazanmış. Mehmet Yozgatlı hat-trick yapmış. Tam "Vay be kardeşim, ne topçular ne işler yapmış, sonra kaybolmuş" derdik. Oysa futboldan daha önemlisi var; o da hayatın geri kalanı.

O gece neler oldu  ve o sarışın şimdi nerede? Sadece bu cevaplardan iki tane harika film çıkar.

Pazar, Aralık 10

All Things Must Pass



All Things Must Pass, George Harrison'in 1970 tarihli üç plaklık üçüncü albümünün adı. Fakat şu an konumuz o değil; Tower Records... Tower Records 1960'lardan itibaren giderek büyüyen ve ABD müzik endüstrisinde önemli bir yer edinen bir şirket. Ben de çok hakim değildim ama birçok ünlü müzisyenin katılımı ve Tom Hanks'in oğlu Colin Hanks'in yönetmenliğinde hazırlanan belgesel sayesinde haklarında bir şeyler öğrendik.

Ufak bir dükkan olarak işe başlayan ve  1960’ların ortamında şekillenerek giderek büyüyen şirketin sırrı; samimiyet, dostluk ve birikimdi. En azından eski çalışanlar öyle anlatıyor. Toplum dışında kalan, sisteme dahil olmak istemeyen ve kafası çalışan birçok genç o dükkanda hem çalışıyor hem yaşıyor. Belgeselin ilk kısmı o yıllara dair anlatılan anılarla geçiyor. Tabi bunda kafa ekibin de aynı kafada olmasının da payı büyük.  Depoda esrar içip rahatlayan, geceleri sarhoş olup işe gelen ama işin hakkını veren çalışanlar sayesinde dükkan, o dönemin birçok müzikseverini ve müzisyenini etkilemiş. Malum yıllar zaten; gençlik müzik dinlemek ve sosyalleşmek istiyordu ve istediği müziğe ulaşırken kendisi gibi olanların yardım etmesi bir aidiyet duygusu yaratıyordu. Bu duygu sadece müzikseverlerin içinde de oluşmuyor. Elton John bile belli aralıklarla dükkanı sabahın ilk saatlerinde ziyaret edip, ülkenin birçok yerinde bulunmayan albümler elde etmeye geliyor. Birçok müzisyen, çocukluğunda müzikle tanışırken ilk adımlarını bu dükkanda atıyor.

Peki sonra ne oluyor? İşin dramatik kısmı burada. Zaman değişiyor. Yeni bir çağ başlıyor. Çağa ayak uydurmak adına yanlış okumalar yapılıyor. Para odaklı düşünceler devreye giriyor. Çapsız pazarlamacılar, işgüzar CEO’lar, gereksiz yatırımcılar sazı eline alıyor. Kar amacı güden zihniyet, dükkanı şirket haline getiren o ruhu çağın gerisinde kaldığı ve kurumsal gelişmelere ayak uyduramadığı gerekçesiyle yok ediyor. Sonrası iflas!

Sonuç olarak, ABD’nin her yerine yayılan, Japonya’ya kadar ilerleyen Tower Records 2000’ler ile beraber ortadan kalkıyor. Son gün,o eski ruha sahip çalışanlar bir dönem müzikseverler için mabed haline gelen dükkanın kapısına “All Things Must Pass” pankartını asıyor. Kravatlılar o pankartı da kaldırıyor. Ve belgesel bitiyor, şirket kapanıyor, dünya değişmeye devam ediyor.

Cumartesi, Aralık 9

13


Gate 13; Panathinaikos - Olympiakos kadın voleybol maçında...

Cuma, Aralık 8

Det sjunde inseglet


+Olabildiğince açık konuşmak istiyorum. Ama kalbim boş. Bu boşluk yüzüme tutulan bir ayna gibi, kendimi görüyorum. İçim korku ve tiksintiyle doluyor. İnsanlara karşı duyarsızlığımla kendimi çevremden soyutladım. Şimdi bir hayaletler dünyasındayım. Rüyalarım ve hayallerimde tutsak kaldım.

- Yine de ölmek istemiyorsun.

+ Hayır, istiyorum!

- Neyi bekliyorsun?

+ Bilgi istiyorum.

- Garanti istiyorsun.

+Her neyse... İnsanın duyularıyla tanrıyı kavrayabilmesi o kadar imkansız mı? O neden yarım vaatlerin ve görünmeyen mucizelerin ardına saklansın ki? Kendimize inancımız yoksa başkasına nasıl inanç duyabiliriz? Benim gibi inanmak isteyen ama yapamayanlara ne olacak? Ya inanmayan, inanamayanlar? İçimdeki tanrıyı neden öldüremiyorum? Onu kalbimden atmak istememe rağmen neden alçaltıcı ve acı verici şekilde içimde yaşamaya devam ediyor? Neden her şeye rağmen bu şaşırtıcı gerçeklikten kurtulamıyorum? Dinliyor musun?

- Dinliyorum.

+ Ben bilgi istiyorum. inanç ya da varsayım değil, bilgi. Tanrının elini uzatıp kendini göstermesini, benimle konuşmasını istiyorum.

- Ama o suskun.

+Karanlıkta ona sesleniyorum ama sanki hiç kimse yok.

- Belki de kimse yoktur.

+ O halde yaşam korkunç bir şey. Her şeyin bir hiç olduğunu bilen biri ölüm karşısında yaşayamaz.

- Çoğu insan ne ölümü, ne de yaşamın hiçliğini düşünür.

+ Ama bir gün hayatın son anlarında karanlıkla yüzleşmeleri gerekecek.

- Ah... o gün...

+Korkumuzdan bir imge yaratır ve sonra da o imgeye tanrı adını veririz.

- Endişelisin.

+Bu sabah ölüm bana geldi. Birlikte satranç oynuyoruz. Bana tanıdığı sürede acil bir işi halledeceğim.

-Neymiş o?

+Bütün yaşamım nafile bir arayıştan, avarelikten, anlamsızca konuşmalardan başka bir şey değildi. Kızgınlık ya da sitem duymuyorum çünkü çoğu insanın yaşamı benimki gibi. Ama kalan süremi anlamlı bir işte kullanmak istiyorum.

-Onun için mi ölümle satranç oynuyorsun?

+Zeki bir rakip ama daha bir taş bile kaybetmedim.

-Ölümü nasıl yeneceksin peki?

+ Fil ve atı birlikte oynuyorum. Henüz fark etmedi. İlk hamlede kenardan çökerteceğim.

Ölüm: Bunu unutmayacağım.

+ Beni kandırdın! Aldattın ama yine karşılaşacağız. Bir yol bulacağım.

Ölüm: Handa görüşürüz. oyuna devam ederiz.

Perşembe, Aralık 7

Büyük Özlem



Passolig çıktığından beri Türkiye’nin en üst iki liginin maçlarını yerinde izlemedim. Uzun bir süre daha da izleyeceğimi sanmıyorum. Şikayetim yok. Zaten ne tribündeki ortam ne de oynanan futbol eskisinden daha iyi değil. Hatta zaman zaman dibe vuracak kadar kötü olduğunu görebiliyorum. Yani kaçırdığım çok da bir şey yok. İçim içimi yemiyor, kararımı sorgulamıyorum. Gerçi televizyondan futbol izlemenin bir şeyler konuşmak için yetersiz kaldığını düşünüyorum ama olsun. Bunu biz değil, başkaları seçti!

Ne TT Arena’da olmak, ne yeni yapılan Vodafone Arena’yı görmek, ne de evden çıkıp yürüyerek Kadıköy’de maç izlemek istiyorum. Deplasmanlara gitmek bazen akla takılıyor ama gidilecek şehirleri seçerken fikstüre bakmamak da ayrı bir özgürlük. Zaten zamanında bunların ve buraların hepsi güzeldi, yapıldı ve bitti. Aynı tadı vermeyecekse, görev ve ezber nedeniyle hayatımızda tutmanın anlamı yoktu. Kararımdan pişman değilim. Aradan geçen 3-4 senede benim açımdan herhangi bir zorluğu olmadı.

Fakat ara ara şöyle bir iç çekiyorum. Ne zaman bir Kasımpaşa Stadı’nda bir maç görsem, “Ah ulan” diyorum. Şu an en çok özlediğim yer orası. Orada maç izlemenin keyfi çok yüksekti. Maçın kalitesi düşük bile olsa, oranın ortamı bambaşkaydı. Şimdilerde bazen televizyondan bakınca, ortamın sanki eskisinden de güzel olduğunu hissediyorum. Fazla dolu olmayan ama gelenlerin birbirine aşina olduğu tribünler, eğlenceli bir bando (yeni geldi), müthiş görüş açısı ve ağaçlı tribün... 

Kasımpaşa’ya gidiş kolaydır. Giriş çıkışta sıkıntı olmaz. Pat diye önünde olursunuz, çıkışta Nevizade’de iki bira içmek isterseniz en fazla beş dakika yürürsünüz. Fazla kalabalık bir stadyum olmadığı için izdiham olmaz, insan gibi girip çıkarsınız. Çıkar çıkmaz kendinizi İstanbul’un merkezinde bulursunuz.

Biletler Süper Lig standartlarına göre hâlâ uygun bence. Mesela bu hafta oynanacak Kasımpaşa – Trabzonspor maçını ağaçlı tribünde 20 Lira vererek izleyebilirsiniz. Türkiye’deki stadyumlar arasında en kendine has tribündür belki ağaçlı tribün. Maç da kesin bol gollü olur. Olmasa da önemli değil, huzur dolu bir stadyum sonuçta.

Eskiden stadın büfesi de çok iyiydi. İstanbul’un en verimli ekmek arası köftesi oradaydı. Bol köfte ve sadece 5 liraydı. Bir stadyum büfesine göre şaşırtıcı bir kalite ve fiyattı. Acaba hâlâ öyle midir? Gidip göremiyoruz işte.

Keşke bir şans olsa da bana Passolig almadan sadece Kasımpaşa Stadı’na girme hakkı verseler. Zaten İstanbulspor da 1.Lig maçlarını bazı haftalarda orada oynuyor. Maç izleme alışkanlığıma dair şu ara en çok istediğim şey bu… Passolig varken özlediğim tek stadyum.

Çarşamba, Aralık 6

Misery


Stephen King, bugüne kadar tek bir kitabını okumadığım yazarlardan arasında en sevdiğim. Çünkü sinemaya uyarlanan öykülerinin bir kısmını izledim ve hemen hepsi de büyük tat verdi. Muhakkak alışılmış bir ifade olan"Aslında kitabı daha iyiydi" burada da geçerli olacaktır ama benim için önemli değil. İlginç olan bu filmler arasında en popüler olanlarından, hatta yıllar sonra bir kez daha çekilen Carrie tek sevmediğim olmuştu.

Misery de iyilerden biri. James Caan'ın Godfather dışında kalan kariyerinin nadir iyi film ve performanslarından biri olabilir. Fakat asıl öne çıkan Katyh Bates, 1991'de en iyi kadın oyuncu ödülünü alıyor.

King uyarlamalarında beni en çok rahatsız eden çok fazla derin olması. Aslında önem verdiğim ve aradığım bir özelliktir ama fazla derin ve felsefi olunca bazı şeyleri ıskaladığımı hissediyorum.  Hatta öyle olmasa bile "King kitabıysa kesin derindir" diye düşünüyor insan. Muhakkak bu filmde de karakterlerin hareketlerinde, eşyalarında, ayrıntılarında, cümlelerinde birçok gönderme ve beslenme vardır. Yine de en saf haliyle dahi ekran başından kalkmadan izlenebilecek bir film.

Salı, Aralık 5

Takıldı



Dün gece hep seni seni düşündüm 
Söylediklerime aklım takıldı 
Uykumda bir sağa bir sola döndüm 
Alaycı gülüşüne aklım takıldı 

Yüzünde şüpheli bir anlam vardı 
Bana ne dediysen sanki yalandı 
İçimi tarifsiz bir korku sardı 
Aşkımı düşündüm aklım takıldı 

Açık konuş benle doğruyu söyle 
Nedir bu tavırlar bu gidiş böyle 
Bir yanlışlık yaptım demedin amma 
Şeytana uydun mu aklım takıldı 

Aklım takıldı fikrim takıldı 
Yeşil gözlerine aklım takıldı 

Sevdim diyorsun gerçek mi bilmem 
Söz veriyorsun bunla yetinmem 
Geleceğe dönük hayallerimize 
Durun biraz dedim aklım takıldı 

Beni sevmeye mecbur değilsin 
Sen bir gerçeksin yalan değilsin 
Belki bir aşkla kalan değilsin 
Gururum coştu aklım takıldı 

Belki sana göre eski kafayım 
Bir aşkla yetinen anlayıştayım 
Belki isteyip de yapamadığın 
Zorluklardayım aklım takıldı


Hayat Var!


Şarkının tamamı ve orijinali için

Pazartesi, Aralık 4

Demolition


Demolition, şahane fragmanıyla hasta olduğumuz ve merak ettiğimiz filmlerden biriydi. 2015 yılında daha gösterime girmeden fragmanını izlediğimde tutulmuştum. Yönetmeninin C.R.AZ.Y'den tanıdığım Jean Marc Vallee olduğunu öğrendiğimde merakım ikiye katlanmıştı. Dallas Buyers Club ve Wild gibi en popüler ve tutan işlerini hâlâ izlemedim. Fakat sonuç olarak önümde heyecan verici bir fragman vardı. Hatta, fragman sayesinde o kadar heveslendim ki bir tane yancı bulsam sinemaya bile gidecektim. Fakat denk gelen bir yoldaş olmadı. Bir de bizim halı sahalar falan vardı o dönem. Yoğun bir fikstürden geçiyorduk... Neyse; çok geciktirmeden 2017 yılında da olsa bir şekilde izleyebildik. Peki o heyecan, merak ve tutkuya değdi mi?

Maalesef...

Daha izlemeden IMDB'deki 7 puanı görünce sinirlerim hoplamıştı. Bu insanlara gerçekten sinemadan anlamıyorlardı. Ben kaliteyi fragmandan anlamıştım ama onlar izledikleri 100 dakikaya hak ettikleri değeri vermemişti.

İzleyince yaşadığım utancı ve hayal kırıklığı anlatamam. Oysa genel toplamda bu utanç ve hayal kırıklığını yaşatacak bir film de değildi. Ama beklentiler büyük olunca, düşüşler de sert hissediliyor. Filmin baş karakteri Davis gibi belki de...

Film güzel aslında. Ama bir yerde tıkanıyor. Sertleşmek ile naifleşmek arasında kalması en büyük sorunu. Özellikle ikinci yarıda bu kaygılar daha fazla öne çıkıyor. Biraz gişeye, gelire, seyirciye oynanmış sanki. Bir de eşcinselliğin bazı filmlerde 'olmak için sokulması'na çok üzülüyorum. Burada da öyle olmuş. Bu kafa karışıklıkları, arada kalmışlıklar, 'bu da olsun'lar filmin bütün vuruculuğunu düşürmüş. Karakterlerin derinliği vaadedilen kadar verilememiş. Keşke biz izleyici olarak Davis'in yaşadığı yıkımı izleyen olmasaydık da direkt hissedebilseydik. Öte yandan  Jake Gyllenhaal yine şahane iş çıkarıyor. Kesinlikle filmin en başarılı unsuru. Judah Lewis de umut veren küçük oyuncular kuşağının son isimlerinden. Duruşu ve fiziksel görünümüyle umut veriyor. Bakalım kariyeri nasıl ilerleyecek?

Oyuncular çok iyi, kurgu fena değil film de o kadar kötü değil zaten. Biraz iyi şeylerden bahsetmek lazım. Mesela filmin gerçekçiliğine kimse laf söylememeli. Bunu hayatında en az bir kere dibe vuranlar anlayabilir. Bazen dibe vurursunuz ve en olmadık, en beklenmedik zamanda hayatınıza biri(leri) veya bir şey(ler) girer. Ondan sonra her şey değişmeye başlar. Yükselme değildir o değişim.

İnsan dibe vurmadan, bir şeyler kaybetmeden kendini tanıyamıyor. İnsan kendini keşfedemeyince hayatta hem başkalarıyla hem de hayatın kendisiyle mücadele edemiyor. İnsan bu sayede özgürleşir. Özgürleşmeyen insan kalabalık bir sokağın ortasında dans edemez ve ondan sonra da ölüp gider. Yani aslında bütün mesele yüklerden kurtulmaktadır. Önemli olan özgürleşmektir. Kolay bir laftır ama büyük cesaret gerektirir. Bu cesareti elde edebilmek için kaybetmek ve dibe vurmak gerekiyor maalesef. Bir de güç verecek biri veya bir şey. Tek bir kişi olsa dahi yeter!

Filmden böyle mesajlar çıkarmak çok mümkün. Hoşumuza da gidiyor. Bunları duymak ve görmek isteriz. O duyguyu da alıyoruz ama yine de beklentimiz daha fazlasıydı. Üzüntümüz bundan kaynaklanıyor. Keşke daha sert ve vurucu olsaydı, o zaman başucu eseri dahi olabilirdi.

Ama yine de hem fragmandan hem filmden bize arda kalan bir Crazy on you var ki, her şeye değer.  Zaten soundtrack şahane. Film La Boheme ile bitiyor. Vallee'nin içinde büyük bir Charles Aznavour sevgisi var herhalde. Ne de olsa C.R.A.Z.Y'de de ailenin babası her yaş gününde Emmenez Moi söylüyordu. Hatta bir de Hier Encore sahnesi vardı. İkinci kere anmışken söylemem lazım; uzun zaman önce izlediğim ama hâlâ aklımda yer eden C.R.A.Z.Y. sanırım bundan çok daha iyiydi.


Pazar, Aralık 3

Yılın Kadrosu



uefa.com'a girip yılın 11'ini seçtik.

Seçimlerimi olabildiğince objektif olarak değerlendirdim ama çıkan sonuç biraz acayip oldu. Esasında çok acayip de sayılmaz ama böyle bir hakimiyeti beklemiyordum. Son iki senenin Şampiyonlar Ligi kazananı ve 2017'nin La Liga şampiyonu Real Madrid, tam 7 oyuncu soktu. Esasında sokmamak için de çok uğraştım ama sitedeki diğer adaylar beni pek tatmin edemedi.

Kaleye Gianluigi Buffon'u koyduk. İtiraf etmek lazım, biraz yaşına hürmet ettik. Fakat yine de kötü bir sene geçirmedi. Diğer adaylar arasında Oblak'ı ona yakınlaştırabilirdim ama kupasız bir kaleciyi koymak istemedim.

Geri dörtlünün solunda Marcelo'ya ve stoperlerin birinde Sergio Ramos'a kimse itiraz etmez herhalde. Bir diğer stopere Bonucci'yi koydum. Yılın son 3-4 ayında biraz sönük olsa da Juventus'un Şampiyonlar Ligi finaline çıkmasında etkisi büyüktü. Sağ bek adaylarını hiç beğenmedim. Artık Dani Alves'ten gına gelmişti. Yeni bir yüz diyerek Mendy'i koyduk oraya.

Orta saha tamamen Real Madrid oldu. Luka Modric'e itiraz olmaz. Toni Kroos'u da birçok kişi kadrosuna koyar. Casemiro, kendi bölgesinin en iyilerindendi. Belki Kante gibi biri olsaydı onu seçerdim. Fakat Chelsea'den bir tek karakter konusunda güvenimizi kazanamayan Eden Hazard aday gösterilmiş. Seçmek mümkün olmazdı. Kevin de Bruyne ise özellikle son dönemdeki performansıyla aklımı çeldi ama yine de Casemiro'nun mücadelesi ön planda kaldı. Asensio'ya torpil geçtiğimi kabul edebilirim ama önümüzdeki yıllarda buraya defalarca giecek biri için ilk adımı attırmak önemliydi. Gençlere şans vermek lazım!

İleri ikili tabi ki Messi ve Ronaldo. Yapacak bir şey yok, keşke onlara özel ödül verip adaylıktan çıkarsalar. Daha rekabetçi bir yarışma olurdu. Olay bu. Yazı da bu. Sonu yok. Bakalım kaç kişiyi bileceğiz.