Salı, Ocak 15

Filmlerle Sosyoloji


Sinemaya ilgimiz hız kesmeden devam ediyor ama sosyolojiyi unutmuşuz. Bu kitabı okuyunca bir kez daha anladım. Oysa çok keyifli bir çalışma. Lancaster Üniversitesi'nden Bülent Diken ve Aarhus Üniversitesi'nden Carsten Laustsen altı tane meşhur filmi, birey ve toplum üzerinden yeniden okuyor, değerlendiriyor. Hamam, Sineklerin Tanrısı, Tanrı Kent, Dövüş Kulübü, Brazil ve Hayat Güzeldir değerlendirilen filmler. Aralarından sadece Hamam'ı izlememiştim ama ona dair bölümü okurken de zorlanmadım. Ne de olsa Doğu-Batı çatışması konu olunca filmi izlemeden de meseleyi kavrayabiliyoruz.

Fakat sosyolojiden uzun yıllardır uzak kalmanın sıkıntılarını, kitabı okurken çokça yaşadım. Yapılan atıfların, alıntıların ne olduğunu unutmuşum. Neyse ki sinemaya hakimiz. En beğendiğim bölüm, Sineklerin Tanrısı oldu. Şu anın Türkiyesi ile paralellikler kurmayı kolaylaştırıyor. Zaten kafamızda gezinen türlü türlü düşünceler varken, o bölüm sayesinde çok daha sağlam temeller kurabilme imkanı buldum.

Kitabı uzun uzun değerlendirmek, karşı çıktığım yerleri belirtmek, katıldığım noktaları vurgulamak isterdim ama pek haddim olmadığına eminim. Hamam'ı da izlemek lazım...

Pazartesi, Ocak 14

Cazibe Merkezi


İstanbul'un eski fotoğraflarını görünce uzun uzun bakıyorum. Neymiş, ne olmuş... Güzel bir kıyas malzemesi çıkıyor ortaya. Özellikle anne-babamın gençliğine tekabül eden dönemler beni daha da meraklandırıyor. Aynı yerlerde büyümüşüz ama hiç de aynı değilmiş. Ne kadar da ilginçmiş. Yaklaşık kırk sene önce; insanlık tarihinde kısacık bir süre, ama bambaşka bir çağ gibi...

Bu sefer bir fotoğraf değil reklam çıktı. Kendimi garip hissetmem için çok fazla bireysel neden var ama bunların hiçbiri önemli değil. Yine de reklam hoş. Sanki Geleceğe Dönüş!te Hill Valley'in yapıldığı döneme denk gelen Marty gibi hissediyoruz. Elimize böyle bir afiş tutuşturuyorlar sanki. İnsan şaşırıyor; her şey farklı...

Bakireler Tapınağı denizin ortasında duruyor. Şimdilerde Migros'un otoparkında. Apartman yok. Tarlalar var. "Banliyo trenleri durur" diyor ama yaklaşık altı senedir durmuyor! İnsanlar denize girmeye buraya geliyormuş... Sadece birkaç sene sene önce.

Pazar, Ocak 13

İmkansız Olasılık


Serkan Ercan sevdiğim bir oyuncu. Bir televizyon filminde oynadığını öğrendiğimde merak etmiştim. Fakat televizyon filmlerinin bir sıkıntısı var. Saati kaçırırsanız, filmi de kaçırırsınız! Ben de İmkansız Olasılık'ı televizyonda (TRT) yayınlandığında izleyememiştim. Daha sonra film hakkında bilgilere bakarken Görkem Kasal'ın da olduğunu öğrendim.

Görkem Kasal şeklinde yazınca garip durdu. Kendisi, blogda adı sıkça geçen Mahir'in arkadaşıydı. Yani bizim için sadece Görkem! Zamanında çok bir araya gelmişliğimiz vardı. Genellikle futbol konuşmaya çalışırdık ama onun hayalleri vardı, bize onları anlatırdı. Açıkçası biz de küçük küçük esprilerle dalga geçerdik. Kırıcı olmazdık ama hayalleri büyüktü. Mesela Sıla'nın bir klibinde oynamıştı. Mahir de o konuya çok takmıştı. Görkem, klipte sadece arkada yürüyordu. Yüzü bile net gözükmüyordu. Bu da Mahir'in iğnelemeleri için yeterliydi.

Sonrasında koptuk tabi. Aradan yıllar geçti, bir de baktım; İmkansız Olasılık'ta o da oynuyormuş. Sevindim. Filmi bir şekilde yakaladım. İzledim. Bir daha sevindim. Umarım yolu açık olur.

Diğer yandan film de fena değilmiş. Bir televizyon filminden beklentiler ne kadar olmalı; bu ayrı bir konu. Üstelik devlet televizyonunda yayınlanan, sosyal sorumluluk projesi adı altında değerlenirebileceğimiz, mesaj kaygısı güden bir filmden bahsediyoruz. Bütün bunlar, filmin ve hikayenin duygusunu öldürme konusunda gizli düşmanlardır. Buradan çok güçlü film çıkarmak zordur. Fakat ekip bunu başarmış.

Biraz Dangerous Minds esintisi var. Olmaması da mümkün değil. "Sorunlu öğrencilere öğretmenlik yapmak" sinemanın sevdiği konulardan. İdealist öğretmenlere de hasret olduğumuz için televizyon ekranında görünce bile mutlu oluyoruz. O yüzden çok kaliteli bir film olmasa da; bariz eksikleri da sonuna kadar izlettiriyor. Zaten 90 dakikalık; hap bir film... 

Bilen bilir; müfredatın dışında çıkan öğretmenleri severiz. Tarık Hoca (Serkan Ercan) da onlardan biri.

Cuma, Ocak 11

Türk Telekom 87 - 81 Galatasaray



Blogu boşlamanın sıkıntılarını yaşıyorum. Gittiğim maçları, kişisel tarihime not düşmek adına buraya yazmayı seviyorum. Eskiden maçların en fazla bir gün sonunda yazı bloga atılmış olurdu. Fakat artık ben yazana kadar aradan haftalar geçiyor. Sakaryaspor - Samsunspor maçında da benzeri olmuştu ama en azından o karşılaşma ilk yarının son maçıydı. O gün lige ara verildi. 2018'in son günlerinde gittiğim Türk Telekom - Galatasaray maçının ardından ise iki takım maç yapmaya devam etti. Yani maçın üzerinden çok sular aktı, haliyle yazının güncelliği kayboldu.

Neyse ki bu bir basketbol maçı. Uzun uzun bir analiz yapmaya yetim yok. Üstelik bu sezon çok az basketbol maçı izledim. Salonlardan da elimi ayağımı çekeli çok oldu. Futbolda Passolig gibi somut bir nedenim varken, basketbola bu kadar soğuk davranmam ilginç. Zira ortada hiç bir nedenim yok. Sadece üşengeçlikten. Fakat bana da hak verilebilir, çünkü salonlar çok uzak. Sinan Erdem, Akatlar, Ayhan Şahenk, Ülker Arena... Hiçbirine tek vasıta ile gitmem mümkün değil. Ankara'ya gittiğimde ise şehrin tam ortasında bir salonla karşılaşmak büyük keyif oluyor. Tek bir metroyla, en fazla aktarma yapa yapa salona gidebiliyorsunuz.

Bir cumartesi günü saat 15.15'te başlayacak maça yoğun bir ilgi olmaz sanıyordum. Fakat Ankaralılar maça akın etmiş. Galatasaray her zaman Ankara'ya gelmiyor. Hem de başkan Mustafa Cengiz'in tabiriyle "Son 20 yılın en büyük zaferini" yaşadıktan bir hafta sonra parkeye çıkmak kolay rastlanan bir durum değil. Bu yüzden olsa gerek Ankaralı Galatasaraylılar maça akın etmiş.

Maçtan önce bir süre maçı hangi tribünde izleyeceğimi düşündüm. Eskisi kadar derin olmasa da serde bir Galatasaraylılık var. Fakat deplasman tribününe girip, geç çıkmayı kaldıramazdım. Üstelik pota arkasından maç izlemek de kolay değil. Türk Telekom'un Ankaragücü tayfasını karşıya alıp, oturarak maç izleyen basketbolseverlerle salonun ortasından maçı takip etmek cazip geldi. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı.

Herkesin koltuğunda oturma isteği medeniyet talebi olabilir ama maçın bir periyodu boyunca insanların devamlı ayakta koltuk koltuk gezinmeleri tüm konsantrasyonumu bozdu. Rahat maç izlemeyi yaygınlaştırmak için getirilen sistem, salona erkenden gelip yerine oturan adamın bir periyot boyunca sahaya bakamamasına neden oluyor. Ankara seyircisi, ufacık salona bir saatte yerleşemedi. 

Devamında da basketbolun VAR'ı devreye girdi. Hakem heyeti her pozisyonda masaya geldi. En ufak tartışmalı kararı monitörden izlediler, tartıştılar. Basketbolda kurallar daha keskin, en ufak karar da büyük farklar oluşturuyor. Yani pozisyonların titizlikle incelenmesini anlayabiliyorum. Fakat diğer yandan maçı anlamak, maça girmek zorlaşıyor. Haliyle son yıllarda izlediğim en sıkıcı maç oldu.

Gerçi maçın kendisi sıkıcı değildi, sıkılan bendim. İki takım da tempolu oynadı. İki takım da skor üretti. Keyifli bir basketbol vardı. Skora da yansıdı. Türk Telekom'un kadrosu Galatasaray'a göre daha ağır basıyordu. Zaten maç öncesinde Galatasaray'dan büyük beklentilerim de yoktu. Sezona kötü başlamışlardı, buna rağmen bir önceki hafta Fenerbahe'yi, daha öncesinde de Beşiktaş'ı yenmişlerdi. Yeterli!

Fakat puan durumuna bakınca şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Lig maçlarını ara ara izliyorum. Sonuçlara bakıyorum. Transferleri de takip ediyorum. Fakat puan durumuna hiç bakmamıştım. "Zaten Fenerbahçe lider" düşüncesi, puan durumunu bana unutturdu. Oysa Galatasaray ilk dörde kadar yükselmiş. Ben bu sezon play-off yapamayacaklarına şartlamıştım kendimi. Özellikle Euro Cup faciası zihinde "Kötü takım" algısını yaratmıştı. Kadrodaki oyuncular da hem isim olarak hem de izlediğim maçlarda performans olarak tatmin etmedi. Bu takımın ilk dörtte olması çok şaşırtıcı. 

Türk Telekom için ise aynısını söyleyemem. Onların üçüncülüğü oldukça normal.Tecrübeli bir Türk rotasyonu, yanlarında çok iyi yabancılar. Ligin sayı kralı Landesberg, Stimac, Campbell, Gabriel... Lige yeni yükselmiş bir takım olmalarına rağmen yüksek bir potansiyelleri var ve onu da her maç gösteriyorlar. Yenildiklerinde bile güzel maç izlettiriyorlar.

Aslında fena ligimiz yok, sadece Fenerbahçe'nin arayı çok açması kötü oldu. Ligin şampiyonu belliyken, geri kalan maçları hangi motivasyonla izleyeceğiz? Galatasaray, Beşiktaş ve Karşıyaka'nın da eskisi kadar ısıran takımlar olamaması ilgiyi azaltıyor. Yine de sahada güzel bir mücadele var. Tofaş, Telekom, hatta Gaziantep, Bahçeşehir lige renk katıyorlar. Tabi bir de ligin 15 takımla oynanması var. Her hafta bir maç az izliyoruz. Ligin de yayıncısı evlerden uzak... Bunlar da negatif durumlar.

Sorunlar çok. Başa dönersek; salonlara daha çok  gitmek gerek. Ligin kendisi olmasa da maçlar bunu hak ediyor. Bir de salonlar uzak olmasa...

Pazar, Ocak 6

İçimizdeki Şeytan



Kürk Mantolu Madonna'yı okuduğum dönemlerdi. 4 numaralı otobüsle Kadıköy'e giderken kitabı açmış, okuyordum. Altıyol'a yaklaşırken kitabı kapattım.Yavaş yavaş inecektim artık. Yanımda orta yaştan, yaşlılığa doğru ilerleyen bir adam vardı. Kitabı beğenip beğenmediğimi sordum. Ben de okuduğum kısmının tatmin ettiğini söyledim. "Bence İçimizdeki Şeytan'ı oku. O daha güzel" dedi. Adam Altıyol'da indi, ben de Rıhtım'a gittim.

Ben zaten İçimizdeki Şeytan'ı okumayı planlıyordum. Fakat Kürk Mantolu Madonna'yı çok beğenince, ardından da böyle bir referansı, ilginç bir şekilde ve tanımadığım bir kişiden alınca hevesim arttı. Aradan hatırı sayılı bir zaman geçse de, verdiğim sözü tuttum.

İlk baştan söylemek lazım; benim için Kürk Mantolu Madonna, İçimizdeki Şeytan'dan daha güzel bir roman. İçimizdeki Şeytan da kötü değil ama Raif Bey'in öyküsü, hayatı, yaşadıkları beni Ömer'den daha çok etkiledi. Raif Bey'in hayatla, geçmişle, kararlarıyla, gerçekleri ve hayalleriyle yüzleşmeleri ve bunu kimselere belli etmeden yapan hali gönlümü fethetmişti. Ömer'in öyle biri olmadığı kitabın adından bile belli oluyor. Üstelik ilerleyen sayfalarda net bir tasvir de var. Yaptığı her hatayı içindeki şeytana bağlayan bir adamdan bahsediliyor. 

Zaten iki kitabın yazarı da aynı. Kalem aynı, his aynı, yetenek aynı. O nedenle kıyaslama yaparken karakterler ve kurgu öne çıkıyor. Tabi İçimizdeki Şeytan'ın güçlü kadın karakteri Macide'ye saygı duymamak elde değil. 1940'larda tasvir edilen bu kadın karakter, toplumsal yaşamımız için çok kıymetli. Bugünden bakınca değeri belki tam olarak anlaşılmayacak ama Ali'nin bize bıraktığı en cesur miraslardan biri olarak kalacak.

Yaşıtlarım ve çevremdekiler kadar olmasa da buraların düzenine sıkışıp kalmaktan rahatsızım. Haliyle Kürk Mantolu Madonna beni daha çok etkilemiş olabilir, bilemem. Son dönemde daha popüler olması, dizisini çekilecek olması kitaba bir gereksiz bir antipati oluştursa da ben bunu yapamıyorum. Bu Cihangir tayfası da o kadar boş insanlar değil. Bizim kuşak veya belli bir kesim için Kürk Mantolu Madonna'nın şu an birinci sırada olmasını anlamak mümkün. Diğer yandan, bana kitabı öneren yolcunun yaş grubu için de İçimizdeki Şeytan daha makul olabilir. Zira artık onların hatalarıyla, kendileriyle yüzleşme zamanıdır. Bilemiyorum. O yaşa gelirsek, o zaman daha iyi anlarız. Fakat anlayabiliyorum. Tabi sadece yaş grubu ile alakalı bir ayrım değil. Daha çok karakterin olduğu, daha felsefi, daha toplumsal bir kitaptan bahsediyoruz. Fakat benim nazarımda daha hisli ve güçlü değil.

Fakat sonradan öğrendim ki, kitabın bir de kişisel yönü varmış. Zaten politik bir kitap olduğu belliydi ama Ali'nin kişisel husumetlerini de içinde barındırıyormuş.  Kürk Mantollu Madonna daha bireysel bir hikaye ama çok geniş çevreye ulaşabiliyor. İçimizdeki Şeytan'ın toplumsal tarafı daha belirgin ama kişisel bir durumdan besleniyor. Bu nedenle.bazı taraflarının eksik kalması, ilk okunduğunda tam oturmaması normal. Ömer'in yakın arkadaşı Nihat'ın Nihal Atsız olması, Peyami Safa'nın, Necip Fazıl'ın kitapta karakterlere ilham olması, tüm düşüncelerimi başka bir yöne çevirdi.

Tabi bu eşleşmeleri Ali'den duymadık. Fakat birçok kaynakta yorumlar böyle. Nihal Atsız'ın da bu kitaba "İçimizdeki Şeytanlar" başlığı altında verdiği bir cevap var. Yukarıda bahsedilen eşleşmeyi kabul eden, Ali'ye bel altı vuran, küçük düşürmek için fiziksel özelliklerini bile aşağılayan bir yazı. Belli ki roman Atsız'ı çok sinirlendirmiş. Sadece kendisine ve çevresine yapılan saldırıları değil, karşı tarafın düşünceleri ve hayat tarzı bile onu rahatsız etmiş. Hatta Macide karakterini fahişe olarak nitelendirmiş. Fakat kitabı okuyunca da Ali'yi sinirlendiren durumların olduğunu da görebiliyoruz.

İnternette kitap yorumlarına baktığım zaman "Ali'nin aydınların yapmacık dünyasına eleştiri" tadında cümlelere rast geldim. Bizim ülkemizde 'Aydın' kelimesinden ne kast edildiği, hele bir de eleştiri içinde kullanılıyorsa, bellidir. Oysa bu kitapta eleştirilen insanlar, şiir veya makale yazsa da, o 'aydın' tanımının içine girmediklerini söyleyebiliriz.. Hatta daha çok,  aydınları eleştiren insanların kahramanları olarak tasvir edilmiş. Söyledikleri ve yaşantıları arasındaki farklar, ikiyüzlülükler, başkalarının hayatlarına müdahaleler, başkalarının hayatlarını zindan etmeler, dedikodular, küçümsemeler... Atsız'ın cevabında bile bunlardan sıkça var.

Ömer de (Sabahattin Ali) çevresindeki insanlar da kusurlu insanlar. Ömer'in kendisinin farkına varması, onu diğerlerinden en kadar ayırır? Üstelik bahsettiği ve bahsedildiği kadar zeki ise, önceki saflığı ne kadar hoş görülebilir? Bunlar ayrı ve geniş konular. Kitabın asıl vurucu karakteri ise Hafız Hüsamettin Bey'dir. Çevresinde olan bitenlerden sakınamadığı için kendisini bir anda yok eder, kendi kendisini cezalandırır. Giderken de Ömer'e "Bana dünyanın hakikaten suratına tükürülmeye bile değmez olduğunu ve bu dünyada suratına tükürülmeyecek bir tek, ama bir tek insan bile bulunmadığını sağlam bir şekilde ispat ettin." der. Kilit bir rolü, önemli bir tiradı vardır. Kitabın anlatmak istediğini özetler.

Diğer yandan 1940'ta yayınlanan bu roman Türkiye'nin yakın tarihine de bir parça ışık tutuyor. Bazı okuyucuların "Bugünlere ne kadar benziyor" şeklinde yorumlar yazdıklarını gördüm. Zaten öyle olması gerekiyor, zira bu çarpışma, bu sorunlar, bu meseleler, son 20 yılın, hatta son 80 yılın konusu değil. Belki 200 yıllık bir sorun. Bizim yaşantımıza denk geldiği için kendimizi bahtsız saymamız biraz haksızlık gibi.  Eski fotoğraflara bakıp "O dönemler ne kadar güzelmiş, biz hangi cehenneme düştük" demek ise işin en kolayı. 

Unutmayalım ki Sabahattin Ali, 1948 yılında, 41 yaşındayken öldürüldü....





Cumartesi, Ocak 5

Sakaryaspor 2-2 Samsunspor


Maç oynanalı üç hafta oldu ama biz bloga daha yeni atabiliyoruz. Çok da yoğun değildim ama bu iş biraz alışkanlık istiyor. 'Yarın yaparım' diye öteledin mi, erteleye erteleye gidiyorsun.

Neyse ki o günden kalan hatıralar çok taze. Futbol için şehir şehir dolaşmayı çok seviyorum. Eskiden bunu Galatasaray üzerinden kurgulamak çok kolaydı. Tuttuğun takım zaten bir motivasyon kaynağı oluşturuyor. O takım, büyük kulüp olunca milyonlarca taraftarı oluyor. Haliyle sen de çevrende aynı takımı tutan yüzlerce arkadaşını barındırabiliyorsun. Bir deplasman için yol arkadaşı bulmak da kolay oluyor. Fikstürden maç seçmek gibi bir lüksün de var. Gaziantep'e gitmezsin, iki hafta sonra Ankara'ya gidersin. Malatya soğuk gelir, Antalya'ya iner hem tatil hem hem maç planı yaparsın.

Fakat artık o günler eskide kaldı. Passolig boykotuna devam edeceğim. Bu da izleyebileceğim maçların, liglerin sayısını azaltıyor. En üst lig 2.Lig! Şikayetçi değilim. Çok severek takip ediyorum. Fakat o ligdeki maçları izlemek için ekstra motivasyonlar lazım. Birincisi İstanbul içindeki takımların stadyumları çok uzak. Eskiden Kadıköy'den Karagümrük'e gitmek zor gelirdi, şimdi Karagümrük bile kendi sahasında değil. Olimpiyat'a gidiyorlar. Maçların büyük bir kısmı sabah (Bizim için sabah) 13.30'da, o da biraz üşendiriyor.

Tüm bunları yazdıktan sonra Sakarya'ya gitmek çelişki gibi durabilir. Fakat Pendik-Arifiye treninin sadece bir saat sürdüğünü düşününce, yolun çok da zor olmadığını görebiliriz. Burada önemli olan organizasyon. Sakarya'da yaşayan arkadaşımız biletleri aldı, biz de İstanbul'dan üç kişi yola çıktık. Hafta içinde alınan kararla maçın 19.00'a çekilmesi de güzel oldu. Planlarımızı 13.30 için yapmıştık. Öyle olsaydı yine gidecektik ama 19.00 kararı, günü daha da tatlandırdı.

Sakarya'ya daha önce, yine maç için gitmiştim. 2012 yılıydı. Sakaryaspor - Akhisarspor maçıydı. Altı yıldan fazla süre geçmesi inanılır gibi değil. O günden sonra ben de Sakarya da, Sakaryaspor da çok değişti. O günlerde Sakarya'ya trenle gidemiyorduk. Hatta "Tren seferleri başlamadan gelmem" yazmıştım. Şimdi trenle gidebiliyoruz. Fakat kalkış noktamız Pendik; Haydarpaşa hâlâ kapalı...

Altı sene önceki Sakarya, depremin izlerini atamamış gibiydi. Aradan 13 sene geçmişti ama melankolik ve yaralı bir hali vardı. O 13 sene değişime direnmiş gibiydi ama sonraki altı senede biraz daha çok değişip geliştiklerini görebildik. Tabi insan o şehirde yaşamadan bilemez. Günübirlik gelip, şehrin en güzel yerlerini gezip döndükten sonra sağlıklı değerlendirme yapmak kolay değil. Fakat zaten altı sene önce de aynı şeyi yapmıştık. Benzer bir deneyim, farklı gözlemler. 

Tabi bizim için en önemli değişim stadyum. Eski Atatürk Stadyumu yıkık dökük bir şekilde duruyor. Oraya artık millet bahçesi mi yapılacak alışveriş merkezi mi ilgilenmiyorum. Sakaryalı bu duruma ne diyor onu da bilmiyorum. Fakat yeni stadyumun kapasitesini duyunca hayret ettim. 25.000!

Eskişehir, Samsun, Diyabakır, Adana, Kocaeli gibi şehirler genelde 33.000 kişilik stadyumlarla ödüllendirildiler. Sakarya şehri onlar gibi bir büyükşehir değil. Nüfusu az. Sakaryaspor da son dönemlerde alt liglerde. Fakat oradaki futbol sevgisini bilmeyen yok. Alt liglerde bile tribün doldurabilen bir kitle var. Er ya da geç bu kulüp Süper Lig'e çıkacak ve bu yepyeni 25.000'lik stad az gelecek.

Zaten Samsunspor maçında da aynısı oldu. Stadyum ağzına kadar doluydu. Bence fazlası bile vardı ama o konuya girmeyelim, sonra bu lige de Passolig gelir. Maça ilgi olması doğaldı. Sezonun en önemli maçlarından birini izledik. Beyaz Grup, bu sezon oldukça zorlu. İçerisi Şampiyonlar Ligi gibi. 2.Lig'i stadyumdan daha çok izlediğimi söyledim ama burada da Beyaz Grup, Kırmızı Grup'a göre çok önde. Pendikspor bana çok yakın, Bodrumspor el altında sayılır, Sakaryaspor'un da yoluna alıştık. Yarış da çok heyecanlı. Hafta başlarken Sakaryaspor lider, Samunspor arkasında, Sarıyer takipteydi. Gündüz seansında Sarıyer deplasmanda Uşakspor'u son dakika golüyle yenince hesaplar karıştı, izleyeceğimiz maçın önemi biraz daha arttı.

Maça kadar geçen sürede şehrin ilgisini görebildik. Seneler önce bir üst ligde izlediğimiz Sakaryaspor, bu kadar merkezde değildi. O zaman şehrin bir kırgınlığı vardı. Şimdi ise alt ligde olmalarına rağmen heyecan daha büyük. Formalı, atkılı insanların sayısı çok fazla. Merkezde toplanıp yürüyüş yapan geniş bir grup da vardı. Bu hava maçı da etkilemiştir muhakkak.

İki takım hakkında kulaktan dolma bilgilerimiz vardı. Bu bilgiler ışığında Sakaryaspor'un daha avantajlı olduğunu düşünüyordum. Bir kere iç sahada, muhteşem bir atmosferde maça çıkacaklardı. Ayrıca İsmail Ertekin göreve geldiğinden beri hiç yenilmemişler, sadece bir kez berabere kalmışlardı. Gerçi Samsunspor da fena bir tabloya sahip değildi ama sonuçta deplasman takımıydı.

Fakat maç beklediğimiz gibi başlamadı. Maçtan önce kendi aramızda yarı şaka "Böyle maçlarda maçın başında gol yemek adettendir" cümlesi gerçek oldu. Samsunspor, 6. dakikada Samet'in harika golüyle öne geçti. Haliyle golün ardından da kendi sahalarına geçtiler. Oyunu çirkinleştirmediler ama alan daraltarak rakibi zora soktular, oyunu kısırlaştırdılar. Rakibe çözüm bulamayan Sakaryaspor'un imdadına ise Samsunspor'un savunması yetişti. Sağ tarafta Erhan Kartal'ın dalgınlığı, rehaveti ve sakarlığı Sakaryaspor sol beki Canberk'in ceza sahasına girmesine neden oldu Devamında da Canberk yerde kaldı. Dilaver'in penaltısıyla Sakaryaspor beraberliği yakaladı. Kalan 10 dakikada başka gol olmayınca devre 1-1 sona erdi.

İkinci yarıda bu sefer daha farklı bir başlangıç öngörüyorduk. Fakat yine aynısı oldu. Hemen devrenin başında Oğuz Gürbulak Samsunspor'u öne geçirdi. Ardından da Sakaryaspor beraberliği yine penaltıdan buldu. En azından bu sefer cevabı erken verdiler. 53. dakikada skor 2-2'ydi. Yarım saatten fazla süre vardı. Ev sahibi için avantajdı. Fakat kalan sürede galibiyeti kaçıran Samsunspor oldu. Çok daha organize, çok daha düzenli oynadılar. Korkmadılar, sinmediler. Çok iyi paslaştılar. Pozisyona girdiler. Direkten dönen topları oldu. Sakaryaspor ise çok kısır kaldı. Sürekli uzaktan şut denemek zorunda kaldılar. Takımın en golcü ismi, Galatasaray altyapısından yetişen Berk İsmail Ünsal, sezon boyunca dikkat çekici işlere imza attı. Onu ayrı bir gözle izlemek istedim ama 90 dakikada varlık gösteremedi. Zaten Sakaryaspr'da da öne çıkan pek olmadı.

Tek bir 90 dakika ölçü olmak için yetersiz ama Sakaryaspor'un oyun olarak rakibine karşılık veremediğini, böyle devam ettikleri takdirde sezonu zirvede tamamlamalarının zor olduğunu belirtmek gerek. Bu gruptan sadece bir takım direkt olarak üst lige çıkacak. Play-off ise cadı kazanı gibi bir yer. İşin oraya kalması kimseyi memnun etmez. Sarıyer'i çıplak gözle izlemek kısmet olmadı ama onların da iddiasını düşününce Sakaryaspor üçüncü aday gibi duruyor. Transfer döneminde de eli kolu bağlı olan takım Yeşil-Siyahlılar. Sakaryaspor'un ikinci yarının hemen başında Sarıyer'e, sezonun son maçında da Samsun'a gideceğini düşününce fikstür de onlardan yana olmayacak. Bu arada Samsunspor ile aynı puanda olan Keçiörengücü'nün de yarışta olduğunu eklemek gerek ama Galatasaray karşısında izlediğim Ankara takımının bu sert yarış için biraz acemi olduğunu düşünüyorum.

Bu arada ikinci yarı da o maçla başlayacak. Yani 20 Ocak; Sakaryaspor - Keçiören karşılaşmasıyla. Bir anda kendimizi bu maçta da bulabiliriz, hiç belli olmaz. Zehri aldık. Bu sefer bir gündüz maçı (şimdilik öyle gözüküyor) bize farklı bir tat katabilir.

Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Son yıllarda çok az maça gittim. Aklım hala 2000-2010 arası dönemde. Stadyumların eski ama atmosferlerin yoğun olduğu seneler. Tabi ki benim için Ali Sami Yen Stadı yılları demek. Sakarya'da  o günlere benzer bir gün yaşadım. Yeni stadın şekli, havası, insanların maçtaki tavırları, dolu merdivenler, yakılan meşaleler, gece maçı, heyecan... Muhakkak bir 2.Lig maçı izledik. Ortam ne kadar güzel olsa da maçın kalitesi ortada. Sakaryalı da üst düzey liglerde maç izlemeye alışkın bir seyirci grubu. Gece maçı olunca hafıza bir oyun oynamış olabilir. Beklentiler yüksek kalmıştır. Puan kaybı da yaşanınca maçtan keyif alamayanlar çoğunluktaydı. Fakat ben uzun zamandır böyle bir maç günü yaşamaya hasrettim. İyi oldu.

Keşke bir de stadyum şehirden, en azından terminalden bu kadar uzak olmasaydı. Neyse ki altı sene önce saat 21.00'de sona eren İstanbul otobüsleri, artık 22.00'de de vardı. Bindik döndük. Bir saat sonra evdeydik. Herkes 2-2 biten Beşiktaş - Trabzonspor maçını konuşuyordu. Kesin çok kaliteli bir maç olmuştur ama biz daha güzel bir gün yaşadık!

Pazartesi, Aralık 31

Gişe Memuru


Gişe Memuru ilk çıktığında (2010) vizyonda ilgi görmese de, aldığı ödüllerle (Antalya'da en iyi ilk film ödülü, yurt dışında 35'e yakın ödül) dikkat çekmişti. Daha sonra bir sahnesini görerek benim de ilgimi yakalamıştı. Bir ara Türkiye'nin en iyi, en formda oyuncusu olan Nadir Sarıbacak'ın tek sahnesi, çok sevdiğim Serkan Ercan'ın baş rolü kapması yeterli verilerdi benim için. Fakat 2010'daki filmi izlemek için bekledim de bekledim.

Yönetmen Tolga Karaçelik'in ikinci filmi Saramaşık ise zaten ülkeyi salladı. Son dönemde yapılmış en iyi filmlerden biriydi. Sarmaşık'ı izledikten sonra Gişe Memuru için artık vakit kaybetmemek gerektiğini düşündüm. Tam o sırada Kelebekler de çıktı. 

Açıkçası Kelebekler için iyi yorumlar gelmedi. Beklentiler yüksekti. Kazandığı ödüller ortadaydı. Fakat yorumlar çelişiyordu. Gişe Memuru hakkında ise yorum bulmak kolay değil. Çok fazla izlenmemişti. Kıyıda köşede kalan bir film olduğunu düşünüyordum. Sarmaşık, Gişe Memuru için yine iyi bir referans olarak duruyordu.

Fakat Gişe Memuru'nun beklentimin altında kaldığını kabul etmem gerek. Sarmaşık'tan çok, henüz izlemediğim Kelebekler'e yakın sanırım. Esasında çok güzel düşünülmüş bir hikaye mevcut. Nasıl Sarmaşık bir gemide geçiyorsa ve o dar alanda birkaç karakterle yönetmen harika bir iş çıkardıysa Gişe Memuru da aynı kıtlığı vadediyordu. Bir gişe kulübesinde varlığını sorgulayan ve hatta kaybeden bir tek karaktere odaklı hikaye oldukça zor ama bir o kadar da ilgi çekici bir sinema ziyafeti gibi duruyordu. Tabi Sarmaşık kadar tek mekana bağlı kaldığını söyleyemeyiz. Gişe memuru Kenan'ı sadece bir kulübede ya da sadece işinde görmüyoruz. Onun sosyal hayatına da (ne kadar sosyal denirse) ziyaretlerimiz oluyor. Babasını, mahalledeki arkadaşlarını, mahalledeki kızı görüyoruz. Ondan sonra sabah oluyor ve hep beraber Araf'a, pardon Afar'a gidiyoruz. Bu arada Afar neresi bir türlü bulamadım! 

Karakterin iki hayatı arasında yaşadığı bunalımı biz de sonuna kadar hissediyoruz. Fakat en nihayetinde biz seyirciyiz. Hikayenin sonunda bir şey olmasını bekliyoruz. Yani sadece aksiyon olsun, eylem olsun, anlam olsun demiyoruz. Fakat derdini anlatmakta daha başarılı olmasını, kafamızda sorular oluşturmasını veya içimizde kötü de olsa bir his oluşturmasını bekliyoruz. Gişe Memuru'nun kaçırdığı nokta da burası oluyor. Son viraja kadar usul usul giderken bir anda kulübeye çarpıp her şey sona eriyor!

O nedenle yönetmenden ve senaryodan puan kırıyoruz. Oyuncular zaten üst düzey, görüntü yönetmeni de işini hakkıyla yapıyor. Serkan Ercan Antalya'da ödül alan bir performans ortaya koyuyor. İlginçtir, o sene (2010) ödülü Bartu Küçükçağlayan (Çoğunluk) ile paylaşıyorlar. Karaçelik'in üçüncü filminde bu sefer Küçükçağlayan oynuyor ve onun da karakterinin adı Kenan...

Gişe Memuru, izlenmeyecek bir film  değil. Belki seneler sonra Tolga Karaçelik sineması çok uzun bir listeye ve geniş bir kitleye sahip olursa o zaman daha da anlam kazanır. Fakat şimdilik, daha erken çekilen bir film olsa da  Sarmaşık'ık gölgesinde kalmaya devam edecek. 

Perşembe, Aralık 6

Bahane



Hafta içi öğlen saatlerinde Keçiörengücü - Galatasaray maçını izliyorum. Maç öncesi bazı tahminlerim var. Neyle karşılaşacağımı az çok biliyorum. Köhne bir stad, az kapasiteli ama dolu tribünler, kötü çekim açısı...

Alt lig maçlarını veya Türkiye Kupası'nın ilk turlarını izleyen inatçı futbolseverler için aşina bir durum. Üstelik büyük takımları da böyle şartlar altında izlemenin de ayrı bir zevki vardır. Bir de o büyük takım genç ve isimsiz oyuncularla sahaya çıkarsa tadından yenmez. Galatasaray da altyapı ağırlıklı bir kadroyla sahaya çıktı.

Bizim için her şey normaldi. 'Her şeyin en iyisine' alışan futbolsever için zor bir durum olabilir. Futbolu, sadece tuttuğu takımın maçlarından ibaret sayanlar için büyük ihtimalle hoş bir manzara değildi. Üstelik bu insanlar Twitter sayesinde tepkilerini, beklentilerini çok rahat dile getirebiliyorlar. 

Müşteri her zaman haklıdır. Herhalde bundan dolayı olsa gerek, maçın spikeri Cüneyt Şen, anlattığı maçı kötülemeyi tercih etti. Daha doğrusu maçı değil ama şartları yerin dibine soktu. Maçın kendisinden çok stadın ne kadar kötü olduğundan, o yüzden rahat çekim yapamadıklarından bahsetti. Büyük ihtimalle gelen tepkileri yumuşatmak için böyle bir yol seçti. Tepkinin adresini başka bir yere yöneltmek onun hedefiydi.

Türkiye'deki her takımın, her futbolcunun iyi şartlarda futbol oynaması en büyük isteğimiz. Bunu dile getirmek de herkesin hakkı ve hatta görevi. Bu konuda bir sıkıntı yok. Fakat Türkiye Kupası'nın yayıncısı maç boyunca şikayetlerini dile getirince bir çelişki ortaya çıkar. 

A Spor'un Türkiye Kupası yayınlarken en büyük motivasyonu; Türkiye'nin her şehrinden maç yayınlamaktı. Devamlı reklamlarında ve programlarında bunu vurguluyorlar. Bunu gerçekleştiriyorlar da... İlk turdan itibaren çok çeşitli ve birbirinden farklı stadyumlardan maç yayınladılar. Fakat hemen hiçbirinde spikerler, stadyumların kötü şartlarını dile getirmedi. Hatta tam tersine zaman zaman en 'kalitesiz' durumu bile dünyanın en iyi futbol olayıymış gibi sundular. O nedenle Galatasaray taraftarı rahat rahat maç izleyemiyor diye Keçiörengücü'nün bir sezon boyunca oynadığı stadyumdan yakınmak adil gelmedi.

Gözümüzü Süper Lig'den aşağı kaydırdıkça bu tip stadyumları çok fazla görürüz. Süper Lig yayıncısı beIN Sport'ta bu gerçekleri göremeyiz ama A Spor'da denk geliriz. Onlar bize nasıl anlatır bilemem ama  bu maça özel bir durumun yaşanmadığından eminiz. Şimdi çıkıp şikayetçi olmak, öncesinde ise bu 'romantik ve nostaljik' şartların ekmeğini yemek hoş bir tavır değil.

İşin daha geniş bir boyutu da var. EURO 2024, Türkiye'ye verilmeyince A Spor'da günler boyunca UEFA'nın ne kadar taraflı ve gerçeklerden yoksun bir karar verdiğini dinledik. Onlara göre Türkiye tam bir futbol ülkesiydi. Stadyumlar harika, yollar muazzamdı. Belki de adaylık dosyasında, yani göz önünde olan stadyumlarda ve şehirlerde sıkıntı yoktu. Fakat Türkiye'nin kusursuz bir futbol ülkesi olmadığını en iyi, sezon boyunca 7 bölgede maç anlatan A Spor spikerleri bilmeliydi. Fakat onlar yetersizlikleri yok sayıp, bir haksızlığa uğrandığını dile getirdi.

Bilmediğim bir konu ama bir tahminde bulunabilirim. Keçiören, Ankara'nın bir ilçesi.  Keçiörengücü, başkent Ankara'nın bir takımı. Büyük ihtimalle Berlin'in ikinci lig takımları benzer bir stadyumda maç oynamak zorunda kalmıyordur.

O yüzden bu gerçekleri stüdyolarda saklamaya devam ettiğiniz müddetçe, maç anlatmaya gittiğinizde "Keşke balkonda olsak" dersiniz.

Çarşamba, Aralık 5

The Maiden Heist



Morgan Freeman, Christopher Walken ve William Macy gibi üç usta adamın oynadığı komedi filmi. Muhakkak izlenmesi gereken filmlerden biri değil. Fakat bir öğleden sonra izlenecek iyi filmlerden biri. Fazla yormadan, 90 dakikada biten hap içerikli bir film.

Tabi film çok kaliteli olmasa da insanın kafasında bir tartışma konusu yaratabiliyor. İşçi sınıfından üç adam, çalıştıkları müzenin taşınma hazırlıklarına girmesi ile çok üzülürler. İşlerini kaybedecek olmaları onlar için önemli değildir. Hepsinin çok sevdiği birer sanat eseri var. 'Yüksek' zevklere hitap eden bu eserler ABD'den, Danimarka'ya gidecektir. Kahramanlarımız da çok sevdikleri eserleri her gün görme lüksünü kaybedecekleri için her şeyi hiçe sayarak harekete geçerler.

İşte tam bu noktada; sanatla ilgili sorular kafada patlamaya başlıyor. Sanat kimin içindir? Sanat hangi sınıf içindir? Sanat insana ne hissettirir? Günlük hayat gailesi sanata mesafeli olmak için bahane midir?

Bunların cevabı filmde pek yok. Gülüp geçiyoruz. Esasında bende de yok. Sorular hep var ama net bir cevabım hiçbir zaman olmadı. Filmi izleyince de bu sorular yeniden çıkıyor ortaya. 

Yine de filme paralel gidersek ve 'sanatın gücünü' boş verirsek, tutkuları için her türlü maceraya giden adamları saygıyla selamlıyorum.

Öte yandan film Türkiye'de vizyona girseydi ismi ne olurdu merak ediyorum.

Perşembe, Kasım 22

Pariente


Sürpriz bir şekilde beklentimi aşan bir film oldu. Zaten adını daha önce (2016 yapımı) hiç duymamıştım. Ekşi Sözlük'te bile başlığı yoktu. IMDB puanı da 6.5'tu. Aslında fena puan değildi ama 7'nin altında olanlara biraz şüpheyle yaklaşırım. Genelde de yanılırım zaten. IMDB sinema konusunda baktığımız ilk referans noktası olsa da, puanlama konusunda hiç uzlaşamıyoruz kendisiyle.

Pariente gayet sağlam bir Kolombiya filmi. 2017'de Kolombiya'nın Oscar aday adayı olmuş. Son seçkiye girememiş ama olsun. Başrolünde Bülent İnal ve Ercan Kesal'a benzeyen iki isim var. Diğer karakterler de, hikaye de Türkiye'yi andırıyor. Güney Amerika filmlerinde bu benzerliği çok fazla hissediyoruz. Benzer bir öyküden çok iyi bir Türk filmi çıkabilirdi. Diğer yandan Kolombiya'ya karşı çok fazla bilgi sahibi olmadığımız için zorlanıyoruz. En basitinden çok fazla Kolombiya şarkısı var filmde. Hepsi de önemli yer tutuyor. Bir anlamı olan şarkılar. Biz bunlardan bihaberiz. Hatta belki de filmin düşük puan almasının nedeni bile olabilir.

Güney Amerika'yı çok ıskalamamak gerek.

Çarşamba, Kasım 21

17 İmza



Fenerbahçe'nin küme düşmeyeceğine eminim. İş oralara gelmez. Fakat öyle bir takım küme düşme hattına girdiği anda rakipleri tarafından makaraya alınır. Bunlar işin normaliydi. Yine de 34 hafta sonunda aynı yerde olmayacağına eminiz. Bunu önce söyleyelim, sonra asıl anlatmak istediğimize geçelim.

Rıdvan Dilmen'in geçenlerde bu konuyla ilgili yaptığı çıkış çok konuşuldu. Ne demek istediğini anlıyorum. Fenerbahçe'nin ülke futbolu için ne kadar önemli olduğunu, kulübün küme düşmesinin sektöre ve oyuna ne kadar çok zarar getireceğinden bahsediyordu. Olabilir. Haklıdır.

Fakat orada söylenen bir söz, aslında Dilmen'in de içinde bulunduğu "futbol ailesi"nin nasıl bir zihniyete sahip olduğunun göstergesiydi. 

Dilmen, "Fenerbahçe küme düşmesin diye diğer 17 takım imza toplar, Fenerbahçe yine küme düşmez" diyordu. Fenerbahçe'nin eski futbolcusu olduğu için bazı makaralara kızması anlaşılabilir. Fakat verilen örnek çok şık değil. "Galatasaray, Trabzonspor vermez, küme düşmekten kurtulan takım vermez" gibi karşı görüşler de çıktı. Bunlar başka bir boyut. Bizim meselemiz, sportif başarının ve başarısızlığın böyle gelişmeler sonucunda değişebileceği ihtimalinin olması.

Süper Lig'de 34 hafta sonunda en az puan toplayan üç takım küme düşer. Bu üç takım Fenerbahçe de olsa, başkası da olsa değişmemelidir. Kimin gelip, kimin gideceğine veya gitmeyeceğine diğer 17 takım karar veremez. İlkeler esas olmalıdır. Bunun söylenmesi, akla gelmesi bile bir faciadır.

Bizim, hepimizin spora bakışı bu bakış önermeler üzerinden şekillendi. Komplo teorileri de "başkaları kollanıyor" düşünceleri de buradan çıktı. Sadece kollanmak ve teori yaratmak da değil mesele. Bazı çıkarların sporun, sonucun önüne geçmesi de bu felsefenin ürünü. Küme düşmek dünyanın sonu değil. Bir takım az puan toplarsa küme düşer. Bu gerçeği düşenler de kalanlar da kabullenir ve olgunlukla karşılar. Olması gereken budur. Başka çıkarlar; toplumsal memnuniyetsizlik, yayın gelirlerin düşmesi vs. gibi konuları bu gerçeğin önüne geçemez, geçmemeli. 

Fakat, futbol ailesinin kafası hep buna çalışıyor. Hatırlatalım, sözde de olsa zamanında Rıdvan Dilmen federasyon başkanlığına aday olacağını söylemişti.

Taraftar, sponsor, borsacı, yayıncı derse anlarım ama sahanın içinden gelen biri bunu dediğinde insan üzülüyor. Küme düşmeyi kabullenemeyen zihniyet, ikinciliği de kabullenmez. Şampiyonluk esas olur. Ondan sonra çıkıp "Üzerimizde çok baskı var. Başarı zorunluluğu var" demesinler. Çünkü belki de bunu kendileri yaratıyordur.

Salı, Kasım 20

Sherlock Jr.


Mesut Özil'e benzeyen suratını neredeyse tek bir mimik kullanmadan izleyicinin önün sokan Buster Keaton'ın izlediğim ikinci filmi. Açıkçası General'dan daha çok sevdim. Bu film sayesinde onun neden Chaplin ile kıyaslandığını daha iyi anladım. Benim tarafım yine Chaplin olacak gerçi ama bu filmi izledikten sonra Keaton'ın sinemaya kattıklarını görmemek mümkün değil.

Tabi 1900'lerin başındaki sinemaya çok hakim değiliz. Yani yenilikler Keaton'dan mı, yoksa başka birilerinden geliyor emin olmak zor. Zaten Chaplin'in farkı da burada ortaya çıkıyor. Keaton belki bir fikir katıyor ama Chaplin fikirleri bir şekle sokarak tarz yaratıyor. Mühendislikte paye Keaton gibi öncülere verilebilir ama sanat ve sporda o fikri güzelleştirenler daha değerlidir.

Bu filmde özellikle bilardo masası ve motor sahneleri çok iyiydi. Bugün bile çekilmesi zor sahneler, 1924'te nasıl halledilmiş hayret edilir. 45 dakika için harika film. Sessiz filmden sıkılanlara bile iyi gelir.

Pazartesi, Kasım 19

Uluslar Ligi


Uluslar Ligi bu hafta sona erdi. Yeni organizasyondan kimse memnun kalmadı. En azından Türkiye'deki yankıları olumsuz. Milli takımımız kötü olunca, grupta son maç öncesi iddiasız kalınca ve en sonunda küme de düşünce buradaki insanların sevmemesi normaldi. Bizim buralarda bu işler böyledir. Zaten milli takım çok takip edilen bir oluşum olmaktan çıktı. Haliyle Uluslar Ligi de geçer not alamadı. Kimse sevmedi, ben hariç!

Avrupa'daki yankılarını tam anlamıyla bilmiyorum. Klopp sevmemiş mesela. Kulüp teknik direktörleri ne kadar çok milli maç olursa o kadar hoşnutsuz kalırlar. Gayet de normal. Kendi açılarından haklılar. Fakat genel anlamda saçma sapan hazırlık maçları olacağına, denk kuvvetlerin kendi arasında karşılaşması, üstelik bu maçların sonucunda bir ödül kazanma ihtimalinin bulunması gayet güzel. Gerçi Avrupa Şampiyonası finallerine kıtanın yarısının gitmesini tasvip etmiyorum. Orası daha elit bir yer olmalı.

UEFA'nın yeni organizasyonunu iyi tanıtamadığını düşünüyorum. Bu onların hatası. Ben kendi açımdan her milli maç arasında İtalya -Portekiz, Hollanda - Almanya gibi maçların oynanmasından memnunum. Henüz izlememiş olsam da Moldova ile San Marino gibi takımların birbirleriyle karşılaşmaları da ilginç. Lüksemburg tarihi boyunca hangi grupta 9 puan almış, ne zaman böyle bir heyecan yaşamıştır ki? Bunlar güzel şeyler.

Düşme - çıkma olması da ilgi çekici. Türkiye'nin bir alt lige düşmesi ülke çapında yine "fiyasko" ile yorumlansa da dünyanın sonu değildi. Zira bir alt gruba düşen takım, daha düşük seviye takımlarla mücadele edip şansını yükseltebilir. İnsanların da sonuca fazla odaklandığı için bazı durumları kaçırdıklarını düşünüyorum. Bizler için itibar, deneyimden daha önemli. Tabi yine de bunları dört sene sonra göreceğiz.

Öte yandan takvim konusunda bazı şüphelere katılabilirim. Ligler hızını almışken bir anda milli maç arasına girmek çok da sağlıklı değil. Üstelik her ay aynısı oluyor. UEFA'nın yeni organizasyonlar kurgulamak yerine bu soruna dair bir çalışma yapması daha uygun olur. Yine de ben Uluslar Ligi'ni sevdim. Artık Avrupa Şampiyonası elemeleri başlayabilir.