Çarşamba, Ekim 18

Küstahtan Daha Fazlası



Carlton'la ilk büyük maçımız, sanırım 1993 Euroclub'daydı. O dönemler Scavolini forması giyiyordu. Teamsystem'e geçmesiyle birlikte Bologna gerçek bir basketbol kenti oldu. Derbiler çok ateşliydi ve hâliyle kutuplaştırılan ikili bizdik. 1998'de Euroleague'i kazandığımızda, çeyrek finalde Teamsystem'le oynamıştık ve o gün kavgayı Gregor Fucka çıkarmıştı. Buna rağmen herkes Carlton'un bana dirsek atmaya çalıştığını konuşuyordu. Birbirimize dokunmamıştık bile orada. Nasıl kavga olsun? Şovdan ibaretti her şey. Deşarj oluyorduk. 

1998'de, Euroleague kupası sonrası Kinder'le lig şampiyonluğunu da kazanıp duble yaptık. Dominique Wilkins'e karşı 1998 Final Serisi beşinci maçındaki dört sayılık oyunum herkesin aklında yer etmiş olabilir ama aslında o gün uzatmaya periyoduna kadar iyi bir maç çıkaramamıştım. Kariyerimin en iyi maçını ise yine o senenin play off’unda, benim için 'Çingene' pankartının açıldığı Roma deplasmanında oynadım. 47’nci sayıdan sonra elimi kulağıma götürmem olay olmuştu. Küstah olduğumu düşündüler. Aslında daha fazlası vardı.


Sasha Danilovic / Socrates-Ekim


Salı, Ekim 17

The Lobster


"Bir şey hissetmediğin halde bir şey hissediyor gibi yapmak, bir şey hissettiğin halde bir şey hissetmiyor gibi yapmaktan daha zor"

Pazartesi, Ekim 16

Banvit 55-58 Eskişehir Basket



Bu hayatta en güzel şeylerden biri yolda olmak. Bundan daha güzeli de, gidilen başka ve bilmediğin bir şehirde zaman geçirmek. Amaç tarihi yerleri görmek veya yeni yerler keşfetmek değil, tamamen zaman geçirmek ve oraya karışmak. Amaç; amaçsızca yürümek, oturmak, konuşmak ve hem zamanda hem mekanda geride kalan her şeyi unutmak…

Bu işin kreması da, bunların hepsini yaptıktan sonra bir maç izlemek olur. Zaten tribünde maç izlemenin kendine has bir rehabilitasyonu var. Küçük bir şehrin kötü-eski bir stad/salonunda oturmak, dünyadaki bütün kaygılardan unutturuyor. Bir de bunu bilmediğin bir şehirde yapınca çok daha iyi oluyor. O nedenle iyi bir ekiple gidilen deplasmanlar en güzeliydi.

Cumartesi akşamı gelen telefonla hemen plan yapıldı. Maçı anlatacak Uğur Ozan, zaten Bandırma’ya gidecekti. Biz de Aras ile ona yancı olduk.

Ozan ile yıllar önce de bir kez Bandırma’ya gitmiştik. 2012 yılının Mart ayıydı. Galatasaray o zamanlar iddialı bir basketbol takımıydı. Haftada 6 gün çalışıyordum ve tek izin günümü hafta içine alıp Bandırma’ya gitmiştik. Çok iyi hatırlıyorum, planı bir ay öncesinde yapmıştık ve ilk etapta beş kişi olacağımızı düşünmüştük. Bir ay öncesinden “Kesin geliyoruz” diyenler, gideceğimiz hafta yan çizmişler hatta bizi de plandan vazgeçirmeye çalışmışlardı. Şimdi o insanların hiçbiri hayatımızda yok. Ozan ise yine aynı yerde. Hatta aslında aynı yerde de değil. O zamanlar genç bir üniversite öğrencisiydi ve beraber salon salon geziyorduk., Şimdi ise artık basketbol liginin yayıncı kuruluşunda spiker olarak salon salon geziyor. O geçen günlerini düşününce insan garip bir şekilde gururlanıyor. Fakat bunları onun yüzüne söyleyince de kendisi sinirleniyor.

Sonuç olarak; kışa girmeye çok az kalmışken ve sayılı güneşli gün önümüzdeyken bir Pazar gününü yolda ve Bandırma’da geçirdik. Sözde Bandırma'ya gidiş bahanemiz olan maç benim çok da ilgimi çekmiyordu. Fakat Ozan, çok iyi bir maç olacağını iddia etti. Açıkçası iki takım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Banvit’e geçen sezondan biraz aşinaydım ama Eskişehir Basket tam bir kapalı kutuydu. Maçın ismi oldukça zayıf duruyordu. Fakat kaliteli maçın nereden çıkacağı belli olmaz.

Son cümleyi okuduktan sonra; sanki sürpriz bir şekilde kaliteli bir maça denk geldiğimizi düşünebilirsiniz. Maalesef olmadı! Fakat keyif almak için kalite şart değil. Hayatın her alanında böyle olduğu gibi, sporda bu daha da kesin. Kıran kırana ve başa baş bir maç izledik. Bu da kaliteden daha önemliydi.

Karşılaşma öncesi ısınmalarda beden dillerinden Eskişehir Basket’in maçı daha çok isteyeceğini düşündük. İlk yarı boyunca da yanılmadık. Devre 41-28 sona erdi. Rowland inanılmaz oynadı. Aldığı her topu olumlu kullandı. Takımını taşıdı. Skor yaptı. Banvit ise, maç öncesi o yorgun ve isteksiz vücut dilini dahaya da yansıttı ama bir şekilde uzun süre maçta tutunmayı başardı. Devrenin sonlarında iyice düştüklerinde de farkı yediler.

Oradan Banvit’in geri döneceğini düşünemezdik. Nasıl olduğunu anlayamadık ama son periyot 46-46’lık skorla başladı. Üstelik bu skor uzun süre değişmedi. İlk 6 dakika sonunda skor sadece 48-48 olabildi. İki takım da hücumda başarısızlığını tanımını yeniden yazdı. İş o noktaya gelince de, hem ev sahibi olan hem tecrübeli olan hem de geriden gelen takım motivasyonunu taşıyan Banvit’in maçı koparacağını düşündük. Bu tahmin de olmadı! Avrupa şampiyonu etiketli Gaspar Vidmar’ın iki hücumda üst üste hata yapması Banvit’in kazanmasını engelledi. Son hücumda da oyuncuların şut atmaktan kaçınması ve kötü bir hücum yapılması son nokta oldu. Açıkçası maçın uzatmaya kalmasını da istemezdik. Sonuçta biri kazandı ve maçın ilk yarısındaki Eskişehir’in, ikinci yarıdaki Banvit’ten daha iyi olduğunu düşününce maçın hakkının gerçekleştiğini söylemek mümkün.

Eskiden Galatasaray olmasaydı hiçbir şehre gidemeyeceğimizi düşünürdük. Artık Galatasaray o gücü kaybetti. Ama spor, etkisini sürdürüyor. Bu sayede Bandırma’ya ikinci kez gittim. Eğer orada Banvit diye bir takım olmasaydı, bu yaşıma kadar bir kez dahi oraya gitmez, hatta gitmeyi aklımdan bile geçirmezdim.

Ama belli ki gidilecek daha çok yol var, görülecek çok şehir. Yeter ki; arkadan itecek birileri olsun ve bir bahane çıksın! 

American Gangster


Kötü film değil ama beklentim daha yüksekti. Ridley Scott, Russel Crowe ve Denzel Washington olunca (üçü de hakkını veriyor), konu da ilgi çekince çok vurucu, iz bırakan bir şaheser bekliyordum. Fakat ortaya bir hafta sonu akşamı izlenip, ardından da dışarı çıkılacak bir film çıkmış.

Film 2007 yapımı. Yani 10 yıllık geçmişi var. Benim için yeni film kategorisinde. Son dönemin işlerinden. Ve son dönemin popüler işlerini düşününce bu kesinlikle en iyilerden biri. Sinema tarihinde daha iyi 'mafya-suç' filmleri mevcut. Onların yanına yanaşamaz. Ama sadece tür açısından değerlendirmeden bir genelleme yapınca ve zaman aralığını daraltınca, son dönemin en elle tutulur filmlerinden. Ama benim hâlâ izlemediğim filmlere sahip en iyi yıla gelmiş. No Country for Old Man, There Will Be Blood, Juno, Into the Wild... Hepsi burada.

Haliyle Oscar'da American Gangster sönük kalmış. Yoksa aslında başka bir yıla denk gelse daha çok ödül ve övgü alabilirdi. Belki de bu ödül azlığı nedeniyle filmin Underrated kaldığını söyleyebilirim ama IMDB övgülerine bakınca Overrated olur...

Yine de yaklaşık 160 dakika süren bir filmde hiç temp kaybettirmemek büyük başarı. O nedenle benim filme saygım yüksek.

Pazar, Ekim 15

Ah Kaptan



Kaptanı Simge Fıstıkoğlu olayında bile savunmuştum, fakat burada paramparça olduk. Yatağa düştük, serum yedik. Sen de herkes gibi çıktın, üzdün...

Cumartesi, Ekim 14

Çakallarla Dans 2


Çakallarla Dans 2, benim için Osmangazi Köprüsü viralidir. Bir gece otobüsle Bursa'dan İstanbul'a dönüyordum. Amacım otobüste bir film izleyerek yolu harcamaktı. Tabi yabancı filmler hemen eleniyor, çünkü özellikle otobüslerde dublajlı film izlemeye çekiniyorum. Türk filmlerinde de çok çok kötü olduğunu düşündüğüm filmleri eliyorum. İlkini izlediğim ve çok güldüğüm Çakallarla Dans'ın ikincisi gözüme çaptı. Doğru film olduğunu düşündüm. Sanırım 100 dakikalık bir süresi vardı. Benim yolum için yeterdi. Fakat otobüsün Osmangazi Köprüsü'nden geçeceğini tahmin edemedim. Otobüs köprüden geçince, normalde 2.5 saat süren yol 90 dakika sürdü. Filmin son 10 dakikasını eve geçince Youtube'dan izledim.

Tabi bir otobüs filmi için gayet başarılı. Baya eleştirilmiş zamanında. İnsanlar gülmeye direndiği için böyle oluyor herhalde. Çakallarla Dans ve Kolpaçino serilerinin ilk iki filmleri beni tatmin etti. Kolpaçino'nun bu konuda daha önde oluğunu da söylemem lazım. Basit, fazla abartıya kaçmayan ama 90 dakika içinde güldüren, rahatlatan filmler. Yine de Çakallarla Dans 2'nin kurgu açısından biraz zayıf kaldığını, biraz skeç tarzında ilerlediğini söylemem lazım. Ama yine de gülüyorum. Çok mutlu biri değilim ama gülmekten çekinmiyorum herhalde.

Tabi bir de entresan bir durum var. Çakallarla Dans'ın ilki 2010'da çekildi. Filmdeki kahramanlar, halı saha takımları sayesinde şike işine giriyorlardı. Film bu temel üzerine ilerlemişti. Ve bir sene sonra 3 Temmuz patladı.

Çakallarla Dans 2 2012'de çekildi. Kahramanlar hapisten çıkar ve semtleri Fikirtepe'ye dönerler. Burada esnafın kan ağladığını, sebebini de semte yapılan AVM olduğunu öğrenirler. AVM'yi işgal ederler. Film bu temel üzerine ilerlemişti. Bir sene sonra Gezi patladı.

İlginç bir tesadüf. Ya büyük bir tesadüf, ya da Murat Şeker ülkeyi iyi okuyor.

Fena film değil. İzlenmeyecek film değil. İhtarname ile başlayan soundtrack bile yeter. Kendi komplekslerini kapatmak için sağda solda "Bunu izleyenler gerizekalı", "Bu nasıl film abi, iki saatim boşa gitti" diyenlere, yazanlara takılmayın. Rahat olun, kafayı boşaltın, o zaman gülersiniz. 

İnsan her zaman 'akıl dolu mizah' (o da neyse) aramıyor.

Cuma, Ekim 13

Son Dakikada Mutlu

video


Onur Doğan'ın hikayesi aylar önce Socrates'te yer almıştı. Çanakkale'de doğup (1987) büyüyen ve Çanakkale Dardanelspor'da top koşturan Onur, önce sakatlanır, yavaş yavaş yavaş futboldan kopmaya başlar. Ardında Truva'ya gezmeye gelen Tayvanlı bir hanıma tanışır, ona aşık. Evlenirler ve Tayvan'a yerleşir. Onur, orada yeniden futbol oynamaya başlar ve futbol açısından sönük ligin dikkat çeken oyuncularından biri olur. Tayvan vatandaşlığına geçirilir, sonra da Tayvan'ın milli takımında oynar.

Daha önce Dünya Kupası elemelerinde oynayan Onur, şimdi de takımını Asya Kupası finallerine taşımaya çalışıyor.  Bu hafta içi oynanan maç unutulmazlar arasına girdi, başrolde de En-Le Chu (Türkçe: Her zaman mutlu) vardı. Yani Onur'un Tayvan dilindeki adı.

Tayvan, geçen ay Bahreyn'e 5-0 yenilmişti. Bu ay gruptaki dördüncü maçlarını oynadılar. Bahreyn maça yine iyi başladı. 17. dakikada penaltıdan attığı golle öne geçti, skoru da 90. dakikaya kadar korudu. Fakat 90'dan sonra işler değişti. Kısa sürede iki gol birden bulan Tayvan, gruptaki ikinci galibiyetini unutulmaz bir maçla elde etmiş oldu. Onur'un golünden sonra stadyumdan çıkan ses de muazzam. Coşkulu insanları seviyoruz.

Son dakikada, galibiyeti getiren gol Onur'dan geldi. Bahreyn gruptaki ilk yenilgisini aldı. Öte yandan Tayvan'ın ilk golünü atan eleman, kaptan Po-Liang, 17 numaralı formayı giyiyor, yani Onur'un memleketi Çanakkale'nin plakası... Onur takıma ilk katıldığında 17 numarayı istemiş ama adam vermemiş. Demek ki bu forma numarasına sadakat Asya'da da meşhurmuş.

Tayvan, Onur'un golüyle grupta yeniden iddialı hale geldi. Grupta sıradaki maç Türkmenistan deplasmanı; kazanırlarsa ilk iki için çok büyük avantaj elde edecekler, beraberlikte dahi son haftalarda daha iyi fikstüre sahip olan yine onlar olacak. Statü biraz karışık ama gittikleri yere gidecekler, biz de uzaktan göz ucuyla takip edeceğiz.

Perşembe, Ekim 12

The Paradise Suite



İsminde 'Paradise' geçse de, eğlencenin ve mutluluğun adresi Amsterdam'da yaşansa da dünyanın tam gerçek bir cehennem tasvirini ve kötülükleri izliyoruz. Biraz da zor izliyoruz. İzlemesi zor bir film. Sert ve karamsar. Batı'nın tüm ahlaksızlığı burada. 

Oralardaki her şeyin dünyanın standartı olarak belirleyen ve modernliğe ulaşmak için can atan gençler izleyebilir.

İyi filmdir. Çok sevilen 'kesişen hayatlar' olayından besleniyor. Sahip olduğu bütün trajediye rağmen, acıyı göze sokmuyor. Üstelik sade ve basit ilerliyor. Kısacası izlenebilecek ve ardından da değer görebilecek bir film.

Çarşamba, Ekim 11

Şehirde Avrupa Finali


Avrupa Ampute Futbol Şampiyonası bir anda gündeme geldi. Böyle şeyler beni çok rahatsız etmiyor. Hatırlamıyorum ama eskiden, ergenliğin hemen sonrasındaki günlerde kızıyor olabilirdim veya kızmış gibi gözükerek kendimi duruş sahibi biri olarak konumlandırmaya çalışıyordum. Hatırlamıyorum ama şimdilerde insanları daha net anlıyorum. Herkes, her an, her şeyle ilgilenemez. Basını biraz hariç tutmak gerekir tabi ama onlar için de artık başarı; para, rating, tiraj gibi kavramlarla ölçülüyor. Doğru bulmasam da normal karşılıyorum.

Sonuç olarak bir anda, çok kısa sürede, doğru düzgün takip bile edemeden ülkenin ampute futbol takımı en çok takip edilen oluşum oldu. Bunda zamanlamanın da payı var, ne de olsa milli maç arasıydı. Yanlış anlaşılmasın; A Milli Takımı'nın başarısız olmasının burada bir yansıma bulmasından bahsetmiyorum. Fakat ampute takımının başarısının spor ve futbol gündeminin düşük olduğu bir hafta sonuna denk gelmesi önemliydi.

Hafta sonu dedik gerçi ama final maçı Pazartesi günüydü. Maça kadar her yayın organı, sosyal medya, resmi kurumlar taraftarların stadyuma gitmesi yönünde çağrılarda bulundu. Zaten karşılaşma da İnönü Stadı'na (Vodafone değil) alınmıştı. Açıkçası ben maça ilginin sönük kalacağını, dev stadyumda büyük boşluklar olacağını ama yine de ampute futbolu standardında iyi bir kitlenin tribünde olacağını düşünüyordum. Hatta ben de bir an maça gitmek istedim. Fakat yanımda gelecek kimseyi bulamadım.

Kim bir futbol maçına yalnız gitmek ister ki? Bazen gidilir. Ben çok gidiyorum. O zaman soruyu güncelliyorum. Hayatında gittiği maçların yarısına yalnız gitmiş hangi insan bir maça daha yalnız gitmek ister? Ben istemedim. Kimseyi yanıma çekemedim ama arama çalışmalarım esnasında çok da hevesli olmadığımı kabul etmem lazım. 

Sonuçta ampute maçıydı; izlediğimiz şeye hakim değiliz. Hatta izlemesi ne kadar zevkli olacak onu bile bilmiyoruz. Kurallar zaten bizde hiç yok! Bir de hafif soğukta, boş tribünlerde tek başına oturmak çok fena olurdu. Haftanın ilk mesai gününde kendi topraklarımıza, kendi mahallemize dönmek çok daha cazip duruyordu.

Oysa, ben bunları düşünürken şehir çıldırmış! Teşvikiye'den Beşiktaş'a inene kadar herhangi olağan dışı bir durum yoktu. Ardından tam Akaretler Yokuşu'nun başında Serkan Akkoyun'a denk geldim. Kendisi de maça girmeyi düşünmüş ve stadın önüne kadar gitmiş. Neden girmediğini sorduğumda, "İçeride çok kalabalık bir taraftar sesi vardı, dışarıda da en 6-7 bin kişi vardı. Sıra bana gelmezdi. Vazgeçtim" dedi. Serkan'ın tribünü bilen biri olduğunu biliyordum ama bu açıklama bana o an çok anlamsız geldi. Herhalde adamın tadı kaçtı, uğraşmak istemedi diye düşündüm.

Vapura doğru yürümeye devam ettim. Tam o esnada bir grup kalabalığın önce sesini, sonra kendisini duydum. Maça gittiklerini anlayabiliyordum. Hemen aklıma gelen senaryoya göre AKP, finali siyasal bir şova çevirmek istemişti ve gençlerini maça göndermişti. Fakat hemen vazgeçtim bu çıkarımdan çünkü kalabalık, stadyuma yürürken bir yandan da İzmir Marşı'nı söylüyordu. Kadıköy'den kalkan vapur Beşiktaş'a geldiğinde kafam iyice karıştı. İnen yolcular resmen bitmiyordu! Çoğunluğunu ergenlikten yeni çıkan gençlerin oluşturduğu kalabalık ötesi bir grubun yarısı koşarak yarısı yürüyerek, Dolmabahçe'ye doğru ilerledi. Neler olduğunu anlayamıyordum. Aslında anlıyordum da konduramıyordum.

Bir şekilde Kadıköy'e geçtim. Orada iki saat zaman geçirdikten sonra eve dönmek için harekete geçtim. Sokaklarda irili ufaklı genç grupları görmeye devam ediyordum. Bir grubun konuşmalarına kulak misafiri oldum. Stadyumda devamlı Beşiktaş tezahüratlarını söylendiğinden, hatta "Şampiyon olman gerek" söylenmediğinden dem vuruyorlardı. İnanılmaz bir şey! Tesadüfen sokak arasına gördüğüm çocuklar da maçtaydı!

Otobüse bindim, ikinci duraktan. Yarı dolu bir otobüse denk geldim. Bir grup kendi arasında konuşuyordu, ağırlık maçta yaşadıklarıydı. Eve vardığımda parçalar yerine oturdu. Zaten belliydi de resmiyet önüme çıktı. 42 bin taraftar maçtaydı!

Tamam ama niye? Evet spor kültürünün oluşması adına böyle sahneler önemlidir ama birbirimizi kandırmayalım. Öyle bir kültürden bahsetmemiz mümkün değil. Türkiye'de en üst düzey futbolcular dışında bir sporcu grubunun Avrupa şampiyonu olması çok fazla ilgi çekmez. Pazartesi saat 19.00'da bu kadar insanın Dolmabahçe'de olmasının nedeni ne olabilir?

Halen daha cevap çıkaramadım.Acaba passolig yüzünden maçlara gidemeyen insanlar stadyuma mı akmıştı? Bilmiyorum. Ama ne olduysa, İstanbul'da oynanan bir final Türkiye'yi bir günlüğüne olsa da değiştirdi. Hatta salı gününün Fanatik Gazetesi'nin (eminim diğer gazetelerde de) manşetinde sadece o maçın haberi vardı. A Milli Takım ise ufak bir kutu ile geçiştirilmişti. Hatta iç sayfalarda Mircea Lucescu'nun açıklamaları bile yoktu. Sadece sıradan bir yıldız tablosu. Avrupa şampiyonlarına ise üç sayfa ayrılmıştı.

Bu atmosfer beni sevindirse de yine bazı durumlardan hoşnutsuz olmayı kendine dert eden kitle ortaya çıktı. İngiliz sporcularının ıslıklanmasından dem vuruyorlardı. Bunun bir ampute şampiyonasında yaşanmasının ne kadar 'rezil' olduğunu söylüyorlar. Bence biraz abartıyorlar, hatta belki de sadece duyar kasıyorlar. Oysa, derin analizler çıkarmak yerine sadece sporcu egosuna sahip olmaları yeterliydi. Tabi ki milli marş ıslıklamak veya fiziksel saldırı (sahaya birşey atmak) gibi olayları burada ayırmak lazım. Fakat maç içinde rakibe bir deplasman atmosferi yaşatmak çok önemlidir. Bundan kimse rahatsızlık duymaz. Yani duyar tabi ama sporun içinde olduğunu bilerek. Bu da ıslıkla, yuhalama ile olur. Ütopik dünyada belki de hiçbir sporcu -engelli veya değil ıslıklanmamalıdır. Herkesin ütopyası farklıdır. Fakat burada, yani kendi gezegenimizde, başka gerçekler mevcuttur. Ve bu duyarın bir adım ötesi, "Ampute takımına neden gol atıyorsunuz, ayıp değil mi?" sorusuna kadar uzanır.

Engelli bir sporcu olmak nasıldır bilmiyorum. İnşallah da bilmek zorunda kalmam. Ama hayatlarında yaşadıkları zorlukların yanında çok az sayılabilecek rahatsızlıkları spor sahalarında yaşayan bu kitleden bahsettiğimizin farkındayım. Spor yapıyorlar, sporcular, ve hem ülkemizde hem de dünyada çok fazla izlenmiyorlar. Haliyle; bir engelli sporcu olsaydım ve kariyerim boyunca boş tribünler önünde futbol oynasaydım, bir gün dolu bir tribün önünde ıslıklanarak da olsa sahaya çıkmayı çok isterdim. Kim istemez ki? İngiltere'ye gittiğimde de "İstanbul cehennem gibiydi. Ben böyle atmosfer görmedim. Orada olmak çok başka bir deneyimdi" diyerek şov yapar ve "Benim gibi engelli bir insan zaten hayatında yeteri kadar zorluk yaşamıyormuş gibi bir de Dolmabahçe'de neden ıslıklandı" diye üzülmezdim. Buna duyar gösterenlerin, diğer seviyelerdeki futbol maçlarında da, mesela derbilerde, rakiplerin ıslıklanmasına da tepki gösteriyorsa sorun yok. Tutarlı bir davranıştır ve karşı çıkmam. Ama temelde insan her yerde insandır, spor her yerde spordur.

Hatta bu sporcuların yüreklerinin de fazla abartıldığını düşünüyorum. Daha doğrusu o yürek, bütün zorluklara rağmen sosyal hayata tutunabilmelerinde ve spor yapmaktan vazgeçmemelerinde öne çıkıyor. Fakat milli sporcu olduktan ve sahaya çıktıktan sonra yaptıkları tamamen yürekle alakalı bir şey değil. Eminim ki, sahada rakiplerinden daha iyi, daha akıllı ve daha yetenekli oldukları için şampiyon oldular. Gönül isterdi ki ampute futbol takımında oyuncu sayımız kısıtlı olsaydı. Fakat ülkenin durumu zengin bir oyuncu havuzuna neden oluyor. Her ne kadar Güneydoğu'da gazi olanlar daha çok öne çıkarılsa da; iş kazası, trafik kazası, hatta doğuştan engelli olan oyuncuların sayısı daha fazla. Yani bu adamların şampiyonluğu önemli ve sevindirici de ama bir yandan hikayelerine baktıkça ülke olarak gurur duyacağımız bir şey değil. Bu da işin diğer kısmı.

Yine de şu bir gerçek ki İstanbul, bir günlüğüne, hemen hemen tüm şehrin bir şekilde hissettiği bir etkinliğe imza attı. Toplumsal hareket de en önemli, en güzel ve en özel anlardır. Buna benzer çok fazla akşam yaşamak isterim. Kendim stadyumda olmasam da sokakta hissedebilmek bile yeter.

Bir Erkek Hakkında




Nick Hornby bugüne kadar beni hiç pişman etmedi. Kendisine de hakettiğinden çok az değer verdiğimin farkındayım. Sadece iki kitap ve bir film. Ama bunun bir sebebi var. Zaten çok kolay okunan biri ve bunu bir de okutarak tüketmek istemiyorum. Futbol Ateşi, hayatımdaki en özel kitaplardan biri olarak kalmaya devam edecek. Bir Erkek Hakkında'yı da her zaman gülümseyerek hatırlayacağım. Her paragrafını, her dialogunu ayrı ayrı alıntılar haline getirebilirim.

Neyse ki filmi de var. Yani bir kez daha okumak gibi olabilir. Sanırım kitapların sinemaya dönüşmesi bu gaz sayesinde oluyor. İçimizden "Ne kadar kötü bir film olabilir ki" diyoruz. Sonrası genelde hayal kırıklığı oluyor. Fakat bu sefer biraz daha eminim. Futbol Ateşi'nin sinemada kötü olduğunu duymuştum. Ama henüz okumadığım High Fidelity, sinemada fena değildi.Buna da güveniyorum. Vizyona gireli 16 sene olsa da, bir ara oturup keyifle izleyeceğimi düşünüyorum.

Kitap hakkında çok şey yazmak istiyorum ama ayıramıyorum da. Belki ara ara, zaman zaman canım sıkıldığında veya gündelik hayatın içinde en basit bir şeye anlamsız bir şekilde güldüğümde bu kitaptan bir yer açar, buraya da bir alıntı çakarım. Gerçi kitap Can'ın kütüphanesinde ama olsun! 

Yine de bir yer seçmem gerekiyorsa; Manchester United'ın önemli oyuncusu Kirk O'Bane tabi ki bir futbolsever olarak bizi çok güldürdü.

Bir gün, bir internet sitesinde "Kadın-erkek ilişkileri üzerine yazılmış en iyi kitaplar" listesine denk gelmiştim. Bu kitap da vardı. Tamamen saçmaymış. Herhalde editör kitabı okumamış. Nasıl tanımlanır onu da bilmiyorum.

Sanırım buna erkek kitabı dersem kimseyi kızdırmam?!

Salı, Ekim 10

Karşı Konulamaz



Dün gece bloga birkaç yazı yazmak için heveslendim. Her şey çok uygundu. Eve erken gelmiştim, uykum da yoktu. Biraz Twitter'a bakarak, bu planımı gerçekleştirecektim ki; bu videoya denk geldim. Ve anında uykum geldi.

Gelmemesi de  mümkün değildi zaten. Normalde, en azından gece 2'ye kadar otururken 12'den sonra çöktüm. Haliyle hiçbir şey de yazamadım.

O zaman blog boş kalmasın dedim ve bütün o dünyanın sırrı veren yazıların yerine bu videoyu koymaya karar verdim. Umarım "Biz yüklüyoruz Youtube siliyor" durumu olmaz. Çünkü iktidarın pek istemediği görüntüler olabilir.

Yine de burada siyasi bir yazı çıkmaz. Çünkü normal bir durum var. Karşı konulamaz uykunun tatlılığını en iyi biz biliriz! Enseye bir ağırlık çöker, vücut artık kafayı taşıyamaz. Her şey enseden başlar. Ben böyle zamanlarda o uykudan arınmak için, tuzağa düşmemek adına, uyku açılsın diye sık sık ensemi yıkarım. Daha etkili olur yüzü yıkamaktan. En güzeli de toplu taşımada gelenidir. Hem yoluna devam edersin hem uyursun. Yeter ki yanındaki yolcuya kafanı düşürme. Gerçi bu videoyu izledikten sonra bu kaygı ortadan kalkar. Ne de olsa, semte giden 4 numaralı otobüste yanımıza Ukrayna cumhurbaşkanı oturmayacak.

Ukrayna demişken, Refet yine yollara düşüyor. Hayranlarına, ondan önce ilk biz duyuralım. Son günlerde blog ofisi faks yağmuruna tutulmuştu; "Nerede bu çocuk?" diyenlere cevap yetiştiremiyorduk. İşin aslını öğrendik, "Vizesiz yer var gidersen" demiş ve Lviv'e bilet almış. Açıkçası bu gezgin ruhu öne çıkaran bahaneler beni pek tatmin etmedi. Geçenlerde de tam kriz zamanı Katar'a gitmişti. Şimdi de Reis'in uyuya kaldığı yerlere gidiyor. Altından bir şey çıkar.

Bu arada videodaki en güzel uyku anını ankete açabiliriz. Benim favorim 1.20'den sonra gelen uyku. Artık kendini zorlamanın kalmadığı, bütün her şeyin kenara bırakıldığı anlar...

İzlerken uykum gelmişti ama yine de gece 04'te uyudum; o da ayrı. Şikayetçi değilim, kimse yanlış anlamasın... İyi uyku > çok uyku

Quand on a 17 ans


Son dönemde, Fransa'dan izlediğimiz filmleri övmüştük. Bunun gazına gelince, oraya biraz daha yüklenmekte bir sıkıntı görmedik. Ama her zaman dedikleri gibi; "Her şeyin fazlası zarar"

Geçtiğimiz sene Avrupa'nın birçok önemli festivalinde giden Quand on a 17 ans bende merak uyandırmıştı. Fakat hem soğuk-sıkıcı anlatım tekniğiyle hem de kötü kurgusuyla resmen fare doğurdu. Uyumamak için çok direndim, bunu da başardım ama olmadı.

Üzgünüm ama içinde eşcinsellik barındıran her filme de 'Güzel' diyemeyiz. Kurtarmıyor. Yine de herkesin canı sağolsun. Kötü filmler olmadan, iyilerin tadı anlaşılmaz.

Pazartesi, Ekim 9

Pazar, Ekim 8

Elser


Almanya sineması, politik filmler için zengin bir kaynak. Ne de olsa ülkenin geçmişinde tüm dünyayı etkileyen ve devamlı hesaplaşmak zorunda oldukları bir Nazi dönemi var. Elser de o döneme dair filmlerden biri. 

Georg Elser, zamanında (1939) Münih'te Adolf Hitler'e suikast girişiminde bulunan ama hedefine ulaşmayı 13 dakikalık farkla kaçıran bir sivil. Hatta öyle bir sivil ki; ne bir aktivist, ne bir öğrenci ne başka bir şey. Basit bir işi olan (marangoz) normal bir vatandaş. Komünist Parti'ye oy veriyor ama  partiye üyeliği yok. Bildiri bile dağıtmıyor ve kendi ifadesiyle, uzun bir süre boyunca sadece partiye oy vermenin yeterli olacağını düşünüyor. Fakat bir noktadan sonra suikast planlayacak konuma geliyor. 

Film, dönemin Almanya'sında bu dönüşüme imza atan böyle bir karakterin hikayesini anlatarak aslında bizim de son zamanlarda içinde bulunduğumuz bir çatışmadan bahsediyor. En kısa haliyle toplumdaki bireylerin, olan bitene kayıtsız kalmalarının suça ortak sayılıp sayılmaması gibi bir meseleden bahsedebiliriz. Veya birey tam olarak nerede kendini sorumlu hissetmeli?

Film güzel. Kesinlikle izlenmeli, tavsiyemdir. Üstelik bir de özellikle Türkiye'den göz atınca çok da korkutucu. Karamsar ve gerçekçilerin canını sıkabilir, iyimserlerin "Bize bir şey olmaz" demesini de zorlaştırır. Yaşanmış bir hikaye olması ilgiyi yukarıya taşırken, sinema tekniği olarak da bence başarılı. Sorgulamaları merkeze alan ama sık sık geçmişe dönüşlerle anlatılan bir karakter.  

Filmin yönetmeni, yine yakın zamanda izlediğim ve bayıldığım Der Untergang'ın yönetmeni Oliver Hirschbiegel. Tabi üç saatlik Der Untergang kadar çarpıcı, vurucu ve sürükleyici değil. Biraz daha durgun, biraz daha ağır. O nedenle sevmeyenler var. Fakat tempo beklentisini geriye atarak oturanlar kazançlı çıkabilir.

Öte yandan hem buradaki Elser üzerinden, hem de Der Untergang'daki Traudl Junge üzerinden iki filmin ortak vurgusunu görmek çok kolay. Hatta Junge'nin yaşlılığı sırasında söylediği, "Bir gün, Franz-Joseph Bulvarı'nda Sophie Scholl anıtının önünden yürüyordum. Benim yaşımda olduğunu ve benim Hitler’e katıldığım yıl idam edildiğini gördüm. Ve ancak o zaman genç olmanın mazeret teşkil etmeyeceğini,ve o yaşta da doğruları bulabilmenin mümkün olduğunun farkına vardım" cümleleri bu filme de referans olabilir.

Filmi izledikten sonra Georg Elser hakkında kısa bir araştırma yaptım. En çok ilgimi çeken bilgi, yakın dönemde (2011- film 2015) Berlin'de kendisinin heykelinin yapılması. Sadece heykel de değil, Almanya'nın çeşitli noktalarında (yaklaşık 60 yer) adı onurlandırılmış. Yani sokaklara, meydanlara verilmiş. 1939 yılında, Almanya halkının en sevmediği isim olan, hatta bir hain olarak damgalanan, 1945'te savaşın bitmesine sayılı günler kala tutuklu kaldığı toplama kampında infaz edilen adamın seneler sonra heykeli yapılmış. Günah çıkarma mı, pişmanlık mı, iade-i itibar mı? 

Bir de filmde olmayan bir komplo teorisi karşımıza çıkıyor. Elser'in aslında Nazi yanlısı olduğu ve suikastın bir mizansen olarak düzenlendiğini iddia edenler var. Bunların en büyük dayanak noktaları da, Hitler'e suikast girişiminde bulunan birinin 6 yıl boyunca tutuklu kalması ama tam da savaşın kaybedileceği anlaşıldığında, yani bu adamın ABD ve/veya SSCB yetkililerin eline geçebileceği sırada öldürülmesi. Hangisine inanmak isterseniz...

Filmin benim açımdan en vurucu yerine geldi sıra. Marangoz Elser çok muazzam bir bomba yapar. Kusursuz bir plana sahiptir. Başarılı olamaz ama bu tamamen Münih'e çöken sis nedeniyle Hitler'in salondan erken çıkmasından dolayıdır. Yani şanssızlık! Yoksa plan amacına ulaşacaktı. Fakat onu sorgulayan subaylar, böyle kusursuz bir işi tek bir kişinin, üstelik basit bir marangozun elinden çıkacağına inanmaz. Onun ağzından isimler duymak isterler. Duyamadıkça da Elser'e işkence ederler. Devamlı sorgularlar. En sonunda ifadesini yazmaya ikna olurlar. İfade sorgularken, son cümlede "Tek başıma yaptım" kalıbı kullanılır. Elser araya girer;

"Ne tuhaftır, kimse bana katılmadı!"