Çarşamba, Aralık 11

Prisoners


Prisoners, izledikten sonra IMDB Top 250'de olmasına şaşırdığım filmlerden. Kötü film değil ama kusursuz da diyemeyiz. Çok fazla eksiği ve sıkıntısı var. Yine de izlenmeyecek kadar kötü de değil. Gerilim, heyecan, merak üst seviyede. İnsanı çekiyor.

Fakat böylesine filmlerde kahramanların gereksiz salaklıklarını görünce çok üzülüyorum ve filmden kopuyorum. Olay örgüsü yaratmak için başroldeki karaktere gereksiz bir salaklık yüklüyorlar. Bizim televizyon dizilerimizde de çok vardır bu tip numaralar. Yutan yutuyor ama beni filmden uzaklaştırıyor. Burada da Keller Dover (Hugh Jackman) bu tip salaklıklara çok fazla imza atıyor. Filme ilgili ipucu vermemek adına girmiyorum bu konulara. 

Diğer yandan süre de gereksiz uzuyor. Çok kısa sürede filmi koparabilirlerdi. Uzattıkça uzatıyorlar. Dini simgeler abartılıyor. Polisiye film sanki Dan Brown tarzı bir imge bulma oyununa dönüyor.

Jackman'ı severim ama karakterinin salaklığından mıdır bilmiyorum; filmde Jake Gyllenhaal'ın gölgesinde kalıyor. Zaten Gyllenhaal bu tip filmlere aşina. İzlerken akla devamlı Zodiac geliyor. Zodiac için de favori filmim diyemem ama Prisoners yanında Oscar'lık kalıyor. Bu filmin artısı ise oyuncuları ve yönetmeni. Kurguda eksikler çok can yakmış.

Filmin adının Prisoners olmasını da tasvip etmedim. Hapishane filmi sanmıştım ama alakası yokmuş. Neyse... Filmden bana kalan en önemli şey güzel bir söz oldu. Keller'ın devamlı dile getirdiği; "En iyisini iste en kötüsüne hazırlan" motto benim hayatıma da çok uyuyor. Bu konuda çevremizden bazı tepkiler alsak da adam doğrusunu yapıyor...

Salı, Aralık 10

Gitti Gözümün Çiçeği


Türkiye ligleri dışında en keyifle izlediğim lig La Liga'ydı. Aslında geçmiş zaman kullanmama gerek yok; halen en çok İspanya futbolunu seviyorum. Fakat bu sezon izlemek nasip olmadı. Geçtiğimiz haftalarda düşen bir haber de bu süreyi daha da uzatacak gibi duruyor.

La Liga'nın Türkiye'deki yayın haklarını üç sene boyunca D-Smart aldı. D-Smart zaten neredeyse yok olmaya yüz tutan bir platform. Evinde D-Smart kutusu bulunduran insan sayısının çok fazla olduğunu sanmıyorum. Fakat onun dışında; ayrıca benim gördüğüm en sahtekar kurum olduğu için bundan sonra Süper Lig maçlarını alsa dahi D-Smart'a para kazandırmam. Yani; hoşçakal La Liga!

Şimdi "Yahu kardeşim her kurum kötü hizmet politikalarına sahip. Kimsenin diğerlerinden farkı yok" diyebilirsiniz. Haklısınız. Tüketici ve müşteri olarak birçok kurumdan doğru dürüst hizmet alamıyoruz. Digitürk, Turkcell, Superonline vs... Fakat yine de D-Smart'ın yolu çok daha çirkin. Yaşanmışlıklar var ki konuşuyoruz...

Olay şöyle gelişti. Birkaç ay önce yeni bir internet bağlantısı kurmak istediğimden arayışa geçtim. Altyapısı sebebiyle de Türk Telekom'da karar kıldık. Google'a en kolay şekilde"Türk Telekom" yazınca karşımıza çıkan ilk adrese girdik ve oradaki telefon numarasını aradık. Burada kesinlikle bir hatamız var. Fakat telefon konuşması esnasında da tüm cümleler karşı tarafın Türk Telekom olduğu yönünde ilerledi. Sadece bir yerde "Size kampanyamız nedeniyle bir yıl bedava D-Smart da vereceğiz" dediler. "Lazım değil" dememize rağmen promosyon gereği kabul ettik. İlginçlikler de zaten burada başladı. Karşı taraf; önce D-Smart kurulumunun yapılacağını, bir gün sonra da internet için evimize gelinceğini söyledi.

Gerçekten de önce D-Smart geldi. Gelmesi de pek işe yaramadı gerçi. Çok ilkel bir teknikleri olduğu için hali hazırda Digitürk bağlı olan evime D-Smart bağlayamadılar. Ben de "Gerek yok zaten, siz bırakın kutuyu gidin" dedim. O esnada sözleşmeler de imzalandı. Sözleşmeler D-Smart ile yapıldı. Şüphelenmedim diyemem ama sonuçta D-Smart abonesi oluyordum. "Türk Telekom ile sözleşmeyi de ertesi gün yaparım" şeklinde düşündüm.

Ertesi gün internet bağlamak için apartmana bir teknik servis geldi. Kendisi işlemini apartmanın girişinden yaptı. Üst kata çıkmadı ve gerisini benim halletmem gerektiğini söyledi. Hemen koşarak aşağıya indim ve adama "Ben bunu beceremem, gel hallet" dedim. O ise "Benim buna yetkim yok" deyince bende jeton düştü. Kendisi bir Türk Telekom çalışanıydı ve yukarıya çıkmasına D-Smart izin vermiyormuş. Çünkü ben bir D-Smart abonesi olmuştum. Habersiz ve istemeden...

Gelen kişi bir Türk Telekom çalışanı olmasına rağmen bana Türk Telekom'un altyapısını kullanan D-Smart'ın internetini bağlıyordu. O nedenle eve çıkması yasaktı. Bizim aradığımız numara da Türk Telekom gibi davranan D-Smart'mış.

Neyse ki bu sahtekarlığı hemen anladık. O nedenle hemen sözleşmeden cayma hakkımızı kullandık. Gerçi o esnada bile cayma hakkımız olmadığını söylediler ama sözleşmeyi didik didik okuduğumuz için üzerine gittik. Haliyle geri adım atmak zorunda kaldılar. Büyük ihtimalle 100 kişiyi böyle tuzağa düşürseler 70 tanesi cayma hakkı olduğunu bilmediğinden fazla para ödememe adına aboneliğe devam ediyordur. Yüzde yetmişlik bir oran da; bitmek üzere olan bu kurum için fena değildir diye tahmin ediyorum. Biz iki gün içinde D-Smart'ı iptal ettik. Devamında Türk Telekom'u da bir daha aramadık.

Hikayenin ilk hatalı hareketi bizim tarafımızdan yapıldı. Bunu kabul ediyorum. Türkiye gibi bir ülkede daha dikkatli olmak gerek. Fakat genellikle sağda solda, televizyonlarda, gazetelerde duyduğumuz tüm sahtekarlık öykülerinde ortak bir özellik vardır. Birkaç 'vurguncu' çok iyi organize olur, kendilerini kurumsal bir şekle sokar veya kendilerini fiyakalı bir şekilde tanıtırlar, ardından da sizi ikna ederler. Siz o illegal olan veya aslında hiç var olmayan şirketi-kurumu var olan bir kurum zannedersiniz. Burada ise karşımızda sokaktaki sıradan adamların oluşturduğu bir çete yok. Bildiğimiz, tanıdığımız bir şirket var. Bir şirket, kendini başka bir şirket olarak tanıtarak abone kazanmaya çalışıyor.

Süperonline, Turkcell, Digitürk ve diğerlerinin yaptığı bir sürü rahatsız edici uygulama olabilir. Fakat haklarını verelim; onlar yapılan sözleşmelerin açıklarına uygun bir şekilde veya bir görüşmeden çıkan cevaplarla ilerliyorlar. Yani bir nevi düello gibi. Herkes eşit ama onlar sizi daha iyi tabancayla vurabiliyor. Adil! D-Smart ise adeta pusu kurup, sırtınızdan vuruyor...

Olayın ardından internette araştıma yaptım. Neler neler yaşanmış. Hiç unutamadığım olaylardan biri, bir Türk Telekom abonesinin başına gelmişti. Abonenin taahhüt süresi dolmaya yaklaşırken bir telefon alıyor. "Sizi Türk Telekom'dan arıyoruz. Sözleşme süreniz dolmak üzere. Uzatmak ister misiniz?" diye soruyorlar. Müşteri de memnun olduğu için kabul ediyor. Birkaç gün sonra D-Smart geliyor ve sinsice D-Smart bağlıyor. Müşteri önce internetin berbatlaşmasından şüpheleniyor ama uzun süredir iyi hizmet aldığı Türk Telekom'a konduramıyor. Bir ay sonra D-Smart üzerinden faturası gelince olayı anlıyor.

Bizim olayımız çok kısa sürdü. İki gün sonra iptal için eve en yakın D-Smart bayisine gittim.  Bayi tamamen iptal işlemlerine ayrılmış  gibiydi. Herhalde o kadar çok mağdur vardı ki; bayide ayrı bir 'iptal masası' bile vardı. Dükkanın yarısı iade edilmiş modemlerle, kutularla doluydu.

İşte gözümün çiçeği La Liga'yı bu sahtekarlara kaptırdık. Çok üzgünüm. Fakat bu yoldan dönüş yok. Zaten Ronaldo gitti, Messi yaşlanıyor, Mourinho yok, Xavi bıraktı, Arda Turan etkisi de yok... La Liga eskisi  gibi değil zaten... İzlemeyiz olur biter...

Maçları anlatan spikerler arasında çok sevdiğim arkadaşlarım da var. Onları da o çatı altında görünce biraz üzülüyorum. Fakat en azından o kurumun paralarını alıyorlardır. Umarım orada da bir emek sömürüsü olmuyordur.

Bizim sektör hareketlidir. Günün birinde acaba bizim de yolumuz D-Smart'a düşer mi? İnşallah düşmez. O zaman bu yazı önümüze konur. Fakat simit satmak daha iyi bir seçenek olur. 

Pazartesi, Aralık 9

Le Salaire de la Peur


1945'te sona eren İkinci Dünya Savaşı, dünyayı bambaşka bir yere getirdi. Yarattığı tahribat, sefalet, vicdansizlık gibi klasik savaş sorunlarının yanında; insanı da baştan aşağı değiştirdi. Belki de tarihteki hiçbir savaş, bireyi ve toplumu bu kadar güçlü şekilde değiştirememişti. Zira hem savaşın etki alanı çok genişti hem de savaşın kendisi 1945 yılına ulaşmış dünya için oldukça ilkelce ilerledi.

Sanki yılların birikimiyle zirveye çıkan bütün teknoloji, en sefil ve ilkel dönemine yaklaşmış olan insanla bir arada kalmıştı. "Şimdi ne olacak?" sorusu belki de tarihte hiçbir zaman insanlık tarafından bu kadar sıkça sorulmamıştı. Veya belki de ilk çağlarda dünyayı ve kendini anlamlandırmaya çalışan insan aynı soruya bu kadar sığınmıştır. Fakat zaten onun elindeki teknoloji kısıtlıydı ve benzer soruları kendine sorması çok doğaldı. 1945 ve sonrası ise gerçek bir kabus gibi olmalı...

Bir sinema filmi için böyle bir girişe gerek var mı? Bence var. Hatta sadece tek bir sinema filmi için değil; 1945 -1975 arasında çekilmiş hemen her 'iyi' film bu tip bir girişi bulabilir. Zira o dönemin senaristleri, yönetmenleri, sinemacıları, edebiyatçıları, (yani sanatçıları) insanın yaşadığı belirsizlik hissini yansıtmak zorundaydı. Veya o soruya bir cevap aramalıydı. İşte o yüzden dönemin sineması; Hollywood'da da Avrupa'da da, yedinci sanatin zirve noktasidir.

Türkiye'de Dehşet Yolcuları adıyla gösterilen Le Salaire de la Peur 1953 yapımı bir film. Filme uyarlanan romanın tarihi ise 1950. Yani tam o bahsettiğimiz yılların eseri, sanatı. Yönetmen becerisi zaten filmi belli bir çıtanın üzerine çıkarıyor. O konuya geleceğiz. Ama esas önceliğimiz hikaye.

Latin Amerika'nın (Venezuella) fakir bir kasabasına sıkışmış yetmiş iki milletten insan yırtmak ve kaçmak için bir yol arar. Arar ama bu arama beyhude bir çabadır zira kasaba bitik bir vaziyettedir. İş yoktur, fırsat yoktur, umut yoktur. Allah'ın unuttuğu yerin biraz daha iyisidir. 130 dakikalık filmin ilk bir saati kasabanın ve kasabadakilerin tasviri ile geçer. Yönetmenin (Henri Georges Clouzot) becerisi de burada yatar. Öyle bir dünya yaratır ki seyirciye, seyirci bitmek bilmeyen o bir saatte bunalır, sıkılır ve kendisinin de o kasabaya hapsolduğunu düşünerek derhal kaçmak ister. Tam da o anda filmin dört esas karakterine bir iş imkânı çıkar. Daha doğrusu tüm kasaba bu fırsatın adayıdır ama kazanan dört kişi, filmin geri kalanını sırtlayan kare as olur.. Parası iyi bu iş, onların eve dönüş biletidir. Bir Korsikalı, bir Fransız, bir Alman ve bir İtalyan filmin geri kalanında bizim has adamlarımıza dönüşür.

Bundan sonrası öyküye ait içerik duymak istemeyenleri üzebilir. Zaten filmin yarısını anlatmış bulunmaktayım ama esas macera diğer kısımda yaşanır. İkinci yarıda dananın kuyruğu kopar. Bu dört insan, kasabanın tek is kapısı olan petrol fabrikasında çıkan yangından kurtarılması gereken iki kamyon nitrogliserin başka bir yere taşımakla görevlendirilir. Haliyle is tehlikelidir. Kamyonların gireceği en ufak çukur veya en ufak bir tümsek, en ufak sallantı, en ufak temas bir patlamaya yol açacaktır. O nedenle kamyonlar en fazla 40 km hızla kullanılmak zorundadır. Latin Amerika'nın bozuk ve dağlık yolları için oldukça zorlu bir görevdir.

2019 yılından bakınca ezberleri bozan bir film gibi duruyor. Ne de olsa biz alışmışız hızlı giden arabalara, kovalamaca sahnelerine, şehir içinde kıvrak gezen arabaların sürücülerine, silahlı taşıyıcılara, taksi şoförlerine, hızlı ve öfkeli olanlara. Oysa bu sefer aksini düşünürüz. Karakterlere içimizden "Yavaş git be adam" deriz. Kovalama sahneleriyle gerilen nesil, ağır aksak ilerleyen kamyonları izleyerek hop oturup hop kalkar... Üstelik bir saat boyunca bu heyecanı yaşar. Bu bir saat, filmin başındaki uzun ve temposuz değildir. Adrenalin had safhadadır. Sonunda ne olur? Onu izleyenler bilir.

Fakat en sonunda yönetmenin (ve yazarın) bize anlatmak istediği bir şey vardır. İşte o; sanayi devrimiyle baslayan ve dünya savaşları ile son halini alan yeni insan modelidir. Filmde kapitalizm eleştirisi yer alsa da, bence esas derdi kapitalizm değildir. Esas dert insana ne olduğu ve belki de ne olacağı sorusudur. Nereye gidecek? Ne yapacak? Birbirleriyle rekabet eden, kendilerine ve çevresine yabancılaşan, çaresizleşen, en temel ihtiyaçlarını gidermek dışında başka meselesi bulunmayan, gelecek hayali kurmakta zorlanan bu insan ne yapacak? Filmde iki seçenek var. Birincisi; korkularıyla yüzleşerek, cesaret kazanıp bu çılgınlık haline adım atıp hayatını yırtmak için harekete geçenler; ikincisi ise ya o harekete geçme şansını elde edememiş ya da korkularını yenememiş olduğu için sefil ve sıkışmış hayatına devam edenler. Peki hangisinin yolu doğru? Cevap pek açık şekilde durmuyor; açılınca da insanın içini karartıyor.

Le Salaire de la Peur, sinemanın altın çağının en iyi filmlerinden biri. Bu tip konulara eğilen, böyle bir derdi olan tek film de değil. The Treasure of the Sierra Madre'dan Das Boot'a, Hiroshima Mon Amour'dan Casablanca'ya birçok farklı türden ve ülkeden dostu var. Tarihin en verimli yıllarıymış. Zira sinema böyledir. Bir derdi vardır. Bir derdi olmalıdır. Derdi olanları anlatmalıdır. Savaş sonrası dönem de derdi ve sorusu olan bir dünyaydı. O nedenle o yıllar sinemaya çok meyve verdi.

Şimdilerde yüksek bütçelerle belki gişede başarı elde eden ama geleceğe kalmayacak olan filmlerin de sorunu biraz bu. Gerçi parayı kazandıktan sonra gelecekte yer edinmemek sorun mudur bilinmez. Fakat sadece yavaş giden iki kamyon ve bugüne kıyasla üç kuruşla seyircinin kalbini yerinden çıkarmak da mümkün. Üstelik filmin sonunda insana kim olduğunu hatırlatarak....

Keşke sonu kamu spotu gibi bitmeseydi. Ama mutlu son arayışında da değiliz...

Cuma, Kasım 29

Golo #11



Portekiz Ligi'nde 12. hafta Santa Clara - Boavista maçı ile başlayacak. Yeni hafta başlamadan önce biz 11. haftaya dönelim. Milli maç arası ve kupa mesaisi nedeniyle ligi unutmuştuk. O haftayı, haftanın golü ile yeniden hatırlayalım.

Aslında 11.haftada çok güzel goller atıldı. Rio Ave'den Mane'nin golünde topa dokunuş hiç fena değildi. Famalicao'dan Uros Racic usta işi bir  gol attı. Fakat benim favorim ikisi de değildi. Gerçi objektif bir tercih yaptığımı da söyleyemem. Zira Paços'dan Pedrinho da çok güzel bir gole imza attı. Hatta ligin Youtube kanalı, haftanın golü olarak onu seçti. Fakat Alex Telles de harika bir gol attı ve oyumu aldı.

İki golü kıyasladığımızda; topun süzülüşü, gidişi, kaleye girdiği nokta gibi görselliğe renk katan unsurlarda Pedrinho'nun golü ağır basıyor. Fakat Telles hem daha uzaktan, hem daha zor yerden, hem daha zor bir yere, hem de daha kalabalık bir yerden vuruyor. Üstelik atağın başında orta yapması da önemli. Orta yapıyor, top kafalardan sekip önüne geliyor. O anda "Madem siz atamadınız ben vuracağım" der gibi şutunu çekiyor ve golünü atıyor.

Her iki oyuncunun da golü sol ayakla atması keyiflendirdi. Telles'in Süper Lig geçmişinin de tercihimde payı olduğunu inkar edemem. Galatasaray scout ekibinin yine yenilgilerden sonra eleştirildiği bir dönemde Telles'in önümüze düşmesi de manidar oldu. Brezilyalı oyuncu kaç sene önce gitti ama hâlâ 27 yaşında...

Telles bu sezon şimdiden üç gole ulaştı. Kalan haftalarda iki gol daha atarsa Portekiz Ligi'ndeki en golcü sezonunu geçirmiş olacak. Duran top kullanması bu sayının artacağına dair en önemli delil.  Gerçi Porto, bu sezon o kadar da golcü değil. 11 maçta 22 gol attılar ki; onların genel lig performansına kıyasla düşük bir rakam. Son beş lig maçının dördünde tek gol atabildiler. Marega geçen seneyi aratıyor, Ze Luis de sezon başındaki formunda değil. İş biraz Telles'e, Marcano'ya, Pepe'ye; yani savunmacılara kalıyor.

Bu hafta Porto ile Paços karşı karşıya gelecek. Yani Telles ile Pedrinho. İkisi de çok skorer oyuncular değiller ama bir 'unvan maçı' havasıyla göz gezdireceğim.

Perşembe, Kasım 28

Hang 'Em High



Eastwood'un diğer çok bilinen Western filmlerinin gölgesinde kalan bir yapım. Onların gölgesinde kalması da normal; zira onlar gibi kusursuz değil. Fakat yine de izlenmeyi hak ediyor.

Cooper isimli karakterimiz (Eastwood) haksız bir saldırıya uğrar ama ölümden son anda kurtulur. Bu kurtuluş, bir intikam çabasının başlamasına neden olur. 1968 yapımı film adalet, hukuk, linç, idam gibi kavramlara çok fazla girer çıkar. Filmin idam karşıtı bir mesajı olduğunu söyleyebiliriz. Yani yine çözemediğimiz bir Eastwood hamlesidir. Zira onun yapım şirketinin ilk filmidir. Yani senaryoda veya yönetmen koltuğunda yeri olmasa da filmin bir noktasına etkisi vardır ve 'muhalif' bir tavırdan bahsetmek mümkün olabilir.

Bu tip Western'ler önemlidir; zira ABD toplumunun kaygılarına ve çelişkilerine ışık tutar. Kızılderili düşmanların yer almadığı filmlerdir. Bu da kahramanca inşa edilen bir ulus anlatısından öte; çarpık zemine kurulmuş bir devlet eleştirisi olarak bile görülebilir.

Neyse; bunlar gereksiz mevzular. Aradan 50 sene geçmiş. Onlarca film çekilmiş. Bu film de çok fazla aradan sıyrılamamış. Fazla anlam yüklemek, filmden alınan zevki öldürebilir. Sonuç olarak Eastwood tüm karizmasıyla arz-ı endam eder. Müzikler çok iyidir. Senaryo da bir noktaya kadar çok iyi gider ama filmin sonundaki 'Aşk hikayesi' bağlaması tüm tadı kaçırır. Bu da Spagettiler ile Hollywood'un farkıdır herhalde.


Cumartesi, Kasım 16

Üretmeyen Büyükler


Hazır EURO 2020 biletini kapmışken, Şenol Güneş’in hafta başındaki açıklamasına biz de dahil olalım. Herkes konuştu, bu blog da boş geçmesin. 

Şenol Hoca, eskiden dört büyüklerden çok sayıda oyuncu aldıklarını ama artık bunun mümkün olmadığını dile getirdi. Tabi yabancı hayranları çıldırdı. Saçma argümanlarla durum tespitinin içini boşaltmaya çalıştılar. Mesela eskiden yurtdışına oyuncu ihraç edemediğimizi iddia edenler bile oldu. Futbol izlemeye yeni yeni başlayan Youtuber’lar belki hatırlamaz ama eskiden de, üstelik ülkelerin birbirlerinden bu kadar haberdar olmadığı dönemde de beş büyük lige oyuncu ihraç ederdik. Çünkü oyuncularımız kaliteliydi...

Neyse; önemli olan ihraç sayısı değil. O bir şekilde olur. Kaliteli oyuncu varsa Avrupa alır. Peki oyuncu nasıl olacak? Asıl mesele bu... Şenol Hoca'nın dediği nokta önemliydi. Dört büyükler bu işin lokomotifi. Fakat onların da genelde Anadolu'dan aldığı oyuncuları geliştirip milli takıma gönderdiğini söyleyebiliriz. Yine de eskiden hiç yetiştirmiyor da değillerdi...

Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş milli takıma şu dönemde oyuncu gönderememiş olabilir. Kadroları yabancı oyuncularla doldurmuş ve bu sayede yetiştirdikleri oyuncuları ihraç etmişlerdir belki. Acaba öyle mi? Bir bakalım...

Trabzonspor'u denklemden çıkarıyoruz, zira kendine has yapısıyla zaten üretici kimliğini en kötü zamanında da, en 'yıldız' getirdiği dönemde de kaybetmedi. Ülkenin her takımında 61 numaralı bir oyuncu varken Trabzonspor'u diğer takımlarıyla bir tutmak haksızlık olur. İyi ki Trabzonspor ve Bursaspor var zaten. Bir proje olan Altınordu'nun da katkısını es geçemeyiz. Onlar yoldan dönerse halimiz harap olur...

Biz dönelim üç lokomotife... Bu üç takım Euro 2000 kadrosu için 9 oyuncu yetiştirdi. Kadronun neredeyse iskeleti İstanbul takımlarında yetişen oyunculardan oluşuyordu. Ağırlık tabi ki Galatasaray'daydı ama mesela bir Sergen Yalçın gerçeğini de unutamayız. 

2002 Dünya Kupası’nda bu sayı yediye düştü. Eğer Sergen Yalçın sakatlanmasaydı ve elemelerde kaleci rotasyonuna giren Fevzi Tuncay dışarıda kalmasaydı sayı yine dokuz olacaktı. 2008’de ise düşüş başladı. O turnuvaya üç İstanbul takımı sadece  beş mahsul yollayabildi. Bugünkü kadro yine beş. Bu düşüşün bir nedeni olmalı ve belki de Güneş'in canını sıkan budur. Esas probleme buradan bakabiliriz. Kimse "Üç büyükler yetiştirici kulüpler değil" demesin. Real'in, Barcelona'nın, Manchester City'nin, United'ın yetiştirdiği yerde herhangi bir kulübü bu misyondan ayırmak gibi bir lüksümüz yok.

Bu arada bugünkü rakam beş ama 2008'deki beşli kadar da sembol isimler olamadılar. Yani yetiştikleri kulüplere katkı veremediler. Bugünün beşini Merih Demiral ve Efecan Karaca gibi yetiştiği kulübün A takımında hiç oynamayan, Mert Günok gibi neredeyse yüzüne bakılmayan ve Ozan Kabak gibi altı ayda kulüpten ayrılmak ve Avrupa'ya gitmek için heveslenen oyuncular oluşturuyor.

Ve tabi bir de Emre Belözoğlu... 2000'de de var, 2002'de de, 2008'de de, bugün de.... Kendisi 39 yaşında. Yani resmen 40 yılda bir yetiştirmişiz ve etinden sütünden faydalanmışız.

Bu işlerde bir terslik olmalı...Yabancı sayısı çok güzel; evet ama bu sayı hiç güzel değil...

Cuma, Kasım 15

The Sweet Life



Bazı filmler çok kaliteli değildir. Zaten pek fazla insana da ulaşamamıştır. Kıyıda köşede kalmıştır, az izlenmiştir, zaten her izleyen de sevmemiştir. Yani az bilinen ama izleyen herkesin sevdiği bazı filmler vardır ama onlarda daha fazlası kadar; az izlenen ve unutulan filmler vardır.

Sanırım The Sweet Life böyle bir film. Hakkında yazılmış bir yorum, analiz veya içerik bulmak kolay değil. Bulunca da övgüler okuduğumuzu söyleyemeyiz. Fakat isin esas noktası; ben sevdim be kardeşim...

İlk olarak başlangıcı ile beni yakaladı zaten. Bir intihar sekansı ile karakterler birbirlerini tanıyınca, hemen Dream with the Fishes'i anımsadım. Belki de bu yüzden film benim için 1-0 önde başladı. 

Sonrasında birbiriyle tanışan bu iki karakter yola çıktı. Al sana bir yol filmi. Bu türün de kötüsü pek olmuyor. Oldu mu sana 2-0...

Oyuncular fena değil, yönetmen iyi, görüntü yönetmeni harika. En çok da müzikler şahane; filme ve sahnelere çok uyumlu. Çıtır çerez bir filmde daha ne olacak ki? Herkesten bir Godfather beklemiyoruz sonuçta.

Filmin türüne ne diyebiliriz? Amerikalılar 'dramedy' diye bir kavram çıkardılar. Kelime oyunu güzel ama kavramın kendisi içime sinmedi. Bir de sadece dramla ve komedi ile açıklayamayız. Artık yeni bir insan profili var. 21 yüzyılın orta sınıfında yer alan mutsuz insanın umutlu hikayesi. Bu türe bir isim bulmak gerekebilir.

Fakat hepsi bir kenara, benzeri binlerce kez çekilmiş bir film beni keyifle tuttuysa hakkını vermem lazım.

İşin acıklı tarafı, sanırım filmin orijinali Hint veya Kore yapımıymış. Biz ABD versiyonuna denk geldik. Acaba Hollywood, çok iyi bir işin kotu bir taklidini mi ortaya çıkarmış? Bazen, ürünlerin taklitlerini kullanmak da kotu olmuyor. Eğer orijinallerini bilmiyorsan...

Cuma, Kasım 1

Duran Top Koreografisi



Brezilya'da devam eden U17 Dünya Kupası'nın şu ana kadar yaşanan en muazzam anı bu olabilir. Tacikistan - Kamerun maçında, Aysa temsilcisinin duran top organizasyonu muhteşemdi. Bu görüntüde bizi şaşırtan iki unsur var. Birincisi 17 yaşındaki oyuncuların bu koreografiyi hatasız uygulaması. Sonuç gol olmasa da plan çok iyi işledi. Ve evet; bu bir organizasyon değil; adeta bir koreografi.

Diğer yandan yapan takımın ismi de şaşırtıcı. İspanya değil, Brezilya değil, Arjantin değil, Almanya değil. Hatta Rusya, Belçika, Şili, Mısır, Japonya bile değil. Daha önce futbol gündeminde adına pek sık rastlamadığımız, U17 Dünya Kupası'na daha önce sadece bir kez katılan Tacikistanlı gençler yapıyor bunu.

Beş-altı sene sonra Tacikistan futbolunun hangi noktada olacağını merak ediyorum. Tamam; bir turnuva başarısı yok ortada. Hatta videonun sonunda gol bile yok! Gerçi maçı 2-0 kazanıyorlar... Yine de gelecek için bir not alma ihtiyacı hissediyoruz. Turnuva devam ederken de dikkat edeceğiz.

Perşembe, Ekim 31

The First Great Train Robbery


Hemen her soygun filmi genel bir seviyeyi muhakkak yakalar. En azından seyirci, bir heyecan içinde izler. İyisi ise çok keyif verir. 1978 yapımı The First Great Train Robbery iyilerden biri. ABDli yönetmen ve senarist Michael Crichton kamera arkasında. Önde ise İskoç Sean Connery ve Kanadalı Donald Sutherland var. Onlara eşlik eden kadın, Londra doğumlu Lesley-Anne Down. Yapımcı ise Napoli Başkanı olarak tanıdığımız Aurelio de Laurentiis'in amcası Dino de Laurenittis...  Çok uluslu bir çalışmanın ürünü olması, filmi çok çeşitli ve eğlenceli hale getirmiş. Birden fazla aksan duyuyoruz mesela.

Soygun filmlerinin iki tane vazgeçilmezi olmalı. Biri soygun planındaki dahilikler. Kuru kuruya gidip banka soymak çok da ilgi çekici değil. Bir de araya serpilen mizah kendini unutturmamalı. The First Great Train Robbery bu iki unsuru da karşılıyor. Başroller çok iyi iş çıkarıyorlar. Connery; Şevket Çoruh-Cihan Ünal karışımı bir tiple hiç Adalı gibi durmuyor. James Bond şöhretini edindiği yıllarda filmi çeken Sir, tren üzerindeki sahneler için hareketli trenlerin üzerinde ayrıca çalışmış. Yan rollerdeki isimler de kritik katkılar veriyor. Birtanya'nın en ünlü baletlerinden biri olan (ben tanımıyordum) Wayne Sleep, tehlikeli sahnelerde dublör dahi kullanmadan ustalığını konuşturuyor mesela.

Kıyıda köşede kalmış filmlerden biri gibi dursa da; zamanında hem iyi bütçe harcanmış ama iyi gişe yapmış hem de oyuncular ve yönetmen iyi çaba harcamış. Haliyle ortaya kötü bir işin çıkması da mümkün olmazdı...

Pazartesi, Ekim 21

Ağrı - Acı


Herkesin gerisindeydim ben. Yeteneğim sınırlıydı. Sabahın köründe gelip kapıyı herkesten önce açtırmasam, takım idmanının ardından gece salonda kalmasam, nasıl fark yaratabilirdim ki?

Ağırlığa önem verdim lise yıllarıyla birlikte, tabii ki dozajında kalarak. Geriye kaçarak şut atmayı çok seviyordum, öyle bir stil edinmiştim. Bilhassa sırtım ve belim kuvvetlendikçe bunu daha iyi yapmaya başladım; topu da bloktan kaçırmam kolaylaştı. Şutu kolla atıyorsunuz ama mekanizma aslında bacaktan başlıyor, belden alınan kuvvetle devam edip kolla bitiyor. Bacak, karın ve kalça kuvveti aslında sizi en üst seviyeye çıkaran. Antrenmanları çeşitlendirmeye çalışırdım., örneğin haftada iki gün ağırlıksa bir gün mutlaka atletizm diğer gün tırmanma ve depar... Yoksa günde bin şut atıyorsunuz zaten. Antrenman sonrası otomatik, rutin o. Esas olay, eve gittiğinizde yemeği yemeye çalışırken çatalı yerden kaldırıp kaldıramamak... İyi idman belki ağrı çektirir ama canı acıtan pişmanlıktır. Ben pişman olmak istemedim...

İbrahim Kutluay / Socrates Dergi, Ağustos 2019

Pazar, Ekim 20

Uzun Bir Gece


Edebiyat meraklıları bu esere kesinlikle hakimdir ama sinemada biraz kıyıda köşede kaldığını sanıyorum. Zira bugüne kadar ne bizlere tavsiye edilmişti ne de her boşlukta Türk sineması yayınlayan o kadar televizyon kanalında denk gelebildik. Oysa çok da kaliteli bir oyuncu kadrosuna sahip. Hülya Avşar, Aytaç Arman, Yaman Okay, Selçuk Uluergüven.... Kadro hakkını veriyor. Oyunculuk anlamında en ufak sıkıntı yok. Hülya Avşar yine popüler figür olmasının altında ezilmiş. Hemen hemen her Hülya Avşar filminde hissettiğim duyguyu burada da taşıdım. Keşke bu kadın müziğe, şarkıya, sahneye, televizyona dalmasaydı. Müzik demişken; filmde Cahit Berkay dokunuşları da mevcut.

Hikaye Necati Cumalı'ya ait ama senaryoda da Macit Koper katkısı var. Cumalı'nın birçok eserinin sinemaya aktarıldığını biliyoruz. Haddim değil ama bu anlamda da Türk edebiyatının hakkı az verilen isimlerinden biri olduğunu ifade edebilirim.

Film 1987 yılına, öykü 1981'e ait. O dönem için bile oldukça radikal ve rahatsız edici bir konuya sahip. Bugünlerde bile çok tartışma yaratabilecek bir konu. Zaten Türkiye gibi 'yavaş' ilerleyen ve kendisiyle az tartışan kapalı toplumlarda 30 sene çok da uzun sayılmaz. O nedenle şu anda bile Türk toplumunu, taşrayı, kadını, kadına bakışı, ahlak algısını, cinselliği çok iyi anlatan eserlerden biri olarak dikkatle okunmalı.

Bir kadın karakterimiz (Gülsüm) var. Öykünün merkezinde kendisi yer alıyor. Küçük yaşlarda, daha doğrusu cinsel anlamda kendisini fark ettiğinde yan komşusuna sevdalanıyor. Yan komşunun evli olması önemli bir detay. Zira durumu fark eden annesi, kızını hemen başka bir adamla evlendirip beladan uzak tutmaya çalışıyor. Fakat kadının o adamı unutması söz konusu değil.

Gel zaman git zaman; adam başka bir yere taşınır. Kadın ise bir gece o yasak aşk uğruna yola çıkar. Kitabın ve filmin yüzde 80'i; işte o gecede geçer. Buna rağmen rüyalara giren o gece kadının beklediği gibi gitmez. Onun bir cazibe ürünü olarak hissettiği ve iktidar sahibi olarak gördüğü o güçlü erkek o gece bambaşka bir profil çizer. Kadın; korkak, pısırık bir adamla karşılaşır. Kadının belki de kötü bir kabustan uyandığı; ama sonunda 'uyandığı' bir gece olur.

Filmin esas figürlerinden biri de kadının kocası Zekeriya Usta'dır. Bu emekçi usta karısından yaş olarak çok büyüktür. Belki de bu yüzden karısına bir türlü ulaşamaz; ki zaten karısı da onu sevmez. Fakat o gece onu da bambaşka bir sınava sokar. Ustayı sinemamızın en başarılı, dokunaklı, güçlü oyuncularından Yaman Okay canlandırdığı için de ayrı bir sempati besledim. Fakat aynı zamanda taşradaki o karakterin toplumun tüm baskılarına ve kendi içindeki fırtınalara karşı direnmesi de benim içimi ısıttı.

Tabi bizim toplumumuz için aynı durumu söylemek söz konusu değil. Film Youtube üzerinden izlenebilir. Altında da yorumlar mevcut. O yorumlardan bile nasıl bir kaosun içinde olduğumuz anlaşılabilir. Karakter tahlili yapamayan ve bir film tartışmasına giremeyen izleyiciler çok da şaşırdığımız bir durum değil. Fakat direkt filmi/öyküyü suçlayanlar bile mevcut. Sansür dileyen de, zina yasasını düşleyen de yorum kısmında mevcut. Zaten o nedenle, 30 senenin çok da uzun olmadığından bahsettik.   

Esasında filmi izleyenlerin en çok rahatsız olduğu durum hikaye olmasa gerek. Zira ülkemizde 'ahlak' sınırlarını zorlayan çok sayıda film, dizi çekildi. Hatta sosyal hayatta bile birçok ahlaksızlık çok rahat bir şekilde görmezden gelinebiliyor. Yani toplumun ahlakı korumak gibi bir kaygısı yok. Fakat filmin sonu tüm değer yargılarını ve ezberlerini alt edebilecek düzeyde. Ve hatta belki de taşranın tüm kargaşasını gerçekçi bir şekilde anlatan Cumalı, Koper ve Duru; son anda 'Hadi canım, buralarda böyle olmaz' dedirten bir son hazırlıyor.

Bu sonu belirleyen Gülsüm karakteri oluyor. Yani taşranın kadını, üstelik bir gece yasak aşk yaşamak için kocasından kaçan bir kadın özgür iradesiyle bir tercih yapıyor. Zaten tüm gece boyunca güçlü duran ve kendi tercihlerini yaşamayı deneyen bir  kadın görüyoruz. Öyküye bir erkeğin; hem de 'güçlü ve cazibeli'bir erkeğin peşinden giden bir kadın olarak başlasa da; aslında bir erkeğe sığınmayı redediyor. Bu ret, şimdilerde bile imkansız duruyor.

Öte yandan son kısımda o tercihini yaşama konusunda kocası Zekeriya Usta da ona yardım ediyor diyebiliriz. 

İşte tüm bunlar; izleyeni rahatsız ediyor olsa gerek. Bir kadının bu derece özgür hareket etmesi 2019 yılındaki Youtube yorumlarını da etkiliyor. 

Türk sinemasınının duraklama dönemi bile diyemeyeceğimiz karanlık yıllarında çekilmiş ve bence buna rağmen iyi kotarılmış filmlerden biri. Özelliklerde 80'lerde bilinmeyen, az bilinen ve etkileyici Türk filmlerinin sayısı çok fazla. Bu da onlardan biri. Teknik olarak çağın çok gerisinde kaldığı muhakkak ama Türk sinemasını izleyenler olarak bu duruma aşinayız. O nedenle aradığımız genelde güçlü bir öykü oluyor. O konuda da bir sıkıntı yaşamıyoruz. Türkiye'ye dair, kafa karıştıran, sosyolojik bir film olarak sınıflandırmak mümkün. Zira birçok sahne repliklere değil sessizliğe teslim oluyor. Bu da izlerken düşünmeyi ve sorgulamayı mecbur kılıyor. Bu açıdan bile izleyicinin ezberlerini bozduğu için yoğun bir alkışı hak ediyor.

İyi ki denk geldik. Kitabına da denk geliriz inşallah...

Cumartesi, Ekim 19

Derdini Söyle Naim Gelir Kaldırır


Yazar: Refet

Lisede çok yapılırdı bunun muhabbeti... “Adamların 100 yıllık tarihi var, en boklu hikayelerini bile allayıp pulluyorlar Hollywood’da..Bizim Çanakkale’nin her cephesi ayrı ayrı film olur”!

2000’lerin başında 'ecdat/ümmet' söylemleri ile birlikte belgeseller/filmler yapıldı peşi sıra. Baktılar kırmızı çizgilere dokunulamıyor, bu sefer 'ıssız adam' tadında tarihin satır aralarına gizlenmiş biyografileri film yapma furyası başladı. Başarılı da oldu.

Ayla, Müslüm, Bold Pilot, Çiçero...

Amatör sosyolog olarak, sanki bu film şirketlerinin ar-ge departmanındaymışım gibi “Kimin filmi çekilmeli?” diye düşünürüm ara ara.

Yine son yıllarda meşhur olan derleme albümlere şarkı-şarkıcı bulmam gibi... Misal “İbrahim Erkal tribute” projem vardı daha rahmetli olmadan. Rockçılara “Sen Aldırma” söyletip, “Erzurum’a gel” çağrısını jazzcılara yaptırırdım falan.

Konuya dönelim. Aklımda iki isim vardı. Biri “Seba” diğeri ise “Naim” idi. Kafamda cast yapıyordum. Naim’i kim oynardı? Seba’nın derin devlet hikayelerini anlatmalı mıydı? Soundtrackinde illaki “Eski Dostlar” olmalıydı.

Bu hobimi gerçekleştirirken “Naim” in çekildiğini öğrendim. Başıma bir şey gelmeyecekse sevdim de. Soundtrack de güzel olmuş. (Bu arada rap'in yükselişini görmezden gelen 48kutay’ı da hayretle izliyorum. Tek şarkıdan yatan pop albümlerini yazacak mı artık?)



Ve yine Youtube çöplüğünde derin tespitlerle “Seba” filminin soundtrack çalışmalarına devam ediyorum.

TRT Müzik’e - aynı zamanda Rizespor eski yöneticisi olan Sinan Özen’e bağlanan Rizeli bir işadamı Seba için istek ister ve bir anda Rize-Sakarya-Beşiktaş üçgeni kurulur.


İşin garibi bu şarkının Seba’nın en sevdiği şarkı olduğunu tavernalardan gelen Özen’in bilmemesidir. Oysa “Metin-Ali-Feyyaz koysun..” dan sonra bu bilinirdi.

Bu da yine eskilerden Çırağan Sarayı şampiyonluk kutlamasından. Muazzez Abacı raconu tamamen yerine getiriyor.


Misal şimdiki başkanların en sevdiği şarkı nedir acaba? Hikayesi film olacak kaç başkan, kaç sporcu var? Bir ara “Bayrampaşalı” diye Arda filmi deniyordu. O da eski adamlara karıştı. 

Cuma, Ekim 18

Shortcut to Happiness


Hem sinemada hem edebiyatta çok aşina olduğumuz bir konu karşımızda. Mutluluk için şeytana ruhunu satan bir insanoğlu... Zaten bu film de; başka bir filmden uyarlamaymış. 1930'larda ABD sinemasında büyük etki yaratan The Devil and Daniel Webster isimli yapımın yeni yüzyıla adapte edilmiş hali.

80 sene önceki filmi izlemedik tabi ama yine de benzer konulara alışık olduğumuzdan benzerlerinden çok da farklı bir şey çıkmıyor karşımıza. Zaten ne kadar farklı olabilir? Konsept aynı. Belki biraz daha çağa ayak uydurabilirdi. Fakat yine de eğlenceli zaman geçirmeye müsait. Alec Baldwin hem başrolde hem de yönetmen koltuğunda. Oyunculuğunu zaten biliyoruz ama kariyerinin tek yönetmenlik deneyiminde sırıttığını söyleyemeyiz. Oyuncu kadrosunda da  ona Jennifer Love Hewitt ve Anthony Hopkins de eşlik ediyor. 

Biraz da şanssız bir film. Çekildikten sonra vizyona girmesi seneler sürüyor. Üstelik isim konusunda da ikileme sahip. O nedenle zaten çok güçlü bir film değilken, iyice kıyıda köşede kalıyor.

Yönetmen Baldwin, sanki gerçekten de bu filmi çekmek için şeytanla anlaşma yapmış. İstediği gerçekleşmiş ama istediği olmamış...

Perşembe, Ekim 17

Golo #7


Portekiz'de iki haftadır lig oynanmıyor. Milli maç arasından önce de kupa mesaisi araya girmişti. İşte o geçmişte kalan 7. hafta, oldukça kısır geçmişti. 

Haftanın ilk karşılaşması olan Boavista - Tondela maçının 0-0 sona ermesi bir işaret çaktı zaten. Devamında da altı karşılaşma 1-0 sona erdi. Böyle bir ortamda haftanın golünü seçmek kolay değildi.

1-0 biten maçlardan biri Benfica - Setubal karşılaşmasıydı. Setubal sezonun en ilginç takımlarından biri. Yedi haftada sadece bir gol attılar. Aynı zamanda yedi maçın sadece ikisinde gol yediler. Dört tane Porto'dan, bir tane de son maçta Benfica'dan. Yani geçen sezonun ilk ikisinden... Onun dışında oynadıkları rakiplere kaleyi açmadılar.

Setubal gol yemiyor, gol atamıyor, maçları oldukça kısır geçiyor ama bu Benfica için bahane değil. Geçen sezonun ikinci yarısında muhteşem bir grafik yakalayan Benfica, bu günlerde biraz durgun. Rakip Setubal olmadığında da gol atmakta zorlanıyorlar. Yine de sadece tek bir Porto yenilgisi ile sezona devam ediyorlar ama Şampiyonlar Ligi'ne çok kötü girdiler.

Beklendiği gibi Setubal maçında da tıkandılar. İlk 11'in devamlı golcüleri  kilidi açamayınca sahneye Carlos Vinicius çıktı. Belki izleyince haftanın en güzel golü olabilecek yeterlilikte gözükmeyebilir. Fakat hem zaten  bu hafta çok sayıda alternatif çıkmadı hem de kendini henüz kanıtlayamamış bir oyuncunun kritik anda soğukkanlı hareket etmesi ufak bir torpil yakalamasına neden oldu.

Vinicius, geçen sezonun ilk yarısında Rio Ave forması giyiyordu. Ocak ayına kadar oynadığı 14 maçta 8 gol atmıştı. Sonra Monaco'ya transfer oldu. Sadece üç maçta ilk 11'de oynadı. Zaten zor günler geçiren Monaco'da bir türlü kendini bulamadı. Buna rağmen o durgun dönemin ardından Benfica'ya transfer olması bir şanstı. Setubal maçına kadar 15 dakikadan fazla süre alabildiği bir maç  da olamadı. Setubal karşısında 60. dakikada Pizzi'nin yerine oyuna girdi, üç dakika sonrasında topu filelere yolladı. Özellikle Gürcü kaleci George Makaridze'yi attığı çalım çok şıktı. Vuruşu çok iyi değildi belki ama doğru yere topu yollayınca savunmanın hamle şansı kalmadı. Sonuç olarak; kısır haftanın en iyisiydi...