Çarşamba, Ocak 28

Hotaru no Haka



 Japonların, anime sanatının "Canım Kardeşim"i...

Filmi izlemeye başladıktan kısa bir süre sonra, ev arkadaşım filmi izlediğimi gördüm ve "Hayatımda sonunda ağladığım tek anime" dedi. Ben sonunda ağlamadım. Fakat gözyaşı dökmemiş olmak, yanıstılan dramın ve acının büyüklüğünü engellemiyor. İzledikten sonra tarifsiz duygulara giriyor insan.

İnsan - sanat ilişkisi çok acayip... Bu filmi izleyen herhangi birinin savaş çıkarmaması lazım. Veya savaş çığırtkanlığı yapmamalı. Bilinçaltına pompalanması gerek bazı şeylerin. Olmuyor, en sonunda yaşananlardan bazı insanlara acılar kalıyor ve yeni hikayeler, romanlar, filmler çıkıyor. İnsanlık tarihinde böyle bir çizgi filmin yapılmış olması yeterince kötü bir durumken , aradan geçen 26 senede buna benzer onbinlerce hikayenin gerçekleşmiş olduğu akla geliyor. Kötü kelimesi anlamsız ve yetersiz kalıyor.

Canım Kardeşim dedik, kıyaslama yapmak lazım. Ama objektif olacağımı söyleyemeyeceğim. Kasvetli İstanbul görüntüleri, canlı çizgilere ve renklere üstünlük kuruyor. Bir de Cahit Oben'in melodileri var. Hotaru no Haka'da sonu bilerek izliyorsunuz, o nedenle Canım Kardeşim'de sarsılma payınız da daha da yükseliyor.

Sonuç olarak ikisini de izlemek için sağlam yürek lazım. Gerçi vicdanı körelmiş olanlar daha rahat izlerler ama olsun.

Any Given Sunday



"Pazar, benim için haftanın en güzel günüydü. Sahaya çıkar ve en sevdiğim şeyi yapardım. Futbolu tıpkı küçük kızların oyuncak bebeklerini sevdiği gibi seviyorum. Sahip olabileceğim en iyi oyuncağım futboldu. Ama artık bir taraftar olacağım."

Riquelme de bıraktı. Eskilerden kim kaldı diyeceğim de Riquelme zaten bizim yaşayarak gördüğümüz kahramanlarımız arasında en eskisi değildi. Raul'dan, Del Piero'dan, Totti'den sonra çıktı. En azından Avrupa'ya gelişi çok sonraydı. Bizim lise çağlarımıza denk gelmişti. Çok da eski değil yani ve bu daha da kötü...

Gerçi ben genel anlamda da Riquelme hayranı olamadım. Barcelona'da tutunamadı, sonra Villarreal ile bizi elediler. Bir de Boca'nın tarihin en iyi oyuncusu anketinde Maradona'yı geçmişti. İnternet ile büyüyen yeni kuşak beni şok etmiş ve bunun bendeki geri dönüşü Riquelme antipatisi olmuştu.

Fakat yaşlandıktan sonra onu da sevmeye başladım. Zidane ve Cantona'da da böyle olmuştu. 36 yaşına geldiğine inanmak çok zor, fakat öyle işte. Bizim yaşıtlarımız henüz olmasa da, üst sınıflardaki abilerimizin yaşıtları artık futbolu bırakıyor. Sıra bizimkilere geliyor. Korkutucu.

Riquelme'yi 30'undan sonra niye sevmeye başladım; çünkü futbolu sevdiğini farkettim. Yukarıdaki cümleleri gibi... Sahada bunu hissettiriyordu. Güney Amerikalı topçularda daha yaygın bu durum. Amatör ruhu biraz daha koruyorlar. Sevdikleri içi yaptıklarını fark ediyorlar. Oradan kazandıkları parayla ailelerini geçindirdiklerini biliyorlar, belki de minnet duyuyorlar o futbol topuna. .Avrupalı daha profesyonel bakıyor, yaptığı işi metalaştırıyor, kurduğu bağ daha akli dengelerden besleniyor. Türk topçusunda ise ikisi de olamıyor. İş ahlakı da yok, sevgi de.. O nedenle bizim coğrafyamızdan bakınca Riquelme gibi adamlar nadir görüldüğü için sempatimizi kazanıyor.

Sanırım şimdi değil ama 1-2 sene sonra futbolu bırakan her futbolcu için buraya yazı döşeyeceğiz. Hepsi bize acımasız gerçeği hatırlatıyor. Rahatsız edici. Dünya değişiyor, biz ayak uyduramıyoruz. Zaten, pazar günleri de artık eskisi kadar güzel değil.


Salı, Ocak 27

Birdman



Biutiful izledikten sonra blogda yazdığım yazıda Inarritu'yu eleştirmişti. Genel oarak filme olumsuz not vermiş ve bunun sorumlusu olarak yönetmeni göstermiştim.. Film sarmıştı ama sarsmamıştı. Oysa ondan sarsıcı hikayeler bekliyorduk. Ve de 21 Gram-Amores Perros ve Babel üçlemesinden sonra, sarsıcı hikayelerin daha farklı bir şekilde anlatılmasını ister olmuştuk. 

Bu üretim işleri çok sakat. İster istemez bu hale geliyor. Adam birşeyler ortaya çıkarıyor, çok iyi işler yapıyor belki ama hepsini beraber düşünen bir kesim notunu esirgiyor. Hatta zaten niye bu kadar kişi (ben dahil) oturduğumuz yerden bir not verme, bir eleştiri döşeme sevdasına giriyoruz ki.. İzlersin veya izlemezsin. Adam aslında tek başına baştığında, iyi bir iş ortaya çıkarıyor ama geçmişte yaptığı iyi işler yüzünden eleştiriliyor. Acımasızlık. Gerçi bu adamın filmlerinde de o duygu var.

Birdman'ı belki de Keaton'un tesadüflerinden önce bu açıdan değerlendirmek lazım. Üçleme artı Biutiful sonrası bambaşka bir film çıkmış ortaya. İyi mi kötü mü bu ayrı konu ama değişik bir şey denemesi hoşuma gitti. Değişiklik yapanları, deneyenleri, uğraşanları, riske girenleri, kendisiyle savaşanları severim. Herhalde sinema çevreleri, 2010 sonrası Inarritu'yu baya sert eleştirmiş. O da değişim yoluna çıkarken kullandığı hikayeyi buradan beslenmiş.

Herkes Birdman-Batman-Michael Keaton alakası nedeniyle vurguyu onların üzerine yapıyor. Haklılık payları var. Dahiyane ama daha da önemlisi duygusal bir fikir. Hikayesi anlatılan karaktere en uygun kariyer hikayesiydi Keaton'un özgeçmişi. Fakat filmde Birdman'in yaşadıklarını belki daha kısa vadede Inarritu da yaşamış olabilir. Bana biraz işin o kısmı da yansıdı. Devamlı iyi işler ama daha da önemlisi aynı işler. Aynı derecede dram. Aynı tarz. Ve ona baskı yapan eleştirmenler. Holywood'a kapak atmak zor, duvarlar oldukça sert. Sınırı geçmek kolay değil. Bilmiyorum ama tahmin edebiliyorum. Zorlanmış olabilir. Ve onlara Birdman'i çıkardı. Madem yeni bir şey istediniz, alın! Bu açıdan bakınca oldukça iyi bir film. Cesurca. Saygı uyandırcı.

Inarritu'nun ve Keaton'un geçmişlerini bir kenara bırakıp, sadece izlediğiniz filme odaklanınca ise sıkıntı var. Yani benim için Biutiful'un tam tersi. Ortaya çıkan eser iyi ama yönetmenden bunu görmek istemezdim. Şimdi ise yönetmenin tavrını sevdim ama ortaya çıkan eser; eh işte.. 

Plan-sekans, sinemaya giden insanların niye hoşuna gidiyor onu da anlamıyorum. Yani sinema emekçilerini veya sinema öğrencilerini; bu sanat dalıyla ilgili bir şeyler üretmek isteyenleri, duydukları hayranlığı anladığım ve saygı gösterdiğim için bir kenara ayırıyorum, ama izleyen için neden bu kadar şaşırtıcı ve muhteşem oluyor ki? Film iyi olduktan sonra, keyif verdikten sonra ne kadar önemli olabilir ki nasıl çekildiği? Muhakkak plan sekans, filme büyük hava katmış. Hız ve tempo vermiş. Aynı zamanda arkadan çalan ordu trampeti gibi müzikler hava katmış. Fakat bu kadar işte. Sırt bu nedenle not yükselir mi?

İzleyici olarak beni sarmayan, daha doğrusu Inarritu ile bağdaştıramadığım bir diğer nokta ise filmin "Birdman" olması. Yani en temeli. Kim bu Birdman? Bir zamanların şöhretli bir oyuncusu. Biz de onun zaman içinde yaşadığı korkuları ve kaygıları izliyoruz. Şöhret, ün, sahne, alkış, akış, zaman, mekan... Güzel bir hikaye olabilir ama çoğu benim görmek için heves ettiğim kavramlar değil. Bana uzak. Ben basit insanların, sokaktaki adamların hikayelerini, kaygılarını, korkularını, öfkelerini, dramlarını, çabalarını görmek istiyorum. Yukarıda adı geçen 4 filmde de bunu çok iyi bir şekilde yapan bir yönetmen vardı. İlk 3 filmindeki senaristi ile artık çalışmasa da, yine de ondan bunu beklerdim, bekledim.

Bütün bunların ışığında; Birdman Oscar alır mı almaz mı bilmem.. Almasını isterim ama alacak kadar da iyi bir film olduğundan emin değilim. Fakat, oscar jürisü genelde bu tip şeyleri sever. Olmadık kişilerin beklenmedik çıkışlar yapmasını veya alışılmış tarzının dışına çıkarak yeni bir şeyler deneyen yönetmenleri ödüllendirir. Fakat sonuç ne olursa bu da benim meselem değil. Çok da önemsemiyorum. Yine de umutluyum. Inarritu'nun Babel'den sonra giderek düşen bir çizgisi var ve Birdman de en aşağısı oldu. Arada Dünya Kupası zamanı yaptığı Nike reklamları bile daha iyiydi. Fakat Birdman öyle bir ışık verdi ki, ne kadar düşük puan versem de bir sonraki film için oldukça umutlandırdı. Sanki muhteşem bir işten önce arayışa giren bir yönetmen çabası vardı. Fırtına öncesi sessizlik diyeceğim ama bilmemkaç dalda oscar adayı oldu, böyle sessizlik de olmaz... Birdman kadar olmasa da ben de geçen zamanı, yeni çağı, oluşan kültürü anlamakta zorlanıyorum. Adapte olamıyorum.

Oyunculara gelince... Michael Keaton'un bu filmle geri dönmesi müthiş. Ayrı bir hikaye bile çıkabilir. Film içinde film. Ödül alırsa, aklımıza her geldiğinde yüzümüzde bir tebessüm oluşacak. Seneler sonra muhabbetleri yapılır. Bir çok olayda benzetmesi yapılır. İyi goygoyu döner yani. Ve zaten -diğer adayları izlemesem de- adam haketmiş. Edward Norton belki ondan da iyiydi ama çok az süre aldı. Zaten filmin eksiklerinden biri de buydu. Norton az kullandı, diğerleri az kullanıldı, filmin sonunda onlara ne oldu...? Ucu açık kaldı bazı şeylerin.. Emma Stone ise tam bir facia. Naomi Watts'tan daha çok konuşulması bile aslında filmin eleştirdiği konulardan biri. Popüler olan prestijli olanın önüne geçiyor. Ve artık bizim zamanımız da geçiyor. Bir dönemin yıldızları artık popüler olmuyor. Yeni yeni isimler türüyor. Onların twitter'ları, instagramları var. Milyonlarca takipçileri... Bu sayede her şey ölçülebiliyor. Ölçümün doğru olduğu kabul ediliyor. 20 yaşındakilere biz nasıl Watts'tan bahsedeceğiz, onlar için Emma Stone var artık...En çok o konuşuluyor, o trending topic oluyor.

Filmin sonunu da pek sevmedim. Yönetmen o kısmı bana bırakmasın. Bırakacaksa da, bizi anlaşılması güç karakter Sam (yine Stone) gibilerinin gözüne muhtaç etmesin.

Bir sonraki film gelsin hemen...

Antifaşist Lazio


Pazartesi, Ocak 26

Das Boot



Bugüne kadar İkinci Dünya Savaşı ile ilgili izlediğim filmlerde genel bir özellik vardır. Pianist'teki Alman subayı veya Oscar Schindler gibi bireysel örnekleri saymazsak Naziler her daim kötüdür. Bu da zaten çok büyük bir yanılgı değil. Fakat yine de insan oturduğu yerde taraf tutmaya meyilli olduğu için, bu tarz filmlerde  de tarafını çok net bir biçimde şekillendirmiştir.

Das Boot, bu alışkanlığın dışına çıkıyor ve savaşı Alman askerlerinin gözünden görmemize neden oluyor. Bir denizaltında, karanlıkta ve sular altında yaşanan bir hikayede izleyici de kendini onların bulunduğu yere ait hissediyor. Bir anda kendisini o askerlerle empati kurarken buluyor. Zaten bir propoganda filmi değil. Anafikir özellikle askerlerin, subayların gemisine çıkıp o zengin sofrayı gördüklerinde önümüze seriliyor.

Son 45 dakikasını neredeyse ayakta izledim. Ekrana yapıştım. Her filmde bu duygu, bu heyecan oluşmaz. Filmin sonunda, Alman gençlerinin de bir hiç uğruna öldüğünü idrak ediyoruz. Empati kurarken ıskaladığımız bazı durumlar mevcut. Yine de antimiltarist bir filmdir. Bu mesajı vermek için bazı gerçeklerden sapılmış ama olsun. Mesela 1941 yılında Almanlar bu kadar güç kaybetmiş durumda değildi ve ABD henüz savaşa girmemişti. Fakat bütün bunlar, gerçek bir hikayeden uyarlanan filmin verdiği mesajı hafifletemez.

Bu aydınlanmanın dışında, müthiş bir film var. 3 saatten fazla sürüyor ama bir an olsun heyecan azalmıyor. Üstelik çok fazla aksiyon da yok. İnsan psikolojisi, ölüm korkusu, insani duygular başrolde. Bir dünya savaşının ortasında, okyanusun altında ve denizaltının içinde olmak yeteri kadar geriyor. Müzikler de bu duruma çok fazla yardımcı oluyor.

Efsane sahneleri vardır. Cebelitarık'ı geçişleri (geçemeyişleri) esnasında kaptanın yukarıdan "schneller schneller" diye bağırması, sabah gün ağırken Cebelitarık'tan kaçmaları, vurdukları şilepten çıkan alevleri izlemeleri ve daha sonra ölen askerleri görmeleri, denizaltında geçen günlerden sonra Alman subaylarının dolu yemek masalarına konuk olmaları, bütün o sesler, sesler ve sesler...

Filmde bir de bir Schalke maçından bahsederler. Schalke rakibine 5-0 yenilir ve Almanya Kupası'na finale çıkma şansını kaybeder. Biraz araştırdım, böyle bir maç bulamadım. Olsun. Bir filmde daha futbol göndermesi bulduk.

 Geç izlediğim, hatta adını duymadığım bir filmi izlemenin mutluluğunu yaşadım. Bu kış kendimi sinemaya verdim. Passolig sağolsun, eksik kalan bir çok şeyi yapmaya fırsat buluyorum.


Yeni Emre Aşık




Emre Aşık'ın kariyeri alkışlarla sona ermişti. Örnek bir profesyonel olarak yeşil sahalara veda etmişti. Özellikle Galatasaray tribünlerinden büyük saygı ve sevgi elde ederek ayrılmıştı. Oysa kariyerinin ilk zamanları, hatta çoğu zamanı öyle değildi. 

Fenerbahçe'den uzaklaştırıldı, Beşiktaş'ta gözden çıkarıldı, Galatasaray'dan defalarca gönderildi. 2005-2006 sezonunun devre arasında Galatasaray'a geri geldiğinde "Ne gerek vardı, çok yaşlandı" diyenler çoğunluktaydı. O dönüşünün ardından 1.5 sezon oynadı ve tekrar gönderildi. Tekrar geri döndü, tekrar oynadı. Her zaman eleştirilen, gözden çıkarılan, savunma bölgesinde oynaması nedeniyle sık sık kart gören bir futbolcuydu. Buna rağmen son döneminde "kurtarıcı" olarak defalarca forma giymesi, ona duygulan saygınlığı zirveye çıkardı. Her zor dönemde, yüzde yüz hazır şekilde sahada olması, işine gösterdiği saygı, mücadele gücü, Emre Aşık'ı diğerlerinden ayıran özellikleri oldu. Yaptığı ufak tefek hatalar, işine gösterdiği saygı nedeniyle ikinci plana itildi.

Hakan Balta da buna benzer bir duruma doğru ilerliyor. Dah doğrusu ilerlemesi lazım. Emre Aşık'tan çok farklı bir profili var aslında. Mesela başka takımlara hiç gitmedi. Yıllardır Galatasaray'da. Stoper değil, bir sol bek. Emre gibi dominant bir karakter değil. Sessiz, gösterişsiz. Fakat o da çok eleştirildi. Bir türlü kendini kabul ettiremedi. Her zaman gönderilecekler listesinde adı geçti. Yine de bir şekilde takımda kalmayı başardı. Rijkaard'ın gönderilişi esnasında adı çıktı, sigara içerken çekilen fotoğrafları nedeniyle üstü çizildi. Kadıköy'de Fenerbahçe'ye iki gol atmış olması bile ona pozitif bir katkı sağlamadı. Özellikle son dönemleri sakatlıklarla geçti.

Fakat son 1-2 ayda gösterdiği performans Emre Aşık'ın son zamanlarını hatırlatıyor. Buna rağmen hak ettiği takdiri almakta zorlanıyor. Emre Aşık'ın futboldan kopmasından sonra boşalan görev, son zamanlarda Hakan Balta'nın takım içindeki rolü haline geldi: Tehlike anında camı kırınız.

Özellikle stoper bölgesinde eksik olduğunda sol bek orjinli olmasına rağmen Hakan'ı oynatın ve sıkıntıyı uzaklaştırın. Semih Kaya sakatlanırsa, Chedjou ülkesine giderse, Koray bekleneni veremezse, Gökhan Zan iyileşmezse sakın dert etmeyin, Hakan Balta göreve hazırdır.

Mersin İdman Yurdu maçındaki müdahelesi hala akıllarda ve son çıkışının sembol noktası haline gelmiş olabilir (Şampiyonluk sezonunda Gaziantep deplasmanında da buna benzer bir hamlesi vardı). Fakat jeneriklik hamlesi dışında, gösterdiği performansla da formanın hakkını veriyor. Hamzaoğlu'nun gelişinden sonra önce 18 dakika (Konyaspor), sonra 56 dakika (Semih'in sakatlandığı MİY maçı) sahada kaldı. Mersin maçında geride oynamasına rağmen takımı ayağa kaldıran isimlerden oldu. Ertesi hafta ilk 11 çıktığı Gençlerbirliği maçında bana göre takımın en iyisiydi. Beşiktaş maçında oynamadı. Dün akşam ise savunmanın lideri gibiydi. Kriz döneminde elinden geleni yaptı. Hak ettiği takdiri artık almalı.

Semih iyileşince ve Chedjou dönünce yeniden kulübeye geçecek. Fakat en umulmadık zamanda sıra ona geldiğinde, Galatasaraylı'nın kafası rahat olabilir. 2008 ve 2009 yıllarında da stoperde sık sık görev almıştı. Belki de sol ayaklı olması onun en büyük handikapı oldu. Mecburen sol beke hapsoldu ve iyi bir stoper olarak anılma şansını kaçırdı. Kaçırdığı fırsatı 30 yaşından sonra yakalaması mümkün. Tıpkı Emre Aşık gibi...

Pazar, Ocak 25

M



Bu filmle ilgili bazı soru işaretlerim var...

İzleyenlerle oturup uzun uzun konuşulacak bir mesele var ortada. İzlemeyenlerin alacağı keyfi azaltmamak için çok fazla cümle de yazmayacağım. Fakat filmin anafikri beni rahatsız etti. Daha doğrusu temel noktayı kaçırmış. Bu blogu okuyanların büyük kısmı (zaten az kişi okuyor) benim dışarda da görüştüğüm arkadaşlarım. Daha önce izleyen veya bu yazıyı okuduktan sonra izlemeye karar veren olursa, oturup konuşalım derim. 

Öte yandan 1931 yılında (İki Dünya Savaşı arası) çekilmiş bir Alman filmi olarak bakınca, oldukça başarılı buluyorum. Hatta sessiz sinemadan sonra artık ses kullanmaya yeni yeni başlandığı bir dönemde çekildiğini hatırlayınca, filme saygım iki kat artıyor. Fakat son sahneyle ilgili bazı sıkıntılarım var. Tamamen değil ama biraz var işte..

Volvere


Cumartesi, Ocak 24

Citizen Kane



Eskiden , interneti çok fazla kullanmadığım dönemlerde, IMDB, ekşi sözlük, Twitter yokken, beğenilerin çok fazla yayılmadığı, belirli (ve kaliteli olduğu iddia edilen) bir zümrenin değerlendirmeler sunduğu dönemde bu filmin adını çok duyardım. "Citizen Kane tarihin en iyi filmlerinden biri" denirdi. Birçok üstüm payesi vardı. Bu sıfatlar filme olan merakımı her geçen zaman arttırıyordu. Ama konusuna dair hiçbir şey de bilmiyordum. Siyasi mesajları olduğunu tahmin ediyordum. Belki ahlakçı bir filmdi. Emin değildim. "Citizen" olduğuna göre böyle olmalıydı. 

Zaman geçti, seneler geçti. Fakat filmi bir türlü izleyemedim. Bu arada etrafta izleyenlerin sayısı arttı, bilgiye ulaşmak kolaylaştı. Bir zamanlar tarihin en iyi filmi olarak anılan film, IMDB'de ilk 50'nin altına düşmüştü. İnternet sitelerinde "İyi film ama sıkıcı" yorumları çoğalmıştı. Twitter'da onlarca film hakkında defalarca muhabbetler dönerken, bu filmden bahseden yoktu. 10 senede ne oldu da bu kadar gözden düştü...

Sonunda izledim. Film gerçek bir Hollywood filmi... Şu anki sinemanın atası olarak göstermek mümkün. Bu aralar çok fazla eski film izledim. O nedenle aradaki farkı anlamam kolay oldu. Hatta işin teknik kısmından çok fazla çakmasam da bu filmdeki farkı anlamak mümkündü. Her şey apaçık ortadaydı. Zamanın ötesinde, dahiyane ve şu andaki pencereden bakınca oldukça basit. Ve bunu yapan adam da o zaman henüz 26 yaşında. Sinemanın içinden gelen biri değil. Hayranlık uyandırıcı..

Zaten filmde hikayesi anlatılan Foster Kane ile Welles arasında benzerlikler kurmak mümkündü. Welles'in çocukluğunda ve gençliğinde yaptıklarını bizler belki de ömrümüz boyunca yapamayacağız. Onun 26 yaşında çektiği "devrimci" filmin benzerini biz yapamayacağız.

Filmin kendisi de oldukça güçlü. Sıkılanın nasıl sıkıldığını anlamıyorum. Evet, belki herkes için "yüzyılın filmi" olmayabilir ama hızlı bir şekilde akıp,  kendini izlettirdiğini de söylemek lazım. Acaba insanlar, Rosebud'ın ne olduğunu bu kadar çabuk mu merak ediyor? Herkes direkt sonuca mı gitmek istiyor? Belki de orada başka bir şey anlatılıyor. Günümüz insanı belki de o nedenle bu filmden bahsetmiyor artık. O kadar zamanı yok. O kadar derine inmek istemiyor. Film hızlı da olsa sıkılıyor. 

Açıkçası ben de kendi sıralamamda ilk 10'a sokmayabilirim. Belki ilk 20'ye de giremeyebilir. Ama garip garip filmlerin övgülere boğulduğu, değişik akımların türediği bir ortamda 1941 yılında yapılmış bir film abide gibi duruyor. Gerçi çekildiği dönemde de Akademi tarafından dışlanmış bir film, fakat bu da akademinin yıllardır süren alışkanlığı olduğu için çok da şaşırtıcı değil.

Cuma, Ocak 23

Hayat Dersi



Ülkedeki her şeyde, hepimiz bir şikayet alışkanlığı kazanmışız. Her şeyden şikayet ediyoruz. Hep bir başkasının yapmadığı işi konuşuyor, "Ben olsam yaparım" diyoruz. Ama önümüzde bir işimiz var ve onu yapmıyoruz, buna kimse bakmıyor.. Herkes şikayet ediyor. Ben hiçbir zaman bunu yapmadım. Ben nerede olursam olayım, orada elimde imkan ya da imkansızlıklarla yapabileceğimin en iyisini yapmaya gayret ettim. Benden hiçbir zaman bir şikayet duyamazsınız. "Şu oyuncum sakattı" gibi bahanelerin ardına saklandığımı göremezsiniz. Bende alışkanlık haline geldiği için bundan sonra da yapmam diye düşünüyorum. Şikayet etmem. İsyan ederim ama sabır eşiğim biraz yüksek. En sona kadar dayanırım...


North by Northwest



Hitchcock bu film için "Büyük bir şaka" demiş. Bunu gerçketen samimi olarak mı demiş yoksa etrafı trollemeye mi çalışmış emin değilim. Tufaya düşmek gibi olacak ama haklılık payı var sanırım. Diğer filmlerinin yanında sönük kalıyor. Vertigo'daki, Rear Window'daki, Physco'daki psikoanalizler, bu filmde yok oluyor.

Uçak sahnesi filmin en önemli anı...Senaryo güzel, film izleniyor. Fakat bilmeden izleyen biri, filmin sonunda "Hitchcock filmi" demez, duyunca da şaşırabilir.

Zaten sanırım senaryo dalı dışında Oscar'a da aday olamaz.  Oysa filmin ismi baya güzel. İnsan değişik bir şey bekliyor. Trenler, uçaklar.. Vardır yine adamın kafasından geçen bir şeyler de belki de bu sefer biz anlamadık. Ya da anlamak için çok kasıp filmden koptuk. Adamın "Büyük bir şaka" demesi de bundan ibaret olabilir.

Perşembe, Ocak 22

Kontra


Wall-e



Sinemada izlediğim ilk film Aslan Kral olabilir. Tam emin değilim ama hem o günü hem de sinemadan çıktıktan sonra hissetiklerimi hala daha çok net hatırlıyorum. Çok sevmiştim. O dönemlerde baya animasyın vardı. Pocahontas falan çıkmıştı. Ben izlememiştim ama seveni çoktu. 2000'lere gelince Şrek, Nemo, Ice Age falan çıktı. Hepsi de güzeldi. Yaşım ilerlemesine rağmen izliyordum. 

Hepsinin bir ortak özelliği vardı. Hayvanlar ve doğa vardı. Pocahontas hayvan değildi tabi ama çevresinde insan kadar hayvan vardı. Hepsi de doğayla iç içeydi. Ormanlar, denizler, buzullar. Bir çocuğun, hele hele şehirde yaşayan bir çocuğun doğayı özümsemezi için oldukça önemliydi.

Artık devir değişiyor galiba. Çünkü Wall-e bu tarz bir animasyon değil. Artık robotlar var animasyonlarda. Farklı gezegenlere gidiyorlar. Bu dünyanın işi değiller. İlginç olan (ilginç de değil belki) seviliyorlar, izleniyorlar. Ben adapte olamadım. Konuşmayan bir robotun farklı bir gezegeneki hikayesi... Çok sıkıcı.

Dünya çok değişti. Ve değişimin en hızlı anı bizim büyüme dönemize denk geldi. Bizim öğretilenlerin artık bir değeri kalmadı. Bize enjekte edilen bilgileri, değerleri doğru dürüst kullanamadık, çünkü devirleri geçti, önemleri kalmadı.

Açıkçası bu Wall-e adlı filmden çok rahatsızım. Bana Madagaskar falan lazım...

Çarşamba, Ocak 21

Böyle mi Olacaktı



Erkeklerde genel bir algı vardır. Güzel bir kızla beraber olan şarkıcı ve özellikle futbolcu, yani ünlü, pek sevilmez. Kıskanılır. "Ulan parası var diye kız onla, yoksa çirkin adam, topçu olmasa kız göremez" tarzı cümleler kullanılır. Ben demem. İyi bir futbolcu, güzel kızlarla olmalı. Güzel olması da yetmez, çok güzel, tarz, karizmatik hatunlar bulmalılar. Hatta, bunu başardıkları zaman da ben mutlu oluyorum. Bu adamlar rüya gibi bir mesleğe, kimseye nasip olmayacak bir yeteneğe, ve gençliklerini yaşayacak bir paraya sahipler. Yanlarında güzel bir kız olmasını hak ediyorlar. Gayet doğal...

Hatta bu konuda nerdeyse bir kaynana gibi oluyorum. Bunlar bizim çocuklar ve yanlarına çoğu kızı da yakıştıramıyorum. Mesela, İngiltere'nin temiz suratlı, güleryüzlü, ince bilekli çocuğu David Beckham'a asık suratlı nemrut Victoria'yı hiçbir zaman yakıştıramadım. Evet kız güzel, hatta belki de o ülkenin en tarz hatunu ama o duruş nedir öyle? Sanki Yunanistan'a son dakika golünü atan, 99'da CL'yi kazanan, kahramanlık hikayelerini gerçekleştiren bizim oğlan, kızın oyuncağıymış gibi.  Ve sanki beraber çekildikleri bütün fotoğraflarda kız, bütün bunlardan memnun değilmiş gibi.. Zaten sonunda da kz, bizim oğlanı kendisine feci bağladı. Milan'ı bırakıp LA'ye gitmeler falan da hep bu kızın etkisiydi. 

Veya Arda Turan... Elimizde büyüdü. Zaman içinde çok kavga ettik, kızdık, küstük ama onun iyi bir noktaya geleceğini de biliyorduk. Madrid'e gitti. Dünyanın en iyi futbolcularının yaşadığı şehre... Yanında ise nargile cafe'lerde hesap ödeten cadde kızı Sinem Kobal vardı. Madrid'de yaşayan, Türkiye'nin en klas topçusu, Türkiye'nin en tarz olmayan kızıyla beraberdi. Nedir abi bu? Neyin testini yapıyorsunuz. Hatta arada sırada haber çıkıyordu, Arda'ya Liverpool'dan teklif var ama Sinem Kobal Liverpool'da yaşamak istemiyormuş... Gel de çıldırma... Kendini Posh sanıyor ama Türkiye sınırlarında bile ondan daha çok hakeden 50 kız vardır.

Wesley ile Yolanthe adeta bu konuda ders veriyor. Papaz Casillas, karizmasına uygun bir hatunla beraber yıllardır. 87'li Pique, 16 yaşında La Tortura klibinde izlediği kadınla beraber. Muazzam başarı. Yakışır. Hülya Avşar'ı daha henüz Samsun'da gözüne kestiren Avrupa Gol Kralı Tanju gibi.. Gerçi Tanju'nun olayı yasak aşka giriyor ama olsun.

Asıl konuya gelelim artık. Ronaldo ile Irına ayrıldı. Üzüldüm gerçekten. Bu kadara tencere-kapak bir ilişki zor bulunur. Bir tarafta Portekiz'in bir adasından çıkan fakir çocuk, diğer tarafta Tatar bir babanın köklerinden gelen ve Rusya'da doğan bir kız. Hemen hemen aynı yaşlardalar. Hemen hemen aynı yaşta çalışmaya başlıyorlar. Mesleklerinde zirveye çıkıyorlar. İkisinin de olağanüstü fizikleri var ve en sonunda beraber oluyorlar. Ünlü olmasalardı müthiş bir aşk filmine konu olabilirlerdi. Sınırların kalktığı yeni bir dünya düzenine simge olabilecek bir ilişki. Fakat sonsuza kadar mutlu yaşadılar geleneği gerçek olmadı.

Irına'ya bundan sonraki hayatında başarılar dileriz. Yeni bir sporcu sevgili bulamadığı takdirde sadece Maraton.com'un foto galerisinde denk geliriz artık. Ronaldo'nun ise sıradaki hamlesi önemli. 

Ronaldo hırslı çocuk. 17 yaşında United'a git, orada efsane ol, sonra Real'e git, orada da başar. Messi'nin önüne geçmesinin nedenleri bunlar. Şimdi gidip Paris Hilton ayarı bir kızla beraber olursa ona yakıştıramam. Irına United ise, bundan sonraki hamlesi Real Madrid olmalı. Ne biliyim Barbara mesela, manken olan...

Bu konunun da takipçisi olacağız...


Paths of Glory



Kubrick'in Paths of Glory'i çektiği yaştayım. İnsan kıskanmadan duramıyor. O yaşta böyle muazzam bir iş çıkarmak kolay değil. Kusursuz. Adamın bütün filmlerini izlemedim ama en iyi filmi bu olabilir. Full Metall Jacket ile yarışacak kadar sağlam.Öte yandan Kubrick'i de çok beğenmem. En sevdiğim 10 yönetmen arasına giremez. Az film çekmiştir ve bır kısmı çok iyidir. O da bunlardan biridir.

Savaş sahneleri bir yana, idam sahnesi alıp götürür. Biri sedyeyle kaldırılmış, diğeri ağlayan-yakaran 3 mahkumla beraber kışla alanında ilerlerseniz. Sinir bozucu bir tören merasimi. Kalp atışları ile paralel şekilde sesi duyulan trampet... Son ana kadar iyi bir haber beklersiniz. Filmlerde alıştığınız bir son... Tam o anda kaderi değiştiren bir kahraman çıkacaktır. 5 dakika boyunca o gerginlik devam eder ve beklenen kahraman çıkmaz. Kurşunlar patlar...

Can alıcı bir sahnedir. Ve bu sahneyi aslında Kubrick böyle planlamamıştır. Başroldeki Kirk Douglas'ın isteği, hatta ısrarı ile bu hale gelmiştir. Douglas, Kubrick'ten 12 yaş daha büyüktür. Film çekilirken 41-42 yaşlarındadır. Bu tecrübesi hem filme çok büyük  katkı sağlar hem de Kubrick sinemasında önemli bir yerin oluşmasına neden olur.

Bir de son sahne vardır. Alman esir kıza salça olan Fransız askerleri, Alman kızın Almanca şarkı söylemesi sonrası gözyaşlarını düşürür. Yavuz Turgul bunu daha sonra Gönül Yarası'nda "Bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerekiyor"u kullanarak gözümüze sokmuştur. Kubrick'in farkı, oyuncuların, özellikle en son gözükenin gözünden verdiği ifadede yatıyor. Repliğe gerek yoktur. Bu arada o Alman kız da daha sonra Kubrick ile evlenir.

1957 yılında ABD'de bu filmi çekmek yürek ister.  O döneme ve belki de her döneme uygun bir cümle, filmin mottosu olur;

"Milliyetçilik, alçakların son sığınağıdır"