Çarşamba, Ağustos 31

Çocukların Transferi


Topla, formayla, atkıyla, taraftarla imza törenleri görmüştük. Bu çok daha güzel. Man.City'den Real Betis'e geçen Santa Cruz, stadyumda Sevilla kentinin çocuklarıyla beraber.

Şehre, takıma alışmak, takımın ruhunu yaşayabilmek için en iyi adım. Santa Cruz için değil, çocuklar için.

Tribün Cemaatinin Öfkesi


2005'te yazılmış kitap. Ben de hemen hemen o tarihlerde futbol ve tribün üzerine düşüncelerimi değiştiriyorum. Ergenlik boyutunu aşmışım. Üniversiteye de girmişiz.

Kitabı okumak 6 sene sonrasını buldu. 6 sene içinde ne konuştuysak, Artun Ünsal çoktan yazmış. İyi yapmış, güzel olmuş. Tribün Dergi'den de sık sık beslenmiş. Bu da zamanını orada geçiren biri olarak benim hoşnutluğumu arttırdı.

Salı, Ağustos 30

Sap Devran Dupont


Fenerbahçe'nin son 1.5 ayda yaşadıkları bir yana, son 1 haftada düştüğü durum başka tarafa. 3 Temmuz'dan sonra neler olduğunu hala anlayamamışken, 2 ay öncesinin şampiyonunu bu durumda görmek şaşırtıcı. Fenerbahçe, buraya nasıl geldi sorusunun cevabını ben veremiyorum. Kim haklı, kim haksız anlamıyorum. Ayrıntıısını bilmediğim bir olayda kimseyi suçlamak da istemiyorum. Ama şunu da itiraf etmem gerekir, son 10 yılı yaşayan Galatasaraylı, bugünlerde dualarının kabul olduğunu gördüğü için çok daha huzurlu.

Mesele Fenerbahçe'den çok Fenerbahçeli. Fenerbahçeli'nin Fenerbahçe üzerinden, Fenerbahçe sayesinde kurduğu cümleler, yarattığı hava. Ve bunun 1 hafta içinde kaybolması. Fenerbahçeli ile Galatasaraylı arasında fark yoktur denecektir ve bu nispeten doğrudur da; fakat sosyal ve sınıfsal farkla olmamasına rağmen futbol muhabbetleri açıldığında kurulan cümleler bellidir. Birbirinden uzak iki Fenerbahçeli'nin kurduğu dil hemen hemen aynıdır. Ortalama bir Fenerbahçeli'nin ne diyeceği az çok bellidir, keza ortalama bir Galatasaraylı'nın da. Bu yazıda bahsi geçen Fenerbahçelilerin bu blogu okuduğunu bile sanmadığım için kimse üzerine alınmasın.

Bugün gazeteyi aldım elime. Andre Santos da gidiyor. Lugano gitmişti. Emenike, Guiza.. Gökhan Gönül sırada diyorlar. Fenerbahçe oyuncularını kaybediyor. Ali Koç, finansal manevra yapamıyoruz diyor, krizdeyiz diyor, Aykut Kocaman 104 yıllık tarihin en önemli, en kritik günlerinde basın toplantısı düzenliyor, söze "taraftar kart alın" ile başlıyor aynı cümleyle bitiriyor. Sözün özü, Fenerbahçe ekonomik krizde.

Son 10 senede "parasız kulüp" Galatasaray'dı. Bunun için aşağılanan da. Fakirdi. "Ah Riva Projesi bir gerçeklesse" cümleleri, Riva'yı hayatı boyunca görmemiş milyonlarca Galatasaraylı'nın sığınağı olmuştu. 2006'da fakir fukara edebiyatı yapmıştı. Kız basketbol takımı erkek takımının formasıyla çıkınca basketbol salonuna gitmemiş insanların bile diline düşmüştü Ribery gibi bir futbolcu 3 kuruş para bulunamadığı için elde tutulamamıştı. Galatasaray acizdi, rezildi, iflasın eşiğindeydi, maddi yardımlarla ayakta duruyordu. Son 10 yılda sokakta, tribünde, hatta basında bile kurulan cümlelerdi bunlar.

Son 10 yılda, her istediği tranfseri yapan bir takımın taraftarıları tarafından, maddi durumu yüzünden sürekli aşağılanan bir kulübün taraftarıydık. O nedenle bugün çok değişik duygulardayız.

Gazeteyi okumaya devam ediyorum. Fenerbahçe büyük avukat Dupont ile anlaşmış. Dupont'un kariyeri yazıyor devamında. Bosman Davası, Cherleroi Davası.. Hiç biri umrumda değil. Dupont denilince akla Ribery gelir. Özhan Canaydın ve ekibi, Ribery olayında Dupont'a başvurmuştu. Canaydın çok güvenmişti ona. Güvenini "Ribery gelecek elimi öpecek" diyerek göstermişti. Toprağı bol olsun, Ribery onun elini öpemedi. Bu günleri de göremedi. O 10 yılın en sıkıntılı günlerinde elini taşın altına koyan başkandı. Aslında onun hakkında da yazacak çok şey var da, konudan sapılmasın.

Bir anda ne oldu da Fenerbahçe bu hale geldi. Sadece bir Şampiyonlar Ligi hakkının elinden alınması, 10 senelik muhabbeti tersine mi çevirdi? Ekonomiden anlamıyorum. Ama " mali kriz nedeniyle oyuncu satmak zorunda kalan Fenerbahçe Dupont'a başvurdu" cümlese son 10 yılda kullanılan bütün cümlelerin rövanşı gibidir. Gün, devran, keser, sap.. Ne ararsan hepsi döndü. "Dünya yıkılsa Fenerbahçe'ye birşey olmaz" felsefesi de 3 gün içinde ortadan kalktı. Herşey bir yana, şükürler olsun ki; sesimiz duyuluyormuş.

Pazartesi, Ağustos 29

82

Önce


Sonra

Kötü denk gelmiş Arsene Hoca'ya.

Premier Lig'de güçlü takımlarla zayıf takımlar arasında farkın çok olduğunu biliyorduk da United ile diğer büyükler arasında böyle bir fark beklemiyorduk. Sene sonunda Arsenal şampiyon olursa rezil oluruz diye bazı şeyleri yazmıyorum, kendime saklıyorum.

Kaşifler Apaçiler

Fotoğraf öyle bir fotoğraf ki, insan altına her şeyi yazabilir. Süvarilere karşı harekete geçen kızılderililer, Amerika'yı keşfeden İspanyollar'ın karaya ilk ayak basışı veya bir futbol takımını destekleyen taraftarlar. Üçüncü şık, doğru cevap; Vasco De Gama taraftarları. Aslında Vasco de Gama'nın kim olduğundan yola çılarsak 2.şıkkın da doğruluk payı var. Hatta burada taraftara apaçi dendiği için 1.şıkkın bile doğruluk payı var.

Güzel fotoğraflar ufuk açıyor.

Cumartesi, Ağustos 27

Hatalarımız


Maradona, 94 sonrası dönemini saymazsak, Boca'da 1 sene geçirdi. Boca, yıllardır özlediği şampiyonluğa onun sayesinde kavuşmuştu. Boca tribünleri Maradona'yı ilk günden beri seviyordu, şampiyonluk sonrası tapmaya başladılar. Boca'nın en ateşli tribün grubu La Doce'nin Maradona ile ilişkisi ise diğerlerinden biraz daha farklıydı. Bir rivayete göre yönetime baskı yapıp, Maradona'nın takım kaptanı olmasını sağlayan onlardı. Bu tarz olaylar ve konuşmalar Diego'nun başını ağrıttı. La Doce'nin suçla ve kanunsuzlukla oluşan tarzı her zaman biliniyordu. Maradona'nın ise onlara destek sağladığını söyleyenler azılıkta değildi. Maradona 2002 yılında böyle düşünenlere şu cevabı verdi:

"Beraberce şarkılar söylüyoruz, kulübümüzün renklerine olan tutkumuzu paylaşıyoruz. Sonra onlar gidiyor ve hatalarını yapıyorlar. Ben de gidip kendi hatalarımı yapıyorum."

Futbol oynarken izlemediğim Maradona'yı bu yüzden seviyorum.

Çakallarla Dans


Bir filmi, veya kitabı, şarkıyı sevmek (veya sevmemek) ilk ilişki kurulan anla çok ilgilidir. (bknz: fimle ilişki kurmak). Dramatik ve hüzünlü bir akşamın sonunda önümde iki seçenek vardı; ya müzik dinleyecektim ya film izleyecektim. Müzik dinlersem o gecenin devamındaki günler de biraz sancılı geçebilirdi. İzlenecek film çok güzel, olağanüstü bir film olsa bile, benim ihtiyacımı, bana gerekeni veremeyebilirdi.

Çakallarla Dans böyle bir anda karşıma çıktı. Kötü zamanda kuratrıcı oldu.İyi değildi belki, zaten çokda eleştirildi ama beni eğlendirdi kafayı da dağıttı. Ben ihtiyacım olanıı aldım, gerisi önemli değil.

Kesinlikle filmi başka zaman izleseydim, çok değişik bir yazı çıkardı. Ama içinden Kadıköy, futbol, bahis, Barış Manço-Moğollar geçen filmler bize yetebiliyor.

Senaryo yazma kabiliyeti olmayanlar, beğenmedikleri filmler için "bunu ben de yazardım" der ya, Çakallarla Dans için aynısını ben diyorum. Bir çok yandan eksiği var. Eleştirmek için birşeyler aranırsa çok şey de çıkar. Ve evet, eğer ben bir senaryo yazsam konu ve replikler de az çok böyle olurdu.

İçinde, daha doğrusu merkezinde halı saha olan bir film. Akbil basarken Alors on Dance'a geçiş yapabilen zihinler.. Böreğe pudra şekeri dökmeyi sevmem ama döken adamı severim.. Eline geçen 300.000 lirayı Stuttgart'a basmazdık belki ama güzel bir maç seçerdik illa. Berber korkusu ile muhabete başlayanlar. Adam dolandırmak istemeyip, bir kadın yüzünden gaza gelenler ve sonrasında salaklıkları yüzünden yakalananlar.. Bolulu İmamı hala unutmadık, ona selam çakan filmi de severiz.

Film Modalı Barış Manço şarkısıyla başlıyor ve ilk sahnede bana göre İstanbul'un en güzel sokağı var. Müthiş başlangıç. Devamı da eğlenceli. Bazı filmler böyledir. Harika değildir ama samimidir, sokaktandır. Şevket Çoruh, İlker Ayrık, Timur Acar, Tuba Ünsal, Erdal Tosun, Ceyhun Yılmaz, hatta Cengiz Küçükayvaz. Bu kadrodan boş iş çıkmazdı, boşuna girmemişler bu projeye. Onlar eğlenmiş, ben de eğlendim. İyi olmasın güzel olsun. Bu güzel olmuş.

Cuma, Ağustos 26

Muhalif


Şampiyonlar Ligi hakkı elinden alınan Fenerbahçeliler silaha sarıldı.

Böyle değil tabi. Arkadaş Libyalı, muhalif.

Savaş zamanı Saddam'ın yanında beliren Galatasaray eşorfmanlı adam ne yapıyor acaba şimdi?

Güle Güle Panathinaikos

Mayıs ayında basketbol takımı Avrupa'nın en büyüğü oldu. Özellikle Barcelona maçlarında yaptıkları tribün çok konuşuldu. Takım kupa alırken, taraftarı da övgü aldı; her kesimden, her ülkeden.

Bugün ise aynı insanlar tribünü yaktı. 3-0'ın rövanşında 2-1 kazandılar. Yetmedi. Turu geçen Maccabi oldu. Uefa'dan elenince ligine dönüyorsun. Bu sezon burada biter. Artık hedef; Diamantidis ile İstanbul'a ulaşabilmek.

Perşembe, Ağustos 25

Kartalspor 2011/12


Elazığspor
Kasmpaşa (D)
K.Erciyesspor
Tavşanlı Linyitspor (D)
Bucaspor
Konyaspor (D)
Sakaryaspor (D)
Denizlispor
Karşıyaka (D)
Ç.Rizespor
Güngören (D)
Giresunspor
Boluspor (D)
Akhisar BLD.
Gaziantep BLD. (D)
Adanaspor
Göztepe (D)

Bu sene çok fazla maça gidemeyebilirim. Ama arada kaçarız. Karşıyaka, Sakaryaspor ve Göztepe maçları önemli. Onlar da ikinci yarı. Süper Lig'in kaosunun yanında, 1.Lig candır.

İflas


Fenerbahçe'nin sıkıntısı, Aziz Yıldırım'ın tutuklanması, Korcan-Emenike-Sezer-Uğur Uçar, yeni TFF başkanı, hukuk kurulu, etik kurulu, Savcı Mehmet Berk, Metris, UEFA, spor mahkemeleri, sporda şiddet yasası, Fenerbahçe'nin Avrupa'dan ihracı, uefabanturkey, Calciopoli, ama Zalad, üfleyerek sönen ateş, Mehmet Ali Aydınlar, PFDK, yayıncı kuruluş, Play-Off....

Bitti. İlyas Salman'ın Sarı Mercedes filmindeki gibi. Kapıyı bok ettiler. Merecedes'e nasıl binileceğini bilmeyenlerin eseri. Halı saha turnuvası organize edemeyecek olanlar, futbolu yönetmeye kalkıştılar. Bir yerden sonra SOS vermişti bu lig; ama ciddiye alınmadı. 3-4 kişi toplansak daha iyi bir lig organize edebilirdik. Artık ne başı belli ne sonu. Ne amaçlandığı bile belli değil. Üzerindeki şaibe, ortamdaki gerginlik içler acısı. Artık gülerek izliyoruz. Hatta yavaş yavaş ilgi de azalır, izlemeyiz bile. Kendileri çalıp oynasınlar.

Birbirimizi suçlamayalım. Taraftarın da hataları vardır. Taraf olmak bu hatalardan biri değil. Fakat, bu adamlar kadar da hatası yoktur. Takımlarımıza sahip çıktığımız kadar oyuna sahip çıkamadık mesela. Yumruğunu masaya vuran adam istedik. Ortaya bu çıktı. 2000'li yılların Türk futbolunda kravat takarak görev yapan kim varsa, bugün gelinen noktanın baş sorumlusudur. Elinize sağlık.

Not: 4400 adında bir dizi vardı. Bilen bilir. Afişinde; nerede olduğunu anlamaya çalışan insanlar vardı. Bulundukları yerlere yabancı insanlar. Yukarıdaki fotoğraf onu anımsatıyor. Yeşil sahaya inince nerede olduğunu şaşıran adamlar. Futbola yabancı olanlar. Sahaya çıktıkları zaman, öylesine, boş bakınıyorlar. Bu adamlar son 10 senenin baş adamları. Bugünkü duruma iyi bile diyebiliriz. Ucuz yırttık. En azından hala derbi tarihlerini merak ediyoruz.

Eski Günlerdeki Gibi



- 3 aydan fazla aradan sonra maç izledim.

- 23.30 kötü bir saatti, maç kondisyonumuz da düşmüş, son dakikalara girerken defalarca esnedik.

- Galatasaray'ın Avrupa sahalarında top oynaması değil eski günleri hatırlatan; bir hazırlık maçı oynamasına rağmen Galatasaray gol atınca çıkan ses, kaçan gole denen ahlar vahlar. Galatasaraylı'da açlık çok fazla.

- Son dakikada Elmander'in kaçırdığı gol, herhalde son 1 senedir ilk defa üzüldüğüm kaçan gol.

- Cadde'de olaylar çıkmış , ki her zaman olur zaten, Kadıköy'de ortalık sakindi.

- Devre arasında Real'de oyuna girenler; Ronaldo, Benzema, Mesut, Carvalho, Albiol. Maç orada bitti.

- Engin Baytar gibi adam Barnebau'da sahaya çıktı, Ramos'a çalım denedi. Bu adamın çok farklı bir kariyeri olmalıydı.

- Ujfalusi, Eboue, Muslera'ya ağır dileniriz, Melo sallantıda ya tapılır ya nefret edilir.

- 90 dakika oynayan tek adam Gökhan Zan. Sakatlanmdan, fütursuzca.

- Keşke Servet, Çağlar falan iyi top oynasaydı da Espanyol'e, Zaragoza'ya falan satabilseydik.

- İlk 11 iyi ama yerlerine giren isimler hala; Emre Çolak, Serkan Kurtuluş, Çağlar. Daha önceki yılların da sıkıntısı buydu zaten.

Çarşamba, Ağustos 24

Maldini Bakışı




Bugünlerde suratım asık. Bir arkadaşım söyledi, sinirli Fatih Terim gibi bakıyorsun diye. Surat ve dudaklar aşağıya doğru süzülmüş. O, Fatih Terim dedi ama serbest çağırışımla aklıma Maldini geldi.

Bu günlerde hayata Maldini'nin son maçında curvaya attığı bakış gibi bakıyoruz. Kötü ve sinirli gözlerle. Curva Sud ile Maldini arasındaki kapışmayı hatırlayanlar vardır. Maldini'yi son maçında dahi alkışlamayacak kadar keskin bir savaştı. Maldini'nin, gurur içinde çıktığı son maçta bu suratı takınmasına sebep olan savaş.

"İstediğinizi yapın, isterseniz köstek olsun, başım dik" bakışı. Maldini, ayrıca maçtan sonra "onlardan biri olmadığım için mutluyum" da demişti. İşte bizim de hayatın kendisine karşı takındığımız surat biraz böyle artık.

İstediğini yap, istersen yuhala ama ben sahanın içindeyim, oyundayım, buradayım. Hayatın veya o olgu her neyse olmamı istediği, sokmak istediği şekle girmediğim için de mutlu olmasam da gururluyum.

Av Mevsimi


Son dönemde izlediğimiz Yavuz Turgul filmlerinden farkı yok. Yine aynı şeyleri söyleyeceğiz. Ya da en iyisi es geçelim. 1990 öncesi Yavuz Turgul'a saygımız var ne de olsa. Çiçek Abbas, Züğürt Ağa, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni.. Bunların hepsinin anısı var.

Bir de şu var; daha önce Kabadayı'da gördüğümüz gibi yine oyuncular çok iyi. Bu da yönetmenin başarısıdır. Cem Yılmaz iyidi, Okan Yalabık gibi hiç sevemediğim bir adama bile ısındım. Melisa Sözen ne yapsa hoşumuza gider.Çetin Tekindor müthiş. Şener Şen zaten Şener Şen.

Polisiye bir film izliyorsunuz ve olayı filmin ortalarında çözüyorsunuz. Can sıkıcı.

Filmin en güzel sahnesi budur. Herkes zaten çok beğendi. "Ay ne güzel Karadeniz türküsü" falan. Ama benim beğenmemin nedeni biraz daha başka. İdris, birkaç saat önce eski karısıyla, sevdiği kadınla, çocuklarının annesiyle kavga ediyor. Bir adam için ne kadar can sıkıcı bir durum. Karısından son duyduğu laf: "senden adam olmaz." Fakat ondan sonra, akşam oluyor, çıkıyor ortaya, insanları eğlendirmeye çalışıyor. Kendi sıkıntısını bir kenara bırakıyor. Ortamda birliktelik sağlıyor, kendini tüm sıkıntısına rağmen soyutlamıyor.

İdris'de biraz Altan'lık, Asiye'de biraz Ayla'lık var; veya yok sadece bana öyle geliyor. Ama şu bir gerçek bundan sonra Cem Yılmaz ne yapsa biz böyle kıyaslar yapacağız.

Salı, Ağustos 23

İtalya Futbolu


Hafta sonu internete giremedim. Zaten iş saatleri dışında internetle çok haşır neşir olmak istemiyorum.

Pazartesi sabah bloga girdim, gayri ihtiyarı kaç kişi giriyor bu aralar diye bakmak istedim. Hafta sonu aşırı bir yoğunluk olduğunu fark ettim. Daha önce çok nadir ulaştığım hit sayılarına ulaşmışız. Bırak bloga yazı yazmayı, internete bile girmediğim bir hafta sonunda neden bu kadar ilgi olmuş olabilir ki?

Sonradan fark ettim. Benim 2 hafta önce Calciopoli hakkında yazdığım yazı Twitter'da paylaşılmış. Özellikle Fenerbahçeliler çok fazla paylaşmış. Lube Ayar'dan Papazın Çayırı'na kadar. Gerçi o linkler verilirken, Fenerbahçeli Uğur ve Cumhur, "çok fanatiksin, Fenerbahçe düşmanısın" diyerek bana savcıyı şikayet ediyordu ya neyse.)

Asıl konuya gelelim. İtalya'ya ilgimiz çok fazla. Bilgimiz ise kısıtlı olabilir. Sonuçta ne İtalya'da bulunduk ne de İtalyanca biliyoruz. Ama Yunanistan'dan İspanya'ya kadar uzanan kentler ve devamında Güney Amerika her zaman ilgi alanımız olmuştur. İtalya Ligi ise, benim için Avrupa futbolunun zirvesinde olmuştur her zaman.

Benim gibi düşünen arkadaşlarla birlikte yeni bir blog kurduk. Yazıp çizeceğiz. Güzel arkadaşlar var, hepsinin de İtalya'da çok yakından takip ettiği, sevdiği bir takımı var. Göksel, Fırat, Jesus, Parma... Devamlılığımız olur mu zaman gösterir. Kısacası, artık burada İtalya hakkında daha az yazı göreceksiniz. İtalya'da olan biten için şuraya.

19 Sonrası

Manchester United, yeni sezonun ilk iç saha maçına çıktı. United, artık 19 şampiyonlukla ülkenin zirvesinde. Bu atkılara, ürünlere yansımış. Dünkü maçın fotoğraflarında sarı-yeşil atkılar pek gözükmedi. Yeni atkılar güzel olmuş.

İngiltere güzel de havası kötü. Burada sezonun ilk maçlarına kısa kollu formalarla gidilir. Hava güneşlidir. Gece maçlarının ilk yarısında güneşi bile görebilirsiniz. İngiltere'de ise durum ürkütücü. Kapalı havaları zaman zaman severim de ağustos ayında bu ne arkadaş.

Pazartesi, Ağustos 22

Ağlama Duvarı


Bugün iki kötü haber aldım. Çok kötü değil gerçi. Bu toplumun insanı daha kötü şeyler yaşıyor. Toplum ortalamasına göre normal şeyler. Bizim için kötü de değil, sıkıcı diyelim. Keyifsiz olmama yetecek 2 haber. Bugün üzülürüz, yarın üzülürüz, sonra unuturuz, daha sonra gülerek anlatırız. Ama mesele bu üzüldüğümüz günleri nasıl geçireceğimiz.

Bugün böyle 2 sıkıcı haber alınca dank etti. Aklımdan geçen ilk cümle; "ulan çok kötü oldu ya, hafta sonu maç olsa kafayı dağıtsak"tı. Maçtan kasıt herhangi bir maç değildi.Ali Sami Yen'de olmasıydı.

Bugüne kadar ne zaman canım sıkılsa, üzülsem, kederlensem , o hafta sonu veya en geç 2 hafta sonra kafayı dağıtmışım oralarda. Maç öncesi maç sonrası. Maçın kendisi çoğu zaman arka planda kalmış.

Uzamasın. Artık başımız sıkıştığında uğrayacağımız, buluşacağımız, konuşacağımız, dertleşeceğimiz bir mekan yok. "Boşver hacı bugün xspor'a koyarız rahatlarsın" diyenler yok. "Toplayalım buradakileri dövelim seni rahatsız edenleri" espirisiyle (aslında cümle çok daha farklı, ben yumuşattım) güldürmeye çalışanlar yok. Kendimizi unutacak kadar özgürleşeceğimiz, rahatlayacağımız bir yer yok. O nedenle bundan sonra yaşadığım sıkıntılar, üzerimde daha kalıcı hasarlar bırakabilir. Evet bu boşluğu yeni fark ediyorum. Zaman herşeyin ilacı büyük bir yalandır. Zaman geçtikçe eksiklikler daha çok hatırlanıyor. Kendime yeni bir ağlama duvarı bulmalıyım.

12.Adam


ABD'den tribün fotoğrafı koyacağımı tahmin etmezdim. Üstelik bir kolej maçından. Texas A&M Üniversitesi'nden.

Son Adam Ronaldo


İspanya'da 3 gün arayla oynanan iki derbi gündem belirledi. Türkiye'de bile merakle beklendi ve çok konuşuldu. Mesut'un küfürleri konuşuldu, Mourinho'nun tavırları, Guardiola'nın gömlekleri, çıkan kavga çok konuşuldu, hatta kavgaya karışmayan arkadaki gözlüklü adam bile konuşuldu.

Hepsini anladım da bu yukarıdaki kare niye gözden kaçtı anlamadım. Barcelona gol atıyor, Real'in son adamı hücumcu Ronaldo. Uzun uzun konuşmaya değecek bir kare.

Bunun Türkiye Ligi'ndeki karşılığı da şu goldür. Anelka golü atarken ceza sahasında Anelka'ya müdahele etmeye çalışan son adam belki de hayatında ilk defa savunmaya gelen Ailton.

Gazete


Yaşanmış bir hikayedir.

Gazete bayinin önüne gelen ben: Abi, Fanatik var mı?
Bayideki Abi: Var, at yarışı için mi alıyorsun? (O sırada gazetenin at yarışı ekini arıyor ama yok)
Ben: Yok abi, at yarışına gerek yok zaten.
Abi: At Yarışına gerek yok mu? Ne için alıyorsun o zaman?
Ben: Okumak için.!?
Abi: Okumak için mi? Hadi ya, peki sen bilirsin.

Cuma, Ağustos 19

Moritz Tweetleri


Değişik adamları seviyorum. Alışılmışın dışında. Kafamızda bir futbolcu algısı var. Bunu kıranları hoş hatırlıyoruz. Eboue mesela bunlardan biri olabilir. Onun hakkında biraz yazarız ama önce yıllardır burada olan Moritz.

Moritz'in Türkiye kariyeri Kasımpaşa'da başladı. Kasımpaşa zaten farklı bir semt. Beyoğlu'nda ama Beyoğlu gibi değil. Biraz içine kapanık ama tam bir İstanbul semti. Moritz Brezilya'dan buraya geliyor. Tercümanı yok. Mecburen Türkçe öğreniyor. Öyle bir öğreniyor ki bu sene Mersin İdman Yurdu'na transfer olan Nobre; "Moritz benim tercümanlığımı yapacak" diyor. Moritz sanıyorum 2008'de geldi Türkiye'ye, Nobre ise 2003 sonu 2004 başı.

Moritz'in Twitter hesabından yazdıkları ise bambaşka. Severek takip ediyoruz. Alex'in sempatik Türkçesi veya Elano'nun gına gelen Bom Dia'ları yok. Tamamen Türkçe. Hem de halk Türkçesi. Kendilerini kurumsal şirket gören futbolcular gibi değil.

Mesela " çok güzel uyudum, bu sabah kendimi zinde hissediyorum" diyen bir futbolcu değil Moritz. Doğrudan yazıyor: "Ne güzel uyudum" Sonunda bir amk eksik.

Veya; idmanda "hocamız x pestilimizi çıkardı, zordu ama başarı için çalışmak gerekiyor" demiyor, yine doğrudan yazıyor: "Ne biçim idmandı".

Teşekkürleri bile tsk, mesajı msj diye yazıyor. Ama ayrı yazılan -de hangisi iyi biliyor.

Alex'i soruyorlar; müthiş bir topçu Adam efsane. diyor. Topçu diyor lan adam, ötesi var mı? Ben topçu diyince arkadaşlarım yadırgıyor. "1950'lerde miyiz?" diyor, bu adam 2011'de topçu diyor.

Cuma günleri, hayırlı cumalar diye mesaj atıyor. Bunu bizim Berker'den başka kimse atmıyor. Kandili kutlamayı da ihmal etmiyor. Buralarda, "kandilde bile arayan çocuklar" büyüklerin gözünde ayrı bir yere sahiptir.

Mentionlarda, kanki diyor, kardeş diyor, Mersin'de bile Kasımpaşa'yı yaşatıyor.

Survivor'da Derya Kazansın diyor, Copa America için internetten link veriyor. Beyaz Show'u izliyor, Beyaz bitince "hadi ben yatıyorum" yazıyor.

Moritz sanki futbolcu değil de; bizim Yücel, Yiğit gibi takılıyor öyle Twitter'da. Yakında Msn'de toplu konuşmalara başlarız.


Yolda


Yolda'yı okudum. Metrobüsle işe giderken, vapurla eve dönerken, kirayı ödemeden bir gece önce yatağımda, plazaların arasında, 10-18 mesaisinin dışında.. Okuduk, sevdik, içine girmeye çabaladık.

Yolda'yı okuyorsun, satırlar arasında kayboluyorsun, kendini Denver'a giden otobanda hissediyorsun, tam o sırada metrobüs fren yapıyor, Uzunçayır diyor. İniyorsun.

Yolda'yı okuyorsun, satırlar arasında kayboluyorsun tam "ulan adamlara bak ne güzel gezmişler, maceraya bak, otostop, kızlar, esrar" diyecekken, akşam ezanı okunuyor; nerede olduğunu, nereden geldiğini, geçmişini, aileni hatırlıyorsun.

Yolda'yı okuyorsun, satırlar arasında kayboluyorsun, "ulan otostop kafası ne güzeldir, Anadolu'da bile yapılır, gidip Köy Kahvesi'nde sıcak Anadolu insanıyla muhabbet etsek" diyorsun, sonra seçim oluyor Facebook'ta "bu insanlar salak işte, koyundan başka bir şey değil" diyorsun.

Kitap güzel, anlattığı güzel. Buna benzer bir dönemi ufak çaplı da olsa 2o gün de olsa yaşamış biri olarak içimde ukde yok. Sıkıntı büyük ama. Zaten sıkıntısı olan adam yazıyor. Bu adam da (Kerouac) çok büyük sıkılmış, belli; içini kusmuş resmen. Yazmak için yazmış. Kötü anlamda değil. Yazmak için yazmış, kendisini rahatlatmak için, kendini bulmak için. Vurucu olmak zorunda hissetmeden, içinde geldiği gibi, 3 haftada.

Peki biz ne yapalım? Yapacak birşey yok. Bu tarz kitapları okuyacağız; "vay amk" diyip olması gerekeni düşleyeceğiz, sonrasında da idare etmek zorunda olduğumuz hayata devam edeceğiz. Ne olursa olsun, kendini beraber yaşadığın toplumdan ayıramazsın. Bu, özgürlük sağlasa bile sıkıntısı daha büyük olur.

Perşembe, Ağustos 18

Cafercan Bolu'da


Cafercan hakkında geçen sene bir söylenti çıkmıştı. Sezon sonunda Gençlerbirliği'ne transfer olacaktı. Zaten yıllardır Süper Lig'e çıkmasını bekliyorduk. Şaşkınlık verici bir haber değildi, hatta Cafercan hayranları (kaldı mı hala bilmiyorum) ve meraklıları için heyecan vericiydi.

Fakat o transfer gerçekleşmedi, dedikodu olarak kaldı. Bugün yaşanan gelişmelerden sonraCafercan, Boluspor'a transfer oldu. Bir Süper Lig takımı olmasa da son yıllarını TFF 2.Lig'de geçiren bir futbolcu için yeterli bir atılım. Bu da heyecan verici bir birliktelik.

Geçen senenin ilk 11'inde devamlı oynayan oyuncuların büyük bir kısmıyla yollarını ayıran Boluspor için önemli bir hamle. Özellikle çok beğendiğim Ferhat Kiraz ile beraber izlemesi zevkli bir takım olacaklardır.Cihat Arslan da çok iyi demesem de enteresan, farklı bir tarza sahip bir teknik direktördür. Bakalım ortaya ne çıkacak?

Çarşamba, Ağustos 17

Semih Kaya, Karşıyaka?


Geçen hafta Can ile konuşurken aklımıza geldi. Daha sonra Twitter üzerinden Uğur ile konuştuk. Uğur, bildiğiniz gibi Florya mezunlarından iyi olanlarının Galatasaray'da oynamasını çok istiyor. Daha doğrusu, yetenekli olanların sırf oynamadıkları için, forma şansı bulamadıkları için kaybolmasını istemiyor. Semih Kaya için de tutumu bu yönde. Galatasaray için vakti geldiğini söylüyor. Bunun için en büyük dayanağı da Semih'in Kartalspor'da geçirdiği günler.

Semih, Kartalspor'da çok iyi bir dönem geçirdi. Ama sadece bir dönem. Ergün Penbe zamanında (sezonun ilk yarısında) çok az süre aldı. Daha sonra Engin Korukır ona formayı verdi. Hakkını yemeyelim, fena da oynamadı. Tribünlerin sevgilisi oldu. Ama zaman zaman hem maç eksiği hem de diğer eksiklikleri göze çarpıyordu. Sonuç olarak Semih, geçen sene 18 maç oynadı. Galatasaray ile irili ufaklı, az-çok toplasan 5 maça anca çıktı. Yani Semih kariyeri boyunca profesyonel olarak 25 maç oynamadı. Bu bence yeterli bir sayı değil. Üstelik, Kartalspor referansı iyi olsa da, zaman zaman bazı maçlarda zorlandığını gördük. Özellikle Kartalspor'un gol aradığı zamanlarda, yani arka hatta çok fazla boş alan kaldığı zaman zorlandığı oldu.

Kısacası Semih Kaya'nın iyi bir takımda tam bir sezon geçirmesi lazım. Yani 1 sezon daha kiralık. Bu takım bana göre Karşıyaka olmalıydı.

Karşıyaka kadro yeniliyor bu sene. Yaklaşık 20 futbolcu takımdan ayrıldı, bir o kadarı da transfer edildi. Gidenler arasında altyapının gururu, Saffet Gurur Yazar da var. Stoper bölgesinde geçen sezon banko oynayan bir isimdi. Yeni takımı Samsunspor oldu. Onun boşalttığı alanı doldurabilecek bir kalitede Semih Kaya.

Üzetelik yeni transferler arasında Erhan Şentürk ve Serdar Eylik gibi yine Florya çıkışlı çocuklar var. Semih'in yabancılık çekmeyeceği bir ortam. Zaten İzmir Bergama doğumlu olan ve Altay altyapısında da oynayan Semih için İzmir, bir zorunlu Anadolu görevi değil evde geçecek bir kamp dönemi.

Öte yandan Karşıyaka camiası da Semih için çok uygun. 2012 yılında, 100.yılda hedef şampiyonluk. Şampiyonluğa oynayacak bir takımda 1 sezon yer almak, Galatasaray öncesi büyük bir deneyim. Üstelik Karşıyaka gibi hem tribünde hem şehirde taraftar desteği ve baskısı hissedecek. Bu da Hamburg maçında Emre Aşık kırmızı kart görünce suratı bembeyaz olan Semih Kaya için faydalı bir deneyim.

Karşıyaka'da durum nedir çok net bilmiyorum. İsterler mi, gerek duyarlar mı bilemem. Terim, Semih'i düşünüyor mu onu da bilmiyorum. Ama benim aklımdan geçen budur. İzmir'de bir sene adama çok şey katar.

Seni Hiç Sevmedim Sütoğlan


Orhan Şam'ı hiç bir zaman sevmedim, futbolculuğunu beğenmezdim. Buna rağmen adı da sürekli Galatasaray ile anılırdı. Gelmesini hiçbir zaman istemedim. "Kız gibi topçu" tarzı ve kötü futbolu yüzünden (bence) ona karşı mesafeliydim. Karakterini hiç bilmem, tanımam, etmem. Soru işaretleri ile dolu doping skandalı sonrası Fenerbahçe'ye transfer olması beni biraz rahatlattı. Fakat ona karşı beslediğim negatif hisler 4-4-2'nin ağustos sayısında verdiği röportajdan sonra biraz daha arttı.

2 sezon önce Ali Sami Yen Stadı'nda oynanan Hacettepe maçını hatırlarsınız. Baros'un 3 gol atıp 3-1 kazandığımız maç. Bu maça damga vuran olay ise maçın sonlarında yaşanmıştı. Lincoln, topu sektirerek driplinge kalkmıştı. Dünyanın her yerinde "futbolun güzellikleri" başlığı altında verilecek olay, burada "büyük terbiyesizlik" olarak adlandırılmış, dün A.Madrid'e transfer olurken ilk olarak " Real'e gol atmak istiyorum" diyen Arda, Lincoln ile tartışmıştı. Bu olayı zamanında irdelemiştik zaten.

Gelelim Orhan Şam'ın saçmalamasına. Röportajı Hilal Gülyurt yapıyor. Kendisi bana göre Türk Spor Basını'nın en iyi röportaj yapan isimlerinden biridir. O nedenle röportajda hata olduğunu sanmıyorum. Şöyle diyor Orhan:

"Maçta 9 kişi kalmıştık. 1-0 öndeydik. O zaman Lincoln sahada yoktu. Biz 9 kişi kaldıktan sonra dalga geçmeye başladı. Topu aldı sektire sektire gol attı. Ben de "9 kişi kalmış takıma bu yapılır mı" diye tepki gösterdim."

Olayı izleyelim. Gol yok, skor 1-0 da değil. Herhalde Orhan Şam, Erman Hoca'nın tavsiyesine uymuş ve olayı unutmuş. Ama Orhan baya karıştırmış. Hafıza zayıf olabilir de bu derece saçmalayacak kadar uyuşmuş olamaz.

Bu arada röportaj bir yerden sonra çığrından çıkıyor. Orhan Şam ile Hisli Dakikalar'a dönüyor. Ben de bazı yerlerde oynama yapınca şu dialoglar çıkıyor:

- Küçük yaşta nasıl bu kadar başarılı oldunuz?
- Ben 14 yaşımda gittiğimde (Ankara'ya) çok ağladığımı bilirim.
***
-Taraftardan tepki gördüğünü hatırlıyorum.
- Sinirlendiğimde kendimi tutamam ağlarım. Bu sene Bursaspor maçında ağlamıştım.
***
-2005-2006 sezonunda Mardinspor'a giderken aklından neler geçmişti?
- Ağladım. (....) İmzayı attım. Odama gittim. Ağlayarak uyuya kalmışım.

Orhan Şam bildiğin Süt Oğlan çıktı. Zaten hiç sevmezdim. Bazı futbolcuları kupalarını, gollerini anlatır, Orhan ağladığı günleri anlatıyor. Ergen olsak, "Lincoln de iyi ağlatmış ama" derdik, demiyoruz.

Salı, Ağustos 16

Kendini Şüpheli Hisseden Lig


1.5 aydır canı burnunda olan Peralta ne yazacak merakla bekliyorum. Ama önce biz karalayalım bir şeyler.

Bir kere; dışarıdan ahkam kesenleri anlamak mümkün değil. Basına yansıyanları es geçmek lazım, güvenmemek lazım. İnsanlar çok rahat "Fenerbahçe küme düşürülmeli/düşürülmeliydi" diyor. Ben bunu diyemiyorum. Yargının gelecekte Fenerbahçe'nin suçsuzluğuna dair alacağı olası bir karar, bugün düşsün diyenleri vicdan azabına uğratmaz mıydı? Bu kadar ciddi bir karar Mehmet Baransu haberlerine dayanarak alınamaz zaten.

Fakat TFF, zaten boka saran durumları iyice bok etti. Tabir bu olmalı, aşağısı kurtarmaz. Şu an Türk Futbolu şaibelidir, kuşkuludur. TFF, karar vermekten aciz bir kurum olduğunu göstermiştir. Bu da bizim TFF'ye neden güvenemeyeceğimizin en büyük kanıtıdır. TFF'ye güvenmiyorsak, onun ligine de itibar etmeyiz.

Çocukluk fotoğraflarım arasında elimde veya ayağımda top olan fotoğraflar var. Mesela maç izlerken çekilmiş bir fotoğrafım yok. Çocukken maç izlemiyorduk. Yani biz bu oyunu oynayarak sevdik. İzlemesek de olur. Aciz TFF'nin liginin bizim futbol sevgimize en ufak bir katkısı yoksa, onun liglerine de çok fazla takılmayız.

TFF niye aciz? Çünkü TFF diyor ki; kendini şüpheli hisseden Avrupa'ya gitmesin. Ortada bir cinayet var, katil var ama katilin kim olduğu bilinmiyor. Polis de 20 küsür dosyayı inceledikten sonra diyor ki, "ortada bir cinayet var ama bizim elimizdeki delliler katili bulmak için yetersiz, bundan sonra herşey aynen devam etsin ama kendini katil olarak hisseden varsa yurt dışına da kaçmasın." Muazzam.

Fenerbahçeliler'in haklı olarak dile getirdikleri bir şey vardı bundan 2-3 hafta önce. Eğer TFF hakkımızda karar verecekse, neye dayanarak vereceğini açıklasın. Doğrudur, haklılık payları vardır. Fakat şimdi aynı şeyi söylemeye bizim hakkımız var. TFF, 26 dosyada ne inceledi, ne gördü daha doğrusu ne görmedi de "herşey aynı" diyebildi, bilelim. Neye dayanarak, bu lig aynen devam ediyor bilelim.

BU kararın, benim tuttuğum takım için bir yararı veya zararı yok. Çok da önemli değil. Fakat benim izlediğim ligin üzerinde her zaman soru işareti olacak. O zaman neden izlediğimizi de sorgulamak gerekecek.

Fenerbahçeliler seviniyor ama bundan sonrası onlar için daha büyük sıkıntı. Yargı devam ettiği müddetçe, her gün ceza alma korkusu yaşayacaklar. Bunun gerginliği, sıkıntısı çok daha büyük olacak onlar için. Kendilerince oluşturdukları 1'e karşı 17'yi asıl bu sezon yaşayacaklar. Deplasmanlarda sıkıntı yaşayacaklar. Tatsız olacak.

En kötüsü, bu ligin üzerinde her zaman bu soruşturmanın gölgesi olacak. Soruşturma sonlanana kadar. Yanı, soruşturma sonlanana kadar bu lig sadece zaman geçirme, ritüeli gerçekleştirme maksatlı olacak. Bir de Lig Tv para kazansın diye.

"Eh sen cümleye FB küme düşsün diynleri anlamıyorum diyerek başladın şimdi TFF niye ceza vermedi diyorsun"

Bağğlayalım o zaman. TFF'nin maksadı, bu ligi temizlemek veya futbolseverlerin kafasındaki soru işaretlerini kaldırmak değilmiş, dün bir kez daha anladık. Maksat, Kulüpler Birliği'nin mutluluğu, koltukların devamı, dekoder satışları.

İşte sırf o yüzden, bu sene ne Lig TV alınır, ne de maça gidilir. Marka değeri, taraftar-müşteri safsatalarının tam ortasındayken bu kara bulutlar çok iyi denk geldi. Zaten işin bu raddeye gelme sebebi de bu kavramlar değil mi? Müşterilerden daha çok para kazanabilmek adına bir yasa çıkarttılar, tribünlerin ruhunu öldürmeye çabaladılar fakat çıkarttıkları yasa kendilerini çıkmaza soktu. Bundan sonra da kendileri çalıp kendileri oynarlar. Ligin üzerindeki şaibe ve soru işareti ortaya kalkana kadar bu ligin aktörlerinden biri olmamaya kararlıyım. Zaten bizi aktör değil müşteri olarak görüyorlardı. Biz bu oyunu oynayarak da severiz veya başka ligleri izleyerek. Allaha şükür tuttuğumuz kulübün 10 küsür branşı var; taraftarlık duygularımızı da oralarda yansıtırız.


Pazartesi, Ağustos 15

I Love The Smiths

video

Overrated bir filmin underrated bir sahnesi. Hoş bir kızla ilk konuşma, o esnada kulakta Morrisey'in sesi, kızdan duyduğun ilk cümle ; i love the Smiths.

Öyle bir andan sonra, iki katlı bir otobüs de çarpsa, 10 tonluk kamyon da devrilse önemli değil.

Bu arada, şarkı biraz kız şarkısı gibi gelir bana. Take me out tonight...just driving in your car falan. Pek hoş değil sanki. Smiths'in en sevilen 3 şarkısından biridir herhalde ama bence daha güzelleri daha fazladır.

Pazar, Ağustos 14

Takıma Yabancılaşma


Futboldan hayata dair bir şeyler öğreniyoruz ya; veya ona yorup futbolun faydalı bir şey olduğunu meşrulaştırmaya çabalııyoruz ya; bazen bir futbolcudan veya bir röportajdan da çok ciddi bir şeyler kafamıza kazınabiliyor ve kendimizi haklı çıkarıyoruz.

Eser Özaltındere, 4-4-2 dergisinin ağustos sayısından soruları cevaplamış. Galatasaray'ın kaleci sorunundan, kendi kariyerine, Roma'daki kavgadan (burada Lucescu için dedikleri çok ilginç) 6 Kasım olaylarına kadar bir çok şey söylemiş. Benim ilgimi çeken ise başka bir şey oldu. Bir soruya şöyle cevap veriyor Eser Hoca:

"(Felsefe okumaya başladıktan sonra) hiçbir şeye yüzeysel bakamamaya başladım. Gerçeği aramaya başladım. Sonra bir baktım çevreye yabancılaşıyorum. Futbol takım oyunu ve benim takıma yabancılaşma gibi bir lüksüm yok. Dengeyi kurana kadar epey zorlandım. Gerçeklerin farkında olmama rağmen sıradan davranabilmeyi öğrendim."

Girdiği çevrelerde sürekli "farklı" olarak adlandırılan biri olarak, doğru kelimenin yabancılaşma olduğunu tekrar idrak ettim. Son cümleyi başarabildim mi bilmiyorum. Fakat sıradan davranabilmeyi başarabilmenin büyük meziyet olduğunu tekrar hatırladım. Yine de takım oyununun içinde olmak güzeldir. Ondan da vazgeçemeyiz.

Cuma, Ağustos 12

Kaybedenler Kulübü


90'ların sonu. Orta okuldayım.Evde radyo açık ara sıra. Ben açmamışım tabi. Bir program var. Güzel muhabbetler dönüyor. Çoğunun içeriğini anlamıyorum. Anladığımı sanıyorum ama aslında anlamadığımı sonradan anladım. Yine de saran birşeyler var.

Lise yılları. Kadıköy'e gidişler, takılmalar. Akmar'ı ve civarını keşfetmeler. Çekme kasetler, fanzinler. O programın ne olduğunu öğreniyorum, okuyorum, dinliyorum, hatta görüyorum.

Bazı kitaplar alıyorum, okuyorum. Kaybedenler Kulübü'ne dair bir şeyler öğreniyorum. Çok fazla aynı noktada olmasak da, bir yerlerde bir kaynaşma, kesişme hissediyorum. En azından Kadıköy ortak nokta.

2010-2011. Kadıköy sokaklarında bazı duvar yazıları. Kim bu Erol Egemen ve pompaya devam tarzı yazılar. Ne alaka diyorum, kendimce sorguluyorum. Üzerinden 10 seneden fazla geçmiş.

Internette geziniyorum. Eski kayıtların ortaya çıktığını görüyorum. Bulmak için insanların kendini paraladığı günlerin çok da uzak olmadığı bir zamanda.

Bir akşam Facebook'a giriyorum. Bir arkadaşım bir filmin fragmanını paylaşmış. Tıklıyorum. Kaybedenler Kulübü. Filmi çekilmiş. Canım sıkılıyor.

Film daha gösterime girmeden, ergenler veya ergen zihniyetliler "açılış, ilk pompa, la pompa" demeye başlıyor. Fragmanı izleyen, Ahu Türkpençe'yi ne götürmüşler diyor (Bunu ben de demiş olabilirim). Oysa bizim daha önce izlediğimiz program tam olarak bu değildi sanki.

Kaybedenler Kulübü'nün işi çok basitti oysa. Bir kesimin (bizden büyüklerin) çok sevdiği bir şey vardı ortada. Kıyıda köşe kalmış bir akımın, kesimin hoşuna giden bir ürün vardı. Bir hikaye vardı. Bunun Yüzde 10'undan bahsetsen yine insanların hoşuna giderdi. Değişik bir şeydi. Farklı bir havası vardı. İnsanlar hala hoş bir şekilde hatırlıyordu.

Ama film çok basitti.Hikayeyi anlatmadı. İnsanların neden bu kadar sevdiğini anlatmadı. Sadece kadınlar ve sekse odaklandı. İlgi çekmeyi tercih etti. İlgi çekerek popüler olmayı tercih etti. Ve aslında Kaybedenler Kulübü'nün sonlanması da biraz bundan kaynaklanmıştı ya neyse.

Radyo programını bilmeden filmi izleyen insan; bütün gün evde oturup belgesel izleyen adamın bile üzerinde kadın vardı, dedi. Aslında haklıydı. Ama olay bundan ibaret değildi.

Ne biçim kaybedenler bunlar dediler, hep kadınlar, motorlar, fotoğraf makinaları, barlar.. Haklıydılar, neden Kaybedenler olduğunu anlatmaya filmin gücü yetmedi. Kısacası film güçsüz bir film.

Filmden sonra, internette geziniyorum. Kaan-Mete'nin yeni bir programa başladığını öğreniyorum. Herkes memnun aslında ama bazıları değil. Biri de benim.

Filmden 2-3 cümle; Kadıköy biraz daha çok kullanılabilirdi. Radyo programının en hoşuma giden tarafı arkadan gelen kıkırdama sesleriydi. Onlar daha çok olabilirdi. Nejat İşler'den öte filmin yıldızı Yiğit Özşener çok iyidi, sürekli duyduğumuz Mete sesini, ara ara gördüğümüz Mete tipini de yansıtmıştı. Kafamdaki, zihnimdeki Kaan, kesinlikle Nejat İşler değildi.

Film yerine bu kitapları okumanız, benim nacizane tavsiyemdir.

Bu arada filmle ilgili birkaç soru:
- Gerçekten son programın sonunda MFÖ-Yalnızlık Ömür Boyu mu çaldı?
- Gerçekten 1999'daki Yalnızlar Partisi'nde elektrikler kesildi mi ve düne kadar hiç bilmediğimiz şarkıyı gerçekten herkes ezberden söyleyebildi mi?
- Bu şarkı niye hiç çalmaz?

Batuhan

Batuhan yine birşeyler yapmış. Kariyeri bitsin, belgeselini çekelim veya kitabını yazalım. Malzeme çok.

Kun'un Tribünü


Bir Arjantinli Independiente ve bir Brezilyalı Internacional Buenos Aires'de karşılaştı. Maksat Recopa Sudamericana maçı. Konuk takım 1-0 öne geçiyor ama daha sonra 2 gol bulan Arjantinliler maçı kazanıyor. Galibiyet golünü atan Marco Perez, Kolombiyalı. Tribünde de bir Kolombiya bayrağı asılı. Buraya kadar normal.

Hemen bayrağın yan tarafında duran pankarta takıldım aslında. Pankartın tamamını bulamadım. Okuyabildiğimiz tek kelime; Kun. Kun, Sergio Aguero'nun lakabı. Independiente Aguero'nun yetiştiği takım. Aguero, Madrid'den Manchester'a gidince "Benim sadece bir takımın taraftarıyım, o takım Independiente" diyen eleman. Acaba pankartta ne yazıyor, Arjantinli taraftarlar Kun'a ne dediler?

Perşembe, Ağustos 11

Tükenin Artık


Buradan holiganlık, vandallık çığırtkanlığı yapmak istemiyorum. Ama milli maçlar esnasında rastladığımız bu 4'lüler artık tükensin. Tamam spor dostluk kardeşlik, bu adamların da bize zararı yok ama çok iğreti duruyorlar.

Burası Türkiye. İstanbul. İşler böyle yürümüyor. Bazı şeylerin (mesela forma) bir duruşu olmalı. Galatasaray forması Fenerbahçe formasıyla yan yana duramaz demek istemiyorum ama ne biliyim ya, alışmamışız işte..

14-15 yaşında biz de böyle bir geyik yapalım dedik, Bağdat Caddesi'nde yürüdük. Fenerbahçeli abiler, Fenerbahçe forması giyen arkadaşı kenara çekip "sen ne biçim Fenerbahçelisin" dedi. O günden sonra, gazetelerde gördüğün fotoğrafların, televizyonda gördüklerinin sokakta geçerli olmayacağını anladık.

Bir de hiç anlamadığım birşey; milli maça insan kulüp takımının formasıyla niye gider? Çek kırmızıları, giy ay-yıldız formanı yeterli.

3 Euro Yeter mi?


Javi Poves. Düne kadar tanımıyordum. Belki başkaları tanıyordur. Bugün ise artık Ekşi Sözlük'te başlığı var, Twitter'da konuşuluyor, forumlarda tartışılıyor. Çok feyzli bir abimizmiş diyeceğim ama bizden de ufak.

Kendisi 24 yaşında. Futbolu bırakmış. Genç yaşta futbolu bırakanlar listesi çok kabarık değildir ama az-çok da olsa bir liste vardır. Listedekilerin çoğunun derdi sakatlıktı. Bu arkadaşın ise kafası patlamış. Varoluşunu sorgulamış, hayatın anlamını araştırmış, ideallerini düşünmüş.

Diyor ki; "800 dolar yerine 1000 dolar kazansanız ne olur? Bu kadar acı çeken insan olduğunu bilmiyor gibi mi yapacağız? Ben küçükken sevdiğim için futbol oynardım ancak şimdi görüyorum ki futbolda her şey para olmuş ve çürümüş. Bunu görmezden gelemezdim. Yapmamız gereken tek şey bankalara gidip hepsini yakmak ve kafalarını kesmek.Asıl problem insanların sağda mı yoksa solda mı durdukları. Ben hiçbiri değilim. Ben her şeye karşı biriyim. Dünya neyin ne olduğunu biliyor. Afrika'ya, Ortadoğu'ya gidin. Bunun için çok paraya da ihtiyacınız yok. Örneğin ben Türkiye'de bile 3 avroya bir otelde kalmıştım.

Çok ilginç cümleler. Özellikle Türkiye'de 3 avroya kaldığı yeri merak ettim. Ve daha da önemlisi şimdi ne yapacağını, hayatını nasıl kazanacağını. Futbol oynamaktan sıkılan adam bundan sonra sigortacı mı olacak, yoksa devlet memuru mu? Veya 3 euro otelde kalmak yetiyor diye Türkiye'ye mi gelecek? Peki biz ne yapalım? Açıklama heyecanlı, giriş güzel. Ama merak ettiğim bundan sonrası. Hayatını futbol oynarak kazanmaktan daha iyi bir yöntem varsa, hemen göstersin, biz de müridi olalım.

Çarşamba, Ağustos 10

Kanaat önderi

Kutay'ın bu kadar emek verdiği, İtalya'da şike skandalıyla alakalı olarak çoğu kimsenin bilmediği gerçekleri yazdığı yazının üstüne bunu yazmak biraz ona haksızlık, ama dayanamadım. Erman Toroğlu yine Aziz Yıldırım'dan şikayetçi olmuş, şaşırmıyorum, ciddiye aldığım bir adam da değil. Ama savcı için kanaatler soruldu demiş.
***
Ya arkadaş Allah belanızı versin daha neyin kanaati ya.. Erman Toroğlu gibi, bana göre sadece Fenerbahçe taraftarının değil, her yönetimin, her takım taraftarının, özellikle de 3 büyüklerin taraftarlarının nefret ettiği bir adamla, Aziz Yıldırım'la arasında bu kadar husumet varken, gerçek veya yalan ortada Aziz Yıldırım'ın bu adamı Digiturk ve Hürriyet'ten kovdurma girişimi konuşulurken savcının Fenerbahçe şike yapmış mıdır diye Erman Toroğlu'na soru sorması, (kanaatler soruldudan ben bunu anlıyorum) zorla Fenerbahçe'yi suçlu çıkarma çabası gibi geliyor artık. Yani sen savcısın, Erman Toroğlu'na Fenerbahçe'nin şike yapıp yapmadığıyla ilgili soru soruyorsun, ya da Aziz Yıldırım'ın hakemleri tehdit edip etmediğiyle ya da bu işleri yapar mı diye soru soruyorsun, düşüncesini soruyorsun. Erman Toroğlu kim ki bu konuya kanaat getirsin ben onu anlamıyorum.
***
- Ben bir saate tesislerde olurum, odama geçicem sonra..
* Abi çıkışta yemek yiyelim, o mevzuyu da konuşuruz.
- Tamam konuşuruz, sen merak etme.
***
Teknik takip diye birşey var. Oradan basına ne sızmışsa, Kuran ayeti gibi kabul görüyor. Yukarıdaki dialogu ben götümden uydurdum. Şike belgesi diye 1 aydır ortaya atılan bütün dialoglar aşağı yukarı bu kadar anlamlı. Zaten komplo teorisine meraklı bir milletiz, bir de Karadeniz kafasıyla birleşince bu müthiş(!) deliller, ligin ikinci yarısından bu yana maruz kaldığımız salak suçlamalar yetmiyormuş gibi, ki bunların hepsi hakemlerle alakalıydı görüyoruz ki bir tane hakem yok olaya adı karışan, bir de yaz boyunca dinledik bu işleri ve artık gerçekten canımdan bezdim. Bu iş bir an önce çözülsün, açıklığa kavuşsun istiyorum.
***
Benim anlayabildiğim kadarıyla basında bizim gördüğümüz delil denen belgelerle, dialoglarla, resimlerle değil Fenerbahçe, hiçbir takımı küme düşürmek mümkün değil. Ha başka şeyler vardır o 26 klasörde bizim bilmediğimiz, kamuoyuna da sunulur bunlar, o zaman paşa paşa 2.ligde de oynanır, nerede oynanırsa oynanır. Ne olacak ulan, Fenerbahçe'den mi vazgeçeceğiz... Ama devletin savcısının yürüttüğü bir operasyonda olur da Fenerbahçe mahkemede aklanmadan küme düşürülmezse, M.Ali Aydınlar Fenerbahçeli olduğu için küme düşüremedi diyenler olacak... Yani herkes hemfikir olacak bu konuda, Fenerbahçe aleyhine ağır deliller olacak, haziran ayında seçilirken herkesin hemfikir olduğu sarı-lacivert Aydınlar'ın içi elvermediye gelecek mevzu belki de, yine bizim kafamız sikilecek.
***
Bıktım, neredesin futbol?

Salı, Ağustos 9

Aslında Neler Oldu?


Yarın şike konulu bir konferans varken hafızayı tazelemek lazım. Daha doğrusu, bilinen yanlışları silip yerine gerçekleri yazalım. Konu: Aslında İtalya'da neler oldu? Yarın Declan Hill, Andrea Di Caro ve Oliviero Beha daha iyi anlatır ama Türkiye'de hala "şikeci Juventus" olarak bilinenen olayın aslını kısaca yazalım. Yazmadan önce şunu da hatırlatalım; bu olayla Fenerbahçe olayı arasında bazı benzerlikler göreceksiniz. Bu açıdan Galatasaraylı arkadaşlar bana biraz tepki gösterebilir. Öte yandan Juventus'u da hiç sevmem, hatta İtalya'da sevmediğim tek takımdır (1998 ve 2003 Galatasaray maçları sebebiyle). Ama hakkı yenene, düşene vurmak yakışmaz.

İtalya'da olaylar 2006'da başladı. Birçok kişi için de 2006'da sona erdi. 2-3 ay konuşuldu, Juventus lekelendi, ceza aldı ve olay kapandı. Fakat aslında öyle olmadı. 5 sene sonra olay hala tazeliğini koruyor, üstelik işler iyice arap saçına döndü.

2006 yılında Juventus, Avrupa'nın en büyük 5 kulübünden biriydi. İtalya'da ise tartışmasız bir liderlik sürdürüyordu. Bunun nedeni; bazıları için Del Piero ve Nevded gibi yıldız futbolcular; bazıları için ise karanlık adam Moggi'ydi. Sonuç olarak, İtalya'da son 5 yılda 4 şampiyonluk kazanan bir takım vardı ortada. Önlemek mümkün değildi.

Mayıs ayında İtalya bir anda şike dedikodularıyla sallandı. Başta La Gazetta Della Sport olmak üzere birçok gazete "Juventus Serie C'ye düşüyor" manşetleriyle çıktı. Ortada hiçbir iddianame olmadan. Bunun benzeri burada da oluyor aslında. Fenerbahçe'nin geleceğini belirleyen gazeteler var. Hatta dibi gösterip, az zararla atlatmayı kazanç olarak göstermeyi planladıkları da söylenebilir. Ölüm-sıtma teorisi. İtalya için ayırıcı olan nokta La Gazetta Della Sport'un yönetiminde Inter'in ikinci başkanının yer alması. Burası önemli, akılda tutalım, not edelim.

Davada geçen karşılaşmalar aslında düşünüldüğü kadar "sonu belli maçlar" sınıfında değildi. Davaya adı karışan 5 takımın (Milan, Juve, Fiorentina, Lazio, Reggiana) bazı yöneticileri, hakem atamalarından sorumlu görevliler ile telefonla konuşmuştu. Bunlar suç teşkil ediyor mu veya ne kadar büyük bir cezaya sebebiyete veriyor, az sonra değineceğiz.

Mahkemenin başlamasıyla, dedikoduların konuşulması, yazılması bir oldu. Moggi'nin hakem Paparesta'yı soyunma odasına kilitlediği efsanelerini hatırlarsınız. Efsane diyorum, çünkü ortada herhangi bir delil yok. Ama şehir efsanesi olarak kalan bir olaydır. Türkiye'de dahi, Moggi denilince akla bu olay gelir. Aziz Yıldırım'ın hakem odası basması efsaneleri ise bunun yerel versiyonudur. Paparesta'nın böyle bir olay yaşanmadığını söylemesi zamanında pek inandırıcı olmamıştı. Moggi'nin eksi hanesine çoktan yazılmıştı.

Moggi'nin bir diğer efsanesi de hakemlere FIAT desteği sayesinde Maserati'ler hediye etmesidir. (Aziz Yıldırım'ın gazetecilere hediye ettiği Passat marka arabaların bununla ilgisi yoktur). Hakmeler, Maserati almışlardır ama mahkemelerde kanıtlandığı üzere bu arabalar hediye edilememiş, ücreteleri ödenmiş ve faturaları mahkemeye sunulmuştur.

Moggi-Hakemler ilişkisi dışında, davanın bir de menajerlik şirketi GEA boyutu vardı. İddialara göre, Moggi, GEA'yı kullanarak transfer piyasasını istediğini gibi yönlendiriyordu. 2011 Türkiye'deki olaylarda da şikenin yanı sıra transferlerde usulsüzlük konusu dikkat çekiyor.

Moggi'nin GEA üzerinde hiçbir etkisi olmadıği ve GEA'nın tüm faaliyetlerini federasyonun çizdiği sınırlar içinde sürdürdüğü kanıtlandı. Yani davanın bu kısmından Moggi aklandı.

Moggi'nin Sim kartlar kullanarak hakemlerle iletişim kurduğu iddialar arasında yer aldı. Buraya da değineceğiz ama önce ufak bir ipucu. İtalya'nın en büyük GSM operatörü; TIM markasıdır. Telecom Italia Mobile.

Ayarlanan maçların bilinmemesi de burasıyla benzerlik gösteriyor. Bu maçların hangi maçlar olduğu hep soru işareti oldu. Tıpkı buradaki 19 maç gibi. Önce bir Juve-Sampdoria maçından bahsedildi. Juve'nin bu maçı ofsayttan attığı golle kazandığı yazıldı, çizildi. Fakat o tarihte oynanan maçı Sampdoria 1-0 kazanmıştı. Sonradan iddianameye yeni yeni maçlar katıldı.

Kısacası, Moggi'nin hakemleri ve maçları ayarladığı, bazı kişiler ve kurumların üzerinde baskı oluşturduğu iddia edildi. Son tahlilde, Moggi bu iddiaların hepsinden aklandı. Spor mahkemesinin verdiği kararların hepsini sivil mahkemelere taşıdı ve benim bildiğim çoğundan belki de hepsinden aklandı. Peki Moggi bu kadar beyazsa, Juventus niye siyahlara bağlandı?

İşin komplo teorilerini dökelim.

Şike skandalı ortaya çıktıktan hemen sonra İtalya'da federasyon başkanı değişti. (Buradaki benzerlik, şike skandalı ortaya çıkmadan hemen önce Mehmet Ali Aydınlar'ın federasyon başkanı olması). İtalya'daki başkan, atanarak koltuğa oturdu ki; bunu hala anlayamamış durumdayım. Çünkü UEFA'nın bu konuda yaptırım uygulaması gerekiyordu. Oysa kalantor abiler bu duruma göz yumdu.

Yeni gelen federasyon başkanının ismi yukarıdaki karışıklara biraz ışık tutabilir; Guido Rossi. Kim bu Rossi? 1931 Milano doğumlu. Yaşından dolayı bir saygınlık oluşturmuş olabillir, bilmiyoruz. Kendisi eski Italia Telecom başkanı (buraya dikkat) ve eski Inter ikinci başkanı (buraya dikkate de gerek yok, 10 yaşındaki çocuk da çözer).

Koltuğa atanan Rossi'nin, Aydınlar'dan farkı göreve "deliller gelmeden işi çözemeyiz" veya "kişiler ve kurumlar ayrıdır" gibi sözler yerine icraatle başlaması. Rossi federasyonu yeni bir madde oluşturdu ve hakemleri atayanlar ile yapılan telefon görüşmelerin birden fazla olması halinde şike konusunda delil bulunmasa bile bu kişilerin maç ayarlamaktan dolayı itham edileceği ve cezalandırılacağını belirtti.

Cümle karışık; Yani, 3 kere kırmızı ışıkta geçen kaza yapmasa bile adam öldürmeye teşebbüsten ceza alacaktı.

Dava spor mahkemesinde (bu spor mahkemeleri de ayrı bir yazı konusu olmalıdır) 3 haftada sonuca bağlandı. Juventus -9 puanla Serie B'ye düşürüldü. Mayıs ayında Serie C dedikodulara uyananan Torinolular kötünün iyisini görmüştü. Moggi ise, finansal direktör Antonio Giraudo ile beraber 5 yıl futboldan men edildi. Bu kadar kötü karara rağmen daha da ilginci olan, Juventus yetkililerin gerek TAR'a (bir üst mahkeme) gerekse uluslar arası mahkemelere itiraz etmemesi dikkat çekicidir. Kamuoyunda, özellikle TAR'a yapılacak olası itiraz sonrası Juventus'un cezasının kaldırılacağı tahmin ediliyordu.

Juventus zararlı çıktı, peki kim yararlı çıktı. Şampiyonluğu alınan Juventus'un yerine ligi 3.bitiren Inter şampiyon olarak adlandırıldı. Inter bu işin asıl ekmeğini sonraki yıllarda yedi. Soruşturmada adı geçen Milan'ın (2006'da lig ikincisi), puanları silindi. Zaten mayıs ayında şampiyon değildi, yine şampiyon olamadı ama silinen puanlar onun Şampiyonlar Ligi yolculuğuna çıkmasına engel olmadı. Başbakan Berlusconu'nin takımı Milan Şampiyonlar Ligi'ne katıldı, Atina'da kupayı havaya kaldırdı ve tabir-i caizse Başbakan Erdoğan'ın lafıyla kriz Milan'ı teğet geçti.

Milan, kasasına gelen milyonları sayarken Juventus zarar etmeye başlamıştı bile. Sponsorlar çekildi, bazı oyuncular satıldı. Moggi'nin yerine gelen iş bilmez yöneticiler krizi yönetemedi.

Asıl karışıklık bugünden 1-2 sene önce başladı. Moggi'yi ve Juventus'u suçlatan telefon görüşmelerinin (hakem atalamarını ayarlayan kişilerle yapılan) benzerlerini; Serie A'daki 20 kulüpten 11 tanesinin yaptığı ortaya çıktı. En fazla yapan ise Moratti ve Fachetti. Bunu ortaya çıkaranlar ise Moggi'nin avukatları oldu. Yoksa savcıların ve Juventus kulübünün bunu ortaya çıkaracağı pek yoktu.

2006 davasında görevli Attilio Auricchio'ya, mahkeme heyetine bu delilleri neden sunmadığı soruldu. O da bunun davada işe yaramayacağını düşündüğünü söyledi.

Komployu biraz daha derinleştirelim. Fenerbahçeliler şimdi cemaat bağlantısı ve Nato ihaleleri diyor. Büyük resmi görmekten bahsediyor. İtalya'daki resme bakalım. Juventus gibi bir takım maddi ve manevi bu kadar zarara uğrarken kimse niye ses çıkarmıyordu? Burayı daha kısa geçelim.

Juventus, FIAT'ın kulübü. FIAT'ın sahibi Agnelli ailesi. Büyük başkan Gianni Agnelli 2003 yılında hayata veda ediyor. Yerine torunları Elkann kardeşler geliyor. Yönetim ise Luca Di Montezemolo'ya geçiyor. Bu ismi Formula 1'!i takip edenler yakından tanır. Ferarri takımının en önemli ismidir.

Soru şu olabilir. 82 yaşındaki Agnelli ölünce başa geçen isimler neden 26 yaşındaki genç isimlerdi. Ailede daha tecrübeli insanlar yok muydu? Gianni Agnelli'nin yeğeni Andrea vardı ama o çoktan tasfiye edilmişti. Agnelli'den boşalan yere koltuğa ve yönetimsel kademeye geçecek kişiler bir bir uzaklaştırlıyordu. Geriye kalan tek isim Moggi'di. Moggi, Gianni Agnelli'nin çok güvendiği bir isimdi. Nasıl olmasın ki, onun sayesinde Juve başarıdan başarıya koşuyordu. Haliyle Moggi'yi, Agnelli ölse bile kulüpten uzaklaştırmak zordu. Moggi'nin gitmesi için olağanüstü bir şey gerekiyordu.

Luca'nın, kanının hiç ısınmadığı Moggi'den kurtulması için beklenen teklif bundan geldi. İşte yine başa dönüyoruz. Massimo, yıllardır şampiyon olamayan, babasının mirasını yiyen Inter sevdalısı. Luca'ya dedi ki; gel beraber şu işi halledelim, ben de sana sponsor olayım.

"Sana" dan kasıt bu; sponsor dediği bu.

Bu arada Guido Rossi'ye dönelim mi? Hani atanan federasyon başkanı. 70'inden sonra yepyeni bir CV yazdı Rossi. Federasyon başkanlığı, ardından TIM'in başkanlığı, ardından FIAT'ın danışmanı. Taşların yerine oturduğunu düşünüyorum.

Peki şimdi ne olacak? Juventus, daha doğrusu Moggi yavaş yavaş temize çıkarken ne kararlar alınabilir? Bunu da siz yazın. Ama iyi bir iş çıkardıkları ortada. 2011 yılında, Moggi aklanırken bile, Türkiye'de hala Juventus şike yaptı diye konuşmalara başlamak enteresan. Yarın Declan Hill baba anlatsın bakalım, işin aslı neymiş?

Fotoğraftaki adam: Herşeyi karıştıran adam. Yazıda adı geçmiyor. Savcı Stefano Palazzi. İtalya'daki karizması çok üst düzeyde. Üstelik İtalya'da bak. Karizmanın harman olduğu yerde.

Al Birini Vur Ötekine


"Derdi oynanan oyuna nüfuz etmek ve ondan tat almak olmayan, ne pahasına olursa olsun şiddet güdülerini tatmin edeceği "icraat"ler peşinde olan, güce tapan Türk delikanlılarıyla beraber zaman geçirmek ne kadar tatsızsa, pahalı abonman biletleriyle konforlu koltuklarına kurulmuş toraman burjuvaların arasında maç seyretmek de o kadar sevimsiz."

Ümit Kıvanç, Kesin Ofsayt

Pazartesi, Ağustos 8

3



Bugün yapmamam gereken birşeyi yaptım. Nerede ve nasıl olduğunu söylemeyeceğim. Zaten önemi yok. Yapmamam gereken bir şeyi yaptım, kendimi yerde buldum.



Son zamanlarda biraz havalanmıştım. Şımarmıştım. İyi oldu. Düşünce maalesef kendimi görebildim. Başarısız. Bu açıdan bakınca aslında; yapmamam gerelen şeyi yapmam gerekiyormuş.Bir nevi faydalı oldu ama yanlış-hatalı bir davranış olduğu için vicdanımı da rahatsız ediyor.



Yarın unuturum herhalde. Olayı unutmam da, bu hissiyat gider. Vicdanım sızlamaz, o unutur en azından. Genelde hep öyle oluyor zaten. Olayları hatırlarsın, olayların hissettirdiklerini unutursun.



Sonuç olarak; ne kadar boş veya buralara uygun olmayan biri olduğumu fark ettim. Yazının başlığı niye 3? O da bende kalsın. Sen ya Bülent Korkmaz olarak bil, ya da "Allah'ın hakkı 3'tür" den git. Sendromlu pazartesi günlerinde aklımıza bundan sonra hep bu 3 numara gelecek. Bizi bu dertten, sendromdan ise 10 numara çıkarır. Sen Hagi olarak bil.

Kurtarıcı Lig



Bu aralar değişik birşey yapıyorum, üçgende takılıyorum. Caddebostan-Taksim-Kadıköy arasında geçiriyorum yaz mevsimini. Uzun süredir böyle değildim. Stadlar, salonlar, transfer nöbetleri, sezon açılışları, Fanatikler, Fotomaçlar. Senenin 12 ayı bu tempoda geçiyordu.



Haziran ayından beri gazetelere mesafeli, televizyona uzaktım. Şike muhabbetlerine girişmek istedim ama internet her zaman el altında olunca çok uzak kalmak mümkün olmadı. Bütün uğraşlara rağmen, stresli ve rekabet dolu bir yazın içindeydik. Kendimi soyutlayaladım. Sonuçta aynı toplumdayız, aynı konuları konuşuyoruz.



Bizim lig ne zaman başlayacak belli değil. Bu hafta Bundesliga başladı. Özetlere baktım sadece. Bir de birkaç fotoğraf. İtalya, İspanya, İngiltere; hepsinin seveni var ama Almanya özlediğimiz, daha doğrusu ihtiyacımız olan atmosfer. Tribünler dolu insanlar eğleniyor. Rekabet var ama polemik az. Tam yaz ligi aslında. WNBA tadında. WNBA de Bundesliga da underrated zaten. Eylüle kadar Bundesliga idare eder bizi, sonrasında Bank Asya başlasa yeter.

İstanbullu


- 16 yaşındayken dizkapağımdan vuruldum. O nedenle ailem futbolu bırakmamı istedi.
- Bu olay önemli. Nasıl vuruldun, neden vuruldun, bu konuya girelim istersen.
- Tophane'de olur böyle şeyler.

Veysel Sarı

Çıkış Tüneli

Şike konusu son 1 ayın gündemine oturdu. Gerçi bu olaylar patlak vermese yine de ülkede konuşulan bir konuydu. Yıllardır "şike-teşvik-çantalar-şaibeler" eksenli muhabbetlere aşinayız. Biraz ağzı olan konuşuyor durumundaydı. Yurtdışında yaşananlar bile kulaktan dolma bilgilerle bu muhabbetin kenar süsü oluyordu.

Çarşamba günü Point Otel'de düzenlenecek Çıkış Tüneli: Global Şike Gerçekleri Konferansı, yurtdışında yaşanan olayları, ülkemizde son dönemde yaşananları, benzerlikleri, temiz futbolun nereye doğru gittiğini masaya yatıracak. En azından bu konuları uzmanların ağzından dinlemekte fayda var.

Konuşmacı olacak katılan isimler; şikenin en çok sarstığı Avrupa ülkelerinden biri olan İtalya'dan Andrea Di Caro ve Olivero Beha, Şike kitabının yazarı Declan Hill ve Liverpool Üniversitesi akademisyeni Rogan Taylor.

Benim için en ilgi çekici isim Rogan Taylor. Kendisini izleyenler şu programdan hatırlayabilir.

Tarih: 10 Ağustos 2011 - Çarşamba
Yer:Point Otel (Barbaros)
Saat: 11:00 - 15:00



Perşembe, Ağustos 4

Taçtan Gol


Taçtan gol yemek büyük bir zaafiyet değil aslında. Türk takımları bunu alışkanlık haline getirdi, doğrudur. 2 sene önce A.Madrid maçında biz yemiştik, 3 sene önce Moldova maçı vardı, yine öyle bir gol yemişti milli takım.

Sorun taçtan gol yemek değil aslında. Bu sayıyı biraz azaltmak mümkün olsa yeterli olur. Fakat sorun üretim kısmında. Taçtan gol yiyince çok şaşırıyoruz, kızıyoruz, çünkü taçtan gol atamıyoruz. Bütün dünya taçtan gol atarken biz atamıyoruz. Taç atışı gibi gereksiz bir olguyu avantaja çevirmek daha önemli olacaktır. Duran toptan da gol atamıyoruz mesela. Bunlar önemli şeyler gençler...

95 Şampiyonu

Hatırladığım en eski Şampiyonlar Ligi finalinin şampiyon kadrosu. Van Der Sar da bıraktı. Eskilerden kim kaldı?