Cumartesi, Eylül 27

Vertigo



"Tek başına amaçsız dolaşabilirsin, ama iki kişi mutlaka bir yere gidiyordur."


Tercüman Dili



Hem bir fotoğraf karesiyle yola çıkmayı sevmiyorum, hem de insanların yaptıkları işlerini dışarıdan eleştirmekten hoşlanmıyorum. Fakat böyle bir kare bulunca dayanamadım. İşin biraz da şakası aslında..

Mert Çetin, yaklaşık 5 senedir kulübün içinde. Tercümanlığı özellikle Rijkaard döneminde çok tartışılmıştı. Kesin biz de dönemin çılgınlığına kapılarak sert yazmışızdır. O dönem camianın geneli o kadar tutkuluydu ki, tutkudan sağlıklı düşünemiyorduk. 

Çetin kulüpte kaldı. Onu devamlı yabancı oyuncuların yanında gördük. Eskisi kadar eleştirilmese de, ilk intiba önemlidir düsturundan beslenerek hep soru işaretlerine sebep oldu. Cümleleri yumuşattığı iddiası ona karşı yönelitlen eleştirilerin birinci sırasında yer aldı.

Şimdi de öyle bir fotoğraf karşımıza çıkıyor ki, o iddiaya hizmet etmekten başka bir işe yaramıyor neredeyse.... Sneijder, hakkında çıkan haberlere çok kızmış, maç çıkışında muhabirlere uyarı mahiyetinde cümleler kullanıyor. Ne kadar sert olduğunu bilmiyorum ama fotoğrafta biraz agresif gözüküyor. Parmak havada, bakışlar sert.

Mert Çetin ise hemen yanında. Onun cümlelerini tercüme etmiyor da olabilir ama duruşundan bunu düşünmek doğal hale geliyor. Fakat vücut dilinde bir fark var. Sneijder gibi değil. Daha yumuşak ve uzlaşmacı bir tavır var.

Yani işin aslı, sanki şöyle bir durum var:

Sneijder: Akıllı olun oğlum, Bir daha yakalarsam affetmem ağzınızı burnuzu kırarım.
Mert: Beyler lütfen bir daha olmasın, rica ediyorum.. 

Perşembe, Eylül 25

Şikeye Karşı Dik Duruş




Ünal Aysal'ın başkanlıktan ayrılması ve kongre süreciyle çok fazla ilgilenmeyecektim ama Aysal hakkında yapılan güzellemelerin sayısı artınca bir iki ufak hatırlatmayı yapmak istedim.

Öncelikle şunu belirtmem lazım. Bir çok taraftarın hiç sevmediği Hayri Kozak, aslında tribün tarafının olması gereken tarzda hareket ediyor. Yani aslında hangi takımdan olursa olsun, taraftar dediğiniz kitlenin biraz Hayri Kozak gibi olması lazım. Gördüğü her başkanı eleştirmeli, memnun olmamalı. Hadi bunlar olmuyorsa da aşırı bir sevmeye girmemeli. Saygı duyulur, kişiliğine ve makama hassasiyet gösterilir ama X'ci olmak taraftarlığın en büyük çelişkisi olur. Ne yazık ki son dönemde Aysalcı arkadaşlarımızın sayısı arttı.

Tarihin en başarılı başkanı olarak görenler çok fazla. Başarı kıstası kişiden kişiye göre değişebildiği için buna karşı çıkmak beyhude bir çaba olur. Fakat "şikeye karşı dik duran başkan" söyleminden hareket edenlere ufak hatırlatmalarımız olacak.

Aysal'ın şikeye, daha doğrusu şikeyle adı anılan kitleye karşı net ve dik duruşunu ne zaman sergilediği benim için büyük muamma. Çoğunluk 17 Haziran'ı gösterecektir ama zaten 3 ay boyunca çatısı altında en ufak değişimin yaşanmadığı TBF'nin organize edeceği TBL'nin ilk haftasında sahaya çıkacak takımın "dik duruş" kavramına en ufak katkısı olmadığını bugünden görebiliyoruz.

Öte yandan Kulüpler Birliği başkanlığına Göksel Gümüşdağ'ı getiren 17 kulüpten biri olmak yeterince dik durulmadığının kanıtı.

Sanırım bu doğan imajın en büyük kaynağı, 12 Temmuz 2011'de resmi siteden yayınlanan ve aradan 3.5 sene geçmesine rağmen her yerde söylenip, espri konusu bile olabilen "Bu ateş üfleyerek sönmez" açıklamasıdır. Ünal Aysal'ın şikeye, daha doğrusu şikeye adı karışan futbol ailesine karşı durduğunu savunanların temel argümanı bu. Oysa, bazı durumları netleştirmek için bir gün öncesine dönmemiz lazım.

3 Temmuz skandalının ortaya çıkmasından 1 hafta sonra, 11 Temmuz'da Kulüpler Birliği ilk kez toplandı. Toplantı çıkışında kurulun en yaşlı üyesi İlhan Cavcav, diğer 17 temsilciyi (Galatasaray'dan Ali Dürüst) yanına alarak basın mensupları karşısında şunları söyledi:

"Son sözü Türkiye Futbol Federasyonu verecektir. Bu açıklamayı 18 kulüp adına en yaşlı sıfatıyla ben yapıyorum. Aramızda çatlak sesler yok. Yaptığımız toplantıda 8 gündür devam eden şike soruşturması hakkında görüşlerimizi bildirdik. Türk futbolunun en büyük markası olan Spor Toto Süper Lig ekiplerinin başkanları olarak tek ses, tek yüreğiz. Yüzde yüz beraberlik içindeyiz. Tabi ki son kararı Futbol Federasyonu verecektir. Bundan sonra da görüş alışverişleri yapılacaktır. Kulüplere yapılan yargısız infazdan rahatsız olduğumuzu belirtmek isteriz..."

Bu açıklama Galatasaray camiasında ses getirdi. Taraftarlar sosyal medyadan eleştiri yağmuruna başladı. Muhakkak kongre üyesi olanlar, divanda olanlar, etüd abileri, liselilier, liseciler, derin Galatasaray, her oluşumun altında bu durumdan rahatsız olanlar vardı. Ünal Aysal gibi zeki bir adamın bu tepkiyi görmemesi düşünülemezdi. İşte "Bu ateş üfleyerek sönmez" açıklaması bu isyanın tavan yaptığı zamana belki de "mecburen" denk geldi.

Yani aslında Ünal Aysal'ın şikeye karşı ilkeli bir duruşu çok düşündüğü söylenemez. Daha sonra bir gazeteye verdiği röportajda dile getirdiği "Fenerbahçe küme düşerse zarar ederiz" benzeri söylemi de buna ışık tutuyor. 

Aysal için önemli olan zaten dik durmak değil, kazanmak. Olayların gelişimi doğrultusunda en doğru kartları oynuyor. Fakat bu onun ilkeli ve dik durduğunu göstermez. 

Bunu savunan kişi aslında ister istemez Galatasaray kültürünün de içini boşaltmış oluyor. Yani öyle bir hava oluşuyor ki sanki Aysal olmasa Galatasaray Kulübü dik bir duruş göstremezdi... Oysa Aysal'ı bu duruşa -dik olduğu tartışılır- sokan Galatasaray refleksiydi. Fakat yapılan güzellemeler bunu da Aysal'ın etiketleri arasına sokmaya yarıyor.

İşin aslı Aysal'ı hiç sevemedim. Polat'ı ipe götüren zihniyetin benzerine sahip olduğunu daha gelmeden gözler önüne sermiş ve 2011 nisanında şu açıklamayı yapmıştı:

"Arena'nın açılışındaki olay, büyük talihsizlik. Yani bize yakışmayan, Galatasaray'ın törelerinde olmayan ve ileride tekrarlanacağına inanmadığım bir kaza. Ama bunun sorumlusu bir tek Galatasaray taraftarı mı? Yoksa TOKİ Başkanı da çok eleştirildi o gün biliyorsunuz ve sonrasında. TOKİ Başkanı ilk iki cümlesiyle ciddi bir tahrik ortamı yarattı. İlk kıvılcım oradan geldi. Ama demek ki buna bu kadar çabuk reaksiyon verebilecek hazır bir ekip varmış. Bu ekibin evvelden teşhis edilmemiş olmasını anlamakta zorlanıyorum."

O nedenle Aysal'a güzelleme yapmanın çok faydalı bir şey olmadığını, hatta Galatasaray geleneğine ve taraftarlık anlayışına ters olduğunu düşünüyorum. Bu oyunun öğrettiği herhangi bir şey varsa o da herhangi birini savunmanın ileride çok üzücü sonuçlar doğurduğu ve insanı hayal kırıklığına uğrattığıdır.

Biraz fazla resmi bir yazı oldu ama olsun. Gündemi yakalamak lazımdı...

Billy Elliot






14 sene...

"Ulan keşke önce izleseydim" dediğim bir sürü film var. Bazıları baya güzel. Ama bu...

Hepsi bu entellektüel çocuklar yüzünden. "Balet olmak isteyen çocuğun heteroseksüel dünyaya başkaldırışı" diye sundular, 14 sene boyunca mesafeli yaklaştım. Mesafeli de değil de öteledim. Eşcinselik benim için zaten sorun değil ama sinemadaki gereksiz "Just believe" ekolünden türeyen başarı filmlerine bir de böyle şimdinin Cihangir sosu eklenince çekilmez oluyor.

Film hiç böyle değilmiş. O kadar güzel alt hikayeler, karakterler, replikler var ki... Çocuğun babasıyla, ağabeyiyle, bale öğretmeniyle, bale öğretmeninin kızıyla; babanın büyük erkek kardeşle, diğer işçilerle ilişkileri.. Muhteşem yahu... Zaten bir İngiliz filmi, üstelik 80'lerde geçiyor, haliyle doğal olarak soundtrack baya iyi. Dönemin İngiltere'si ayan beyan ortada.

Muhakkak öyle sert bir ailede balet olmak isteyen çocuk ayrı bir hikaye, fakat dönemin ve ailenimn koşulları aslında o çocuğun en basitinden futbolcu olmasını bile zor kılıyor. İşin güzelliği de burada. Annesini kaybeden çocuğun o mahalleden çıkmak için tek yolu kullanmasi, her şeyi göze alması, ailesini bile karşısına alması... Babanın da savunduğu her şeye ve ait olduğu tek ortama sırtını dönme cesaretini gösterebilmesi...



Yahu millet Shine falan gibi filmleri övgüler yağdırırken bunu nasıl gözden kaçırmış diyeceğim de, övdüklerinde de biz ilgi göstermedik.

Filmin yılı da benim için çok anlamlı.. 2000'de vizyona giriyor, 2001 martında Türkiye'ye geliyor. Kesinlikle o dönem izlemem lazımdı... Şu an geç kaldım ama o dönem izlemiş olsaydım gönül sıralamamda Rumble Fish'ın arkasından ikinci olurdu.

Pazar, Eylül 21

Asıl O Yüzden



Y Bana birşey yaparsanız önce babam,
T Tamam...
Y Sonra polis
T Tamam...
Y Sonra kanun sizi bitirir...
T Ooo. sen baya kanuna inanıyorsun yani.
Z Kız avukat oğlum, tabi inanacak. Siz onun kusuruna bakmayın...
T Ulan gerizekalı, asıl o yüzden inanmaması lazım...

Cuma, Eylül 19

Leaving Las Vegas



Hiç dünyanın seni geride bırakıp gittiğini hissettin mi?

Perşembe, Eylül 18

Islık Seni Çağırıyor




Aslında ne kadar ilginç... 12-13 yaşlarında Hakan Şükür'e, Bülent Korkmaz'a, Hagi'ye rol moedli olarak bakarken ve biat ederken şunu düşünüyordum: "Bir gün bu takımda benim yaşımda futbolcular oynayacak. Ben yine tribünde olacağım ve o zaman onları deli gibi kıskanacağım, belki de sırf bu nedenle onlara karşı negatif duygular besleyeceğim"

Daha önce bu blogda hayat planladığınız gibi şekil almıyor tarzı bir cümle kurmuştuk değil mi? Demediysek de ilk olsun.  

Burak Yılmaz ve Selçuk İnan 1985 doğumlu iki oyuncu. İkisini de belirli bir derecede seviyorum. 10 sene önce önümüzde top oynayan "Mahallenin en şık abileri" gibi değiller ama en azından "bizim sınıftan çocuklar" havası var..

Tahmin etmiyordum böyle olacağını. Ama nedeni basit. Birincisi artık tribünde değilim. Bunun nedenleri çok farklı, konu o değil. İkincisi, Hakan, Hagi, Hasan Şaş gibi adamlarla ortak özelliklerim yoktu. Zaten o nedenle onlar kahramandı. Burak ve Selçuk ile kısmen ortak yön bulabilirim. 

İkisi de, diğerleri de, ben de ve benim arkadaşlarım da bu dönemde Türkiye'de para kazanmaya çalışıyoruz. Yetenkleri doğrultusunda kazandıkları para az veya çok olabilir, kıskanmıyorum da... Özünde hepimiz hayatımızı sürdürüyoruz. İşlerini yapıyorlar, yapıyoruz...

Hal böyle olunca onları farklı değerlendiriyorum. Korumacı bir tavır diyemem keza tribünde değilim. Ama empati kurabiliyorum. Burak ve Selçuk'u ıslıklayan kitle, yarın benim yaptığım işi de eleştirecek. Gittiği lokantada garsona surat yapacak, bindiği uçakta hostese ızdırap olacak, çocuğunun öğretmenine giderlenecek, hastanedeki doktora atarlanacak... Fakat bu ülkede en çok futbol konuşulduğu için, Selçuk ile Burak haftada iki kez herkesin gözü önünde sahaya çıktığı için en çok onlar eleştirilecek. Bu da olağan ve kanıksanmış bir durum.

Ve işte tam bu noktada, umarım Selçuk ve Burak daha çok ıslıklanır diyorum. Şaşırdınız değil mi? Galatasaraylı tarafım "Beyler topçuya sallamayın" derken, Selçuk ve Burak'ın sınıf arkadaşı olan diğer tarafım "Islıklayın" diyor. 6 ay önce büyük takıma gelen Veysel için daha farklı düşünüyorum. Falat Selçuk ve Burak için tam olarak böyle düşünüyorum.

Çünkü, onlar yeteneklerine ve imkanlarına ihanet edip kolay olanı seçtiler. Bizim elimizde olmayan fırsatlar onların önündeydi fakat onlar daha kolayı tercih ettiler. Ne yaptılar? Türkiye'de kaldılar. Avrupa'ya gidebilme, sınıf atlayabilme imkanları varken onlar küçük köylerinde kral olmayı tercih ettiler. Zannettiler ki, o dönem gösterilen sevgi, kariyerleri bitene kadar onlarla beraber gelecekti. Tribünler onların adını sayıklayacaktı. Böyle olmuyor. Hiç bir zaman böyle olmadı. Daha önce de birçok yıldız isim, hatta bayrak adam ıslıklandı. 

Üstelik o zamanlar stadyumlar küçük olduğu için tribünler daha kolay kontrol ediliyor, tepki bir sınırı geçmiyordu. Elano'yu ıslıklayan adam atılan golden hemen sonra dayağını yiyordu. Şimdi ise büyük stadyumlar linç kültürünün gelişmesi için hizmet ediyor. Kartopu, çığ oluyor. Pas hatasından yükselen  uğultu, ertesi hafta yana verilen pasla ıslığa dönüyor...

Bu hemen hemen devamlı böyleydi ve en az 20 sene daha, bir kuşak değişene kadar devam edecek. O alttan gelen kuşağın da aynı şekilde devam etmeyeceğinin garantisi yok. Bunları bilerek burada kalan, burada "Dolce Vita" yaşamayı tercih eden futbolcu bunu hak ediyor. Hak ediyor çünkü "bile bile lades" diyor. Belki de klasik Türk kafası, "Bana bir şey olmaz"... Oluyor ama...Herkese oldu.

Belki Burak ve Selçuk biraz daha ıslıklanır da onları gören genç futbolcular, ilerleyen dönemde fırsat bulduklarında yeni bir adım atarlar kariyerlerinde. Bu sadece onlara değil, onları izleyen bizlere bile yenilik katar. Cesaret verir.


Yani belki de bu ıslıkların iyi bir tarafı vardır...

Çarşamba, Eylül 17

Les quatre cents coups



Belki de izlediğim zaman zihnimde ve içimde ampuller yakacak, kendi yoluma yön tayin etmeme yarayacak olan film bundan 50 sene önce çekilmiştir. Belki böyle bir film de yok ama bu merak da sürüklüyor beni. Bir yerde, bir filmde, bir kitapta, bir şehirde belki de "hayatın anlamı" denilen şeyi keşfedeceğim. Bir umut... O nedenle her filmi izlemeye, her kitabı okumaya çalışıyorum. Süre yetmiyor, arayışım bitmeyecek ama en azından bu merak ezbere dönen hayatımda heyecan yaratmaya devam edecek.

Bu paragraftan sonra merakınız tavan yapmasın, bu film öyle bir film değil. Ama olabilirdi de. O nedenle bu kadar geç izlemek üzdü. Ne yapabilirim, anca sıra geldi.

Gerçi zamanında sinemada kalıpları yıkmış.... Öyle diyorlar, ben teknik kısmından anlamam. Ama devrimci bir tarafı var, insan izlerken bile hissediyor bunu.

Okuldan kaçan bir çocuk var zaten filmde. İnsanın ilk devrimci ve isyankar hali  belki de. Ulan bizim lise o kadar boktan bir mahalledeydi ki, okuldan kaçmak gereksiz bir eylem gibi gelirdi. O yüzden 7 senede 2 kere falan kaçmışımdır.

Filme dönelim... Filmin son sahnesini bilenler hatırlar. Sene 1959. Bundan sonra birçok filmde buna benzer son sahneler kullanıldı. Bazısı buraya göndermeydi, belki de bir kısmı tesadüf. Manası çok derin.

Eğer bugün "hayatın anlamı" değil de "hayatımın filmi" diye bir filmi etiketlemek zorunda kalsam, bu hakkımı Rumble Fish'ten yana kullanırım. Orada da son sahnede benzer bir durum var. Bu filmdeki anne ile Rusty James'in hiç görmediğimiz annesi arasında da benzerlikler vardır herhalde.

Avrupalı ve yaşça daha küçük Antoine ile lise çağındaki Amerikalı çeteci Rusty James'ın isyankar tavırları birbirlerini selamlayabilir.

Ama tabi ki iki film de farklı. Bu daha karamsar, daha realist... Adam bu filmi çektiğinde 27 yaşındaymış. Muhteşem. Dehasını daha o yaşta belli etmiş. Anlatmak istediğini hiçbir kalıba bağlı kalmadan anlatabilen ve aktarabilen adamlara büyük saygı duyuyorum.

Rumble Fish gibi "erkek" bir romanı yazan S.E. Hinton da bir kadın. O da muhteşem. Nasıl üretiyorlar, nasıl yazıyorlar...

Taç atışını kullandıktan kısa bir süre sonra denize ulaşan tüm çocuklara selam olsun...

Salı, Eylül 16

Müdür




"Sevgili gençler, hayal etmekten korkmayın, bu hayattaki tutkunuzu belirleyin ve onun için elinizden gelenin en iyisini yapın. Asla vazgeçmeyin. Başarısızlıktan korkmayın."

Okulların açılış gününde Obradovic, Fenerbahçe Koleji'nde öğrencilerle bir araya gelmiş. Neler dediği ajanslarda çok kısa geçmiş, Aziz Yıldırım'a daha çok yer verilmiş.

Eğitim-öğretim yılına Obradovic'in sözlerine başlayan bir öğrenci ne kadar şanslıdır, o şansın değerini fark ederler umarım. Bir sezonluk müfredattan daha değerli dakikalar...

Pazartesi, Eylül 15

Selçuk'un Derdi



Selçuk'un bu fotoğrafı çok tartışıldı. Selçuk'un bir derdi varmış ama neymiş...Baraja giren topçu böyle önüne bakmazmış. Herkes senaryolar yazıyor. Bazıları çözüm üretiyor. Haklılar aslında, normal, sağlıklı bir fotoğraf değil. Ben böyle anlık fotoğraf karelerinden analizler çıkartmayı da doğru bulmuyorum, belki sadece önündeki köpüğe bakıyor ama diyelim ki evet; Selçuk'un bir derdi olsun... Sizce ne olabilir?

Selçuk'un tam derdini bilmiyorum ama Selçuk'un başını öne eğmesindeki birinci neden milli takımdır. İkincisi de kariyer planlamaısıdır. Selçuk belki bunu inkar eder ama durum tamamen budur. 
Açıklayalaım...

Selçuk 30 yaşına gelmek üzere. Ülkenin en yetenekli futbolcularından biri. Sevilen bir isim. Futbol hayatının son virajına giriyor. Bu yaşa kadar unutulmaz ve imrenilecek bir kariyere sahip olması gerekiyordu. Üstelik bu uzun kariyerde çok fazla yanlış da yapmadı. Her zaman çalıştı, hiç bir zaman uzun süreli sakatlık yaşamadı, kimseyle takışmadı, topunu oynadı ve genelde iyi oynadı. Fakat, 30 sene içinde Galatasaray ile iki senesi dışında büyük bir boşluk var. Bu yetenek ve bu sporcu ahlakı bunu haketmiyor. Milli takım karnesi de zayıf. Euro 2008'de yoktu, 2010'a, 2012'ye, 2014'e gidemedi.  2016'ya kötü başladı. Ülkenin en iyi oyuncularından biri, Avrupalı yaşıtlarıyla karşı karşıya oynayamadı, onlarla kapışamadı. Bir üst sınıfa giremedi. Xelcuk, Türkiye içinde kaldı, Avrupalı Inan'ı bile tanıyamadı.

Şimdi Selçuk'un derdine çare arayanlar, milli takım İzlanda'ya 3-0 yenildiğinde bayram ediyordu. O bayramın bir sonucudur Selçuk'un tükenmişliği.

Muhakkak, Selçuk sadece bu yenilgiye ve kariyerine üzüldüğü için bu kadar derbeder değil. Fakat bu kafa eğme, hepsinin birikimi. Bütün kaybetmelerinin... Selçuk, tüm yeteneğine rağmen bir "winner" olamadı. Tıpkı Burak, Olcan, Caner, Gökhan Gönül,Mehmet Topal gibi aynı neslin diğer elemanları gibi. Winner özelliğini kazanamadıkları için, takımları ve kendileri kötü gittiği zaman, ayağa kalkacak ve kaldıracak liderliği gösteremediler. Kafalar öne düştü...

Trabzonspor'un büyük ve zor bir camia olduğunu kabul etmekle beraber, Selçuk'un 27 yaşında Galatasaray'a gelmesi de büyük hataydı. Ya Trabzonspor da daha kısa kalacaktı, ya da Galatasaray'ı pas geçip Avrupa'ya gidecekti. Galatasaray'daki ilk sezonunun hatrına "Kariyerimde hep doğru tercihler yaptım" demişti ama öyle olmadı. Belki de şu an bunu farkediyor.

Selçuk İnan, Türkiye'nın son dönemdeki en yetenekli oyuncularından, 30 yaşına sayılı günleri kaldı ve sadece 18 kez Şampiyonlar Ligi maçına çıktı. Yaz aylarını hala önemli bir turnuva oynayarak geçiremedi. O üzülmesin de kim üzülsün... O, bu yaştan sonra bu derdin altından nasıl kalksın.?

Marka Değeri



Bu hayatta sanırım en çok Galatasaray'ı sevdim. En uzun değildi belki ama en yüksek seviyeyi onunla gördüm.

Yeni bir eve taşındığımız günün öğlen vakti, babamı evde eşyalarla yalnız bırakıp, ona umursamaz tavırla "Ben Çaykur Rizespor maçına gidiyorum" dediğim günler çok uzaklarda değil aslında. Sınava çalışmam gereken haftasonlarını Ankara deplasmanında geçirdiğim yıllar... Aşık olduğum kızın aylar sonra İstanbul'a geldiği gün onunla tüm akşamı geçirme ihtimalim varken sadece 1 saat beraber olup daha sonra 2-0 kazandığımız İstanbulspor maçı için stada gittiğim dönemin hemen sonrası...

Bunları "fedakarlıklar" veya "büyük taraftarlık" olarak yazmıyorum. Zaten bunları yapan binlerce insan vardı aynı tribünlede, koltukların üzerinde. Bunlar örnekler sadece. Şimdi bakınca manyakça geliyor. Bir başkası için "boşa geçen günler" olarak görülebilir ama aslında çılgın zamanlardı, öyle gibiydi. Maça gitmek, deplasman haftalarında televizyon karşısında oturmak, bir hafta boyunca gazeteleri okumak, spor programlarını izlemek, muhabbet etmek, forumları takip etmek... Böyle bir dönemdi. O yıllarda, dünyada hiçbir şeyin benim bu sevgimi ve yaşam biçimimi değiştireceğini düşünemezdim

O yıllarda ve sonrasında da, bu hayatta en çok sıkıldığım yerlerin düğünler olduğunu da farkettim. Gereksiz protokol, yüzeysel zihinler, abartılan bir resmiyet, görgüsüzlük, yüksek sesli müzik, geleneksel kalıplarla modernlik sanrısı arasında sıkışan gençler, yargılamayı seven yaşlılar, bağıran çocuklar, takılan altınlar.... Bir düğüne gitmek yerine yaratıcı bir yalan uydurmak daha çok işime geliyordu. İşin aslı o dönemde çok fazla düğüne de maruz kalmıyorduk. Arkadaşlarımız henüz gençti ve sadece akraba düğünleriyle seneleri geçiriyorduk.

Fakat artık bu sene abarttılar. Özellikle Ramazan'dan sonra her hafta bir düğün...

Ve şimdi bu iki bilgiyi birleştirelim. Bir tarafta Galatasaray maçı, diğer tarafta bir arkadaşımın düğünü. Bundan birkaç sene önce aynı saatte bu iki olay aynı saatte gerçekleşse arkadaşıma yalan bile söylememe gerek kalmazdı. Galatasaray maçı var demem onun durumu anlayışla karşılamasına yeterdi.

Bu sefer bu ikisi kıyasa bile girmedi. Maçı izlemedim, düğüne gittim. Pişman da olmadım. Maç 4-3 falan bitse, heyecan fırtınası şeklinde oynanasa, yine pişman olmazdım.

Oy birliğiyle Kulüpler Birliği Başkanı seçilen Göksel Gümüşdağ, aynı günlerde "Ligin marka değeri düştü" dedi. Haklı. Ama acaba, 3 Temmuz'un başaktörlerinden biri, Kulüpler Birliği başkanlığı koltuğunda oturmasını yadırgamayı bir kenera bırakıp, hala "marka değeri düştü" diyorsa acaba hangi veriyi ele alıyor? Satılan dekoder mi, kulüplerin transferde harcanadığı para mı, ülkeye gelen yıldızların kaltesi mi, Avrupa'da Süper Lig ile ilgili çıkan haberler mi..??

Hiç oralara bakmasına gerek yok işte. Eğer ben Galatasaray maçının olduğu gün düğüne gidiyorsam Süper Lig'in değeri düşmüş demektir. 

Her hafta tribünde rakip takımın atkısını takan başkanın bunu çözebileceğini sanamıyorum. Kolay kolay düzelmeyecek bir mesele. Zaten onların derdi benim gibilerin dönüşünü sağlama da değil. Laf olsun torba dolsun. "Tehlikenin farkındayız, önlemler alacağız" yalanı...

Bu ülkedeki ligi hala izlemek isteyen, takip etmek için heyecan duyan varsa buyursun. Futbolcuların emeği ve mücadelesi izlenir. Ama artık bu saatten sonra düğünlerde eski arkadaşları görmek daha cazip geliyor.

Cumartesi, Eylül 13

9



our world is ending / life must go on

Cuma, Eylül 12

Hugo



"Ne yapacağanızı düşünmeyin, çünkü zaman kaybedersiniz"

Çarşamba, Eylül 10

The Man


Hollywood'un yaptığı en iyi işlerden biri, komedi-polisiye. Hatta direkt polis, dedektif, kriminal konular vs.. Hepsi yani. En basit olanı bile izlenebiliyor.

Pazartesi, Eylül 8

İşçi Milli Takımı


Zonguldakspor 6 sezon sonra profesyonel liglerdeki ilk maçını oynadı...

Sezonun İlk Golü


3.Lig'de yer alan Sakaryaspor, sezona Güngören beraberliğiyle başladı. İstanbul'da oynanan maçta ço sayıda Sakaryalı taraftar vardı. Heyecanları hiç bitmesin. Passolig'in olmadığı her ligde, her maçta güzel görüntüler göreceğiz.

Abdülkadir'in golünden sonra "Ay ay yupi yupi" diye bağırarak sevinmişler yine. Gerçi yine diyorum ben baya yeni öğreniyorum. Güzel kafa. Türkiye'de çok sayıda zeki insan olduğu için bu tezahürattan hoşlanmazlar..

Olsun, aynen devam.. 2.Lig'e de çıkarlar umarım...

Pazar, Eylül 7

Altına hücum




Kayseri Erciyesspor'un adının önüne Suat Altın İnşaat getirilmesi üzüntü verici ama şaşılacak bir durum değil. Süper Lig takımları gelir yaratmakta zorlanıyor. Suat Altın, Sanica Boru veya o, bu... Birileri gelip parayı verip isim sponsoru olacaksa, kulüp kasasına para kazandıracaksa yapacak bir şey yok.

Fakat bu olayda şöyle bir sıkıntı var, kulübün kasasına para girmiyor. İsmin önüne Suat Altın İnşaat geliyor ama kulübün kasasına 1.750.000 TL giriyor. Futbol piyasasında komik bir rakam. Yasin Öztekin'i 2.5 milyon euro'ya satan kulüpten bahsediyoruz. 34 maçta isminin önüne bir firma adı koyacak ama sezonun sonunda o parayla 1, belki 2 futbolcu transfer edebilecek.

Haliyle, komplo teorilerini de seven mantığımla, bunun sadece bir sponsorluk anlaşması olmadığını düşünmeye başladım. Yine birileri kulüpleri kendi isteğine göre, kendi çıkarlarına göre kullanıyor. Olan taraftara, bu takımları sevenlere oluyor. Gerçekten taraftarlık akıl karı bir iş değil, hele Türkiye'de ve hatta Anadolu'da normal bir insanın bu yaşam tarzını sürdürmesine şaşırıyorum.

Kayseri Erciyesspor'un ne kadar taraftarı var ki diyenler olacaktır. Var işte. Bizim de Tribün Dergi forumlarından tanıdığımız Necati var. Senelerdir maça gider, tek başına deplasman yapar. Zaten forumda çok değişik karakterler vardı. İstanbulsporlu Kenan vardı mesela. Bu adamlar, Suat Altın gibilerinden de, kulüp yönetimlerinden de daha yürekli, daha sadık, daha vefakarlar...

Necati Bildik, bu isim-sponsor muhabbetinden sonra yine ayağa kalkmış. Önce firma ile görüşmüş. Firmanın ukala tavırlarını görünce, sorunu konuşarak çözemeyeciğini anlamış.

Geçenlerde twitter'da 1 milyon kişiye ihtiyacı olduğunu söyledi. Endüstriyel futbola karşı duran 1 milyon kişi, 2 TL versin... Gerçi bu işler nasıl olacak, fesh işlemleri vs o kadar kolay mı emin değilim. Ama bir mücadele var işte ortada. Bazen hayatta hangi tarafta olduğunu göstermek için çok kolay bir adım atman yeterli oluyor.

Bakalım nasıl olacak, neler yaşanacak. Evinde Kayseri Erciyesspor forması bulunan biri olarak bu olana bitene kayıtsız kalmak istemem. Ama bu romantik savaşın bir de gerçek boyutu var. Bugün Kayseri Erciyesspor taraftarı bu cepheyi kazansa bile, daha bir sürü mesele daha ortada duracak. Bu rant, bu pasta, bu kirli ilişkiler, bu futbol ailesi, bizi sıkıştırdı ve artık yutmak üzere. Zaten bu vahşi saldırganlıkları ve kural tanımazlıkları yüzünden bugün Fenerbahçe ve Galatasaray bile  sponsor bulamıyor ya neyse... İğrenç ve basit kavgalarından kafalarını kaldırıp baksalar belki göreceklerdi. Passolig'e imza atmaya, inşaat şirketlerine sponsorluk vermeye devam etsinler.

Necati Bildik'in twitter adresi

Cumartesi, Eylül 6

1 Yeni Mesaj


Hocam artık gelen mesajları okumayı ihmal etmiyor....

Perfect Stranger



Hollywood yıldızlarının bazılarının bu kadar tutmasının, bu kadar göz önünde olmasının nedeni nedir? Halle Berry falan nasıl bu kadar çok para kazanabiliyor. Bütün mesele güzellik ise, güzel olan birçok oyuncu bir alt kademede kalabiliyor. Üstelik üst tarafta da iyi ve güzel oyuncu var.

Cinsiyetçilik yapacağım ama olsun. Yakışıklı oldukları için piyasada yer edinen erkek oyuncular, zaman içinde oyunculuklarını çok üst düzeye taşıyabiliyor. Kendilerini geliştiriyor. Güzellikleriyle ilk adımı atan kadınlar ise o noktada kalmayı tercih ediyorlar.

Bütün yapımcılar, adı sınırları aşmış bazı isimlere film yapmak için heves ediyor. Onların da fiyatları artıyor. Ortaya yüksek bütçeli rezil filmler çıkıyor. Biz de izliyoruz.

Bu film eleştirisini Halle Berry üzerinden sağladım... Çünkü Bruce Wills öyle değil. Eskiden sevmezdim ama yaşlanınca şeker gibi adam oldu sanki. Zaten bu filmde de çok rolü yok. Sanki adı geçsin diye 3-5 sahne yazmışlar, adam da parayı koymuş cebine.

Neyse kötü film izlemeyi seviyorum, bu sayede iyi olanlara saygım, sevgim ve bağlılığım daha çok artıyor..

Cuma, Eylül 5

Ice Challenge






Kıyamete kadar süreceği sanılan ve o nedenle bir kesimin nefretini kazanan Ice Bucket çılgınlığı sona erdi. 2 hafta bile sürmedi. Güldük eğlendik. Ama bu da kabahat oldu. Bu ülke kendini ciddi göstermeye çalışan, teori ve fikirleriyle akıl yağdıran ama sokaktaki havayı dahi bilemeyen insanlara dolu...

Bu olayı sadece şov olarak nitelendirenleri anlamadım. Bu mantıkla, bu dünyada yapılan her şey bir şovdan ibaret.. Mesela bu zihniyete göre, kanserli çocuklar yararına top oynayan futbolcular da şov yapıyor. Kanserli çocuk, hayatının devamında futbolcu olamayacak ama bunlar şov yapıyor işte. Bir de o tip maçlarda birbirleriyle şakalaşıyorlar, gülüyorlar, eğleniyorlar falan, olacak şey değil!!!
Hadi diyelim ki şov olsun; bunun zararı ne onu da çözemedim. Mesele çok paylaşılan bu videodaki çocuğun veya onun benzerlerinin çoğunun 1 hafta önce ALS'den veya derneğinden çok fazla haberi yoktu. Benim de yoktu. 

Yeteneksizsiniz yarışmasında bir baltaya sap olamayan adam, böyle bir video çekerek aklın ve vicdanın sesi olarak gösterebiliyor kendini. Duyar mekanizması çok ilginç bir şekilde işliyor bu dünyada. Şov kavramı çok farklı tanımlanıyor.

Kimseyi kandırmayalım. Çevresinde, bu hastalığı yaşayan tanıdığı olmayan adamın kolay kolay aklına gelmezdi bu hastalık.  Şimdi herkes ALS ne acaba diyerek Google'a bakıyor.. Kafasına bir kova su döken Beren Saat'i veya Sinan Engin'i gören Google'a ALS yazıyor. Bunun nesi kötü?? Farkındalık yaratmış işte, bir sürü internet sitesinde, televizyon programında haber olmuş. Yılların gazeteleri bu konuya yer ayırmış, daha önce hiç bahsi geçmeyen bir hastalıkla ilgili 2-3 cümle yazılmış.
Eğitimi olan, olaya hakim olanlar "Beyler bu hastalık şöyledir, böyledir.." diye ufak tefek anlatmaya başladı, öğrenmek isteyen bilinçlenmek isteyenler buradan bir şeyler kaptı. Bunların hepsi iki hafta içinde oldu, sadece Ronaldo'nun, Taylor Swift'in veya Ersan Adem Gülüm'ün 10 saniyesiyle oldu. Bunun nesi fena??

Geçen haftalarda da olayı eleştiren adamlardan biri de Ahmet Çakar'dı.. Senelerdir her hafta pazar günü 3 saat 4 saat, sabahlara kadar televizyonda konuşan bir doktor... Bu özgürlük, bu fırsat, bu ülkede nerdeyse kimseye verilmemiş. Buna rağmen onca sene boyunca kaç kere ALS dedi de 10 saniyelik süresinde ALS diyen adama laf söylüyor.

Yardım olayı işin bonusuydu. Dünyanın en kısa sürede yayılan en evrensel ve bir o kadar da basit eğlencesiydi. Geçti gitti. Bir ara top 5 yapmayı bile düşündüm. Ama sonra işin içinden çıkamayacağımı anladım.

Fakat nedense Neymar'ın her şeyi geride bırakıp Zuniga'ya meydan okuması ve Zuniga'nın da kabul etmesi benim için 1 numara oldu. Kobe'nin şovu da çok iyiydi. Ajax'ın doğrudan PSV'yi hedef alması da es geçilemez. Güldük iyi oldu, hastalık için de bir miktar para toplandı. 

Rahatsız olanın bu dünyada mutlu olma şansı yok...

Underated



Olay benim için çok ilginç. Başı da var sonu da ama ben sadece ortasını anlatacağım.

Melankoliye bağladığım bir günün devamında yeni biriyle tanıştım. Arkadaşlarımın arkadaşı. Yeni birine kendimi tanıtmak artık çok stresli. Eskiden böyle değildi. Daha rahattm, şimdi iş görüşmesi gibi geçiyor.

Arkadaş ortamındayız, haliyle beni tanıyanlar "Kutay sporla, futbolla çok ilgilidir" cümlesini kurmaya alışmışlar, oradan devam ediyorlar. Fakat artık öyle değilim. Öyle olmadığımı iddia ediyorum. Sadece başkalarını değil kendimi de ikna etmeye çalışıyorum.

"Eskiden futbolu çok seviyordum ama artık ilgilenmiyorum. Çok kırıldık, çok yıprandık. Bir müzikholun duvarında yazdığı gibi, 'Hayatta daha önemli şeyler var' artık boş zamanlarımı, mesailerden arda kalan saatlerimi onlara harcıyorum'' diyorum. Bunu derken mekanın televizyonunda Kayseri Erciyesspor - Trabzonspor maçı var. Göz ucuyla bakıp, ''İnşallah Gökhan Değirmenci gol yemez'' diye geçiriyorum içimden.

Kurtulacağız ya bu illetten, azar azar... Bir anda bırakılmıyor. Bu oyun yüzünden, oyun içindeki oyun yüzünden seneler boyunca hayatta neler kaçırdığım aklıma geliyor. O günkü melankolinin sebebi de oydu, o gün o masada bunların aklıma gelmesi de normaldi.

Bağlantılar kurmayı seviyorum. Normal bir durum değil ama eğlenceli oluyor. Bize yol verenler, değer vermeyenler.... Aynı masada oturamadık, biz de başka yerlere doğru yol olmak zorunda kaldık.

Bunların hepsi fasa fiso aslında, asıl meseleye dönelim. Ben tam bu yeni kimliğimle "Bu futbol ne kadar avam canım" triplerinde gezinirken, Lig Tv Kadıköy'e bağlandı. Cristian "Underated" tişörtüyle Fenerbahçe'ye veda ediyor. Kendim için underrated olduğumu söyleyemem ama bu trollüğü yapmak harika olabilirdi. Tribünleri selamlayan Cristian'ı görünce gülmeye başladım. Kahkaha atmadım ama uzun uzun güldüm. Ben gülünce etrafımdakiler de şaşırdı. Onlar ne Cristian'ı bilirler, ne underrated'ı... Ben şimdi nasıl açıklayayım. Üstelik güya benim için futbol cazibesini yitirmişti. Son dönemde beni bu kadar uzun süre güldüren, tebessüm ettiren bir şey olmamıştı. Bu biraz da bizim mallığımız ama olsun. Tam o anda, o kare, o tişört.... Yaşım biraz daha genç olsaydı ilahi bir anlam bile katacaktım.

Sanırım seneler boyunca bu anı unutmayacağım. Bu da iyi mi kötü mü bilmiyorum. Cristian bile 3 sene sonra unutur, ihale yine bize kalır. Canı sağolsun, bu kadar güldürdükten sonra niye kızalım zaten... Allah da onu güldürsün.

Bu hareketin, futbol kısmına gelirsek... Cristian under mı over mı bu ayrı konu, ama artık Cristian gittikten şunu söylemek lazım. Bu adama Gamsız diyenler fena yanıldılar. Gamsız adam bu işi yapmazdı. Tribünden, yazılanlardan çizilenlerden, kulübün tavrından - haklı veya haksız - çok etkilendiği belli oldu. Gamsızlığın fıtratında bunlara takılmamak var... Gamsız olamadığım için biliyorum...

Perşembe, Eylül 4

Rubailer







Sorgulamak çok tehlikeli bir kelime... Herhalde eylemin kendisinden bile daha tehlikeli. Nedeni de çok belli. Sorgulayan insan, kendi zihninde sorulara cevap arayıp aydınlanmaya çabalarken, kendini geliştirmeye uğraşırken - ve belki de bu uğurda acı çekerken -, yani yaşamına anlam katmaya çalışırken, "sorgulama" kelimesini duyanların engeliyle ve dışlamasıyla karşılaşıyor.

Sorgulama, şüphe etme, cevap arama işi aslında güçleri ve bilgileri birleştirince daha anlamlı bir hal kazanacakken, ister istemez endişe sosuna bulanıp gizli bir işe dönüşüyor.

O nedenle yüzyıllar boyunca, bu topraklarda ikinci bir Ömer Hayyam çıkartmak zor olmuş. Gerçi o zamanlarda da zor olmuş. Oyle olmasa, Ömer Hayyam'ın kim olduğu sorusunun cevabı bu kadar farklı olmazdı. Hatta Hayyam'ın dörtlüklerindeki çelişkiler bile bir sorgu konusunu daha ortaya çıkarıyor. Bazılarına göre, bazı dörtlükler Hayyam'ın değil, isim kullanmaya cesaret edemeyenlerin Hayyam üzerinden insanlığa sunduklarıymış...

Son dönemde ben de kendi içimde bu sorgu işine çok fazla girdim. Girince de bir noktada Hayyam'a başvurmak zorunda kaldık. Başvurduk ama çok da çözüm elde edemedik. Keza Hayyam'ın da kafası karışık gibi... İşin bir diğer ilginç noktası, Hayyam sevenler de bu karışıklığı kabul etmiyor.

Bir sır var, çözdüklerimizden başka!
Bir ışık var, bu ışıklardan başka.
Hiçbir yaptığınla yetinme, geç öteye.
Bir şey daha var bütün yaptıklarından başka.
 
Kendiliğinden var olmuş sanma beni;
Bu kanlı yola ben sokmadım kendimi;
Bir gerçek varlık beni var etmiş olan;
Yoksa kimdim ben, neredeydim, neydim ki.



Hayyam'ın yaşadığı dönem, bu toprakların en ilerici olduğu zamanlar herhalde. Teknoloji farkını bir kenara bırakırsak, şu an Orta Çağ'ı yaşayan Doğu, o dönem felsefe ve bilimde akmış gitmiş. Aynı zamanlarda Batı'da ise sokaklar kan gölüne dönüşmüş. Kan ve şarap metaforunu kullanmak için daha iyi bir durum sözkonusu değil. İki meeniyette de her zaman sokaklar aynı renge bulanmış ama hiçbir zaman nedeni aynı olmamış. Bir tarafın sokakları kana bulanırken, diğerinde şarap günleri yaşanmış. Tahterevalli gibi bir durum söz konusu.

Hayyam o dönemin ayrıcalıklarından faydalanmış. Sözünü esirgememiş. Otoriteye ve iktidara karşı duruşu onun evrensel bir boyut kazanmasının en önemli nedeni:

Ferman sende, ama güzel yaşamak bizde:
Senden ayığız bu sarhoş halimizde.
Sen insan kanı içersin, biz üzüm kanı:
İnsaf be sultanım, kötülük hangimizde?

Girme şu alçakların hizmetine
Konma sinek gibi pislik üstüne.
İki günde bir somun ye, ne olur!
Yüreğinin kanını iç de boyun eğme.



Hayyam diyince akla şarap geliyor. Şarap onun için bir eğlence simgesi mi, yoksa dünyadaki isyanının gerçek hali mi? Mesela bazılarının söylediğine göre, Ömer Hayyam hayatı boyunca şarap içmemiş. Fakat içmese de şarapa methiyeler düzen birçok dörtlüğü yazmış. Çoğunu biliyorsunuz zaten. Fakat arada kaldığını o da kabul ediyor...

Bir elde kadeh, bir elde Kur'an
Bir helaldir isimiz bir haram
Su yarim yamalak dünyada
Ne tam kafiriz ne tam Müslüman

Rahmetin var, günah işlemekten korkmam;
Azığım senden, yolda çaresiz kalmam;
Mahşerde lutfunla ak pak olursa yüzüm
Defterim kara yazılmış olsun, aldırmam.


Sanki şarapa özel bir meth değil onun yaptığı, günahtan korkmayan bir düşünce akımına destek. Onur Ünlü'nün İtirazım Var filmi için verdiği söyleşide kurduğu cümleye ses verelim, belki paralellik kurabiliriz:

"Günahla irtibatı kesersek geride kalan alan boş, fazla güvenli ve hayattan kopuk bir alandır. İslam tasavvufu ve Hıristiyan tasavvufu arasındaki temel fark da budur. Manastır kafasının İslam’da olmamasının nedeni insanın hayatla iç içe bulunma zorunluluğudur. Mesela İbrahim Halveti 1800’lerin ortalarında, insanların tekkelere kapanıp hayattan koptuğunu gördüğünde dedi ki “kemalet ameldedir”, yani sadece yaptıklarınızla kemale erebilirsiniz. İbrahim Halveti’nin tekkesi yanar, bunu bir işaret olarak görür ve çok sevinir. "
İbni Arabi'nin "Günahla irtibatı kesilen insan kemale eremez” sözüne de buradan selam yollanabilir.

Yani aslında Hayyam'ın derdi sadece şarap içmek olmayabilir. Şarap içmekten çekinmemek onun derdi. Şarabı yasaklamak değil, şarabın tam ortada durması ve isteyenin alması, isteyenin almaması. Özgür iradeyi hakim kılabilme.

Yavaş yavaş din, inanç, varlık konusuna geliyoruz... Doğrulundan emin olamadığımız ama Hayyam'a ait olduğu söylenen iki cümleyle başlayalım,

''Tanrım, elimden geldiğince seni algılamak istedim. senin hakkında bildiklerim, sana ulaşmanın tek yolu olduysa, beni affet..."

"Ben, imanı yargı korkusu, duası da secde etmek olanlardan değilim. Nasıl mı dua ederim? Güle bakarım, yıldızlara bakarım, yaratılışın güzelliğine hayran kalırım, Yaradan'ın en büyük, en güzel eseri olan insana, bilgiye açlık duyan beynine, sevgiye susamış olan yüreğine, duyularına, uyanışmış ya da doyuma ulaşmış tüm duyularına hayranlık duyarım"

Aslında rubailerin geneline baktığımızda da bu dediklerini anlayabiliyoruz. Onun asıl derdi yukarıyla değil, aracılarla... Aracıların insanları baskıyla ve yasaklarla şekillendirdiğini ve bunun da İslam'ın ya da inancın temeline ters olduğunu düşünüyor. Ya da ben öyle düşünmesini istiyorum. 

Fakat, şu da güzel bir düşünce bence; olması gereken özgür bir ortamdır. İnsanlık, insan, ameller, yapılanlar, söylenenler özgür bir ortamın varlığıyla değerlendirilmeli. Günah ve sevap, helal ve haram eşit şekilde ortada durursa insan hangisine yönleneceğini özgür iradesiyle seçerse inanç da nefs de tam anlamıyla en güçlü haliyle, kendine benlik içinde yer bulacaktır.

Hayyam'ın bu nedenle olsa gerek, bal ve şarapla dolu cennet için, ödül ve ceza için inancını şekillendiren zihniyete karşı bir duruşu var. Tanrıyı arama kavgası ise kendi benliğinde senelerce devam etmiş sanki.

Dün özledim de seni coştum birden bire;
Çıktım senin yerin dedikleri göklere.
Bir ses yükseldi ta yukarda, yıldızlardan:
Gafil, dedi; bizde sandığın Tanrı sende!


Bakara Suresi'ni 10 senede tam şekliyle anlayıp hayatına geçirebilen Hz. Ömer'in düşüncesinden çok fazla farkı yoktur sanki... Bunun nedeni de büyük ihtamalle bilim adamı olmasından kaynaklanıyor. Gökle, yıldızlarla, matematikle uğaraşan bir adamın sorgusuz sualsiz bir kabullenme içine gireceğini düşünmek saçma olurdu.  Bu arada bu konuda da bazı soru işaretleri var. İran kaynakları, Hayyam'ın şair, aynı dönemde yaşamış Hayyami adındaki birinin bilim adamı olduğunu söyler. (Ya da tam tersiydi emin olamadım şu an)

Bir sır daha var, çözdüklerimizden başka!
Bir ışık daha var, bu ışıklardan başka.
Hiçbir yaptığınla yetinme, geç öteye:
Bir şey daha var bütün yaptıklarından başka


Evren kırıntısı bu güzelim yıldızlar
Gelir giderler, dünyayı bezer dururlar;
Göklerin eteğinde, toprağın koynunda
Doğdukça doğacak daha neler neler var.



Bildiklerimiz az... Sadece birkaç tane dörtlük var, onların da hangisinin aynı kişiye ait olduğu belli değil. Yine de önemli sözler var. Düşünmek, sorgulamak, anlamak, varlık nedenini araştırmak... İnsana bir yandan feyz verirken, diğer yandan da bizim acizliğimiz öne çıkıyor. 2014 yılında, bu imkan ve teknoloji çağında aslında dünyadaki yerimize, misyonumuza, ne kadar boş ve bilinçsiz baktığımızı fark ediyoruz. Büyük şehirlerde, yüksek binaların arasında inançlı olmak da ateist olmak da sadece çevre dayatması, başka bir şey değil. Doğaya çıkmadan, ıssız çöllerde gezmeden, gece ateş yakıp sabahlamadan, bilmediğin kasabalara gidip bilmediğin insanlarla konuşmadan hayatın anlamını, nerede olduğunu çözemesin. Hayyam'a olan hayranlığımın asıl nedeni biraz da bu, ne içtiği şarap ne de hafif isyankar ve cesur söylemleri...


Aradan 800 küsür yıl geçince, tasvir edilen insan, zihnimizde canlanan adam çok farklı olabiliyor. Okudukça, hayatı hakkında bir şeyler öğrendikçe ilginç bir karakterle karşı karşıya olduğumuzu görebiliyoruz. Üstelik, her aydının yaşadığı yanlış anlaşılmayı sadece sevmeyenleri değil sevenleri tarafından da yaşaması olayı çok daha şiirsel bir hale getiriyor. Cihangir neslinin ahlaki zayıflıklarını Hayyam'a dayandırmasını Hayyam seneler önce görmüş...

Kafamda canlandırdığım adamın hayatı film olmalı. O, Hassan Sabbah ve Nizamül-Mülk'ün eski arkadaş oldukları iddiası da güzel bir hikayeye neden oluyor (Semerkant). Üçünün de hayatı sonradan çok değişiyor, aynı okuldan çıkıp çok farklı yollara giriyor. Tabi bir kısım bunun da doğru bir bilgi olmadığını söylüyor ama doğru olmasa bile güzel bir hikaye. Hayyam da hüthiş bir karakter. Hatta Karayip Korsanları'ndaki gözüne sürme çeken ve ıssız bir gecede güzel bir kadınla rom içen Johnny Depp, ona tam uyar....

Yazı çok uzun duruyor ama bilgim çok az. Biraz daha okumam, biraz daha özümsemek gerek. Fakat heyecan verici... Şarabı, güzelleri, içtikleri, yedikleri onun olsun; kapılması gereken başka bir hikaye var burada...

Salı, Eylül 2

Her Yerde Antrenman



THY reklamı oldukça güzel, eleştirmeye gerek yok. Vakıfbank'ın reklamı da aynı konseptte ama beklenen etkiyi yapamadı. Bir de neden iki reklam, iki takım da aynı konulu reklama sahip olmuş anlamadım.

Bu "her yerde antrenman" eski bir gelenektir. Sporcu olmak isteyen her çocuğun zihninde kazınan bu sahneyi hatırlamakta fayda var. Bu ülkedeki özellikle kısıtlı imkanları olan gençlerin ilk antrenörü İhsan Yüce'ye rahmet olsun...