Çarşamba, Şubat 11

Ayaktaki Güç



30 yaşına geldim ama hala futbol oynamak benim için çok önemli. Aslında bunda sıkıntı yok, futbol güzel bir oyun.. Asıl sıkıntı benim bu oyunda kendimi kabul ettirme hevesim. Belki de egomun bende tavan yaptığı - ki burada bile o kadar yüksek değil - tek durum olabilir.

Hikayeyi biraz başa alayım. Caddebostan sahilde sahalar vardır. O sahalarda 17-18 yaşından beri top oynuyorum. Daha önce, çocukluk ve ergenlikte sokak arasında top oynayıp mahalle maçı yapardık. O dönem 16-17 yaşlarına gelmeden sona erdi. Mahalledeki çocuklar büyüdü... Şenlik dağıldı, bir acı yel kaldı bahçede yalnız... Futbol oynamak isteyenler de azaldı. Mahallede iki kişi eksik olsa maç yapmak imkansız hale gelebilirdi. Ben de rotamı hemen hemen her gün daha geniş katılımın olduğu Caddebostan sahile çevirdim. Mahallelerinden çıkıp ilçenin her yerinden gelen gençlerin oynadığı saha... Anadolu kulübünden İstanbul'a transfer olmak gibi. Kendini kabul ettirmek zor, rekabet fazla. Tek bir saha, minyatür kale, 10 tane futbolcu. Mahallede oynamak kolaydı, burada ise sahada kalmak için en iyi 10 kişinin arasına girmek gerekiyor. 

Neyse ki o dönemler fırtına gibiydik. 17-18-19-20-21... O yaşlarda her türlü mücadeleyi veriyordum. Sonra hayat bizi o sahadan uzaklaştırdı. Rekabetten uzak kaldım. 2013 yılında belediye sahayı halı sahaya çevirince tekrar gaza geldim. Hemen bir ayakkabı aldım ve yeniden kendimi kanıtlamak için sahaya çıktım...Fakat bir türlü eskisi gibi olmadı. Benim oynamadığım dönemde, geri kalan herkes maçları aksatmadan topunu oynamıştı. Onlar yükselirken ben geriledim ve ortaya büyük bir fark çıktı. O farkı kapatmam zordu. Önce göbeği erittim, ardından kondüsyon gelişti. Önce eksik olunca maça çağrıldım, sonrasında da "milli takımın geniş kadrosu"na dahil oldum. Fakat sahada bana verilen rol oldukça kısıtlı kaldı. Savunmada dur, adam geçirme... 21 yaşında sahanın lideri olabilen benim için acımasız bir durum. Fakat hakları da vardı. Belki sahadaki herkes kadar çok koşuyor ve yorulmak bilmiyorum ama ne isabetli pas atabiliyordum ne de minyatür kalenin ufak kalesine topu sokabiliyorum. Bu arada savunmada oynamak da hoşuma gitti ama ayağımdaki ayakkabı sert futbolumu kaldıramadı herhalde. Rakibi yıldırıyordum ama sakatlamıyordum. Ayağımdaki ayakkabı ise beni yıldırıp kendi sakatladı. Ufak ufak yırtılmaya başladı. Dayanamadı. Ne olursa olsun iyi kötü sahadaydım ama ayakkabı beni yarı yolda bıraktı.

Tam o kriz anında Puma'nın evoPOWER'ları geldi. Sağlam bir ayakkabının bu kadar etki edeceğini tahmin etmiyordum. Ayakkabıyı giydiğim ilk maça yine savunmada başladım. Daha doğrusu savunmada kalmam söylendi. Fena da değildim. Takım da iyi oynuyordu. 15 golü atan maçı kazanacaktı. 11-8 öne geçtik. O anda oyundan çıkanlar oldu ve bir kadro değişikliği gerekti, Sahadan çıkmak zorunda olanlar vardı. Bu da dengeleri bozacaktı. Dengeli bir maça devam etmek için maç içinde rakip takıma yollandım. Moral bozucu. Yeni takıma geçince oyunu ilerde oynamaya başladım. Daha fazla topla buluştum. Daha fazla sorumluluk aldım. Kendimi bile şaşırtan bir şekilde oyuna ağırlığımı koymaya başladım. Çalım atarken top ayağımda kalıyor, pasların şiddeti tam değerini buluyordu. Doping almış gibiydim. Oysa o gün tek değişiklik ayağımdaki ayakkabılardı. Eski ayakkabılar yoktu. Yenileri ise beni baya rahatladı. Maçı 15-13 kazandık. Maç sonu yapılan övgüleri duymak için herhalde iki sene çabalamıştım. Eski günlere geri döndüğümü hissettim. Bu maçtan sonraki tek sıkıntım İstanbul'u etkisi altına alan kötü havaydı. Şu an maçlara ara verildi. Oysa Puma'ları çekip sahaya gitmek can atıyorum resmen. Artık o sahaya hükmedeceğim. Efsane geri dönmüş olabilir.

2 yorum: