Cumartesi, Ocak 28

Basic



Sonuna kadara şahane bir filmdi. Her şey çok iyi gidiyordu. Göz kırpmadan izlemiş, herhalde 75 dakika içinde 50 defa "ulan çok iyi be" demiştim. Fakat bu kadar güzel ilerleyen kurgu, en sonda bir anda çöp oldu. Yazık oldu.

Muhteşem sahneler, muhteşem oyuncular. "İnsanlar ne güzel filmler yapabiliyor" derken, bir anda sinirlendim. Bu şöleni mahvetmek herkese saygısızlık. Kimse uyarmıyor mu bu adamları? Film gösterime girmeden önce veya senaryoyu okurken kimse bir şey demiyor mu?

Negatif yorumlarıma rağmen tekrar rastlasam tekrar izlerim. Sadece kusursuz bir film olmanın kıyısından dönmüş olmsına sinirleniyorum. İzleyiciyi yoran, yormak zorunda bırakan, tuvalete bile göndermeyen, telefonuna baktırmayan bir film. Adıyla pek uyuşmuyor. Ama ters köşeler için de bu kadar kasılmasın artık. Yoksa, her şey boşa gidiyor, komediye dönüşüyor.

Cuma, Ocak 27

Kimi Sevdiysek Öldü



'Hep sonradan.mp3' hayatımızın fonunda çalıyor sanki ve biz onun klibinde oynuyoruz çoğu zaman... Niye böyle oluyor bilmiyorum. Bir şey popüler olunca karşı çıkıyoruz, 5-6 sene sonra ise "ulan iyiymiş be aslında" diyerek dileniyoruz. Biraz "elleri değsin istemedim, gözleri değsin istemedim" durumu aslında bu. Anlayamazsınız.

Bu blogun alamet-i farikasıdır aslında. Eski filmler, eski diziler, eski kitaplar... Sonradan okunur. Sonradan keşfedilir. Bu günün gözüyle bakılır o günlere. Belki de böylesi daha sağlıklı. Biraz da tarihçi rahatlığı, sallamak kolay eskiye. Onun verdiği huzur ortamını arıyoruz işte. Geçmişin fotoğrafını çekmek. "Şampiyonluk Nasıl Bağıra Bağıra Geldi" yazı dizisini hazırlama kolaylığını/özgürlüğünü seçiyoruz aslında. Yoksa "Ne olacak bu X'in hali" yazı dizisini hazırlamak zor iş, matematiksel olarak şampiyonluk şansı devam ederken 3 puanlı sistemde...

Olmadık yerlerde, olmadık insanları keşfetmekte üstüme yok. Genelde bu tarz insanlar ya ölmüş ya öldürülmüş ya kendi canına kıymış ya da ölümcül bir hastalığa yakalanmış oluyor. Ben de buna tutuluyorum. Hepsi birer yazı konusu. Didem Madak, Yavuz Çetin, Tezer Özlü, Oğuz Atay, Sabahattin Ali, Uzay Heparı, Gökhan Semiz, Ömür Kılıçaslan....

Bunlar insanlardı, ruhlardı. Bir de soyut şeyler var. İsmi geçince mavi ekran verdiğim Ezel var mesela. 48kutay esprisini yaptığında hep mavi ekran vererek bakıyordum. "Dur bi başlayayım şuna da fransız kalmayayım" diyerek başladım. Başıma geleceği biliyordum, daha ilk bölümde sormaya başladım "sahi ben 2007-2008 yıllarında ne yapıyordum?"

Bir şekilde değişiyordu Türk basını. Abdullah Çevrimler, Ziya Şengüller, Korkut Gözeler yerini Mehmet Demirkollara , Altan Tanrıkululara bırakıyordu...

Hıncal Uluç'un bir yazısıyla gündem belirlediği seneler... "Oğlum Altan Tanrıkulu üniversite öğrencisiymiş, Fatih Altaylı'ya istatistik mailleri atıyormuş. Adam keşfetmiş bunu, Yeni Yüzyıl'a almış" efsaneleri dönüyor, Mehmet Demirkol-Uğur Meleke ağız birliği etmişcesine "Bunlar genç çocuklar, 21 yaşında milyarderler kulübüne giriyorlar, sorumluluklar alıyorlar bu genç yaşta. Hatırlayın biz o zaman neredeydik 21 yaşımızda" diyordu.

Bu eskiye özlem, eskiyi keşfetme, eskiyi bugünün gözüyle yorumlama isteği... Biraz da bu yüzden. Sahi o sene neler yapıyordum, "Haaaa hatırlıyorum oğlum o maçı, o gün benim sınavım vardı. İzleyememiştim sahi" hikayeleri...

Kahramanlarımız futbolu bıraktı, ilk gittiğimiz stadyumlar yıkıldı, ilk sevdiğimiz kızların çocukları ilkokula başlayacak...

Bir yandan da bir umut, keşfetmediğimiz bir sürü Ahmet Kaya şarkısı halihazırda duruyor. Yeni yeni videolar peydah oluyor Youtube'da, Ogün'ün cenazede dayak yeme videosu bir yerlerde duruyor mesela.

Ben Fatih Terim'in yerinde olsam, geçerim Adana Demir'in başına, Süper Lig'e çıkarır, şampiyon yapar, Şampiyonlar Ligi'nde 3.olup Uefa'ya giderim, Adana'ya Uefa Kupası getiririm...

Niye Şampiyonlar Ligi'ni almak istemiyorum? Onu da sosyologlar açıklasın!

Yazar: Refet

Perşembe, Ocak 26

Derviş Bey



Sene 1978. Haliyle Kadir İnanır'ın sağlam olduğu zamanlar. Siyasi açıdan en dolu günleri. 

Fikirleriniz fikir olarak kaldıkça pek bir önemi oluyor. Yeri geliyor; o sınavı vermeli, fikirleriniz doğrultusunda hareket etmelisiniz. Barış istemek kolay, zor olan intikam almanız beklenirken inadına barış demek.

Türkiye toplumu, zamanında bu filmleri çok sevdi. Herkes Yeşilçam'a, onun yıldızlarına bağlandı. Nasıl oldu da oralardan uzaklaşıldı anlamak mümkün değil. "Eskiden ne güzelmişiz be, ah o mahalle sıcaklığı" ezberine girmeyelim de bilinç olarak bir seviye değişimi olduğu çok bariz. 1980 toplumun genleriyle çok fena oynadı.

Şu an böyle filmin çekilmesi mümkün değil. Çekilirse seveni olur ama o sevenlerin çoğu da kendi hayatlarında Derviş Bey gibi hareket etmeyecektir. Çok acınası bir durum.

Yönetmen Şerif Günen, müzikler Cahit Berkay, başrolde Kadir İnanır ve Erol Taş. Yanda Aliye Rona ve Hüseyin Peyda... Kötü bir film çıkması mümkün değil. Üstelik Ahu Tuğba bile şaşırtıcı derecede çok başarılı. 15 yaşındaki Melike Zobu'nun ilk filmi ki diğer filmlerinin yanında parlıyor. O zamanlar Hülya Avşar tanınmıyor tabi, ama o da o günlerde 15 yaşındaydı. Keşke ona denk gelseydi. Hülya Avşar'ın 10 sene erken dünyaya gelmesi Türk sinemasına çok şey kazandırabilirdi. En verimli dönem, güzel ve yetenekli kadın oyuncu açısından sıkıntılı zamana denk gelmiş.

Sonu dışında iyi film ama o da Yeşilçam'a göre normal...

Çarşamba, Ocak 25

I Daniel Blake



Ken Loach 10 yıl arayla ikinci kez Altın Palmiye kazandı.  Ken Loach'un kazanmasında sorun yok ama film sanki biraz yönetmen ismiyle bu başarıya ulaşmış gibi duruyor. Kötü film hiç değil ama Loach'un en iyi filmlerinden biri gibi de gözükmüyor. Belki de Loach'un daha önce defalarca bahsettiği bir durumdan beslenmesi, beni biraz üzdü. Ama belki de ilk defa bu filmle Loach'u tanıyacak olanlar filmi ve yönetmenin çok seveceklerdir. Bir de ne olursa olsun, insan kendini, derdini, meselesini en iyi yapabildiği şekilde ifade etmeli.

Her şeye rağmen, sonuna kadar izlenen, düşündüren, keyif aldıran, üzen bir film. Loach'un sırrı da burada. Her şey gerçek ama bu gerçekliğin de sınırlarına çıkılmamış. Dram varsa izleyiciye hissettiriliyor ve bunun için vahşet, savaş, kan, ajitasyon gibi olguların gözümüze sokmasına gerek duymuyor. Gündelik hayatın da herhangi bir filme konu olabileceğini; seks, savaş, aksiyon ve uzaylılar olmadan da çok iyi bir film yapılacağını gösteriyor.

Ana fikre gelirsek; özellikle Batı'da artık zirveye çıkan bireyselleşmenin çok da matah bir şey olmadığını gözler önüne seriyor. Batı eleştirisi yaparak kendimizi aklamayacağız tabi ki, biz de aynı yolun yolcusuyuz. Üstelik yolun başında "Komşusu açken tok yatan" vardı. Şimdilerde oralardan çok uzaklaştık.

69 yaşındaki bir amcanın otobüste söyleyeceği cümleler belki bunlar. Zaten ben de birey olarak toplumdan daha farklı değilim. Örgütlenmekten, örgüt kelimesinden yıllarca kaçındım. Çünkü korkutucu olduğu öğretildi. Örgütlenme çağrısı yapanlar da bize pek yardımcı olmadı, her defasında geniş çatılar altında ama korkutucu bir hiyerarşi içinde olma yolunu gösterdiler. Onlar da aslında kalabalık yığınlar oluşturma peşindeydi. 

Fakat Loach filmlerinde de görebileceğimiz gibi; örgütlenmek illa adı konan bir örgütle olmaz. Yürüdüğünüz sokakta, iş yerinizde, gittiğiniz pubda, mahallenizde, evinizde de örgütlenebilirsiniz. Bunun adı da dayanışma olur. Toplumsal dayanışma ufak noktalardan başlar, bütüne yayılır. Mahallelerden.... Eğer bu göz ardı edilirse, karşı kapının ardında neler olduğu bilinmezse insan kendini soyutlamaya devam eder. İşin ucu da yalnızlıktır.

Tabi bizde karşı kapının ardını bilmek; ahlak soslu toplum polisliğine döndüğü için, o da rahatsız edici bir pozisyona dönüşüyor.

Aslında bu söylemler, filmin bir kısmı; yan karakter genç anne Katie ve onun çocukları için geçerli. Filmin temelinde ve isminde ise Daniel Blake ile onun meselesi var. Orası net bir bürokrasi eleştirisi. Onun üzerine söylenecek bir şey de yok. Dünyanın her yerinde yaşanan ve kanıksanan, artık skeç veya film olmadan anlatılması imkansız hale gelen, değişmesi beklenmeyen bir evrensel problem. İşte orada da da örgütlenmenin diğer kısmı gerekiyor. Duvarlara yazı yazmak, duvarları yıkmak. İşte bu iki durum da birbirini tetikliyor. Yani duvarın önünde kalabalık durmak için önce mahallenizdeki problemleri çözmek, dayanışmayı oradan başlatmak gerekiyor. Aksi halde "Başkan, gel yarın eylem var" diyerek sokağınızdaki insanları tanımadan meydanlara giderseniz, ya sonuç alamaz ya da günlük bir kazanım elde edersiniz.

Sonuç olarak, bu kadar derin ve önemli düşünceleri kafada çaktırdığı için bile değerli bir filmdir. Ama Ken Loach'u tanıypruz. Onun filmleri hep böyleydi. Yeni bir şey çıkmadığı için üzüldük. İnsan Messi'yi çok sevse de ara sıra Premier Lig'de görmek ister.

Bu arada filmde çok güzel bir Premier Lig muhabbeti ve ligin analizini çok iyi bir şekilde ortaya koyan bir Çinli var. Sinema salonunda kimsenin anlamadığını görünce üzülmüştüm.


Salı, Ocak 24

Ağaç Yaşken Eğilir


"Kızımı uyuturken ona ninni olarak, "Ole ole ole, Cholo Simeone'' tezahüratını söylüyorum."

Antoine Griezmann

The Immigrant



Herkes kendi çağını en kötüsü ve en iyisi sanıyor. Daha doğrusu, herkes dünyanın sadece kendi yaşadığı dönemden ibaret olduğunu zanneder. Gelecek belirsiz, geçmiş de masal ve öykülerden ibarettir. 

Şu an Batı'nın da Doğu'nun da en büyük problemi göçmenler. Göçmenlerin problemleri değil de göçmenlerin kendisi daha büyük problem. Çok acı verici bir gerçeklik. Daha da acı olan, dünyanın bunu ilk kez yaşamıyor olması. Kısırdöngü devam ediyor...

The Immıgrant, böyle bir çağda çekilen ve 1920'leri anlatan bir film. Fakat tüm beklentileri boşa çıkardığını söylemek mümkün. Marion Cotillard ve Joaquin Phoenix gibi iki oyuncudan nasıl böyle bir yapım çıkmış anlamak mümkün değil. Dönem filmi yapmak bu kadar kolay sanılmamalı. Sadece kıyafetlerle ve dönemi yansıtan mekanlar kullanarak işin içinden çıkamamak lazım.

Eskiden Hollywood'da olayların akışı daha önemliydi. Bir dönemden sonra karakterlerin derinine inmek rağbet görmeye başladı. İkisini çok iyi harmanlayanlar aldı yürüdü. İkisinin arasında kalanlar ise başarısız oldu, tıpkı Immigrant gibi. 

Filmde izlenebilecek yegane şey Joaquin Phoenix.... Cotillard dahi kendini vermemiş, çok belli. Fakat Phoenix, çok büyük yeteneğine rağmen -beni sarmayan- filmlerde oynamaya devam ediyor. Sanırım filmin kendisinden çok, kendi yeteneğini geliştirebileceği alanlar bulmayı önemsiyor. En azından 2010'dan sonrası için bunu demek mümkün. Her; bunların başında gelenlerden.

İlginç olan, The Immigrant'ın Türkçe'ye neden "Bir Zamanlar New York" olarak çevrildiği ve daha da ilginci neden iki sene sonra (2013 yapımı ama 2015'te vizyonda) gösterime girdiği...Gerçi hiç girmese de olurmuş...

Bu arada aynı isimde 25 dakikalık bir Chaplin filmi varmış. Iskaladığımı defalarca itiraf ettiğim yönetmenin o filmine de bir ara göz atmak lazım...

Pazartesi, Ocak 23

Just Wright



Kötü bir film olduğunu söylemek mümkün. Zaten romantik komedi sevemiyorum. Basketbol ve NBA temalı bir içerik olduğunu fark edince şans verdim ama basketbol topu da kurtaramamış. Yine de iki açıdan olumlu bir değerlendirme yapmak mevcut. Birincisi spor filmleri biraz sahadaki savaşçı ruh, rakipler, sıfırdan gelme gibi konulardan beslenir. Ama artık sporcu imajı ve algısı değişiyor. Onların özel hayatları da göz önünde. O nedenle bu tarz filmler, daha derin işlendiği takdirde değer kazanabilir. Footballers' Wives'ın bokunu çıkarmadan önceki zamanları gibi filmler benim gibilerin ilgisini çekebilir.

Öte yandan çoğu erkeğin romantik komedi sevmediğini biliyoruz. Ama sevgili kısmının da buna dayattığı herkesin malumu. Böyle anlarda işe yarayabilir bir film. Onun dışında zaman kaybı...

Cumartesi, Ocak 21

Desierto


Film Ekimi kapsamında bedava bilet bulunca baya heyecanlanmıştım. Hem Gael Garcia Bernal ile Jeffrey Dean Morgan aynı filmdeydi, hem yönetmen koltuğunda aslı olmasa da bir Cuaron vardı, hem de mekan olarak bir çöl kullanılmıştı. Her şey iyi gibi duruyordu ama çıkan sonuç tam bir hayal kırıklığı oldu. Beklentimizi yükselten bir övgü veya hakim görüş de yoktu. Sadece temel sebepler, isimler ve fragmandan bir çıkarım yapmıştık. Fena patladık.

Filmin siyasi mesajı varsa bu verilmiyor. Çatır çatır Meksikalı öldüren bir adamı izliyoruz ama bunu neden yaptığını hiç bilmiyoruz. Karakterlerin derinleşmesi mümkün değil. Filmin sonu, başından belli. Hayatında birkaç kez Show TV'deki aksiyon filmlerinden izlemiş biri bu filmden daha iyisine denk gelmiştir. Çölün içinde koşarak hayatta kalmaya çalışan iki genç ve bir tane manyak; aslında buradan iyi bir iş çıkabilirdi. Aklıma yıllar yıllar önce, henüz çocukken izlediğim The Running Man filmi geldi. Arnold Schwarzenegger bir yarışma adı altında hapishaneden kaçmaya çalışıyordu ama gardiyanlar için de atış serbestti. Aklıma gelen, izlediğimden çok daya iyiydi.

Desierto 90 dakikalık bir filmmiş. Filmi izledikten sonra evde farkettim. Oysa bana üç saat gibi geldi. Sonu bitmek bilmedi. Neyse, en azından bilete para vermedim.

Ey Gök Ey Denizler


Ey, gök ve yeryüzü… Ey, dağlar ve denizler… Kalkın, tanıklık edin. Bu topraklarda dökülen kanlara siz tanıklık edin. Çünkü insanlar sustu, susturuldu. Öldü, öldürüldü. Yas tutabilecek güç bile bitti. Yapılan zorbalıklar canilikler sınırları aştı. Akıllar durdu, akıllılar yok edildi. 

Kalkın dağlar denizler, gök ve yer… Siz tanık olun. Tarihe ve bugüne siz tanık olun. Günahların ağırlığına, cinayetlerin çokluğuna, yaşamların söndüğüne siz tanık olun. İblis’in sonu gelmeyen oyunlarına, yalanlarına ve son bulmayan küstahlık ve pervasızlıklara siz tanık olun. Adaleti saptıranlara, bu kadim topraklarda yaşanan iğrençliklere siz tanık olun.

Cuma, Ocak 20

Baraj



Yeşilçam filmlerine, televizyonların da sayesinde küçük yaşlarımızdan itibaren çok fazla maruz kaldığımız için bir dönem onlarla oldukça alay etmiş ve hatta kendilerinden kaçınmıştık. Benim ergenlik dönemlerime denk gelir bu asi tavrım. Çok pişman değilim, keza çabuk döndüm o ukalalıktan. Zaten herkesin öyle yılları olur. Zamanla izledik, genelde sevdik, eksiklerin nedenini anlayınca saygı duyduk. 

Fakat yine de Yeşilçam'ın, yetersizlikler dışında oluşan zayıf noktalarının olduğunu da düşünürüm. Yıkılamayan kaleleri, ezberleri vardır. Mesela, Türkan Şoray'ın abartılması bunlardan biridir. Senede 124 film çeviren Şoray'ın devamlı bir filmine ve o ölü bakışlarına denk geliyorduk. Eski Türk filmlerini doğru dürüst izlemeye başladığımda bile Şoray ambargom devam etti.

Tarık Akan'ın vefatından sonra ise tekrar Akan'ın filmlerine bakasım geldi. Baraj da onlardan biriydi. Zamanında sevmemiştim ama aslında fena film değilmiş. Şimdi düşününce Şoray için de yenilikçi bir filmmiş. İlk defa o "Namuslu iyi kadın'' imajından kurtuluyor ve bir genelev kadınını canlandırıyor. Ve hemen hemen ilk defa benim gözümde sevilen bir karakter yaratıyor. 

Bu arada Şoray'ın bu filmde 32 yaşında olması da çok ilginç. Kendisi çok daha yaşlı duruyor. Zaten kendisi hep daha yaşlı göstermiş, buna rağmen 'sinemanın güzel kadınlarından' biri olarak anılmıştı.

Tarık Akan da kariyerinde belki de ilk defa kötü bir karakter canlandırıyor. Kötü karakter olması önemli; çünkü onu sevenlerin kafasındaki imajını yavaş yavaş yıkmasına neden oluyor. Baraj film olarak belli bir sınıfa ait filmlerden biri olmasa da (gerçekçi çizgisi es geçilmesin); Akan için Maden'in, Sürü'nün, Yol'un ve diğerlerinin önünü açmış diyebiliriz. Her şey yavaş yavaş ilerler. O çapkın delikanlının, sert bir solcuya dönüşmesi için önce barajlarda çalışıp halkın içine girmesi gerekiyordu. O nedenle Baraj; bu iki figür için de önemli bir yerde duruyor.

Yine de filmin yıldızı ne Akan ne Şoray. Naser Malek adıyla Yeşilçam'da yer edinen asıl adı Nasser Malekmotei olan İranlı aktör, şantiye şefi Nazım karakteriyle şov yapıyor. Kendisi hakkında çok fazla bilgiye sahip değiliz. IDMB'de bile bir dönemden sonra filmleri olmaz. O bir dönem de İran devrimine tekabül ediyor. 1979'dan sonra sadece bir filmde oynamış. 

Oysa çok ilginçtir. 70'ler; Türk sinemasında Şoray ile Akan'ın estiği yıllarıdır ama filmin üçüncü ve ünsüz oyuncusu resmen hepsinin önüne geçer. Sırf onun için bile izlenebilecek bir filmdir.

Sol



Başakşehir'i izlemek büyük zevk. Ligin en iyi takımı. Ne yaptığını bilenden daha fazlası; çünkü artık işin üretim aşamasındalar. Topu ayaklarına aldıktan sonra hücuma çıkışları mükemmel. 

Bu övgüleri pek sık göremiyoruz ama bundan sonra, ligin boyu kısaldıkça mecburen dillenecek. Yine de bu övgüleri şimdilik es geçelim; yeteri kadar yaptık. Bu hafta sadece tek bir anı öne çıkarmak istedim, çünkü izlerken keyif aldım. Herhalde 25 kez izlemişimdir.

Başakşehir'in 5 gol atarak kazandığı Kayserispor maçının  öne çıkan golü Cengiz'inki oldu. O da güzeldi ama kaleci Muammer'in bir hatası vardı. Fakat üçüncü golleri kusursuzdu.

Sırasıyla tek toplarla sahanın 90 metresini geçtiler ve golü attılar. Topa değenler; stoper Epureanu, arka orta saha Emre, ön orta saha Mossoro, kanat Edin Visca... Toplam süre 8 saniye. Kısaca tekrarlayalım; 90 metre, 8 saniye, 3 pas, 1 gol.

Muhteşem bir gol. Peki yazının başlığı neden sol. Çünkü ilk üç pas sol ayakla atıldı. Epureanu, Emre ve Mossoro'nun bilekleri oyunu öne taşıyor. Keşke Visca da golü soluyla atsaydı.

Perşembe, Ocak 19

Türkiye Futbol Tarihi



Bu üçlemeye nasıl bir ad vereceğimi bilemedim. Ama üç cildin de ortak noktası buydu. Yapılan iş tam olarak da bu ama arama motorlarına böyle yazınca karşınıza üç cildin yarısı kadar verimli bir şey çıkmayabilir.

Mehmet Yüce'nin üç cildlik araştırmasını okumadan önce kafamda soru işaretleri vardı. Bir almanakla karşı karşıya olduğumu düşünüyordum. Fakat çok daha fazlasını bulduk. Muhteşem bir çalışma olmuş. Daha iyisi olabilir mi? Kesinlikle olur. Ama onun için oldukça yoğun çaba sarf edecek, kendini bu çalışmaya adayacak biri çıkar mı emin değilim.

Türk futbolunda 1990 öncesine dahi ulaşmak zorken, iki önceki asırdan başlayan bir çalışma yapmak ve bunu da çok basit bir şekilde değil de oldukça kapsamlı bir şekilde ele almak muazzam bir iş. 

Birinci cilt Osmanlı Melekleri, 1863 ile 1923 arasını ele alıyor. Sadece bir futbol tarihi kitabı değil. Aynı zamanda imparatorluğun son zamanlarını anlatan, dönemin popüler mekanlarından giyim kuşamına kadar yaşamın her alanını irdeleyen sosyolojik bir kaynak da çıkıyor.

İkinci cilt İdmancı Ruhlar bana göre serinin en zayıfı; 1923 ile 1952 arasını konu ediniyor. Zayıf olmasından kastım, biraz fazla tablolarla, skorlarla geçilmesi. Aslında onlar da önemli ve kitaptan beklentim buydu  Ama ilkinde yükselen çıtadan sonra, ikinciyi okurken heyecanım azaldı.

Üçüncü cilt Romantik Yürekler; diğer iki cildin karışımı gibi. Hem güzel hikayeler hem istatistikler mevcut. Daha yakın bir dönem olduğu için dönemin kahramanlarına dair güzel anılar derlenmiş. Bilmediğim birçok ayrıntıyı bulabildim. Önemli bir kazanç bizim gibiler için. 1992'de bitiyor. Bunun nedeni sanırım, yeni dönemin Yüce'ye göre 'futbol' olmaması. Haklı olabilir. Şampiyonlar Ligi'nin başladığı seneyi tercih etmesi güzel bir çizgi. 

Açıkçası böyle araştırmalar, faydalıdır ama okuyucu da sıkar. Fakat bu sefer öyle bir durum yaşanmamış. Sanırım Türk futbol tarihinde bugüne kadar yazılmış en göz alıcı en heyecan verici ve en kapsamlı araştırma. Aksini iddia eden varsa saygı duyar, tavsiyesini öğrenmek isterim.


Çarşamba, Ocak 18

Gitti



Bu videoyu yeni izledim. Socrates'in Almanya edisyonunda bahsedilince göz attım. Gerçekten de ironik bir durum yaşanmış. Mayıs ayındaki Avrupa Ligi finalinin devre arasında Liverpool taraftarları coşmuş; 80'lerin ünlü şarkılarından biri olan There She Goes'u söylüyorlar. (Muhtemelen şarkıyı söyleyen The La's; Liverpool kökenli bir grup olduğu için tribündeki coşku artmıştır)

Liverpool taraftarları ile sadece tek sefer bir devre arası geçirdim onda da ağlaya ağlaya You'll Never Walk Alone söylüyorlardı. İki saat sonra hayatlarının en unutulmaz gecelerinden birini yaşamış oldular. Basel'de ise işler değişti. Hayat dersi gibi. Sen 1-0'ın verdiği rehavetle There She Goes söylersen, 'o' da gider  Şarkıdan kısa bir süre sonra, devrenin hemen başında Sevilla beraberliği yakaladı. Sonrasında iki gol daha... Kupayı kazanan İspanyollar... Göz göre göre gitti!

Youth



Bazı yönetmenlerin belirgin imzaları vardır. Onların filmlerini bilmeden izlediğiniz zaman bile "Bu onun filmi" dersiniz. Fakat bu bazen sıkıntılar da yaratabilir. Paolo Sorrentino kısa sürede imzasını belli etti. Ama kurgusal anlamda "Acaba aynı şeylerden bahsetmeye devam edecek mi?" korkusunu yaşatmaya da başladı. Benzerini Alejandro Inarritu'da da yaşamıştık. O nedenle daha iyi film olan Biutiful, daha farklı olan Birdman'in gerisinde kaldı benim için. Ve o nedenle hâlâ Young Pope için çok heyecanlansam da tek bir sahne izlemedim. Öte yandan insan sevinecek bir şey de buluyor; demek ki La grande bellezza bir tesadüf değilmiş. 

Sorrentino için bu kadar eleştiri yeter, daha fazlasını hak etmiyor. Zaten her şeye rağmen Youth'un muhteşem bir film olduğu gerçeğini değişmiyor. Sadece La grande bellezza'nın bir adım gerisinde kaldığını söyleyebiliriz. O da gayet normal. Çıta baya yüksekti.

Kurgu üzerinden sayısız tartışma, sayısız konu, sayısız cümle çıkabilir. O ayrı yerde dursun. Ama sinemanın tekniğinden bahsedeceksek bizim çapımız yetmez. Sorrentino izledikten sonra, sadece ağzımız açık kalıyor. İtalyanların Rönesansı nasıl başlattığını bilmiyorum ama neden İtalyanların başlattığını daha iyi anlıyorum.

Sanırım insanlık yıllardır aynı şeyleri söylüyor ve aynı şeyleri söyleyecek. Doğup ölen bir canlı türü olarak daha farklı ne diyebiliriz ki? Bütün mesele de hikayenin anlatış biçiminde çıkıyor. Aynı şeyi kim daha etkileyici anlatacak? Nasıl daha vurucu olacak? Sorrentino, çoğu kişiden daha iyi bir hikaye anlatıcısı. O kadar iyi ki elinde bir hikaye olmasına da gerek yok. Alpler'in ortasında bir otelde kapanmış 10-15 kişiyi gösterin, adam oradan bir şeyler anlatsın.

Rachel Weisz ile Paul Dano'nun yakınlaşmasını çok istedim. Harvey Keitel'ın bu kadar yaşlandığını fark etmeme ayrıca üzüldüm. Maradona karakterinin konmasına çok sevindim. Jane Fonda'nın bu rol için el üstünde tutulmasına anlam veremedim. Mekana aşık oldum, müziklere bayıldım, İngiliz aksanlarına tutuldum. Kötü bir şey bulamadım, iyi şeyleri sıralamaya üşendim. 


Keşke senede 20 tane böyle film izlesem.

Salı, Ocak 17

Öfkeniz Batsın



İnsanlardaki öfke artık önlenemez durumda. Belirli kişiler de bunun karşılığını alıyor. Bir zamanlar "Polis bana neden saldırmıyor" savunması da "Başkasına neden öfke yok"a evrilmiş durumda ama atlanan bir durum var; herkes ama herkes bu öfke kültüründen nasibini alıyor. 

Arda'nın All-Star maçında oynaması beni gayet memnun etti. Oynayacağını bilmiyordum. Maçtan sonra öğrendim. Arda'nın çıkacağını bilseydim maçı da izlerdim. Sağlık olsun. Üçlük de atmış; millet anlı canlı izlerken iyice kudurmuştur. Keşke ayağıyla denediği şutu da soksaydı ama onu da anca Sergen yapabiliyor.

Millet birbirini yemeye, karşısında birini bulamazsa kendisini hırpalamaya devam etsin. Bu öfkeye yarışına dahil olduktan sonra iyimser bakmak kolay değil. Ben iyimserliği, tebessümü tercih ediyorum. Arda'yı salonda görünce de gülüyorum. Mesele Arda da değil, Volkan Demirel gibi benim için biraz antipatik olan bir figürü de görsem hafiften gülesim gelir. 

Sanırım en sonunda bu nefret denizinde boğulacağız. O suçu da Arda'ya veya atacağız. 

İşimiz çok zor. Barcelona'ya transfer olmak bile daha kolaydır. Öfkeyle oturup gündem takip etmek baya zevksiz ve hırpalayıcı olmalı. Pollyanna değilim; barış, mutluluk, neşe peşinde değilim. Ama insanların günlük hayatta daha büyük dertleri olması gerektiğini düşünüyorum. Buradan nem kapanın yaşama tutunması çok zor.

Sunshine Cleaning


Büyük beklentiler büyük hayal kırıklıkları yaratır. Sinemada da böyledir. Size hayatın sırrını vermesini bekler ve isterseniz ama sonunda büyük ihtimalle avucunuzu yalarsınız. Hayat da buna benziyor; Sunshine Cleaning, böyle bir hayatı yaşayan bir ailenin hayatı mizahı da kullanarak anlatıyor. Komedi filmi değil ama; yanlış olmasın. Öte yandan film hayatın sırrını da vermiyor. Dünyanın en iyi filmi de değil. Yavaş da bir temposu var, sıkabilir belki de. Ama bu, film izlemek isteyen ve sadece 90 dakikası olan birinin iyi bir zaman geçirmeyeceğini garanti edemez.

İki kız kardeş, bir oğul (yeğen) ve bir yaşlı baba. Hiçbiri hayatta yırtamamış. Üstelik başroldeki Rose (Amy Adams) lisenin en popüler kızlarından biri olarak hayata adım atıyor. Sonrası, bir erkek çocuk, işsizlik ve listedeki basketbol takımının kaptanının metresi olma durumu. Diğer fertler de benzer durumları yaşıyor. Teyze Norah'ın (Emily Blunt) yeğeni Oscar'a "Piç olmak çok havalı bir şey. ileride kız tavlarken faydasını göreceksin" demesi de bu aileyi en iyi anlatan özelliklerden biri. 

Ve en sonunda iki kız kardeş ilginç bir işe girerek,  intihar eden ve öldürülenlerin arkasında kalanları temizleyen bir şirket kuruyorlar. Tabi ki toplumun; diğer kadın arkadaşlarının komününe kabul edilmek bu meslekle daha da zorlaşıyor.

Güzel film. Bir kadın senarist ve bir kadın yönetmenin işbirliğinden çıkmış. Bazı yerlerde 'kadın filmi' olarak değerlendirildiğini okudum da pek öyle değil. Daha genel bir film, daha toplumsal bir durum ve bunu kadınlar da yazıp çekebiliyor. IMDB'deki 6.9'u haketmiyor. 7'yi geçmeliydi.

Pazartesi, Ocak 16

Golyat'a Karşı




"Michael Jordan’ı küçük bir crossover ile sallayıp hemen akabinde asıl hareketini yaparak topu sağına vurdu ve yayın bir adım içinden, sağa sola savrulan Jordan’ın hemen önünden basketi buldu. Salondaki kalabalık, tanık oldukları şeyden hoşnut şekilde ayağa kalkıp keyifle kendilerinden geçti. ‘Bizim çocuk, NBA tarihinin en büyük oyuncusuyla bire bir oynayıp galip ayrıldı’ diye düşündüler. O anda Philadelphia, Allen Iverson’a aşık olmuştu. O bizimdi. NBA’in Golyat’ına karşı Davut’umuzdu. Artık bizim de bir yıldızımız vardı."

Mark Perner (Philadelphia Daily News)

Unforgiven



Sinema nereden baksan 100 yıllık bir şey. Acaba daha ne kadar sürer? İnsanlık, ne kadar daha üretmeye devam eder? Sinemanın yerini şu an adını bile bilmediğimiz başka bir şey alır mı? Ve yıllar yıllar sonra; insanlar, akademisyenler, bilim adamları veya artık o günün toplumunda kimler kalırsa bu yılların sinemasını nasıl anlatır, sinemayı nasıl sınıflandırır?

Cevabını öğrenmek isterdim. Ama süremiz yetmeyecek. Yetenle ikna olmalıyız. Unforgiven, yaşadığımız dönemin en iyi filmlerinden biri. İyiden de ötesi, Kalıcı eserlerden biri. Az önce sorulan soruların bazılarına cevap olabilecek bir şekilde bir kırılma filmi belki de.

Western tarihi çok geniş. Çok iyi filmler yapılmış. Clint Eastwood da bu efsanelerden biriydi. Back to Future'da Vahşi Batı'ya düşen Marty'nin ismini Clint Eastwood olarak seçmesi boşuna değil. Ama her zaman 'son'lar daha önemlidir, daha belirleyicidir. İyi bir son, sizi iyiden efsane statüsüne taşır. Eastwood, kariyerinin bir bölümünde perdeyi kapatırken hem muhteşem bir eser ortaya çıkarıyor hem de o türün tüm ezberlerini bozuyor.

Unforgiven bir perdeyi kapatıp, yeni bir düzen yaratan film. O karizmatik, iyi yürekli, hatası eksiği olmayan kovboyların, atlarına binip gitmesini; işi geçmiş, ciddiye alınmayan, yarası olan, kaybeden, fiziksel olarak güçlü gözükmeyen adamların kasabaya gelmesini sağlıyor. Bunun öncülüğünü de Clint Eastwood bu filmle yapıyor belki de. Hakkını da veriyor.

Belki de dönemsel bir şeydir. 1940'lar, 50'ler, savaş sonrası yıllar, daha güçlü kurtarıcıları, daha yüce kahramanları görmek istiyordu. 90'larda toplumlar değişmeye başladı. Başka kaygıları olan, başka bir dünya düzeninde doğan çocukların devri başladı. Özellikle de Batı medeniyetlerinde bu geçiş daha keskin oldu. Haliye Vahşi Batı, daha manevi bir vahşilikle resmedilmeye başlandı. Düşmanla savaşan kahramanların; artık kusursuz bir imaja sahip olmaları beklenmiyordu. Hem ahlaki açıdan hem fizizksel açıdan bir nebze 'normal' olması  ama güçlü bir mental savaş vermesi isteniyordu. Gerçi Eastwood'un fiziksel olarak 'bitik' hali bile standartın üzerinde ama olsun; sonuçta yaşlıydı işte! Yüzyılın başında ölümden korkan insanoğlu, yüzyılın sonunda ölümü unuttu ve yaşlanmaktan korktu. Fight Club'daki "Bizim kuşağımız büyük bir savaş görmedi, büyük bir buhran yaşamadı, ama bizim de bir savaşımız var.Büyük bir ruhani savaş" cümlesi de bu açıdan önemlidir. 

Unforgiven de o büyük devrimin en önemli adımlarından biri olarak duruyor ve durmaya devam edecek. Yönetmeni, başrolü ve en etkileyici parçanın bestecisi olarak Clint Eastwood da bunu külliyata koyarak Vahşi Batı'dan ayrılır. Muhteşem bir son!



Pazar, Ocak 15

Ülkenin Normali



Ayak uydurmakta zorlandınız mı?

Burada şu anda bir kaos yok. Abartmamak lazım, kaldı ki bu rahatlık hâli oldukça çekici. Birazcık buradan, birazcık oradan... Otobanda karşıdan karşıya geçen insanlar var burada. Yol kenarında piknik yapan, mangal yelleyen insanlar görebiliyorsunuz. Bu bir farklılık ve bana göre şahane bir şey; çünkü ülkenin normali bu. Buradaki insanlar böyle yaşıyorlar.

Galatasaray ile özdeşleştirme şekliniz, epey takdir görüyor. Sakat olduğunuz dönem arkadaşlarınızı otobüs önünde beklemeniz, medyada geniş yer bulmuştu...

İnsanlar olayları her zaman dramatize ediyor. Otobüs sıcak olduğu için dışarıda bekliyordum, hepsi bu. Ama hemen bundan özel bir anlam çıkarılıyor; “Aaa bak, az önce stadyumdaydı, daha şimdi soyunma odasındaydı” falan filan… Mesela şu balık tutma mevzusu da aynı şekilde, oysa dışarı çıkıp şehri gezmek benim için gayet doğal.

Lukas Podolski / Socrates Ocak sayısı 

Cumartesi, Ocak 14

Some Like It Hot



Amerikalılar 'Tüm zamanların en iyi komedi filmi' seçmiş. Karşı gelemem. Çok geniş bir alanda, çok iyi filmler var. Fakat oyunculuk konusu inanılmaz. Özellikle Jack Lemmon için defalarca izlenir. Billy Wilder'ı çok geç tanıdım. Kendi adıma çok üzülüyorum; adamın kötü işi yok gibi. Her alanda, her tarzda, her oyuncuyla en iyisini çıkarmış. Bu arada hem bu ikili hem de filmin tamamı aynı sene Ben-Hur'a denk gelme şanssızlığı yaşamışlar.

Türkiye'de Şabaniye falan çekilmişti. Kemal Sunal da iyidir sorun yok. Ama küçükken taklitlerini izleyince, aslının değerini tam anlamıyla idrak edemediğimizi düşünüyorum. Zihinsel kodlamamızda önceden yer etmiş çünkü; sürpriz olmuyor. Bazı mesajlar tam yerine gelmiyor.

Yine de filmin sonundaki şu diyalog önemlidir:

-  Osgood, ben bir erkeğim.
+ Sıkma canını. Kimse mükemmel değildir.

Senenin 1959 olduğunu hatırlamakta fayda var. Dünyanın değişmeye başladığı günler. Komik bir komedi filminden daha fazlası olabilir.

The Treasure of the Sierra Madre



Bazı filmleri tanımlamak zordur.. Görüş ayrılıklar çıkabilir. Güvenilmez Hollywood ortamı her zaman şüphecileri karşısında bulacaktır. Sistem eleştirisi yaptığı iddia edilen çoğu filmin karşısına "Şu alt metinlerden dolayı aslında filmde 'sistemi eleştirmek için harekete geçerseniz başınıza bunlar gelir' mesajı vardır. O nedenle film muhafazakardır" denir. The Treasure of the Sierra Madre'de aynı ayrımı yaşayan filmlerden biri.  Bir görüş, "Bu film, ne yaparsan yap sınıfını değiştirmeyeceğini göstermeye çalışmış, alt tarafa 'boşuna uğraşmayın' demek istemiştir" düşüncesinde. Katılamıyorum. Benim filmden aldığım "Birlik olursanız, sistemli çalışırsanız, yabancılara güvenirseniz ve açgözlülük yapmazsanız dünyanın hazinelerine ulaşabilirsiniz" oldu. 

Birlik içindeki üçlü Meksika dağlarına çıkacak cesareti buldular, çalışarak o dağların altını üstüne getirdiler, yabancılara ilk başta güvenmediler ama kendilerinin hayatını canı pahasına kurtardı ve ama en sonunda açgözlülükle kazandıkları her şeyi kaybettiler.

Bir adım daha ileri gidersek tersten bir okuma da çıkabilir. O da asıl zenginliğin ne olduğuna dairdir. Sıcak bir yuva, sevgi ortamı, dertsiz tasasız bir yaşam tarzı; maddi kudretten daha büyük hazineye dönüşebilir.

Sonuçta Hays yasalarının geçerliği olduğu dönemde çekilmişti. Bazı şeyleri açık açık ifade etmek zordu. Filmi sevdiğim için toz kondurmam olası değil gibi duruyor.

1948 yılında çekilen bir film üzerinden uzun uzun çıkarımlar yapmaya gerek yok; ama sinema budur be kardeşim. Hem mesajı, hem kurgusu, hem sanatı... Oyuncular ve yönetmen (John Huston) muazzam; bence Humphrey Bogart'ın en iyi performans sergilediği film.


Perşembe, Ocak 12

Rezalet


Son yıllarda izlediğim en rezil sosyal mesaj videosu. Buna; kamusal spotlar ve parti reklamları da dahil. Ünlülerin ve orta üst sınıfın üstten bakan söylemlerine çok alışmıştık ama bu kadar aleni bir şekilde 'sizin korkularınız ve kaygılarınız umurumuzda değil, paranızı harcayın yeter' demişlikleri pek olmamıştı. Daha gizli saklı, üstü kapalı savundukları bir bakış açıları vardı; gözümüzün içine sokmadıkça sıkıntı yoktu.

Eve kapılma diyorlar ama sokağa çık diyemiyorlar. Sokağın kendi içindeki, ekonomiye dayalı olan örgütlenmesi ve dayanışmasından bahsetmiyorlar. 'Mahallelerinizi, yaşam alanlarınızı koruyun' demiyorlar, 'Şehir merkezine gidin, en iyi yerlerde para harcayın' demek istiyorlar. Nedir o en iyi yerler? Hürriyet gazetesinin pazar eklerinde çıkan 'Şehrin en iyi x yapan' yerleri. Her gün giremeyeceğiniz, sizi kazıklamaya çalışan, bir çayı 5 liraya satan mekanlar. Bunlara gitmelisiniz, çünkü maddi sıkıntıları var. Sizin ruhsal sıkıntılarınız önemli değil. Abiler krizi yaşamış ya önlem alacaklar. Onlar için bu ülkede daha büyük sorun yok. Ülkeyi yöneten akıl da aynı telaş içinde olunca; ortaya böyle bir çalışma çıkmış. Keşke hiç çıkmasaymış.

Bunlar iflas edince "Bize sahip çıkılmadı'' diyecek mekanlar. Beraber yaşadıkları toplumun derdini düşünmezler ama kendi canları yanınca her türlü sosyal projeyi ortaya koyarlar.

Kısacası sizin ölmeniz, ölüm tehlikesi altında olmanız, korkmanız, toplumsal yaşamdan kopmanız pek önemli değildir. Öleceksiniz ölün ama yeter ki, güzel bir para harcadığınız bir günün sonunda ölün, ekonomiye can verin, ondan sonra da sıcak paranızı başkasına devredin, harcamaya o devam etsin.

Sonuç olarak siz bunlara takılmayın. Eve de kapılmayın. Sokakta olun. Uzaklara gitmenize gerek yok. Kendi sokağınızda olmanız yeterli. Banklarda oturun, caddelerde yürüyün. Bir de tasarruf yapmakta fayda var. Birikim önemli. Ama hayat da önemli ve yaşanmaya değer. Yaşamak için para harcamak şart değil. Para harcamaya dayalı aktivitelere değil, toplumsal dayanışmanın yaşanabileceği etkinliklerde yer alın. O zaman içinde yaşadığımız kişisel ve toplumsak buhrandan bir çıkış yakalayabiliriz. 

Carol


Bu kadar yetersiz bir film beklemiyordum karşımda. En azından birçok ödüle aday olmuştu ve uyarlandığı romanın da ciddi bir kitlesi vardı. Yapımı uzun süre devam etmişti. Oyuncuları bile ara ara değişmişti. Üzerine düşülen bir şeyin bize sunulacağını bekliyordum. Oysa düz bir film olarak çıkmış karşımıza.

Eşcinsellik temalı filmlerin biraz daha derin olmasını bekliyorum. Kolay bir durum değil anlatılan. Klasik bir aşk filminden daha fazlası gerekiyor. Karakterlerin psikolojik derinlikleri, gel-gitleri çok önemli yer kaplamalı. Belki de ben abartıyorum ama bu işin doğasında da bu var. Topluma, aileye, çevreye, hatta kendine karşı gelen iki insanın yaşadıkları, hissettikleri çok ciddi bir şekilde ele alınmalı.

Ortaya çıkan sonuçta Cate Blanchett'in yıllardır devam eden can sıkan 'asil' duruşu izlemek zorunda kalıyoruz. Keşke filmin tek güzel tarafı olan Rooney Mara'nın karakteri daha çok vurgulansaydı. Ne de olsa; kafası karışık olduğunu kabul eden, sadece cinsel olarak değil sınıfsal çatışmalar da yaşayan, ne yapacağını bilemeyen bir karakterdi. Onun hikayesi benim gibiler için daha ilgi çekici olabilirdi. İsyana meyilli, yıkmaktan çekinmeyen ama kararsız kalan ve bunu belli etmekten korkmayan biri çıkabilirdi. Carol ise başına gelebilecek en büyük problemde bile kusursuz giyiminden ve saçından taviz vermeyecek bir duvar... 1950'lerde eşcinselliğini yaşayan bir karakter bu kadar 'düzenli' olmamalıydı. Hiç izlenecek gibi değil.

Filmde hakim olan renkler de zorlayıcı. Dönem filmi çekmenin sıkıntısı galiba; konu 50'lere geldi mi bir karamsarlık çöküyor. Basit bir film; eşcinsel temasını alınca biraz yürümüş ama o kadar, daha fazlası yok!

Çarşamba, Ocak 11

Düşman


Futbol oynamayı seviyorum. Her şartta futbol oynamaya çalışıyorum. Ama kar yağdı mı olay bitiyor. Ne oynayacak alan, ne oynayacak insan bulunuyor. Büyük sıkıntı. 1 haftadır kendimi yiyorum. Bu kış, bu kar, bu kara kış beni bitirdi. Karın keyfini çıkaran varsa; o ben değilim.

Salı, Ocak 10

Yojimbo



Sen aslında iyi birisin, kötü rolü yapıyorsun.

Pazartesi, Ocak 9

Blood Diamond



Blood Diamond sadece filmin adı değilmiş. Aynı zamanda -filmde de anlatılan- Afrika'da elmas için yapılan savaşın, mücadelenin, dökülen kanın adıymış. Yani literatürde yer alan bir kavram. Çok şaşırtıcı değil. Zaten yaratıcı bir isim de değil. 

Film de çok yaratıcı değil. Nereye nasıl gidileceği çok belli. Önemli bir konu işliyor. Dünyanın dikkatini çekmeliydi. Merak ediyorum; aradan geçen 10 senede somut bir etki yaratabilmiş mi? Sanmıyorum ama bu çağda bir sinema filminden bunu beklemek haksızlık olur. İşleri çok zor. Yine de daha rahatsız edici filmlerden biri olabilirmiş. Ama Leonardo di Caprio, Vietnam'da savaşan Rambo gibi oradan oraya atlayınca izleyici de  o acı gerçeklere çok hakim olamıyor. Sadece ara sıra geçen diyaloglar insanın içine işliyor; o kadar.

Ben etkilendim. Çünkü Kinyas ve Kayra'yı yeni okumuştum. Kitabın en sevdiğim bölümleri Afrika'ya dair olanlardı. Filmi izlerken kitabı sık sık hatırladım. Gerçek bir kayboluş. Filmde geçen "Bazen merak ediyorum, acaba birbirimize yaptıklarımızdan ötürü Tanrı bizi hiç affedecek mi? Sonra etrafıma baktığımda fark ediyorum ki Tanrı burayı terk edeli çok zaman olmuş" repliği, kitaba da uyuyor.

Leo; aynı sene (2006) Departed işini de çıkarmıştı. Herhalde kariyerinin kırılma senesidir. İki filmde de gösterdiği performansla bir üst seviyeye adını yazdırmış oldu. Filmin en önemli unsurlarından biri. 138 dakika süren bir film; her şeye rağmen hiç sıkmadan ilerliyor. Ama IMDB notunun 8 olması talihsizlik...

İlk Heyecan







Birkaç ay sonra 10 sene olacak... 

Biz de gençliğimizde bazı maceralar yaşadık. Kimisi elimize yüzümüze bulaştı, kimisi önümüzü açtı. Ama hemen hepsi hoş bir anı olarak kaldı. Bazıları anıların da önüne geçti.

Blog macerasına başlayalı 8 seneden fazla oldu. Çok fazla sayıda post girdik. Artık neyi girdiğimizi unutur hale geldik. Belki de seneler önce yazdıklarımızla çelişiyoruz. Belki dönüp dolaşıp aynı şeyleri yazıyoruz. Hangi konulardan bahsettiğimizi bile unutur olduk. Açıp bakmak lazım aslında ama vakit yok. Vakit bahanesi; dönüp eskileri okumak rahatsızlık verebilir. Cesaret pek yok.

Oysa ömrümüzün bir kısmında, zaman zaman cesur olmuştuk. Acaba o günlerde bahsetmiş miydik? Es geçme ihtimalimiz yok. Gerçi bahsedecek pek bir şey de yok ama bizim için çok önemli bir adımdı. 

Özene bezene hazırlamıştık. Yazılar yazmış, Sultanahmet'te bir dükkanda çoğaltmış, Taksim'de kitapçılara dağıtmıştık. Anadolu'ya bile yollamıştık. Çok büyük heyecandı. O heyecanın benzerini şimdi pek bulamıyorum. Zaten o dönem yaptığım her hangi bir şeyin verdiği heyecan şimdiki hayatıma pek uğramıyor.

Belki de o nedenle; o heyecanın hürmeti üzerine; bugün bir şekilde ilerlemeye devam ediyoruz. Öyle bir heyecan dalgası yaratmışız ki rüzgar; hatta fırtınaya dönüşmüş. Öyle bir esmiş ki yol almaya hâlâ devam ediyoruz. Nereye kadar devam ederiz belirsiz. Ama o galiba yolun geri kalanı eski heyecanlardan arınmış şekilde geçecek.

İnsan eskiyi bu yüzden daha arıyor belki de... Daha güzel olduğu için değil; daha özel olduğu için. Önündeki bilinmezlik, yarattığı heyecan. Çanakkaleli'nin dediği gibi; heyecan coşkuya dönüşürse çok faydalıdır. 

Cuma, Ocak 6

The Loft


Denk gelip izlediğimiz filmlerden biri. Wentworth Miller ismini görünce şans verdik; yanıltmadı. Film de Prison Break'i aratmadı. IMDB'deki 6.3'ü hak etmeyen, çok büyük  beklentiye gerek duymadan kapılıp izlenecek bir film.

Filmi izledikten sonra hakkında bilgi topladım. Birçok yerde, ortamda göz ardı edilmiş. Nedeni de filmin orjinalinin Belçika'ya ait olması. 'Hollywood çaldıysa kesin filmin içine etmiştir' düşüncesi, galiba etkiyi azaltmış. Oysa her iki filmin de yönetmeni aynı;  Erik Van Looy...

Muhakkak, ABD'ye geçince biraz değişim olmuştur ve ben de eminim ki Belçika versiyonu daha güçlüdür. Ama bu; izlediğimiz şeyi kötüleştirmiyor. Sonu daha vurucu veya felsefi olabilirdi; tek eleştirim de bu olabilir.

Perşembe, Ocak 5

Yaptılar



Son dönemde artan duvar yazıları hakkında da bir yazı yazmak lazım aslında; her şey çorbaya dönüştüğü için kafayı toparlamak zor oluyor.