Cuma, Haziran 4

Pierrot le Fou

 


Ferdinand, namı diğer Pierrot (Belmondo)  bizi ilk anlardan itibaren kaybediyor. Ailesini bırakıp genç ve güzel kadınla Akdeniz yoluna çıkması 'şiirsel' gibi duruyor ama bizim anlamlandırmamızı zorlaştırıyor.

Karakterleri, hikayeyi anlatan kişinin çizdiği yönle algılıyoruz. Ferdinand, toplum dışına kaçan bir karakter olarak kahramanlaşıyor. Bunu da ailesini geride bırakarak başlatıyor.  Burjuva hayatını bırakıp anarşist oluyor. Filme 'politik' bir sos katmaya buradan başlıyor. Fakat hikaye başka bir şekilde işleseydi o ailesini bırakıp giden 'kötü' adam olacaktı ve politik özellikler gözden kaybolacaktı.

Kılıçla yaşayan kılıçla ölür misali Ferdinand'ın sonu istediği gibi bitmiyor. Peki bu önemli mi? Filmin ve yönetmenin (Godard) böyle bir derdi yok. Onun öyküyle de çok derdi yok. Giriş ve sonuç çok mühim değil. Gelişmeye önem vermiş. Onu da bir şey anlatmak için kullanmamış. Bir şey 'çizmek' istemiş sadece.

Filmin doğaçlama çekildiği gibi bir şehir efsanesi var. Doğru da olabilir. Ama doğru değilse de bu anlatıya en uygun filmlerden biri. Doğaçlama çekilmiş gibi ilerliyor. Karakterler de doğaçlama ilerliyor. Belki de o yüzden Marianne'nin (Anna Karina) sondaki planı bizi tiksindiriyor. Ahlaki olarak değil, filmin ruhuna uygun olmadığı için sinirleniyoruz. Bu kadar planlı bir son olmamalıydı ve 'duygularla konuşuyorum' diyen karakterimiz bunu yapmamalıydı.

Belki Ferdinand da ailesini geride bırakırken biraz daha planlı olmalıydı ve daha çok düşünmeliydi. Film boyunca her konu hakkında konuşmuşken belki bize bundan daha çok bahsedebilirdi. Böylece bunun politik bir tavır (ve film) olduğuna daha güçlü inanabilirdik. Fakat o zaman da 'az sonra' izleyeceğimiz Ferdinand'ın (ve Marianne'in) o serseri bir kurşun gibi Akdeniz'e savrulmalarından keyif alamazdık. Biraz eğri dururdu. Zor bir film olacağı buradan belliydi.

Zaten başlarken de zor başlamış. Godard, "Çekimler başlamadan iki gün önce elimde hiçbir şey yoktu. Bir kitabım vardı, bir de birkaç mekan. Sadece filmin deniz kıyısında geçeceğini biliyordum" diyor. Doğaçlama olduğuna buradan ikna oluyoruz. Fakat diğer yandan seyircilerin algıladığı ve sandığı bir derinliği olmayabilir. Bu da sorun yaratmamalı. Yönetmen biçimle daha çok ilgilenmiş ve bunu da başarmış. O zaman uzun analizlere ne gerek var?

Fakat biz de izleyiciyiz ve bir beğeni hissimiz var. Film ilgi çekici mi? Kesinlikle. Peki keyif aldık mı? Pek sayılmaz. Fakat bir yönetmen olsam böyle bir film çekmek isterdim. En azından böyle bir film çekme lüksüne sahip olmayı isterdim. Bulunduğunuz camianın kalıplarını ancak böyle işler üreterek kırabilirsiniz. Zaten Godard da buna 'film' değil 'sinema ' diyor.

Sene 1965'tir ve ne olursa olsun bunu düşünmeden değerlendirmemek gerekir.

Sıradan bir filmdir ama sinemanın mihenk taşlarındandır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder