Salı, Mart 15

The Pursuit of Happyness

Bugüne kadar birçok 'yırtma' temalı film izledik. Başroldeki kahramanımız hayatı boyunca zor günler geçirir, ekonomik olarak zor bir çevrede yaşar ama bir şekilde tırmalar, didinir, defalarca da hakkı yenmesine rağmen mutlu sona ulaşır.

Özellikle ABD sineması bu işin kaynağı oldu. Haliyle bu filmlerin alt metinleri her zaman sorgulandı. Genel kanı ABD sisteminin ve ABD rüyasının insanlara pompalandığı yönündeydi. "Didinin, çabalayın, yoklukları ve eşitsizlikleri sorgulamayın, mücadeleye devam edin; bir şekilde kazanırsınız. Eğer kazanamıyorsanız, yeterince bedel ödememişsinizdir. Yani sorun sistemde değil sizdedir!"

Esasında The Pursuit of Happyness, bu denkleme girecek filmlerinden. Fakat bir noktada ayrılıyor. Yine büyük bir payda aynı şifreden ilerliyoruz. Yaşanmış gerçek bir hikaye olarak Chris Gardner; önce orta-alt sınıftan biri olarak karşımıza çıkıyor. Sonra yavaş yavaş elindekileri kaybediyor. Buna eşi de dahil oluyor. Oğluyla beraber evsiz kalıyor ve kiliselerde yaşamak zorunda kalıyor. Sonrasında da mücadele ve çıkış günleri geliyor.

Fakat sinema dili açısından, benzerlerinden farklı bir yöne evrilmeyi de ihmal etmiyor. Bir film; eğer duyguların geçişi ile anlam kazanıyorsa; bunu en iyi en iyi şekilde beceriyor. İlginç bir şekilde; hem en duygusuz insanı bile ağlama kıyılarında gezdirirken hem de duygusal bir pornoya dönüşmüyor. Filmin gücü; ajitasyon yoğunluğundan değil duyguların yeterli dozda verilmesinden geliyor.

Aslında Gardner'in hikayesinin başladığı yer; birçok insanı avuç içine almak için ideal. Benzer filmlerde kahramanımız genelde fakir mahallenin sorunlu çocuğudur. Yani izleyici çoğu zaman onlardan biri olmadığını bildiği için, hikaye ve kahramanla bağ kurmakta zorlanır. Hatta daha çok bağ kurmaz, onun yerine acımaya başlar. "Şanssız alt kesim" veya "eğitim hakkına ulaşmakta zorlanan şanssız okumamış kesim" diyerek kodlanır. Seyircinin geniş kesimi olan havuz ve bu bağların zayıflığı bilindiğinden yönetmen ve senarist, ajitasyona çok fazla sarılır. Hikayeyi daha dramatik ve romantik bir hale getirmeye çalışır. Çoğu zaman cıvıklaşmış bir film çıkar karşımıza. Bazı örnekleri iyidir ama çoğu defasında "sinemadan çıkan insan" eve vardığında artık filmi düşünmeyi bırakır ve kendi hayatına odaklanır. Belki kendi hayatı için bir "gaz" katkısı alır filmden, bazı replikleri ezberler ve iş hayatında kullanır. Ama bu kadar...

The Pursuit of Happyness'in farkı, sizi asla bırakmayacak olması. Bir gaz kaynağından ziyade, hayatınız boyunca üzerinizde sallanacak bir kılıçtır. Çünkü siz de büyük ihtimalle orta sınıfın bir üyesiniz. Tıpkı Gardner'in başladığı yerdeki gibi. Belki ondan daha iyi durumdasınız. Ama o da şimdilik.

Gardner'ın hikayesi 80'lerin ABD'sinde geçiyor. Dönemi çok iyi tasvir ettiğini belirtmek gerek. Popüler kültüre göndermeleri zaten bu işin olmazsa olmazı. Fakat aynı zamanda karanlık olduğu hiçbir zaman halka gösterilmeyen karanlık bir dönemin yansıması. Reagen'ın ABD'si. Çoğu sahnenin güneşli havalarda çekilmesi bu açıdan bana çok anlamlı geldi. Bilerek mi yapılmıştır bilmiyorum. Ülkenin üzerinde sahte bir güneş var ama insanların büyük ısmı Gardner'ın yaşadığı karanlığın içinde. Mesela bu tip filmlerde iklim kasvetli olur ki; duygular daha güçlü olsun. Bu sefer buna gerek kalmadığı gibi; oluşan atmosfer durumu daha iyi anlatmış.

Neyse; anlatmak istediğim şu: 80'lerin ABD'si, 2020'lerin Türkiye'si gibi. Gerçi film 2006'da çekilmiş, izleyen izlemiş, beğenen beğenmiş ama olsun. Sonuçta Türkiye'deki orta sınıf, cumhuriyet tarihinin büyük bir bölümünde yerini korumak için çok çabalamıştı.

Haliyle Gardner'ın yaşadığı ile bağ kurmak çok daha kolay bir hale geliyor. Evinizde ailenizle oturup zaman geçirebilir, çorbanız kaynayabilir. Fena olmayan bir eğitiminiz, sorunsuz bir geçmişiniz olabilir. Fakat yarın ne olacağını bilemezsiniz. Ve hatta yarın daha kötü olabilirsiniz.

Gardner'ın hikayesinin en vurucu olan tarafı buydu. Bir sıfırdan 'yırtma' başarısı değil. Eğer öyle olsaydı, bu bir "Amerikan rüyası" olurdu. O elindekini kaybedip, daha fazlasını geri alan bir adam olarak çıkıyor.

Açıkçası benim açımdan filmin en zayıf yanı da buydu. Gerçek hikaye olduğu için eleştirmek haddimiz değil. Gardner, geçirdiği zorlu günlerin ardından 'köşeyi dönen adam" olmuş. Biz bunu filmin sonunda verilen bilgilerden öğreniyoruz. Hatta film de bu anlatıyla sona eriyor. Oysa, Gardner zengin biri değil de, sıradan bir orta sınıfa dönseydi benim çok daha hoşuma giderdi. Diğer yandan ortak olduğumuz hikayeyi izleyince de, "İyi ki kazanmış" diyoruz.

Bu arada her zaman olduğu gibi Holywood, gerçek hikayeyi biraz değiştirmeyi yine ihmal etmemiş. Gerçek hayatta Gardner bu zorlukları yaşarken, oğlu bir bebekmiş. Staja girdiğinde de düşük de olsa bir maaş almış.

Oyunculuğunu her zaman beğendiğim Will Smith, buradaki rolüyle Oscar'a aday olmuş. Filmin başka bir Oscar adaylığının olmaması hem filmin seviyesini görmemiz açısından hem de Smith'in başardığı işi anlamamız açısından önemli. Oğlunu oynayan Jaden Smith ise, kendi öz oğlu. Filmdeki ponçik veledin, zaman içinde rap şarkıcısına dönüşmesi ve 'ortamlarda takılması' biraz komik geliyor bana. Fakat Will Smith'e Oscar adaylığını getiren faktör de kendisi olabilir. Zira o uyumun başka bir çocukla yakalanması kolay olmazdı.

Sonuç olarak hikayesiyle, oyuncularıyla, atmosferiyle gayet güçlü bir film var karşımızda. Çok mu iyi, çok mu farklı, çok mu yaratıcı? Değil. Fakat güçlü. Gerçekler tamamen önümüzde, duygular anında içimizde..

.


1 yorum: