Perşembe, Haziran 5

Türkü Baba


İnternet gençliği yani bizim kuşak çok alaycı. Abilerimiz babalarımız nasıl acaba ondan da çok emin değilim gerçi. Ama herhalde futbolcularla en çok alay eden yılları yaşıyoruz. Maça gitmeden, topa tekme bile vurmadan oturduğu yerden sallayanlar için bulunmaz fırsatlar var çünkü.İnternet sayfaları dolup taşıyor, akıllarınca espiri yapıyolar ve salyalarını saçarak belki de gülüyolar. Güldükleri adamlar ise bu toprakların binbir zorluklarla yetiştirdiği insanlar. Recep Çetin, Ümit Özat, hatta en kariyerli topçularımızdan Hakan Şükür bunlardan nasibini alan birkaç isim. Bu isimler defalarca milli takımlarda oynamış, 3 büyük klübe yıllarını vermiş, hatta pazuband takmış bile olsa alay konusu olarak anılır oldu son yıllarda. Bunun son örneği Servet Çetin(di).
Fenerbahçe'de hakikaten iç açıcı değildi. Oradan Sivas'a gitti ortalarda gözükmedi, bir anda Adnanlar Polat ve Sezgin onu tekrardan İstanbul'a getirdi. Bir Galatasaray'lı olarak ben de ilk başta burun kıvırdım. Hem eski günleri aklımızdaydı, hem ezeli rakipte oynamışlığı vardı, hem de uyumun sözlükteki karşılığı tomaSong'un arasına girme ihtimali vardı. Gençlik boş durmadı, Servet'e saydırmaya devam etti. Facebook'ta bile gruplar açıldı Servet'i aşağılayan.

Önce eski takım arkadaşı Tomas gitti, sonra sezon başladı. Song ve Servet ortada karşıladılar rakibi. İlk hatasını ya da bariz hatası diyelim Manisa'da yaptı.Nasıl bir sezon geçireceğimizi düşünrken Servet fırtınası esti. Her maç öncesi onun oynaması yürekleri ağza getirmeye devam ediyordu ama maç sonu alkışların en çoğunu o alıyordu. Ligin 16.haftası oynanırken şu manzara ortaya çıkıyordu. Altyapıdan çıkan taraftarın yeni prensi, genç yetenek Arda Turan, Fenerbahçe'de oynayan, bu sene takıma katılan, klübün aylık dergisinde "para için oynuyorum" diyen Sevet'ten azar yiyordu tüm stadın önünde ve canlı yayında( Arda da aşağı kalmıyordı hani, ikili birbine bağırıyordu). İşte futbolun ve taraftarlığın anlaşılmaz olmasına bir örnek. Normal bir durumda Servet linç edilirdi, ama o durumda çoğunluk "Servet haklı" dedi.

İkinci yarı başladığında bu sefer Song Afrika Kupası'na gitti, Ankaragücü'nden Emre Güngör adında bir genç geldi. Song-Tomas ikilisinin güvenirliğinden 6 ay içinde canlı bomba Servet-Emre ikilisine geçildi. Ama Servet ilk yarıda yakaldığı formu sürdürürken yanında oynadığı Emre ile muhtesem bir ikili oldu. Takım ligine en az gol yiyen takımı oldu. Servet'in kapıştığı Arda yıldızlaştı, yanındaki Emre milli takıma girdi. Sezonu sakat sakat tamamladı, her maçı alkışlarla tamamladı Servet. Kritik maçların kritik dakikalarında golünü attı, kritik puanları kazandırdı.

Ve 8-9 ay içinde gelinen nokta. Servet sezonun yıldızı oldu. Arda ve Topal ile beraber adı en çok anılan futbolcu. Şu an milli takımın en önemli kozu olarak sayılıyor. Fatih Terim onu İtalyanlara öneriyor.
Beğenilir veya beğenilmez. Belki de yine çok bariz hatalar yapacak belli olmaz.Ama şu bir gerçek ki adını koyamadığım kitleye sert bir tokat atmıştır Servet.İade-i itibar kazanmıştır. Sırf bu tokat yüzünden Servet'in daha iyi oynamasını istiyorum. Baki Mercimek'e,Selçuk Şahin'e 2-3 yazı aşağıda anlatılan Sabri'ye denilenler ortadayken Servet gibilerin kendini göstermesi lazım. "İyi futbolcu değil" demek, eleştirmek başka insanların kendi egosunu bu futbolcular üzerinden tatmin etmesi başka. Bu topçuları da ortada yem olarak bırakmamak lazım, onlar da Servet'i örnek alıp hırsla çalışmaya devam etmeli..

Futbol Sen Bizim Herşeyimizsin..

Kışlaya teslim oldum. Günlerden 12 Aralık 2007. Babamla vedalaştım, yanımda tanımadığım insanlar, bilmediğim bir yer. Soğuk bir havada soğuk bir ortam. Kamuflajımı aldım, artık tamamen yalnızım. Ürkütücü bir durum. İlkokula yeni başlayan bir çocuk gibiyim, babam geri gelse de beni alsa diyorum içimden. Saate bakıyorum babam gideli 1 saat olmuş, ve ben daha 5 ay orada olacağım. Binbaşıyla mülakat yapılacak. 240 kişi tek tek binbaşının yanına gidecek. Ben o güne kadar değil binbaşı uzman çavuş görmedim karşımda. Stres had safhada, bize sıra gelene kadar da belli ki gece yarısı olacak. Yeni tanıştığım 3 çocukla çıkıp hava alıyorum, kışlayı geziyorum. Gazino yazan bir kapının önünde duruyoruz, bi umut kapıyı açıyorum. Ve aradığımızı buluyoruz : Fenerbahçe - CSKA Moskova maçı.. "Avrupa'da Fener'in rakibini tutan" olarak izliyorum maçı.. Muhabbetler ediliyor, gırgır makara eğleniyoruz çayımızı içiyoruz, ve birbirimizi daha yakından tanıyoruz. Arada goller oluyor, Emre Tilev "Avrupa'nın yeni prensi" diye bağırıyor, askerlikteki ilk gece bitiyor. Sabah kalktığımızda binbaşı karşısına alıyor bizi, ne bir stres ne bir korku.. Gayet güzel geçen 1 ayın kıvılcımı atılmış oluyor böylece. Sadece futbol sayesinde ve ne yazık ki Fener sayesinde:=)

Acemilik yarılanmış.. Muhabbet sohbet aynen devam. Gülüp eğleniyoruz ama monotonluk var tabi. Yavaş yavaş sıkılıyoruz. Acemi olduğumuz için sürekli kontrol halindeyiz. Kışlanın imkanlarından faydalanamıyoruz. Dışarısı özleniyor yavaş yavaş, hatta kimine hızlı hızlı. Kışlada bir halısaha var ama kullanmamız yasak. Halısaha bize göz kırpıyor, kimi zaman komutanlar kimi zaman soğuk hava ilişkimizin ilerlemesini engelliyor. Güneşli bir pazar günü bir komutanımıza soruyoruz. Bu sefer ona soruyoruz çünkü o da bizden.. O da bir futbol sevdalısı. Kamuflajın altına Es-Es forması giyecek kadar fanatik. Çıkartıyor kamuflajı, formanın altına bi sort giyiyor ve maça başlıyoruz. Hayatımda oynadığım en absürd halısaha maçı belki de.. Sadece koşup topa vuruyoruz. Maç sonunda ise yine kahkahalar yükseliyor, herkes rahatlıyor. Tekrar neşe hakim oluyor bölüğe. Acemiliğin geri kalanını da atlatıyoruz çok güzel şekilde, sadece futbol sayesinde...

Usta'ya geçiyoruz. Herkes aynı şehirdeki 2 kışlaya dağılmış, bölükler birbirinden farklı ama. İş-güç-eğitim herkes koşturuyor. Birbirimizin yüzünü seyrek görüyoruz. Oysa çok ihtiyacımız var birbirimize keza herkes moral aşılıyor arkadaşına. Ve yine meşin yuvarlak araya giriyor. Galatasaray ile Fenerbahçe Türkiye Kupası'nda eşleşiyor. 2 tane maç şubat ayına damgasını vuruyor. İştimalar geç saate alınıyor, bütün kışla kantine toplanıyor. Dünyanın en kötü gösteren plazmasının karşısında yüzlerce erkek. 24 saat küfürle konuşanlar 90 dakika birbirini kırmamak için küfüre ara veriyor. Ama makara bitmiyor. TV göstermiyor, kalabalıktan ses duyulmuyor. Ne Migros ile Maraton arasında bize ayrılan yerdeyim, ne Kapalı'dayım, ne Caddebostan'da bir yerde ekran başındayım. Ama hayatımda izlediğim en keyifli derbi oluyor (rövanş tabi, diğeri 2.sırada). İki maç arasındaki günlerde yapılan makaradan giderler, bomba yorumlar bambaşka bir olay. Yine eğleniyoruz, tüm sıkıntıları unutuyoruz, sadece futbol sayesinde..

Bunlar gibi daha bir sürü örnek. Fenerbahçe'nin çeyrek final yürüyüşündeki her maç veya ligin kızıştığıanlardaki heyecan. Veya iştimalarda terör estiren bölük komutanını herzaman esas duruşta bekleyen bölüğün, çöpten çıkan patlak bir topla zıvanadan çıkışı... Bu sayede bütün dertleri, sıkıntıları unutuşumuz. Futbolun gücü mü denir buna ne denir bilmiyorum. Ama hayatımın çeşitli dönemlerinde beni sıkıntılardan kurtaran, hayatıma yön veren futbol, askerde de rahatlatıyor beni ve benim gibi birçok kişiyi. Bitmez denilen günler o esnada biter gibi gözüküyor, memleket yıldızlardan daha yakın geliyor. O nedenle askerden sonraki ilk yazımı bir teşekkür yazısı gibi yazıyorum. Ve ortaya şu gerçek çıkıyor, anca benim gibi bir manyak futbola teşekkür yazısı yazar.. Yine de bile bile lades: Teşekkürler futbol...

Yeni transfer

Ligler bitti, transfer sezonu açıldı, e biz de boş durmuyoruz haliyle. Kulübüyle bonservis bedelinde anlaştık, imzayı attı, biz de resmi siteden duyuruyoruz işte.
***
Kutay için yeni transfer demek ne kadar doğru bilmiyorum, daha geçen sene birlikte çıkardığımız FOE fanzin tazeliğini koruyor. Tık nefes kalmıştık bu işte, o askere gitti fanzin yalan oldu, ben de hem Aceto Balsamico'dan aldığım gazla hem de paslanmamak için burada birşeyler karalamaya başladım.
***
Tezkereyi aldı, geldi, kaldığımız yerden devam ediyoruz da diyebiliriz. Sadece format farklı.
***
En nihayetinde birlikten kuvvet doğar, doğacak...

1200 / 1.17.63

Daha açık yarış kazanamadığı için fotosu yok TJK'nin sitesinde. Henüz popüler değil. Turbo dün itibariyle 3. yarışını da kazandı. Taylık döneminde üstüste iki üç yarış kazanmanın anormal bir tarafı yok, geçmişte oldu bugün de olacaktır mutlaka. Ama post başlığındaki dereceyi bugüne kadar hiç görmedim. Bilmiyorum belki daha önceden olmuştur ama olmuş olsa dikkatimi çekerdi sanki diye düşünüyorum. Veliefendi 1200 metre çim pist rekoru kırıldı dün bana göre. 1.17.63... Üstelik bunu değerli kılan şey rekoru kıranın tay olması ve henüz 3.yarışını koşması. Şampiyon adayı olduğu belli, geçen sene Ayabakan'ın süpürdüğü üç yaşlılara mahsus tüm kupaları, bir aksilik yaşanmazsa bu sene Turbo kazanır.

Çarşamba, Haziran 4

Sabri vs Ronaldo

Post konusunu ek$i sözlük'te gördüm. İnsanlardaki genel kanı Ronaldo'nun eğer karşı karşıya oynarlarsa Sabri'yi perişan edeceği yönünde.
Ben hiçbir zaman Sabri'nin kötü oyuncu olduğunu düşünmedim. Çok hızlıdır, top tekniği vasatın üzerindedir, uzaktan isabetli şutlar atar, arasıra da güzel orta yapar Sabri. Rakip takımın taraftarı olarak kendisinden ve saha içerisindeki hareketlerinden zerre hazzetmem. Ama futbolu insanların üzerine fıkralar anlatacağı, espriler yapacağı kadar da kötü değil. Belki Ronaldo ile değil de Nani ya da Quaresma ile de karşı karşıya gelebilir veya her ne kadar ben Terim'in onu bu maçta oynatacağına inansam da Sabri hiç oynamayadabilir. Veya Ronaldo ile Balta karşı karşıya gelebilir ki bu gerçekten kötü olur.
Olur da karşı karşıya oynarlarsa genel kanının aksine Sabri'den efsane bir performans bekliyorum. Böyle maçlarda yıldızın karşısındaki oyuncu çok daha iyi motive olur. Tarih bunun gibi örneklerle doludur. En önemli örneği de Rocky I'deki Apollo-Rocky kapışmasıdır :)

Pazartesi, Haziran 2

Taraftar devrimi ve Zico

Futbolda işler iyi gittiği zaman herşey tozpembe görünür. Fenerbahçe ligde liderken ve şampiyonlar ligindellardır beklenen çıkışını yakalamışken denk geldi Azizldırım'ın başkanlıktaki 10.yıldönümü. Bu durum medyada 10 yıldır devamlı olarak üzerine tuğla koyan yönetim şeklinde yer aldı. Benim de aslında en çok katılmadığım durum bu. Mevzu stadsa, tesisse, boksörlerin iyi şartlarda çalışmasıysa, olimpik havuzsa evet. 10 yıldır olağanüstü işler yaptı Azizldırım ve sivri söylemleri ile sportif başarısızlığına rağmenrf bu sebeplerden dolayı bile benim için her zaman büyük başkandır, bu ayrı.
***
Ama geriye dönüp baktığımızda Fenerbahçe'de çok ciddi biçimde görülen zihniyet değişiminin öncüsünü yönetim olarak görmüyorum. Metin Aşık ve Güven Sazak döneminde futbolcu değirmeni olan istikrarsızlık abidesi Fenerbahçe'den, yapılan tek transferin Appiah olduğu döneme gelirken yönetim medyada yer aldığı kadar aslan payına sahip değildi.
***
2003 yılını kulüp tarihinde bir milat olarak kabul ediyorum. Bundan önceki koskoca 5,5 Azizldırım'lı senede sportif alanda Mustafa Denizli ile gelen tarihi şampiyonluk haricinde koca bir hiçtildırım'ın performansı. 2003'te Daum geldi, ümit milli takımın çekirdek kadrosu transfer edildi, Tuncay Fenerbahçe ile büyüdü, Van Hooijdonk gibi hem futbolculuğu hem adamlığı 10 numara olan biri transfer edildi ve kurulan bu istikrarlı yapı Fenerbahçe'nin son 5 yılda 3 şampiyonluk almasına, şampiyonluğun verildiği iki yılın ikisinde de 34. haftaya şampiyonluk şansını taşıyarak girmesine neden oldu ki birinde şampiyonluk kendi elindeydi. Kaydadeğer en önemli gelişme ise kuşkusuz bu yıl yakalanan çeyrek finaldi. Kurulum yönetimin hamlesiydi ama 2002-2003 sezonu bitirildiğinde artık Ortega transferi dahil yapılacak hata kalmamıştı. Mecburen doğruları yapmaya başladı desek yeridir.
***
Daum o dönem için doğru sayılabilecek bir transferdi, Van Hooijdonk Fenerbahçe tarihinin en iyi transferiydi, alınan gençlerle de rekabetçi bir takım oluşturuldu. Bu noktada yönetime hakkını teslim etmek lazım. Ama süreçte önemli hataların sebep olduğu krizler de yaşandı ki bence ilk büyük hata Anelka transferiydi. Şampiyonlar Ligi'nde 3 maçta hiç gol yemeyip kalan 3 maçta ki bu üç maç ciddi rakiplerin mutlak kazanması gereken önemlinavlardı, 13 gol yenmesi takımın savunma zaafiyetini ıkça gösteriyordu. Böyle bir ortamda Anelka'nın transferi, attığı kritik gollere ve takım oyuncusu olmasına rağmen Luciano gibi savunma özürlü bir stoperle yola devam edilmesine neden oldu. Bu kritik hata 2003-2008 dönemindeki başarılı periyodda taraftarın ilk kez homurdanmaya başladığı Real Zaragoza elenişine neden oldu. O yıl Fenerbahçe tarihinin en büyükrsatlarından birini tepti, zira UEFA Kupası'nı CSKA Moskova gibi yetenekli oyunculardan kurulu olan ama deneyimsiz bir takım kazandı. Taraftar da burada ortaya çıktı diyebilirim. Kimse haftaiçi alınan Zaragoza mağlubiyetinden sonra haftasonu zavallı Kayseri'ye atılan 7 gole inanmadı. Zaragoza maçında kulübede sinen Daum'un Kayseri'ye atılan gollerde yaptığı sevinç gösterisi tepkilere neden oldu. Taraftar Daum'un yeterisizliğini daha Avrupa'daki ilk deneyiminde anladı çünkü bu takımla daha iyisi mümkündü. Bu takım ne Manchester'dan 6 yiyecek ne de Zaragoza'ya elenecek seviyedeydi.
***
Taraftarın bu homurdanmalarına yönetim sessizdi çünkü takım ligde iyi gidiyordu. O dönem lig şampiyonluğunun kendileri için yegane başarı olmayacağını ispat edecek hiçbir girişimi olmadı Fenerbahçe yönetiminin. Ezeli rakip de ligde geride kalınca herşey sütlimandı. E taraftar neden mi homurdanıyordu? 2000 mayısından sonra hiçbir yerel başarı tatmin edemezdi ki Fenerbahçe tarraftarını...
***
Fenerbahçe taraftarı iki yıl üstüste gelen şampiyonluğa rağmen, yapılan transferlere harcanan paralara rağmen Avrupa'da bir türlü gelmeyen başarının sorumlusu olarak Daum'u görüyordu ve bu noktada yönetimle ayrılıyordu. Bu bana göre, en azından benim şahit olduğum Fenerbahçe tarihinde bir ilkti, taraftarın gerçekten zihniyet değiştirmeye başladığının, tek başarının şampiyon olmak veya her sene coşkuyla kutlanmasına rağmen Galatasaray'ı yenmek olmadığının anlaşılmasıydı.
***
Orta alandaki yetersizlik Appiah ile giderildi yeni sezonda. Savunma ise halen yetersizdi. Aslında yetersiz olan Fenerbahçe'nin düzgün takım savunması yapamamasıydı. Stoperin Luciano, sol bekin Ümit Özat iken de belli bir standardı tutturabilirsin ama Daum bu sorunu çözmek için hiç çabalamadı. Hesap vermek zorunda olduğu kişiler için lig şampiyonluğu yeterliydi nasılsa. Elindeki takımda sıkışan maçları kah kornerle, kah frikikle, kah olmayacak bir asistle açan Alex gibi virtüöz vardı.
***
Şampiyonlar Ligi'nde ise grubu zordu Fenerbahçe'nin. Bu sefer deplasmanda bile üstün oynayarak yendiği Sparta Prag yoktu grupta. Üçüncü torbadan gelen takım Schalke idi. Appiah, Anelka ve zaman zaman Alex'in çabaları ile alınan 4 puan ve grup sonunculuğu en azından benim için beklenen birşeydi. Bu dönemde ayrıca yabancı sınırlaması tartışılır oldu. Ama bana kalırsa Daum'un kadrosu hiç de kötü değildi. Anelka, Nobre ve sağlam bir Appiah vardı elinde. Öte yandan grup maçları esnasında yönetimin ve teknik heyetin avrupa kupası maçlarına yaklaşımı ile lige ve derbilere yaklaşımı en çok bu yılda ortaya çıktı yani Aziz Yıldırım'ın 8.yılında. Hafta içinde Milan karşısında Kadıköy'de perişanları oynayan Fenerbahçe, haftasonunda çok üstün bir oyunla, orta alanın hemen her yerinde basarak Galatasaray'ı Ali Sami Yen'de 1-0 yenmişti.
***
Ligde aksaklıklar ortaya çıkmadığı sürece Avrupa'da görünen kel rahatsız etmiyordu yönetimi. O aksaklık 14 Mayıs 2006 günü bir bahar akşamı yaşandı ve 2003'ten beri devam ettiği söylenen istikrarlı Aziz Yıldırım yönetimi bu süreçteki ilk olağanüstü durumla karşı karşıya kaldı. Kriz iyi yönetilemedi, başkan istifa etti, üstüne bir de geri döndü ve Fenerbahçe bir an önce ayağa kalkması gereken bu dönemde altın değerinde 2 ay kaybetti ve bu kayıp Dinamo Kiev gibi vasat bir takıma elenerek şampiyonlar ligine girememeye maloldu.
***
Yönetim dağılmışken, teknik direktör belli değilken, gidedek kalacak belli değilken, 14-21 mayıs haftasında kombine sırasına girip sükûnetini koruyanlar, zihniyet değişiminin her zaman yönetenler tarafından empoze edilmeyeceğinin, bazen bilinçsiz kitlelerin de kabuk değişiminde etkili olabileceğinin göstergesiydi. 15 mayıs günü kombine sırasına girmek, 5 yedikten sonra gerzek bir refleksle forma giymekten çok daha bilinçli ve ciddi bir destektir, ayrıca maddi boyutu da düşünürsek bir yatırımdır.
***
Stoper mevkiinde 3 yıldır sırıtan eksiklere rağmen doğru bir hamle ile daha 2005 yazında Appiah gibi mantıklı bir transfer yapılmışken, bir sene sonra yani Aziz Yıldırım yönetiminin 9.yılında, transferin bitimine bir kaç gün kala 4 tane yabancı transferinin yapılması, yaz aylarındaki berbat kriz yönetiminin taçlandırılması olmuştu adeta.
***
Bu dönemde Zico ile devam ediliyordu yola.
Nasıl ki 2003 yılı 100 yıllık kulüp tarihinde bir milatsa, ama yönetimin zoruyla ama kendi kendine yaptığı sistem değişikliği ile ekim 2006'daki Newcastle maçına bu yıl ki çeyrek finalin temeli olan 4-4-1-1 ile çıkılması da bana göre ikinci milattı. Fenerbahçe bu tarihten sonra oynadığı hiçbir Avrupa kupası maçında rakibinden daha kötü oynamadı, ezilmedi, başabaş mücadele etti.
***
Taktik yetersizliği yüzünden eleştirilen Zico, dahi denilen Daum gibi hatalar yapmadı bundan sonra, ne bileyim Manchester United maçına üçlü defans ile çıkmadı mesela, veya Zaragoza maçında orta alanda tek başına Selçuk'u bırakıp taraftara yuhalatmadı, 0-0 giden Lyon maçında orta alandan Deniz'i çıkartıp oyuna Mehmet Yozgatlı'yı alarak orta alanı ve maçı rakibe de vermedi. Çok daha standarttı, durağandı ama beyefendiydi. Hiçbir maçta oyuncularını suçlamadı. Kurduğu inanılmaz insan ilişkileri sayesinde, büyük bir acı yaşayan Deniz'i üstelik istikrar abidesi Aurelio'yu kesmeye varacak kadar sahiplendi.
Ama sezon sonunda şampiyonluk gelmeseydi Zico ile yollar ayrılırdı. Gerçi Zico da o dönem çok güven vermiyordu. Az Alkmaar maçının göz göre göre gitmesi tamamen onun hatasıydı bana göre.
***
2007-2008 sezonu ise Zico Ve Fenerbahçe'nin sezonu oldu. Ben dahil kimsenin faydalı olamayacağını düşündüğü Deivid'i adeta yeniden yarattı. Küçük maçların büyük oyuncusu Alex sorumluluk alan biri haline geldi ki bu noktada ona kaptanlığı veren yönetime de topu atmak lazım. Gerçi Tuncay'ın, Ümit'in ve Rüştü'nün aynı anda takımdan ayrılması onlara farklı bir seçenek de bırakmamıştı.
***
Geçen sene oynanan avrupa kupası maçlarında yakalanan tempo ve olumlu futbol bu sene Appiah'ın katkısızlığına rağmen Deivid'in, büyük bir sükse ile transfer edilen Roberto Carlos'un ve bence sezonun en iyi transferi ve yılın oyuncusu Gökhan Gönül'ün katılımıyla mucizevi bir çeyrek final getirdi Fenerbahçe'ye. Mucizevi çünkü kimse beklemiyordu. Hele hele Sevilla maçının ilk 10 dakikasından sonra hiç kimse. Zico'nun takıma kazandırdığı belki de en önemli şey ise kimlikti. Skor ne olursa olsun, demoralize olmayan, sakinliğini kaybetmeyen başını dik tutan bu takımın kurucusuydu Zico.
***
Değişti, olgunlaştı, zihniyet değiştirdi denen yönetim ise bir şampiyonluk gitti diye bu Zico ile hala sözleşme yenilemedi. Tamam arkasında mutlaka maddi manevi sebepler vardır ama aynı yönetim şampiyon olsak bu işi bu kadar uzatır mıydı? Taraftar ise hep aynı. Zico ile devam edilmesinden yana çoğunluk. Çok kötü oynanıp üstelik Galatasaray'a kaybedilen bir lig finali ve kaybedilen şampiyonluğa rağmen. 23bin küsur kombineden bahsediliyor ki cidden korkunç bir rakam. Avrupa'da bu rakam normal olabilir ama Türkiye'de olağanüstü bir katılım.
***
Yönetim ise hatalar yapmaya devam ediyor. Emre'nin bu sayfa kadar temiz altın gibi bir kalbi ve efendi bir kişiliği olsa bile müzmin sakatlığı ve telaffuz edilen yıllık 3,5 milyon euro gibi bir rakam hatanın boyutunu gösteriyor. Emre bundan sonra hiç sakatlık yaşamaz ki temennim o yönde ve muhteşem oynasa bile bu durum mevcut şartlar altında yapılan transferin yanlış, ödenen bedelin çok olduğunu değiştirmez. Basında geçen bir diğer isim ise, daha geçen hafta tek forvetli düzende neler yapamayacağını gösteren Nihat Kahveci. Fenerbahçe ise tek forvetli bir oyun formatına sahip.
Zico mu? Emre transfer edilirken ona soruldu mu bilmiyorum. Hani teknik direktöre soruluyor ya transferler artık...

Emre ile Alex birlikte oynar mı?

Emre'nin transferinden sonra son dönemde bu soru sorulur oldu spor medyasında, insanlar bunu tartışıyor. Futbol ülkesi olduğumuzu iddia ediyoruz, ülkenin en prestijli kanallarından biri satın aldığı UEFA finalini banttan veriyor, yıllardır gözümüzün önünde olan adamın tarzını Alex'e benzetiyoruz ve bir arada oynarlar mı diye bir soru üretiyoruz. Emre önlibero. Selçuk gibi önstoper* de değil önlibero. Bildiğin oyun kurucu. Geriye gelip oyunu başlattığı maçlar hariç ki iki senelik Daum döneminde öyle bir sahne hatırlamıyorum, Alex Fenerbahçe'nin oyun kurucusu falan değil. Deivid bile daha çok oyun kurucu, özellikle orta alana geçtiği dönemlerde.


Emre'nin Alex'le birlikte sahada olduğu maçlarda, oyun kurma konusunda Alex'in yükünün hafiflemesi gibi birşey ortaya çıkar ve bu da onun kendisini hücuma daha çok konsantre etmesine vesile olur. Top paylaşımı konusunda ise ikisinin topu paylaştığı noktalar da farklı. Alex daha önde top alacak saydığım sebeplerden ötürü. Tümer-Sergen yanyana oynar mı veya Tümer-Alex yanyana oynar mı gibi sorular üzerinden benzetme yapmak da hepten yersiz. Emre oynadığı maçlarda takımın pres güçlerinden biri. Önde de basıyor, geride de. Ne Sergen ne de Tümer gibi takım savunmasından kaytaran bir tip değil.
Bu arada geçen gün Emre'nin Newcastle-Fenerbahçe maçındaki görüntüleri gösterildi transfer haberlerinden bahsederken. Orda bile görüntülendiği pozisyonlarda kasığını tutuyordu, nitekim sonradan oyundan çıktı. Kulüp doktorlarımızın harika(!) performanslarını da göz önüne alırsak, olay Alex ile yan yana oynar mı sorusundan öte olur.
*Bu önstoper kavramını ilk kez Öztürk Pekin kullanmış Lig Tv'de. Daha sonra Mehmet Demirkol önliberolarımızın oyun kurma yetilerinin ekskliğinden dem vurarak bunu bilinçli biçimde tanımlamıştı sene içinde ve bu harika kavram için Öztürk Pekin'e teşekkür etmişti.

Cumartesi, Mayıs 31

Ayabakan

9'da 9. 3 yaşındayken rakipleri arasında onu geçme başarısını gösteren olmadı. Bu yıl koştuğu iki yarışı da kazandı. Ne zaman geçilecek bilmiyorum. Bu sene Kafkaslı, İzbatur ve Çetin'le kapışma fırsatı bulamadı henüz. Çıkıyor, koşuya tempoyu veriyor, son ana kadar lider kalıp kazanmayı biliyor. Ama uzun mesafede mesela yukarıdakileri geçtim, Uçanbey gibi çok kuvvetli sprinti olan bir ata karşı direnebilir mi, şimdilik soru işareti. Eşgal olarak da tipik bir Özgün yavrusu. Kardeşlerinden bazılarının Odin, Odinhan, Özgünhan olduğunu ekleyelim...

Emre

Transferde resmi site açıklama yapmadan doğruluğuna inanmıyorum, açıklanmış. Eski dönemde topçu imzayı atar, bayrağı öperdi biz de öyle inanırdık, artık işler değişti.
Bazı transferleri teknik taktik açıdan değerlendirmek gelmez insanın içinden, bu da öylesi. Sevabıyla günahıyla taraftarın sevmediği bir adamı transfer etti Fenerbahçe. Tıpkı Tümer gibi. Eee kurumsallaşmak(!) kolay değil, insanı bazen yutkunduruyor böyle acı acı.
Ajanslarda bir de Terim haberleri geçiyor. Zannetmem. Zannetmek istemiyorum. Sanırım Zico ile yenileyecekler sözleşmeyi, ülkesinde bir programa konuşmuş. Zico ile sözleşme yenilenmesi çeyrek finalden sonra ikinci kayda değer olumlu gelişmedir.

Cuma, Mayıs 30

Lainey

George: you know... all these years, i've always wanted to see the two of you get back together.
Elaine: well, that's because you're an idiot.

Ribella dönüyor

Veliefendi'nin görüp görebileceği en güzel İngiliz kızı...
Eğer bir aksilik olmaz da yarıştan çıkarılmazsa 9 yaşındaki Ribella pazar günü sezonu açıyor. Bu kariyerdeki bir kısrağın 9 yaşına kadar koştuğunu görmemiştim. Mutlaka iyi durumda ki koşturuluyor yoksa Selman Taşbek istemezdi. 2006'da Sabırlı'ya geçildiği rekor dereceyle biten Adnan Menderes Koşusu'ndan sonra bir süre dinlendirilmiş, çiftliğe çekilmişti. Fakat aynı yıl koşulan Enternasyonel Topkapı Koşusu'nu kazanınca ki benim hayatımda gördüğüm en güzel yarıştır, yeniden devam etti. O yarışı son 200'de Kaneko'nun neredeyse 50 metre arkasında ve Sabırlı ile beraber son sırada olmasına rağmen inanılmaz bir sprintle 1. bitirmişti.
Sadi Eliyeşil Koşusu, 1400m çim. Eğer Selim Kaya çok geriden takip etmezse yarışı, Ribella yine kazanacaktır.

Türkiye 2-0 Finlandiya

Hücum hattında özellikle de ilk yarıda iyi görünmemiz, 4-3-3'e dönen 4-5-1 de en uçtaki adamın Nihat olamayacağı gerçeğini değiştirmiyor. Baktığımız zaman Nihat yine olumlu işler yapamadı. Kimse de kızmasın ona, Vilarreal'de 18 tane atarken farklı bir sistemde oynuyordu. Mehmet Demirkol'un da dakika 80 olmasına rağmen ısrarla Semih'le yanyana görmek istemesinin sebebi de bu. Onun dışında Emre, Hamit ve Marco'dan oluşan 3'lü blok gayet diriydi. Ama genelde Emre hariç dikine oynayan yoktu, o da Mevlüt'ü kaçırdı bir iki pozisyonda. Bu üçlüden birinin Tümer olmasını isterim çünkü oyunun sıkıştığı anlarda ki dün bunu Finlandiya önde basmadığı için çok gördük, oyunu açacak yaratıcı oyuncudur Tümer. Bu durumda Sabri kulübeye Hamit onun yerine geçer.
Arda-Tuncay seçimini rakibe göre yapmalı Terim. Portekiz maçı için Tuncay belki daha iyi bir seçim olabilir ama mutlak galibiyet istediğimiz maçlarda daha teknik Arda seçilmeli diye düşünüyorum. Yine de bu iki oyuncu da geride ne iyi ne kötü olan Balta'ya yeterli desteği vermeliler, özellikle Portekiz maçında. Mevlüt koşu yoluna top atıldığı zaman etkili olan, geniş alan oyuncusu. Dün sevdiği topları aldı ve ben bu maçı herkesin Mevlüt'ün tarzını tanıdığı maç olarak nitelendiriyorum. Nihat'ın onun bölgesine geçmesi ve Semih'in ilk 11'de başlaması en doğrusu olacaktır. Portekiz maçına böyle başlayacağmızı düşünüyorum.
Defans yine dökülüyor. Hele ilk yarıda 3 tane Finli'nin vuramadığı bir top vardı ki, değil Portekiz İsviçre bile bunları affetmez. Gökhan Zan çok ağır. Servet'in 8 gün sonraya kadar daha da toparlanacağını düşünürsek, Emre Güngör'le beraber oynamalı. Emre daha çabuk ve kesici. Ama 3 maça da ilk 11 başlayan Gökhan belli ki Terim'in ilk tercihi.
Ve Semih... Attığı gol çoğu insan için hiçbirşey ifade etmeyebilir. "Beleşçi işte, boş kaleye atar anca" gibi düşünenlerin çoğu Flippo Inzaghi'nin kariyeri boyunca attığı bir araba golü şansa bağlayanlardır. Durması gereken yeri çok iyi biliyor, golden önce yaptığı koşuda ofsayttan kurtulup tekrar ceza alanına depar atması pozisyon bilgisini gösteriyor. Çok daha fazla şansı hakediyor. Bu formatta, onsuz galibiyet alacağımızı sanmıyorum.
Ama dediğim gibi bunlar benim yalan yanlış düşüncelerim. Hocanın ne düşündüğü önemli. Dün sanıyorum biraz daha düşündüğüne yakın oynadık. Ha yeterli mi, bence değil.

Perşembe, Mayıs 29

F

Aslında uzun zamandır birşeyler karalamak istiyordum F dergisi ile ilgili, kısmet bu zamana imiş. Oyuncular hakkında kariyerlerini anlatırken kof bir duygusallığa giriliyor gereksiz detaylar verilerek. Şimdiye kadar iyi ki okumuşum dediğim bir sayısı olmadı. Çoğunu da okumadım zaten. Hele kapaktaki başlıkları yok mu! Biraz örnekler vereyim bari. Müslüman kral Hakan Şükür, sevimli taklacı Robie Keane, kalede bir balet Dasaev (belki de balettir), ilk imparator Denizli(?!), bebek yüzlü katil Owen, bir daha çal Maestro (Pirlo için), futbol şövalyesi Tommasi, hapsedilmiş ruh Sol Campbell. Ne ki bu? Nedir bu başlıklar, nedir bu gereksiz romantizm? FourFourTwo candır ama.

Selametle#2

Bu blogdaki bilmem kaçıncı Kezman konulu post. Rus gazetelerine konuşmuş en son. Türkiye Ligi'nin seviyesi düşükmüş de bilmemne de. Buraya gelirken de küçümsemişti bizim ligi 30 golün altına inmem diyerek. İki senede atamadı o kadar, Alanya maçındaki şovunu(!) saymazsak.

Trabzonspor 2008-2009

Birkaç göze batmayan transferin ardından hakkında yorum yapamayacağım Oftaş'tan stoper Giray ve bana göre ligin en iyi stoperlerinden biri olan Egemen'le anlaştı Trabzonspor. Burak ve Selçuk ile de anlaşıldığı söyleniyor bugün medyada. Burak'ı bilmiyorum, kesin yorum yapmak yanılgıya düşürebilir, ama belli bir standardın altına inmeyen Selçuk İnan, Ayman'ın karate kid, en teknik oyuncunun Hüseyin Çimşir olduğu Trabzonspor orta alanına çok şey katacaktır. Bu oyuncuların transferiyle rakiplerin kadro derinleştirme çabaları da rafa kalkacak. Üstelik hala takımın yabancı kontenjanı var. Uçmadan, mantıklı yabancı transferleriyle çok iyi bir takım kurabilir Trabzonspor. Araba güzel olacak ama ben direksiyondaki isimden şüpheliyim.