futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Eylül 14

Tarihe İmza

Günlerden 21 Nisan 2001...

İstanbul'da ılık bir bahar günü. Fakat güneş yüzünü göstermemekte ısrarcı. Sabah saatlerinde sıkı bir yağmur da yağmış. Belki yine yağabilirdi. Mahallede top oynamak için uygun ekibi ve zamanı bekliyoruz ama aynı zamanda da vaktimiz sınırlı. Zira akşam lig maçları var...

Tam o sırada arkadaşlarımızdan biri mahalleye girdi. Bağıra bağıra "Oğlum, Cadde'de Maxim Romaschenko'yu gördüm. Yanında da Ramazan Tunç vardı" dedi.

Şimdi geriye dönüp bakınca o anın ne kadar saçma olduğunu hissedebiliyorum. Sivil kıyafetli Romaschenko'yu tanımak herkesin harcı değildi. Fakat bizim mahallenin Süper Lig ilgisi ve atmosferi bir başkaydı. Bizim için o anda ilginç olan, bu insanların Bağdat Caddesi'nde yürüyüşe çıkmış olmasıydı. Zira akşam onların maçı vardı. Ligde üçüncü sıradaki Gaziantepspor'un futbolcularıydı, akşam Fenerbahçe ile Kadıköy'de karşılaşacaklardı ve Kadıköy sokaklarında gezintiye çıkmışlardı. 

Yok olmuyor; 2023 yılında bu cümlelerin hepsi sürrealizmin doruklarında dolaşıyor. O zaman bize ilginç gelen sadece konaklama yerini bize yakın bir yer olarak seçmeleriydi. Geri kalan her şey normaldi...

Yine de bu haberin bizde bir etkisi olacaktı tabi. Mahallenin Galatasaraylılardan ikisi olarak ben ve benden dört yaş küçük olan Mahir; hemen toparlandık. Belli ki Gaziantepspor, Suadiye Hotel'de kalıyordu. Biz de otelin önüne gidecektik. 1993'te büyüklerimizin United kafilesine yaptığı 'uyutmama" operasyonunun tersini icra edecek ve şampiyonluktaki rakibimizin rakibine moral verecektik. İki üç topçuya yalnız olmadıklarını hissetirsek, onlar da maçta o motivasyonla sahaya çıkarsa, sonrasında da maçı kazansalar... 

Yıllar sonra "O sonuçta bizim de payımız vardı" derdik...

Hemen otelin önüne gittik. Oraları bilenler bilir. Otelin olduğu sokak biraz hareketlidir. Hele bir cumartesi gününde oldukça canlıdır. Şu anda da öyle. Tabi o dönem İstanbul'un nüfusu şu ankinin yarısıydı ama yine de o zaman bile aynı sokakta dürümcüler, sinema salonları, kafeler ve dükkanlar mevcuttu. Haliyle orada durup, bir futbol takımını beklemek fark edilecek bir durum değildi. Kimse bizi kovamazdı.

Fakat öte yandan gelen giden de yoktu. Madem bu adamların bir kısmı caddede gezmeye çıkmıştı, o zaman otele giriş çıkışları olmalıydı. Fakat bir hareket yoktu. Çıkıp tezahürat yapacak ve ilgi çekecek kadar da delirmiş değildik. En sonunda Mahir ile muhabbet ederek, biraz daha beklemeye ve sonrasında dağılmaya karar verdik. Sonuçta Gaziantepspor da kendi bacağından asılabilirdi. İlla bizden destek almak zorunda değildi. Zaten onlar da; her ne kadar altı puan geride kalmış olsalar da, şampiyonluk yarışındaydı. 

Derken bir futbolcu geldi otelin önüne. Fakat bu futbolcu Gaziantepsporlu değildi. Hatta bölgenin takımı Fenerbahçeli de değildi. Bu oyuncu Beşiktaşlı'ydı! Gelen isim, Ahmet Dursun'du. Yanlış hatırlıyor olabilirim ama sanırım motosikletle gelmişti, zira bundan sonra yaşanan tüm gelişmeler bir motorun civarında gerçekleşmişti. 

Ahmet Dursun otelin önünde durdu. Görevlilerle bir şey konuştu. Ve karşı kaldırıma geçip, bizim yanımızda beklemeye başladı.

Beşiktaş, yarışa havlu atmıştı aslında ama o durum pek kabullenilmemişti. Fakat son noktayı bir gün önce koymuştu. Samsunspor ile İnönü'de 0-0 berabere kalmıştı. Taraftarların çok büyük tepkisi vardı o gece. Mehmet Özdilek penaltı kaçırmıştı. Buna rağmen tepkilerin adresi Şifo değil, o sezon bekleneni veremeyen Ahmet Dursun'du.

Hatta Ahmet Dursun bizim yanımızda beklerken de karşı kaldırımdan tepkiler gelmeye devam etti. Tabi muhitin rengi belliydi. Fenerbahçeliler çoğunluktaydı. Tepkiler de onlardan geliyordu. Ve daha çok dalga geçer nitelikteydi...

15 yaşındaki ben; 11 yaşındaki Mahir ve yanımızda rakip taraftarların dalga geçtiği milli futbolcu Ahmet Dursun.... Muhteşem bir üçlüydük...

Adam sinirlenip hıncını bizden çıkarmasın diye düşünürken, üçlü grubumuzun sayısı dörde çıktı. Tabi diğer ikili bizi grubun bir parçası olarak görmüyordu muhtemelen. Fakat fiziksel olarak çok yakındık. Uzaktan görenler bizi de ekibin bir parçası hissedebilirdi.

Gruba eklenen dördüncü ise Erhan Albayrak'tı! Gaziantepspor'un sol kanat oyuncusu. Yanımızda duran iki futbolcu, iki sene önce Kocaelispor'da beraber oynamışlardı. Ayrıca iki gurbetçi oyuncuydu. Belki de Almanya'dan tanışıyorlardı. Neyse ne; sonuç olarak Ahmet Dursun, Erhan Albayrak ile hasret gidermeye gelmişti.

Aslında bakınca o da bizim gibiydi. Biz de Ahmet de, Gaziantepsporlu oyunculara maç öncesi başarı dileğinde bulunmak için oradaydık. Biz çok sansasyonel bir iş yapacağımızı düşünerek hareket etmiştik ama karşımıza sadece Erhan Albayrak çıkmıştı. O da Ahmet Dursun sayesindeydi...

İkili Almanca muhabbete başladılar. Ben o dönem okulda Almanca öğrenmeye başladığım için biraz anlayabiliyordum konuşulanları. Büyük ihtimalle onlar iki ufaklığın (zaten ergendim ama ayrıca o dönem yaşıma göre de ufak gösterirdim) kendilerini anlamadığını düşünüyorlardı. Kadıköy sokaklarında hayattan ve kadınlardan bahsettiler ama Kaybedenler Kulübü kadar karizmatik bir muhabbet değildi sanırım! 

Yine de günahlarını alamayayım, ne de olsa Almanca dönem notum iki ay sonra güç bela 3 olacaktı.

Ortamda kendimizi fazlalık olarak hissetmiştik. Artık gitme vaktiydi. İşler planladığımız gibi gitmemişti. Ama boş yere gelmiş olmak da istemedik. Nedendir bilinmez; o gün Mahir'in çantasında defter vardı. Hatta neden çanta vardı onu da hatırlamıyorum. İki oyuncudan imza istedik. Normalde öyle imza koleksiyonu yapan çocuklardan değildik. Fakat mahalleye de boş dönmek istemiyorduk.

Onlar da sağ olsunlar, defterden kopardığımız sayfaları imzaladılar.


Ahmet Dursun'un az önceki tepkilerden dolayı üzüldüğünü, yüzünün düştüğünü hissetmiştik. Ona "Üzülme ağabey, sen iyi futbolcusun" dedik.

Erhan Albayrak'a ise "Abi inanıyoruz sana, bu akşam golün var. Bir şey yok bunlarda; yenersiniz" dedik.

Kötü günler geçiren ve bizi kırmayan Ahmet'e biraz gönlü olsun diye söylemiştik o cümleleri ama Erhan'a gerçekten inanıyorduk.


İnandığımız da gerçekleşti aslında. Akşam saat 19.00'da maç başladı. Erhan, 40. dakikada golünü attı. 0-2 yapmıştı skoru. Devre biterken de 0-3 olmuştu. Gerçekten Fenerbahçe'de bir şey yoktu. Gaziantepspor yeniyordu... Galatasaray da şampiyon olabilirdi.

Fakat ikinci yarıda her şey değişti... Geri kalan 45 dakika tarih oldu. Süper Lig tarihinin en unutulmaz maçlarından biri oynandı.

Bize de o günden yadigar ikişer tane kağıt parçası kaldı.. 

Cumartesi, Eylül 2

Kazananı Dövmek

 

Türk futbol kamuoyundaki tahammülsüzlük ve tatminsizlik kendi rekorlarını kırmaya devam ediyor. Eşik her geçen sene biraz daha yukarı çıkıyor. 

İşte örnek Galatasaray! 2023 yılı içinde sadece iki maçta yenildi ama buna rağmen taraftarı memnun değil, medyadakiler de taraftardan alkış almak için oyuncuya ve teknik heyete karşı kılıç kuşanmaya devam ediyor.

Son olarak Galatasaray, Molde ile iki maç oynadı. Çok mu iyiydi? Değildi. Hatta Molde daha iyiydi. Bunlarda bir sorun yok; tartışmayacağız. Kabulleniyoruz. Fakat günün sonunda Galatasaray kazandı mı? Kazandı. Üstelik iki maçı da kazandı. Kalitesi, işi kotarmaya yetti. Önemli olan da buydu.

Geçen sezon şampiyon olan takımın ağustos ayındaki durumunu hatırladıkça, bu sene daha iyi bir Galatasaray olduğunu da söylemek mümkün. Tabi ki sabır beklemek hayalcilikle eş değer artık. Fakat keşke en azından kazanılmış kredinin bir değeri olsa...

Aslında problemin kilit noktası basın. Zira taraftar, hoşumuza gitse de gitmese de takımından en iyisini isteme hakkına sahip. Karşısında bir Alman, Fransız, PSV, Benfica değil de Norveç Ligi şampiyonunu görünce, yaz boyunca yıldız oyuncuların adı da manşetleri süsleyince içeride dışarda rahat maçlar izlemek istiyor. Zaten taraftar oturup Norveç Ligi izleyecek, oradaki takımların analizini yapacak değil. Molde’nin nasıl bir takım olduğunu bilme sorumluluğuna sahip değil. Fakat bu eşleşmenin gideceği noktayı insanlara hazırlama ve açıklama misyonu da birilerine ait. 

Tabi ki günde 25 saat tweet atıp, dijitalde muhabbet edenler...

Kısa bir özet geçelim. Molde zaten bahsedildiği kadar kötü takım değil. Neden öyle bahsedildiğini de bilmiyorum. Gerçi artık "kötü takım" olarak da vurgulanmıyor. Ne kadar iyi takım olduğundan bahsediliyor. Fakat bunun da sorumlusu Galatasaray kadrosu oluyor. Yani konuşmalar, atılan tweet'ler, eleştiriler özetle şuraya geliyor: 

"Molde, aslında kötü takım değilmiş. Biz kötü sandık ve sizden dışarıda üç, içeride beş atmanızı bekledik. Fakat fena takım değilmiş. Gayet iyiymiş. Fakat nasıl olur da siz yine de beklediğimizi gerçekleştirmez ve dışarıda beş, içeride üç atmazsınız"

Bodo ve Molde, Norveç Ligi’nde standartların üzerinde olan iki takım. Bodo, 2020 ve 2021’de Norveç’te şampiyon olmuştu. Bu şampiyonluklar çok anlamlı durmayabilir. Fakat bu esnada Avrupa kupalarında mücadele etmiş ve Avrupa’nın devlerine kafa tutmuştu. Mesela 2020’de Milan ile oynadıkları tek maçlık turda, rakibe ecel terleri dökmüştü. Esas bombayı da ertesi sezon Roma’ya altı atarak patlatmıştı. Geçen sezon Bodo sallantılıydı ama yine de fena değildi. Molde de işte bu Bodo’nun 18 puan önünde şampiyon oldu.

Molde de yakın dönemde Fenerbahçe’yi Kadıköy’de 3-1 yenmiş, Trabzonspor ile penaltılara kalan bir tur oynamıştı. Yani aslında bu takımları az çok izlemiştik.

Tabi ki bu takımları turnuvaların başaltı ekiplerı arasında göstermeyeceğiz. Fakat bunlar da bir Zalgiris, bir Tirana, bir Zimbru da değil. Haaland’ın, Benfica’nın en sevilen oyuncusu haline gelen Aursnes’in bir zamanlar oynadığı takımlar. Chelsea'ye, Milan'a oyuncu yolluyorlar. Şimdi de Emil Brevik gibi isimleri piyasaya sürmeye hazırlanıyorlar. Yani topu bilen ekipler. Rakip kalenin yolunu bulabilecek, oraya ulaşınca da topu kaleye sokabilecek takımlar. Özellikle sezonun bu zamanlarında onlarla kıran kırana maçlar oynamak zorunda kalabilirsiniz. Bunu Milan da Roma da yaşadı; bizim onlardan farkımız, ayrıcalığımız ne?

Bazı yorumcular Molde’den 11’ini sayamadığından bahsediyor. Muhakkak bu vurgunun nedeni, kadrosunda yıldız oyuncu bulunmamasından. Oysa pratikte yanlış bir cümle. Zira Molde, kadro istikrarı ile öne çıkıyor. 2018’den beri aynı teknik direktör çalışıyor. İki sene önce Trabzonspor’a karşı oynayan kadronun neredeyse yarısı, bu sefer Galatasaray’a da rakip oldu. Galatasaray’da ise Muslera ve Kerem dışında üç sezonu tamamlamış oyuncu yok. Şimdi bunlara hiç değinmeden, sadece piyasa değerlerine bakıp Galatasaray'dan rahat galibiyet mi bekleyeceğiz? Neden ki?

Üstelik yakın tarih bu tip maçlarda yaşanan kazalarla doluyken. Galatasaray yola devam etmiş, üç eleme grubunu aşmış ve kendini gruplara atmış. Bu neticenin ardından suların biraz durulması gerekmez mi? Önemli olan sizin tatmin seviyeniz mi? "Ben fikrim ve bilgim olmadan rakibi küçümsedim. Bu doğru değilmiş. Ama yine de benim beklediğim gibi olmalıydı" şımarıklığı biraz terk mi etse artık bizi?

Oysa tam tersi olmaya devam ediyor. Mesela şimdi de Beşiktaş, Bodo ile eşleşti. Bir de Brugge var aynı grupta. C.Brugge’u yenebilen sadece tek bir Türk takımı var tarihte, o da Başakşehir... Bodo da tehlikeli bir takım, hatta bu sezon bence Molde’den daha iyi oynuyor. Buna rağmen konuşmayı çok seven arkadaşlarımız Bodo maçlarından en az dört puan yazmaya başladılar bile. İnşallah haklı çıkarlar. Fakat o dört puan da zor bela gelirse, onlara bir şey olmaz, fatura yine hocalara ve futbolculara çıkar. 

Gerçi kim takar onlara çıkan faturayı… Türk futbol ortamı deniz, yemeyen domuz… 

Salı, Ağustos 29

Eyyamı Futbol Sıcakları

Bu hafta, Avrupa’da ülkemizi temsil eden dört takımın oynayacağı maçlar ertelendi. Çok ilginç bir şekilde, bu karar kamuoyundan büyük bir alkış aldı. Karar henüz açıklanmadan önce basına sızmıştı zaten. O esnada kendi aramızda, “Bu saçma kararı kim sundu” acaba diye tartışırken, Uğur Meleke gibi birkaç kişi Bu öneriyi haftalar önce ilk ben yazdım bile dedi. O kadar büyük bir sevinçle karşılandı ki yani, herkes kararın altında bir imzası olduğundan bahsetti.

Oysa bundan birkaç sene önce, Avrupa kupaları için maç ertelemeler büyük bir günah olarak sunuluyordu. Maçı ertelenen takımın kollandığı düşüncesi genel bir kabuldü. Sırf bu yüzden, uzun süre maç ertelenmesi olmadı.

Türkçe’yi yeni öğrenen yabancı arkadaşlarınıza veya konuşmaya başlayan çocuklarınıza “Eyyam” kelimesinin anlamını anlatmak çok zor olabilir. Neyse ki Türk futbolu bu konuda yardımınıza her zaman yetişir. Her defasında kelimenin hakkını veren güçlü örnekler çıkarıyor karşımıza. Böylece bu ay içinde de imdadımıza yetişti.

Bu tip ciddi kararların günlük alınması her zaman sıkıntıdır. Yıllardır bu alışkanlıktan vazgeçemedik. Kararın doğruluğu, faydası önceliğimiz olmuyor. Bir ilke üzerinden karar alınmıyor. Önce şartlara bakılır, şartlar uygunsa karar alınır. 

Yani ülkemizi Avrupa’da temsil eden dört takımın da mücadelesine devam etmesi, kararın alınmasında önemliydi. Bu takımlardan biri, önceki turlarda elenmiş olsaydı bu karar alınmazdı. Hatta lobisi daha zayıf Adana Demirspor da elenmiş olsaydı bu karar alınmazdı.

Oysa mesela sezon başında böyle bir karar alınabileceği vurgulansa, o zaman içimiz daha rahat olurdu. Fakat işlerin bu noktaya geleceğini kimse ön görmemiş demek ki?

Üstelik neden bu sezon böyle bir karar alındı ki? Ülke puanının çok değerli olduğu vurgusu yapılıyor da önceki sezonlarda değil miydi? Trabzonspor, geçen sezon son yılların ön eleme oynamak zorunda kalan ilk şampiyonu oldu. Yıllardır şampiyonumuz ön eleme oynamadan gruplara kalıyordu. Geçen sezon böyle bir durum varken neden Trabzonspor için aynı karar alınmadı? Geçen sezon ülke puanımız çok mu yüksekti de şimdi çok kıymetli hale geldi.

Trabzonspor, iki Kopenhag maçı arasında Antalyaspor deplasmanına gitti ve beş gol yedi. O beş golün yarattığı yıkımla çıktığı Kopenhag maçında bir gol atsa maçı uzatmaya götürecekti, ama 90 dakika 0-0 sona erdi. Üstelik bir de bu sezonun başında oynamayan Süper Kupa maçına çıkmışlardı. O maçta da Hamsik sakatlanmıştı. Şimdi o Trabzonspor – Kopenhag eşleşmesini, mesela bu seneki Fenerbahçe – Twente eşleşmesinden daha önemsiz kılan nedir?

Rakiplerimizin, Portekiz, Belçika, Norveç, Hollanda gibi ülkelerin bu tip kararlar alındığından bahsediliyor. Doğru da. Fakat zaten bu ülkeler bu ertelemeleri sık sık yapıyor. Hatta ne zaman yapacakları haftalar öncesinden belirleniyor. Biz ise kararı bir anda ve duruma göre bakarak alıyoruz. Sezon başında; fikstür çekildiğinde, “sezonun üçüncü haftasında Avrupa’da devam eden takımları maçları ertelenecek” denilebilirdi mesela. Ne beklendi ki? Cevap belli. Yukarıda bahsettik neyi beklediklerinden…

Türk futbolu, kendi ayaklarının altına dinamit koymayı çok seviyor. Gereksiz gündemlerle başını ağrıtmak, polemikler yaratmak ve onları çözememek en büyük hobimiz. Bu hafta da o hobiye alet olduk.

Gelen her yeni sezonda; bir zamanlar tüm vasatlığına rağmen katlanarak sevdiğimiz ligimizden uzaklaşıyoruz. Biz uzaklaşıyorsak, bu ligle yeni yeni tanışan genç kuşaklar nasıl bağlanacak merak ediyorum.


Perşembe, Ağustos 3

Süper Dergi



Son 30 yılda Türkiye'de çıkan spor dergilerinin büyük kısmını her sayısıyla satın almışımdır. Hatta bazılarında çalıştım bile. Hiçbiri hakkında kötü eleştiri yapmak istemem, zira okunacak bir şeyin bulmanın zor olduğu yıllarda ortaya bir ürün koyan herkes baş tacıydı. En azından baş ucuydu...

Fakat yine de aralarından bir tanesini ayırmam gerekiyor. Belki benim çocukluğuma denk geldiği için nostaljik subjektiflik söz konusu olabilir. Fakat yine de dönüp tekrar bakınca bile halen "Yapılmış en iyi dergi" diyorum buna. O nedenle de buraya taşıyalım kendisini.

Süper Futbol, Sabah grubunun çıkardığı bir dergiydi. Sabah grubu o zamanlar, şimdiki gibi kaliteyi düşürebildiği kadar düşürüp, sadece 'taraf' olmayı seçerek sırtını dayayan bir grup değildi. Çok daha iyiydi. Gerçi o haliyle bile bizim tercih ettiğimiz ilk grup olmazdı ama şimdiki haliyle kıyaslayınca hiç fena değildi.

İşte onlar, 1997-98 sezonunun başında bir karar aldılar ve haftalık bir spor dergisi çıkarmaya karar verdiler. Yukarıda fotoğrafa gördüğünüz derginin kapağında 1 yazsa da esas ilk sayı bu değil.

Önce haftalık ve daha ince çıkıyordu. Daha çok, o haftanın almanağı şeklindeydi. Yanlış hatırlamıyorsam salı günleri çıkıyordu. Çok güzel ve çok kısa bir şekilde haftayı özetliyordu. Zaten internetin olmadığı ve özellikle Avrupa futboluna biraz uzak kaldığımız dönemde çöldeki vaha gibiydi. Öte yandan içimizdeki Süper Lig sevgisini ateşe döndürmeyi de başarmıştı. 

Üstelik haftalık derginin tarzı da bugünlere çok uygundu. Tüm bilgilerin anında düştüğü ve hemen uçarak kaybolduğu bu zamanda, haftanın olaylarını toparlayan bir ürün çok değerli olabilirdi.

Tabi şimdilerde insanların okuma alışkanlığı iyice düştü. Zaten o zaman da pek yüksek değildi. Haliyle dergi de rağbet görmedi. Ardından dergi ekibi bir karar aldı. Şubat ayında, dergi haftalıktan aylığa döndü. Artık 1998 Dünya Kupası da yaklaşıyordu. İçerikler biraz daha Fransa 98 ağırlıklı olmaya başlamıştı.

İçeride hem çok güzel yazılar, hem de tartışma yaratan yazılar vardı. Mehmet Aktop'un yazdığı bir Liverpool yazısı beni Liverpool'a bağlamıştı mesela. Hıncal Uluç'un Terim'e "Şehir kırosu' dediği yazıyı da orada okumuştum ama Uluç belki önce Sabah'a da yazmış olabilir. Uğur Vardan'ın da "Artık Avrupa hedefi için Terim uygun değil" yazısı durur aklımda ve hatırladıkça tebessüm ederim.

Çok değişik araştırma konuları vardı. Futbolcularla yapılan röportajlar, şartların uygunluğu nedeniyle çok daha açık ve şeffaftı. Yani futbolcular bam güm konuşabiliyordu. Kapakları, sayfalardaki fotoğrafları da .çok güzel ve canlıydı. Aylığa geçtiği ilk sayısında verdiği Galatasaray deodorantının kokusu bile halen burnumdadır. 

Fakat aylık derginin ömrü de çok uzun süremedi. Sadece dört sayı çıkabildi. Kupaya hazırlanan dergi, Fransa 98'i göremedi. Yine de dergi ekibinde yer alan birçok kişi yıllar içinde daima karşımızda oldu.

Hatta aynı grup 2001-02 sezonun başında yine benzer bir haftalık çıkardı. Bu sefer biraz daha magazinden beslendi. Ümit Karan'ın Tuğba Özay ile poz verdiği, Rüştü Reçber'in eşi Işıl Reçber ile röportaj verdiği içerikleri vardı. Tabi, bu eklemelere rağmen o dergi de çok uzun sürmedi... Ama neyse ki aynı dönemde çıkan Radikal Futbol biraz daha uzun soluklu olabildi.

Süper Futbol'un genel yayın yönetmeni Alp Can'ın ise trajik bir hikayesi vardır. Onu da yad edelim. İstanbul Üniversitesi sosyoloji bölümü mezunu olduğunu öğrendiğimde, hiç tanımadığım bu adama yakınlık hissetmiştim. Zaten çok da güzel bir dergi çıkarmıştı. Fakat mesleki kariyeri istediği gibi gitmedi. 2000'lerin ortasından itibaren uzun süre işsiz kalınca, biraz derbeder bir hayata karışmış. Bunun sonucunda da 2010 yılında, henüz 49 yaşında kalp krizinden vefat etti.

Süper Futbol'un aylık olanlarını yıllarca, yani 25 sene boyunca saklamıştım. Artık onların da geri dönüşme gitme zamanı geldi. Ara ara açıp okuyordum ama artık belli başlı sayfaları, taranmış haliyle PC'den okunacak. Aynı tadı vermez tabi ama 25 yıllık dergiyi de; 10 farklı eve taşıdıktan sonra artık 11.'ye götürmek evlilikte zararlara yol açabilir.

Keşke ayrılık nedeni yenilere yer açmak olsaydı ama o konuda umudumuz yok...


Salı, Temmuz 25

Sakar Casus

Diyarbakır doğumlu ama Trabzon'da yaşıyor.

Adı Hakan, soyadı Yeşil.

Resmi kayıtlara göre 1 Ocak doğumlu. Günahını almayalım ama yaş küçültme furyasına kapılmış olabilir.

Tüm bu bilgiler, eğitimli bir istihbarat elemanını andırıyor. Fakat o bir futbolcu... Ve idmanda Trabzonspor'un en büyük transfer hamlesi Orsic'in sakatlığına sebep oldu. Tesadüf mü?

Tabi ki tesadüf. Ve hatta çok talihsiz. Keşke rakip olsalardı. Aynı takımdan birinin bu kadar uzun sakatlığına sebep olmak çok zorlayıcı bir durum olsa gerek. Fakat işin hafif mizahi yönüne bakınca da elimizdeki bilgiler bunlar. Kendisi ajan gibi. Hiç dikkat çekmeden kampa sızmış ve işi bitirmiş.

Bu arada kendisi milli takımlarda da sık sık oynamış. Buna rağmen bugüne kadar dikkatimi çekmemişti. Bu kısım benim eksikliğim. Fakat geçen sezon Bodrumspor'a kiralanmış ama sadece 5 maç ve 65 dakika süre alınca hiç farkında olmamışım. Bu da Hakan'ın eksikliği...

Yine de kariyerinin bu döneminde böyle bir olaya adının karışması talihsizlik. Videoyu da izledim. Aslında o kadar sert bir hamlesi de yokmuş. Birçok şeyin arka arkaya ters denk gelmesi, bu sonucu doğurmuş gibi. Fakat yine de bir hatası var Hakan'ın. İdman maçı da olsa; sırtını kaleye dönmüş ve taç çizgisine doğru şekil almış bir forvete ceza sahası içinde öyle girmenin hiçbir mantığı yok. Bu girişler bazen penaltılara bazen de böyle sakatlıklara neden oluyor. Pozisyon devam etse hiçbir şey olmayacaktı. Gol bile...

Yine de idmanlarda bu tip olaylar olabiliyor. Nasıl olduğunu bilmesek de Orsic'ten bir gün sonra Atletico idmanında Gimenez'in ayağı kırıldı. O da sezonun ilk yarısını kaçıracak gibi. Çağlar için avantajlı bir durum tabi...

Orsic sevdiğimiz bir oyuncuydu. Dinamo Zagreb'de coşmuş, özellikle Atalanta ve Tottenham'a yaptığı hat-trick'lerle gündeme oturmuştu. O dönemlerde neden Premier Lig'e gitmediğini sorguluyorduk. Geçen sezon 30'a gelince Southampton'a gitti. Geç kalınca da işler yürümedi istendiği gibi. Oradan sekip Süper Lig'e düşmesi ise heyecan vericiydi.

Fakat hazırlık maçlarında Trabzon medyası yerden yere vuruyordu. Ben izlemedim maçlarını. Hoca ile aynı memleketten olunca da satırlar kan doğradı adeta. Bu açıdan bakınca belki her işte bir hayır vardır. Southampton tecrübesi tatsız bitmiş moralsiz bir Orsic, oynasa ve bekleneni veremese Bjelica'nın işini zora sokabilirdi. Şimdi Bjelica'nın bir bahanesi oldu.

Sene sonunda çıkacak sonuca göre bu tatsız kazanın anlamı değişebilir.

Pazartesi, Temmuz 24

KAP Heyecanı Öldürüyor

Wilfried Zaha'nın transfer süreci ve Galatasaray'a getireceği faydalar (ve zararlar) başka bir konu. Hiç oraya girmeden başka bir konudan bahsetmek istiyorum. Üstelik o konu Zaha ve Galatasaray'dan daha fazla bir çevreyi ilgilendiriyor.

Günümüzde transfer videoları çok değerli. Taraftarlar bunlardan çok keyif alıyor. İçerik üretmekte zorlanan medyanın da işine yarıyor. Yaratıcı olanları zaten yıllarca unutulmuyor. Yaratıcılığın en güzel tarafı ise aslında videonun heyecan yaratmasından kaynaklanıyor. Yani kulüp bir video yayınlıyor ve siz onu izlerken bazen o oyuncunun kim olduğunu bile bilmiyorsunuz. Zaten yaratıcılar da senaryoyu ona göre çiziyor. Son ana kadar merak edilen bir kısa film tadında. Oyuncu son sahnede karşımıza çıkıyor ve yaratılan o şok sayesinde video, hızlıca yayılıyor.

En azından Avrupa'da bu işler böyle. Tabi bazen transferler çok beklendiği için, öncesinde isimler medyada çok tartışıldığı için, o an hangi oyuncunun videosunu izlediğinizi tahmin etmeniz de kolaylaşıyor. Fakat bizdeki sorun daha başka...

Bizde her şeyden önce kuru bir KAP açıklaması geliyor. "Oyuncuyla görüşmelere başlanmıştır" yazan iki satırlık resmi bir açıklama, aslında transfere ait en resmi ve ilk açıklama oluyor. Herkes biliyor ki, o "görüşmelere başlandı" ifadesi aslında görüşmeler tamamlandı ve oyuncu geliyor demek. Benim hatırladığım Reyes ve Forlan dışında KAP'a bildirilip de gerçekleşemeyen transfer pek yok. Varsa da onlar da 1-2 tanedir.

Bir pazar günü sıcaktan baygın bir şekilde evde oturuyorsunuz. Ezeli rakibinizin gündeminde bir transfer var. Gelecek mi gelmeyecek mi? Her an açıklanabilir. O sırada kulübünüz sosyal medya hesaplarından bir açıklama yayınlıyor. "Wilfried Zaha ile görüşmelere başlanmıştır"...

Tabi ki ortalık yine alev alev oluyor. Galatasaraylılar, ezeli rakibe attıkları gol nedeniyle mutlu, Fenerbahçeliler öfkeli.  Sosyal medya toz duman. Üstelik bu 1-2 saat de sürmüyor. Geceye kadar etkisi devam ediyor. Gece de zaten oyuncu Türkiye'ye geliyor. Fakat ortada bir video yok henüz. Zira resmi sözleşme imzalanmadı. Sağlık kontrolleri gibi detaylar da var. Yani görüşmeler devam ediyor!

İşin prosedür kısmını anlamak mümkün. Kulüpler o kurallara uymak zorunda. Fakat yine de yayınlanacak olan videonun etkisi, KAP açıklamasından daha etkili olmuyor. Daha doğrusu, KAP açıklamasının düştüğü saatlerde yayınlanacak bir videonun etkisi, normal sıralamada sona kalan bir videodan daha etkili olacakken; o fırsat kaçıyor.

Çok büyük bir sorun mu? Yani dünyanın sonu değil. Fakat futbolun "sportif" alandan çıkıp "eğlence sektörü"ne en çok yaklaştığı dönem olan transfer mevsiminde bence önemli bir ayrıntı. 

Zaten bu borsa, sportif A.Ş, sahipli yatırımcı ve benzeri durumlar beni hiç hoşnut etmedi. Bu da aynı ekolün bir diğer ayağı...

Çarşamba, Temmuz 19

San

"O turnuva için Sevilla ile bir sözleşme imzaladım. Fakat Sevilla başkanı bana, 'Maradona ayrı bir konu. Onunla ayrı bir anlaşma yapmalısın' dedi. Sevilla'nın La Coruna'da oynadığı maçın ardına gelen bir randevu ayarlandı ve deniz kenarında güzel bir restorana gittik. Güneş batarken Atlantik Okyanusu'na bakan bir kulüpte oturduk. Sonra lobiye geçtik ve Maradona ile sözleşme imzaladık.

Maç öncesi Maradona'ya ilave yüz bin dolar ödemem gerekiyordu. Benim gelirlerimden bir tanesi de televizyon haklarıydı ama Galatasaraylılığımdan dolayı sesimi çıkartamadım. Bir diğer gelirim de bilet satışlarıydı. O zamanlar bilet satışlarında Biletix gibi bir sistem yoktu. Kapıda maç öncesi satılıyor, nakit olarak hasılat alınıyordu. Soğuk bir akşam olduğu için maça istediğim kadar ilgi olmamıştı ve gişelerde 30 bin dolara denk gelecek bir para toplanmıştı. Bu arada (iptal olan) Michael Jackson konseri nakit akışımı ve para durumumu çok kötü etkilemişti. Finansal anlamda zor bir süreç yaşıyordum. Herhangi bir yerden yetmiş bin dolar daha bulmam gerekiyordu. Maç Türkiye ve İspanya'da naklen yayınlanacaktı. Sevilla ısınıyor ama Maradona'nın menajeri beni devamlı sıkıştırıyordu. Adamın derdi paraydı. Sonra aşağıdan haber geldi: "Maradona içeri girdi, maça çıkmıyor!"

Yayın başlayacak ama hâlâ Maradona yoktu; çünkü parayı hemen istiyordu. Faizle para aldığım bir arkadaşım vardı., onu aradım. Hilton'un kumarhanesinden para getireceğini söyledi. Bu arada maç başlamıyordu, çünkü Arjantinli sahaya çıkmıyordu. Sinyal sorunu diye bir şey uydurdum, maçı geç başlattık. Para da bu sırada geldi ve menajerine verdik."


Ahmet San'ın yeni çıkan ve hayatını anlattığı kitabını okudum en son. İnanılmaz bir hayat hikayesi var. Yüzlerce ünlünün adı geçiyor. Tabi ki 93 yazı başrolde. Fakat dahası da var.

Yine de kitap için anı yüklü dememiz kolay değil. Daha çok kişisel gelişim kitabı gibi. Gençlere öğütler  merkezde. Biz bu tip anıları, ülke tarihine geçen olayların arka planlarında yaşananları merak etmiştik. Keşke daha sihirli bir dokusu olsaydı. Yine de kitap hevesle okunuyor. Muhakkak eğlence ve organizasyon sektörünün içinde yer almak isteyenler temin etmeli.

Bu arada Ronaldo & Galatasaray transferi de gerçekten direkten dönmüş galiba....

Cuma, Temmuz 7

Hayallerin Kaosundan Sert Real'e

Arda Güler'in damgasını vurduğu son bir ay her haliyle çok ilginçti. Aslında onun sahada olduğu önceki dönem de çok ilginçti. Sahada müthiş işler yapan olağanüstü bir yetenek vardı ve üstelik zaman zaman sahada da değildi'

Fakat yine de bizler, çoğu zaman sahada parlayan genç bir yıldız adayı görürüz ve onu tartışırız. Bu kısa alışığız. Fakat Real Madrid ile Barcelona'yı peşinden koşturan bir oyuncuyu her zaman görmüyoruz. Haliyle hem futbolsever olarak bizler, hem Fenerbahçe yönetimi, hem Fenerbahçe taraftarı hem de basınımız fena çuvalladı. Hatta bana kalırsa Arda Güler'in ekibi de peki sağlıklı iş yapamadı. 

İstanbul depremi gibi bir süreçti. Bağıra bağıra gelen bir yıldız vardı ama kimse onun ortaya çıkışına hazırlanmamıştı!

Çok uzun bir yazı olacak; bakalım sonu nereye varacak?

Aslında sonu kadar, nereden başlayacağımı da bilmiyorum. Fakat ilk olarak, yakın çevreme söylediğim bir cümleden bahsetmek istiyorum. Arda Güler, Galler'e enfes golü attığında Fenerbahçeli taraftarlar gururlanmış ve her yerde bu golü paylaşmıştı. Gayet doğaldı. Ertesi sezon takımı üzerine kurmayı düşündükleri yıldızları, onları bir kez daha mahcup etmemişti. Ben de o maça kadar Arda'nın 2023-24 sezonunda Fenerbahçe'de kalacağını düşünüyordum. Fakat golü gördükten sonra fikrim değişmişti. Fenerbahçeli arkadaşlarıma "Bu gole ileride çok üzüleceksiniz" demiştim.

Çünkü o gün dünya Arda Güler gerçeği ile tanıştı. Tanıştı kelimesi belki biraz anlamsız durabilir, zira scout'lar, hocalar, menajerler zaten onun farkındaydı. Fakat o gün daha fazla insanın gündemine Arda Güler girdi. 

Yurtdışındaki gazeteleri takip ettiğimde zaten ufak tefek Arda haberlerini görüyordum. Gol ise daha büyük haber oldu. Bu da doğaldı. Futbolun duraklamaya geçtiği Haziran ayında, sıkıcı milli maçların arasında, 'tık' aldıracak bir kaliteydi o an. Tüm Avrupa, çölde vaha bulmuş gibi o golü paylaşıyordu. İşte o gol sayesinde Avrupa'daki bir çok 'okuyucu' ve ' futbolsever' de Arda ile tanıştı. İşin şekli de ondan sonra değişti.

İşin bu noktasında birkaç tane paydaş var. Hepsi birbiriyle alakalı, bir o kadar da birbirinden bağımsız. Yazıyı karmaşık hale getirme riski de burada yatıyor. Fakat Arda, artık Real Madrid'e transfer olduğuna göre bir parçayı diğerlerinden ayırmak mümkün olabilir. Fenerbahçelilerin büyük hayalini; Arda ile bir sene daha beraber geçirme isteklerini...

Fenerbahçeli Arda

Tabi ki her taraftarın isteği, arzusu, hayali yetenekli futbolcuların kendi takımında oynamasıdır. Bazıları biraz daha gerçekçi yaklaşır. O tip oyuncuları yakalasa bile, onların uzun süre takımda kalamayacağını fark eder ama en azından süreyi uzatmanın düşünü kurar. Buraya kadar beklentilerin oluşması normal. Fakat bu beklentilerin çok kısa bir zamanda baskıya dönüşmesi (Arda bundan ne kadar etkilenmiştir ayrı konu) çok acımasızdı.

Arda, Fenerbahçe'de çok uzun süre oynamadı. Bahsettiğimiz süre 1.5 sezonun ta kendisi değil. Evet 1.5 sezon da uzun değildi ama esas olarak o 1.5 sezonu da doya doya yaşayamadı. Oysa kalitesi vardı. Önce İsmail Kartal onu "korumak" istedi, ardından Jorge Jesus görmezden geldi. İş artık koptuğunda, dakika doldurmak zorunda kalınan noktada Arda'yı sahada görmek başladık. Buna rağmen sezon sonunda, en çok süre alan 17. oyuncu olabildi. Ondan daha iyi 16 oyuncu varmış yani!  Burada suçlu Arda mıydı?

Galatasaray TV spikerinin bile yıllar önce canlı yayında övdüğü bir oyuncuyu Fenerbahçe camiası uzun zaman görmezden geldi. Değerini bulduğunda ise ona "takımın efsanesi" rolünü verdi. Üstelik efsane olmanın güzelliklerini yaşamadan, sadece sorumluluklarını yükleyerek.

"Bizi şampiyon yapıp öyle gitmelisin"

Son bir ayda Twitter'da  çok defa okuduğum cümlelerden biriydi. Fecaat bir bakış açısı aslında. Arda gibi bir oyuncunun, bu isteğe "önce bana şans verin de sonra sizi şampiyon yapayım" demesi isabet olurdu. Tabi ki kendisi böyle bir polemiğe girmedi. Onun yerine biz kullanalım o cümleleri. Fenerbahçe taraftarı bir hülya kurdu ve oyuncunun bu romantik isteğe kayıtsız kalmayacağını sandı. Esas hülya ise şuydu; Fenerbahçe'nin seneye şampiyonluk şansının düşük olmasının görmezden gelinmesi...

Tabi ki sezon içinde işler değişir, ligler uzun maratonlardır ve Fenerbahçe de her zaman zirveye oynar. Fakat şu anki kaotik ortamda Arda Güler'i Fenerbahçe'ye çekebilecek, ona şampiyonluk hayalini kurduracak ne var? Mesela, Arda sezonu Fenerbahçe ile benzer noktada bitiren Beşiktaş'ta oynasa daha farklı cümleler kurabilirdik. Arda da başka düşünceler geliştirebilirdi. Çok iyi bir ikinci yarı geçirmiş, iyi bir hoca ile altı ay çalışmış, biraz daha oturmuş bir takımın parçasına dönüşmüş olabilirdi. Ve o zaman kendi kendine, "Sezonun ikinci yarısı çok güzel geçti. Yanımda Gedson, önümde Cenk-Abuş... İyi kadro olduk. Alıştık da birbirimize. Derbiler kazandık. Şenol Hoca da bana değer veriyor. Tamam ya; bir sene daha beraber olalım." diyebilirdi. Peki Fenerbahçe ona benzer bir alan sağlıyor muydu?


Haziran ayının sonuna kadar hocası belli olmayan, en sonunda ise Arda'nın en rahat oynayabileceği sezonda (şampiyonluk yarışından kopulmuş, baskısız ortamda) ona forma vermeyen hocayı açıklayan bir kulüp, sahanın neresinde oynayacağı bile belli olmayan bir yıldız oyuncuya nasıl "Kal da şampiyon olalım" deme cüretini gösterebilir?

"Eda Erdem, Instagram'dan kal demiş" de falan filan... Pardon da Eda Erdem kim? Tabi ki büyük bir voleybolcu ve Fenerbahçe'nin kaptanıdır. Saygımız sonsuzdur. Fakat 17 yaşındaki Arda'nın kararlarında nasıl bir etkisi olabilir, nasıl bir gücü olabilir? Ferdi veya Altay gibi akranı sayılabileceği, hayata beraber baktıkları arkadaşları "Kal be abi" dese daha etkili olur da, büyük ihtimalle onlar da çıkışın yolunu arıyorlar zaten. 

Eda Erdem'in Instagram mesajından daha güçlü iletişimler de kuruyor üstelik bu çocuk. Mesela Luka Modric ve Carlo Ancelotti ile konuşuyor. Siz futbolcu olsanız hangisi sizi daha çok etkiler? Dünyanın en iyi futbolcularından biri mi, yoksa kulübünüzün voleybol şubesinin kaptanı mı? 

Daha acımasız ve gerçeklikten kopuk olan ise "voleybolcu sana böyle diyorken, sen nasıl kalmak istemezsin" bakışıydı...

Tüm bu saçmalığa tuz biber eken de Ali Koç oldu. Başkan, İsmail Kartal'ı açıkladığı son basın toplantısında Arda konusunu "Fenerbahçe'de kalmak istemedi" olarak yorumlamadı. Tam bir Türk melodramı, romantik soslu mağduriyeti. Hayır! Arda Fenerbahçe'de kalmak istemedi değil; Arda dünya devlerine gitmek istedi. Arda Fenerbahçe'de kalmak istemese; mesela Galatasaray'a, Olympiakos'a, Wisla Krakow'a gitmek isterdi. Neresi olursa olsun... "Ben bu iş yerinde kalmak istemiyorum" diyorsanız, her seçeneği düşünürsünüz. Fakat Arda Fenerbahçe'de kalıp kalmamayı düşünmedi. O Real Madrid ve Barcelona'dan gelen teklifleri gördü ve oralara gitmek istedi. Arda bu seviyede kalmak istemedi. O sıçrama yapmak istedi. Fenerbahçe (ve Süper Lig) ona aynı imkanı tanımayacaktı. 

Gidiyor ama nereye?

Şu an cevabını bildiğimiz soru son bir ayda çok seçenekliydi. Bu tip savaşları kazanan da genelde (eğer savaşın tarafıysa) Real Madrid olur. Gelenek değişmedi. Fakat açıkçası benim düşünceme göre bu tercih biraz soru işaretleri barındırıyor.

Zaten Real Madrid ve Barcelona, transfer sayfaların en önce düşen takımlardan değillerdi. Benfica, Ajax, Bayern, Sevilla ile Milan; adı daha önceden ve daha sık anılan takımlardı. Benim kafamdan geçen plan; geliştirmeye yatkın, Arda'yı oynatacak ve şampiyonluk baskısını yaşayacağı bir kulübe gidilmeseydi. Yani Benfica ve Ajax ilk adaylarımdı. Sevilla'da kafaya oynayamaz, Milan'da gelişemez, Bayern'de süre alamazdı. Zaten Benfica ve Ajax etiketini alınca da değeri otomatikman artacaktı. Belki bu iki takımdan birinde iki sezon geçirse, 100 milyonluk bir transfer yapması işten bile değildi.

Zaten diğer devlerinin ağzının sulanması da tam olarak buradan doğdu. 17.5 milyon, günümüzde devler için sakız parasından hallice. Arda'nın yeteneği tartışılmaz. Eksikleri de var ama 17.5 milyon o eksikleri görmezden gelmeye değecek kadar düşük bir miktar. Üstelik rakiplerinizin bu oyuncuyu kapma ihtimali de korkutucu.

Haliyle Real Madrid de yokladı. Tabi Barcelona da. İşin bundan sonrası biraz benim komplo teorilerim, biraz da satır aralarını okumamla alakalı. Sanırım Arda'nın ekibi, onu Real Madrid'e götürmeyi kafasına çok önceden (yani bir ay öncesinde) koymuştu. Fakat Real ilk başlarda çok hevesli değildi. İşte tam o anlarda Barcelona devreye girdi. Nasıl girdi bilmiyorum ama benim aklımda iki senaryo var. Düşük ihtimal şu; Barcelona ile ufak bir ittifak yapıldı Real Madrid'in daha çok para ödemesi için "devredeymiş" gibi davranılması sağlandı. Bu da Real'in elini çabuk ve bonkör tutmasına neden oldu.

Fakat vurguladığım gibi; düşük ihtimal. Zira Arda'nın menajeri aynı zamanda Courtois'nın da menajeri ve Real Madrid ile papaz olmak istemeyeceği gibi, Barcelona'yı da böyle bir iş için kullanması kolay olmazdı. Ayrıca Barcelona olarak böyle bir gündeme dahil olup, "Real Madrid'e topçu kaptırmanın" maliyeti, rakibinizin ödeyeceği ekstra ücretten daha büyük kayıp olabilir.

O zaman ikinci senaryom devreye giriyor. Arda'nın menajerinin İspanya bağlantıları, medyada çok fazla haber üretilmesini sağladı. Bu da Barcelona'nın bir yoklama çekmesine neden oldu. Fakat tüm o haberler esnasında Barcelona'nın Arda'yı transfer edemeyeceğini hepimizi biliyorduk. Zira kulüp değil bonservis ödediği oyuncuyu; bedavaya aldığı İlkay'ı bile listeye yazdıramama tehlikesini yaşıyor. Yani bu operasyonu bitirebilecek maddi gücü yoktu. Gerçi burada da yedek alternatif, Fenerbahçe'de bir sene kiralık oynama düşüncesi, devreye girebilirdi. Fakat bu da Arda ve ekibi için seçenek olmaktan çoktan çıkmış gibiydi.

Şurada konuyla ilgili bir teori daha var, meraklısına onu da bırakıp yola devam edelim.

Yani Real Madrid ve Arda'nın kaderi çoktan yazılmıştı. Ya da yazdırılmıştı. Peki bu iyi bir sonuç verir mi? Bekleyip göreceğiz.

Yine de bu yazdıklarımızdan "Arda, menajer şişirmesi" gibi bir anlam çıkmasın. Fakat onlar açısından başarılı bir operasyon olduğu da gerçek. Sonuçta Süper Lig'deki oyuncuyu, doğrudan Real'e götürmek, bitmiş bir kariyeri (menajeri için) yeniden canlandırabilir. Arda da; son dönemde Bellingham, Rodrygo, Endrick, Vinicius, Camavinga, Valverde gibi oyuncuları transfer eden ve gelecek 10 yıla damga vuracak bir takım yaratmaya çalışan Real Madrid'in politikasına daha çok uyuyor. Hatta Pedri ve Gavi gibi evlatlarına takım kuran Barcelona'dan daha çok uyuyor. 

Fakat yine de oyuncu için en doğru adres orası mı emin değilim. Tam da bu noktada Arda'nın eksiklerinden bahsetmek gerek. Aslında amaç onu eleştirmek değil. Fakat şu an Türk spor içeriklerini okuyunca - dinleyince, elimizde kusursuz bir futbolcu var gibi gözüküyor. Oysa Arda'nın bazı eksikleri Süper Lig'de bile ortaya çıktı. Temposu düşüktü, bazı büyük maçlarda söndü, fiziği de halen çok yetersiz. Bunlar büyük sorunlar değil elbet. Hallolmayacak işler de değil. Öylesine kusursuz bir tekniği bulmak her şeyden daha zor zaten. Tempo yüklenir, fizik gelişir, mental güç artar. Fakat insanın aklına şu soru geliyor. Bu çocuk, Real Madrid'de ilk etapta forma bulamazsa ülkede yaşanan hayal kırıklığı ve çocukta oluşacak üzüntü kolay tamir edilir mi?

Hele hele acımasız sosyal medya terörü kapıda beklerken. Arda'nın Real'de üst üste üç maç oynamaması onu Türkiye'nin internet platformlarında "yerli Messi"den "çöp"e taşımaya yetecek. Peki bu Arda'nın umrunda olur mu? Bilmiyoruz.

Tabi bir yandan bu tip eleştirileri, kötü günleri, zaman zaman çöküşleri görmesi de iyi bir eğitim süreci olabilir. Tam da bu noktada Türkiye'de kalmasının ne kadar kötü olacağını bir kez daha hatırlıyoruz. Hatırlayın Galatasaray ile oynadıkları son maçı. Dünya derbisinde, Fenerbahçe'nin en iyi oyuncusu olan Arda ıslıklandı, rakip stoper ona omuz attı, sert bir atmosferle tanıştı. Ertesi gün Fenerbahçeli taraftarlar, bunların ne kadar kötü olduğundan bahsediyordu. Oysa tam tersiydi. Camp Nou deplasmanına çıkınca da kimse ona iyi davranmayacak (Belki daha çok saygı duyulur o ayrı). Fakat dünyada kimse ona, kendini yere attığı maçtan sonra "Olur böyle şeyler" diyen Cenk Tosun ve Mert Günok abileri gibi davranmayacak.

Yani her türlü Arda'nın buradan çıkması iyi bir tercih. Devamını kestirmek ise çok zor. Tahmin yapmak imkansız. 18 yaşındaki bir çocuktan bahsediyoruz. Bu çocuk İspanya'da bir kıza aşık olabilir ve her şey ters gidebilir. Ya da tam zıttı; takım içinde çok iyi bir rol modeli bulur ve o rol modeli ona hayatı ve futbolu öğretir. Ya da fiziği gelişir, ya da gelişmez. Arda'nın üç sene sonra hangi pozisyonda ustalaşacağı bile belirsiz.

Zaten bizi heyecanlandıran kısım da burası. Bir karakter yola çıktı ve hep beraber onun yolunu izleyeceğiz. İyi de olabilir kötü de bitebilir. Fakat en azından buranın artık klişeleşmiş hikayelerinden biri daha çıkmayacak önümüze. Bütün sonlar, alıştıklarımızdan farklı olacak.

Cuma, Haziran 23

Takımların Kralları # 2023

Geçen sezon benzerini yaptığımız içeriğin, benzerini bir kez daha listeleyelim. Bakalım bu sezon kendi takımlarında en golcü oyuncular kimler olmuş?

Galatasaray / Mauro Icardi: Zaten çok fazla konuşmaya gerek yok. Mauro Icardi, sezona damga vurdu. 22 gol, çok iyi bir rakam. Asıl ilginç olan, ona en yakın isimlerin 10 golü bile bulamaması. Kerem 9; Gomis 8'de kaldı. An itibariyle kağıt üzerinde; geçen sezon 83 golün 35'ine (yüzde 42) imza atan üç oyuncu (Icardi, Gomis, Milot) Galatasaray oyuncusu değil. 

Fenerbahçe / Enner Valencia: Enner Valencia gol kralı oldu ama bana pek tat vermedi. "Penaltı kralı", sanırım Fenerbahçe taraftarının görmek istediği esas santrfor tipi değildi. Yine de katkısı es geçilecek gibi değil. Onun attığı 29 golün, önümüzdeki sezona takıma dağıtılması gerekecek. Bu arada Batshuayı'nin 19 lig maçındaki 12 golü, bence çok daha iyi bir istatistik.

Beşiktaş / Cenk Tosun: Sezonun son maçında sakatlanan Cenk Tosun'a yazık oldu. Futbol kariyeri noktalandığında kendisinden 'Mustafa Pektemek'in golcü hali' şeklinde bahsedeceğiz herhalde. Eğer bir kez daha sakatlıktan dönüp 15 gol civarlarını yakalarsa, saygıyla eğileceğiz, şapkaları çıkaracağız.

Adana Demirspor / Younes Belhanda: Santrfor konusunda sıkıntı çeken Adana Demirspor'un '9' problemini, 8.5 Belhanda çözdü! Kariyerinin en skorer sezonlarından birini geçirdi. 12 gol attı. Galatasaray değerini bilemedi ama Adana'da kendini buldu. Gerçi Fransa'ya geri dönme vakti de geldi gibi! Öte yandan 12 maça sekiz gol sığdıran Cherif Ndiaye'yi de anmak lazım. Sarı-kırmızılıların sevemediği adamlar, Adana çok iyi sezon geçirdi...

Başakşehir / Danijel Alkesic: Ligin beşincisi olan takımın en golcüsü sekiz gol atar mı? Başakşehir'de yaşandı bu. Ne demeli peki, nasıl yorumlanmalı? İyi tarafından bakarsak; herkes skor katkısı sağlamış, goller dengeli paylaşılmış diyebiliriz. Fakat pek de öyle değil gibi. Birçok oyuncu, daha az maça çıktığı Avrupa kupalarında da ligdekinden daha çok gol attı. İlginç bir sezon oldu Başakşehir için...

Trabzonspor / Trezeguet: Listede en çok şaşırdığım yer burası oldu. Kadrosunda Maxi Gomez, Umut Bozok, hatta Bakasetas olan Trabzonspor'un en golcüsü 11 golle Trezeguet'ydi. Aslında Trezeguer'nin 11 gol atması çok şaşırtıcı değil. Kasımpaşa sezonlarında da 9 ve 13 atmıştı. Yani ortalaması burası. Fakat bir önceki sezonun şampiyonunun en golcüsü bu kadar düşmemeliydi, ayrıca bir kenar oyuncusu olmamalıydı. Santrforlardan hiç katkı alamamak, kötü sezonun net göstergelerinden biri.

Fatih Karagümrük / Mbaye Diagne: Bu ligin gol şifresi Mbaye Diagne galiba. Zira kendisi yine kaşla göz arası 20 golü geçti. Yanına da Fabio Borini'yi aldı. İtalyan da gollerin yanına asistleri ekledi. Seneye ne yapacağı merak konusu bir Karagümrük bıraktılar...

Konyaspor / Mame Diouf: Konyaspor sezon başında az gol atıyordu ama yeniyordu da. O sayede yukarıya tırmandı. Sonra teknik direktör değişimi oldu. Bu sefer hiç gol atamamaya başladı. Böyle bir sezonda, böyle kısır bir takımda dokuz gol atmak başarı sayılabilir. 'Dede' Mame Diouf, yine yaptı işini. 

Kayserispor / Mame Thiam: Transfer yasaklısı Kayserispor, bana göre çok iyi bir sezon geçirdi. Hatta sezonun takımı olarak bile adlandırılabilir. Sadece yokluklar içinde puan toplamadılar, ayrıca bir oyun ortaya koydular. Fakat sonuç alamasalardı daha farklı konuşmalar olabilirdi. İşte o yüzden başarıda aslan paylarından biri Mame Thiam'a ait. Attığı fokuz gol belki az gözüktü ama kritikti.

Kasımpaşa / Mamadou Fall: Kasımpaşa, çoğu sezonda çok gol atan ama çok gol yiyen bir takım olurdu. Hatta Diagne, Muleka, Umut Bozok gibi enteresan isimleri bulup getirirdi. Bu sezon, o kimliğinden uzaklaştı. Az gol attı. En çok gol atan oyuncusu Mamadou Fall oldu. O da sekiz golde kaldı.

Ankaragücü / Ali Sowe: Bu sezonun Anadolu'daki en etkili transferlerinden. Tutulamıyor adam. Önceki sezon Rostov'da oynarken izlemiştim ama bu kadar göze çarpmamıştı. Aslında Süper Lig'e de iyi gitmedi. Dünya Kupası'na kadar üç golü vardı. 2023 yılında Türkiye Kupası'nı da dahil edersek Beşiktaş ve Trabzonspor'a iki, Fenerbahçe ve Başakşehir'e birer gol attı. 2023 yılında Ankaragücü ile iki maç yapan Galatasaray ucuz yırtmış...

İstanbulspor / Valon Ethemi: Hakkı verilmeyen takım, hakkı verilmeyen teknik direktör, hakkı verilmeyen oyuncular. İstanbulspor maçlarını ne zaman izlesem keyif aldım. Buna önceki sezonlardaki 1.Lig maçları da dahil. Yıllardır aynı oyunu oynuyorlar. Teknik direktörler değişse de felsefe aynı kalıyor. Üstelik lige çıktıktan sonra hemen hemen oyuncular da aynı kaldı. Geçen sezon iyi maçlar çıkaran Valon Ethemi, bu sezona da 12 gol sığdırdı. 

Antalyaspor / Haci Wright: İyi bir sezon, bunun tesadüf olmadığını kanıtlayan yeni bir sezon başlangıcı, ardından Dünya Kupası seyehati... Haci Wright geçen sezonki 14 golü, bir adım daha aştı. Üstelik bunu daha az maçla başardı. Peki ödülü neydi? Sezonun son maçlarında ıslıklanmak! Türkiye'ye asıl şimdi hoş geldiniz Mr.Wright...

Sivasspor / Max Gradel: Listede en az golle kendine yer bulan isim Max Gradel. Sivasspor için garip bir sezon oldu. Avrupa'da marta kadar yürüdü, ligde az kalsın küme düşüyordu. Ligin en golcüsü de sol kenarın oyuncusu Max Gradel oldu. Fakat diğer resmi maçları katınca da bu sefer Yatabare en skorer isim oldu. Biri 35, diğeri 36 yaşında iki ihtiyar sayesinde tutundular sezona.. Zaten geri kalan isimler de çok genç değildi...

Alanyaspor / Ahmed Hassan: Listenin bir diğer Mısırlısı... Alanyaspor her zaman iyi yabancılar getirdi ve onlara çok fazla gol attırdı. Ahmed Hassan ilk kısmı sağlıyor ama ikinciyi sağlayabilmesi için fazla yardım alamadı. Yine de 10 gol kaydetti. Ona en yakın isim 5 gol atan Efecan Karaca.. Sıkıcı bir sezon olduğunu buradan anlayabiliriz.

Giresunspor: / Rijad Bajic: Bosnalı oyuncu Konyaspor'da geçirdiği çok iyi bir sezonun ardından çok gezdi ama bir daha o rakamlara (32 maç 17 gol) ulaşamadı. Şimdi yeniden kendini hatırlattı. Giresunspor onun 14 golüne rağmen küme düştü. Bakalım Bajic ligde kalacak mı? Bajic'in her sezonu böyle olmuyor ama kabul edelim, ilginç bir aurası var...

Ümraniyespor / Umut Nayir: Küme düşen takımda 17 gol. Muhteşem bir iş. Burak Yılmaz'dan sonra ligde bunu başaran ilk Türkiye doğumlu santrfor. 30'una yaklaşan Umut Nayir için kariyer sezonu diyebiliriz. Ligde kalacağı kesin ama İstanbul içinde transfer yaparsa hiç şaşırtıcı olmaz.

Çarşamba, Haziran 21

İmzayı Görmeden İnanma


"Bir gün Ergun (Gürsoy) bana telefon etti. 'Ağabey yazıhaneme bir uğrayabilir misin? Hem bir çay içeriz' dedi. Gittim baktım Rıdvan orada. Ergun, 'Rıdvan'ı Galatasaray'a alıyoruz' dedi.  Hadi hayırlısı olsun dedim. Rıdvan kalktı, elimi öptü. 'Ben Galatasaray'ı çok seviyorum' dedi. 'Aferin oğlum. Gel bir öpeyim seni' dedim. Ergun, 50 milyon avans vermişti yanlış hatırlamıyorsam. Aradan bir süre geçtikten sonra Rıdvan'ın Fenerbahçe'ye geçtiğini öğrendik. O zaman Ergun'a dedim ki: 'Parayı geri aldın mı?'"

Ali Tanrıyar / Galatasaray'ın eski başkanı 


Salı, Haziran 13

Başarı ve Başarısızlık

Fenerbahçe'de son dokuz senenin birikimi had safhada. O nedenle tribünlerden gelen tepkilerin şiddeti gayet anlaşılabilir. Fakat spor basını tabloyu aynı şekilde okumak zorunda mı? Eve pencerenin dışından bakıp, ona göre bir değerlendirmek zor mu? Gerçi bu seçenek biraz zor olabilir ama iletişim araçlarının esas misyonu bu değil mi peki?

Gerçi biz de kimden neyi bekliyoruz?!

Zaten bu sezon Fenerbahçe taraftarının yaşadığı hayal kırıklığının en büyük sebebi spor basını ve kendi basınıdır. Kendi basınını açalım; kanaat önderi olarak kitleleri peşinden sürükleyen, taraftar kisvesi altında cukka yapanlar.

Neden bunlar sebep oldu? Zira takım o kadar iyi değilken bile son 60 yılın en iyi takımı olduğunu iddia etmişlerdi. Türkiye her zaman sonuç odaklı yorumların merkezi olmuştur ama artık iş o raddeyi geçti. Artık Türkiye, kitlelerin sonuçlara verdiği tepkiler odaklı yorumların merkezi... Futboldan siyasete her alanda böyle. Çünkü satış önemli, satış için de satın alacak kitlenin istekleri ve duyguları göz önünde bulunmalı. Aksini söylerseniz, kim sizi tüketir ki?!

Süper Lig'de ikincilik, Türkiye Kupası'nda şampiyonluk, Avrupa'da son 16 turunda şampiyona elenme. Hiç fena bir karne değil. Tabi bunu önemli bir başarı olarak sunacak değiliz. Fakat tam da son maçın üzerinden 24 saat geçmemişken hocasız kalmış ve ilk transferini yapmış bir takımın dikkat etmesi, sırtını çevirmemesi gereken bir karne. Belli ki yine yeniden yeni bir yapılanmaya gidilecek. O zaman, o yeni yapılanmadan istenen de bundan daha iyisi olacak. Oysa eskisinin üzerine gidilse daha iyisini yapma ihtimali daha çok olmaz mıydı?

Fenerbahçe 80 puanla ikinci oldu. Bu puan ve ortalaması, birçok eski sezonda Fenerbahçe'yi şampiyon yapardı. Fakat Galatasaray 88'e çıkınca sarı-lacivertliler geride kaldı. Galatasaray'ın sezon ortasındaki muhteşem galibiyet serisi bize bir şeyler anlatıyor. Mesela ligin kalitesinin ve rekabet seviyesinin ne kadar düşük olduğunu.. Biraz gaza basınca lig tarihinin en uzun serisini yaşıyorsunuz. Gordon Milne'in Beşiktaş'ının, Karadeniz fırtınası Trabzonspor'un ve 96-2000 Galatasaray'ın dahi başaramadığı bir seri var ortada. Bu seneki Galatasaray onlardan çok daha iyi değildi. Fakat rakipler çok daha yumuşaktı.

İşin ironik tarafı Fenerbahçe ve hatta Beşiktaş da benzer seriler yakaladılar. Fenerbahçe son 21 maçında sadece üç kere yenildi. Bu üçü de derbilerdi.

Yani aslında ligin kaderini derbiler tayin etti. Lig bir daha oynansa ve bütün maçlar aynı şekilde sonuçlansa ama sadece üç takımın kendi arasında oynadığı maçları ev sahipleri kazansa; Fenerbahçe şampiyon olur. Yani en azından ikili averaja kalırdı ama en azından genel averajda Fenerbahçe üstün olurdu.

Üstelik bahsettiğimiz senaryo hiç de ütopik değil. Sonuçta her derbinin doğal favorisi kendi sahasında oynayan takımlardır.

Fenerbahçe'nin küme düşen iki takıma yedi puan kaybetmesi ise bir başka mevzu...

Tabi ki tam bu noktada "Fenerbahçe aslında çok iyiydi" demeyeceğiz. Fakat Katar dönüşünün ardındaki dönemde bahsedildiği kadar da kötü değildi. O kadar yıkım yaratan derbinin ardından toparlanıp lige bir şekilde devam etmeyi de başardılar. Esas sıkıntı; Katar öncesi de bahsedildiği kadar muhteşem değillerdi.

Fenerbahçeliler, Kadıköy'de 4-5 gol atarak maçları kazanınca ligi tamamladıklarını düşünüyorlardı. Buna medya da buna çanak tutuyordu. Gol rekorunun kırılacağından bahsediliyordu. Oysa İstanbul dışına ilk çıktığında (ki onda da rakip Konyaspor deplasmandaydı; maç Eskişehir'deydi) Fenerbahçe yenilmişti. Katar öncesi oynanan 13 maçta İstanbul dışına sadece iki kere çıkmışlardı.

Belki de o zamanlarda daha dikkatli olsalardı, öz güven laubaliliğe dönüşmeseydi (birçok futbolcuda gözlemledik bunları) daha farklı sonuçlar çıkabilirdi. Ya da en azından bu günkü hayal kırıklığı daha yumuşak olurdu.

Jorge Jesus'un isteksiz tavırlarını ve saçma açıklamalarını bir kenara bırakırsak, hocayı ve taraftarı uzun vadeli bir projeye inandırmak o zamanlar daha kolay olabilir ve bugün taşların üzerine taşlar ekleyerek yola devam edilebilirdi. 2018'den bu yana kazanılan tek kupanın, başından itibaren tek hocayla geçirilmiş sezonun sonunda gelmesi de bir şeyler anlatmıyor mu?

Başarı ve başarısızlık kavramları; sportif alanlarda hem nettir hem de aldatıcıdır. Saha içi çok nettir. Zira rakamlar, skor tabelası, puan durumu, kupalar çok fazla göz önündedir. Başarı elde edeni hemen görürsünüz.

Fakat profesyonel futbol 11'er kişinin çarpışmasından ibaret değildir. Daha fazlasına ihtiyaç duyarsınız. Bir yapı inşa etmek zorundasınız ve aslında başarınızı da bu hedeflere uygunluk belirler. Puan durumuna bakmak yetmez, dönüp sezon başında hedefleri yazdığınız kağıda bakmanız gerekir. 

Yolun sonuna ne kadar sürede gitmeyi düşünüyorsunuz, molalarda geriye dönüp baktığınızda hedefe ne kadar yaklaştınız? Bunları ölçmek o kadar kolay değil. Bunun için işin uzmanlarına ihtiyaç var. Hele kitleler peşinizdeyse sabırsızlık daha da artar. Yani o hedefleri bir de kitlelere önceden anlatma sorumluluğu var.

Fakat siz planlar, hedefler, uzmanlar, takvimler yerine YouTube'da bomboş sıkanlara kulak verirseniz işiniz kolay olmaz.

Zaten onların kavramlarını baz alacaksanız, yine onları dinlemeye gerek kalmaz. Sonuç zaten ortada, onların dediği kadarını okuma yazma bilen herhangi bir çocuk bile söyler:

Onun yerine de ben söyleyeyim; ikinci oldunuz; o zaman başarısızsınız! Diğer 18 takım gibi...

 

Pazar, Haziran 11

Sezonun 11'i

Ara ara yaptığımız sezon 11'ini bu sezon bir kez daha oluşturalım. Ama uyaralım; ağır bir Galatasaray hakimiyeti olacak.

Öncelikle geçen sezonun 11'i için TIKS

İlk olarak Galatasaray'ın ideal 11'ini yazalım. Zira eksik parçaları bu 11'e göre şekillendireceğiz. Burada bir sol bek eksiğimiz olduğu aşikar. Öyleyse 10 futbolcu yazalım.

Fernando Muslera, Sacha Boey, Abdülkerim, Nelsson, Torreira, Sergio, Mertens, Milot, Kerem, Icardi...

Bu 10 futbolcudan daha iyilerinin çıkıp çıkmayacağına bakacağız. Öncelikle tartışmasız olanların yerini ayıralım.

Boey, Nelsson, Torreira, Kerem ve Icardi beşlisine karşı çıkacak herhangi biri olduğunu sanmıyorum. Bu beşlinin tamamı önümüzdeki sezon Avrupa'nın en iyi beş liginde oynarsa şaşırmayız zaten.

O zaman kaleye geçelim. Fernando Muslera; en iyi sezonlarından birini geçirmedi belki ama son yıllardaki en iyi sezonunu yaşadı. Özellikle sezon başında, daha takımın atanı yokken, takımın tutanı olarak takımı yarışta tuttu. Sezon sonu talihsiz bir Beşiktaş maçı oynadı ama zaten Dolmabahçe onun geleneği oldu artık. Nazar boncuğu diyelim.

Muslera bir referans noktası. Ondan daha iyi bir kaleci var mı bu sezon? Mert Günok belki zorlardı ama son maçtaki hatalarıyla şansını kaybetti. Uğurcan kötü değildi ama Muslera kadar da iyi değildi. Ve tabi biraz şanssızdı. Muslera'nın televizyon kadrajına girmediği maçlar olurken, Uğurcan'ı devamlı sağa sola uçarken gördük. Trabzonspor bu sezon 54 gol yedi. Bu Uğurcan'ın değil, takım savunmasının zaafı. Fakat bu kadar gol yemiş bir kaleciyi de ilk 11'e yazamayız. Fenerbahçe zaten kendi kalecilerinden memnun değildi. Başakşehir, Volkan Babacan'a fazla güvendiği için yarışta geri düştü. İstanbul dışına bakınca Ertaç ve Sehiç bu sezon iyi işler çıkardılar ama bir Muslera değillerdi. Yani; yine Muslera... Döndük dolaştık ve 1 numarayı ona verdik.

Sol stoperde de ben Abdülkerim'den vazgeçmeyeceğim. Ona alternatif olabilecek tek oyuncu Saiss'ti ama ben tercihimi Marcao'yu unutturan, sezona da talihsiz bir hatayla başlayan ama buna rağmen kısa sürede toparlayarak mental açıdan da gücünü gösteren Abdülkerim'den yana kullanıyorum.

Sergio'nun ve Mertens'in temposu zaman zaman sorunlar çıkardı. Merkez orta sahada bu iki oyuncudan daha iyisini arayabiliriz. Çıkar mı? Bu arada Sergio'nun 34, Mertens'in 33 maç oynadığını ekleyelim. Yani maç içinde tempo sorunları yaşamış olsalar da sezonun neredeyse tamamında sahadalardı.

Yani taraftarın ittire ittire oynattığı ve sadece 11 maçta ilk 11'de sahaya çıkan Arda Güler, buraya girme şansını pek kullanamaz gibi.

Öte yandan Sergio'ya bu kadroda yer vermek adil olmaz. Gümüş 11 yapan olursa, orayı doldurur. Biz buraya yine bir Portekizli yazacağız ve aslında her Galatasaray taraftarının bitmek tükenmek bilmeyen hayalini yeniden kurgulayacağız. Yani Torreira'nın yanına Gedson'u ekleyeceğiz.

Karagümrük bu sezon sıklıkla 4-3-3 oynadı. Bizim kadromuz ise 4-2-3-1. Yani bir tane 10 numara özellikli orta sahaya ihtiyacımız var. Borini, Diagne'nin iki kenarında gezen bir oyuncuydu. O formasyonda yeri orasıydı. Birçok sezon 11'inde de onun ismini gördüm ama 4-2-3-1'in ve 4-4-2'nin sağ ve sol kenarlara konmuştu. Bence 4-2-3-1'te, forvetin arkasında, bu sezon oynadığı role daha benzer bir konumda olur. 19 gol - 8 asist yapmış bir oyuncuyu da rakip kaleden fazla uzaklaştırmamak lazım. O nedenle Borini de kadromuzda... Bu arada o bölge için bir diğer alternatifim de Younes Belhanda. Fakat onun da devamlılıkla ilgili kalıtsal problemleri "en iyi" olmasını biraz zorlaştırdı. Yine de bu sezon çok iyi bir Belhanda izlediğimizin altını çizmek gerek.

Geldik Milot'un yeri olan sağ kenara...  Burada Milot'a alternatif tek isim Redmond. İki oyuncu da birbirine hem benziyor hem biraz farklı. İstatistikler denk. Aslında daha fazla üretseler fena olmaz. Milot'un savunma katkısı çok değerli. Redmond ise hücumda daha ciddi tehdit. İkisi de sezonun ikinci yarısı başlarken takımlarının ilk 11'lerine yerleştiler ve onlar 11'e girdikten sonra takımları yükselmeye başladı. Karar vermek zor. Fakat Kadıköy'deki Fenerbahçe derbisi, burun farkıyla Redmond'ı öne çıkaracak gibi. Zira istatistikleri yetersiz olan bu iki oyuncudan en azından bir büyük maç damgası beklemek hakkımız. Onu da sağlayan Redmond oldu.

Geldik sol beke. Geçen sezon yer verdiğimiz Guilherme, bu sezon buranın daha bir hakimi gibiydi. Alternatifi pek yoktu. Bir yandan da sağ bek oynayan Ferdi'nin hakkını verebilmek adına, onu sol beke mi yerleştirmeyi düşündüm. Hatta geçen sezon da aynı ikileme düşmüştüm. Fakat Ferdi bu sezon daha az sol bekte oynadı. Sezon boyunca sol bekte oynamış Guilherme'^ye haksızlık olacaktı. Bir de bek olarak dokuz asist yapmış bir oyuncuya (özellikle Konyaspor gibi bir takımda) yer vermek gerekirdi.

Yani özetle kadromuz budur. Ligin gol kralı Enner Valencia'nın kadroda olmaması ise benim ayıbım değil gibi!





Cuma, Haziran 9

Kolay Şampiyonluk Yok


Bir klişe gibi görünen yukarıdaki söz, bir kez daha doğruluğunu ispatladı. Fakat bu söz de genellikle Galatasaray'ın şampiyonluk sezonlarında ortaya çıkıyor.

Bu sezon Galatasaray çok iyiydi. Süper Lig'deki birçok rekorunu kıracak işlere imza attı. Galibiyet serisi inanılmazdı özellikle. Sezonun sonunda 88 puan toplamış oldu. Fakat böyle bir sezonda bile son haftalara kadar şampiyonluk yarışı devam etti.

Yani geçen sezonki Trabzonspor veya 2014'teki Fenerbahçe gibi olamadı. Oysa ortaya çıkan istatistiklerin şampiyonu erken belirlemesi gerekirdi.

Açıkçası zaten Galatasaray'ın son 35 yılda kolay veya rahat; en azından erken şampiyonluğu hiç olmadı.

1987, 1993, 1994, 2006, 2008, 2012, 2018 şampiyonlukları son haftaya kaldı.

Tarihe geçen hanedanlık dönemi 1996-2000'de bile şampiyonluklar erken gelmedi. 1997'de sondan bir önceki hafta garantilendi. 1998'de yine aynı haftada şampiyonluk geldi, üstelik o gün Fenerbahçe Ankara'da Şekerspor'u yenseydi son haftaya kalacaktı. 1999'da sondan bir önceki hafta garantilendiğini düşünülmesinin nedeni Beşiktaş'a 20 averaj fark atılmasıydı. Yoksa puanlar eşitlenebilirdi. 2000'de ise sondan bir önceki maçını oynayan Galatasaray henüz şampiyonluğu garantilememişti. Neyse ki iki gün sonra Fenerbahçe, Beşiktaş'ı yendi de iş bir hata daha uzamadı. Belki o stresle UEFA finali de aynı konsantrasyonla geçmeyecekti.

2105'te de 2000'dekine benzer bir şampiyonluk çıktı ortaya. Rakipten gelen müjdeli haber işin son haftaya kalmasını engelledi.

2019'da da Başakşehir ile sondan bir önceki hafta final oynandı. Zaten o maç da 2012'deki Süper Final'den sonra, Süper Lig'in gördüğü en 'karar maçı' kimliğindeki 90 dakikaydı.

Belki de bu anlamda en rahat şampiyonluk 2013 gözükebilir. 32. haftada şampiyonluk garantilenmişti. Matematik rahat olduğunu gösteriyor Galatasaray'ın. Fakat o sezonu yaşayanlar bilir. Orduspor, Mersin İdman Yurdu, Gaziantepspor maçları ligin ve sezonun ne kadar zor olduğunun kanıtı gibiydi.

Tabi bir de 1987-88 sezonu var. Süper Lig tarihinin en yüksek puan farkıyla gelen şampiyonluğu halen Galatasaray'a ve o sezona ait. Galatasaray, Beşiktaş'a 12 puan fark atmıştı. Üç puanlı sisteme geçilen ilk sezondu. Fakat orada da yarış uzun süre puan puana gitti. Beşiktaş son 6 haftada 12 puan kaybedince (sadece bir maç kazanınca) oluştu o puan farkı.

Bu sezon da iki maç kala şampiyonluk garantilendi. Fakat mesela Hatayspor ligden çekilmeseydi, yine Fenerbahçe maçına kalacaktı.

Aslında saha içine bakınca Galatasaray oldukça rahat şampiyon oldu. Yani Fenerbahçe maçına kalsa bile sonucun değişmeyeceği aşikar. Fakat sonuç olarak reel bir bilim olan puan durumu aynı şeyi söylemedi.

Ya da biz taraftar duygusuyla çok gereksiz stres yapıyoruz. Dışarıdan bir göz için, sonun nasıl gerçekleşeceği daha net belli olabilir. Öte yandan Fenerbahçe'nin 2006 ve 2010 travmalarının benzerini yaşama korkusu; şampiyonluğun olabildiğince erken garantilemeyi zorunlu kılıyor. Uzadıkça insanın içi ürperiyor. Bu kadar sene boyunca geçilen dalgaların acısı bir şekilde, bir zamanda, bir yerde çıkacaktır. Her taraftar bunu bilir ve aklının bir köşesinde tutar.

Yine de sonuç olarak Galatasaray, yine zor şampiyon oldu.

Çarşamba, Haziran 7

Derin



1993-94 sezonu...

İspanya La Liga'da Barcelona ve Deportivo la Coruna şampiyonluğa çekişiyor. Sezonun son haftasına lider giren Depor, Valencia'yı yenerse şampiyon olacak. Barcelona ise kazanması halinde rakibinin puan kaybını bekleyecek.

Maçlar aynı saatte başladı. Barcelona iki kere yenik duruma düşmesine ve ilk yarıyı geride kapamasına rağmen son 20 dakikadaki üç golüyle maçı kazanmasını bildi. Deportivo için ise işler iyi gitmiyordu. Valencia kilidini bir türlü açamadılar. Karşılaşma 0-0'a kilitlendi. Buna rağmen son dakikada bir penaltı kazandılar. Fakat penaltıyı kullanan Miroslav Djukic, topu filelere gönderemedi. İspanya futbol tarihinin en büyük trajedilerinden biri o gün gerçekleşti. Günlerden 14 Mayıs'tı.

Bir gün sonra Bursaspor'u 2-0 yenen Galatasaray, Süper Lig şampiyonu oldu.

2001-02 sezonu...

Bundesliga'da Borussia Dortmund, Bayer Leverkusen ve Bayern Münih şampiyonluğa çekişiyor. 

Sezonun muhteşem takımı Bayer Leverkusen üç kulvarda yoluna devam ediyordu. Almanya Kupası ve Şampiyonlar Ligi'nde finale çıkmıştı. Ligde de sondan bir önceki haftaya lider girmişti. Önündeki Nürnberg (küme düşme hattındaydı) ve Hertha Berlin maçlarını kazanması ona yeterdi.

Fakat planlar tutmadı. Nürnberg'e 1-0 yenilip liderliği kaptırdılar. Ertesi hafta da herkes kazandı, yani Leverkusen kaybetti. Bir daha da şampiyonluğa hiç o kadar yaklaşamadılar. Hatta o maçın ardından Şampiyonlar Ligi finalini ve Almanya Kupası'nı da kaybettiler. Her şeyin başladığı gün o gündü. Günlerden 27 Nisan'dı.

Bir gün sonra Kocaelispor'u 2-0 yenen Galatasaray, Süper Lig şampiyonu oldu.

2011-12 sezonu...

Diğer hikayelerden biraz daha farklı ama kalbi zayıf olanların zorlandığı bir gün.

Manchester City, 44 senedir hasret kaldığı şampiyonluğa 90 dakika uzaklıkta. Kazanmak için sahaya çıkıyor. Premier Lig'de sezonun son haftası, rakip vasat QPR. Puan durumunda City ve Manchester United aynı puanda ama averaj City'den yana. QPR karşısında kayıp yaşamazsa şampiyon City, tökezlemesi durumunda United kazanacak kupayı.

İşler iyi de başlıyor. City öne geçiyor. Fakat ikinci yarının başınca QPR beraberliği yakalıyor, ardından da öne geçiyor. Üstelik United da 1-0 önde Sunderland deplasmanında. Etihad'da 90 dakika halen 2-1 devam ediyor. Uzatma tabelası 5 dakikayı gösteriyor. City'nin talihi de bundan sonra dönüyor. Beraberliğin bile yetmeyeceği maçta beş dakikaya iki gol sığdırıyor ve şampiyon oluyor. Manchester City için tarihi bir gündü ama aynı zamanda Premier Lig'de unutulmaz bir 90 dakikaydı. Günlerden 13 Mayıs'tı...

Bir gün önce Fenerbahçe ile 0-0 berabere kalan Galatasaray, Süper Lig şampiyonu olmuştu.


2022-23...

Yine Almanya'dayız. 21 sene önce şampiyonluğu son anda kazanan Borussia Dortmund bu sefer senaryoyu tersten yaşıyor. 33. haftada Bayern'in puan kaybıyla liderliği eline geçiriyor. Son hafta maçını kazansa şampiyon olacak. Fakat olmuyor. Bayern de son dakikada kazanıyor. Ligin düğümü bir 27 Mayıs günü çözülüyor. Borussia Dortmund son hafta şampiyonluğu veriyor.

Üç gün sonra (seçim olmasa bir gün sonraydı) Ankaragücü'nü 4-1 yenen Galatasaray Süper Lig şampiyonu oldu.

Perşembe, Mayıs 25

Kim Gelsin #2023


Play-off'lar başlamadan önce bir geleneğimizi yerine getirelim. 1.Lig'den Süper Lig'e çıkacak son takım kim olsun? Bir tahmin değil, dileğimizi yazacağız.

Öncelikle ilk ikiden çıkan iki takımın Ç.Rizespor ve şampiyon Samsunspor olduğunu hatırlatalım. Eğer Giresunspor da ligde kalırsa Karadeniz'in dört takımı ana sahnede olacak. Tabi play-off'ta beşinci bir Karadenizli gelmeyecek ama İstanbul merkezli bir hale dönüşen lige iki tane şehir takımının gelmesi iyi oldu.

Bu sezon yeni bir formatımız var bence adaletsiz. Bunu daha önce de yazmıştık. Normal sezonu üçüncü sırada bitiren takım doğrudan play-off finali oynayacak. Diğerleri üç maç yapıp birbirlerini kırarken, üçüncü bitiren ekip rakibini bekleyecek. Haliyle bu adaletsiz düzende tarafımızı belirlemek zor olacak ama kimi desteklemeyeceğimiz aşikâr. Umarız Pendikspor finali kaybeder ve üçüncülerin lanetini, sürdürür.

Play-off'ta çeyrek final karşılaşmaları tek maç üzerinden oynanacak. Bodrumspor - Göztepe, eşleşmelerden biri. Açıkçası yıllarını Bodrum'da geçirmiş ve burada sık sık Bodrum hakkında yazılar yazmış biri olarak Bodrumspor'u desteklediğimi düşünebiliriz. Fakat açıkçası kulübün son dönemdeki hali çok içime sinmiyor. Üstelik bu seride yıllar boyunca yazdığım düsturu ihlal edecek değilim. 2.Lig'den 1.Lig'e çıkar çıkmaz, ilk sezonunuzda, ilk kez yükseldiğiniz play-off'ta bu bileti almamanız lazım. Önce biraz play-off'un acısını yaşamak gerek. Buranın gedikli takımlarına saygı duymak gerekiyor. Buranın kendi içinde yazılı olmayan bir kıdemi olmalı. Zaten merdivenleri koşarak çıkanlar, paraşütsüz düşerler. O nedenle Bodrumspor ilk tercihlerimden biri değil.

Diğer tarafta ise Sakaryaspor ve Eyüpspor var. Eyüpspor geçen sezon, bu sezonun Bodrumspor'uydu. Çıkmalarını istememiştik ve ilk turda Bandırmaspor'a elenmişlerdi. Şimdi o yenilgiyi ve acıyı yaşadıktan sonra Eyüpspor'dan yana olmam beklenebilir. Fakat yine değiliz! Çünkü kulüp, bu sezon sık sık teknik direktör değiştiren yapısıyla sempatimizi toplamayı başaramadı. Son olarak da henüz herhangi bir teknik direktörlük deneyimi olmayan Arda Turan'ı getirerek mucize çıkarmasını beklediler. Bu işler o kadar kolay olmamalı! O nedenle Eyüpspor, üst üste ikinci kez liste dışı. Fakat Zafer hoca ile sezon başında başlayan birliktelik sürseydi daha farklı düşünebilirdik.

Keşke Sakaryaspor - Göztepe finali olsaydı. Fakat işler yolunda gitse bile bu bir final olmayacak, karşılaşma yarı final ayarında geçecek.

Yine de bu iki takımdan birini kabul ediyoruz. Normalde Süper Lig'den yeni düşmüş bir takımın da hemen çıkmasını istemem. Madem düştün, asansör olma! Sakaryaspor gibi güçlü bir camia da 2007'den beri en üst platformda yok. Yani yeşil-siyahlı takıma daha yakın olmam gerekirdi.

Fakat içimden Göztepe geçiyor. Bunun esas nedeni iki kulübün kurumsal yapıları. Göztepe, geçen sezon çok şansız bir şekilde düştü. Tekrar bir ikinci şansı hak ediyor. Ve bir daha yükselirse kolay kolay düşmeyeceği izlenimini veriyor. Sakaryaspor ise Süper Lig'e son üç yükselişinde sadece birer sezon barınbildi ve bugünlerde de o günlerden farklı bir takım olacağının sinyalini vermiyor.

Öyleyse beş takım arasından sıralamamızı yapalım:

İlk sırada İzmir'in çocukları var. İkinci sırada Tatangalar. Üçüncü sırada kalbimizin attığı Bodrum, dördüncü sırada şehrimizin bir parçası Eyüpspor. Son sırada ise maç yapmadan finale yükselmiş Pendikspor...

 KİM GELSİN 2018

KİM GELSİN 2020

Perşembe, Nisan 13

Hoş Gelen

 

Sezon başında Samsunspor'un Süper Lig'e çıkacağını tahmin etmiyordum.

Aslında sezon başlamadan önce favorilerim arasındaydı. İyi bir kadrosu vardı. Şehir güçlü duruyordu takımın arkasında. Son dönemde de Süper Lig'i çok istemişlerdi. Ayrıca ligde yatırım yapan çok fazla takım da kalmamıştı, yani öne çıkıyorlardı doğal bir şekilde.

Fakat sezona facia bir şekilde girdiler. İlk yedi maçta sadece iki galibiyet! Bir türlü iyi hoca olup olmadığını anlamadığımız Bayram Bektaş dönemi de o sonuçların ardından anında sona erdi.

Kulübün sahibi başkan Yüksel Yıldırım'ın son yıllarda defalarca uyguladığı fevri kararlarından biri olduğunu düşündüm. Bu fevri kararlar, domino taşı gibi devam ederse (ki edebilirdi) Samsunspor play-off bile yapamadan sezonu noktalayabilir diye düşünüyordum.

Bektaş'ın yerine gelen Hüseyin Eroğlu da bu düşüncemi pekiştirdi. Zira yıllarca Altınordu'da çalışan Eroğlu'nun Samsun gibi baskısı kuvvetli bir şehirde, hem de sezon ortasında aldığı bir kadroyla çok fazla ilerleyemeyeceğini düşünüyordum. Hatta gelir gelmez eski takımı Altınordu'ya yenilince beklentim sıfır noktasına geriledi.

Fena yanıldım. O Altınordu yenilgisinden sonra aylarca (geçtiğimiz hafta sonundaki Göztepe maçına kadar) yenilmediler. Müthiş bir çıkış yakaladılar.

Altınordu'na yenildikleri haftanın sonunda puan durumunda sekizinci sıradaydılar. Tabi ki puan farkları azdı ve lig uzun bir maratondu. Play-off'a da girmek mümkün olabilirdi. Fakat yine de favorilerden biri değildi artık Samsunspor.

Sonrasında Samsunspor yükselişe geçti. Lige çıkabileceğine ikna oldum ama o zaman da muhteşem giden bir Eyüpspor vardı.

Zaten ligi takip edenler sezonun gidişatına hakimdir; o nedenle uzatmayalım. Esas şaşırdığımız yakın zamana kadar 9-10 puan geride olan Samsunspor'un Eyüpspor'u geçip, bir de üzerine sezonun bitmesine altı hafta kala şampiyonluğu garantilemesiydi. Müthiş başarı.

Yanıldım ama yanıldığım için şikayetçi değilim. Samsunspor'u Süper Lig'de görmek güzel olur. Esasında "şehir takımı olsun, taraftarı olan takım gelsin" romantizmini pek sevmem. Kim iyiyse o kazansın Süper Lig biletini. Fakat çok kaliteli keyifli bir Ümraniyespor - Konyaspor maçını izlerken de uyuklamak istemiyorum artık. Tribünler, taraftarlar bu işin coşkusu ve rengidir. İstanbul takımlarının bollaştığı bu dönemde geleneği olan bir kulübün geri dönmesi güzel oldu.

Samsunspor'u en son 2011-12'de izlemiştik Süper Lig'de. Çok ilginç bir sezondu. Daha sonra Serie A yapacak Vladimir Petrovic ile başlamışlardı sezona. İşler berbat gidince yollar ayrıldı.

Ardından Mesut Bakkal geldi. Bakkal'ın ilk maçı Fenerbahçe karşılaşmasıydı. 3-1 kazanmışlardı. Maçın yıldızı Gekas'tı. O da kış transfer döneminde gelmiş, ilk defa Süper Lig'de forma giyiyordu. 11 maçta 8 gol atınca Samsunspor'un da ligde kalma umudu artmıştı.

Fakat sonrasında Gekas ile Mesut Bakkal arasında yaşanan kriz; Yunan oyuncunun şehri terk etmesiyle sonuçlandı. Devamında da Samsunspor'un havası söndü. Bir Nisan günü, Beşiktaş'ı İnönü'de 1-0 yenerek küme düştüler.

2014'te Mersin İdman Yurdu'na, 2015'te Antalyaspor'a play-off finali kaybedince düşüş başladı. 2016'da puan farkıyla, 2017'de averajla ligde kaldılar. 2018'de küme düştüler.

Birçok takım için karadelik haline gelen ve geri dönüşün imkansız olduğu 2.Lig'de kaderleri tayin edilecekti. Aşağısı da yukarısı da eşit uzaklıktaydı. İlk sezon yine play-off'ta kaybettiler. İkinci sezon doğrudan lige çıktılar. Ertuğrul Sağlam projesi işe yaramıştı. Fazla uzatmadılar. İş uzasaydı sonu kötü olabilirdi.

Ertesi sezon 1.Lig'de averajla üçüncü oldular. Yeni çıkmış bir takım için oldukça iyi bir performanstı. Bu sefer Yüksel Yıldırım projeyi dağıttı. Sağlam ile yollar ayrıldı. Bence, Sağlam kalsaydı Samsunspor ertesi sezon (yani geçen sezon) Süper Lig'e çıkardı. Fakat üç teknik direktör değiştirdiği sezonda play-off bile yapamadı.

Olan oldu ve sonu iyi oldu. Bu sene çıktılar. Gayet de iyi oynadılar. Çok fazla transfer de yapmadılar. Gelenlerden Douglas Tanque, müthiş bir solak santrfor çıktı. Özellikle ikinci yarıda coştu. Alim Öztürk, Celil Yüksel, devre arası transferi Soner  Aydoğdu sezonun kilit isimleriydi.

Son oynanan Tuzlaspor maçının son dakikasında bir gol yedi Samsunspor. Nizami bir goldü ama hakem Direnç Tonusluoğlu ve VAR, bir faul uydurdu. Haliyle gol geçersiz sayıldı. Samsunspor 1-0 kazandı. Eğer 1-1 bitseydi belki de daha iyi olacaktı. O zaman böyle; bir gece ansızın evde otururken garantilemeyeceklerdi Süper Lig'i.  Ertesi hafta stadyumda yaşarlardı bütün heyecanı ve tüm sezonun mutluluğunu.

Hüseyin Eroğlu için de iyi oldu. Altınordu'nun memuruna dönüşmüştü. Başarılıydı ama başarısını yarışmada test edemiyorduk. Konfor alanından çıktığı ilk sınavında farkını belli etti. Bakalım bir yükselişin ilk adımları mı olacak yoksa "ligi bilen hoca" grubuna mı sıkışacak? Umarız Süper Lig'de devam eder...

2011-12'de Deplase Keyifler'de babasının "Samsunsporlu olma üzülürsün" dediği çocuk acaba şimdi ne yapıyordur? O zaman takım Süper Lig'deydi ve kendisi ağlıyordu. Sonra 1.Lig'i de 2.Lig'i de gördüler. 11 sene sonra yeniden Süper Lig'i yaşayacak. Yine ağlıyor mudur?