Pazar, Haziran 6

American Animals



Son dönemde izlediğim en kaliteli filmlerden.

İzler izlemez, ABD'de yaşayan doktor arkadaşım Uğur'a filmden bahsettim. Kendisi yoğun olduğu için, film aramakla zaman kaybetmemek için sık sık film önerisi ister. Bu filmi söylediğimde hem sevindi hem üzüldü.

Beğenmeme sevinmişti ama onun önerilerini kulak arkası ettiğim anlaşılmıştı. O benden aylar önce bu filmi izlemiş ve bana bahsetmiş.

Fakat benim de haklı gerekçelerim var. Film çok popüler olmadığından Uğur söylediğinde aklıma yer etmedi. Adını sık sık duysaydım, hafızaya atmam kolay olurdu. Hatta filmi de tesadüfen izledim. Bir beklentim de yoktu. Zaman geçirmek için açtım ama daha fazlasını buldum.

Şimdi biraz 'spoiler' verelim.

Film bir soygun hikayesini anlatıyor. Gerçek bir hikayeden uyarlanıyor. Fakat diğer çoğu soygun filminden farklı olarak, başarısız bir soygunu anlatıyor. Hatta karakterlerimiz 'cool' da değil. Soygunu planlarken heyecanlanan, hatta kusan 20li yaşların başlarında olan gençlerden oluşuyor. Çok da iyi oyuncular... Favorim Barry Keoghan.

Soygunu gerçekleştirememiş kahramanlarımız da filmin aralarına röportajlarıyla konuk oluyor. Yani gerçek 'hırsızlar' da bu filmde. Anlatımıyla, konusuyla, derinliği ile çok başarılı bir iş.

Bir soygun filmi olarak sadece aksiyon ağırlıklı da değil. Zaten hırsızlarımız Kentucky Üniversitesi'nin kütüphanesinden, çok nadir bulunan 'The Birds of Amrerica' kitabını çalmaya karar veriyorlar. Bir bankada veya kuyumcuda geçen bir film değil. Bir üniversite kampüsündeyiz. Hırsızlarımız üniversite öğrencisi. Para kazanıp zengin olmak tabi ki amaçları ama tek motivasyonları bu değil.

Yönetmen Bart Layton, benzer bir işe daha önce de imza atmıştı. The Imposter, yine ilginç bir hikayenin benzer bir tarzla sinemaya aktarılmış haliydi. İki filmi de ağız açık bir şekilde izlemek mümkün. IMDB'de Imposter 7.5, American Animals 7.0 puana sahip. Fakat bence American Animals çok daha iyi bir film.

Bunda müziklerin de payını yadsıyamayız. Leonard Cohen'den Sixto Rodriguez'e kadar hoş bir yelpaze var. Favorim ise Elvis çalan soygun provası sahnesi. Hatta şimdi bir daha izledim; hikayenin sonunu düşününce çok komik geldi.

Güçlü olan tek taraf müzikler değil tabi. Yönetmenin kamera kullanımı, karanlık, sessiz ve gergin bir atmosfer yaratmadaki başarısı çok değerli. Aksiyonun kısıtlı sürede kaldığı bir filmde tempoyu düşürmemek çok önemliydi.

Güzel iş...

Cumartesi, Haziran 5

Ronaldo Gibi Başla Ronaldo Gibi Bitir

Karim Benzema, Real Madrid tarihinde en çok maça çıkan üç yabancı futbolcudan biri. Diğer ikisi Brezilyalı sol bekler; Roberto Carlos ve Marcelo. Sol bekleri ķüçümseyecek değilim ama bir santrforun başka bir ülkeden gelip Real Madrid'de yaklaşık 10 sene kalması ve bu süreçte en az 500 maça çıkması müthiş bir iş.

Tabi işler her zaman kolay gitmedi. Çok eleştirildiği dönemler, gol atamadan geçirdiği haftalar oldu. Real Madrid'de iki maç üst üste gol atamamak bile sıkıntı yaratır. Fakat Benzema bunun altından kalkmayı başardı.

Aslında kişisel olarak sevdiğim bir santrfor değildi. Hatta, sanki bir asır öncesiymiş gibi hayal meyal hatırladığım Lyon'daki Benzema, çok daha farklı bir profildi. Hızlı, teknik, bitirici... Brezilyalı Ronaldo gibiydi adeta. Bu tip melekelerini Real'de çok az gösterdi. Aklıma gelen yegane örnek Atletico maçındaki çalımı ve attırdığı goldü.


Biz onu gençliğinde Brezilyalı olana benzettik ama o zamanla Portekizli olana dönüştü. Tamam aynı oyuncu değiller ama gidiş yolları benzedi. Sporting'den Manchester'a gelen cılız çalımbaz çocuk, zaman içinde bir canavara dönüştü. Yazının başlığı da bu yolculuğu ve dönüşümü anlatıyor.

Benzema da ceza sahası içinde çalımla varyeteyle uğraşmayan, direkt golü düşünen bir santrfora evrildi. Fakat bu golü düşünme son iki sene öncesine kadar başkalarının golüydü; özellikle de Cristiano'nun...

Geçtiğimiz günlerde Gonzalo Higuain bir röportaj verdi. Tarihte hem Messi ile hem Ronaldo ile beraber oynayan az sayıdaki oyuncudan biri olarak konuşuyordu.

"Onları en iyi ben anladım" diyordu. Psikolojik olarak belki de öyleydi. Hatta Lionel Messi için de öyle olabilir. Ama sahada oyunu tamamlama konusunda (ve en çok da Ronaldo özelinde) Higuain doğru parça değildi.

Arjantin'den gelen genç bir çocuk olarak her defasında kendini şöhretli forvetlerden daha çok gösterip formayı kaptığı zamanlar ben de Higuain'ciydim. Hatta Paris'ten gelen yapılı, havalı, biraz getto, biraz büyük şehir soslu daha sonraki yıllarda Rihanna ile takılacak Benzema'ya göre Higuain daha bizim çocuktu. Ama Higuain gitti. Barınamadı Real Madrid'de... Hem de Ronaldo varken. Fakat Benzema kaldı. Hem de Ronaldo'dan sonra da...

Çünkü Ronaldo'nun hızına ayak uydurabilecek, topla kavga etmeden ona pas istasyonu oluşturabilecek ve topu aldığında kaleyi bulabilecek tek santrfor Benzema'ydı. Higuain ceza sahasında çıldırtabilir, Lewandowski ve Suarez o driplinglere eşlik edemezdi. Başkası olamazdı.

Benzema oldu. İşin ilginç olan kısmı, Ronaldo sonrası dönemde de birinci role geçti ve onu da başardı. Hatta Ronaldo'yu aratmayacak kadar.

Tamam; yıllar önce Paris'ten gelen havalı çocuğun yetenekleri aşikardı. Bütün dünya onu Youtube'dan izlemeye başlamıştı. Yani bir peri masalı gibi kendini geliştiren futbolcu hikayesi yazmaya gerek yok. Fakat Benzema bu role 32-33 yaşında geçti ve yaşından beklenmeyecek bir devamlılık gösteriyor.

33, yeni futbol dünyasında yaşlı bir çağ sayılmaz. Benzema'nın formunun zirvesinde çok akranı var. Fakat yine de onların çoğu; eğer Zlatan veya Cristiano gibi anormal bir fiziğe sahip değillerse, artık saha içinde daha farklı hareket ediyorlar. Kendilerini daha az yorup, daha çok zeka ve tecrübeyle fark yaratıyorlar.

Benzema ise halen 23 yaşındaki gibi. Belki o eski hızı yok. Ya da Valdedebas'taki küçük saha onun gaza basmasını engelliyordur. Hızı göremiyoruz ama halen tank gibi. Ona çarpan yanıyor. Maç içinde de yorulmuyor. Bu sezon oynadığı 46 maçın 33'ünde  90 dakika sahada kalıyor. 75'ten önce çıktığı sadece iki maç var.

Bunun nedeni ne olabilir?

Son zamanlarda çok tartışılan ve muhteşem formunun ardından yeniden gündeme gelen Fransa Milli Takımı, onun kariyerini uzatmış olabilir mi?

Benzema uzun bir süredir milli formadan uzaktı. Diğer meslektaşları, her sene kıta kıta, ülke ülke gezip maç yaparken ,yazları turnuvalarda yıpranırken Benzema dinleniyordu. Senede 4-5 milli maç arası olsa; 10 haftalık bir dinlenme imkanı doğuyordu. Sezon bitiminde kendisini yenileyebildi. Tamam belki müzesinde Dünya Kupası madalyası olmadı ama aksi halde şu an Real Madrid oyuncusu da olamayabilirdi.

Futbolcuların günümüzde en çok şikayet ettiği yoğun maç takvimi Benzema'ya uğramadı. Belki ona verilen ceza, onun şansı oldu.

Sonuç olarak,özellikle iki senedir çok özel bir oyuncu performansıyla karşı karşıyayız. Bazı futbolcular olgunlaştıkça tat verir ve saygı uyandırır. Önceleri biraz göz ardı edersiniz ama kariyerlerinin son virajına girdiklerini fark ettiğiniz anda daha fazla izlemeye ve ona saygı duymaya başlarsınız. O da bunun karşılığını verir ve akranları gibi elden ayaktan düşmeden topunu oynar.

İste Benzema o tür topçulardan...

Peki şimdi yeniden milli takıma çağrıldı, ne olacak? Bir kereden bir şey olmaz. Hem belki de bu onun için 'son yaz' olabilir. Onun bu gelişimini ödüllendirmemek ona değil, Fransızlara ceza olurdu. 

Cuma, Haziran 4

Pierrot le Fou

 


Ferdinand, namı diğer Pierrot (Belmondo)  bizi ilk anlardan itibaren kaybediyor. Ailesini bırakıp genç ve güzel kadınla Akdeniz yoluna çıkması 'şiirsel' gibi duruyor ama bizim anlamlandırmamızı zorlaştırıyor.

Karakterleri, hikayeyi anlatan kişinin çizdiği yönle algılıyoruz. Ferdinand, toplum dışına kaçan bir karakter olarak kahramanlaşıyor. Bunu da ailesini geride bırakarak başlatıyor.  Burjuva hayatını bırakıp anarşist oluyor. Filme 'politik' bir sos katmaya buradan başlıyor. Fakat hikaye başka bir şekilde işleseydi o ailesini bırakıp giden 'kötü' adam olacaktı ve politik özellikler gözden kaybolacaktı.

Kılıçla yaşayan kılıçla ölür misali Ferdinand'ın sonu istediği gibi bitmiyor. Peki bu önemli mi? Filmin ve yönetmenin (Godard) böyle bir derdi yok. Onun öyküyle de çok derdi yok. Giriş ve sonuç çok mühim değil. Gelişmeye önem vermiş. Onu da bir şey anlatmak için kullanmamış. Bir şey 'çizmek' istemiş sadece.

Filmin doğaçlama çekildiği gibi bir şehir efsanesi var. Doğru da olabilir. Ama doğru değilse de bu anlatıya en uygun filmlerden biri. Doğaçlama çekilmiş gibi ilerliyor. Karakterler de doğaçlama ilerliyor. Belki de o yüzden Marianne'nin (Anna Karina) sondaki planı bizi tiksindiriyor. Ahlaki olarak değil, filmin ruhuna uygun olmadığı için sinirleniyoruz. Bu kadar planlı bir son olmamalıydı ve 'duygularla konuşuyorum' diyen karakterimiz bunu yapmamalıydı.

Belki Ferdinand da ailesini geride bırakırken biraz daha planlı olmalıydı ve daha çok düşünmeliydi. Film boyunca her konu hakkında konuşmuşken belki bize bundan daha çok bahsedebilirdi. Böylece bunun politik bir tavır (ve film) olduğuna daha güçlü inanabilirdik. Fakat o zaman da 'az sonra' izleyeceğimiz Ferdinand'ın (ve Marianne'in) o serseri bir kurşun gibi Akdeniz'e savrulmalarından keyif alamazdık. Biraz eğri dururdu. Zor bir film olacağı buradan belliydi.

Zaten başlarken de zor başlamış. Godard, "Çekimler başlamadan iki gün önce elimde hiçbir şey yoktu. Bir kitabım vardı, bir de birkaç mekan. Sadece filmin deniz kıyısında geçeceğini biliyordum" diyor. Doğaçlama olduğuna buradan ikna oluyoruz. Fakat diğer yandan seyircilerin algıladığı ve sandığı bir derinliği olmayabilir. Bu da sorun yaratmamalı. Yönetmen biçimle daha çok ilgilenmiş ve bunu da başarmış. O zaman uzun analizlere ne gerek var?

Fakat biz de izleyiciyiz ve bir beğeni hissimiz var. Film ilgi çekici mi? Kesinlikle. Peki keyif aldık mı? Pek sayılmaz. Fakat bir yönetmen olsam böyle bir film çekmek isterdim. En azından böyle bir film çekme lüksüne sahip olmayı isterdim. Bulunduğunuz camianın kalıplarını ancak böyle işler üreterek kırabilirsiniz. Zaten Godard da buna 'film' değil 'sinema ' diyor.

Sene 1965'tir ve ne olursa olsun bunu düşünmeden değerlendirmemek gerekir.

Sıradan bir filmdir ama sinemanın mihenk taşlarındandır.

Perşembe, Haziran 3

19 Sene Sonra

Portekiz Ligi'nde 19 sene sonra şampiyon değişti. Böyle ifade edince 19 senedir aynı takım şampiyon oluyormuş gibi bir hava çıkabilir. Fakat iki, takım da çok değil. Porto ve Benfica, son 18 seneye damga vurmuştu. Porto 11, Benfica 7 sezonu şampiyon olarak bitirmişti.

En son 2001-02'de şampiyon Sporting'di. Rumen hoca Laszlo Bölöni yönetiminde ve 42 gol atarak ikinci defa Altın Ayakkabı kazanan Mario Jardel önderliğinde kupaya uzanan Sporting'in önü açık gibi duruyordu. Ama öyle olmadı.

Uzun seneler boyunca ilk ikiye bile girmekte zorlanan Sporting'in hasreti bu sene sona erdi. Bu sefer şampiyonluk biraz daha farklı bir yoldan geldi. 42 gol atan bir santrfor yoktu mesela. 23 gol de az değil ama! 22 yaşındaki Pedro Gonçalves, yaşından daha çok gol atarak sezonu gol kralı olarak bitirdi. Kesinlikle sezonun sürpriz isimlerinden. Öncelikle kendisi bir orta saha oyuncusu. Bir yeteneği olduğundan bahsedebilirdik ama geçen sezon Famalicao'da 5 gol attıktan hemen sonrasında sezona gol sayısıyla damga vurup tarihe geçmesi beklenmiyordu.

Sporting'in kadrosu böyle sürprizlerle dolu. Hatta teknik direktörü bile! Benfica'da futbol oynadığı dönemden hatırlayabileceğiniz Ruben Amorim, teknik direktörlük karıyerinde çok hızlı yükseldi. Geçen sezonun devre arasında, Braga'nın B takımından A takımına atladı. Yarı finalde Sporting'i, finalde Porto'yu yenerek Lig Kupası kazandı. Pandemi arasından sonra da Sporting'in yolunu tuttu. Ve bu sezon şampiyonluk geldi. 

La Liga'dan hatırladığımız Antonio Adan, 34 yaşında kariyerinin en muhteşem sezonunu geçirdi. Gerçi ara ara, özellikle sezon başında hatalı goller yedi ama sezon boyunca 20 gol yiyen takımın en dikkat çeken oyuncusuydu. 4 kere ayın kalecisi seçildi. 

Bir başka İspanyol Pedro Porro'nun adını ileride sık sık duyarız. 22 yaşındaki Jovane Cabral ilginç bir tarz. Parçalar birbirini buldu ve şampiyonluk geldi.

Sporting, sezonun büyük bölümünde açık ara öndeydi ve bu da şampiyonluk yarışını zevksiz kıldı. Fakat bir ara "şampiyonluğu verirler mi" sorusunu da sordurdular. Nisan ayındaki dört maçta altı puan kaybedince bir ufak heyecan hissedildi. Fakat hemen toparladılar. Sezonun tek yenilgisini, şampiyonluğu garantiledikten sonra oynadıkları Benfica deplasmanında yaşadılar.

Benfica ve Porto istedikleri gibi bir sezon yaşayamadılar. Benfica sezonun ilk yarısını çok kötü geçirdi. Geçen sezon pandemiden sonra da benzer bir düşüş içindeydiler. İkinci yarıda muhteşem bir çıkış yakaladıklarında iş işten geçmişti. Yine de önümüzdeki sezon için bir ışık verdiler. Porto'nun ise ağırlığı Şampiyonlar Ligi'ndeydi. Çeyrek finale kadar yükseldiler, Juventus'u elediler. Geçen sene 82 puanla şampiyon olmuşlardı. Bu sezon 80'de kaldılar ama 82'yi yakalasalar yine şampiyon olamayacaklardı. Zira bu sefer çok iyi bir Sporting vardı. 

Sıkışık bir fikstürün olduğu sezonda Sporting'in en büyük şansı, belki de Avrupa'dan erken elenmek oldu. Ezeli rakiplerinin önüne geçmesinde avantaj sağladı. Yeşil-beyazlılar, ekim ayında LASK Linz'e 4-1 yenilerek Avrupa'ya veda etti. Belki o maçtan sonra tepetaklak da olabilirlerdi ama zirveye yürüdüler. Bu açıdan Beşiktaş'ın şampiyonluğuna benzetebiliriz.

Beşiktaş da önce PAOK'a, sonra Rio Ave'ye yenildi ve Avrupa defterini kapadı. Beşiktaş şampiyonluğa giderken Rio Ave Portekiz'de küme düştü. Açıkçası son ana kadar inandırıcı duran bir senaryo değildi. Rio Ave kötü bir takım değildi. Hatta uzun süre düşme korkusu da yaşamadı. Orta sıralarda gezindi. Fakat son 12 haftada sadece 1 maç kazanabildiler. O galibiyet de son haftada geldi ve direkt düşmekten kurtuldular. Play-out'ta ise daha büyük bir sürpriz oldu ev alt lig takımı Arouca'ya iki maçta beş gol yiyerek elendiler.

Ligin en az gol yiyen 7. takımı küme düştü. Fakat diğer yandan ligin en az gol atan takımıydı. Bu da sorunun nerede olduğunu gösterdi.

Ligin ilk dört sırasındaki takımlar sürpriz değildi. Sporting, Benfica, Porto, Braga'nın arasına son yedi sezonda sadece bir takım (Guimaraes) girebildi. Adeta beşincilik, başka bir ligin şampiyonluğu demek. Mesela geçen sezon bunu Rio Ave başarmıştı ama sonu kötü oldu. Bu sezon ise Paços de Ferreira oturdu oraya. Kesinlikle hak ettiler. Sezonun son bölümünde 'salmasalardı' belki ilk dörde de girebilirlerdi.

Geçen sezon lige yükselen Nacional ve Faranse ise aynı hızla geri döndüler. Famalicao'nun berbat geçen ilk yarıdan sonra sezonu 10. sırada bitirmesi de sezonun hikayelerinden biriydi.

Son bölümde öne çıkan bazı oyuncuları sıralayalım. Benfica'nın İspanya 2.Ligi'nden transfer ettiği (Almeria) Darwin Nunez, 44 resmi maçta attığı 15 golle dikkat çekti. Şampiyonlar Ligi'ne damga vuran Mehdi Taremi'den ayrıca bahsetmeye gerek yok. Braga'dan Iuri Medeiros, Avrupa'da çok gezdiği yılların ardından en iyi dönemlerinden birini yaşadı. Paços'un Güney Afrikalı hücum oyuncusu Luther Singh, uzun zamandır bu ligde ama halen 23 yaşında ve bu sezon en etkili ışığını yaydı. Takım olarak 36 gol atan Tondela'nın İspanyol oyuncusu Mario Gonzelez, 26 maça 14 gol sığdırdı. Daha iyi bir takımda daha iyi işler yapabilir. 

Çok keyifli ve heyecanlı bir sezon değildi ama pandemi zamanında Avrupa'da kaç ligde güzel sezon vardı ki? Yine de alışılmışın dışına çıkan bir senaryo, değişiklik yarattı. Bu da fena değil.

Perşembe, Mayıs 27

Bobby Robson: More Than a Manager


Bir İngiliz beyefendisi olan Bobby Robson bizim hayatımıza, güneyde dolaştığı yıllarda girdi.

Gözümüzü açıp, Avrupa futboluna bakındığımız dönemlerde o Portekiz'deydi. Sporting'de ve Porto'da çalışıyordu.

Portekiz Ligi'nde çalışan bir İngiliz teknik direktör! Herhalde çok iyi değildi. Böyle düşünüyorduk. Zira iyi olsaydı Premier Lig'de çalışırdı. Veya diğer büyük liglerde. Fakat o Portekiz gibi 'sıradan' bir ligde, zaten şampiyonluğa yakın duran takımla sırtını dayayarak kariyer inşa ediyordu.

10 yaşında böyle düşünmemiz normaldi. Anormal olan onun bir anda Barcelona'ya sıçramasıydı. Onun orada geçirdiği kısa süreyi Ronaldo ile hatırlıyoruz. Fakat bir yandan da Robson'ın bu tercihlerini hep merak ederdim.Sonradan öğrendik onun Ipswich Town'a Avrupa kupası kazandırdığını, İngiltere Milli Takımı'nı 1966'dan sonra Dünya Kupası'na en çok yaklaştıran adam olduğunu.. 

İlginç bir kariyeri vardı. Detayları anlamak için böyle bir belgesel çok iyi geldi. Bunu da Bir Sporting - Porto maçının oynandığı günde izlemem ayrı ve hoş tesadüftü. 90 dakika boyunca Portekiz'den Akdeniz sahillerine, oradan Ada'ya uzandık.

Son dönemin 'favori' belgesel anlayışının yanında biraz daha klasikçi kalmış. Bu da bizim hoşumuza gitti. "Oh be" dedik. Tabi ki arşiv, kayıtlar önemli ama duygusuz bu işler olmaz.

Belgesel, adından da anlaşabileceği gibi Bobby Robson'ın kariyerini anlatıyor. Robson vefat etse de, yine de onunla yapılmış röportajları görebiliyoruz. Jose Mourniho, Gary Lineker, Ronaldo, Pep Guardiola ve daha fazlası. Ama en çok da Paul Gascoigne...

Bu belgeseli Asif Kapadia çekseydi, bir deniz kıyısında hüngür hüngür ağlayan Gazza'yı göremeyecektik. Veya hiç ziyaret etmediğimiz Ipswich'in nasıl bir şehir olduğunu ve o başarının ne kadar önemli olduğunu hissedemeyecektik. Bunlar önemli detaylar. Bulursunuz 1980'lerden kayıtlar, koyarsınıı arka arkaya. Bu da çok önemli bir iştir, hatta çok daha büyük emek ister. Fakat aynı duygu geçer mi karşıya? Sanmam.

Robson'ın kariyerinin satır başlarına hakimdik. En azından başarıları ve başarısızlıkları net olarak ortada duruyordu. Fakat neler yaşadığını ve yakınındaki insanlara neler hissettirdiğini bu belgesel sayesinde gördük. Barcelona'da ve Newcastle United'dan nefret ettik. Jose Mourinho'nun karizmasının ve ukalalığının başlangıç noktalarına daldık. Barselona kentinin çekimlerine hayran kaldık ve Akdeniz özlemimiz arttı.

Futbola dair izlenebilecek belgesel sayısı çok azken, çöldeki vaha gibi önümüze çıktı.

Belgeselin adı başka belki ama manşeti Jose Mouriho verdi:

"Bir insan ancak onu seven son insan öldüğünde ölür."

Pazartesi, Mayıs 10

Her Şeyin Başladığı Gün


Sevilla'nın resmi Twitter hesabı, geçtiğimiz yıllarda bugünü "Hayatımızın değiştiği gün" diyerek andı.

Onlar adına kesinlikle doğru. Hatta belki de bizim için de öyle. Yani bir Sevilla taraftarı değiliz. Hayatımız da değişmedi belki ama Sevilla algımızın değişmesine neden olan gündü. Hatta o gün ve Sevilla sayesinde Avrupa Ligi'ne bakışımız bile değişmiş olabilir.

2006 yılında Eindhoven'da oynanan finalde Sevilla ile Middlesbrough karşılaşmıştı. Dört gün sonra Süper Lig'de şampiyon belli olacaktı. O Çarşamba günü Abbas Güçlü, Genç Bakış programınını da ligdeki şampiyonluk yarışına ayırmıştı. Maltepe Üniversitesi'nden yapılan canlı yayında ben de öğrencilerin arasındaydım. Rasim Ozan Kütahyalı gibi bir videomuz yok. Zaten programın konuklarının kim olduğunu da hiç hatırlamıyorum. Hatta atmosferdeki harala gürele beni rahatsız etmişti. Sıkılıp, okulda gezdiğimi hatırlıyorum. Bir devlet okulu öğrencisi olarak, özel okul yurtlarındaki yaşamı görünce de çok kıskanmıştım. En sonunda bir yerde televizyon bulup bu finali izlemiştim.

Bir Latin Avrupa futbolu sevdalısı olarak gönlüm Sevilla'dan yanaydı. Premier Lig tutkunları da vasat Middlesbrough'un peşinden gitmişti.

Aslında Middlesbrough'un iyi bir forvet hattı vardı. Mark Viduka, Jimmy Floyd Hasselbaink ve Massimo Maccarone... Fakat kadro biraz yaşlıydı. Sevilla ise fırlama gençlerden oluşan fırtına bir takımdı. Dani Alves, rahmetli Puerta, Adriano, Jesus Navas, Luis Fabiano, Kanoute...

O sezon grupta Beşiktaş'ı televizyon yayının olmadığı maçta 3-0 yenen Sevilla, finalde de Middlesbrough'yu 4-0 mağlup etti. Son 10 dakika inanılmazdı. Enzo Maresca, yanlış hatırlamıyorsam oyuna sonradan girip resital yapmıştı. Sevilla harika bir takımdı. Çok güzel oynamışlardır. Fakat kupayı daha önce kazanan başka harika takımlar vardı. Finallerde farklı skorları da çok görmüştük. Sevilla'nın olayı o final değildi, devamıydı.

Ertesi sene Glasgow'da İspanyol finali oynandı. Sevilla, penaltılarda Espanyol'u yendi.

Sonra bir ara. 2014'te Torino'da yine penaltılarla Benfica...

2015'te Varşova'da 3-2'lik skorla Dnipro...

2016'da Basel'de 3-1'lik skorla Liverpool...

2020'de Köln'de 3-2'lik skorla Inter...

Adamlar, Avrupa Ligi'nin fahri başkanı oldular. Tam da Avrupa Ligi'nin ülkemizde küçümsendiği bir dönemdi. Bir İspanyol takımı, yetenekli oyuncular transfer eden ve yetenekli oyuncular yetiştiren mütevazı bir İspanyol takımı, Avrupa Ligi'nde başarılı oluyor. Şampiyonlar Ligi'nde fazlasını yapamıyor ama gücünü doğru yere kanalize etmeyi başarıyor.

Sevilla tüm bu seriyi oluştururken yolun ortasında Türkiye şampiyonuna da elendi. Şimdi bir Türkiye şampiyonunun Sevilla'yı yenmesi mantıklı durmuyor.

Yani aslında bundan 15 sene önce, bizim takımlarımızın yenebildiği bir takım; biz kendi ligimizdeki şampiyonluk yarışı için muhabbetler ederken Avrupa Ligi kazanmıştı. Ve orada kalmadı, devam etti, adını daha da büyüttü, müzesini daha da doldurdu.

Ve işte her şey, bir 10 Mayıs günü başladı...


Pazar, Mayıs 9

Dogs of Berlin


Bazen yerli dizilerimize çok fazla haksızlık ediyoruz.

Çeşit çeşit dizimiz olduğu için, yani ortada bir enflasyon olduğundan ortalamamız biraz düşük kalabilir. Fakat yerli dizilerin yersiz uzunluğunu bir kenara bırakırsak, ortalıkta çok kaliteli işlerin olduğunu ıskalamamak lazım.

Diğer yandan hayran kaldığımız Batı'da çok kötü işler olduğunu da görmezden geliyoruz. Batı kısmını biraz daraltalım. Zira ABD dizileri her zaman bir standartı yakalıyor. Konuyu sevmezsiniz, hikaye sarmaz ama işin profesyonelce yapıldığını izlediğiniz her dizide anlarsınız. Avrupa'da ise işler değişiyor.

İşin içine bir de Netflix girince kalite giderek düşüyor galiba. Çok fazla Netflix yapımı izlemedim ama denk gelenler üzdü. Oysa Netflix, çağımıza uygun platform. Birçok dizi, film, belgesel burada. Bu açıdan geniş bir havuz var. Fakat kendi yaptığı işlerde pek başarılı olduklarını düşünmüyorum.

Konuyu uzatmayalım. Netflix'in Dark'tan sonra çektiği ikinci Alman dizisi olan Dogs of Berlin, kağıt üzerinde yazan konusuyla çok şey vadediyordu. Ölü bulunan gurbetçi bir futbolcu (Mesut Özil benzerlikleri basında sıkça yer aldı), göçmen bir polis, onunla ortaklık yapmak zorunda kalan, pis işlere karışmış ve geçmişinde Nazi ocakları günleri olan bir başka polis, Arap klanı, Balkan mafyası....

Say say bitmez. Bunları ortaya atsan, senaryo yazmana gerek kalmadan insanları ekran başına oturtursun zaten. Sadece biraz özen gerekiyordu. Fakat o da ıskalanınca tatlar kaçtı.

Zaten hemen her zaman Netflix'ye yaşadığımız sıkıntılar burada da mevcut. Altyazılar, özensizliğin sembolü olarak gözümüzün önünde. Derdimiz yabancı dilden çeviride yaşanan sıkıntılar da değil üstelik. Bir kavramın veya kelimenin Türkçe'de nasıl kullandığını bilmeden yapılan çeviriler, izleyici ile alay etmekle eşdeğer. Üstelik insanın tüm hevesini kaçıracak cinsten.

Tabi bu, Türkiye masasının eksisi. Yapım ekibinin sıkıntıları daha da kötü. Nereden başlayacağımı da  bilemiyorum. 

Önce kötü futbol sahnelerine girelim. Tamam futbol maçı çekmek çok zor bir şeydir. Ve Zafere Kaçış dışında bunu başarabilen bir film de görmedik. Orada da sıkıntı yaşamamak için Pele'den Ardiles'e kadar kimi buldularsa oynattılar. Yani bu konuda her futbol filmini anlayabilirim, kolay kolay eleştirmem. Fakat bu kadar kötüsünü de görmemiştim. PES veya FIFA maçı koysaydınız daha iyiydi. En azından figüranlara falan para ödemezdiniz.

Benzer sıkıntı bir polisiye/gangster dizisinin kavga, dövüş, kovalamaca sahnelerinde de mevcut. Mesela Naziler ile Türkler arasındaki kavga... Bunu Türkiye'de çekseler alay konusu olurdu. Yani göçmen çetelerini ve faşist yapılanmayı konu alan bir dizi olarak burada da düzgün bir sahne çekmeyeceksiniz, ayağınıza sıkın veya harakiri yapın daha iyi.

Konu çok iyi, çok ilgi çekici ama sadece iki bölüm. Hadi üç olsun. Merak ettiren o konu, üçüncü bölümden sonra kendini unutturuyor. Ölü bulunan futbolcu veya mafyalar savaşından, kocasını aldatan kadını daha çok izlemeye başlıyoruz mesela. Karakterlerin hepsi de ayrı bir kökenden olduğu için her sahne bir politik mesaj veriyormuş gibi geliyor. Sanki senaryo ekibi toplantıda şöyle konuşmuş gibi:

- Biz dizide ne izlettirir?
+ Heyecan, macera...
- Tamam mafyaları koy.
+ Erkekler futbolu çok sever.
- Koy.
+ Seks de sattırır.
- Onu da koy.
+ Karakterler nasıl olsun?
- 72 milletten olsun işte.
+Nasıl harmanlayalım bunları?
- Harmana gerek yok, sırayla ver işte.

Ben de sağlıklı düşünen biri değilim. Takıntılarım var. Mesela bir diziye başladım mı, bitiririm. Hatta o yüzden çoğu zaman tüm sezonları tamamlanmış dizileri izlerim. Karakterler oturmuş, hikayede çok oynanmamış, övgüleri almış, 'bu olmuş' denilen güçlü yapımlara zaman harcamak için bu yolu seçerim.

Dogs of Berlin'in kağıt üzerinde yazan enfes konusu, bu kuralımı çiğnememe yol açtı. Hevesle izledim, hayal kırıklığına uğradım. Eğer sağlıklı biri olsaydım, üçüncü bölümde kapatırdım. Yine de sonuna kadar izledim. Hakkını vereyim, ilk iki bölümle beraber son iki bölüm de fena değildi ve en azından son virajda şarampole yuvarlanmakan kurtuldu. Fakat ne olursa olsun izlerken tek dileğim, ikinci sezonun gelmemesi yönündeydi. Zira gelse  mecburen onu da izleyecektim. Bundan sonra gelse de izlemem!

Hakkında birçok haber çıkmasına rağmen, "2020'de ikinci sezon gelecek" denmesine rağmen korktuğumuz olmadı. İkinci sezon gelmedi. Oysa beğeneni de çoktu. Lübnanlılar ile Türkleri ayıramayan, Lübnanlıları 6. bölüme kadar Türk sanan  çoğu arkadaşımız diziyi çok beğenmiş.

Fakat bu yapımcılar için yeterli olmamış herhalde. İkinci sezona onay çıkmamış. Bundan sonra da çıkmaz herhalde. Millet diziyi unuttu. Karakterler bile yaşlandı neredeyse.

Kötü bir tecrübeydi, neyse ki kısa sürdü. Biz Son Yaz'dan, Sadakatsiz'den devam...


Cumartesi, Mayıs 8

Herkes Onun Gibi Olsaydı

"2003-2004 sezonunda, Fenerbahçe ile çıktığım ilk maçta aldığımız yenilgi sonrası ateş altındaydım. O günlerde ofisime Pierre van Hooijdonk geldi. 1.93'lük boyuyla karşıma oturdu ve monoloğa başladı. Her şeyi not ettim:

'Burada kendimi çocuk yuvasında gibi hissediyorum. Liderimiz yok. Bunları değiştirmenizi bekliyorum. Bazı oyuncuları gözden çıkarmalısınız. Buraya arkadaş bulmaya değil, başarılı olmaya geldim.' 

Nokta ve virgül koymadan konuşuyordu. 'Lütfen' de demiyordu; talep ediyordu. Yüzünde mimik yoktu. Sabırla onu dinledim ve anlayış gösterdim. Sakin kalmayı yeğledim. Ona takımın yeni kurulduğunu, zamana ihtiyacı olduğunu söyledim. Kuşkuyla baktı. Nasıl biri olduğunu anlamıştım. Daha ilk günden itibaren çok profesyoneldi ve herkesten aynı şeyi bekliyordu. 18 yaşında olandan da 30 yaşında olandan da... Herkes onun gibi davransaydı Şampiyonlar Ligi'ni kazanırdık. Ama işler böyle dönmüyor. Bir teknik direktör olarak herkesin aynı olmasını bekleyemezsiniz. Pierre de bunu anlamak istemiyordu."

Christoph Daum

Salı, Mayıs 4

Sükut Evi

Sükut Evi, aslında çok sık işlenen ama gişede ve popüler kültürde alıcısı pek olmasa da kendine has bir kitlesi olan bir konuya sahip. Daha doğrusu konu oldukça evrensel ve örnekleri ana akımda da var. Fakat tarz ve içerik biraz kıyıda kalmaya mahkum.

Kendine yabancılaşan bir karakterin tesadüfler silsilesi sonucu bir köyde 'mahsur' kaldığını, bu köyden çıkmak için çabaladığını, bunu başaramadıkça oldukça yavaş bir şekilde olsa da köye adapte olduğunu ve zamanla kendisini tanımaya başladığını görüyoruz.

Aslında bu açıdan bakınca hikayemiz güzel. Üstelik görsel bakımdan da oldukça başarılı bir iş kotarmış. Fakat ana fikri güzel olan hikaye, ilerleme aşamasında biraz eksik kalmış. Detaylara girilmemiş. Karakterler, özellikle de Mehmet Özgür'ün oynadığı Adem karakteri oldukça didaktik bir figür olarak kalmış. Hatta esas karakter dışındaki tüm karakterler biraz sönük kalmış, derine inememiş. Hepsinin bir şeyleri temsil ettikleri aşikar, hatta neyi temsil ettiklerini de anlıyoruz ama bir noktadan sonra o karakterler sadece temsil heyeti gibi filmde yer ediniyor. Bir karakter olarak varlıkları yok, sadece bir semboller. Fakat o sembollerin sembol olduğu sık sık vurgulansa da, sembollerin ne anlatmak istediği verilememiş. Oysa biz son ana kadar onun merakıyla filme tutunmuştuk.

Öykü akıyor. Akarken izleyiciyi de içine çekiyor. İsminden, manzarasına kadar bir 'sır', bir 'gizem', bir 'ulvilik', bir 'ruh' bizi besliyor ama bunu güçlendirecek ögelerden eksik kaldığını ancak filmin sonuna geldiğimizde anlıyoruz. Yani beklentilerimiz boşa gidiyor. O huzur veren güzel görüntüler bize artı olarak kalıyor.

Aslında ironik bir şekilde film, köye düşen yabancının düştüğü duruma düşüyor. Manayı ararken, daha doğrusu manayı anlatırken, tüm cümlelerini üstün körü ve yüzeysel bir şekilde kullanıyor. Bir nevi kendi kazdığı kuyuya kendi düşüyor. Yazık olmuş demekten kendimizi alamıyoruz.

Fakat üçüncü kez yazmaktan sıkılmadan; ciddi anlamda başarılı bir görsellik başarısı var. Dip not, film Aksaray'da çekilmiş.

Pazartesi, Mayıs 3

Orta Saha


 6'ya 8'e bakmadan emanet edilecek yerli orta saha...

Yabancı lazımsa arkadakini de önlerine koyarsın iş görür.

Pazar, Mayıs 2

El Pepe: A Supreme Life

Jose Mujica, yani Pepe, Uruguay siyaseti için çok önemli bir figür. Tabi bizden kilometrelerce uzak olan ve ilişkilerin pek de yoğun olmadığı Uruguay'ın tarihinde kilit bir isim olmak bizim merakımızı çalmak için yeterli olmazdı. Zaten uzun zamandır da birkaç siyaset meraklısı dışında da ülkemizde bilinen bir isim değildi Pepe.

Fakat son yıllarda işler değişti. Uruguay, Servet-i Fünun ekibinin Yeni Zelanda'sı gibi, muhaliflerin gözde ülkesi oldu. Pepe de özlenen ve aranan devlet başkanıydı. Zaten dünyanın en fakir başkanı olarak biliniyordu ve bu ona bir popülarite ve sempati getirdi. Ülkemize ziyarette de bulundu ve gazetelerin sayfalarında daha sık yer almaya başladı. Tüm bunların etkisiyle bir anda Putin, Merkel, Trump gibi isimlerden sonra ülkemizde en çok tanınan siyasetçilerden biri oldu. Fakat yine de Uruguay ve Pepe hakkında sınırlı bilgilerimiz olduğunu düşünüyorum. En azından benim için ve kendi çevremde öyle...

O yüzden hakkında bir belgesel izlemek faydalı bir girişim olacaktı. Emir Kusturica'nın Maradona belgeselini yıllar önce izlemiştim. Çok sevdiğim yönetmenin, çok sevdiğim futbolcuyla bir araya gelerek çektiği belgeselden çok fazla ümidim vardı. Fakat beklentilerimi karşılayamadığını çok net hatırlıyorum. Aradan yıllar geçip Pepe için ekran başıma oturduğumda bu sefer beklentilerim çok düşüktü. Bunun da sonucunu aldığımı düşünüyorum. Çok daha sağlam bir temele oturtulan, çok daha güçlü bir yapım olduğunu kabul ediyorum.

Aslında, tıpkı Maradona'da olduğu gibi burada da alışılmış bir belgesel kurgusu yok. Yani Maradona'nın veya Pepe'nin hayatına uzun uzun bakmıyoruz. Biyografik bilgilerin üzerinden tekrar geçmiyoruz. Oraları çok hızlıca hatırlıyoruz zaten. Devamında bir röportaj hali söz konusu. Fakat bu röportaj için de bir stüdyoya girmiyoruz. Maradona'da da aynısı vardı. Sokaklar geziyorduk ama burada çok daha belirgin ve somut bir şekilde bu tarz hissediliyor. Zira Pepe ile gezdiğimiz sokaklar, sıradan sokaklar değil. Onun siyaseti ve fikirleri sonucu ruh kazanan sokaklar. Biz o sokaklarda ve mekanlarda gezerken bir yandan da Pepe'nin çay içtiği, bahçe ile uğraştığı ve tango hakkında konuştuğu gündelik hayatına giriyoruz. Çok sevdiği eşi ile beraber yaşadığı (yaşamış olduğu değil, şu an yaşadığı) hayatı görüyoruz. İcraatları güçlü bir şekilde var olmaya devam eden bir siyasetçinin mütevazı hayatını aynı kareye sığdırıyor Kusturica. Maradona, kesinlikle Pepe'den daha renkli ve ilginç bir figürdü ama bu tarza Pepe çok daha uygundu.

Tabi bir siyasetçi ile futbolcu arasında da fark var. Pepe'nin yaptıkları veya mirası canlı kanlı Uruguay'da var olmaya devam ediyor. Bir yandan Pepe'nin hayatını, yaşadıkları ve hissettiklerini öğrenirken, dinlerken; bir yandan da onun Uruguay'da yaptıklarının etkilerini görüyoruz. Maradona'nın böyle bir şansı yok. Ne yapacak; gidip Napoli'de kazandığı şampiyonluğu tekrar gösteremez ya...

Doğru isimle doğru uyum yakalanıyor. Üstelik bu uyumun farkında olan yönetmen zamanı da sömürmeye kalkmıyor. 70 dakika civarına sığdırıyor her şeyi. Kısa ama gerçekten öz bir iş. Pepe'yi anlatmak için en uygun formül zaten.

Cumartesi, Mayıs 1

Golo #29

Portekiz'de 30. hafta erken başladı ama hemen hızlıca 29. haftanın raporunu, daha doğrusu golünü verelim.

Haftanın golü için zorlandığımı kabul etmeliyim. Çok şahane goller yoktu, hatta az sayıda gol atıldı ama güzel goller vardı ve bu güzel goller birbirine yakındı.

Bir adım önde olan iki gol vardı. İlki Belenenses - Guimaraes maçında Afonso Sousa'nın attığı goldü. Gol güzel ama rakip savunmaya çarpıp çarpmadığını anlamadım. Sanki çarpmış gibi. Çarptıysa golün güzelliği biraz zedelenir. Çarpmadıysa hakkını yemiş olacağım, zira bu ihtimal nedeniyle birinciliği vermedim. Oysa güzel gol için tüm şartlar müsait. Ceza sahası dışından gelişine düzgün bir vuruş. İp gibi gidiyor top. Fakat o ihtimal yok mu; kafamızı çeliyor...

O yüzden ödül Famalicao - Tondela maçında atılan dört golden birine gitti. 20 yaşındaki Ekvadolu oyuncu Leonardo Campana'nın golü; tam 'akıl dolu gol' tanımına uyan cinsten. Pozisyon gelişirken hiç böyle sonlanacağını, böyle bir gol göreceğinizi beklemiyorsunuz. Zaten her zaman göreceğiniz cinsten bir gol değil. Tamam; şahane , harika, muhteşem bir gol de değil ama izlemesi çok keyifli. Az daha güme de gidiyordu ama VAR'dan gelen onayla Campana ve arkadaşları iki kere sevinç yaşadı.Öyle bir gol!

Campana, çoğu Famalicao oyuncusu gibi menajer Jorge Mendes'in Wolverhampton'a götürüp, getirdiği isimlerden. Tabi orada pek kendini gösteremedi ama henüz 20 yaşında olduğunu atlamamak lazım. Bu sezon kendisini çok fazla izleyemedik. Az maç yaptı, çoğunda da kenardan geldi. Fakat son iki maçında gollerini atmaya başladı. Ayrıca 13 numaralı formayı giymesi de değerli. İleride ismini daha çok duyabiliriz.

GOLO 11  GOLO 13  GOLO 15  GOLO 24  GOLO 26

Cuma, Nisan 23

Liza, a rókatündér



Çok kaliteli bir mizaha sahip olan; kahkahalar attırmayan ama insanın içini hoş eden çok başarılı bir Macar filmi. 

Filmde vasatın altında kalan herhangi bir unsur yok. Konu çok sıcak, renkler, çekimler çok iyi. Müzikler çok başarılı ki; konu, dil ve müzikler birleşince Aki Kaurismaki havası alıyoruz. Macarca ve Fince birbirine fonetik olarak çok benziyormuş, onu da hissetmiş olduk. Zaten hepsi Ural Altay dil kolundan geliyor.

Zaten filmdeki karakterlerimizin biri Fin müziği sevdiğini söylüyor. Bu da acaba bir mesaj ya da yönetmenler arasında bir gönderme miydi bilmiyorum. 

Oyuncularımız çok başarılı. Başroldeki karakter Liza'ya can veren Monika Balsai işin altından başarıyla kalkıyor. Fakat benim favorim son sahneye kadar repliği olmayan ve tamamen yüzüyle, mimikleriyle, danslarıyla karşımızda duran David Sakurai'ydi. Kendisi Kopenhag doğumluymuş, bu da ekstra bir bilgi.

Filmi Amelie'ye benzetenler olmuş. İlk başta benim aklıma gelmemişti ama bu benzetmeden sonra düşününce haklılık payı sezdim. Fakat yine de çok daha özgün bir iş olduğunu söylemem lazım. Üstelik Amelie'nin popülerliği ona biraz fazla beklenti ve değer yüklemişken, isimsiz bir Macar filmi olarak Liza, a rókatündér beklentilerimizin çok üzerine çıkıyor.  

Tam bir güneşli bir öğlen vaktinde izlenecek film...

Perşembe, Nisan 22

Brexit Ligi

Şampiyonlar Ligi 1992'de başladığında, AB en güçlü ve verimli dönemini yaşıyordu. Aslında o dönem de çok güçlü değildi ama yine de proje bir proje olmaktan çıkmış, artık bir ideal olarak zihinlere yerleşmişti. Doğu blokunun yıkılmasıyla Avrupa tek bir kıta olmaya, hatta tek bir ülkeye olmaya çok yakındı. En azından şartlar buna müsaitti. Fakat Alman, Fransız ve İngiliz ile Hırvat, Macar ve Yunan'ı aynı potada eritmek mümkün değildi. Ekonomiler farklı, hayat tarzları farklı, gündemler farklıydı. Buradan, Avrupa 'ekonomik' topuluğu yaratabilirdiniz belki ama Avrupa 'birliği' çok zor bir işti.

Şampiyonlar Ligi böyle bir dönemde ortaya çıktı. Tabi ki ondan önce bir Şampiyon Kulüpler Kupası vardı. Fakat o turnuva, saf bir futbol turnuvasıydı. Eleme usulu ile oynanan, bir ülkede akşam 21.00'de, bir ülkede öğlen 13.00'te oynanan maçlarla tamamlanan, bir tam sezona yayılsa da en baba takımın bile 4-5 ülkeye seyehatla kupayı kazandığı bir turnuvaydı.

Şampiyonlar Ligi ise bambaşka bir dünyaydı. İlerleyen zamanda statüsü değişecek ve artık şampiyonların ligi olmaktan sıyrılacaktı. Orası işin ticari boyutuydu. Fakat Şampiyonlar Ligi, AB ideasına hizmet eden, hatta onu güçlendiren en somut organizasyondu. AB'den bile daha inandırıcıydı.

Bir milli marşı vardı ve herkes seviyordu. Tüm maçlar aynı saatte başlıyordu. AB üyesi olması düşünülmeyen Rusya da bizimdi İrlanda da. Futbol ailesinden daha fazlası vardı. Her Çarşamba akşamı (sonra salılar da eklendi) aynı saatte tüm kıtanın insanları, güçlü yayıncılık ekolü ile (ki bunun temeli de Eurovision'dur) bir araya geliyordu. Şampiyonlar Ligi kıtanın tek bayrağı, futbol tek dini, oynanan maçlar tek diliydi. En azından haftada 2 gün iki saatliğine, kıta bir ulusa dönüşüyordu.

Üstelik gidilen deplasmanların kattığı zenginlik de işin diğer boyutuydu. Bir İngiliz Budapeşte'ye, bir Yunan Kopenhag'a gitmek için fırsat buluyordu. Eskiden de takımlar deplasmana gidiyor ve onları takip eden taraftarlar vardı ama bir sezonda bu ne kadar olabilirdi? 

Schengen, 1985'te imzalanmıştı ama sınırlar 1992'de açılmıştı.

Konuyla ilgili yazılmış çok iyi yazılardan birine pas atıp, süreci ilerletelim ve bugüne gelelim.

Şampiyonlar Ligi zamanla bir marka haline geldi, tüm Avrupa'yı kendine bağladı, Avrupa'yı bir araya getirdi. Fakat Avrupa Birliği bunu başaramadı. Birçok 'küçük' paydaşın birlikle ilgili sıkıntıları vardı ama onlar kollarını kaptırmıştı bir kere. Çıksan çıkamaz, kalsan kalamazsın durumu yaşanırken asıl bomba İngiltere'den geldi.

Brexit uzun süre ülke gündemini meşgul etti. "Çıkalım mı çıkmayalım mı" kavgası, çıkmak isteyenlerin galibiyetiyle sona erdi. Bu galibiyet, İngiltere'de hükümeti bile devirdi. Sonucun sonuçlarını görmek için halen zamana ihtiyacımız var. İngiltere için iyi mi oldu? Bilmiyoruz. Fakat en azından AB'nin karizmasının çizildiğini biliyoruz. Ayrılık, diğer ayrılmak isteyenlere de güç verdi. Geçen yaz yapılan bir ankette İtalyanların yarısının AB'den ayrılmak istediği ortaya çıktı. Hatta ülkede Italexit adında bir parti de kuruldu. Aynı anket Almanya'da da yapıldı ve Almanların yüzde 67'si, birliğe sadık olduklarını belirtti. 

İşte Avrupa futbolunda son dört günde yaşananları bundan  ayrı görmek mümkün değil. Tabi ki futbol ekonomisi uzun zamandır bu tip projeleri gündeme getiriyordu. En az 20 yıldır; yani Ünal Aysal'dan da önce...

NBA'i, Formula 1'i, hatta kıta içindeki Euroleague'i gördükçe bu söylentiler giderek daha da güçlendi. Fakat bir darbe girişimi gibi işin resmiyete dökülmesi 2021'e denk geldi. 

Brexit'ten ve Italexit'ten sonra, pandeminin ortasında, tribünlerin ıssızlığında, İngilizlerin çoğunluğunda, bir İtalyan'ın liderliğinde ve Almanların yokluğunda...

İlk darbe girişimi şimdilik püskürtüldü gibi. Hem de çok kısa bir şekilde. Sadece 48 saat sürdü. Biz blogu açana kadar olay kapandı. Yine de temkinli olmakta fayda var. Bu defter kolay kapanmayacaktır. Belki 1-2 hafta sonra, belki de 10-20 sene sonra karşımıza yeniden çıkacak.

Şu an darbe bastırmanın mutluluğuyla futbol tüm paydaşları (12 tanesi hariç) birbirine sarılıyor. Özellikle İngiliz taraftarların güçlü duruşu önemliydi. Bu kimileri için romantik de bulundu. Hatta devrimci diyen de vardı. Oysa aslında tamamen muhafazakardı. Yaşadığı topluma dair sorumluluk hissedenlerin tavrıydı. Romantik değil, tamamen gerçekçiydi. Bir Liverpool taraftarının sokağa çıktığında göreceği Everton taraftarı karşısında hissedeceği utancın korkusuydu.

Fakat yine de eksikliği hissedilen, ya da varlığı pek hissedilmeyen, bir grup da vardı. Slavia Prag'lar, Panathinaikos'lar, Galatasaray'lar...

İngilizler, İtalyanlar ve diğer büyüklerin AB'den çıkma isteği hep ayı potada birleşiyor. Avrupa'nın geri kalanına bakmak istemiyorlar. Bu doğru bir fikir mi bilmiyorum. Verilere bakmak, iyice değerlendirmek lazım. Fakat söylem de bu, toplumdaki karşılığı da. Aynı zamanda futboldaki karşılığı da bu.

Süper Lig kurulursa yerel ligler ne olacaktı? Son dört günde en çok sorulan soru buydu. Cevabı da belliydi. Büyük zarar göreceklerdi. Kapalı bir ligin varlığı, yerel ligdeki rekabet duygusunu zedeleyecekti, zira kazanmak (ligi üst sırada bitirmek) bir işe yaramayacaktı.. Üstelik o lige katılanlar daha çok gelir elde edip yerel ligde haksız  bir rekabet oluşturacaktı.

Fakat kulüplerin de haklı oldukları bir nokta vardı. Gidip kendi aralarında maç yapmaları daha kârlı olacaktı. Bunu da herkes kabul ediyor. Peki rekabet duygusunu ve yerel ligleri koruyarak yeni bir ayrıcalıklı lig oluşturamazlar mı?

Sonuçta mesele yerel lig değildi. O 12 takım yerel liglerinden kaçmak da istemiyorlar. Fakat artık Prag deplasmanına çıkmak istemiyorlar. Astana ile zaman kaybetmek istemiyorlar. Başakşehir ile oynayıp bir de yenilerek elenmek istemiyorlar. Tıpkı AB'de olduğu gibi, kıtanın geri kalanına 'bakmak' istemiyorlar. Yoksa Manchester City'nin West Ham United ile Juvntus'un Verona ile bir derdi yok,

Öte yandan son bir haftada yaşadıklarımızın temelinde bu 12 kulübün UEFA'dan daha çok pay istemesi yatıyor. Belki de Süper Lig'e önümüzdeki yaz başlama konusunda çok ciddi değillerdi ve pazarlık masasına oturmak için ellerini güçlendirmek istediler. Gerçi son olanlardan sonra bence masadaki kozlarını kaybettiler ama olayı karşılıklı bir pazarlık haline getirmek hiç de zararlı bir adım olmayacaktı. Bu pazarlıkların uzun yıllar boyunca devam edeceğini ön görebiliriz.

Üstelik Şampiyonlar Ligi'ni 2000'den sonraki hali ve yeni statüsü gözümüzün önünde. Şampiyon olmayanların yer aldığı, şampiyon olanların kapıda kaldığı bir organizasyona çoktan dönüştü bile. O zaman bu Süper Lig projesi, yerel ligleri koruyarak ve kapalı bir organizasyon haline getirmeden nasıl düzenlenir?

İş çok basit bir yere gidiyor. İngilizlerin, Brexit'teki gibi Avrupa'nın geri kalanından ayrılma ama diğer büyüklerle dirsek temasında  olma sevdasının benzini burada da görebiliriz.

Mesela;

Şampiyonlar Ligi sadece beş büyük ligin takımlarından oluşabilir. Tıpkı şimdiki gibi; sıkı bir lig yarışında ilk dörde girenler kendini Şampiyonlar Ligi'ne atar. Zaten öyle oluyor da. Fakat bu sefer aralarına kimseyi almazlar. 

Şampiyonlar Ligi'nde veya Dünya Kupası'nda gördüğümüz, coğrafyayı genişletmek adına takım sayısını arttırmak yerine, daha az takımla (ama çok fazla maç sayısıyla) Süper Lig'in anlayışına benzer bir lig oluşturulabilir. 20 takımın yanına Avrupa'nın geri kalanın verilen havuçlarla 4-5-6 tane takım dahil edilir. Alın size Süper Lig... Böylece iki tane Barcelona - Ferencvaros maçı yerine iki tane Barcelona - Bayern Münih maçı izleriz.

Tabi bunlar düşünce, beyin fırtınası... Neler olacağını kestirmek pek kolay değil. En azından tam olarak neler olacağını... Fakat bugün muhafazakâr futbolseverler bir zafer kazanmış olsa da canavarımız yenilik ve devrim adı altında, başka bir şekle bürünerek içeriye girebilir.

Yne de neler olacağını kestirebilmek adına Avrupa siyasetine ve ekonomisine yakından bakmakta fayda olacak. Bize mesajları orası verecek gibi.