Perşembe, Kasım 24

Trabzonsporlu Tanju

 

23 Mayıs 1990, Ankara

Başbakanlık Kupası maçında Galatasaray, Trabzonspor'u 1-0 mağlup ediyor. Tek gol Tanju Çolak'tan...

Maç sonu kupa töreninde Cüneyt Tanman, Bülent Korkmaz, Tugay Kerimoğlu ve Tanju Çolak... Herkes Galatasaray formalı, Tanju Trabzonspor formalı...

Eskiden böyle adetler çoktu. Benim aklımda kalanlar Galatasaray formalı Mehmet Özdilek ve Hami Mandıralı'ydı. Keşke gerçeğe bürünselerdi.

Çarşamba, Kasım 23

Ezbere Yaşayanlar


Kitabın adı, görselde gördüğünüz gibi daha uzun ama biz başlığımıza daha kısa halini taşımak zorundayız.

Önceleri Youtube'dan tanıdığımız, sonra da televizyonlarda görerek sevdiğimiz Emrah Safa Gürkan hocanın 2022 yılında çıkan kitabı.

Normalde yeni çıkan kitaplara ve filmlere biraz mesafeliyim ama iki gün önceki postta da görüldüğü gibi bu sene çıkan iki kitabı okumayı başardım.

Ezbere Yaşayanlar tarzı kitapları çok seviyorum aslında. Kolay okunuyorlar. İlginç bilgiler veriyorlar. Fakat oralardan aldığımız, daha doğrusunu aldığını sandığımız, çoğu bilgi zaman içinde aklımızdan çıkıyor. Okurken aldığımız keyfin nedeni yeni öğrendiğimiz bilgiler oluyor ama aylar sonra o bilgiler uçuyor. Mesela bir romanda aynı sorunu yaşamayız. Her satırını hatırlamayız belki ama konusu ve anlatmak istediği iyi kötü, az veya çok muhakkak aklımızda kalır.

O nedenle şu anda biraz üzgünüm. Keyifli geçen bir dersin 1-2 ay sonrasında sınava girmek gibi bir his. Unuttuk gittik bilgileri ve şimdi hoca sorsa cevap veremeyeceğiz. Oysa her şey ne kadar güzeldi...

Yine de Gürkan'ın kitabının güzel bir noktası var. Sadece bilgi vermiyor. Kitabın konusu; şu anda toplumsal hayatta var olan alışkanlıklarımızın kökenine dair. Bu yüzyıla dair olduğunu sandığımız, modern insanın tarihe kattığını düşündüğü alışkanlıkların aslında kadim zamanlardan gelen geleneklerin devamı olduğunu anlatıyor. Bunu anlatması ve bağı kurması zaten güzel. Fakat ayrıca, modern insana eleştiri getirmesi de kitabı zenginleştiriyor. Yani sadece bilgilerle geçişirimiyor.

Bilgiler, veriler, istatistikler, tarihsel gerçekler aklımızdan uçsa da geriye bir ana fikir kalıyor. İşte bahsettiğim romanlar gibi... 

Bunda sanırım en önemli etken, hocanın sadece kendi bölümüyle sınırlı kalmaması. Kendisi bir tarihçi ama antropolojiye, sosyolojiye ve diğer dallara sıkça uğruyor. Bunu da "Ben her bilimi bilirim" edasıyla yapmıyor. Zaten bir tarihçinin (ve diğer sosyal bilimcilerin) diğer dallarla haşır neşir olması gerektiğini düşünüyor. "1600'de bu oldu, 1700'de şu geldi" tarzı bir tarihçilik anlayışına bağlı kalmıyor.

Yine de kalın kitabın biraz uzun tutulduğunu söylemem gerek. Bu da bizi bir yerden sonra farklı konularda benzer cümleler okumamıza neden oluyor. Hocam televizyonda hızlı konuşan bir karakter ama kitabı biraz aheste aheste yazmış. Özellikle dedikodu ve fal kısımlar fazlasıyla uzundu.

Tabi bir akademisyenin, bu dilde bir kitap çıkarması çok değerli. Bir sınıfın kendini ayrıştırmak için oluşturduğu o ağdalı akademi dile bağlı kalmadan, herkes okuyabileceği bir kitap yazmış. Bu açıdan düşününce, hocanın diğer kitaplarını okuma isteğimiz daha da arttı. Kısmet 2023'te artık.. Fakat öncesinde Ezbere Yaşayanlar, herkes ufak bir tavsiye...

Bu arada hocam Oğlak burcuymuş. Çalışkanlığı, mizahı ve rahatlığı ile belli ediyor bunu zaten... Yürüyedur hocam...

Salı, Kasım 22

Uluslar Ligi Kupası


Katar'a Dünya Kupası verilmesinin insan hakları konusu sınırında değerlendirilmesini bir Batı riyakarlığı olarak tanımlamıştık. O noktada halen aynı fikirdeyiz. Ve tabi ki Katar'daki insan hakları ihlallerine sırt çevirecek veya yok sayacak değiliz. Fakat Dubai'deki otellerde kalıp, Katar'daki Dünya Kupası'na sırt çevirmek veya Rusya'daki organizasyonda turlayıp Katar'ı protesto etmek bana çelişkili geliyor.

Fakat zaten FIFA'nın, veya bu tip kurumların, bu konuları dikkate alarak karar vermesi gerekir. O kısmı da ıskalamam lazım. Fakat bu alan, yazımızın konusu değil.

Biz yine de Katar'da organizasyon düzenlemenin saçmalıklarından bahsetmek zorundayız. Sorumlu bir blogger yayıncılığı bunu gerektirir. Katar, insan hakları konusunda örnek bir ülke olsaydı bile şu haliyle Dünya Kupası'na çok fazla zarar veren bir organizasyona imza atıyor.

Zaten soru çok net ve kısa: Şu an Dünya Kupası havasına girebilen var mı? İklimi ile coğrafyasıyla Katar'da bir Dünya Kupası düzenlemenin getirdiği zarar aşikar değil miydi? Belki, sıcak para akışı gözlerin açılmasına neden olmuştur ama kimsenin takmadığı bir turnuvaya imza atmak için değer miydi?

Bu ara Netflix'teki FIFA Uncovered belgeselini izliyorum. Henüz iki bölüm izledim. Tabi bilmediğimiz hususlar değil ama meraklısı için iyi bir FIFA özeti var. Haliyle organizasyonun Katar'a nasıl gittiğini net bir şekilde görebiliyoruz. Fakat yine de, tüm rüşvet ve ilişkiler ağının yanında, bir insan kendi ürününü bu hallere sokar mı?

Yukarıda sorduğum soruya ben cevap vereyim. Şu an ben Dünya Kupası değil de Uluslar Ligi izliyormuşuz gibi hissediyorum. Bu mevsimde, bu takvimde, o coğrafyada böyle bir turnuva olur mu?

Aklımızda mesela Galatasaray-Fenerbahçe şampiyonluk yarışı var, Şampiyonlar Ligi'nde gaz alınmış. Her ülkede yerel yarışlar ateşini harlamış. Diğer yandan futbolcular da hala ayıklamadılar durumu. Kampa geldiler, selamünaleyküm, aleykümselam dediler ve sahaya çıktılar. Doğru dürüst hazırlık maçı bile oynamadılar.

Tam, "Nereden çıktı bu ara" dediğimiz Uluslar Ligi haftaları gibi işte. Kim takar Dünya Kupası'nı?

Eskiden Dünya Kupası zamanları tüm dünyada futbol da dururdur. Tabi düşük seviyeli ligler devam ederdi ama herhangi bir Dünya Kupası maçı ile rekabet edebilecek bir karşılaşma da olmazdı.

Önceki gün, yani turnuvanın ilk günü, aynı saatlerde olmasa da bu sezonun müthiş ekibi Benfica'nın kupa maçı ile Katar-Ekvador karşılaşması aynı güne denk geldi. Bakıyoruz, Benfica'nın maçında daha çok yıldız oyuncu var. Rafa Silva, Grimaldo falan oynuyor.  Katar - Ekvador  maçında Valencia dışında o ayarda topçu yoktu. O zaman neden izleyelim Dünya Kupası'nı...

Zaten saat 19.00 senasında benim tercihim Sakarysapor-Bandırmaspor karşılaşması oldu. Dünya Kupası maçından daha mı kaliteliydi? Belki değildi. Ama bizim ülkemizin en önemli ikinci liginde yarış devam ederken, nasıl bakalım Dünya Kupası maçına? Bu arada altı gol oldu orada; diğer maçın üç katı...

Yazın turnuva düzenlemek gelenek olmuş bizim için. Bünyemiz ona alışmış. DNA'mız ona şartlanmış. Gerçi Güney Yarımküre'de durum tam tersi. Hatta çok merak ediyorum, onlar ne düşünüyor bu konu hakkında. Fakat biz alışmışız uzun ve sıcak yaz gecelerinde hep beraber kupa maçlarını izlemeye. Çok da yakışıyordu birbirlerine. Dünya Kupası, bir yaza merhaba partisiydi. Boşuna "Bir yaz gecesi rüyası" diyerek anlatmadılar hikayelerini turnuvaların sürpriz yapan takımları. Çay bahçelerinde, püfür püfür bir havada hep beraber maç izlemek varken şimdi ne oluyor peki? Fırtına yağmur, koştur koştur eve git maçı aç.. Hiç uyuyor mu konsepte?

Yine de bu konuyu Güney Amerikalı ile konuşmak isterim. Bir yandan da asil olmak adına, onlar da bu duyguyu yaşasın isterim. Veya en azından bu saçma sapan zamanlamanın en azından başka milletler için güzelliği olacağını düşünerek kendimi avuturum.

Coğrafya ise başka mesele. Tabi ki turnuvaların göz önünde olmayan, futbol alanında güçlü olmayan ülkelerde oynanmasına karşı değiliz. Fakat burada esas mesela, o ülkenin futbol seven, futbolu yaşayan bir halka sahip olması önemli. Futbolu o bölgelere yaymak önemli bir konudur ama altyapısı olmalı. Oysa Katar o ülkelerden değil. Katar'da zaten Katarlı yok. Ülkenin yarısı göçmen. Oturup kahvede maç izleyen kaç Katarlı vardır? Endonezya'da, Hindistan'da, Jamaika'da falan düzenlese evlaydı. En azından orada futbol topunun peşinden koşan, futbolu seven milyonlar var.

Bu turnuvanın Katar'da olması tamamen saçmalık ve bu saçmalıkları sıralamanın sonu gelmez. Asıl merak ettiğim, kendi ürününe bu kadar saygısız davranan FIFA'nın bundan sona ne yapacağı... Şu anda bile ipleri Katar'a bırakmış durumdalar. Alkolden, LGBT'den vazgeçebiliyor. Bunun tek sebebi para mı? Peki o gelen sıcak para, çok daha uzun vadede oluşacak marka gücünden daha mı yüksek, daha mı değerli?

Bu soruların cevabı çok. O yüzden de net cevabı yok. Zaman bize her şeyi gösterecek. Fakat net olan bir durum var. İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan modern Dünya Kupası, 2022'de dibe vurdu

"Dibe vurmak iyidir, sonra yükselirsin" mottosuna inananlar için belki de bu hayra alamet bir gelişmedir. Fakat her dibe vurma da yükselişin habercisi değildir. Dip, zirveden çakılanların mezarlarıyla doludur.

Bakalım Dünya Kupası hangi sınıfa dahil olacak? Cevap ortaya çıkana kadar biz Pendikspor - Eyüpspor maçından devam...

Pazartesi, Kasım 21

Nasıl Yıldız Olunmaz


Futbolcuların daha çok konuşması, daha çok yazması lazım. Kendilerini daha çok ifade etmeliler. Özellikle ülkemizde bu konuda çok büyük bir sıkıntı var. Kitap okumayan bir millet olduğumuz için, spor kitaplarının az çıkmasından yakınacak değilim. Ne kadar arz o kadar talep. Esas problem, bu kadar çok futbol konuşulan bir yerde sahanın içinden gelenin ağzına bant, kalemine silgi vurulması...

Ergin Keleş, son yıllarda saha dışı tavırlarıyla dikkatimi çeken bir oyuncuydu. Son yıllar dediğim aslında herkesten önceydi; 2015'ler falan... Bu kadar 'ciddi' konuşmuyordu ama farklıydı. Ve eğlenceliydi.

Sonra bir 29 Ekim haftasında, maç sonu politik düzlemde değerlendirilebilecek bir açıklama yapınca çok popüler oldu. Twitter'ı da etkili kullanıyordu. "Anadolu topçusu" olduğu için gözden uzak tutulan adam, bir anda ilgi odağı haline geldi.

Belki bunun sonucunda, belki de Ergin Keleş'in hep aklında olan bir fikirle; "Madem bu kadar merak ediliyor cümlelerim, o zaman kitaba dökeyim" düşüncesi gerçek oldu.

Kitap bu senenin Mayıs ayında çıktı. Aslında ortamlarda konuşulduğu kadar iyi bir kitap olduğunu sanmıyordum. O yüzden merakım da çok üst seviyede değildi. Fakat arkadaşım Hasan, kitabı hemen satın alıp okuyunca, bana da verdi. 

Düşüncelerim kitabın ilk sayfasını okuyunca da değişmemişti. Tanıl Bora'nın imzasını görünce, belki de bir gölge yazarlık durumu olabileceğini de düşündüm.

Fakat yanılmışım. Halen edebi açıdan çok da güçlü bir kitap olmadığını belirtebilirim. Fakat bu bir eksiklik değil. Tam tersi; tam da aradığımız nokta... Kitap Ergin'in kaleminden çıkmış, onun içindekiler sayfalara dökülmüş. Belli ki kimse karışmamış. Oldukça saf bir kitap. Bu açıdan da çok değerli.

Karim Benzema ile farklı yollara ilerlemesi, Ziya Erdal, Ekrem İmamoğlu, İshak Doğan ile olan anıları çok iyi. Aslında kitabın biraz sıkıntısı bu olabilir. Çok fazla anı var.

Aslında anılar güzeldir ve futbolcuların anılarını her zaman merak ederiz. Şu anda hem cümle hem de anlattığı cümle ile konu arasında bağlantı kuramayan eski futbolcuların Twitch'te, Youtube'da anlattıkları anıları bile merakla izliyoruz. İlgi çekici hepsi. Zira yıllarca işin bu alanı, burada olanlar bitenler saklandı bizden.

Ergin'in kitabında çok fazla anı var. Anıların sonu ise biraz "Türkiye 'deki futbol ortamı"na veryansın ile birleştirilmiş. Bir noktadan sonra kitap kendini tekrar ediyor gibi oluyor. Bunu da eleştirmek için belirtmiyorum, kitabı okumayanlar için büyük bir beklenti oluşmasın. Futbol dünyamızda bir "devrim" değil bu kitabın yazılması. Fakat varlığı çok önemli...

Ben memnunum kendi adıma. Fakat başkalarından olmasa da Ergin Keleş'ten daha fazlasını talep edebiliriz. Oyuna, ortama, ülkeye dair fikir üretebilecek birinden bahsediyoruz. Henüz bu kısımlar çok güçlü değil ama kitapta potansiyelini hissettiriyor. Yani aslında tıpkı Ergin'in kariyerinin ilk yılları gibi kitap... Eğlenceli, farklı, potansiyelli, daha iyisi olabilir...

O nedenle yeni bir kitap bekliyoruz...


Cumartesi, Kasım 19

Dünya Kupası Tahminlerim

Aslında kağıt üzerinde 32 takımı sıralayınca, kuru bir bakışla kafamda bambaşka bir şey çıkıyordu.

Arjantin ve Brezilya final oynar, 2014'te gerçekleşmeyen rüya Katar'da yaşanır diyordum. Zira son dönemin en formda iki takımı onlar.

Fakat turnuvalar bu mantıkla ilerlemiyor. Ters gelecek takımlar, fikstürler, gruptan çıkınca gidilecek dikenli yollar var.

O yüzden ben de internet üzerinden hemen bir tahmin sayfası bularak yolu çizmeye çalıştım. Keşke girdiğim site, grup sıralamasını bana bırakmasaydı ve grup maçlarının skorlarıyla bir yol çizseydi. Gerçi yine de çok değişmezdi. Sonuçta bu turnuvada bir ölüm grubu yok. Sadece Brezilya-İsviçre-Sırbistan-Kamerun grubu zorladı ama orada da kazanan belli gibi.

Gelelim çıkan sonuçlara...

İlginç bir şekilde turnuvanın favorisi olarak gördüğüm Arjantin erken eleniyor. Çünkü D Grubu'nda Danimarka'yı lider yaptım. Bunun sebebi de şuydu; Fransa - Danimarka maçı berabere biter, averajla grup lideri belli olur. Danimarka daha gollü maçlar oynama potansiyeli ile liderliği, Didier Deschamps'ın Fransa'sı da her zaman olduğu gibi grupta sıkıcı futbol oynayarak ikinciliği alır. Bunun getirisi olarak da ikinci turda Arjantin ile Fransa eşleşir.

Peki niye favori burada eleniyor? Çünkü Fransa, yine her zaman olduğu gibi,  bu tip 'çetin' maçları iyi oynar. Onların takılacağı yer geçen yaz olduğu gibi, İsviçre gibi rakiplerdir. Arjantin'in savunmasını Mbappe bozabilir (2018'de olduğu gibi), orta sahada Kante ve Pogba olmasa dahi Fransa rakibine üstünlük kurabilir. Don't cry for Messi, Argentina!

Sürpriz takımlarından biri, belki de birincisi, Sırbistan... Yine de temkinliyim zira bu ülkenin kritik maçlarda ve kritik zamanlarda kırmızı kart görme, kavga çıkarma, kendi arasında kavga etme gibi huyları var. Saha dışı her zaman soru işareti. Fakat saha içinde sorun yok gibi. Çok iyi forvetler (Mitrovic, Vlahovic,Jovic), iyi bir orta saha (Savic), yetenekli ayaklar (Kostic, Tadic)... Daha ne olsun?

Üstelik sürprizi ikinci tura çıkarak değil, ikinci turda Portekiz'i yenerek yapacaklar! Eleme gruplarına Portekiz'i play-off'a gönderen Sırbistan, grubunu ikinci bitirirse (ve Portekiz gruptan lider çıkarsa) bir kez daha rakibiyle karşılaşacak. Psikolojik avantaj ile Sırbistan kazanır, Ronaldo'nun yaşadığı, yaşattığı sorunlar ve Sırplardan rövanş alma isteğinin getirdiği kontrolsüzlük ile Portekiz kaybeder... 

Messi'den sonra Ronaldo'ya da elveda...

Sırbistan çeyrek finalde Belçika'ya takılıyor. Aslında geçemeyecekleri bir takım değil. Fakat Belçika'nın altın kuşağının artık bu aşamalarda kaybetme lüksü olmadığını düşünüyorum. Yarı finalde de diğer bir sürpriz Danimarka ile eşleşecekler zaten. Yolları açık gibi. Öte yandan son Avrupa Şampiyonası'nın yıldızı Danimarka'nın yarı finale çıkması sürpriz sayılır mı emin değilim. Grubunu lider bitirirek önce Meksika'yı, ardından da geçen yazın intikamıyla İngiltere'yi yenerler. Yarı finaldeki Danimarka- Belçika eşleşmesi ise her şeye açık

Brezilya benim gözümde o kadar rahat ki; diğer taraftan tüm güçlü takımları yene yene geliyor finale. Çeyrekte Almanya'yı, yarıda Fransa'yı geçiyorlar. Finalde de Danimarka veya Belçika; kim gelirse gelsin yenip kupayı alıyorlar...

Ama... 

Brezilya'nın her zaman bir "ama" sı vardır. 1982, 1986,2006, 2014 (ev sahipliği sayesinde) çok iyi kadrolardı ve turnuvaların favorileriydi. Fakat kupayı alamadılar. 1994'te çok sıkıcılardı, 2002'de güç bela turnuvaya katıldılar ve ikisinde de kupayı aldılar. Bir kez daha favori olmaları bizi yanıltabilir. Bu ülke "iyi durumda olmayı" kaldıramıyor. Bolsonarocu topçuların seçim sonuçlarının getirdiği hayal kırklığı ve eleştiriler nedeniyle nasıl performans göstereceği muamma..

Yine de en sorunsuz takım Brezilya gibi duruyor. 

Sürpriz adayım Sırbistan...

Gol kralı adayım ise; grup aşamasında zayıf rakiplere gol yağdırıp turnuva boyunca da beş maça çıkabilecek Hollanda'nın herhangi bir hücum oyuncusu... Penaltıcı Memphis Depay olabilir... 

Hadi hayırlısı...

Cuma, Kasım 18

Sweet Country


Tam olacakken olmamış filmlere çok üzülüyorum...

Son dönemde Avustralya'dan western tarzı filmler çıkıyor sıklıkla. Avustralya western'i... Çöllerin ortasında kasabalar, 1800'lerin sonu (gerçi bu sefer 1900'lerin başındayız), siyahlar, aborjinler, silahlar, tüfekler, yalnız adamlar...

Filmler genelde nerede çekiliyor bilmiyorum (bu film MacDonnell Dağları'nda çekilmiş) ama hikayelere anlam katan manzaralar bizi yakalıyor. Çoğunda hikayelerin gücü de önemli bir yer teşkil ediyor.

Fakat Sweet County bu ikisine de sahip olmasına rağmen sınıfı geçemiyor. En azından bütünlemeye kalıyor diyelim...

Aslında Venedik başta olmak üzere çok sayıda ödül de kazanmış. Zaten kötü bir film de denemez. Fakat başarısız. Zira bizi etkilemeyi, yakalamayı ve hafızamıza girmeyi beceremiyor.

Fazla karanlık ve gölgeli görüntüler var. Bu bizim için başlı başına bir sıkıntı. Fakat biraz öznel olduğunu kabul edelim. Fakat akmayan  konusu, yavaş temposu, flashback yerine spoiler vermesi (ve bunu anlamamız için bizi uğraştırması) negatif yönleri...

Çok fazla çaba sarf etmemiz gerekiyor izlerken. Bir de bu tip filmlerde vurucu bir müzik olması gerekir sanki. Karizmatik tınılar. Onun da eksiğini hissediyoruz. Aslında doğadan gelen sesler (rüzgar uğultuları, sinek vızıltıları) bizi, ekranın içine attı adeta. Sanki tam olay yerindeymişiz gibi hissettirdi. Zaten bu sayede son ana kadar filmi izledik, merak duygumuzu dinç tuttuk. Ama daha fazlası olmadı, merak duygumuzun beklediği bir son da gerçekleşmedi.

Yine de ülkelerin kendi tarihleri yüzleşmeleri ve öz eleştiri yapabilmeleri ne kadar da güzel... Çok sevmesek de filmi, çıkan ürüne saygı duyduk...

Zaten kötü film değil.Eleştirel satırlarımız çok fazla. Bu filmin kalitesizliğinden değil, başyapıt olma ihtimalini kaçırmasının yarattığı kızgınlıktan....

Perşembe, Kasım 17

Çözüm Önerisi: Çocukları Hapsetmek



Burası Kartal - Fenerbahçe arası sahil hattındaki bir notta. O hatta böyle çok fazla yer var. Yapı belli; yürüyüş yolu, hemen yanı bisiklet yolu ve çimlerin olduğu bölgede bazı tesisler. Çocuk parkları da o tesislerden...

Çocukları bilirsiniz. Oyun oynarken biraz kontrolsüzdürler. Dünyayı unuturlar. Bütün dikkatleri o an yaşadıkları keyfe odaklıdır. Haliyle çocuk parkının bir adım ilerisinin bisiklet yolu olduğunu ve oradan geçecek bir bisikletin onlara çarpabileceğini düşünmezler.

Yaklaşık 25 yıldır o bölgede bisiklet kullanan biri olarak, bu tip kazalara denk gelmediğimi söyleyemem. Şahsen parkın yanından geçerken yavaşladığım için, benim başıma bir kaza gelmedi. Fakat zaman zaman hızlı giden gençlerin, o parkuru ilk kez geçenlerin veya acemilerin ufak kazalara karıştığına şahit olduk. Yaralanan ufak çocuklar gördük...

Yine de 25 senede çok nadirdi bu kazalar.

25 sene sonra bu parklarla bisiklet yolu arasına demir parmaklılar kondu. Sizce neden? 25 yıllık kazalar, şimdi mi akla geldi? Tabi ki hayır.

Artık o bisiklet yolunda ve yanındaki yürüyüş alanında adeta dehşet saçan kuralsız yeni araçlar ortaya çıktı. Mesela motosikletler, mesele scooter'lar ve mesela elektrikli motosikletler....

Haliyle kazalar daha da arttı. Üstelik bir motosikletin bir çocuğa çarpmasının sonuçları, bir bisiklet kazasından daha ağırdı.

Kazalar giderek arttı. Girmemesi gereken yola giren kuryeler, scooter kullanmasını bilmeden hızla giden üniversiteliler, ehliyeti olmadığı için normal motosikleti kullanamayacak yaşta elektrikli motosiklet kullanabilen ergenler.... Hepsi kazalara sebep olmaya başladı.

Hepsi (scooter kullananlar değil) aslında illegal bir işe imza atıyor. Yani kazaları önlemenin yolu belliydi. Yanlış yapanı cezalandırmak ve engellemek. Fakat onun yerine başka bir çözüm bulduk. Çocukların yola çıkmasını engellemek! Bunun için de onların oyun alanlarını demirlerle sınırlandırmak...


Şimdi soruyorum size; Bu fotoğraf hoş mu? Bu fotoğraf şık mı? Kimi kimden koruyoruz?

Zira çocukları korumadığımız belli. İlk paragrafta bahsettiğimiz gibi; çocuklar kontrolsüzdür. Yarın yokmuşçasına oynarlar. Kendilerini kaybederler. Koşarlar. Arkalarına bakarak koşarlar. Takılırlar, düşerler... Ve bir demire çarparlar!

Çözüm bu mu cidden? En kolayı buydu. Ne de olsa; eğer çocuk kendi kendine demire çarparsa ve kafasını yararsa bunun suçlusu ya dikkatsiz olan kendisidir ya da onu kontrol etmeyen ailesidir. Yeter ki scooter'lera, motosikletlere çarpmasın. Yoksa o zaman olay adli bir vakaya döner ve başımız ağrır.

Bu araçlar uzun zamandır canımızı sıkıyor zaten. İlk büyük sorun; bu alana giren motorlar.

Bir gün bölgede görev yapan bir zabıta ile konuştum. Kendilerinin motorları gördükleri anda alandan çıkardıklarını söyledi. Doğruydu, bu uyarıyı yaptıklarını ben de sık sık görüyordum. Fakat uyardıkları kurye bir sonraki sapaktan bir daha giriyor. "Bunun en iyi yolu ceza değil mi?" diye sordum zabıtaya. "Doğru ama bizim ceza yetkimiz yok" diye yanıtladı.

Alana İstanbul Büyükşehir Belediyesi bakıyor. Kontrol onlarda. Fakat motorlu taşıtlara ceza kesme yetkisi zabıtalarda değil. O nedenle ceza verilemiyor. Trafik polisleri ise mesailerini bir parkta değil, anayollarda geçiriyorlar. Haliyle orası adeta şehrin kör noktası gibi kalıyor.

Son dönemde şehirde dehşet saçan scooter'lar ayrı ve uzun bir konu ama bu üçlünün en masum olanları belki de onlar. Sonuçta onlar bisiklet yolunu kullanabilir. Binenlerin dikkat etmesinden başka bir yol yok.

Fakat aynı şirketlerin yeni ürünleri olan elektrikli motosikletlerin bu kadar rahat kullanılması normal mi? 15 yaşındaki çocuk bunu kiralayıp kaldırımda, caddede, bisiklet yolunda kullanabiliyor. Bu sahnenin kimseye batmaması, gündem olmaması bana çok ilginç geliyor.

Öyle veya böyle, geldiğimiz nokta bu fotoğraflar işte. Sorunu çözmek için çocukların oyun alanlarını sınırlandırdık. Ben kendi adıma çok üzüldüm. Fakat bir yandan da kanıksadım. Çocukların fda edilebilir olduğunu her geçen sene daha net anlıyorum. Pandemiyi önlemek için çocukların sokağa çıkmasını yasaklamak ve okula gitmelerini engellemek gibi...

Eğer kazalar devam ederse, parkı da kapatabiliriz. İyi bir çözüm olur ve meseleyi kökten halleder...

Çarşamba, Kasım 16

L'étudiante et Monsieur Henri

 


Türkiye'de de gösterime giren 2015 yapımı Fransız filmi...

Orta seviyede başarılı olan, daha fazlasını gerçekleştirmeyen ama zaten bunun için çabalamayan akıcı, sıcak bir film.

Özellikle 20'li yaşlarının başında olan üniversite öğrencilerinin izlemesini tavsiye ederim. Zira baş karakterimiz Constance, bu profilde biri.

Kendisi (Noemie Schmidt) taşralı bir kız ve Paris'e üniversite okumaya gelir. Baskıcı babasından dolayı istemediği bir bölümde okur. Oysa onun gönlünde müzik yatar. Ayrıca parası da yoktur ve bir evde kalmak zorundadır. Bu esnada Mösyö Henri (Claude Brasseur) ile tanışır. Mösyö, genç ve güzel bu kıza ilk başta oda vermek istemez. Fakat sonra bir anlaşma yaparlar ve olaylar gelişir...

Avrupa için çok alışıldık bir komedi tarzı. Gündelik yaşamın çatışmalarını kullanarak, dar bir mekan ve karakter kullanımı ve ince mizahlı bir film. L'étudiante et Monsieur Henri, benzer şifreleri kullanarak çatıyı kuruyor.

Oyuncuların başarısı, mizahının dozu ve müzikleri artı değer katıyor. Bu sayede benzerlerinden ayrılabilir. Fakat esas ayırıcı noktası ve saygınlığımızı kazanan kısmı; çoğu benzer türdeki film gibi bir sonla bitmeyişi. Gerçekçi bir tonla sona eriyor. "Hayallerinizin peşinden koşun, sonunda mutlaka kazanır ve mutlu olursunuz" mottosuna bir gol atıyor. Başarıya övgüde bulunmuyor, başarısızlığı normalleştiriyor.

Mesajı ve duygusu iyi. O nedenle genç arkadaşlarımıza tavsiye ediyoruz. Fakat temposu zayıf. Özellikle ikinci yarıda düşüşe geçiyor. Bu da eksi kısmı. 

Öte yandan çoğu Avrupa filmi gibi bir noktada futbola da giriyoruz. Mösyö Henri'nin oğlu ile Constante arasında bir futbol muhabbeti geçiyor. Constante, koyu bir Bordeux taraftarı olduğunu söylüyor. Bu da Paul'ü çok etkiliyor. Muhabbet ise radyoda bir Lyon - Benfica maçına denk gelmeleri ile başlıyor.

Film 2015 yapımı olduğuna göre bahsedilen karşılaşma 2010 yılına ait. Zira o sezon Şampiyonlar Ligi gruplarında eşleşmişlerdi. Anlatıcı, "Lyon savunmada bekliyor, Benfica saldırıyor" tarzında bir cümle kullanıyor. Büyük ihtimalle bu da Lyon'un 2-0 kazandığı maça işaret ediyor. Gruptaki diğer maçı Benfica 4-3 kazanmıştı.

Bu gereksiz bilgiyi de notlarımıza ekleyerek yazıyı bitirelim.

Salı, Kasım 15

Türkiye ve İskoçlar

Herkes gider Katar'a biz gideriz Diyarbakır'a...

A Milli Takım, Dünya Kupası arası nedeniyle toplanıyor ama sadece hazırlık maçı yapabiliyor. İskoçya ile oynayacağımız karşılaşma kağıt üzerinde formaliteden bir maç gibi duruyor. Zaten öyle... Büyük ihtimalle açıp izlemem. Fakat son bir haftanın gündemi ile ilginç olaylara gebe olabilir.

Şimdilik oralara girmeyelim. Esas dikkatimi çeken; rakibimiz İskoçya ile ilginç istatistiğimiz. Futbol tarihinin ilk milli takımlarından biri olan İskoçya ile daha önce bir kez karşılaşmışız. O da bir hazırlık maçı. 62 sene önce... 

1960 yılında Ankara'da oynanan maçtan bu yana hiç oynamamışız. Koca bir kuşak ve hatta daha fazlası hiç İskoçya maçı görmemiş. Onca alakasız takımla maçımız var, mesela 1990'larda kurulan Letonya, Hırvatistan gibi takımlarla çok sayıda maç yaptık ama İskoçya ile onca ıvır zıvır turnuvada bile eşleşmemişiz. Bana çok ilginç geldi bu bilgi.

62 sene önceki maçı ise 4-2 kazanmışız. İki gol atan Lefter, tarihimizde İskoçlara en çok gol atan milli oyuncumuz konumunda. Yarın hat-trick yapan çıkmaz ise bu unvanı korumaya devam edecek. Herhalde bir 60 sene daha da sürer...

Bu arada İskoçlara gol atan ilk oyuncumuzun Metin Oktay olduğunu es geçmeyelim. Diğer gol de Şenol Birol'den gelmiş... Aynı anda Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş oyuncusunun gol attığı kaç milli maç var acaba? Bir ara ona da bakmak lazım.

Milli takımlar arasında ilişki kısa sürdüğüne göre, biraz da ligimize bakalım. Yabancı cenneti Türkiye'de, İskoç oyuncu sayısı da az gözüküyor. 

İlk gelen İskoç 1989'daki Ian Wilson'du. Beşiktaş'ın altın döneminde "Gordon Milne'in asker arkadaşı" olarak lanse edilen 31 yaşındaki kenar oyuncusu, benim hatırladığım kadarıyla fena topçu değildi ama çok eleştirilmişti. Tek golünü de Fenerbahçe'ye atmıştı.

Wilson'dan sonraki diğer İskoç için 20 sene bekledik. 2008'de Maurice Ross gelmiş. Geçmiş zaman kullanıyorum, zira ben bu adamı hiç hatırlamıyorum. O sezon lige yükselen Kocaelispor'a devre arasında transfer olmuş. Oysa 5-2'lik Galatasaray maçında da canlı izlemişim. Yine de aklımda yeri yok.

Ardından 2010-11 sezonunda Kenny Miller... Bu adamın olayı çok fırtınalıydı. Önce şampiyon Bursaspor'un Şampiyonlar Ligi'ndeki rakibiydi. Rangers-Bursaspor maçlarında mavi-beyazlı takımda oynadıktan sonra devre arasında Celtic'in renkdaşına transfer olmuştu. Gollerle başladı, henüz ikinci maçında Galatasaray'a gol atmıştı, sezon sona erince ülkeden ayrıldı. Sonrasında bazı açıklamaları da oldu. 15 maçta attığı 5 golle lig tarihinin en golcü İskoç'u olmaya devam ediyor.

Asıl fırtına ise ondan hemen sonra geldi. Kris Boyd... Sadece iki maça çıkabildi. Topla 90 dakikası bile yok. Eskişehirspor'un büyük umutlarla getirdiği adam bir anda ortadan kayboldu. Daha doğrusu ortaya da çıkamadı. İki sezon sonra İskoç liginde 36 maçta 22 gol kaydetti. Boş adam değildi ama bir hayrını göremedik.

Beşiktaş'ın 2012-13 sezonunda kalesine transfer ettiği Allan McGregor herhalde lige en çok damga vuran İskoçtu. Çok tartışıldı. Galatasaray onun oynadığı maçta derbiyi 2-1 kazanmıştı. Hala Rangers'ta oynuyor. Hatta Rangers'ın Galatasaray'ı elediği maçta (2020) ve UEFA Avrupa Ligi finalinde (2022) kadrodaydı.

2015'te Barry Douglas geldi. Konyaspor'da 1.5 sezon geçirdi. Herhalde bu listenin en verimli oyuncusudur. Konyaspor'un Türkiye Kupası kazanan kadrosunda yer aldı. UEFA Avrupa Ligi maçlarında oynadı.

Son olarak da Yeni Malatyaspor'un  getirdiği Stevie Mallan vardı. 2021-22 sezonunda yarım devre oynadı. İyi oyuncu mu kötü oyuncu mu bir türlü anlayamadık. Fakat vücut dilinden Malatya'da mutsuz olduğu belliydi.

Tabi bu oyuncuların hiçbirini yarın izlemeyeceğiz. Zaten bir kısmı futbolu bıraktı. Diğerlerini de milli takım bıraktı. Ayrıca Celticli, futbolcuları da izleyemeyeceğiz, zira kulüp, oyuncuların milli takıma gitmesine izin vermedi. Aslında Diyarbakır'daki bir milli maçta Celtic oyuncularının varlığı değişik bir hava katabilirdi. Bundan mahrum kalacağız. Gerçi gelselerdi de maçı açıp izlemezdik ama olsun... Biz notumuzu düşelim...