Cuma, Temmuz 31

16 Yıl Sonra Yeniden


Bu hafta sonu Portekiz'de kupa finali oynanacak. Finalde kozlarını paylaşacak takımlar ise Porto ve Benfica olacak. Böyle bakınca pek haber değeri yok gibi. Bu sezon ligi ilk ikide bitiren iki takım, üstüne bir de final oynayacaklar. Üstelik geçen sezon da beraber ilk ikideydiler. Ondan önceki sene de.... Ondan öncesinde de...

Son altı sezonun beşinde ilk ikide Porto ve Benfica yer aldı. Sadece bir kez araya Sporting girdi. Son 18 sezonda bu iki takım şampiyon oldu. 11 kez Porto, 7 kez Benfica. Lig tarihine de bu ikisi damga vurdu. 37 kez Benfica, 29 kez Porto şampiyonluk yaşadı. Yani kısacası ülke futbolunu bu iki takım sırtlıyor. Biraz da Sporting. Ama en çok diğer ikisi...

Hal  böyle olunca bu iki takımın kupa finalinde karşılaşması da çok büyük haber değeri taşımıyor gibi gözükebilir. Ama öyle değil. Kupa karşılaşmaları, yani elemeli statüler sürprizlere açık. Ayrıca finalden önce eşleşme durumları da mevcut. Bu sebeplerden dolayı iki takım uzun süredir beraber finalde yer alamadı. Son final 2004'teydi.

O yüzden hazır hafta sonu Porto - Benfica finali varken, 2004'ü yeniden hatırlayalım. Zira o gün (16 Mayıs) önemli figürler vardı sahada. Hatta kulübelerde de. Porto'nun başında Jose Mourinho var mesela. 2004 Porto kadrosu zaten halen akıllardadır. O unutulmaz kadro, bu maçın 10 gün sonrasında, Gelsenkirchen'de Şampiyonlar Ligi finaline çıkacak ve kupayı da kazanacak.

Benfica ise Porto'nun gölgesinde kaldığı o sezonda müzeye bir kupa getirmek istiyor. Başlarında İspanyol Jose Antonio Camacho var. 

Özetten bakınca Simao inanılmaz oynamış. Özellikle ilk yarıdaki birçok atakta kendisi var. O süreçte Benfica'nın bir topu da direkten dönüyor ama ilk yarının sonunda Derlei'nin golüyle Porto öne geçiyor. Fakat ilginç bir şekilde Mourinho'nun takımı skoru koruyamıyor! Ve kupayı kazanan uzatmalarda Simao'nun attığı golle Benfica oluyor. 

Simao bu kadar iyi oynayıp, bir de kupayı getiren golü atmasına rağmen maçın en iyi oyuncusu olarak Yunan sol bek Takis Fyssas seçilmiş. Onun da herhalde kariyerinin ve hatta hayatının en güzel iki ayıdır. Zira devamında EURO 2004 oynadı ve Portekiz'de Yunanistan ile Avrupa Şampiyonu oldu. Hadi güncelle bağlantılı bir not daha verelim. Fysass kariyerini Panathinakos'ta noktaladı. O dönem Panathianikos, Erol Bulut'u da transfer etmek istemişti ama sol tarafta Fysass olduğundan yedek kalacağını düşünen Erol Bulut, direksiyonu Olympiakos'a kırmıştı.

Neyse; daha fazlası videoda. Güzel bir nostalji. Mayıs ayında gündüz maçı oynanmış. Bu sefer gece oynanacak. Temmuz sonunda mümkün değildi zaten ama zaten artık gündüz finallerine çok rastlamıyoruz. Bu arada o finale Belenenses'in maçlarını oynadığı Ulusal Stadyum ev sahipliği yapmıştı. 1970'lerden beri kupa finallerine ve milli maçlar burada oynanıyordu. İlk defa bu sene final uzun bir aradan sonra başka bir şehre taşınacak. Bakalım Coimbra kime şans getirecek?

Perşembe, Temmuz 23

Signs


Signs hem çok büyük beklentilerle vizyona girmişti hem de devamında özellikle popüler kültürün işlendiği mecralarda çok büyük alay konusu olmuştu. Tam da The Sixth Sense sonrasıydı. Aralarında üç yıl vardı. Sinemada izlediğim The Sixth Sense benim için kötü bir deneyimdi. Filmi beraber izlediğim arkadaşlarım için de öyleydi ve uzun süre aramızda dalga geçmiştik. Üç yıl sonra Night Shyamalan, Signs'i çektiğinde de beklentim hiç yoktu. O dönem bir çok yerde alay konusu olunca da üstünü çizmem kolay olmuştu.

Aradan 15 seneden fazla geçmiş. Bir gün evde canım sıkılırken, bir öğlen vakti oturdum izledim. Belki beklentimin düşük olmasından kaynaklanıyordu ama film sona ererken "O kadar da kötü değilmiş" düşüncesi geçti kafamdan. Tabi buradan "Ulan çok iyi filmmiş, neden dalga geçmişler o kadar" anlamı çıkmasın. Bence dalga geçilecek bir film değil ama iyi olduğunu da savunamam.

Fakat hakkını vermek lazım. Öncelikle yönetmen ve senaristin aynı kişi olduğunu, Night Shyamalan, belirtmek lazım. Bence filmin kötü bir senaryosu ama iyi bir yönetmenliği var. Bu kadar sıkıcı ve aslında türevlerini defalarca izlediğimiz bir konuyu sıkmadan izlettirmeyi başarması önemli. Yaklaşık 100 dakika boyunca gerilimi yaşıyorsunuz. Ne kadar sıkılsanız veya sık sık karşınıza çıkan mantıksızlıkların ardından "Hadi abi ama" deseniz de sonunu merak ediyorsunuz. Üstelik kamera kullanımı, görsellik, açılar gibi detaylarda da başarılı olduğunu kabul etmek lazım.

Senaryo kısmında sıkıntılar var. Fakat Hindistan'da doğup ABD'ye film çeken bir yönetmenin kafasından geçenleri anlamak bizim açımızdan biraz daha mümkün. Ortadoğu'da yaşayıp, yıllarca Hollywood filmleri izleyen biri olarak, Batı'da neyin beğenilmediğini ama adamın ne anlatmaya çalıştığını az çok kavrayabiliyorum. Fakat bu zıtlığın oluşmasına yol açtığı için yönetmenin (daha doğrusu senaristin) kendini iyi ifade edemediğini düşünüyorum.

İzlediğim birkaç Shyamalan filminde de aynısı oldu. Filmin içine girmek, atmosferinden etkilenmek çok kolay oldu ama beğenmek hiç mümkün olmadı. Bu da tamamen yazma ve yönetme becerilerin tartıda birbirinden çok uzakta durmasından kaynaklanıyor.

Oyunculardan da bahsetmek lazım. Mel Gibson'ın zirve döneminin son ürünlerinden biri olsa gerek. Bundan sonrası tepeden aşağı. Hatta belki de inişin başladığı günler ama yine de o günler için standartın üstünde. Gerçi kendisi, filmden sonra yaptığı bir açıklamada kariyerinden en içten oynamadığı rolü olduğunu söylemiş. 2002'den sonra da çok göremedik kendisini. Diğer yanda ise Joaquin Phoenix gerçeği var. Biri inişe geçerken, diğeri merdivenden tırmanıyor. Gladiator'dan iki yol sonrası ve birçok iyi işin öncesi. Belki de son 'zayıf' filmi. Ve kesinlikle filme güç katan en önemli öge. Bu iki isminin kesişmesi bakımından da ilgi çekici. 

Esasında Mark Ruffalo'nun oynaması gerekiyormuş ama hastalık nedeniyle Ruffalo affını isteyince Phoenix rolü kapmış. Filmin önemli bir şansı...

Özetle; tüm temkinli ve sakin yorumlarına rağmen, aradan 15 yıl geçmesine rağmen, uzun yıllar daha bu film birçok yerde alay konusu olmaya devam edecektir. Tavsiye etmem ama alay da etmem. En azından bir süre...

Salı, Temmuz 21

Kim Gelsin #2020


İki sene önce, play-off maçlarının başlamasına birkaç gün kala böyle bir yazı yazmış, Süper Lig'e çıkacak üçüncü takımın gönlümüze göre olmasını istemiştik. O yılın dört takımına da mesafeliydim ama en mesafeli olduğum iki takım Ümraniye ve Gaziantep (o zamanlar Gazişehir) çıkamamıştı. Gerçi Gazişehir de ertesi sene çıktı. Belki de geçen sene böyle bir yazı yazmadığım içindir!

O finalde; o döneme kadar 'ligin yenisi' gözüyle baktığım Hatayspor, sempatimi kazanmıştı. Bu sezon işi şansa bırakmadan ilk sıradan çıktılar. İkinci sıradan da Erzurumspor bir kez daha lige yükseldi. Türk futbolunun yeni asansörü hayırlı uğurlu olsun! Peki üçüncü takım kim olacak? Ya da kim olsun?

Bu sene takımlar çok iyi. Köklü ve tarihi kulüpler ağırlıkta. Başakşehir'in altıncı şampiyon olduğu sene, beşinci şampiyon Bursaspor play-off oynayacak. Tarihin ilk Süper Lig sezonunda (1959) yer alan Karagümrük yeniden dönmek için mücadele edecek. Adana Demirspor, Adanaspor'un düştüğü sene lige çıkarsa ezeli rekabette farklı bir sayfa açacak. Son iki senede Türkiye Kupası finali oynayan (birini kazanan) Akhisarspor da tekrar geri dönmek için son dörtte ter dökecek.

Bu sefer dört takım da sempatik. Ama yavaş yavaş eleme yapalım. Önce Karagümrük. Kırmızı-Siyahlı takım çıkmasını en az istediğim kulüp. Aslında Karagümrük'ü ve İstanbul'un diğer semt takımlarını severim. Fakat yine de hızlı yükselişleri sevmem. Buralarda biraz zaman geçirmek gerektiğine inanıyorum. Biraz acıları görmek, çileleri çekmek gerek. Boluspor'un 13 senedir ne düştüğü ne çıktığı, aralıksız olarak kaldığı bir ligde bir sezon geçirip yukarı çıkmak haksızlık olur sanki... 

İkinci sırada; yani en çok istediğim üçüncü takım konumunda Bursaspor var. Aslında Bursaspor, bir zamanlar (Baliç) çok sevdiğim bir takımdı. O yaşlarda taraftarı olmayı dahi istemiştim ama bize değişiklik yapmak yakışmazdı! Ardından çok uzun seneler geçti. Takım, tribün, lige kattığı renk her zaman önemliydi. Fakat son dönemde inanılmaz işlere imza attılar. Bir kulüp bu kadar yönetilir! Üstelik sadece yöneticiler de değil; taraftarlar da kulübe çok yardımcı olmadı. Sabırsızlık, emek veren profesyonelleri beğenmemek, hatta bir dev aynasına takılı kalmak kulübün ezberi oldu. Süper Lig'den düşmeleri kaçınılmazdı. Hatta bu sezon bile aynı tarzda devam ettiler. Üç ayrı teknik direktörle çalışarak sezonu bitirecekler. Sanki hâlâ ders alınmamış gibi. O yüzden bana göre en doğrusu bu ligde biraz daha cefa çekmeye devam etmek...

En çok istediğim iki takımdan biri; Adana Demirspor. Aslında Adana Demirspor  benim tüm şartlarıma uyuyor. Köklü takım, çok iyi bir tribünü var, uzun zaman boyunca bu ligde zaman harcadı. Bir kere play-off finali, üç kere play-off yarı finali oynadılar. Hatta tarihte ilk defa sezonu yedinci bitiren takım play-off oynadı; o da Adana Demirspor'du. Diğer yandan iki sezonda ciddi ciddi küme düşme korkusu yaşadılar. Yani bu ligde geçirdikleri sekiz sezon boyunca her tecrübeyi edindiler. Artık zamanları geldi.

Fakat bu sezonun takımı en soğuk Adana Demirspor'du. Başkanları  Murat Sancak! En negatif kısım burası. Fakat kadronun kalitesi de çok üst düzey. Bu ligin üzerinde. Para harcandı ve Süper Lig ayarında bir kadro kuruldu. Hücum hattı inanılmaz. Mehmet Akyüz, Volkan Şen, Erkan Zengin, yabancılar... Aslında ilk ikiden çıkması gereken bir takımdan bahsediyoruz. Fakat bu 'üstünlük' de futbol seyircisinin her zaman hoşuna gitmiyor. Biz Davut-Golyat hikayelerini seviyoruz. Gerçi bu dört takım arasında öyle bir Davut yok ama Adana Demirspor fazla bir Golyat. Üstelik bu ağırlığına rağmen de rahat maç kazanamadı. Yani süper güçlerine rağmen 'korkutucu' bir Golyat da değil.

Geriye Akhisarspor kaldı. "Asansör takımları sevmiyoruz" dedik ama geçen sezon düşen Akhisarspor'a bir kez daha çıkması halinde asansör sıfatını vermek haksızlık olur. Zira Süper Lig'de geçirdikleri yedi sezonda güzel bir iz bırakmışlardı. Finaller oynadılar, Avrupa'ya gittiler, mütevazı bütçelerle birçok takıma örnek olacak kadro kurdular. Akhisar'ı sevmiştik. Bu sevgide özellikle Hamza Hamzaoğlu döneminin payı büyüktü. Geçen sezon küme düşmeleri ise bir bedeldi. Avrupa kupası oynayan Anadolu kulüpleri, o sezon ligi çok kötü geçiriyor. İki kulvarı bir arada götüremiyorlar, kadro planlamasında sıkıntılar yaşıyorlar. Daha önce Konyaspor direkten döndü, Malatyaspor bu sezon kabus yaşadı. Geçen sezon da bu diyet Akhisaspor'a denk geldi. O nedenle bir telafiyi hak ediyorlar.

Gerçi bu sezon genelinde çok iyi bir futbol oynadıklarını ifade edemem. Hatta bir dönem; oynadıkları dokuz maçtan sadece birini kazanabilmişlerdi mesela. Sezonun dörtte birlik bölümünde böyle bir seri yakalayan bir takımın lige çıkacak noktaya gelmesi bile ilginç. Fakat burası 1.Lig. Her şey mümkün.

Sonuç olarak gönlümüz daha çok Akhisaspor'dan yana. Fakat diğer takımlar da Süper Lig'e renk katacak kapasitede. Bu sezon play-off'ta içimiz daha rahat.

Cuma, Temmuz 10

The Wife


Son dönemde izlediğim iyi filmlerden biri. Bunun en büyük göstergesi, izleyeli 7-8 ay geçmesine rağmen halen kafamda ve ara ara bana sorular sorduruyor.

Bu özellikler, kurgunun gücünden kaynaklanıyor. En basitinden; gerçek gibi gözüken ama gerçek olmayan bir hikaye olması önemli. Yaşlı yazar Joe Castleman Nobel ödülünü kazandığını öğrenir ve ödülü almak için ailesiyle İsveç'e gider. Film böyle başlar. Nobel ödülü alan bir yazardan bahsedilince hemen "Kim bu yazar?" diye düşünmeye başlıyorsunuz. Bir de hayatını yazmak isteyen bir gazeteci ortaya çıkınca, bunun bir biyografiden uyarlama olduğunu zannediyorsunuz. Fakat öyle bir durum yok. Meg Wolitzer'in romanından uyarlama bir film...

Tam zamanında araya giren geri dönüşler ayrı bir tat katıyor.  2017 yapımı film, 1993'te geçiyor ama 1950'lere kadar uzanıyoruz. Bu zamanın gözleriyle, zaman zaman 70 sene öncesine gidip 90'ları yaşıyoruz. Tabi dönemler arası gidip gelmeler bir 'zaman' filmi olduğunu düşündürmesin. Fakat insanlık tarihi için kısa bir aralık sayılabilecek dönemde yaşanan değişimi görmek açısından ilgi çekiciydi. Kadın-erkek eşitsizliğine dair çok fazla film izledik ama o filmlerin önemli bir kısmı fabrika veya plazalarda geçti. Akademilere veya entelektüel çevrelere, de 20. yüzyılın ortasından bakan bir film görmemiştim.

Yazıyı yazarken yine aynı yanılgıya düşüyoruz. Sanki gerçek bir hikayeymiş gibi irdeliyoruz. Oysa kurgusal bir çalışma. Ve gerçekten bu yanılgı benim hoşuma gidiyor.

Filmin benim açından en etkileyici kısmı farklı kuşaktan iki kadının konuşması sırasında yaşandı. Genç yazar Joan Castleman,(Nobel kazanan Joe'nun eşi ve filmin adını doğuran karakter) kendisinden büyük bir kadın yazarla tanışır. İkili, kadın yazar olmanın zorluğu hakkında tartışır. Genç olan idealist ve tutukludur, yazmayı çok sevdiğini o nedenler zorlukları önemsemeyeceğini söyler. Yaşlı olan ise erkeklerin egemen olduğu dünyada bir kadın yazarın öne çıkamayacağını ve yazmanın beyhude bir çabaya dönüşeceğini savunur. Genç bunu önemsemez. Onun için önemli olan yazmaktır. Ve o anda şu diyalog geçer:

- Bir yazar yazmak zorunda
+ Hayır; bir yazar okunmak zorunda...

Bu tartışmada hangi tarafta olacağıma hâlâ karar veremedim. Filmin temposu da bu diyalogdan sonra artar. Nedense gerilerek izledim filmi. Tamam bir aksiyon filmi değildi, hatta kimine yavaş gelecektir ama ben bu kadar sırrın olduğu ve zaman içinde ortaya döküldüğü bir filmde daha enteresan gelişmeler olacağını beklemiştim. Gerçi yine enteresan bir sonu var, tavsiye ederim. Ama gerilmeden de duramadım.

Zaten oyuncular çok iyiler. Glenn Close 70 yaşında buradaki performansıyla ödüller aldı. Jonathan Pryce onun gölgesinde kaldı ama o da çok başarılıydı. Christian Slater ise yan rolden filme büyük katkı verdi. Jeremy Irons'un oğlu Max Irons, ikinci defa karşıma çıktı ve yine takdirimi kazandı.

Belki son bölümdeki kopukluklar, öykünün bağlanmasındaki yetersizlikler filmi üst seviyeye çıkarmaktan alıkoymuş. Belki de Close'u Oscar'a aday yapan film, biraz daha güçlü olsaydı kendisini de oraya atacaktı. Yine de bu iyi film olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Makul süresiyle de öncelik kazanmayı hak ediyor. 

Perşembe, Temmuz 9

Buralar Eskiden...


Tamam Madridli değiliz. Atletico Madridli de değiliz. Ama insanın içi bir cız ediyor.

Burası Vicente Calderon Stadı. Yani öyleydi bir zamanlar. Bu hafta son darbeler de vuruldu ve tamamen yıkıldı. Atletico zaten birkaç senedir Metropolitano'da oynuyordu. Yani zaten eskisine veda edilmiş, yenisine alışmaya başlamıştı. Olan çoktan olmuştu...

Fakat işte bir zamanlar adını sıkça duyduğun, televizyondan maçlarını izlediğin bir stadyumun halini böyle görünce insan bir garip oluyor. Bir de kendi ülkende, kendi şehrinde bu tip kareleri sıkça görünce empati kurmak daha hızlı oluyor.

İspanya da zamanında inşaat sektörüyle ayakta duran bir ülkeydi. Herhalde o gaz  devam diyor. Bir de futbolda 'modern ve geniş stadyum' hevesi oluşunca zaten bu tip bir görüntünün orada da olmaması kaçınılmazdı. Hele başkenti ve en büyük şehri Madrid'de daha normal. Zaten bu aralar Santiago Bernabeu da tadilatta. Neyse ki en azından orası yıkılmıyor; güçlendiriliyor!

Bu satırları yazarken "Madrid ile İstanbul'u kıyaslamak doğru mu?" diye düşündüm ve Google'a yazdım. Karşıma çıkan ilk bilgi ile araştırmayı sonlandırdım. Doğru olmazmış zira. İstanbul'un nüfusu 17 milyon. O büyük, en büyük, Avrupa'nın en büyük beşinci şehri Madrid ise 6 milyon... Ne kadar sessizdir şimdi oralar...

Neyse; sonuçta İspanya'daki bir stadyum için de ağıt yaktık. Tamam orada bir anımız yok ama olsun.  Gitmek isterdim açıkçası. Bir de Vicente Calderon fonetik açıdan güzel bir isimdi. Maça ayrı bir heyecan atıyordu. Wanda Metropolitano; sanki konser salonu, tiyatro sahnesi gibi. İçinde maç olduğunu anlamak için maçın başlaması gerek.. Ona da alışacağız muhakkak.

Foto: Instagram

Salı, Temmuz 7

Model


Bugüne kadar, birçok dikkat çeken takımı blogumuza taşıdık. Sezonun veya o ayın öne çıkan renkli takımlarını övmek içimizden geldiğinde pas geçmedik. Öyle takımların bir saman alevi gibi parlayıp kaybolacağını bilmemize rağmen, güncel yerine istikrarı temel alan bir mecrada onların haklarını verdik. Mesela 2017'de yazdığımız Real Betis gibi...

İşte Getafe onlardan biri değil! Birkaç senedir La Liga'nın üst sıralarına yakın yerlerde geziniyorlar. 2016'da küme düşmüşler ama hemen ilk sezonda play-off'tan da olsa en üst lige dönmüşlerdi. Dönüşün hemen ardından bir sekizincilik, devamında beşincilik ve Avrupa Ligi bileti. Tabi bu başarının arkasında, 2016'dan beri takımı çalıştıran Jose Bordelas var. Geçen sezon La Liga'da yılın teknik direktörü de seçildi. Bunu başaran son Getafe hocası Bernd Schuster'di ve hemen akabinde kendini Real Madrid'de bulmuştu.

Tabi Schuster ile Bordelas arasında bazı farklar var. Schuster'in takımı Guiza'lı kadrosuyla hücum futbolu oynamayı tercih ederken, Bordelas biraz daha savunma meraklısı. Bu merakı, belki de Getafe'yi izlenir kılmıyor. Bunu kendisi de kabul ediyor ama önemsemiyor.

Gerçi bu yazının konusu zaten Bordelas ve oynattığı futbol değil. Bu bloga giren çıkanların büyük kısmı Getafe'nin futboluna zaten aşinadır. Fakat o büyüklere kafa tutan, direnen ve üst sıralara tırmanan düşük bütçeli takımın yanında bir de oyuna ve taraftarlarına saygılı bir kulüp anlayışı var. Beni her geçen gün Getafe'ye bağlayan da bu oldu.

Aslında her şey Corona sürecinde başladı diyebiliriz. Mart ayı Avrupa'da kriz zamanıydı. Kimse ne yapacağını bilmiyordu. Ne insanlar, ne kurumlar. Devletler bile afallamış durumdaydı. UEFA ise tam gaz organizasyonlarına devam ediyordu. Hatta Atalanta - Valencia ve Liverpool - Atletico Madrid maçlarının Avrupa'daki salgın sürecine büyük katkılar verdiği iddia edildi. İşte o dönemde en dik duruşu gösteren Getafe Başkanı Angel Torres oldu. Torres, uçuşların bile durduğu dönemde UEFA'nın maç oynatma konusundaki inadına karşı çıkarak ve belki de ciddi cezaları göze alarak "Takımımı Inter maçı için Milano'ya göndermiyorum" dedi. UEFA bu reste karşılık veremedi. Maç ertelendi. Aynı hafta Avrupa'nın birçok noktasında maç oynanırken Inter - Getafe maçı oynanmadı. Devam eden günlerde tüm turnuva askıya alındı.  Belki her türlü böyle olacaktı ama o gün duruş gösterenler tarihe geçme hakkını kazandı.

Mart ayında dünya durdu. Futbolun da durması kaçınılmazdı. Ama ne kadar erken olursa o kadar iyiydi. Fitili ateşleyen Torres oldu. Oyunun durmasının ardından büyük bir ekonomik kriz geldi. Maçlar oynanmadı, yayıncılar para ödemedi. Kulüpler bir anda beklemedikleri zararlarla karşılaştı.  Tabi taraftarlar da... Sezon başında kombine kart alıyorsunuz, maçlar için peşin para ödüyorsunuz ama sezonun son 5-6 maçına gidemiyorsunuz. Futbol dünyasında kolay karşılanacak bir kayıp değil. Fakat Getafe, kombine sahibi taraftarlarının zararını karşılaşama yolunda adım attı. Bu sezon kombine kart satın almış 13.500 taraftar, önümüzdeki sezon da kombine kartlarını kullanmaya devam edecekler. Getafe gibi mütevazı bir takım için önemli bir hamle.

O günlerde oyuncu maaşları da gündeme geldi. Başta Barcelona olmak üzere birçok kulüp oyuncu maaşlarında indirime gitmeyi seçerken; hatta belki de kapalı kapılar ardında oyuncuları buna zorlarken Getafe, indirime ihtiyaçları olmadığını söyledi. Hatta Torres, indirime giden kulüpleri de eleştirdi. "Maaşlarda indirim yapan kulüpler, yazın yapacakları transferleri nasıl haklı çıkaracak?" diye sordu. Sorunun cevabı yoktu ama doğru soru sorulunca cevap beklemeye de gerek kalmaz.

Salgın devam ederken bu sefer yeni bir problem ortaya çıktı. Sezonlar ne olacaktı? La Liga araya girdiğinde Getafe, ikili averaj sayesinde Şampiyonlar Ligi potasındaydı. Yani lig oynanmasaydı, Madrid takımı tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi elemesine katılacaktı. Fakat Torres o günlerde de konuştu ve şartlar müsait olursa oynamaktan yana olacaklarını söyledi. Futbolu durduran kulüp, sahaya çıkmaktan yanaydı. Gerçi bu konuda Avrupa kulüpleri genel olarak Türkiye'dan daha farklı tavır aldı. O dönemin lideri Barcelona'nın oyuncuları bile oynamak istediklerini söylemişlerdi. Türkiye'de ise avantajlı konumda olanlar hemen bir tescil beklentisine girmişti. Sporun ruhuna yakışan tavır takınanlardan biri Getafe'ydi.

Peki sonra ne oldu? Sezonun yıldızı Getafe, yeniden başlayan sezonda (şimdilik) tepetaklak oldu. Yedi maçta sadece bir galibiyet. Şampiyonlar Ligi'ni bırakın, Avrupa Ligi bile tehlikede. Gerçi daha lig uzun. Üstelik Real Socidead'ı yenerek avantaj yakaladılar. Yine de bir kötü gidiş mevcut. İşte o dönemde Torres yine bir açıklama yaptı ve "Kabul edelim Şampiyonlar Ligi bizim için gerçekçi değildi. Avrupa Ligi'ne katılmak bile önemli bir başarı olur" dedi. Akdeniz'de alışık olmadığımız bir model...

Zaten Angel Torres de alışık olduğumuz bir kulüp başkanı değil. Çocukluğunda ve gençliğinde tamirhanelerde, fabrikalarda işçi olarak çalışmış. Hatta grevlere katılarak, sosyalist bir derneğe üye olduğu için işinden kovularak hayatı öğreniyor. 50'li yaşlarına gelen Torres hâlâ sosyalist değerlere saygılı mıdır bilgim yok. Artık inşaat sayesinde zengin olmuş biri. Sınıf değiştirmiş diyebiliriz. Fakat futbol kulübü yönetirken bazı değerlere saygılı olduğunu sezebiliyoruz.

Getafe hem takım olarak hem kulüp olarak; oyuna saygılı, rakibine saygılı, taraftarına saygılı, hocasına ve oyuncularına saygılı... Biraz 'sıkıcı' futbol oynuyorlar ama olsun. Yine de keyif veriyorlar. Saha içinde de saha dışında da...

Pazartesi, Temmuz 6

Inferno


Dan Brown'un hiçbir kitabını okumadım. Bazı kitapları sinemaya uyarlandı; onları da izlemedim. Ta ki Inferno'ya kadar.

Sanırım başlangıç için kötü bir tercihti. Gerçi Brown hayranı olanların yorumlarına bakınca, 'yeni başlayanlar' sınıfının dışında kalanlar için de pek iç açıcı değilmiş. Kıyaslama yapacak konumda değilim ama film izlemeye aşina olan herhangi biri için izlediğimizin yetersiz kalacağını düşünüyorum.

James Bond tarzı sorun çözen kahraman filmleri her zaman ilgi çeker. Olağanüstü güçleri olmayan bu 'süper' kahramanların filmin sonunda başarı kazanacağını ilk sahneden hissedersiniz. Fakat sizin için esas önemli olan o noktaya nasıl ulaşacağıdır. Karşısına çıkacağı belalardan nasıl kurtulacağı, aklını nerede kullanacağı gibi noktalar izleyicinin filmde kalmasını sağlar. James Bond filmleri bu işin atasıydı ve tam olarak böyleydi. Fakat Bond tarzı 'adamların' sinemada devrinin geçtiğini düşünüyorum. Yani artık kusursuzluk veya sorunların üstesinden rahatlıkla gelme karizması çok da kıymetli değil. Onlar yapıldı. Ve o dönem öyle kahramanları arıyordu. Şimdi yaralarını göstermekten çekinmeyen ve sinemada da öyle kahramanlar görmek isteyen insanların çağındayız. İzleyici biraz daha 'sorunlu' karakterler görmek istiyor. Günün sonunda yine kazansın ama egolarının esiri olsun, hırsının kurbanı olsun, bazen dayak yesin, bazen kazık yesin ama herkese cezasını versin. Biraz Tyler Durden, biraz Ezel Bayraktar...

Belki Dan Brown da yaşlı ve zaman zaman hafıza kaybı yaşayan Robert Langdon'ı böyle düşünerek yarattı. Fakat sinemaya uyarlandığında karşımıza her sorunun altından kalkan ama sadece kadınlardan 'kazık' yiyen bir karakter çıktı. Üstelik bu sefer yaşlı. Ve Bond kadar fit de sayılmaz! Yani en kötü kombin...

Tom Hanks'in neredeyse Forrest'tan daha fazla koşup atladığı filme dahil olmak çok zor oldu. İlk yarısı oldukça bıçak sırtında gitti. Her an filmden kopup telefona gelen mesajlara bakma isteği oluşabilirdi. Neyse ki ikinci yarıda film biraz daha toparladı. Yine de yetmedi. Aslında zengin bir edebiyat göndermesi ve altyapısı barındırmasına rağmen sıkıcı bir kovalamaca filmine dönüşmüş. Sıkıştıkları yerden efektlere bulanmış rüya sahneleriyle ilgi çekme çalışılmış ama o da bir fark yaratamamış.

Belki birkaç sanat eseri, görsel güzellik katan mekanlar ve şehirler. Biri de İstanbul. Fakat o da eksik ve yarım...

Genelde, bizim toplumun refleksinin aksine, İstanbul'da geçen filmlerle gurur duymam. Fakat bu sefer heyecanlandığımı kabul etmeliyim. Sonuçta İstanbul  filmde önemli bir sembol olarak kullanılmış. Dünyanın, tarihin ve insanlığın kilit noktası olarak sunulmuş. En azından filmde İstanbul'u görmek değil belki ama tarihi bir şehirde yaşadığımı tekrar hatırlamak bir keyif verdi. Fakat filmin İstanbul'u etkin kullandığını da söyleyemem. Daha çok Yerebatan Sarnıcı'nın içinde geçen sahneler vardı. Üstelik oradaki sahnelerde de kahramanlarımızın denize dalar gibi sulara dalması bizim gibi 'yerlileri' güldürdü. Dışarıdan İstanbul'u görmek ise pek mümkün olmadı. Zaten tüm İstanbul serüveni topu topu 15 dakika sürdü...

Böyle bütçelerin boşa gitmesi beni üzüyor. Üstelik bu film en ucuza (75 milyon dolar) çekilen Brown uyarlaması. Bu parayı Onur Ünlü'ye verseler Şubat'ı şahesere dönüştürürdü! İstanbul'sa İstanbul, sırsa sır, heyecansa heyecan, kavgaysa kavga, gizemse gizem...

Öte yandan filmin ana fikri ile ilgili de bir sorunum var. Kötü ve zengin adam Zobrist, aslında herkesin aklına yatacak düşünceler geliştiriyor. Fakat film onu terörize ederek bir kötü adam olarak sunuyor. Bir noktadan sonra kötü olarak gösterilen sadece o değil, fikirleri de oluyor. Bu arada kitapta böyle olmadığını öğrendim. Zobrist karakteri daha başka duygular uyandırıyormuş. Yine de ben filmi izlediğime göre onu değerlendirmek durumundayım.

Filmi izlediğimde henüz Covid-19 salgını başlamamıştı. Aslında salgınla ortaya çıkan teoriler Zobrist ile uyuşuyor. O da dünya nüfusunun çok fazla arttığını düşünen ve o yüzden ölümcül bir virüs üreten bir bilim adamı. Sanırım birçok insan için gerçek hayattaki karşılığı Bill Gates! Dikkat çekici fikirler üreten Zobrist'i filmde seven bir kişi bile yok. Sadece onu taparcasına seven sevgilisi diğerlerinden ayrılıyor. Zaten kadının Zobrist ile aynı fikirde olması öyle bir anlatılmış ki "Kız  da çok sağlıklı değil canım" tepkisi kaçınılmaz kalmış. Yani belki de dünya için önemli ve dikkate alınması gereken fikirler ve veriler, filmde terörle bağdaşmış ve adeta halının altına süpürülmüş.

Filmin sonunu söylemek gibi olmasın ama Zobrist ideallerine ulaşamıyor. Çünkü Harvard Üniversitesi profesörü, Dünya Sağlık Örgütü'nun de yardımlarıyla (köstekleri de var tabi) onu engelliyor ve insanlığı kurtarıyor. Adeta aşıyı buluyor! Batı dünyası derin bir nefes alabilir. Virüs yine kontrol altına alındı. "Ama sakın fazla üremeyin. Sizi her zaman biz kurtaramayız!" 


Pazar, Temmuz 5

Bir Yaz Festivali


Ne planlarımız vardı...

Şampiyonlar Ligi İstanbul'da düzenlenecek (biz büyük ihtimalle evimizde izleyecektik), finalin ardından da EURO 2020 heyecanı başlayacaktı. Onu da evde televizyondan izleyecektik ama zaten bizim şehrimizde de olmayacaktı. Zevkli, heyecanlı ve bol aksiyonlu bir yazın hayalini kurarken, berbat bir ilkbaharla bugünlere şükreder olduk.

EURO 2020 iptal oldu ama Şampiyonlar Ligi devam ediyor. Kalan sağlar bizimdir. Bir futbolsever olarak şampiyonun belirlenecek olması beni mutlu ediyor. Gerçi büyük konuşmamak gerek, şu dönemde her an her şey olabilir. Fakat şimdilik planlar bu yönde...

Öte yandan finalin adresi değişti. İstanbul yerine Lizbon'da oynanacak. Genel anlamda "iyi oldu" diyebileceğimiz bir karar. Seyircisiz bir finale ev sahipliği yapmak istemezdik. Zaten bu tip organizasyonlar Türkiye'ye kırk yılda bir geliyor, bari onu da en iyi şekilde, tüm şartlar uygunken organize edelim.

Fakat Lizbon'a adeta piyangodan çıkan bu format da beni kıskandırmıyor değil. Daha önce hiç görmediğimiz bir Şampiyonlar Ligi heyecanı yaşanacak. Kıtanın en iyi sekiz takımı sırayla çarpışacak ve bir hafta içinde şampiyon belli olacak. Biz de sıcak yaz gecelerinde oturup arka arkaya bu maçları izleyeceğiz. 

Aslında insanları heyecanlandırmaya, ve dolayısıyla pazarlanmaya çok müsait bir format. Taraftarsızlığın zararını ve sönüklüğünü örtebilecek bir fırsat yakalandı. Fakat Avrupa spor endüstrisi bu işlerde biraz geride kalıyor. Önümüzde daha bir ay var. Muhakkak bir şeyler düşünmüşlerdir; derenin altından çok su akar. Ama sanki, "Abi güç bela oynatıyoruz şu maçları, bir an önce kazasız belasız halledelim de çıksın aradan" der gibi bir atmosfer hakim...

Oysa NBA öyle mi? İşte Kuzey Amerika spor endüstrisinin farkı burada ortaya çıkıyor. Şimdiden çalışmalara başladılar. NBA takımlarını tek bir yere toplayıp maç oynatma fikri, Şampiyonlar Ligi'nden farklı değil. Fakat maçları Disney World gibi ikonik, sembolik ve sempatik bir mekanda oynatmak? Sadece şu detay bile insanı ayrı bir heyecanlandırıyor. Muhammed Ali'nin Zaire dövüşleri gibi, uzun süre hafızalardan çıkmayacak bir şey olacak sanki...

Tabi basketbol ile futbolun bazı farkları mevcut. NBA'in tüm sezonunu tamamlamak için için tek bir basketbol salonu yetiyor. Hatta, saat bile önemli değil. Yaz sıcağı önemli bir sorun teşkil etmiyor. NBA bunun da avantajını kullanacak. Tabir-i caizse sabahtan akşama kadar maç oynanacak. Mini bir Dünya Kupası gibi... Üstelik basketboldaki Dünya Kupası'ndan bile daha çok ilgi çeken bir organizasyonla...

Aslında bu düşüncenin ana fikrini ulusal futbol liglerinde neden gerçekleştirmediklerini anlamadım. Yani saat olarak değil tabi ama gün olarak ligler daha yayılmacı bir şekilde organize edilebilirdi. Sonuçta maçların hafta sonu oynanmasının nedeni, hafta içi çalışan taraftarların maçlara rahat gelebilmesinden. Şimdi ise zaten taraftarlar gelemiyor. O zaman neden mesela bir haftalık maç programını yedi güne dağıtmayı denemediler?

Mesela Süper Lig'de Cumartesi ve Pazar günleri aynı saatte başlayan maçlar oluyor. Neden bir maçı salı gününe, çarşamba gününe koymadılar? Böylece seyirci olarak 'Hangi maçı izleyeceğiz' diye düşünmezdik ve her maçı izleme şansına sahip olurduk. Gerçi öyle bir senaryoda bütün kışı Sivasspor maçı izleyerek geçiren ve sonunda bir Mert Hakan Yandaş taraftarına dönüşen kız arkadaşım durumdan pek hoşlanmayabilirdi. Biz de bazı maçlardan feragat edebilirdik ama en azından o maçları biz seçerdik. Şimdi iki güzel maç aynı saate düşünce kafalar karışıyor. Gerçi genel olarak ben maçların aynı saatte başlamasından yanayım ama şu günlerde olağanüstü bir dönemden geçtiğimiz için ideallerde ve fikirlerde bazı değişiklikler olabilir.

Bu arada İspanya ve Portekiz buna benzer bir fikstür denedi. Özellikle İspanya'da bu konu kulüpler tarafından pek beğenilmedi. Bazı takımlar 72 saat geçmeden tekrar maça çıkmak zorunda kaldı. Bazılar ise rakiplerinden daha fazla süre dinlendi. Bu da bir Akdeniz ülkesinde tartışma yaratmak için yeterli bir veriydi.

Sonuç olarak Şampiyonlar Ligi'ne bağlarsak keyifli bir turnuva bizi bekliyor. Bu sayede Lizbon, uzun yıllar hatırlanacak bir organizasyona ev sahipliği yapma fırsatını yakaladı. Bunu nasıl değerlendireceklerini merak ediyorum. Gerçi son dönemde Lizbon'da artan vakalar, stadyuma yakın ilçelerde bazı mahallelerin karantinaya alındığı haberleri UEFA'yı yeni arayışlara itmiş. Belki Lizbon yerine bu fırsat Paris'in veya Madrid'in ayağına gelecek.

Bize fark etmez. Biz evdeyiz. Maç olsun da...



Cumartesi, Temmuz 4

You Will Meet a Tall Dark Stranger


Woody Allen'in 41. filmi.

Benim izlediklerimin sayısı çok az. Ama daha önce izlediğim Allan filmlerinde de yazdığım gibi; büyük ihtimalle 41'i de birbirine benziyor! Gerçi daha sonra filmlerin sayısı 50'ye yaklaştı. Büyük ihtimalle hepsi birbirine benziyor!

Hadi haksızlık etmeyelim. 2000 sonrasında biraz değişimler var. En azından Avrupa'ya açılıp, coğrafya değiştiriyor. Fakat hikayeler yine aynı ilerliyor. Gerçi 48. filmi Wonder Whell, çok iyi bir film olmasa da diğerlerinden daha farklı gözüktüğü için benim hoşuma gitmişti. Son 20 yılın en çok övülen Allen filmi Vicky Cristina Barcelona'yı da merak ediyorum ama korkumdan henüz izlemeye fırsat bulamadım!

Biz 2010 yapımı filmimize dönelim. Yine bir Allen filminde; çiftler birbirini aldatmaya çalışıyor. Yine karakterler entellektüel ve mutsuz. Yine çok fazla replik var; üstelik bu sefer komik de değiller. Yine filmin standartlara göre az bir süresi olsa da (90 dakika) yine bitişe doğru zorlanıyoruz.

Fakat bu sefer bir farkımız var. Film New York'ta geçmiyor. Hatta ABD'de de değiliz. Bu sefer Londra'ya uğruyoruz. Allen bir şehri mekan olarak kullanmayı iyi beceriyor. Üstelik farklı şehirleri aynı şekilde kullanmak önemli bir beceridir. New York, Allen'ın göz ağrısı. Her taşını biliyor. Orayı etkin kullanması şaşırtıcı değil ama Londra'dan da aynı verimi alması önemli. Gerçi o 41 filmden Londra'da çekilen dördüncüsüymüş. Kendisine o kadar da yabancı değilmiş ama olsun. En azından 85 yaşındaki bir şekilde övmek lazım. Bu noktadan takdir ediyoruz kendisini.

Filme övgü bulmamız çok zor. Çok sevdiğimiz iyi oyuncuları görmek güzeldi. Zengin bir kadro var yapımda. Her ne kadar bu isimler en iyi performanslarını göstermeseler de, filme artı kattıklarını eklemek gerek... Onun dışında da çok fazla bir şey söylemek zor...



Cuma, Temmuz 3

Teşekkürler Almanya


Bugün programa bakıyoruz. Sayısız maç var. Dün de öyleydi. Hafta sonu da aynı olacak. Aslında bu yaz daha başka planlarımız, başka maç programlarımız vardı ama iki ay öncesinden de bugünler hayal gibiydi.

Dünyanın nereye gideceğini kestiremediğimiz günlerden, nispeten normalleştiğimiz günlere geçiş çok hızlı oldu. Televizyona bakınca maç görüyoruz. Taraftarlar heyecanlanıyor, futbolcular oynuyor, bahisçiler kuponlarını dolduruyor. İşte bugünlerin gelmesini sağlayana hakkını vermek gerek.

Teşekkürler Almanya, teşekkürler Bundesliga!

Eğer Almanya bu konuda kararlı adım atmasaydı, diğer ülkelere örnek olabilir miydi? Diğer ülkeler, Almanya'nın ilerleyişini görmeseydi aynı kararlığı gösterebilirler miydi? Üstelik Bundesliga oldukça dikkatli ve titiz ilerlediği için sıkıntı yaşamadı. Bu da diğer ülkelerin cesaretini arttırdı.

Lafı çok fazla uzatmaya gerek yok. Yıllar sonra "Pandemi günlerinde spor" tarzı bir konu açıldığında bile hakkı teslim edilecek Bundesliga'nın.

Yukarıda zengin bir programdan bahsetmiştik. O programda Almanya yok (Gerçi Werder Bremen ile Heidenheim arasında play-out maçları başladı). Erken başlayan, erken biter. Artık Bundesliga izlemeyeceğiz. Gerçi bundan önce de çok ilgim yoktu Alman futboluna. Açıkçası yaptıkları bu kıyağa rağmen, ilerleyen yıllarda da bir Bundesliga sevdalısı olacağımı sanmıyorum. Fakat yine de; benim kalbimde ligi oynatmayan Fransa ve Hollanda'nın önünde olacaklar. Bayern 10 sene daha ligi domine edip, yarışın keyfini kaçırsa bile...

Perşembe, Temmuz 2

Fruitvalley Station


Tam da bu dönemde izlenebilecek başarılı filmlerden biri. Gerçi başarı kıstası kişiden kişiye değişebilir ama aralarında Sundance de dahil onlarca yerde ödül kazanması önemli bir gösterge olarak sunulabilir.

Filmimiz, şu zamanın ABD gündemiyle paralel bir konuyu işliyor. Eğer son dönemdeki tartışmaları yakından takip ettiyseniz, George Floyd ismi kadar Oscar Grant'i da duymuş olmalısınız. Grant, 2008'i 2009'a bağlayan gece bir yılbaşı partisinden dönerken bindiği metroda bir kavgaya karışır ve gecenin devamında olaya müdahale eden polisler tarafından öldürülür. Polislerin muamelesi ve Grant'in öldürülme anı, o sırada metroda bulunan bir yolcu tarafından videoya çekilince ve o video internet üzerinden yayılınca; Oscar Grant da ırkçılık karşıtı hareketlerin o dönemki simgesi oldu.

Hikayenin gerçek olması ve özünde buralara benzer bir konuya sahip olması bizi etkilemeye yetiyor. Olayın kendisi oldukça vurucu. Ama senaryoda yapılan bazı dokunuşlar o vurucu tarafı alıp götürüyor.

Öldürülen Oscar Grant'in geçmişinde bazı 'kötü' ve hatta illegal olaylar mevcut. Ailesiyle mesafeli, eşini aldatıyor, esrar satıyor, sabıkaları var vs. Bunlar bizim için sorun değil. Esas olayın kendisiyle de pek alakası yok. Karakteri tanımak için anlatılabilir tabi ama süresi çok uzayan filmin büyük bir kısmında Grant'in 'temizlenme' çabasını izliyoruz. En sonunda da acı olay yaşanınca, tam temiz bir hayata başlamaya karar vermişken öldürülünce, seyircinin hissedeceği öfke iki katına çıkıyor.

Tabi Grant'in hayatına hakim değiliz. Belki de anlatılanlar doğrudur. Ama Hollywood'un bize daha önce yaşattığı tecrübelere dayanarak, sanki bu betimleme, özel bir çabaymış gibi hissediyoruz. Gerek var mıydı? Tamamen 'anti' bir adam bile olsa, olayın saf kendisi bizi sinirlendirmeye, üzmeye, kızdırmaya yetmez miydi?

Bir yandan bakınca da, filmin esas konusu çok kısa süren bir olayı anlatıyor. Bir kavga, bir vurulma. Çok kısa sürede hayatı sona eren bir genç. Bunu anlatmak da zor. O noktaya kadar bir film inşa etmek zorundasınız. Üstelik filmin süresi de çok uzun değil. 75 dakika. Ama o ilk bir saati doldurmak için elinizde bir şey olmalı.

Yönetmen ve senarist Ryan Coogler bu yolu seçmiş. Adını daha sonra çok duyacağımız Coogler, o dönem (2013) 28 yaşında. Genç bir yönetmenin ilk filmi olarak gayet iyi bir iş çıkarıyor. Ama muhalif olmaktan kaçamıyoruz. Oscar Grant öyle bir yere konuluyor ki; sanki yanlış zamanda yanlış yerde olan bir talihsiz adama dönüşüyor. Muhakkak Grant yanlış zamanda yanlış yerde olan biri. Fakat biliyoruz ki Grant o gün doğru yerde olsaydı bile, başka bir azınlık başla bir yanlış yerde olacaktı. Yani bu kişisel bir hikaye değildi, filmin daha toplumsal bir bakış açısı olmalıydı.

"Allah bir yönetmene bir Fruitvalley Station daha çektirmesin" demek isterdik ama gündemden anladığımız kadarıyla, bu pek de gerçekçi bir dilek olmayacak gibi duruyor.

Öte yandan bu olayların ABD'de devamlı olduğunu hatırlamak şu açıdan önemli. İş sadece Trump veya Demokratlar-Cumhuriyetçiler ayrımında sınırlı değil. Grant öldürüldüğünde başkan yeni seçilen Obama'ydi. Grant'ı öldüren polis, uzun bir yargı sürecinin ardından güç bela 2 sene hapis cezası aldı, 11 ay yatıp çıktı. O yargı sürecinde de başkan Obama'ydi. Gerçi bir ülkede başkanın yargı sürecine katılmaması normal olandır. Fakat bu kötü gelenek sonrasında da devam ediyor. Film vizyona girdikten kısa bir sure sonra Ferguson olayları, daha uzun bir süre sonrasında Baltimore olayları yaşandı. Onlar da Obama dönemiydi.

Tabi ki Trump'ın ayrıştırıcı diliyle Obama'nın davranışlarını ve konuşmalarını kıyaslamak haksızlık olur. Ama geniş tabloya baktığımızda bu filmlerin devamlı çekilmesinin nedeni ortada durmaya devam ediyor. Kişilerden ve gündemden bağımsız...