kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Eylül 15

Moby Dick


Moby Dick, adını yıllarca popüler kültürde duyduğum bir romandı. Bir klasik olduğunu biliyor, daha çok ergenlikte tavsiye edildiğini duyuyordum. Belki de bu nedenden dolayı okumayı ertelemiştim. Geçtiğimiz ay elime geçince okudum.

Hem romanı hem de ardından roman hakkındaki yorumları okuduktan sonra çok şaşırdım. Hatta romanın kendisi beni yorumlardaki zıtlıklar kadar şaşırtmadı. Oysa 1800'lü yıllarda yazılan ve okyanus (doğa) arka planlı birçok roman gibiydi. Heyecanlı, hayal kurduran ama günümüzle kıyaslayınca roman türünün emekleme dönemi olduğu için basit... Zaten beklediğim de az çok buydu.

Fakat yorumlar beni çok şaşırttı. Aslında ABD tarihinde çok sevildiğini biliyordum. Adına şarkılar bile yapılmıştı. Eh; ABD'liler de böylesine sahiplendikleri işleri çok parlatırlar. Bir de mesela, orada her okul çağı çocuğa okutuluyorsa, insanların zihninde ve geleceğinde romanın ve satırların yer etmesi doğaldır.

Bunlar şaşırdığım noktalar değildi. Fakat sanki romana gerekenden fazla övgü düzebilmek adına birçok alt metinden bahsedilmiş. Metaforlar, aslında yazarın ne anlatmak istediği, kapitalizm, diktatörlük gibi kavramlarla doldurulmuş yorumlara denk geldim. Normalde bu tip okumaları severim. Aklıma yatmasa da ilgiyle okurum. Hatta bazen sonrasında kitaba veya filme bir daha dönerim. Fakat bu seferkiler çok zorlama geldi.

Melville bu amaçları kast ederek mi yazdı bilmiyorum. Fakat eğer öyleyse de bu amaç bana hiç ulaşmadı. Bu kadar gizli saklı olması gerekir miydi?

Zaten bence amaç da o kavramlar üzerinden bir olay kurgulamak değildi. Tabi ki metnin içinde dini motifler, bazı göndermeler, ırkçılık detayı, belki eşcinsellik gibi unsurlar bulunabilir. Fakat bunlar da çok gizli kapaklı değildi zaten. Yani; metafor düzeyine indirgenip görülmeyeni incelemek gibi çabalar bana biraz zorlama geldi.

Öte yandan denizciliği, balıkçılığı, doğayı, insan psikolojisi, hırsı, rekabeti iyi anlatan bir eser olduğunu kabul ediyorum. Aklıma Victor Hugo'nun Deniz İşçileri geldi. Tabi ki ustanın romanı çok üst seviyedeydi. Fakat Moby Dick de okul çağı çocuklarına okutmak için ideal bir romandı. 

Öte yandan Moby Dick'in bu kadar övülmesini ve abartılı misyonlar yüklenmene anlam veremezken bir yandan da negatif yorumlar çıktı karşıma. Birçok Türk okuyucu, kitabı zor okuduğundan, hatta yarıda bıraktığından bahsediyordu. Çok şaşırdım. Tam aksine, benim en kolay okuduğum kitaplardan biriydi. Yine bir Hugo benzetmesi yapayım; yazarın zaman zaman olay akışından çıkıp denizcilik ve balıkçılıkla ilgili teknik bilgiler vermesi insanları sıkmış olabilir. Bence tam tersiydi ama yine de oralar biraz kopukluk yaratmış olabilir. Ama Hugo'nun kitaplarında olay akışına verilen bu 'ara'lar 15-20 sayfa sürerken, burada 2-3 sayfada hikayeye geri dönüyorduk. Yani daha makuldü. Öte yandan dil de ağdalı değildi. İnsanların böyle bir kitabı, zor okuduğunu iddia etmesi beni biraz şaşırttı.

Tabi kitabın ne şartlarda okunduğu da önemli. Zira ABD'de olduğu gibi Türkiye'de de zaman zaman okullarda ödev olarak veriliyor. Zamanında ben de Çalıkuşu ile böyle bir deneyim yaşamış ve zor bitirdiği romanın ardından uzun bir süre (yıllarca) bir daha kitap okumamıştım. Belki Moby Dick'e de böyle bir ortamda dek gelindiyse, soğukluk kapılmış olabilir.

Sonuç olarak sanırım Moby Dick; tam bir ABD! Seveni çok seviyor, sevmeyeni hiç sevmiyor. Ben ise ortada kaldım. Daha iyileri var ama bu da kötü değil. Bir de ben genel olarak hırs, rekabet, intikam gibi duyguların başrolde olduğu eserleri severim. Mesela Ezel... Tabi Ahab, bir Ezel değil. Zira akıl oyunları çok az. Zaten Melville de Hugo değil...

Neyse en azından ABD dizilerindeki bazı göndermeleri artık daha net anlayabileceğim...

Çarşamba, Eylül 13

Son Şeyler Ülkesinde


Distopyalar da ütopyalar da bilimkurgular da her zaman yaşadığımız gerçekliğin izlerinden ilerler. Ne kadar uç ve farklı olsalar da okuduğumuz veya izlediğimiz o eserler sona erdiğinde bir kıyas yapmanız gerekir. Elinizdeki tek referans da gerçektir. Sadece izleyici için değil, yazar yola çıkarken de buralardan esinlenir. El mahkumdur; gerçeğe bağlı kalmasa bile gerçekle arasında ince veya kalın bir bağ vardır...

Dünyadaki tüm canlıların yok olduğu distopik bir mekanda bile o yok oluşa neden olan olaylar yaşadığımız dünyadan mirastır. Ütopik kurgular ve en büyük rüyalar da daha önce attığımız hazlardan esinlenmiştir. Hatta zaten bu benzerlikleri yakalamamız gerekir ki, izlediğimiz şeyin ileride gerçeğe dönüşme ihtimali bizi korkutsun veya umutlandırsın.

Şimdi tüm bunları kabullenip, distopik bir eser hakkında, "gerçekle bağlantısı var" dememiz abes kaçabilir. Zaten olan bu. Fakat bu sefer o benzerlik o kadar paralel ki; tam da bu yüzden Paul Auster'în Son Şeyler Ülkesinde'si, çok korkutucu ve çok hüzünlü.

Children of Men veya I am Legend... Veya diğerleri ve daha fazlası... Bunlar muhteşemdir. Sizleri şaşırtabilir, korkutabilir, endişelendirebilir. Fakat film bitip ışıkları açtığınızda karşılaştığınız manzara, sizi ayıltır. Rahatlatır. Dünya halen devam etmektedir.

Son Şeyler Ülkesinde'yi okuduktan sonra ise etkisinden kurtulmak zor oluyor. En azından ben çıkamadım halen. Zira ışıkları açtığınızda kitap devam ediyor gözlerinizin önünde...

Yoksullar, evsizler, sokaklarda koşanlar, yozlaşan insanlar, yaşananları sona erdirmeye gücü yetmediğini kabul edip akışına bırakan bürokrasi, buna rağmen halkı bir savaş tehlikesine inandırıp yapımı 100 yıl sürecek bir duvar yapıp inşa eden hükümet, intihar edenler, sevgililer, dünya batarken dahi bilgi peşinde koşarak hayata tutunan entelektüeller, cinselliği arka plana atarak sadece piramidin en altıyla ilgilenmek zorunda kalanlar, buna rağmen artan tecavüzler ve tabi ki yıkık binalar... 

Kitabın her bir sayfasında bunlar var. Peki şu an yaşadığınız şehrin hangisinde bunlar yok? Bu kitabın adı "Son Şeyler Ülkesinde" ise, sizin yaşadığınız yerin bir son şeyler yeri olmadığını nasıl anlatabilirsiniz?

"İnsanlar burada her şey hakkında konuşurlar, özellikle de hakkında hiçbir şey bilmedikleri şeyler hakkında. Beni en çok etkileyen her şeyin yok olması değil, var olmaya devam eden bu kadar fazla şey. Bir dünyanın yok olması uzun zaman alıyor, sandığından çok daha fazla... Yaşamlar yaşanmaya devam ediyor ve her birimiz kendi küçük acıklı hikayemizin tanığı olarak kalıyoruz. Artık okulların olmadığı doğru; en son sinemanın 5 sene önce gösterildiği doğru; şarap o kadar azaldı ki artık sadece zenginlerin ulaşabildiği de doğru."

Kitabın anlatıcısı Anna Blume adındaki 19 yaşındaki bir kız. Onun 19 yaşındaki bir genç kız olduğunu anlamamız mümkün değildi, eğer kendisi belirtmeseydi. Belli ki yaşadıkları ve gördükleri onu fazlasıyla yaşlandırmış ve olgunlaştırmıştı. Geçmişinden bahsederken, çok uzak yılları anlatırmış gibiydi, asi ve hoyrat olduğu o eski güzel günlerden bahsediyor mesela. Büyük ihtimalle 4-5 sene öncesi ama onun için çok daha fazlası. Normalden çok daha bulanık...

Blume, kaybolan erkek kardeşini bulmak için bir şehre geliyor ve devamında o da şehirde tutsak kalıyor. İşte Son Şeyler Ülkesi böyle bir yer. Anna Blume, sanırım çok yakın bir arkadaşına (veya başka bir kardeşi de olabilir) yazdığı mektuplarla bize o ülkeyi tasvir ediyor. Adı hiç geçmiyor ama o kadar New York ki... Biraz da İstanbul. Biraz da başka şehirler, başka metropoller.

Hatta belki de Oslo. Kitapta yukarıdaki alıntı gibi çok fazla vurgu varken, insanın aklına ister istemez Verdens Verste Menneske geliyor.  Ne diyordu Aksel orada Julie'ye:

"Benim büyüdüğüm dünya yok olup gitti....

....Ve şimdi elimde bir tek bunlar kaldı. Kimsenin umurunda olmayan aptalca ve boş şeyler hakkında bir yığın bilgi ve anı... Geçmişe tapmaya başladım… Çünkü artık geleceğim yok, bu hissettiğim nostalji bile değil… Sadece ölüm korkusu…"

Dünyanın her yerinde aynı hisler var son 40 senedir. 

Yazarın daha önce bazı kitaplarını okumuştum. Sene 2011-2012 civarıydı. Hangileriydi acaba? Unuttum gitti. Onun iyi bir yazar olduğunu çok net hatırlıyordum. Biraz da umut aşılayan biriydi sanki. Son Şeyler Ülkesinde de isminden ve muhteşem kapağından dolayı ağır bir karanlığı okuyacağımı biliyordum ama aklımda kalan Auster algısı nedeniyle ardından ışığı göreceğimizi tahmin etmiştim. Fakat öyle olmadı. Yavaş yavaş kaybolan her şey ve kaybolan kent gibi, kitap da Blume'un mektupları da aynı bulantıyla sona erdi.

"Şimdi her şey öyle hızlı olup bitiyor ki ayak uyduramıyorum. Senin anlamanı beklemiyorum. Sen bunları görmedin, istesen de düşleyemezsin. Son şeyler bunlar. Bir gün bir ev görüyorsun, ertesi gün bir bakıyorsun o ev yok olmuş. Bir gün önce geçtiğin sokak da yok oluyor bir gün sonra. Hava bile sürekli değişiklik gösteriyor. Günlük güneşlik bir günün ardından yağmur bastırıyor, karlı bir günün arkasından sisli bir gün yaşanıyor, bir sıcak, bir soğuk, bir gün rüzgarlı bir gün sakin, derken birkaç gün korkunç ayaz oluyor.... Bir an için gözünü yumsan, arkana donup başka bir yana baksan, önünde duran şeyin ansızın kaybolduğunu görüyorsun. Hiçbir şey kalıcı değil; kafalardaki düşünceler bile. Kaybolanı aramaya kalkışarak boşuna zaman harcamamak gerek. herhangi bir şey bir kere kayboldu mu, gitti gider. "

"Azalarak bitmek" deyiminin yazıya dökülmüş hali gibiydi. Bir 21. yüzyıl tasviri diyebilir miyiz? Öyle olsa da olmasa da yazarın bu kitabı 1987 yılında yazması ilginç geliyor. İnsanın aklına 1984 düşüyor. Bence 1984 distopik bir kitap değil, tam olarak bir tasvirdi. Neyse o ayrı konu. Fakat iyi bir fotoğraf çekmişti Orwell yıllar öncesinden. İşte tam da bu noktada; 1984 ve Son Şeyler Ülkesinde sanki bir bayrak yarışı atletleri gibi sıralanıyorlar.

Orwell, 1984'ü 1949'da yazmıştı.  Esas 1984 geldiğinde oluşan tablo, 1949'da tahmin edilene çok yakındı. En azından dünyanın bir tarafında. Fakat artık yeni bir çağ, yeni bir dünya bizi bekliyordu. Sanki bu nedenle 1984'e yakın bir zamanda da Auster bu kitabı yazmıştı. Yeni bir fotoğraf ihtiyacı vardı. Fakat onun 1984'ü ne zaman bilemiyoruz? 2023 benziyor ama tam değil. 2053, 2073... Hangisi?

Önemli mi? Bilemiyorum. Sanırım değil. O zamanı bilmekten ve görmekten daha önemli bir şey var, o da bu zamanı yaşamak:

"Fakat bizim yaşamdan kastımız bu mudur? Her şeyin birer birer yok olmasına izin vermek, sonra da ne olacak diye bakmak. Belki de bu soruların en ilginci: Hiçbir şey olmadığı zaman ne olacağını görmek; ve bu durumda hayatta kalıp kalamayacağımızı..."

Ben bilmiyorum yukarıdaki sorunun doğru cevabını. Yaşamdan kastımız nedir? Yaşıyoruz işte... Kaybolan bir dünyanın içinde yaşıyoruz.

Yukarıdaki alıntı, henüz kitabın ilk sayfalarındaydı. Sonrasında Anna, aşkı da buldu o karanlık kentte. Gerçi o da kayboldu trajik bir şekilde. Fakat romanın en beyaz sayfalarıydı onlar. Anna, aşkını koruyabilseydi (onun bir hatası yoktu), belki de o mektupları daha farklı yazacaktı. Belki de karşımıza pembe kapaklı romantik bir roman çıkacaktı. Bugün raflarda olanlar gibi...

Öyleyse, tekrar yukarıdaki soruya dönüyorum. Zaten sık sık sık dönüyorum son günlerde. Zira hayatımda bu kadar etkileyen çok az roman olmuştur. Haliyle devamlı döndürüyor beni bu soruya. Ve en sonunda şöyle diyorum:

Bizim yaşamdan kastımız sadece aşktan ibarettir. Aşkla anlam kazanır. Her şeyin birer birer yok olurken, sonra ne olacağını düşünmeden yaşamak. Belki de bu soruların en korkuncu: Aşk bittiği zaman ne olacağını görmek ve bu durumda hayatta kalabilecek güce sahip olup olamayacağımız...

Ey Aksel; acaba okudun mu sen bu romanı? Bence okudun:

"Aklın karışıyor, beynin bir batağa saplanıp kalıyor. Çevrendeki her şey peş peşe değişiyor, her gün yeni bir çalkantıya karışıyor, eski görüşler, eski inançlar geçerliliğini kaybediyor. Açmazımız bu. İnsan bir yandan sağ kalmak, uyum sağlamak, içinde bulunduğu koşullar altında olabildiğince iyi yaşamak istiyor, öte yandan bunu başarmak için bir zamanlar kendine insan adını layık görmesini sağlayan niteliklerin tümünden sıyrılması gerektiğini görüyor. Yaşayabilmek için benliğini öldürmek zorundasın. Pes edenlerin sayısının böylesine yüksek olmasının nedeni bu. Biliyorlar, çünkü ne kadar çabalarsa çabalasınlar, kaybetmeye mahkûmlar. İş o noktaya gelince çabalamanın da anlamı kalmıyor elbette"



Bir dip not. Kitabın tüm kaotik yapısında beni güldüren bir tasvir vardı. Koşu gruplarından bahsediyordu Auster. Şehir yok olurken, kendilerini hırpalarcasına koşuıp, önlerine çıkan her şeyi görmezden gelerek devam eden koşucular. Adeta western filmlerindeki bufalo sürüleri gibi tasvir etmişti Auster. Demek ki New York da böyleymiş. Son yıllarda Caddebostan gibi yerlerde yaşayanlar bunları çok yakından görüyor. Ben bir Umut Sarıkaya karikatürü gibi görüyordum onları. Paul Auster romanında çıktılar. Bu da, içeriğinden bağımsız (distopik bir romanın ürkütücü grubu), onlar için gurur verici olsa gerek...

Cuma, Eylül 1

Tek Kanatlı Bir Kuş

 


"Ben hep korkudan korktum. Korkudan çok korktum. Roman yazdığım zaman içimde bir korku istemezdim. O yüzden bu kitapta da korkuyu anlattım. Kayseri'de askerlik yaptığım kasabanın üzerinde büyük bir taş vardı ve bütün kasaba bu taşın üzerlerine düşeceğinden korkuyor, düşmesin diye taşı demir zincirlerle bağlıyorlardı. 'Madem korkuyorsunuz o zaman çekin gidin' derdim. Seneler senesi bu korkuyu yazmak istedim"

Yaşar Kemal / 2013

Pazartesi, Ağustos 28

Hırsızın Günlüğü


Uzun zamandır yeraltı edebiyatı okumuyordum. Önce bunun nedenini düşündüm. Zira zamanında çok fazla ilgim vardı ve her kitabı severek, her satırı heyecan duyarak okuyordum. Sonra o geç ergenlik de sona erince, hayat gailesi daha realist ve güvenlikçi olmayı mecbur kılınca rota değişti herhalde. Ya da yeraltı edebiyatındaki karakterler kadar sert ve cesur olamayacağımı fark ettiğim için o satırlardan bir arayış, bir yönlendirme bulamayacağıma ikna oldum.

Cevabı tam olarak bilmiyorum. Sonuç olarak aramıza bir mesafe girmişti. Fakat kütüphanede bir tane örneğine denk gelince, aklıma o eski günler geldi. 2023’ün de hepimiz için zor, hatta zordan da öte dibe vurduğumuz bir yıl olduğunu düşününce, belki bu ekolün yeniden bana bir rehber olabileceğini, uyuşukluğumu bir reddiye haline dönüştürebileceğini düşündüm.

Jean Genet ismini daha önce duymamıştım. Fakat hakkında söylenen sözler çok olumluydu. Çok güçlü referanslara sahipti. Mesela zamanında Sartre da çok fazla övmüş kendisi. Öyleyse, onun yazdığı bir romana zaman ayırabilirdim.

Fakat kendi hayat hikayesinden esinlenerek yazdığı Hırsızın Günlüğü bana hiç haz vermedi. Yaşlılık belirtisi mi acaba bu? Artık daha tutucu, daha muhafazakar biri mi oluyorum? Yoksa belki de gerçekten de yazar ve eseri zayıftır.

Yazar eşcinsel bir hırsızın (yani kendisinin) hikayesini anlatıyor. Eşcinsel olması benim için çok önemli değildi ama kitabın neredeyse tamamını aşkları, ilişkileri, tutkuları üzerine kurması beni biraz sıktı. Kitabın üçte ikilik bölümü bu şekilde ilerliyor. “Hırsızlık” veya toplum dışında kalma durumu çok az vurgulanıyor. O ilk üçte ikilik bölümde, Endülüs’e yaptığı ve kendisiyle yalnız kaldığı gezi en elle tutulur kısımdı. İspanya’nın güneyinde, sıcağın altında ve ıssızlığın ortasında kendisine bulma çabası, o esnada oradaki şehirleri, insanları anlatması çok hoştu. Fakat bu da 25-30 sayfadan fazlası değildi.

Kitabın son bölümü ise çok daha farklıydı. Orada biraz daha eleştirel, biraz daha sertti. Daha çok durumlardan bahsediyordu. Fakat o da yer altı edebiyatında aradığımız bir durum değildi. Fazlasıyla şiirseldi, ağır felsefi bir tavrı vardı. Yine de oraları okumak, romana vereceğimiz puanı sürpriz bir şekilde yukarıya çekti.

Oysa son bölüme kadar daha çok olayları anlatan, neler hissettiğinden çok neler yaşadığına vurgu yapan bir yazar vardı. Hatta biraz bodoslama anlatması bana yıllar sonra yazılacak Yolda’yı anımsattı. Belki de Sartre’ın bu kadar övmesi, Genet’nin birçok yerde övgüyle bahsedilmesi bundandır. Evet; 2023 yılında okuyunca bizi pek tatmine etmedi. Bu ekolün çok daha iyi örneklerine denk gelmiştik. Fakat diğer yandan, yazıldığı çağa göre (1948; yani savaş sonrası tüm değerleri yeniden sorgulayan Avrupa’nın yeniden doğmaya ve yeni şeyler aradığı bir yılda) oldukça riskli, tartışmalı, yaratıcı, yenilikçi bir romandı. Kendisinden sonra gelenlere ışık vermiş olabilirdi. Bu açıdan düşününce saygı duydum.

Yine de günün sonunda ben bir okuyucuyum. Edebiyat eleştirmeni veya külliyatı tasnifleyen biri değilim. Sabah mesaim var, akşam eve dönüyorum, yoruluyorum, zamanım kısıtlı, ama kısıtlı zamanımı değerlendirecek alternatiflerimin sayısı bol.  Bazen metrobüste ayakta işe giderken, bazen tuvallette, bazen sahil kenarında 10-15 dakikayı kitap okumaya ayırıyorum. İşte o esnada, birilerine öncü olmuş bir eserden ziyade, bana şimşek çaktıranı tercih etmek istiyorum. Maalesef Hırsızın Günlüğü o şimşeği çaktıramadı. “Bitse de gitsek” hissini uzun süredir herhangi bir kitapta yakalayamamıştım, buraya denk geldi.

Fakat Genet’nin hayat hikayesi halen ilgi çekici. Bu da yazarlığından bağımsız bir durum. Yetimhanelerde büyüyen, hırsızlık yapan, eşcinselliğin şimdikinden 100 kat daha tabu olduğu bir dönemde bunu ifade eden, Kara Panter’e destek veren, Filistin mücadelesinden bahseden (buradaki görüşleri Sartre ile çelişince ikilinin araları bozulmuş) öldüğünde (1986) oy kullanma hakkı olmayan, kitapları sayesinde idam cezasından kurtulan bir Fransız… Gayet ilgi çekici...

Otobiyografik öğelerle yazdığı romanı sevmedim ama biyografisi merak uyandırırdı. 

Çarşamba, Ağustos 2

Sırça Köşk


Öykü kitabı okumak gerçekten çok işlevsel. Şimdilerde herkesin peşinden koştuğu "Hap içerik" kavramının en kaliteli hali. Tabi yazınsal olarak. Yoksa görsel açıdan kısa filmler de var. Metrobüste bir öykü, metroda bir öykü, yemek yerken iki öykü falan derken hop; iki günde kitap bitiyor. Romanı her yerde okuyabilmek, kaldığın yerden devam etmek bu kadar kolay olmuyor. "Şimdi bölünmesin" diye diye erteliyoruz devamlı.

Kalemini çok sevdiğim ve okuduğum ilk günden itibaren geleceğe (yani bu zamana) uygun bir dille yazmasına şaşırdığım Sabahattin Ali, bir kez daha yanıltmıyor.

Daha önce Değirmen'i de okumuştum. O biraz daha gençlik dönemi hikayelerinin toplandığı kitaptı. Açıkçası o, bana daha coşkulu gelmişti. Sırça Köşk ise biraz ağır ilerledi. O nedenle eğer mecbur kalırsam tercihim Değirmen olurdu. Fakat Ali'nin Değirmen'i çok sevmediğini ve Sırça Köşk'ü öldürülmesinin hemen öncesinde yazdığı (1944-1947 arası) öykülerden olduğunu biliyoruz. Yani daha içine sinerek yazmış. Aslında buradaki öykülerin daha akılda kalıcı olduğunu kabul etmeli....

Sırça Köşk kitabının içinde 17 tane öykü var. Yazı dilinin günümüze yakınlığı bir yana; işlenen konular bile bugünün geçerliliğine uygun.

Hastanede rehin kalan gebe kadınlar, tıp dünyası tarafından dolandırılanlar, köşklerde yaşayıp halkın huzurunu bozanlar, koyunlar, çobanlar, namı yürüsün diye katil olanlar, erkek zulmü nedeniyle pavyona düşen parlak öğrenciler... Bugün bu öyküler muhalif bir gazetede yayınlansa, Facebook'ta paylaşım rekorları kırardı.

Beni en çok şaşırtan ise Çirkince hikayesi oldu. Aslında hikaye de sayılmaz. Yani pek bir kurgu öne çıkmıyor. Yazarın İzmir'in bir kasabasına dair yorumları ve kıyaslarını okuyoruz. O kasabanın ise şimdilerde insanların peşinden koştuğu Şirince olduğunu öğrenince işin boyutu değişiyor. Keşke usta yaşasaydı da, 2000 sonrası Şirince üzerine bir değerlendirme daha yazaydı. Belki şu anki hali (bir de ülke geneli düşününce) onu biraz daha tatmin eder.

Çarşamba, Temmuz 19

San

"O turnuva için Sevilla ile bir sözleşme imzaladım. Fakat Sevilla başkanı bana, 'Maradona ayrı bir konu. Onunla ayrı bir anlaşma yapmalısın' dedi. Sevilla'nın La Coruna'da oynadığı maçın ardına gelen bir randevu ayarlandı ve deniz kenarında güzel bir restorana gittik. Güneş batarken Atlantik Okyanusu'na bakan bir kulüpte oturduk. Sonra lobiye geçtik ve Maradona ile sözleşme imzaladık.

Maç öncesi Maradona'ya ilave yüz bin dolar ödemem gerekiyordu. Benim gelirlerimden bir tanesi de televizyon haklarıydı ama Galatasaraylılığımdan dolayı sesimi çıkartamadım. Bir diğer gelirim de bilet satışlarıydı. O zamanlar bilet satışlarında Biletix gibi bir sistem yoktu. Kapıda maç öncesi satılıyor, nakit olarak hasılat alınıyordu. Soğuk bir akşam olduğu için maça istediğim kadar ilgi olmamıştı ve gişelerde 30 bin dolara denk gelecek bir para toplanmıştı. Bu arada (iptal olan) Michael Jackson konseri nakit akışımı ve para durumumu çok kötü etkilemişti. Finansal anlamda zor bir süreç yaşıyordum. Herhangi bir yerden yetmiş bin dolar daha bulmam gerekiyordu. Maç Türkiye ve İspanya'da naklen yayınlanacaktı. Sevilla ısınıyor ama Maradona'nın menajeri beni devamlı sıkıştırıyordu. Adamın derdi paraydı. Sonra aşağıdan haber geldi: "Maradona içeri girdi, maça çıkmıyor!"

Yayın başlayacak ama hâlâ Maradona yoktu; çünkü parayı hemen istiyordu. Faizle para aldığım bir arkadaşım vardı., onu aradım. Hilton'un kumarhanesinden para getireceğini söyledi. Bu arada maç başlamıyordu, çünkü Arjantinli sahaya çıkmıyordu. Sinyal sorunu diye bir şey uydurdum, maçı geç başlattık. Para da bu sırada geldi ve menajerine verdik."


Ahmet San'ın yeni çıkan ve hayatını anlattığı kitabını okudum en son. İnanılmaz bir hayat hikayesi var. Yüzlerce ünlünün adı geçiyor. Tabi ki 93 yazı başrolde. Fakat dahası da var.

Yine de kitap için anı yüklü dememiz kolay değil. Daha çok kişisel gelişim kitabı gibi. Gençlere öğütler  merkezde. Biz bu tip anıları, ülke tarihine geçen olayların arka planlarında yaşananları merak etmiştik. Keşke daha sihirli bir dokusu olsaydı. Yine de kitap hevesle okunuyor. Muhakkak eğlence ve organizasyon sektörünün içinde yer almak isteyenler temin etmeli.

Bu arada Ronaldo & Galatasaray transferi de gerçekten direkten dönmüş galiba....

Salı, Temmuz 4

Boşuna mı Okuduk

Hocalarımızın (Tanıl Bora, Aksu Bora, İlknur Üstün, Necmi Erdoğan) sözüne söz söylemek bize yakışmaz. Biz de eleştiride pek bulunmayacağız, böyle bir çalışmaya katkıda bulundukları için teşekkür edeceğiz öncelikle.

2011'de hazırladıkları çalışma, halen güncelliğini koruyor. Hatta son döneme damga vuran "orta sınıf bitiyor" tartışmasının şiddetini arttırdığı günlerde sorunun belki de kaynağına iniyoruz.

İşsizlik Türkiye'de her daim bir problemdi. Yani tek bir grubun diğerlerinden ayrılan işsizliği pek şaşırtıcı değildi. Ayrıca beyaz yaka da çok kısa sayılabilecek bir dönemde geniş bir taban bulmuştu kendine. Yani aslında Cumhuriyet tarihine uzun uzun baktığımızda "beyaz yaka işsizliği" problemi büyük bir yer kaplamayacaktır belki de. Fakat sorun giderek büyüyor.

Muhtemelen 2011'de de çok büyük bir problemdi ama sanki görmezden gelindi. Daha doğrusu bir şekilde Türkiye şartlarında, bunun da "hallolacağına" ve kendi akışını bulacağına inanıldı. Fakat bugünlerde bunun ideolojik bir politika olduğunu daha net anlıyoruz.

Aslında 2011'de de benzer sinyaller veriliyordu. Kitabın başlangıcı da buna dikkat çekiyor. "Gençler iş beğenmiyor" söyleminin nasıl ve ne amaçla sosyal hayata yerleştiğini daha net idrak ediyoruz. Ayrıca üniversite sayısının (dolayısıyla mezun sayısının) artması ile aslında iktidarın bir sorun üretmediğini, tam tersine kendi politikasına bir çözüm ürettiğini görüyoruz.

Belki de 2011 yılında biraz istisna, biraz marjinal görünen bir gruptu işsiz beyaz yakalılar. Ya da "burada" çok uzun kalmadıklarına inanılıyordu. Sanki aralarında bir nöbet değişimi vardı. Veya biz de o dönemlerde çok genç ve iş hayatında yeni olduğumuz için ve önümüzde uzun yıllar olduğunu düşündüğümüzden bir şekilde raya oturacağımıza inanıyor ve kendimizi o sınıfın kalıcı bir temsilcisi olarak görmüyorduk.

Zaten kalıcı olmadık da. Fakat zamanla o çembere sadece bir adım uzakta olduğumuzu fark ettik. Üstelik zaman acımasızdı, Türkiye ise zamandan daha da acımasızdı. O çembere düşenlerin ve çıkamayanların sayısı giderek artıyor. 

Haliyle kitapta görüşüne başvurulan kişilerin (10'u üniversite öğrencisi, toplam 57 kişi) söylediği ve bazı internet sitelerinde yer alan yorumlarda cümleler bize bir yakınlık hissettiriyor. Yine de hocalarımızın bu çembere düşenleri biraz küçümsediğini kabul etmem gerek. Bir ayrımcılığa uğramamış (başörtüsü, cinsel tercih, Kürt, yoksulluk vs) beyaz yakalı işsizlerin, bu durumu kabullenmeleri, çaresizliklerini kendi başlarına atlatmaya çalışmaları sol gelenekten gelen hocalarımızın biraz tadını kaçırmış gibi. Esasında haksız da değiller. Fakat yine de kişilerle alakalı bir durum olmadığını düşünüyorum. Bu konuyla paralel bir 'örgütlenme' yazısı da aklımda var.

Ayrıca Tanıl Bora'nın bir filmden bahsetmesi ve sonrasında filmle ilgili yorumları eleştirmesi beni çok korkuttu. Film George Clooney'nin oynadığı Up in the Air filmiydi. Ben izlemediğim için yorum yapamıyorum. Fakat yorum yapanlara çok sert giydirmiş Tanıl Bora. Burada sık sık film yorumu yapan beni de korkuttu bu durum. Acaba 2011'de yaptığım film analizlerine denk gelse ne derdi? İnşallah gelmez!

Yine de futbol camiasında yazılarıyla küçümsenen, oysa futbola eğildiği için müteşekkir olmamız gereken sosyal bilimci Tanıl Bora'ya saygımız büyük. Kalemi de akademi standartlarının üzerinde zaten. Son kitabı Demirel'i merak ediyoruz ama sayfa sayısından doğan ücreti şimdilik yedeğe itiyor onu.

Son tahlilde; aradan geçen 12 yıla rağmen "Boşuna mı Okuduk Türkiye'de Beyaz Yaka İşsizliği", kesinlikle okunması gereken bir çalışma olmaya devam ediyor. Boşuna okumazsınız.... 

Cumartesi, Haziran 10

28 Şubat ve Demokrasi

Öncelikle isme kanıp bu kitabın 28 Şubat sürecini değerlendirdiğini düşünmemek gerek. Hatta neden kitabın ismi bu şekilde konulmuş anlamadım. Ticari bir kaygı mı? Zira 28 Şubat, kendi döneminden daha çok son 10 yılda konuşulur/tartışılır oldu ve ona dair bir içerik bulma hevesi okuyucuda daha da arttı.

Gerçi önsözde içerikle ilgi bilgiler veriliyor; tamamen bir aldatmadan dem vuramayız. Emre Kongar'ın 1999 yılında yazdığı köşe yazılarının derlemesinden ibaret kitap. Fakat yazıların tamamı da 28 Şubat ile alakalı değil. Zaten 28 Şubat da 1997 yılında yaşanmıştı.

Aslında, toplanan yazılarla okuduğumuz 200 küsür sayfa kötü bir çalışma değil. İnternetin yaygınlaşmasıyla her şeyin elimizin altında ama dağınık şekilde bulunması, inanılmaz bir kirlilik yaratıyor. Sadece bilgi kirliliğinden ibaret değil bu; artık geçmişe dahil hatıralarımız, kronolojik bilgimiz, neden-sonuç ilişkilerimiz kaybolmuş ve birbirine karışmış durumda. Haliyle bu tip kitapların bazen soluklanmamız, bazen deüzerimize yağan bilgi bombasından kurtulup sağlıklı düşünmeyi sağlaması açıdan değerli buluyorum.

Hatta internet medyasının hızı ve hızından doğan karmaşıklığı bence gazeteleri yeniden değerli kılacak ve kılmak zorunda ama bu başka bir yazının konusu olsun.

Buna rağmen; yine de 28 Şubat ve Demokrasi kötü bir isim. Mesela "1999 berbat bir yıldı" gibi bir isim çok daha güzel olabilirdi. Kongar'ın yazılarını arka arkaya okurken 1999 gündemini yeniden yaşıyorsunuz. Zaten bir insan neden seneler sonra sadece 1999 yılına ait yazılarını toplar kı? Belli bir konuya, belli bir içeriğe ait değil; tamamen zamana odaklı bir çalışma. Çünkü, 1999'un önemi; 2009'da, 2015'te vs daha net anlaşılıyor. Hatta 2023'de bu kitabı okurken, o kötü yıllarda bile nasıl güzel fırsatların eşiğinde olduğumuzu ve zamanla bu fırsatları nasıl yok ettiğimizi daha net anlıyoruz.

28 Şubat 1997'nin yankılarının halen devam ettiği o yılda Öcalan yakalandı, Nisan ayında genel seçimler oldu, 17 Ağustos depremi yaşandı, Hizbullah operasyonları ve onların infazları göz önüne çıkartıldı, Ahmet Taner Kışlalı öldürüldü, 12 Kasım'da bir deprem daha oldu... Ve tabi ki irili ufaklı birçok olay daha yaşandı.

1999; bir sosyal bilimci için müthiş bir çalışma sahası yaratırken, bir yurttaşın psikolojisini bozan olayları da arka arkaya sıralıyordu. Bugünlerde 90'ları övenlerin okuması gereken bir yıl.

Tabi son cümle, son yıllarda "AKP övgüsü" argümanı olarak kullanılıyor. Biz o açıdan bakmıyoruz ama bir gerçeği de inkar edemeyiz. AKP gökten zembille inmedi, biz de bugünlere de bir günde veya bir seçimle (2002) gelmedik. 2023; bizlere 1990'ların, hatta 1980'in hediyesidir!

Kitabı tekrar okurken o günleri bir daha yaşıyoruz. Fakat zaten tarihsel bir döneme ışık tutan bir kitap değil. Güncel yazılmış yazıların toplanması... Bu noktada Emre Kongar'ın o günkü sıcağı sıcağına tespitlerini okumak önemliydi benim açımdan, daha fazlasını aramak hata olur.

Kongar, fikren çok uyuştuğum bir yazar değildir. Bu kitapta da bazı tutucu değerlere çok fazla sarıldığını görüyoruz. En basitinden 28 Şubat'tan büyük övgülerle bahsetmiş. Haklı olduğu noktalar bulunsa da (bu da onun değerlerine bağlılığından kaynaklanıyor) bir sosyal bilimci olarak yaşananların dip dalgasını o günlerden sezmesi ve anlatması gerekirdi. Üstelik bunu başarabilecek bir birikime sahip olduğunu, başka konularda gösterebiliyor.

Ona göre 28 Şubat sayesinde siyasal islamın önü tıkanmıştı. Bundan sonra (1999) biraz sıkı çalışmayla bu sorun bertaraf edilebilir, Güneydoğu'da Kürt milliyetçiliği ve onu besleyen Türk milliyetçiliği sorunları çözülürse demokrasi kurmaya başlanabilirdi.

Oysa ne Güneydoğu'daki sorun lümpen bir milliyetçilikten ibaretti ne de siyasal islamın önü tıkanmıştı. Hatta çok daha güçlü bir şekilde geldi. Üstelik Kongar, o günlerdeki yazılarında Adnan Menderes döneminden de sıklıkla bahsediyor. Yani bir "mağduriyet"in bazı çevrelerce nasıl kullanıldığına hakim olduğunu da biliyoruz.

Tabi içerik dışında biçim de önemli. O noktada Kongar'ın hakkını vermem lazım. Yaşanan nemli olayları, hatta tarihin kırılma anlarını, 1-2 gün içinde bir gazete köşesinde kısa, akıcı ve derin yazabilmek kolay iş değil. Şimdi ana akımdaki köşe yazarların yazılarına bakıyorum da; arada çok büyük kalite farkı var.

Yine de öncelikli okunması gereken kitaplardan biri değil. Evde bu ara geniş bir temizlik yapacağız. Bazı kitapları elden çıkabiliriz. O nedenle bir süre sonra elimizde tutmaya gerek kalmayacak zayıf kitapları, elden çıkarmadan önce okumaya çalışıyorum. Bu da onlardan biriydi....

Cuma, Mayıs 26

İnadına Göztepe


Üniversite yıllarımız, futbol yayıncılığın zirve dönemlerine denk gelmişti. Bunun iki nedeni olduğunu düşünüyorum. Birisi Radikal Futbol ve onun kendisinden daha uzun süren rüzgarı, diğeri de İletişim Yayınları'nın bu işe gönül vermesiyle doğan çabalar.

O dönem ardı ardında kitaplar çıkıyordu İletişim'den. En önemlisi de sadece dışarıdan çevrilen kitaplarla sınırlı değildi. Kendimize ait içerikler de üretmeye çalışıyorlardı. Dahası, zaman zaman, Sultanahmet'teki binalarında paneller düzenleyip yazarları, futbol üzerine kafa yoran insanları getirip bizim gibi hevesli gençlerle buluşturuyorlardı. Sanırım perşembe günleriydi, Beyazıt'tan çıkıp oraya giderdik. Öğleden sonra dersimiz yoksa bile, panel nedeniyle oralarda zamanın geçmesini beklerdik. Hiçbir bekleyişten ve gidişten de pişman olmamıştık.

İşte o dönemin ürünlerinden biriydi İnadına Göztepe. O yıllarda Göztepe enteresan bir dönemden geçiyordu. Her duyguyu kısa süre içinde yaşamıştı. 

Uzun süre Süper Lig'den uzak kalmıştı. 18 sene yoktu. Ondan önce çok güçlü bir takım olduğu anlatılıyordu. O kadar güçlü bir kulübün, 18 sene en üst ligden uzak kalması bana ilginç geliyordu. Ve derhal Süper Lig'e dönmesini temenni ediyordum çocuk aklımla. 1999'da Hasan Çelik-Ceyhun Erişli kadroyla play-off'tan .çıkmışlardı. Fakat kalıcı olamadılar. Düştüler. Bir daha çıktılar. Sonra yine düştüler. Bir sezon Süper Lig'de iyi de bir performans sergilerdiler ama bir türlü olmadılar. İki üç kere zenginleştiler, defalarca battılar. Bu kadar gelgit (med cezir de olabilir) sonrasında artık "demek ki o kadar da güçlü bir camia değilmiş" diye düşünmeye başlamıştım.

İnadına Göztepe o son düşüşün ardından yazılmıştı ki (2006), sonrasında Göztepe'yi daha kötü günler bekleyecekti.

Neyse ne, biz kitaba dönelim. Bu girizgahı o dönemlere duyduğum özlem nedeniyle yazdım. Haliyle o dönemin ürünlerine dair negatif cümleleri kısıtlı tutmak istiyorum. Piyasaya çıktıktan 17 sene sonra okuduğum bu kitap beni doyurmamış, tatmin etmemiş olabilir. Fakat o dönemde içerik üretmenin ne kadar zor olduğunu biliyorum. Hatta içerik üretmek diye bir kavram dahi yoktu. Ya bir gazete çıkarabilirdiniz, ya da kitap basabilirdiniz. Belki amatörce fanzinler de olabilirdi, ki biz onu da denedik. Onun dışında bir alan bulmak zordu. O alanda da satış kaygısı ve geleneksel kalıpların dışına çıkmak (futbol kitabı basmak) oldukça zordu.

Haliyle Tanıl Bora'dan Halit Kıvanç'a birçok ismi buluşturup onlara sadece bir kulüp (Göztepe) hakkında yazılar yazdırmak kolay iş değildi. Çoğu yazıyı beğenmesem de, ortaya çıkan iş bir kulüp hakkında (iüstelik bu kulüp İstanbullu değil) derli toplu bir kitap oluşturabilme amacına hizmet etmiş.

Bir belgesel veya tarihi anlatan kitap değil. Fakat bir kulübün tüm değerlerini ve özelliklerini barındıyor. Tarihi de var, geleceği de, bugünü (yani o günü) de... Taraftarı da var, gazetecisi de, uzaktan seveni de, rakibi de... Haliyle "Göztepe" kavramının en net tarifi oluyor kitap; üstelik içinde birden fazla kişinin kendi tarifi olmasına rağmen.

Keşke benzerleri daha çok olabilseydi. Bundan sonra da olacağını sanmıyorum. Çünkü artık yazan insanların daha cesur olamayacağını seziyorum. Bir kulüp hakkında kalem oynatmak kolay iş değil. Eğer alıcısı o kulübün taraftarıysa, ona kendi hislerinizi ve düşüncelerini anlatamazsınız artık. Onların duymak ve okumak istediği cümleler geçer akçedir. Böylece heyecan verici yazılar, ufuk açıcı fikirler falan artık bizler için hayal ürünü...

Son olarak yazılar arasında sıralama yapmak istemiyorum ama Tanıl Bora ve Yiğiter Uluğ'un yazılarını beğendiğimi belirtmeden geçemeyeceğim. Göztepe muhabiri Sinan Genç'in anıları da hoşuma gitti. 

Pazar, Şubat 19

Yeraltından Notlar

 



Yeraltından Notlar'a ocak sonunda başladım. Hemen hızlıca okuyacağımı düşünmüştüm, zira ince bir kitaptı. Aslında fena da gitmiyordum. Sonuna doğru yaklaştığımda, eser hakkındaki fikirlerimi kafamda oluşturmuş; blog'a dökeceğim cümleleri belirliyordum artık.

Kitabı iki ayrı bölümde değerlendirmek gerekiyordu. İlki anlatıcının monolog şeklinde bizlere seslendiği o karanlık sayfalar. Hiç hoşuma gitmeyen bir bölümdü. Daha doğrusu beni sıkmıştı. Bunların nedenleri kafamdaydı. Yazacaktım buraya da ama hepsi bir süre sonra geçersiz ve anlamsız oldu.

İkinci bölümde ise anlatıcı bir hikayesinden bahsediyordu. O kısım benim için daha heyecan vericiydi. 

Derken 6 Şubat depremi oldu. Değil bir Dostoyevski kitabı okumanın, tek bir satıra göz atmanın ve o satırı anlamanın zorlaştığı zamandı. Yine de birkaç gün sonra romanı bitirdim. Zira ne olursa bazen sessizlik gerekiyordu. Rutinlere geri dönmeliydi.

Ara ara yeraltına sığınmak, bu dünyadan kopmak şart. Özellikle buralarda bu kaçış; çok daha büyük ve uzun sürmesi gereken bir elzem.

O günlerde romanın hoşuma gitmeyen ilk kısmına biraz daha hak vermeye başladım. Yine de öyle olamayacağımızı, öyle yaşamanın kendini kandırmaktan ibaret olduğunu düşünmeye devam ediyordum. 

Romanın son sayfalarında şu cümleler çıktı karşıma:

"Aslında istediğim nedir bilir misin? Hepinizin yerin dibini boylamanız, işte o kadar! Huzur, sükûnet istiyorum ben. Beni rahatsız etmesinler diye bütün dünyayı bir kapiğe satarım. Beni kıyamet kopmasıyla çaysız kalmam arasında seçim yapmak zorunda bıraksalar, dünya yıkılsa umurumda olmayacağını ama çayımdan vazgeçmeyeceğimi haykırırdım."

Güçsüz, çaresiz, yalnız olduğumuzu kabullenmişken, sıradan rolünü içselleştirmişken; bir yandan da devamlı kopan kıyametlerin sorumluluğunu almak zorunda kalmak bizi çok fazla yormaya ve yıpratmaya başlamadı mı? Bu ağır yükleri yüklenmek ne zaman bizim misyonumuz ve görevimiz oldu? Öyleyse kıyamet kopacağına çayımızdan vazgeçmeyeceğimiz bir 'kapalı' yaşama dönmeyi istemek çok mu namussuzca, alçakça ve bencilce?

Aslında 6 Şubat öncesinde kafamda oluşturduğum yazının son cümlesi hemen hemen şöyle olacaktı: "Kitabı okudum, artık Zeki Demirkubuz'un Yeraltı filmine hazırım"

Oysa şimdi son cümle değişti. Hatta yıllardır pelesenk olduğu için bir bakıma; "yine değişmedi":

"Bu ülkeye ve bu hayata dair hiçbir şeyin, hiçbir zaman benim dilediğim gibi olmayacağını biliyor, artık bundan acı duymuyorum"

Acı duymaya devam ediyoruz yine de ama en azından kabuk bağladık... Üzerimizdeki kabukları ve önümüzdeki yaraları aynı anda görünce,  bu da bize başka bir acı veriyor.

Salı, Ocak 31

Gülünesi Aşklar

 


En popüler kitabının ismi Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği olan bir yazar her zaman okuyucu için biraz mesafelidir ve bu mesafe artık bir ön yargıdan da ötedir. İster istemez bilinç altına işlemiştir.

Oysa Kundera'nın hakkını yemişizdir yıllarca. Yani en azından Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ni okuyana kadar. O zaman da ilk sayfaları okurken nasıl zorlandığımı hatırlıyorum. Sonrasında geçti ve bambaşka bir yere konu ama "Kundera kitabı" tamlaması kulağa korkutucu gelir her zaman.

Sanırım Orta Avrupalı olması önemli bir etken. Fakat içinde "varolmak" kelimesi geçen uzun bir kitap ismi, bize uzun  cümlelerin kullanıldığı derin felsefi bir roman ile karşılaşacağımızın izlenimini verir. 

Öyle olmadığını yıllar önce ilk defa okuduğumda fark ettim. Ardından birkaç Kundera kitabının kapağını daha, korka korka açtım. Yine beklediğim, daha doğrusu korktuğum gibi değildi. Çok hoş yazan, akıcı, keyifli bir yazar çıktı her defasında karşımızda. 

Gülünesi Aşklar da aynı şekilde ilerliyor. Öncekilere göre farkları var tabi. Öncelikle bir hikaye kitabı. İçinde yedi farklı hikaye barındırıyor. Ve mizahı bu sefer daha çok kendini gösteriyor ve hiç sırıtmıyor.

Kitap hakkında internette yapılan yorumlar, genellikle alıntı ağırlıklı. Gerçekten de üzerine düşünülecek ve gülünecek cümleler barındırıyor. Hatta okuduğum kitabın esas sahibi olan sevgili eşimin de birçok satırın altını çizdiğini gördüm. Sanırım bu, ilişkimiz boyunca nasıl devam etmem gerektiğine dair önemli ipuçları yakaladığımı gösterir.

İlginçtir, altı en çok çizilen öykü Sonsuz Arzunun Altın Elması'ydı. İlginçti zira, sanırım kitapta bir kadın - erkek ilişkisini en düşük tonda irdeleyen öyküydü. Daha çok iki yakın arkadaş Martin ve anlatıcının dostluğuna değiniliyordu. Benim de en beğendiğim öykü oydu (Altı çizili olması en beğenilen olduğunu göstermez gerçi). Bana biraz Bizim Büyük Çaresizliğimiz havası verdi. Martin'in ve anlatıcının kadınlara bakışı, sadakat üzerine düşünceleri tekrar tekrar okunası... Ayrıca hayata farklı bakan iki insanın ortak bir yolda beraber yürüyebildiğini göstermesi açısından da saygı duyulasıydı.

Öte yandan iki ayrı hikayede gördüğümüz Dr.Havel de en beğendiğim isimdi. Onun cümleleri, hayata bakışı, kendine karşı dürüstlüğü, hafif kibiri ve yaşamdan (kadınlardan) keyif almasını bilen tavrı etkileyici oldu.

Hiç Kimse Gülmeyecek öyküsünü sinirlenerek okudum ve profesörün başına gelenlere sevindim. Otostop Oyunu harika bir film olabilecek yaratıcılıktaydı. Yaşlı Ölüler  Yerlerini Genç Ölülere Bırasınlar, en zayıf bulduğum öyküydü ama geçmişe ve anılara dönmesi bakımından en kapsayıcı öyküydü. Edward ile Tanrı da iyi bir kapanış oldu.

Kundera, bu öyküler sayesinde ikili ilişkilere dair çok net bakış açıları sunmasına rağmen esas olarak komünist partiye ve onun yarattığı "korku" düzenine de çok net bir tavır koyuyor satır aralarında. Zaten Kundera bunu sık sık yapıyor kitaplarında. 1958-68 yılları arasında yazdığı bu kitapta da bu tavrından vazgeçmiyor.

Bence Kundera'yı farklı kulan da bu. Yaşadığı dönemin sert, baskıcı ve tek tipleştiren düzenine karşı bir üslup geliştirebilmiş. Üstelik bunu o düzen devam ederken başarmış. Ve bunu sloganlı cümleler üzerinden eğil, çok derin edebi romanların arasına serpiştirerek yapmış.

Öte yandan son dönemde öykü okumaya dair hevesim artmıştı. Zaman zaman bazı kitaplar nedeniyle bu hevesim kaçtı. Kundera sayesinde yeniden arttı. Başlı başına roman olabilecek konulardan (ve onları iyi bir roman dönüştürebilecek bir yazar olmasına rağmen) çok iyi öyküler kurmuştu.

Devam edeceğiz... Hem Kundera'ya, hem öykülere...

Pazar, Ocak 8

Baharda Yine Geliriz


Geçtiğimiz yılların sonlarında Barış Bıçakçı'nın bir romanını okuyunca, kendimce öykülere merak salmıştım. Bir roman okuyup, öyküye ilgi duymak ilginç gelebilir ama Bıçakçı'nın dili buna çok müsait. O günden sonra okuduğum birkaç öykü kitabından sonra ise Bıçakçı'ya geri döndüm.

Baharda Yine Geliriz, Ankara'yı arka plana alan 32 hikayeden oluşuyor. Tamamı da çok kısa. Belki en uzunu dört sayfadır. Durum hikayeleri hepsi. Şehrin belirli mekanlarında (evlerde, sokaklarda, parklarda, pastahanelerinde) sıradan insanların sıradan hikayeleri yazılmış.

Hatta sıradan hikayeler bile değil. Sıradan hikayelerin, en sıradan anlarına bir göz atıp çıkmış. O en sıradan hikayenin sonu bile gelmemiş çoğu zaman. En heyecanlı yerinde kesmiş (mesela iş arayan kızın telefonu çaldığında). Büyük ihtimalle zaten yaratmak istediği heyecan değildi, en heyecansız anların dikkat çekiciliğiydi. Leyla Hanım'ın hayatının hikayesini dinliyoruz ama onunla konuşun adamın gözünden okuyoruz o anı ve onun Leyla Hanım'ı dinlemesi gibi biz de kitabı okuyoruz, "Hikayenin bu kadar olduğunu anlayıverdim".

Sanki yazar herhangi bir fotoğraf karesine bakmış ve o karenin ne anlattığını, o karenin nasıl oluştuğunu, o karedeki inanların ne konuştuğunu yazmış. Yazarlık biraz da böyle işte.

Rivayete göre bir gün genç yazarlar Attila İlhan ile muhabbet etme fırsatı yakalamışlar ve ona "Biz yazacak konu bulmakta zorlanıyoruz, ne yapmak lazım?" diye sormuşlar. İlhan hepsine kızmış. "Siz İstanbul'da yaşıyorsunuz, burada otobüs şoförünün bile bir hikayesi vardır" demiş. 

Sanki Bıçakçı ustaya hem karşı çıkmış hem onay vermiş; "Evet herkesin hikayesi yazılabilir. Ama sadece İstanbul'dakilerin değil... Ankara'dakilerin bile..."

Buna rağmen ve Bıçakçı'nın dilini sevdiğime bir kez daha ikna olsam da kitap beni çok tatmin etmedi. İlginç bir durum. Bir yandan bu tip anlara dikiz atıp bir yazı üretebilme yeteneğine hayran oldum ama bir yandan da okuyucu olarak beklediğim hazzı yakalayamadım.

Öte yandan, son yıllarda çok sevdiğim ama çok detaylı tanıma fırsatına ulaşamadığım Ankara'ya dair merakımı da kabarttı. Orası tam da bu kitap bir şehirdi zaten. Bir İstanbullu olarak orayı ne kadar özlediğimi ama uzun süre kalırsam ne kadar sıkılacağımı düşündüm. Uzun süre kalmayı tercih ederdim sanki. Fakat bu başka bir konu...

Bir de benim için Bodrum kısmı var. Ne alaka?

Baharda Yine Geliriz'in en akılda kalıcı cümlesi "İnsan güzel kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?"di. Haklıydı Aklıma hemen Bodrum'da okuduğum Bizim Büyük Çaresizliğimiz geldi. O kadar heyecanla okumuştum ki, her akşam gün batımında sahilden eve yürüdüğüm yolda bile açıp birkaç sayfa okuyordum önüme bakmadan. O yaz orada çok sıkılmıştım ama sonrasında her yaz oraya gitmeye devam ettim. Bir gün yine aynı hislerle bir kitap okurum veya en azından aynı hislerle başka şeyler yaşarım diye.

O yüzden devamlı "yazın yine geliriz" diyoruz soranlara. Fakat yine de Baharda Yine Geliriz, bir Bizim Büyük Çaresizliğimiz değil...

Cuma, Aralık 30

Toplum Sözleşmesi



"İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur.''

"Özgürlük elde edilebilir ama, kaybedildi mi, bir daha ele geçmez artık"

"İlk köleleri köle yapan kaba güçse, onları kölelikte tutan korkaklıkları olmuştur"

"Halklar, tıpkı insanlar gibi ancak gençliklerinde uysaldır. yaşlandıkça iflah olmaz bir hal alırlar, gelenekler yerleşip önyargılar kökleştiğinde, o halklarda reform yapma isteği tehlikeli ve nafile bir girişim olur. doktor görür görmez titremeye başlayan aptal ve korkak hastalar gibi, halk da kendi çektiği rahatsızlıklara dokunulmasına, bunları yok etmek için bile olsa asla katlanamaz"

"Kamu görevi yurttaşların en başta gelen işi olmaktan çıktığı ve yurttaşlar kendileri çalışacak yerde, paralarıyla hizmet görme yolunu seçtikleri zaman, devlet yok olmaya yüz tutar. Savaşa mı katılmak gerekiyor? Yurttaşlar paralarıyla asker tutar, kendileri evlerinde otururlar. Toplantıya mı katılmak gerekiyor? O zaman da milletvekillerini seçer yine evlerinde otururlar. Tembelllikleri onlara sağlasa sağlasa, yurdu köleliğe sürükleyecek paralı askerlerle, onu satacak temsilciler sağlar."

"Cezaların sıklığı bir hükümette her zaman için bir güçsüzlük ve tembellik belirtisidir."

"Başkentte yükselen her sarayı gördükçe, bütün bir ülkenin yıkıntıya çevrildiğini görüyormuşum gibi gelir bana."

Perşembe, Aralık 22

Ziverbey Köşkü


 Ziverbey Köşkü, İlhan Selçuk'un bu kitabı ile meşhur oldu. Fakat yanlış köşk...

Aslında ufak bir yanılgı var. Kadıköy'de Ziverbey diye tabir edilen bölgede büyük bir köşk vardır. Şimdi orası site oldu. Çoğunluk o köşkü, kitapta bahsedilen köşk zanneder. Oysa orası Beyaz Köşk'tür.

Ziverbey Köşkü ise Erenköy tarafındadır. Daha doğrusu o taraftaydı. Artık yok. Tabi ki kentsel dönüşüme kurban gitti. İşin ilginç tarafı, Neuchatel Xamax maçında tribünde olduğunu iddia eden 20 milyon insan gibi yüzlerce insan da; bu kitap çıktıktan ve Selçuk anılarını anlattıktan sonra köşke dair hikayeler üretmişlerdir. Zamanında Ziverbey'deki köşkte acı acı bağrışlar duyduklarını söyleyen birçok insan vardır. Oysa kitapta bahsedilen yer orası değildir. Ne diyelim; belki de orası da bir işkence köşküydü.

Esas konumuza gelelim. 1970'lerde bir ay boyunca bu köşkte tutulan ve işkenceye maruz kalan isimlerden biri İlhan Selçuk'tur. Selçuk yıllar sonra bu kitabı yazar ve yayınlar. Açıkçası ben, işkencecilere duyulan öfke nedeniyle o bir ayın detaylarıyla anlatılacağı bir derleme bekliyordum.

Tabi ki anılar ve izlenimler mevcut. Oysa Selçuk, "Ben ne acılar gördüm" demiyor. Tam tersi büyük bir olgunlukla o bir ayı analiz ediyor. Esas olarak beni şaşırtan ve kitabın temelini oluşturan kısım ise Selçuk'un köşkte mahkemeye gönderilmeden önce tasarladığı müthiş plan.

Malum; işkenceye maruz alan insanlardan istenen ifadeler alınır ve işlem öyle tamamlanır. Yani ya o istenen cümleleri kullanacaksınızdır ya da işkence sürenizi uzatacaksınızdır.

Selçuk, ifadesini yazarken ve yazdırırken akrostiş sanatına başvuruyor ve işkence altında olduğunu hiçbir işkenceciye fark ettirmeden belgeliyor. Mahkemede de savunmasını buna göre yapıyor.

Kitabı yazma nedeni, ise yıllar sonra ortaya çıkıyor. Nazlı Ilıcak yönetimindeki Tercüman gazetesi, Selçuk'ın ifadesine ulaşıyor ve o ifadeyi 'itiraflar' adı altında yayınlıyor. Bunun üzerine Selçuk tüm olan biteni yazmaya karar veriyor. Belgelerle beraber...

Tabi ki işkenceye maruz kalmış birinin anılarını Hollywood gözüyle değerlendirmek ayıp kaçacaktır. Fakat bu yaratıcı fikrin verdiği ilhama şapka çıkarmak lazım. Gerçekten filmi çekilse heyecanla izlenecek bir öykü. Diğer bir açıdan romanı bile olabilirmiş. Bana ara ara Kelebek'i hatırlatmadı değil.

Kısacası, kolay okunan ama akılda detayları kalmayacak bir anı kitabı bekliyordum; daha fazlasını buldum...


Salı, Aralık 20

Kadının Adı Yok

Duygu Asena ve Kadının Adı Yok isimlerini 90'larda sıklıkla duyardım. En çok da Hıncal Uluç diline pelesenk etmişti. Üzerinden çok zaman geçti, konuşmaların ve tartışmaların odak noktasını pek hatırlamıyorum. Sanıyorum Uluç (Erkekçe'nin genel yayın yönetmeni), sıklıkla Asena ile (Kadınca'nın genel yayın yönetmeni) dalga geçiyordu. Belki de dostça atışmalar yapıyorlardı ama o zamanlar (ve sonrasında da) ekranlarda en çok görünen isim Uluç olduğu için, onun iğneli cümleleri daha çok yer ediyordu zihnimizde. Asena'nın verdiği cevapları ise duymuyorduk bile.

Bizler henüz ergenliğe bile girmemiş tıfıllardık. Fakat hem okumadığımız kitap hem de ekranlarda pek görmediğimiz yazar, o günlerde gözümüzde biraz itibarsızlaştırılmıştı. Neredeyse "Deli kadın" formuna sokulmuştu.

Açıkçası Asena da zaman geçtikçe, bu tanıma uygun cümleler kurmaya başlayacaktı. Belki ana akımın üzerine gelmesi onda bir öfke yarattı. Belki de bu sivrilme hali hoşuna gitti ve daha da sivri olması gerektiğine inandı. Tıpkı Uluç'un her zaman yaptığı gibi. Fakat Uluç bir erkekti ve zaten futbol, konser, sinema, güzellik yarışmaları konuşan bir adamdı. Asena daha ciddi meselelere giren bir kadındı. Sivrilmesi hoş karşılanmazdı. Karşılanmadı da...

Öyle veya böyle; sonuç olarak 1980'lerde yazılan ve 1990'larda sıkça tartışılan Kadının Adı Yok romanını ancak 2020'lerde okuyabildim.

Bugünlerde 'feminizm' kavramı çok revaçta. İçerik olarak değil, tanım olarak değil ama en çok sıfat olarak kullanıyor. Birçok insan (bunun başını ünlüler ve sosyal medya fenomenleri çekiyor) kendilerine feminist sıfatını takıyorlar ve kavramın içini kendi istedikleri gibi dolduruyor. Kimin nasıl düşüneceğine ve ne şekilde yaşayacağına karışacak değiliz ama bu çok seslilik, halen hak ettiği gücü yakalayamamış bir hareketin karman çorman bir hale gelmesine neden oluyor. Kısacası, halen bu hareketin zayıflıkları ve kavramın ise (en azından Türkiye'de) boşlukları var.

Oysa, 1980'lerin sonunda bu kavram çok hızlı güçlenmeye başlamıştı. Darbenin sonrasıydı ve birçok politik düşünce eriyip giderken feminizm baş kaldırmaya çalışıyordu. O kitleselleşme Duygu Asena'nın hem gazetelerde ve dergilerde yazdığı yazılardan hem de Kadının Adı Yok'un (60'tan fazla baskı yapmış) yayılmasından geliyordu.

Kadının Adı Yok, tam da bu yüzden halen önemini koruyan ve her zaman koruyacak güçlü bir roman. Aslında Duygu Asena'nın yazarlığı eleştirilebilir. İyi bir romancı değil gibi. Gerçi bu romanı, onun ilk eseri. O açıdan düşününce eksiklerini görmezden gelmek mümkün olabilir. Fakat en azından edebiyat çevreleri o yıllarda sırtlarını çok çabuk dönmüşler. Bir hafta önceki postta ilk kez bir kitabını okuduğum Tomris Uyar bile, bir kadın olmasına rağmen dayanışmaya gitmemiş ve Asena'yı yerden yere vurmuş. Bana kalsa (kalmaz gerçi) Uyar'ın ve Asena'nın bir hafta arayla okuduğum iki kitabını tartsam; Asena'ya önceliği verirdim.

Oysa zaten kitabın önemi edebi dilinde ve gücünde yatmıyordu. Duyu Asena, bugün bile halen kafa karışıklığına sebep olan 'feminizm' hareketinin başucunu kitabını yazmış. Muhakkak tarihte hem yerli hem yabancı yazarlar ve akademisyenler konuyla ilgili çok daha detaylı ve kapsamlı eserler üretmiştir. Fakat esas önemli olan, hem her toplumun kendi özelliklerini vurgulayarak öznel bir ürün çıkarmak hem de bunu sade bir dille her kesime ifade edebilecek şekilde yazabilmekti.

Duygu Asena, yarı otobiyografik bir roman yazmış. Kitaptaki birçok olay onun hayatında yaşanmış. Romandaki muhafazakar babaya benzeyen kendi babası, kızlarına aynı tutuculukta davranmış. Tıpkı romandaki gibi, kızlarının üniversite okumasını istememiş, kazanamayacaklarını düşündüğü için sınava girmelerine izin vermiş ve sınavı kazandıkları için bu kararından pişman olmuş.

Asena tıpkı romandaki gibi, çalıştığı Hürriyet gazetesinde ayrımcılığa uğramış, bu esnada özel hayatı ile gündeme gelmiş, gazetede evli biri ile ilişki yaşayınca kovulmuş, oysa aşkın diğer tarafındaki adam (kim olduğunu bilmiyorum) işine devam etmiş. 

Biyografik bir roman gibi dursa da özellikle şehirli orta sınıf Türk kadının toplumda, ailede, iş hayatında, okulda, ilişkilerinde yaşadığı, yaşayacağı ve yaşayabileceği her sıkıntıyı örneklendirmiş. Romanın giriş ve gelişme bölümleri bu anlamda çok önemli. Türkiye'deki feminizm hareketinin kitlelere yayılması için halen kullanabilecek, değerini kaybetmemiş bir roman.

Fakat yine de son tahlilde ufak bir zaafı var. Asena'nın yarattığı kadın karakter, yine bir erkeğe ihtiyaç duyuyor. Buna ihtiyaç demek belki yanlış olur ama kitabın sonun yine 'onunla/onlarla' bitiyor.  Oysa roman boyunca, ayakları üzerinde duran, bunun için mücadele eden bir kadının tasvirini okumuştuk. Bunu da başarıyordu. Peki o zaman romanın sonundaki hüznümüz niye? Aşkı bulamayan kadına üzülecek miydik? Tabi ki başka romanlarda, benzer hikayelerde üzülürdük de sanki burada bu hüzün bize geçmemeliydi. Özgürlüğün bedeli yalnızlık olabilirdi ama bu bize kötü, acı hatta pişmanlık yaratan bir duygu vermemeliydi.

Kitabı okurken sıklıkla zihnimde film sahneleri canlandı. Hatta kendi kendime "Tam bir Müjde Ar- Atıf Yılmaz filmi çıkar bundan" dedim. Üstelik romandaki karakter (kadının adı yok) sarı saçlı bir kadın olarak tasvir edilmişti. Buna rağmen Müjde Ar imajından arınamıyor, Atıf Yılmaz'ın klasikleşmiş anlatım tarzından çıkamıyordum.

Sonradan öğrendim ki zaten bu roman filme çevrilmiş. Yönetmen koltuğunda tabi ki Atıf Yılmaz vardı. Fakat sene artık 1980'lerin sonu olduğu için Müjde Ar'ın yerini Hale Soygazi almış. Filmi izlemedim ama zaten kafamda çektim bile. Sanırım izlememe gerek kalmadı.

Filmi es geçelim şimdilik. Roman ise halen hak etmediği eleştirileri almaya devam ediyor. İnternet sitelerindeki yorumlara bakıyorum, yine bayağı bir bakış açısı ile eleştiriler mevcut. "Kadın madem feminist, neden diğer kadınlarla dayanışmıyor da bireysel takılıyor"; "Madem kadın babasının annesini aldatmasına kızıyor, neden evli adamlarla ilişki yaşıyor" gibi; aslında romanı ve karakteri değil, feminizm hareketini ve biraz sivrilen kadınları eleştiren, onları baskılamayı amaçlayan, baskılamayı da kendi menfaatleri için değil de ahlaki sınırlar çizerek meşrulaştırmaya uğraşan kitleler bunu yapıyor.

Oysa Asena'nın bu ilk romanı dışında yaptığı işlere bakarsak, kadın dayanışması için uğraştığını görüyoruz da. Özellikle Kadınca dergisi esnasında, üreten ve çalışan kadınları sıklıkla gündeme getirmiş, örnek rol modelli olarak sunmuş, kadını Cosmopolitan modeli olarak değil, toplumun asli unsuru olarak göstermeye çalışmış; bunu da en azından 1980 sonrası karanlık dönemde yapabilen ilk cesurlardan biri olmuş.

Sanırım Asena iyi bir dergici, gazeteciydi. Ve yazı dili de o alanlar için keskinleşmişti. Hatta bir dönem (Hürriyet'ten kovulduktan sonra) bir reklam ajansında metin yazarlığı da yapmış. Daha kısa ama vurucu cümleler üretmeye kodlanmış bir kalem. Belki de o yüzden Romanın Adı Yok, edebi açıdan güçlü değildi, zira onun alanı başkaydı. Fakat önemli olan edebiyat çevrelerini sarsmak değildi. Esas amacına da ulaşmıştı.

Açıkçası bunlara dair benim de çok bilgim yoktu. O nedenle 'sanırım' ve 'belki' kelimelerini, -miş'li geçmiş zamanları sıklıkla kullandım. Zaten buraya yazdığım birçok kitap ve film yazısında; kafamda kalanları hızlıca yazar, internetten da çok kısa bir araştırma yapardım. Fakat edebi olarak zayıf bulduğumu itiraf ettiğimi Kadının Adı Yok, beni birçok internet sitesini tıklamaya yönlendirdi. Merak ettim. Bu kitap nasıl yazıldı, nasıl yasaklandı, Duygu Asena kimdi, bu romanı nasıl üretti? Bu kadar çok meraklı soruyu sordurması başlı başına önemliydi.

Bütün bu soruların cevaplarına ve yukarıdaki bilgilere de (Asena'nın hayatı, Tomris Uyar eleştirisi, Kadınca dergisi vs) o sayede ulaştım. Yani ne roman sadece bir romandan ne de Duygu Asena sadece romandaki kadından ibaret...

Peki ben, internette rahatlıkla bulabileceğini bu bilgileri neden uzun uzun burada yazdım. İşte onun için ilk paragrafa dönmek gerekiyor. Sanrım, 90'larda bu kadına haksızlık edildiğini ve yaşım küçük olsa da o haksızlığın bir parçası olduğunu düşünüyorum. Belki de bir özür, belki de bir günah çıkarma...

Çoğu kitabı çok satanlara girmiş ve hayatını kaybetmiş bir yazar için önemli değil ama onun hakkında birkaç satırdan fazlasını yazmak, onu daha uzun anmak gibi bir borcum vardı galiba. Ödedim mi? Sanmıyorum. Ama başladım...

Pazar, Aralık 18

Huzursuzluk


Zülfü Livaneli'nin müzisyenliğine daha aşinayım. Edebiyat kısmı ise aynı derecede değil. 2008 yılında askerdeyken okuduğum Mutluluk'u çok sevmiştim mesela. Aslında o günden ve o referanstan sonra daha çok okumam gerekirdi ama orada kaldı birlikteliğimiz!

14 sene bekledim. Livaneli'nin 2017 yılında yazdığı ve o dönemin gündeminden beslendiği romanı Huzursuzluk'un hiç farkında değildim. Tamam; ben de kitap kurdu veya her yeni çıkan kitabı merak eden bir okuyucu değildim ama en azından bu tip popüler yazarların çıkan kitaplarından bir şekilde haberdar olurdum. Üstelik Huzursuzluk oldukça geniş kitlelere ulaşmış, çok satmış... Benim radarıma girmemesine şaşırdım.

Livaneli gibi 70'li yaşlarında birinin zamanını ruhunu yakalamaya devam etmesine şapka çıkarıyorum. Ne yaşadığı ülkeden, ne beraber yaşadığı insanlardan uzak değil. Fildişi kulelerde değil, toplumun içinde. Belki de gerçek aydınlardan biri.

Huzursuzluk da bu anlamda doyurucu bir kitap. Ortadoğu'da yaşanan ve Amerika'ya kadar uzanan bir dramı merkezine alıyor. Hikayeyi anlatırken hem karakterlere hem mekana hem kültürlere uzanıyor. Hiçbirine uzak değil. Bize çok sayıda bilgi veriyor ama bu esnada öyküden de uzaklaşmıyor. Yani bilgi yağmuruna uğramadan bilgileniyoruz. Üstelik aynı anda hem kadim kültürlerden hem popüler kültürden bahsediyor, bir Ezidi kızını anlatırken şehirlilerin yaşantısından da bahsediyor.

Aslında Mutluluk'ta da bu durum vardı ve çok daha güçlüydü.

Bu arada karakterlerin de genç olduğunu ekleyelim. Yani 70 yaşındaki Livaneli, 30'larındaki insanları tahlil ederken zorlanmıyor. Bu bile toplumun herhangi bir kesiminden uzak kalmadığının kanıtı gibi...

Fakat diğer yandan kitabın ebedi açıdan çok kuvvetli olmadığını üzülerek belirtmem gerek. Livaneli'nin ülke standartlarında (hem de 2017 standartlarında) iyi bir roman kaleme aldığını kabul edebiliriz ama sanki eser biraz çalakalem yazılmış gibi geldi.

Hızlı hızlı geçilmiş, kafadan geçenler hemen yazıya aktarılmış. Akla bir konu gelmiş. Bu konu karakterler üzerinden detaylandırılmış ama yazıya geçerken çok fazla üzerine düşünülmemiş gibi. Hatta belki de yazarın, belirli kesimler, gruplar, karakterler üzerinde bazı fikirleri vardı. Bunları ifade etmek istiyordu. Bunun için bir roman kurguladı ve satır aralarına bu fikirleri döşedi. Yalnız o cümleler de biraz slogan tarzında kalmış gibiydi.

Belki de biz yanılıyoruzdur. Üstelik bu önemli bir eksi(k) mi onu da bilemiyorum. Sonuçta kitapta anlatılan dram bir şekilde içimize işliyor, kafamıza giriyor ve bizi de bir şekilde huzursuz etmeyi başarıyor.

Belki biz de Livaneli ile benzer fikirlere, 2010'larda Ortadoğu'da yaşanan cehennemde hangi tarafların acı çekip hangi tarafların acımasız olduğu konusunda aynı düşüncelere sahip olduğumuzdan bir bağ kurduk. Konuya daha ortadan veya daha bilgisiz bakan birini çok fazla etkilemeyebilir. Oysa esas mesele, benzer fikirlere sahip olanların yüreğine girmek değil, diğerlerini etkilemek olmalıydı.

Sonuç olarak; kötü bir roman değil. İyi de değil. Eminim ki Livaneli'nin daha iyi eserleri vardır. Bundan sonra arayı 14 sene uzatmamayı planlıyorum.


Cuma, Aralık 16

Ödeşmeler ve Şahmeran


 

Barış Bıçakçı ile başlayan hevesim beni Sait Faik'e götürmüştü. Bir süre hikaye formunda kalmak istemiştim. Kendi hevesimi alevlendirmeliydim. Tomris Uyar'ı daha önce pek okumamıştım. Bir öykü kitabı ile başlamak iyi fikir olabilirdi. Hem kendisi ile tanışmış olurdum gem de serime devam ederdim.

Fakat nedense beklediğim hazzı alamadım. Uyar'ın şairlik yeteneği kitabın satırlarına sızmış. O konuda diyecek lafımız yok. Kelimelerle oynanmış. Bir edebiyatçı olduğunu hissettirmiş.

Oysa benim için konu önemliydi. Konulara girmekte çok zorlandım. Yazarın oldukça tepkili olduğunu hissettiğim ama neye tepkili olduğunu kavramakta sıkıntı yaşadığım öykülerdi. Hatta öykü de denemezdi. Daha çok bir iç döküş gibiydi belki de. Kurgusal karakterler yaratılsa da sanki Uyar kendinden bir şeyler anlatmaya çalışıyormuş gibiydi. Biraz bunaldığımı itiraf etmeliyim.

Açıkçası öykülerin içine girmekte zorlandım. Aklımda kalan bir öykü var mı diyerek kendime sorsam, herhalde kitabın kapanışı olan Şahmeran dışında bir alternatif üretmem zor oldu. Şahmeran da zaten çok iyi değildi bence ama en azından akılda kalması için yeterli sayıda motif kullanmıştı. Kısacası; en iyisi bile beni çok etkilemedi.

Böylece kısa süren öykü kitabı silsilem sona erdi. Galiba arar vermem lazım. 2023'te yeniden oraya yönelmeyi planlıyorum ama önce biraz daha roman, anı ve diğerleri...

Çarşamba, Aralık 14

Alemdağ'da Var Bir Yılan

Sinek IsırıklarınınMüellifi’ni okuduktan sonra, (sanırım eli kalem tutan her fanide olduğu gibi) gaza geldim. Belki ben de öyküler yazabilirdim. Bir roman yazamayacağımın farkındayım. O kadar geniş bir olay örgüsünü kurgulayamam ve çok sayıda karakter yaratamam. Fakat öykü neden olmasın? Ne de olsa Barış Bıçakçı bunu kolay göstermişti. Fakat bu işler 'ha' deyince olmazdı, yazmadan önce okumaya devam etmek gerekirdi. O nedenle de Türkiye’de öykücülüğün bir numaralı yazarına döndüm.

Yıllar önce birçok hikayesini okuduğum ve çok sevdiğim Sait Faik Abasıyanık’ın okumadığım bir kitabına rastladım. Alemdağ’da Var Bir Yılan…

Oldukça şaşırdım, zira bu öyküler bildiğim ve alıştığım Abasıyanık öyküleri gibi değildi. Özellikle de kitabın başındakiler… Genelde basit insanların, sıradan hikayelerini anlatan Abasıyanık, gerçekçilikten uzaklaşmış ve sürreal tonda öyküler yazmıştı.

İlk başta yadırgadım. Okumak istediğim böylesi değildi. Hele Sinek Isırıklarının Müellifi’ni okuduktan sonra ve "Yazmak bir bakıma anlatılmaya değmez olanı anlatmaktır. Böylelikle anlamsız olanı anlamlı kılmaya cüret etmektir.” cümlesine de denk geldikten sonra aradığım hiç bu değildi.

Tabi ki yine usta bir yazarlık, güçlü bir edebiyat vardı. Abasıyanık’ın kalemi gerçekten etkileyici. Dili sade. Fakat ben biraz daha öykü kurgulamanın basitliğini çözebilmek istemiştim. Gündelik yaşamdaki basit bir anı, yazıya nasıl aktardığını, nasıl basitleştirdiğini ve oradan okunaklı bir iş çıkardığını belki bir şekilde anlarım diye düşünmüştüm.

O kısım olmadı. Okuduğum kitap tam anlamıyla bir usta işiydi.

Fakat en azından ilginç bir deneyimle karşılaştık. Sürrealist hikayelerin de nasıl çıktığı benim için ayrı bir merak konusudur zaten. Yönetmen Luis Bunuel’in rüyalarından bir harman yaptığını okumuştum mesela. Ne kadar doğrudur bilemem. Adalı Abasıyanık’ın ise sanırım biraz daha keyif verici maddeler ile bu ilhama kavuştuğunu düşünüyorum. Zira artık ömrünün son dönemleriydi ve kendisini iyice rakıya verdiği zamanlardı. Belki de yanılıyorumdur. Belki de sürreal hikayeler için gerçeklikten kopmak gerekmiyordur ve bu yaratıcının içinde var olan bir yetenektir.

Öte yandan kitaptaki hikayelerin özelliğini tamamen sürreal olarak tanımlamak eksik kalır. Başka özellikleri de var onların. Toplum ve ahlak anlayışı eleştirisi çok güçlü mesela. Belki de o eleştirilerini ve iç döküşünü o yıllarda iyi anlatabilmenin tek yolu sürrealizme sığınmaktı. Veya ölümünden önce yazdığı son kitap olduğu için, belki de ölümle ve yaşamla son bir hesaplaşma içindeydi.

Ayrıca Abasıyanık’ın 1940 ve 50’leri anlattığı öykülerinde, sanki bir eski zaman insanı gibi değil de bu zamanın insanıymış gibi bir dil kullanması beni çok etkiliyor. Çağının ilerisinde mi, yoksa biz o çağı çok mu başka biliyoruz? O dönemde de insanlar yaşadılar (üstelik bizden çok uzak yıllar değil) ve bizimle benzer sorunları vardı. Hem hayat gailesi hem de varoluş problemlerine sahip oldular. Biz ise onları “babalık” olarak gördük. O yüzden ne zaman bir Abasıyanık öyküsü okusam, bizden eskilere haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Tabi bu düşüncem yaş aldıkça Abasıyanık kitaplarından bağımsız bir şekilde güçleniyor ama en azından ergenlikten çıktığımız yıllarda farkındalık yaratan, o yıllarda yazılmış öykülerdi.

Sonuç olarak tam anlamıyla aradığımı bulamasam da, bir şekilde yine çok fazla katkı veren bir kitap ve çok sayıda öykü okuduk. Eline ve kalemine sağlık Abasıyanık…

Cumartesi, Aralık 10

Sinek Isırıklarının Müellifi

 


Yıllar önceydi ve çok da güzeldi..

Barış Bıçakçı'nın 2004 yılında çıkan ve yıllar geçtikçe meşhur olan, sevilen Bizim Büyük Çaresizliğimiz kitabını okumuştum ve hayran kalmıştım. O kadar hayran kalmıştım ki; filmi de sırf bu yüzden izlemişti ve o da bizim büyük hayal kırıklığımız olmuştu. Zira kitap şahaneydi. Film ise biraz eksikti.

O kısa romanı, kendi yaşam hikayemi baz alınca tam vaktinde (2013) okumuştum. Orta yaşa yaklaşıyordum, yaklaşık 20 yıllık arkadaşımla beraber yaşıyordum, iyi kötü bir işim vardı, halı saha maçları yapıyordum her şey akıp rutinde ilerliyordu ama hayatımın geri kalanına dair herhangi bir öngörüm, tahminim ve beklentim yoktu.

Tam olması gerektiği zamanda gelen olması gereken bir kitaptı. Bunu yazan yazara daha fazla ilgigi duymam lazımdı. Fakat nedense 2013 yılından bu yana bir daha bir Bıçakçı kitabı okumadım. Denk gelmedi. Oysa o günlerde bloga, Bizim Büyük Çaresizliğimiz için şu satırları yazmıştım: "Bir daha okumaktan sıkıntı duymayacağım kitabı, yine böyle özel bir zamanda okumak isterim ki; bu da belki 10 senede bir defa denk gelir."

Aradan on değil dokuz sene geçti, Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i tekrar okumadım ama yine bir Barış Bıçakçı kitabı vardı elime.

O kitap Sinek Isırıklarının Müellifi'ydi. Aldım elime ve hızlıca okudum. Ve sanırım bu da tam vaktinde çıktı karşıma.

Yazar olmaya çalışan, para kazanamayan, istese başka bir sektörde iyi para kazanabilecekken bunu hayalleri için geri tepen, eşi yoğun bir şekilde, stresli bir işte çalışırken kendisi evde oturan ve hayallerinin gerçekleşmesini bekleyen melankolik bir adam...

"Siz de bilirsiniz, anlatmaya değer şeyleriniz olduğunu, bir gün bunları anlatacağınızı, yazacağınızı düşünmek ne güzeldir ve bu düşünce bir kez yer etti mi nasıl da perişan eder insanı!"

Cemil'den bahsediyorum tabi. Cemil, yaşamayı seven ama bir yandan da yaşamın anlamsızlığını kabullenen biri...

"Her şey çok anlamsız! Hayat, kendi kendilerini kopyalayan dev moleküllerden başka bir şey değil. Hayat dediğimiz sadece kimyadan ibaret. Periyodik tabloyu ezberlesek yeter. Evrendeki en bol iki elementin, hidrojen ile helyumun, aynı zamanda en hafif iki element olması her şeyi açıklıyor zaten. Böyle hafif bir evrende anlam ne arasın?"

Kitap böyle böyle ilerliyor. Evrenin sırlarını düşünürken bir anda üst katın tuvaletinden sızan su damlaları ile uğraşıyoruz. Cemil'den Cemil'i dinliyoruz sık sık. Fakat araya sevgili eşi Nazlı veya yakın arkadaşı İlhan da giriyor. Bize onlardan da bahsediyor. Daha fazlasından da... Evde pişirdiği nohuttan, yaptığı reçellerden, bindiği otobüsten, üst kat komşusundan, okuduğu bir haberden.. En çok da onlardan, asıl olarak onlardan.

Etkileyici olan kısım da burası zaten. 

Bir insan neden yazar? Neden yazmak ister? Herkesin bir hikayesi var. Onu anlatmak güzel olabilir. Fakat insan şu sorudan kolay kolay ayıklayamaz kendini, "İnsanlar benim hikayemi neden merak etsin?".

Bu soru rahatsız edici bir yere varınca kişi kendi hikayesinden vazgeçer ve bir şeyler kurgulamaya çalışır. Bu da herkesin harcı değildir. Biraz kendinden, biraz gördüklerinden, biraz duyduklarından, biraz da hayal gücünden...

Eğer heyecanlı ve vurucu bir dille yazıyorsanız, insanların ilgisini çekiyorsanız hikaye okutur kendini.

Peki ya sonra... Ne kalır geriye? Tabi ki hiç bir şey! Yazan insan bunu bilir. "Çok satan" olmak dışında bir misyonu olduğunu düşünürse, o zaman yazma çabasına girmesinin geniş bir amacının olması gerektiğini kabullenir. O amacı arar. Kendini rahatlatmak mı, dünyayı kurtarmak mı, insanlara mesaj vermek mi?

Belki hiçbiri belki hepsi. Ben mesela, yıllarca bunu düşündüm. Zaten bir yazar da olmadım. Ve sonra Sinek Isırıklarının Müellifi'ndeki bir cümleyle bazı şeyler canlandı.

"Yazmak bir bakıma anlatılmaya değmez olanı anlatmaktır. Böylelikle anlamsız olanı anlamlı kılmaya cüret etmektir.”

Ciddi meseleler, tartışılan konular gündeme giren dertler, ekonomi, siyaset, felsefe, kadın-erkek ilişkileri, nasıl zengin oluruz soruları, en iyi meslek grupları listeleri... Bunların hepsi yazılıyor ve okunuyor. Sonra kimin ne dediğini unutarak, karıştırarak bir kaosun içine giriyoruz. Fakat pişen nohutu anlatan, tuvaletteki sızıntıdan bahseden Cemil bize daha çok işliyor, bize daha çok şey katıyor.

Sinek Isırıklarının Müellifi tam benim ihtiyacım olan zamanda karşıma çıkan, ihtiyacım olan bir romandı. Bunun faydasını görür müyüm bilmiyorum. Fakat içimi harekete geçirdi. Sanatın da bir diğer amacı bu karşılıklı etkileşim değil mi?

Yine de ufak bir eleştiri. Sinek Isırıklarının Müellifi, az sayfasındaki yüksek doyuruculuğa rağmen yine de kısa cümlelerle ve aforizmalarla ilerliyor. İşte bu yazıda bile çokça alıntısını kullandım. Alıntılar yaratıyor, özlü kısa cümleler kuruyor. Bir yandan yetenekli bir yazarın elinden çıktığını kanıtlıyor ama bir yandan da dönüşen toplumun ihtiyaçlarına cevap veriyor gibi duruyor.

Oysa kitapta bundan şikayet etmiyor muydu?

"Günümüzde pek çok yazarın kitabı aforizmalar toplamından başka bir şey değil. artık romanın, öykünün kendine özgü dünyasını bulamıyoruz. Edebiyat ne yazık ki kolayca dolaşıma girecek cümlelere dönüşüyor. İnsanlar birbirlerine yazacakları, söyleyecekleri ifadeler peşindeler. has okuyucuyu da aşındıran bir şey bu."

Yine de Sinek Isırıklarının Müellifi, has okuyucunun seveceği has bir hikaye....

Perşembe, Aralık 8

Kırmızı Pazartesi

Kırmızı Pazartesi, Türkiye'de bilinen romanlardan biri. Bilenler, romanın muhabbeti geçtiğinde hemen benzer cümleleri kullanıyor. "Daha ilk cümleden kimin öldürüleceğini söylüyor".

El yükseltelim. Kitabın orijinal adı bile zaten bize bir işaret veriyor. Cronica de una muerte anunciada; yani Türkçesi ile "işleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü..."

Bize Kırmızı Pazartesi olarak çevrilmesi çok ilginç. Fakat sanırım bunun sebebi toplumumuzun spoiler'a dair en ufak veriye karşı uzak durma ezberi olabilir. Mesela bu kitabın Türkçe ismi orijinali ile bağlantılı olsa bu kadar okunur muydu?

Cevabı bilmiyorum ama yine de okunmalıydı (Zaten görseldeki baskıda olduğu gibi, o isim artık yeni basımlarda yer alıyor).

O meşhur ilk cümle ise şuydu: Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, psikoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 05.30’da kalkmıştı”

Nasar'ın öldürüleceğini bilmek, bizi hikayeden uzaklaştırır mı? İnsanlar neden bundan çekinir, neden romanların ve öykülerinin sonuçlarını hazır oldukları anda artık sona yaklaşırken duymak ister?

Oysa biz Kanıt dizisinin, Müge Anlı'nın izleyicileriyiz. Biz ölenleri biliriz. Öldürenleri de biliriz hatta. Ve merak ederiz, bu iş buraya nasıl geldi diye de sorarız.

O nedenle ben Marquez'in farklı veya riskli bir şey yaptığını düşünmüyorum. En azından olay örgüsü kısmında... Romanlar sadece sonlarında olan bitenle heyecan yaratmaz ya... Gabriel Marquez, uzun cümlelerini bu sefer bir dedektif veya gazeteci edasıyla kuruyor. Olayın peşinden gidiyor.

Romanın asıl önemli ve fark yaratan kısmı, alışılmışın dışında bir yere yönelmesinde... Yani olay örgüsünde değil, ana fikrinde... Anlatıcı tüm bu cinayet sürecini anlatırken ve olayın asli nedenlerini öğrenmeye çalışırken, Marquez de olayı özneler arasından (ölen ve öldürülen) arasından çıkarıp topluma mal ediyor. Önemli olan da buydu.

Roman, Marquez'in çocukluğunun geçtiği kasabada yaşanmış gerçek bir hikayeden esinleniyor. Ve bu hikaye bizim ülkemize çok da uyuyor.

Santiago Nasar niye öldürüldü? Kim öldürdü? Halk, onu korumak için neden bir şey yapmadı? Soruların cevapları, en azından önemli bir kısmı, hızlıca çıkıyor karşımıza. Hiç kimsenin masum olmadığı bir kasaba görüyoruz. Hatta belki de Nasar'ın ölmesini istemeyen ya da cinayetin engellenmesini isteyen sadece iki kişi vardı ve onlar da katillerdi. Onlar katil olmamak için bir işaret beklediler kasabalılardan ama ahali hiçbir şekilde olaya karışmadı. Olaya karışmamak da aslında Nasar'ın ölümüne davetiye çıkarmak değil midir? O nedenle Bir cinayeti değil, daha çok toplumsal duyarsızlığı izliyoruz.

Kitap yaklaşık 110 sayfa... Oldukça kısa. Marquez cümleleri uzun kuruyor gerçi, o nedenle emek ve zaman harcamak gerekir. O 110 sayfaya da yaklaşık 40 karakter sığıyor. Hepsinin psikoposun geldiği güne dair bir hikayesi var. Ve o gün; 'psikoposun geldiği gün' olarak anılmaktan çıkıyor ve 'Nasar'ın öldürüldüğü gün'e dönüşüyor.

Kitap öyle bir şekilde bitiyor ki... İlk cümlesinde her şeyi öğreniyoruz derken, son sayfalarda merak içinde kalıyoruz ve en önemliyi sorunun cevabını öğrenemiyoruz.

Öyle bir kapanış var ki; gözlerimizin önünde beliren görüntü bir filmin son sekansı gibi..

O kalabalık karakter topluluğu çekilir, evlerine döner, kuru bir çöl veya ıssız bir kuytu kalır. Üzerinde de boş yere can vermiş bir azınlığın cesedi durur. Kamera yavaş yavaş geriye gider, açı genişler ve yazılar çıkar...

Belki de son yazı şu olur; Nasar'ı en birliğiyle öldürdüler. Ve durduk yere gitti günahsız Nasar...