fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ağustos 28

Hırsızın Günlüğü


Uzun zamandır yeraltı edebiyatı okumuyordum. Önce bunun nedenini düşündüm. Zira zamanında çok fazla ilgim vardı ve her kitabı severek, her satırı heyecan duyarak okuyordum. Sonra o geç ergenlik de sona erince, hayat gailesi daha realist ve güvenlikçi olmayı mecbur kılınca rota değişti herhalde. Ya da yeraltı edebiyatındaki karakterler kadar sert ve cesur olamayacağımı fark ettiğim için o satırlardan bir arayış, bir yönlendirme bulamayacağıma ikna oldum.

Cevabı tam olarak bilmiyorum. Sonuç olarak aramıza bir mesafe girmişti. Fakat kütüphanede bir tane örneğine denk gelince, aklıma o eski günler geldi. 2023’ün de hepimiz için zor, hatta zordan da öte dibe vurduğumuz bir yıl olduğunu düşününce, belki bu ekolün yeniden bana bir rehber olabileceğini, uyuşukluğumu bir reddiye haline dönüştürebileceğini düşündüm.

Jean Genet ismini daha önce duymamıştım. Fakat hakkında söylenen sözler çok olumluydu. Çok güçlü referanslara sahipti. Mesela zamanında Sartre da çok fazla övmüş kendisi. Öyleyse, onun yazdığı bir romana zaman ayırabilirdim.

Fakat kendi hayat hikayesinden esinlenerek yazdığı Hırsızın Günlüğü bana hiç haz vermedi. Yaşlılık belirtisi mi acaba bu? Artık daha tutucu, daha muhafazakar biri mi oluyorum? Yoksa belki de gerçekten de yazar ve eseri zayıftır.

Yazar eşcinsel bir hırsızın (yani kendisinin) hikayesini anlatıyor. Eşcinsel olması benim için çok önemli değildi ama kitabın neredeyse tamamını aşkları, ilişkileri, tutkuları üzerine kurması beni biraz sıktı. Kitabın üçte ikilik bölümü bu şekilde ilerliyor. “Hırsızlık” veya toplum dışında kalma durumu çok az vurgulanıyor. O ilk üçte ikilik bölümde, Endülüs’e yaptığı ve kendisiyle yalnız kaldığı gezi en elle tutulur kısımdı. İspanya’nın güneyinde, sıcağın altında ve ıssızlığın ortasında kendisine bulma çabası, o esnada oradaki şehirleri, insanları anlatması çok hoştu. Fakat bu da 25-30 sayfadan fazlası değildi.

Kitabın son bölümü ise çok daha farklıydı. Orada biraz daha eleştirel, biraz daha sertti. Daha çok durumlardan bahsediyordu. Fakat o da yer altı edebiyatında aradığımız bir durum değildi. Fazlasıyla şiirseldi, ağır felsefi bir tavrı vardı. Yine de oraları okumak, romana vereceğimiz puanı sürpriz bir şekilde yukarıya çekti.

Oysa son bölüme kadar daha çok olayları anlatan, neler hissettiğinden çok neler yaşadığına vurgu yapan bir yazar vardı. Hatta biraz bodoslama anlatması bana yıllar sonra yazılacak Yolda’yı anımsattı. Belki de Sartre’ın bu kadar övmesi, Genet’nin birçok yerde övgüyle bahsedilmesi bundandır. Evet; 2023 yılında okuyunca bizi pek tatmine etmedi. Bu ekolün çok daha iyi örneklerine denk gelmiştik. Fakat diğer yandan, yazıldığı çağa göre (1948; yani savaş sonrası tüm değerleri yeniden sorgulayan Avrupa’nın yeniden doğmaya ve yeni şeyler aradığı bir yılda) oldukça riskli, tartışmalı, yaratıcı, yenilikçi bir romandı. Kendisinden sonra gelenlere ışık vermiş olabilirdi. Bu açıdan düşününce saygı duydum.

Yine de günün sonunda ben bir okuyucuyum. Edebiyat eleştirmeni veya külliyatı tasnifleyen biri değilim. Sabah mesaim var, akşam eve dönüyorum, yoruluyorum, zamanım kısıtlı, ama kısıtlı zamanımı değerlendirecek alternatiflerimin sayısı bol.  Bazen metrobüste ayakta işe giderken, bazen tuvallette, bazen sahil kenarında 10-15 dakikayı kitap okumaya ayırıyorum. İşte o esnada, birilerine öncü olmuş bir eserden ziyade, bana şimşek çaktıranı tercih etmek istiyorum. Maalesef Hırsızın Günlüğü o şimşeği çaktıramadı. “Bitse de gitsek” hissini uzun süredir herhangi bir kitapta yakalayamamıştım, buraya denk geldi.

Fakat Genet’nin hayat hikayesi halen ilgi çekici. Bu da yazarlığından bağımsız bir durum. Yetimhanelerde büyüyen, hırsızlık yapan, eşcinselliğin şimdikinden 100 kat daha tabu olduğu bir dönemde bunu ifade eden, Kara Panter’e destek veren, Filistin mücadelesinden bahseden (buradaki görüşleri Sartre ile çelişince ikilinin araları bozulmuş) öldüğünde (1986) oy kullanma hakkı olmayan, kitapları sayesinde idam cezasından kurtulan bir Fransız… Gayet ilgi çekici...

Otobiyografik öğelerle yazdığı romanı sevmedim ama biyografisi merak uyandırırdı. 

Çarşamba, Mayıs 24

Night on Earth


Bu tarz filmleri seviyorum. Dünyanın çeşitli noktalarına dikiz. Bazen arka planda bir olay olur, bazen de hiçbir şey olmaz. Mesela One Day in Europe, bir Şampiyonlar Ligi finali esnasında Avrupa'da yaşananları konu alırdı. 1991 yapımı Night on Earth'te öyle bir olaya gerek yok. Tamamen doğal ve sıradan geceler...

Jim Jarmush'un sekiz günde yazdığı senaryonun ilk bölümü Los Angeles'ta başlıyor. 1991'de sevimliliğin zirvesinde olan (henüz 19 yaşında) Winona Ryder, sert mahallenin kızı olarak direksiyonda. Yine fazlasıyla sevimli. Sertleşmeye çalışsa da olmuyor. Sonunda da bir tamirci olma hayali nedeniyle ünlü bir oyuncu olmayı reddediyor. Fena başlamıyor film.

 

Daha sonra New York'a gidiyoruz. Kendi ülkesinde bir palyaço olan Doğu Alman göçmeni Helmut, ABD'nin yerlisi ama ezileni olan bir Afroamerikalıyı (ten rengi sebebiyle tüm taksiler onu pas geçmişken) arabasına alıyor. İşin hüzünlü tarafı hayatını sürdürmek için dilini bile iyi bilmediği bir ülkeye gelen Doğu Alman'ın, esas olarak araba kullanmayı beceremesiydi. Onu belki de en iyi New York filmleriyle kariyer inşa etmiş İtalyan asıllı aktör Giancarlo Esposito'nun canlandırdığı YoYo anlardı. Direksiyona da o geçiyor bir yerden sonra.  Bir yerden sonra üzülerek izliyoruz ama sonunda dayanışmanın ne kadar önemli olduğunu hissediyoruz... O nedenle favori iki bölümümden biri...



Daha sonra Paris'e geçiyoruz. Önce Kamerunlu müşterilerinin ırkçılığına maruz kalan Fildişili şoför (adını bilediğimiz tek şoför), bu sefer kör bir Fransızı alıyor arabasına. Bu sayede hayatının en büyük aydınlanmalarından ve şoklarından birini aynı anda yaşıyor. Ayrımcılığın sadece ırk ve milliyet üzerinde sınırlı almadığını anlıyor. Filmin politik unsurları en keskinleşen bölümü burası bence. Diyaloglar da şahane... New York ile diğer favorim...


Ardından Roma'ya uzanıyoruz. İtalya'nın çomarı; çocukluğunda balkabağına, ergenliğinde köydeki koyunlara, gençliğinde de yengesine hallenen şoförümüz, günah çıkarma işlemini bir kiliseye gitmek yerine arabasına binen rahip sayesinde kısa yoldan halletmeye çalışıyor. Tabi ki pek başarılı olamıyor. Diğerlerine göre daha hareketli, gürültülü ve biraz daha esprili duruyor...


Sonra Helsinki'ye uzanıyoruz. Bence en zayıf olan kısım burası. Fakat öyle bir bitiyor ki; hüzünle ayrılıyoruz koltuktan. 

1.5 saat içinde dünyayı dolaşıp türlü türlü insan tanıdıktan sonra elimizde kalan en güçlü duygu hüzündü. Ve bu hüzün; bana dünyada ne kadar yalnız olduğumuzu hissettirdi. Belki son dönemde yaşadıklarımızdan dolayıydı, belki de filmin esas vurgusu buydu. Gerçi Helsinki; yalnızlık hissi için en ideal mekan olabilirdi ve yönetmen orayı sona bıraktığına göre bir bildiği vardı. Zaten Jarmush'un tarzına da uyar.

Fakat bu tip filmleri ne kadar çok sevsem de ben bu sefer .çok hoş ayrılmadım. Zira benim gibi toplumcu birisinin, bu tarz 'çoklu' içeriklerden beklentisi daha bütünleştirici hissiyatlar uyandırmasdır. Ya film ya da ben bunu ıskaladık bir yerde.

Öte yandan dünyaca ünlü oyuncularımızın performansları çok iyiydi. Adeta kafa patlatan bir şekilde ara vermeden konuşan Roberto Benghini'nin, senaryo metninde herhangi bir repliği olmadan tamamen doğaçlama oynadığını öğrenmem onu bir adım öne çıkardı. Üstelik taksinin hızlı ve artistlik kullanıldığı sahneleri önce bir dublorün denemesi ve başarısız olması, ardından da Benghini'nin bunu başarması filmle ilgili öğrendiğim ilginç notlardan biriydi.

Hemen hemen taksilerde geçen bir film için kaliteli bir yönetmenlik ve kamere kullanımı mevcuttu. Burada da görüntü yönetmeni Frederick Elmes öne çıkıyor. Öte yandan iki paragraf önce olumsuz cümlelere kullanmış olsam da bir sosyoloji meraklısı olarak bu beş şehrin, beş ülkenin ve beş toplumun fotoğrafının bu kadar net çekilmesi de takdirlikti. 

Yine de bizim beş şehir daha güzeldi.

Cumartesi, Mart 11

Fransız'ın Mutfağı


"Her sabah bir menemen yiyorum. Çöp şiş tarzı etleri seviyorum. Türkiye'de ekmek çok iyi. Ve tabii ki Türk çayı..."

Leo Dubois / Galatasaray Dergisi

Bizim ülkemizin Avrupa hayranları, Fransızların ne kadar kaliteli bir damak tadı olduklarından bahsederler devamlı. Mutfakları kıyaslarlar ve oylarını Fransa tarafına verirler. Hayatları boyunca da oraya öykünürler. Fakat işte Fransa'dan gelen adam da aynen benim gibi besleniyor.

Tamam; ben de maddi olarak bu şekil beslenemiyorum. Yani çöp şiş her zaman yiyebileceğim bir besin değil. Her sabah menemen bile zor. Fakat ideal, daha doğrusu ütopik olanı bu.

Her sabah menemen; ekmek bandırmalı.

Akşam çöp şiş, balon lavaş ikramlı.

Birinin yanında, diğerinin arkasında çay....

Muazzam. Bu menü için baş parmağımızı yukarıya kaldırıyoruz.

Perşembe, Mart 9

Lale Devri Sona Erdi

Paris SG ne derece bir Lale Devri yaşadı emin değiliz. Milyarlarca eurolar harcadılar, çok büyük kadrolar kurdular ve bir Şampiyonlar Ligi finali dışında bir şey üretemediler. Oysa bekledikleri Şampiyonlar Ligi kupaları ile dolu şatafatlı yıllardı.

Haliyle başlık biraz iddialı... Fakat bizim işaret ettiğimiz bu sefer kulübün kendisi değil. Kulüp zaten bir Lale Devri yaşamadı, yaşamadığı gibi de her zaman kötü sonuçların faturasını teknik direktörlere kesti. Hatta final oynatan Thomas Tuchel bile ertesi sezonun yarısı gelmeden cezalandırıldı. 

Yani o tarafta işler özetle şöyle ilerliyordu: Dünyaca ünlü futbolcular büyük paralar kazanmak için Paris'e geliyor. Keyifle futbol oynuyorlar. Her defasında Şampiyonlar Ligi'nden eleniyorlar. Ve günün sonunda teknik direktörler kovuluyor. Oyuncular da para kazanamaya devam ettikleri yeni sezonlara başlıyorlar.

Bu sefer ikinci turda Bayern Münih'e elenince, sanki işler değişecek gibi. Zira hem Fransız medyasında hem de diğer ülkelerin basınında büyük bir revizyondan bahsediliyor. Tabi ki teknik direktör Christophe Galtier'nin bundan muaf olacağını sanmıyoruz. Fakat bu sefer bir teknik direktör giderken, yanında diğerlerini de götürecek.

Lionel Messi'nin akıbeti çok belirsiz. Üç ihtimal var önünde. Ya Paris'te kalıp, kurulacak yeni ve daha bir rekabetçi takımın ( o hangisi olacaksa artık) lideri olacak. Bence bu ihtimal güçlü ama eğer Arjantinli Dünya Kupası'nı kazanamasaydı işler değişirdi. Messi, Aralık ayı sayesinde bir kez daha vazgeçilmez konumunda. Fakat bu ihtimalin de eski Messi zamanları kadar yüksek olduğunu da iddia edemeyiz.

İkinci seçenek, Messi'nin "yeter ulan" diyerek Avrupa'nın başka bir rekabetçi Şampiyonlar Ligi takımına gitmesi. Bu ihtimal ne yazık ki düşük. Ancak Barcelona ihtimali ile yeni bir hikaye kazanabilir ve oraya yönelebilir. Diğer kulüplerin Messi için kesenin ağzını açacağını sanmıyoruz. Yine de futbol her zaman sürprizlere gebedir.

Bir diğer ihtimal de Messi'nin kariyerinin son dönemini eksantrik bir futbol liginde geçirmesi. Bu da yüksek ihtimallerden biri. ABD, Arjantin, hatta Brezilya ciddi adaylar...

Neymar ise topun ağzındaki ilk isim. Bayern rövanşında yoktu. Bu da artık bardak taşıran damla oldu. Kritik maçların çoğunda sakattı. Paris SG kariyeri, Barcelona'yı arattı. Barcelona, onun döneminde dört sezonda tam 19 Şampiyonlar Ligi eleme turu maçına çıktı. Neymar bu maçların hepsinde sahadaydı. PSG'de ise altı sezonda 13 eleme maçına çıktı. Kaçırdıkları da bir o kadar. Yani sahadaki varlığı yüzde 100'den yüzde 50'ye düştü. Üstelik adamı bu maçlar için transfer etmişsin ama en ihtiyaç duyduğun zamanda yok. Haliyle Neymar için yolu sonu gözükmüş gibi. Basının da kendisine eleştirisi yüksek dozda.

Fakat basının eleştirisi sadece Neymar ile sınırlı değil. Donnarumma'dan Verratti'ye herkes eleştiriliyor. Eski futbolcu Jerome Rothen bile Verratti için "Yollayın Pescara'ya rahat rahat sigarasını içsin" tadında bir cümle kullandı. Sergio Ramos, Bayern maçlarında takımın ayakta kalan isimlerindendi ama ondan da dertli olan çok kişi var.

Eleştirileri en düşük tondan alan kişi ise Kylian Mbappe. Fakat onun da Paris'te çok kalmayacağı kesin gibi. Ona Fransa'dan çok eleştiri gelmedi ama İspanya basını adresi gösterdi. Bence günün en güzel manşetiydi.

Marca, adı sık sık Real Madrid ile anılan oyuncu için bir kez daha manşet attı ve bu sefer Bayern - PSG maçını kullandı:

"Eğer Şampiyonlar Ligi'ni kazanmak istiyorsan, biliyorsun..."




Cuma, Ocak 20

Dev Buluşma


 



Dünya futbolu dün akşam dev buluşmaya kilitlendi.

Cristiano Ronaldo'nun Suudi Arabistan'a transferinden sonraki sahaya ilk çıkış gecesinde rakibi Lionel Messi oldu. Uzun bir aradan sonra tekrar karşı karşıya geldiler. Öyle bir karşılaşmaydı ki bu; bir süre önce Messi dünyanın zirvesine çıkarken Ronaldo mirasına adeta hakaret ederek Körfez'in yolunu tuttu. Ve ikili orada karşılaştı. Katar'da final oynarlar mı diye düşünürken, Arabistan'da dostluk maçına çıktılar.

Neyse ne; işin futbol kısmı kenarda dursun. Fakat esas olarak ben siyasi açıdan neyi kaçırdığımı merak ediyorum.

Uzun bir süre Katar ile Suudi Arabistan adeta kanlı bıçaklıydı. Hatta bizim hükümetimiz de tarafını seçmiş ve Katar ile dost olup, Arabistan tarafına cephe almıştı. Gerçi yakın geçmişte biz de Suudi Arabistan ile yakınlaştık ama ekonomisi sarsılan bir ülke olarak böyle temaslara ihtiyacımız vardı.

Katar ise böyle bir zorunluluk içinde olmasa gerek. Konunun Katar ile ne alakası var diyen olursa da hafif bir ışık yakalım.

Paris SG, malum Katarlı sahipleri olan bir kulüp. Yani Fransız liginde oynasa da onlar için bir Katar takımı demek mümkün. Bu tip organizasyon kararları boşuna alınmıyor. Üzerine uzun uzun düşünülüyor. Hatta ülkenin (yani Katar'ın) tüm katmanları ile temasa geçiliyor. Haliyle PSG'nin Suudi Arabistan'a giderek Suudi Arabistan karmasıyla maç yapması bana çok ilginç geliyor.

Yani Katar ile Suudi Arabistan'ın bir anda bu kadar yakınlaşması beni şaşırttı. Tam olarak ben nerede, neyi kaçırdım? Böyle bir şovun, organizasyonun tek nedeni iki dünya yıldızını karşı karşıya getirip maddi gelir elde etmek olamaz. Bu işin bir de siyasi boyutu olmalı.

Katar'da düzenlenen Dünya Kupası'nda Katar sıfır çekerken, Suudi Arabistan Lionel Messili Arjantin'i yenmişti. Suudi Arabistan, Katar'dan şovu çalmıştı. Belki onlar da gruptan elendi ama en azından Katar'da turnuvaya vurulan damga Suudilerin hoşuna gitmişti. Damganın kendisinden ziyade, adresin Katar olması ekstra memnun etmişti.

Ne oldu da iş buralara geldi çözemedim.

Sanırım 2007'de El Ittıhat - Fenerbahçe maçından sonra, Ortadoğu'da oynanan en önemli maçtı.

Messi ve Ronaldo için artık devir kapanıyor ama başka bir masada kartlar yeniden dağıtılıyor olabilir. Bakalım bu sefer bize ne düşecek?

Cuma, Aralık 30

Toplum Sözleşmesi



"İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur.''

"Özgürlük elde edilebilir ama, kaybedildi mi, bir daha ele geçmez artık"

"İlk köleleri köle yapan kaba güçse, onları kölelikte tutan korkaklıkları olmuştur"

"Halklar, tıpkı insanlar gibi ancak gençliklerinde uysaldır. yaşlandıkça iflah olmaz bir hal alırlar, gelenekler yerleşip önyargılar kökleştiğinde, o halklarda reform yapma isteği tehlikeli ve nafile bir girişim olur. doktor görür görmez titremeye başlayan aptal ve korkak hastalar gibi, halk da kendi çektiği rahatsızlıklara dokunulmasına, bunları yok etmek için bile olsa asla katlanamaz"

"Kamu görevi yurttaşların en başta gelen işi olmaktan çıktığı ve yurttaşlar kendileri çalışacak yerde, paralarıyla hizmet görme yolunu seçtikleri zaman, devlet yok olmaya yüz tutar. Savaşa mı katılmak gerekiyor? Yurttaşlar paralarıyla asker tutar, kendileri evlerinde otururlar. Toplantıya mı katılmak gerekiyor? O zaman da milletvekillerini seçer yine evlerinde otururlar. Tembelllikleri onlara sağlasa sağlasa, yurdu köleliğe sürükleyecek paralı askerlerle, onu satacak temsilciler sağlar."

"Cezaların sıklığı bir hükümette her zaman için bir güçsüzlük ve tembellik belirtisidir."

"Başkentte yükselen her sarayı gördükçe, bütün bir ülkenin yıkıntıya çevrildiğini görüyormuşum gibi gelir bana."

Pazartesi, Aralık 5

Yetiştirme

 


Son yılların en başarılı milli takımı Fransa... 2016'da final, 2018'de kupa, 2022'de de ilerlemeye devam... Araya sıkışan sadece bir İsviçre kazası. Öncesinde de 1998, 2000, 2006 finalleri... Son yirmi yıla damga vurdular.

Bu başarıları uzun bir süre sömürgecilik ile bağdaştırıldı. Farklı ırklardan oluşan zengin oyuncu havucundan bahsedildi. Fakat ötesi var. Çünkü buna sahip birçok ülke olsa da, aralarından sıyrılan Fransa oldu. Demek ki başka bir püf noktası olmalı.

Çocuklarını (veya başkalarının çocuklarını) yetiştiriyor, geliştiriyor ve sonrasında kullanıyorlar. Hazıra konmuyorlar. Bizim gibi, başka ülkelerin altyapılarında yetişen çocuklara bel bağlamıyorlar.

Yukarıdaki fotoğrafta Fransa Milli Takımı oyuncuları, üzerlerinde ilk kulüplerinin formalarıyla yer alıyor. Amatör kulüpler. Çeşit çeşit kulüp var listede. Üçte biri Altınordu-Bursaspor, üçte biri dört büyükler, geri kalanı Avrupalı kulüpler değil. Çeşit çeşit ve ülkenin her yerinden...

Ve bence daha da önemlisi. Bu fotoğraf, 2022 Dünya Kupası devam ederken Fransa Futbol Federasyonu tarafından çekildi ve kendi internet sitelerinde yayınlandı. Yani bir gazetede değil. Bir muhabirin cin fikri değil. Bir gazetecelik başarısı değil.

Yani federasyon açıkça diyor ki; "bizim politikamız bu, bizi biz yapan, başarılara ulaştıran özümüz bu..."

Peki bizim politikamız var mı? Ya da şöyle soralım. Biz hasbelkader başarılı olursak; bizim bir fotoğraf fikrimiz var mı? Başarının özünü oluşturan politikayı hangi simgesel fotoğraf karesiyle anlatabiliriz?

Belki de büyük resmi örmekten, urumun fotoğrafını çekmekten önce, ortaya bir çekilecek fotoğraf fikri koymak gerekir..

Pazar, Aralık 4

Souvenir

 


Önce övgülerden, sonra yergilerden, en sonunda da fikirlerden bahsedelim...

Güzel konusu ve güçlü sinematografisi ile dikkat çekici bir film. Eskilerin pop yıldızı bir kadın Liliane, artık gözden düşmüş, parasız kalmış ve bir fabrikada işçi olarak çalışmaktadır. 60'larındaki bu 'görünmez' kadını fark eden ise onunla aynı fabrikada çalışan ve profesyonel boksör olmaya çalışan 20'lerin başındaki delikanlı Jean'dır...

Bir boksör ve bir eski yıldızın fabrika kantininde başlayan ilişkisi, onlara iyi gelir. Bu özneler, bu mekanlar, bu akış da bizim hoşumuza gider. 

Karakterlerin iyileşme süreci perdeye çok iyi yansır. Yönetmenimiz Bavo Defurne, kamerasını çok iyi kullanır. Kareler, sahneler, replikler, müzikler çok iyi ilerler.

Fakat konunun yavaş yavaş iyileşmeden gelişmeye geçtiği ikinci yarıda işler sarpa sarar. Filmin uzadığını hissederiz. Oysa uzun bir süresi de yoktur. 90 dakikadır sadece. Yine de sahnede şarkı söyleme sekansları çok uzar, sessizlik büyür, konu ilerlemez.

Yani iyi bir film olma fırsatını kullanamaz. Yine de vasat bir film olarak kalır. Çok kötü dememiz mümkün değildir. Kötünün iyisidir.

Peki fikrimiz nedir? Daha önce de burada yazmıştık. Kısa film kültürünün artık daha çok gelişmesi gerekiyor. Üstelik acilen. Şu an dünyadaki birçok olgu, kendisini yeni çağın şartlarına adapte etmeye çalışıyor. O adaptasyon; zamandan tasarruf olarak gösterilen her şeyin kısa olması gerektiğine duyulan inanç. Kısa videolar, kısa reklamlar, kısa alışverişler, kısa yazılar, kısa yolculuklar... Hatta malumunuz, futbol gibi geleneksel bir oyunun bile süresinin kısalması gerektiğinden bahsedenler var.

Sinema bunların hepsinden daha avantajlı. Çünkü onun çatısının altında, daha en başından beri "kısa film" diye bir format vardı. Bu format, çağın getirdiği "fast-food" kültüründen doğmadı. Zaten sanatın içindeydi, sanatın bir başka formuydu. Yani elde böyle bir avantaj varken, filmlerde hikayeleri artık uzun uzun anlatmaya gerek var mı?

10 dakikalara sıkışacak filmlerden bahsetmiyoruz. Fakat mesela Souvenir, 45 dakikalık bir film olsaydı şahane olurdu. 90 dakika onu vasata çekmiş. Peki 45 olamaz mıydı? Neden olmasın?

Ben bu yapının zaman içinde kırılacağına inanıyorum. Fakat nedense halen muhafazakarlık devam ediyor. Sanırım henüz vaktimiz var... Fakat film izlemek için o kadar vaktimiz olmayabilir!

Öte yandan, Souvenir çekildiğinde 63 yaşında olan Isabelle Huppert'in güzelliğine şapka çıkarıyorum. Gençliği bence çok etkileyici değildi. Fakat yaşlandıkça daha klas, daha etkileyici oldu. Ve kesinlikle 63 yaşında göstermiyor.

Yine de onun ustalığına ve zarafetine rağmen filmin en iyi oyuncusu bence o değildi. Kevin Azais, özellikle temponun düştüğü ikinci yarıda filmi taşıyan isim oluyor.

Çarşamba, Kasım 16

L'étudiante et Monsieur Henri

 


Türkiye'de de gösterime giren 2015 yapımı Fransız filmi...

Orta seviyede başarılı olan, daha fazlasını gerçekleştirmeyen ama zaten bunun için çabalamayan akıcı, sıcak bir film.

Özellikle 20'li yaşlarının başında olan üniversite öğrencilerinin izlemesini tavsiye ederim. Zira baş karakterimiz Constance, bu profilde biri.

Kendisi (Noemie Schmidt) taşralı bir kız ve Paris'e üniversite okumaya gelir. Baskıcı babasından dolayı istemediği bir bölümde okur. Oysa onun gönlünde müzik yatar. Ayrıca parası da yoktur ve bir evde kalmak zorundadır. Bu esnada Mösyö Henri (Claude Brasseur) ile tanışır. Mösyö, genç ve güzel bu kıza ilk başta oda vermek istemez. Fakat sonra bir anlaşma yaparlar ve olaylar gelişir...

Avrupa için çok alışıldık bir komedi tarzı. Gündelik yaşamın çatışmalarını kullanarak, dar bir mekan ve karakter kullanımı ve ince mizahlı bir film. L'étudiante et Monsieur Henri, benzer şifreleri kullanarak çatıyı kuruyor.

Oyuncuların başarısı, mizahının dozu ve müzikleri artı değer katıyor. Bu sayede benzerlerinden ayrılabilir. Fakat esas ayırıcı noktası ve saygınlığımızı kazanan kısmı; çoğu benzer türdeki film gibi bir sonla bitmeyişi. Gerçekçi bir tonla sona eriyor. "Hayallerinizin peşinden koşun, sonunda mutlaka kazanır ve mutlu olursunuz" mottosuna bir gol atıyor. Başarıya övgüde bulunmuyor, başarısızlığı normalleştiriyor.

Mesajı ve duygusu iyi. O nedenle genç arkadaşlarımıza tavsiye ediyoruz. Fakat temposu zayıf. Özellikle ikinci yarıda düşüşe geçiyor. Bu da eksi kısmı. 

Öte yandan çoğu Avrupa filmi gibi bir noktada futbola da giriyoruz. Mösyö Henri'nin oğlu ile Constante arasında bir futbol muhabbeti geçiyor. Constante, koyu bir Bordeux taraftarı olduğunu söylüyor. Bu da Paul'ü çok etkiliyor. Muhabbet ise radyoda bir Lyon - Benfica maçına denk gelmeleri ile başlıyor.

Film 2015 yapımı olduğuna göre bahsedilen karşılaşma 2010 yılına ait. Zira o sezon Şampiyonlar Ligi gruplarında eşleşmişlerdi. Anlatıcı, "Lyon savunmada bekliyor, Benfica saldırıyor" tarzında bir cümle kullanıyor. Büyük ihtimalle bu da Lyon'un 2-0 kazandığı maça işaret ediyor. Gruptaki diğer maçı Benfica 4-3 kazanmıştı.

Bu gereksiz bilgiyi de notlarımıza ekleyerek yazıyı bitirelim.

Cuma, Ekim 21

Erken Ödül

Karim Benzema, Ballon d'Or'u kazandı. Şikayetçi değiliz, karşı değiliz.

Hatta Ronaldo-Messi rekabetinin dünyayı ikiye böldüğü yılları düşününce, belki de son yılların en yüksek görüş birliğine varılan ödülü olabilir.

Fakat bir nüans var. Daha doğrusu tarihin bir azizliği. Ballon d'Or her zaman sonbaharda verilirdi. Kalan aylar, futbol takvimi, bir ödül için çok belirleyici olmazdı zaten. O yüzden tarih; hiç bir zaman tartışma konusu olmadı.

Fakat bu sene Dünya Kupası senesi ve önümüzde Dünya Kupası var. 

Şöyle düşünelim. 2018'de ödülü finalist Luka Modriç kazandı. 2014'te Ronaldo ve Messi'nin arasına Dünya Kupası şampiyonu Manuel Neuer girdi; ki bir kalecinin normal şartlarda ilk üçe girmesi pek görülmüş şey değil. 2010'da Messi'nin arkasında İspanya'nın orta sahası Xavi-Iniesta vardı. 2006'da ödülü bir stoper kazandı; Dünya Kupası'nı kazanan İtalya'nın kaptanı Fabio Cannavaro. 2002'de kupayı kazanan Brezilya'nın gol kralı Ronaldo, 1998'de Zidane...

Şimdi durum böyleyken Dünya Kupası beklenemez miydi? Beklense Benzema için ödülü kazanma ihtimali azalır mıydı?

Açık konuşalım 34 yaşındaki oyuncuda, normal olarak, yeni sezonun başında hafif bir form düşüklüğü var. Dünya Kupası biraz sönük geçseydi, üzerine de orada başka bir oyuncu parlasaydı belki işler değişecekti. Mesela Polonya, Dünya Kupası'nda final oynasa ve Lewandowski gol kralı olsa...

Tamam örneği abarttık ama yine de Dünya Kupası takvimde beklerken, ödül de biraz bekleyebilirdi. 

Kısacası; Benzema ödülü hak etti ama ödül sahibini biraz erken buldu.

Cumartesi, Eylül 24

Effroyables Jardins

 

Burnumuzun dibinde savaşlar varken ve çok daha geniş bir savaşın kokusunu burnumuzda hissederken izlenebilecek bir film miydi emin değilim. Fakat kesinlikle müfredata sokulması gereken ve ağaç yaşken eğilirken her çocuğa izletilmesi gereken filmlerden. Hatta bir roman uyarlaması olduğu için, kitabının da bir yaz tatili ödevi olarak verilmesi de gereklidir bence.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Fransa'da geçiyor hikayemiz. Aslında biraz daha sonrasında... Savaşın bitişinden yıllar sonra başlıyor öykü. Karşımızda bir kasabada palyaçoluk yapan bir baba ve ondan utanan oğlu var.

Sonra 1940'ların başına dönüyoruz ve babanın neden büyük bir şevkle palyaçoluk yaptığını öğreniyoruz. 

Savaş filmlerini ikiye ayırmak gerek. Birincisi cephede geçenler, ikincisi sivilde geçenler. Hepsinin iyi ve kötü örnekleri var ama bir genelleme yaparsak sanırım cephede geçenler daha 'heyecanlı', sinemaya biraz daha uygun ama bir yandan da birçok insanın bilmediği bir dünyayı anlattığı için biraz "fantastik" kalabiliyor. Sivilde geçenler ise daha sert, daha vurucu, daha gerçekçi...

Zira bir savaş çıktığında herkes cephede olmayabilir ama herkes köyünde otururken savaşı muhakkak bir şekilde hissedecektir. Belki cephedeki gibi bir kan gölünün içinde olmayacak ama herkesin ucundan yakalayacağı ortak zorluklarla mücadele edecek. Haliyle cepheye gitmemiş olduğumuz için, buradaki karakterlerle empati kurmamız çok daha kolay oluyor. Ve bizi daha çok etkiliyor.

Effroyables Jardins, oldukça etkileyici bir film. Savaş, gündelik yaşam, komik palyaço, silah, asker, sivil gibi birbirine zıt kavramların iç içe olması sebebiyle duygular da karışıyor. Bazen gülüyor, bazen gözlerimiz doluyor. Hatta son sahnede karakterlerden biri bize bunu gösteriyor. Biz de onu izlerken aynı duruma düşüyoruz.

Esasında filmin dram yükü çok fazla değil. Ajitasyona kaçmıyor. Buna rağmen birçok noktada insanlara "Sen olsan ne yapardın" sorusunu sorduruyor. Bu da vicdanlı insanlara başka bir yük getiriyor. Vicdanlı insanları biraz daha sarstığını düşünüyorum. O son sahnedeki duygusal patlamalar da bunun eseri.

Filmin başrollerinde komedi filmlerinin usta ismi, Le diner de Cons adlı filmden hatırlayacağımız Jacques Villeret  ve yine aynı filmdeki partneri Thierry Lhermitte var. Effroyables Jardins, Villeret'nin son filmlerinden biri. 2003 yapımı filmden iki sene sonra hayata veda ediyor. Bu filmde de ustalığını sergiliyor. Diğer oyuncular da çok iyi eşlik ediyor. Karakterler çok iyi tasvir edilmiş. Yan karakterlerin filme katkısı, ortamı anlatmaya katkısı muazzam.

Film hakkında internette çok fazla yorum bulamadım. Aslında en çok da; kitabı okuyanların film hakkındaki yorumlarını merak etmiştim. Acaba bir klasik olarak "Kitabın hakkını veremeyen filmlerden" biri mi çıkacaktı? Bunu öğrenemedim. Ama zaten yine de kitabı okuma isteğim arttı. 

Sonuç olarak çok iyi bir filmle karşı karşıyayız. kesinlikle tavsiye edilir. Fakat bu savaş haberlerinin arasında izlemek pek de sağlıklı olmayabilir.

Pazartesi, Eylül 12

Paris Pieds Nus

 


Öncelikle başrol oyuncularımız Fiona Gordon ve Dominique Abel'e haklarını verelim. Muhteşem iş çıkarıyorlar. Zaten birçok filmde beraber çalışmışlar. Ayrıca bu filmin hem yönetmeni hem senaristi onlar. Aynı zamanda 1987 yılından beri evliler. Yani beraber çok sayıda iş yapmaları ve bu kadar uyumlu olmaları kaçınılmaz. Fakat oyunculuk yeteneklerini, sadece uyumla açıklamak da haksızlık olur.

Sessiz sinema dönemini andıran bir filmde, bedeni ve mimikleri müthiş kullanan ikili bu anlamda ağızları açık bırakıyor. Fakat yönetmen ve senarist olarak irdelediğimizde geçer not alamıyor. Gerçi bu film tam anlamıyla onların filmi. Bize beğendirmek zorunda değiller. İçlerine sinmiştir, öyle çekmiş, öyle yayınlamışlardır.  Fakat biz de izleyici olarak kendimize ait zevklere sahibiz.

Bir komedi filmi... Fakat gülmek çok zor. Ben karakterlerin sakarlıkların, saflıklarına ve salaklıklarına gülmekte zorlanıyorum. Mesela sosyal medyada önümüze düşen gerçek hayat videolarında aynı değilim. Onlar bana gerçekliğinden dolayı komik geliyor. Düşene gülünmez ama ister istemez gülüyoruz. Oysa sinemada; yani yapay bir durumun farkında olduğumuz mecrada, yaratılan dünyanın buna sığınması bana kolaycılık gibi geliyor. Sanırım bu tarza 'slapstick' diyor yabancılar. Sessiz sinema döneminde değeri büyüktü ama 21. yüzyıl izleyicisi için çok geçerli değil sanki.

Paris Pieds Nus tamamen bu tarzın üzerine kurulmuş bir film. Sırtını o kadar buna dayamış ki, ayağa kalkıp seyirciyi selamlamakta bile zorlanıyor. Yani bitmiyor. Süresinin 85 dakika olduğunu görünce kısa bir film olarak düşünmüştüm, ama nice 140 dakikalık filmden daha çok sıktı, daha çok uzadı. 40-45 dakikaya sıkışabilirmiş.

Tavsiye edebileceğim bir film değil ama yine de istediklerinin peşinden giden ve muhteşem yeteneğe sahip olan ikilinin hatrına büyük saygı duyuyorum.

Pazar, Eylül 4

Camille

 


Gerçek bir hikayeden uyarlanan film. İdealist bir fotomuhabir olan ve Orta Afrika Cumhuriyeti'ndeki iç savaşa odaklanan Camille Lepage'nin hikayesini anlatıyor.

Lepage, çalıştığı kurumların ve halkın ilgisinde bile olmayan Orta Afrika'da yaşananları Avrupa gündemine taşımaya ant içmiş bir gazetecidir. Bu uğurda, kimsenin uğramadığı o topraklara gider. Bir yandan işini yaparken, bir yandan da birçok insanın hayatına dokunur. Buna rağmen karanlık günlerin sonunda 26 yaşındayken öldürülür.

Güçlü ve trajik bir hikaye. Sinema için bulunmaz bir kumaş. Fakat film aynı gücü ekrana ve izleyiciye taşımaktan uzak kalıyor. Yönetmen ve senarist Boris Lojkine'in bir röportajına denk geldim. Kendisi sıklıkla Afrika kıtası ile ilgili filmler üretmiş. Okuduğum röportajında da "Afrika'nın sinemada bir dekor olarak kullanılmasından nefret ediyorum" demiş. Kendi lanetine düşmüş diyemem. Gerçekten kıtayı bir dekor veya otantik bir malzeme olarak kullanmıyor. Hatta kıtanın kendisinden çok insanlara odaklanıyor. Fakat fazlasıyla odaklanıyor. Yakın plan çekimler, hareketli kamere kullanımı, buna rağmen yavaş tempo; bizim hikayeye girmemizi engelliyor. Sadece Afrika'da bir trajedinin ortasında olduğumuzu hissediyoruz, geriye pek bir şey kalmıyor. Fazlasıyla belgesel havası katıyor, bu sefer de diğer hikayeden uzaklaşıyoruz.

Gerçek Camille'in mücadelesinde hayranlık duymamak elde değil ama filmdeki karakterimiz de biraz fazla başına buyruk. Burada spesifik bir konudan bahsetmiyoruz ama oyuncumuz Nina Meurisse bize bir savaş ortamındaki muhabirin tedirginliğini yansıtamamış gibi. MUBİ'deki 7.2 ve IMDB'deki 6.8 puanları bence fazla cömert olmuş.

İlginçtir, 2013 yılını anlatan filmde şöyle bir sekans var. Camille gazetesine Afrika'ya gitmek için adeta yalvarır. Orada olanlar Fransa'nın gündeminde olmadığı için yayın yönetmeni bu isteği önce kabul etmez. Hatta muhabirine Ukrayna'ya gitmesini önerir. Oradaki savaşın çok daha büyüyeceğini ve ilgi çekebileceğini söyler. Camille ise bölgesel bir çatışma olduğu için Doğu Avrupa'ya sırtını döner ve teklifi kabul etmez.

Buradan ne anlam çıkabilir? Ya vizyon ve öngörünün ne kadar önemli olduğu, ya da bu senenin Şubat ayında olduğu gibi; "sarı saçlıların yaşadığı eziyet, siyah çocukların yaşadıklarından daha önemlidir" anafikri.

Yine de insan "Keşke Camille Ukrayna'yı tercih etseydi" diyor.

Cuma, Temmuz 22

Deuxième Vie

 


Bizim küçüklüğümüzde özellikle cumartesi sabahları karşımıza çıkan bir film türü vardı. Ya bir şekilde geçmişe veya geleceğe gidilir, ya da iki karakterin ruhları veya bedenleri değişirdi. Eğlenceli filmlerdi. Normalde karşımıza çıkmayacak bir "değişim"in ekranda bize anlatılması çok hoşumuza giderdi.

Fakat o zamanlar hem biz yaş olarak küçüktük hem de o filmleri tekrar tekrar izleyince akışa çok fazla hakim olmuştuk. Bir zamandan sonra sıkıcı gelmeye başlamıştı.

Yine de 2000 yapımı Deuxième Vie isimli filme şans verdim, zira içinde biraz futbol da barındırıyordu.

1982 yılında gençliklerinin sonuna gelip orta yaşa adım atmak üzere olan bir grup arkadaş, Fransa Milli Takımı'nın Dünya Kupası maçlarını televizyondan takip edecekleri bir yaz yaşarlar. Fakat tam o da o unutulmaz Almanya maçının sonrasında içlerinden biri bir trafik kazası geçirir. Kahramanımız Vincent gözlerini açtığında kendisini 12 Temmuz 1998'de bulur. Yani Fransa'nın Dünya Kupası kazandığı günde...

Tabi tek değişiklik bu değildir. Kendisi evli, iki çocuklu ve çok zengin bir adam olmuştur. Arkadaşları ise bambaşka hayatlara savrulmuştur. Buna rağmen yaşanmamış 16 yılı geri kazanmak ister ve 1982'ye dönmek ister. Bu da pek kolay olmayacaktır.

Yani kısacası; bildiğimiz bir film... Artık biz boş gelen ama bir yandan da hoş olmaya devam eden türden. Komedisi de yerinde.

Gerçekten; halen bir cumartesi sabahı izlenecek ideal bir aile filmi... Daha fazlası değil.

Pazartesi, Temmuz 4

Le crocodile du Botswanga

Komik bir futbol filmi sanmıştım. Öyle değilmiş. Oysa konusu oraya işaret ediyordu.

Fransa'nın yetenekli göçmen çocuğu, Botswanga asıllı Leslie Konda milli takıma seçilmek üzeredir. Yani kupalara ambargo koyan Fransa Milli Takımı'na... O kadar yeteneklidir. Fakat tam o sırada Botswanga'nın diktatör başkanı Yüzbaşı Bobo devreye girer. Oyuncuyu köklerine çağırır. Bu ziyaret esnasında da Konda'nın menajerini kandırır. Daha doğrusu ondan oyuncuyu kandırmasını ve sefiller sefili Botswanga Milli Takımı'nda oynamaya ikna etmesini ister. Tabi belli bir ücret karşılığında...

Bu girişten sonra futbolla bağımız pek kalmıyor. Hikaye de Konda'dan çıkıp, Yüzbaşı Bobo'ya kayıyor. Bobo'nun diktatörlüğü komik bir şekilde anlatılmaya çalışılıyor.

Bobo'nun özelliklerinden biraz bahsedelim. "Almanya'da eğitim aldım" demesine rağmen Almanca konuşamıyor. Benzin istasyonunda pompacılık yapan kayınbiraderini bakan .yapıyor. Kafasına göre bakanlık açıp, bakanlık lağvediyor. Ülkede ekonomik kriz yaşandığının farkında olmayan bir eşi var. 5 yaşındaki çocuğu ileride başkan olmak istediğini söyleyince, çocuğunun kendisine darbe planladığını düşünüyor.

Yani bir Afrika filmi... Futbol da az... Yine de güzel bir boş günde, öğlen saatlerinde izlenir. 

Başkan Bobo'yu oynayan Thomas Ngijol, filmin yıldızı...

Cumartesi, Temmuz 2

Le Talent de Mes Amis

"Bir Erasmus öğrencisi gibi yaşıyordum. Mutlu da değildim mutsuz da... Sadece uzaklarda uyuşmuş haldeydim. Aslında ihtiyacım buydu; uyuşmak... Artık kendimi, benden beklendiği gibi, bir yetişkin olacak kadar güçlü hissetmiyordum. Çalışkan, güvenilir, koruyucu, öngörülü, olgun, üreten ve başarı peşinde... Yabancı ülkeleri kendi ülkesiyle kıyaslamak için yılda iki kez tatile çıkan, hesap yapan, para biriktiren, borç veren, geri alan, öğrenen, anlayan ve ölen biri... Tercihim bu yöndeydi. Kendi hikayemden korunmuş bir şekilde uyuşuk kalmak istedim."


Çarşamba, Mayıs 18

Max



Max ismindeki onlarca filmden biri. Ve çoğunda olduğu gibi, adını başroldeki karakterden alıyor.

Max, ufak bir çocuk. Annesi ölmüştür ve babasıyla yaşamaktadır. Baba ise; serseri bir hayat sürmektedir. Parasızdır ve küçük hırsızlıklar, dolandırıcılıklar yaparak hayatını sürdürmeye çalışır.

Bir gece babası ile tartışan Max evden kaçar, devamında sokakta kaybolur ve oturduğu bir otobüs durağında bir hayat kadını ile karşılaşır. Tabi ki kadının mesleğini anlayacak yaşta değildir Fakat tanıştığı sempatik ablayı çok sever ve ilerleyen günlerde onu babasıyla yakınlaştırmak için uğraşır.

İki film arasında gidip geldiğim bir gündü. Ya çok daha sıradan bir savaş filmini izleyecektim (o kadar vasat duruyordu ki, şu an adını bile unuttum) ya da 80 dakika süren bu hafif komedilik çıtırlık filmi izleyecektim. 

İlk baştaki market soygunu sahnesi beni kandırmaya yetti. Onun etkisiyle Max'ı seçtim ve çok da pişman olmadım. Çok iyi bir film değildi ama zaten beklentilerim düşüktü. Batı sinemasının çocuk oyuncudan maksimum verim alabilme becerisine yine hayran oldum. Baba rolündeki Joey Starr da filmin komedi gücünü yukarıya çıkarak bir performans sergilemiş. Yine de tavsiye edeceğim bir film değil ama denk gelinirse kaçacak kadar kötü de sayılmaz.

Yönetmen ve senaryo kısmında Stephanie Murat isimli bir şahsın adı var. Acaba Türk asıllı mıdır? Kendisini tanımıyoruz. Birkaç filmine baktım, genelde çocuk karakterleri anlattığı hikayeler mevcut. Bundan sonra çok denk geleceğimi sanmıyorum ama onun ismi bir şekilde hafızaya girdi.