sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Temmuz 17

Müslüm


Ayvalık'tan Bodrum'a giderken Tolga Çevik'in orta düzey Sen Ben Her Şeyimsin filmine denk gelmiştim.

Aynı rotadaki dönüş yolculuğumda ise seçenekler arasında Müslüm vardı. Müslüm filmine ilk çıkış yılından itibaren (2018) oldukça mesafeliydim. Daha doğrusu; filmin yapımcısı Mustafa Uslu çıkardığı ürünlerle ve sonrasında dünyayı kurtarmış gibi davranmasıyla bizi bu tip hikayelerden soğutmayı  başarmıştı. O nedenle Müslüm'e doğal bir mesafe koymamız kolay oldu. Fakat her şeye rağmen bir otobüs yolculuğunda izlemek için hiç fena bir seçenek sayılmazdı.

Hatta filmin girişindeki isimleri okuyunca "Acaba haksızlık mı ettim?" diye kendime sormadan edemedim. Senaryo kısmında Hakan Günday'ın olduğunu beş yıldır bilmiyordum, bu bilgiyi filme başladıktan hemen sonra öğrendim. Bu da düşük beklentilerimi bir anda yukarıya çekti.

Fakat yine de karşımda iyi bir film bulamadım. Aslında benim yıllardır düşündüğüm kadar da kötü değildi. Ben tam bir ajitasyon ve drama bekliyordum. Popüler bir isme sırtını dayayarak üretilmiş, tiraj kaygılı bir 'reklam ürünü' çıksa şaşırmazdım. Aslında bu düşüncelerimiz belli noktalarda kendini gösteriyor. Fakat en azından oyunculuk, zaman zaman görüntü yönetmenliği ve tabi güçlü bir öykü bizi bir şekilde filmde tutuyor.

Yine de Müslüm Gürses gibi, uzun yıllara damga vurmuş, kitleleri harekete geçirmiş, bunun yanına da tam anlamıyla "tam filmlik" bir hayat hikayesi eklemiş bir karakterin biyografik filmi çok daha derinlikli olabilirdi. Hatta film genel olarak, standart bir sinema filmi kadar derin değil. Kompakt da değil.

Sinematografik kısımda pek sıkıntımız yok. Zaten çok iyi oyuncular var. Teknik anlamda da masraftan pek kaçılmamış. Filmin iki yönetmenli olması ise büyük sıkıntı. Hangi sahneler Ketche hangi sahneler Can Ülkay'a ait bilemedim. Buna rağmen filmin konusunda bir kopukluk var. Filme başlar başlamaz ve sonrasında iyi bir süre boyunca Müslüm Gürses'e farklı bir açıdan bakacağımızı zannediyoruz. Fakat sonrasında paket paket bilgiler doğru yanlış olduğu düşünülmeden önümüze atılıyor.

Oysa biz Müslüm Gürses'i biliyorduk. Bize bu bilgiler pek lazım değildi. Daha önemlisi, Müslüm Gürses'in külliyatında iddialı olmasak da onun bu ülkedeki etkisini biliyorduk. Ve onu farklı kılan da oydu.

Üstelik benim gibi çok büyük Müslüm Gürses hayranı olmayan birinin bile bildiği basit bilgiler, tarihsel gerçekliğinden kopartılmış. Filmi daha ilgi çekici hale getirmek için mi denenmiş bunlar? Oysa hikayenin özü zaten ilgi çekici olmaya yetiyor. Sanırım iki saatlik bir filme bilinen her detayı sıkıştırmak için çalakalem bir şeyler yazılmış. İster istemez burada oklar Hakan Günday'a dönüyor ama projenin arka planında olan biteni bilmediğimiz için günah almayalım.

Bir iki örnek verelim. Gürses'in Gülhane konseri dillere destandır, efsanedir. Başlı başına bir olaydır. Bir de jiletçi hayranları ile kurduğu ilişki ve devamında bıçaklandığı bir Bursa konseri vardır. Bu da Müslüm Gürses olgusunun en sert örneklerinden biridir. İki konser de farklı anlamlar ifade eder ve kendi sınırlarında yeterince güçlüdür. Oysa biz bu iki konserin birleştiğini görüyoruz filmde. Müslüm Gürses Gülhane konserinde bıçaklanıyor güya... Neden? Ya da Müslüm Gürses ile Burhan Bayar'ın tanışması çok eskilere, 15-16 yaşlarına dayanıyor. Burada ise çok daha sonrası. Üstelik Bayar filmin müzik yönetmeni. Öyleyse neden? Böyle olunca hikaye daha bir peri masalına mı dönüşüyor? Bir başarı hikayesi mi? Peki Müslüm Gürses'in yarattığı sihir bir başarı hikayesi olması mı? Tam tersi değil mi?

Bu tarz sahte dokunuşlar, beni biyografik filmlerden uzaklaştırıyor. Vasat sinema seyircisini aldatmak ve etkilemek kolay, onların parasını alıp gişe yapmak kolay, devamında her işi vasata hizmet edecek şekilde yapmak daha da kolay... Maalesef toplu bir kalite düşüklüğünü işte bu tip alışkanlıklar doğruyor. Kim daha fazlası için uğraşsın ki?

Üstelik bilinen her detayın anlatılmasından daha fazlasına ihtiyacımız var bu tip işlerde. Yani tıka basa dolu bir Gülhane konseri görmek istemiyoruz filmde; Halfeti'den çıkan, babası annesini öldüren, bir müddet şöhreti de yakalayamayan adamın o konser alanını nasıl doldurduğunu gösteren gelişmelere ihtiyacımız var. Sadece türkü söyleterek olmazdı bu! Türkü söyleyen yüzlerce sanatçı var zaten. Müslüm Akbaş'ın bir farkı olmalıydı. O fark ise filmde yoktu. Hatta zaten bir "müzik" filmi olarak baktığımızda bile Müslüm Gürses sadece türkü söylemezdi ya... Onu farklı kılan sesler de yoktu...

Müslüm Gürses'te dramatik bir hayat hikayesinden daha fazlası var. Film bize hiç çocuğu olmamış "Baba"nın hayat hikayesini anlatıyor ama onun nasıl "Müslüm Baba" mertebesine yükseldiğinden bahsetmiyor. Hatta adını Müslüm koyarak da kısa yola saptığını itiraf ediyor. Müslüm Akbaş'ı mı, Müslüm Gürses'i mi Müslüm Baba'yı mı anlatıyor? Hepsinden biraz, ortaya karışık. Kesişim kümeleri Müslüm işte...

Biz burada, onun İstanbul'un varoşların da varoşlarında nasıl sevildiğini, yoksul halkın değil yoksul halkın bile ittiği Müslümcülerin gönlünde nasıl taht kazandığını görmüyoruz. Sanki o şarkı söyledi, herkes sevdi, bir de sonsuz bir aşka sahip oldu... Filmin bize verdikleri bunlardan ibaret. Hatta Batılı tarzda şarkı söylediği 2000'ler bile çok kolay geçilmiş. 'Yüksek kesimin" Müslüm'ü sahiplenmesi o kadar kolay mıydı peki? Ya da onun evlatları, babalarının Harbiye'de caz söylemesini olgunlukla kabullenmiş miydi?

Cevapları biz biliyoruz. Hatta tek bir cevap bile veremiyoruz. Zira çok fazla cevabı var. Müslüm Gürses'i, diğerlerinden farklı kılan da buydu biraz. O Ferdi ve Orhan gibi zirvede değildi. Biraz kenardaydı. Kenarda olmasının da sebepleri vardı, çünkü çemberin dışını temsil ediyordu. Gülhane'de de öyleydi, Harbiye'de de... Fakat filmimiz bunlara girmemiş. Eh kabul edelim; zor konular... Sigara, alkol, uyuşturucu az, varoşlar yok, 1980 darbesi yok, 1980 sonrası yok, işçiler, yoksullar yok, İstanbul yok, kasetçiler yok, Orhan ve Ferdi de yok... E peki ne var o zaman? Geriye kalanlarla nasıl bir Müslüm Gürses atmosferi iddia edilebilir? Filmin başındaki ıssız Urfa ve kaotik Adana da olmasa yanmıştık...

Hakan Günday'ın varlığı bizi sırf bu yüzden rahatlatmıştı ama beklediğimiz katkı gelmedi.

Onlar Müslüm'ü anlatmış. Wikipedia'da okuyabildiğimiz Müslüm satırlarının görsele aktarılmış hali. Etkileyici bir hayat hikayesine, başarılı bir sinema uyarlaması. Fakat, ansiklopedik bilgilerden daha fazlası vardı Müslüm'de. Onu Müslüm Baba yapan bir şey olmalıydı. Arabeski herkes dinledi ama bir tek onun hayranları kendilerini jiletledi. Bunun bir nedeni olmalıydı. O nedenler filmde yoktu. 

Oyuncularımız gerçekten çok iyiydi. Timuçin Esen'e tek eleştirim Müslüm Gürses'in şarkı söylerken kendinden geçtiği halleri biraz fazla abartması ve aslında sanki Levent Kırca'nın Müslüm Gürses taklidine dönüşmesiydi.

Şahin Kendirci'yi yıllar önce filmin fragmanında gördüğümde onu Taner Ölmez sanmıştım. Ölmez olmadığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Oysa ikisi de filmdeymiş. Biri genç Müslüm'ü, diğeri de Müslüm'ün kardeşi Ahmet Akbaş'ı oynuyorlar. Başarılılar. Zerrin Tekindor sanki fazla kasmadan işin altından kalmasına yetmiş. Muhterem Nur bizim kuşağın gözünün öne pek çıkmadığı için, ona bir can vermek, kendinden bir şeyler katmak daha kolay olmuştur diye tahmin ediyorum. Bir de zaten onun karakterinden istenen 'paket' de çok basitti. İlginçtir en beğendiğim oyuncu, lümpen, milliyetçi Türk dizilerinin vasat oyuncusu Turgut Tunçalp oldu. Müslüm'ün babası rolünde bence filmin en iyisiydi.

Yine de oyuncularımız da ne yapabilir ki en fazla?

Eğer Şanlıurfa'nın ücra bir köyünde doğan, hatta bir ara ölen, sıfırın da altından gelen ve buna rağmen Türkiye'de kitleleri peşinden sürükleyen bir fenomenin ülkeye, popüler kültüre ve sosyolojik fay hatlarına yaptığı dokunuşları merak ediyorsanız; üzgünüm koca bir hayal kırıklığı sizi bekler... Hatta bu anı görmeye en çok yaklaştığımız Gülhane Konseri' sahnesinde bile, bir anda jiletlerle ortaya çıkan "Baba" fanları öyle bir karikatürize edilmiş ki, Kolay Para filmindeki Cevher (Özcan Deniz) hayranı Arıza'dan (Erkan Taşdöğen) farkı yoktu.

Tahminim;  Gürses'in Cihangir sokaklarına taşınması ile hayal kırıklığına uğrayan 'eski' kitlesi, bir kez daha hayal kırıklığına uğradı, hatta bu sefer onunla yeni tanışan (veya barışan) Cihangir bile bu hayal kırıklığına ortak oldu.

Bugünlerdeki vasat Türkiye'nin ekonomik anlamda hem aşağıdan hem yukarıdan kimliksiz kalmış yığınları için ise oldukça yeterli ve hatta spektaküler bir film belki de... 

Bir internet sitesinde bir yorum şöyle diyordu mesela; "Gerçek olaylardan aktarılmış başarılı bir film"

Yani, elde kalan sinema seyircisi için bir biyografinin gerçek olaylardan aktarılması onlara yetiyor. Bir de üstüne bu gerçek olaylar sahiden etkileyici olaylarsa; fazlasına gerek kalmıyor...

O nedenle de Müslüm filmi ve benzer şifrelerle çekilen ardılları uzun süre daha (beş sene oldu bile) konuşulmaya ve izlenmeye devam edecektir.



Perşembe, Temmuz 6

Sen Benim Her Şeyimsin

 


Film izlemeyi seviyorum. Zaten bu blog'da az biraz zaman geçiren herkes bunu fark etmiştir. Sinefil olduğumu iddia edemem ama diğer yandan hiç seçici olmadığımı da kabul edebilirim. Çok defa kötü filmler izledim. Bazen bilmeyerek denk geldim, bazen de zaman geçirmek için bile isteye...

Tolga Çevik'in 2016'da oynadığı ve sanırım şu ana kadar son filmi olarak gözüken Sen Benim Her Şeyimsin ikinci kategoriden. Ayvalık-Bodrum arası bir otobüs yolculuğunda ön koltukta otururken biraz Ege manzarasına biraz da filme baktım. Başka alternatifim yoktu, önümde uzun bir yol vardı ve hiç rahatsız olmadan izledim.

O şartlar altında zamanı değerlendirmenin iyi yollarından biriydi. Zaten kaliteli bir filmin de otobüs yolculuğuna denk gelmesini istemezdim. Şimdi mesela bir Ahlat Ağacı, Söke otogarına girerken izlenmezdi zaten.

Bu arada yerli sinemada bazı figürler benim için otobüslerle eşleşmiştir. Çakallarla Dans serisinin ilk iki filmin yolculuklarda izlemiştim mesela. Tolga Çevik'in bir diğer filmi Patron Mutlu Son İstiyor da otobüste karşıma gelmişti. Hatta ben buraya onun hakkında da bir yazı yazdığımı hatırlıyordum ama yazıyı bulamadım.

Neyse; Sen Benim Her Şeyimsin hakkında kurulacak cümleler az çok bunlardan ibaret. Zira yukarıda adı geçenlerin standartına bile yaklaşamıyor. Filmi izlemekten rahatsız olmadım ama başka zamanda çok sıkılırdım. Tolga Çevik o kadar güldürmüyor. Cengiz Bozkurt yandan bir omuz atıyor ama yetmiyor. Çevik'in kızı ve Cem Yılmaz'ın yeğeni Tuna Çevik'i de ilk kez izledik. Kendisinden Maradona'nın damadı Agüero performansı bekliyoruz ilerleyen senelerde ama henüz değil.

İzlerken tam bir "Kore filmi uyarlaması" tadı aldım. Zaten Meksika uyarlamasıymış. Uyarlama olması bizim izin önemli değil. Mesela benzer konulu Garip de Chaplin'den uyarlanmıştı ama hepimiz çok sevmiştik. Fakat Sen Benim Her Şeyimsin'i o kadar sevemedik...


Salı, Haziran 6

İftarlık Gazoz

 


28 Mayıs'taki ikinci tur seçiminden hiçbir beklentim yoktu ama çevremdeki herkes seçim konuşmaya devam ediyordu. Whatsapp grupları harıl harıldı. Sokaklarda uğultu halinde seçim gündemi tartışılıyordu.

Açıkçası canım sıkılmış, daha doğrusu bunalmıştım. Süper Lig zaten yoktu. Sevgili eşim de sandık görevlisi olduğu okula yakın olmak için baba evine gitmişti. Evde zaman geçirmek için bir film izlemekten daha iyi bir yol yoktu. Mümkünse hoş, naif, yumuşak bir film olmalıydı ve tüm gündemi unutturmalıydı.

Dondurmam Gaymak'ı ve Entelköy Efeköy'e Karşı'yı yöneten Yüksek Aksu'nun, bu sefer Cem Yılmaz gibi şöhretli bir komedyene yer verdiği bir diğer filmi İftarlık Gazoz istediğim olabilirdi. Filmin içeriğine dair pek fazla bilgim yoktu. Yukarıdaki künye bilgileri dışında Muğla'da ve 70'lerde geçtiğini biliyordum. Yani ertesi ülke ülke sathında seçim olacak bir cumartesi gecesi için ideal film olabilirdi.

Fakat değilmiş. Politik bir film varmış karşımızda. İzleyenler biliyordur içeriği. Fakat ben biraz ters ayakta yakalandım. Aslında fragmanında da politik bir ip ucu yoktu. Acaba neden böyle tercih edildi?  Bazı kaygılardan dolayı mı yoksa politik mesajların filmin sonuna denk gelmesi bir spoiler yaratır endişesi mi? Umarım ikincisidir...

Kısacası; yine solculara üzüldüğümüz, bu ülkeye dair umut kırıntısı biriktirmenin yersiz olduğunu hatırladığımız bir film izledik. Tam da o gece... Olabilecek en kötü zamanda ...

Tabi film sert ve karamsar değildi. Birçok kişi Babam ve Oğlum'a benzetmiş ama bence tam bir Vizontele ekolüydü. Veya Vizontele için sık sık kullandığım benzetmeden yola çıkarak Emir Kusturica tarzıydı. Görüntü yönetmeni Boşnak Mirsad Herovic olunca belki de bu benzerlik biraz daha belirgin hale gelmiştir.

Oysa Dondrumam Gaymak'ta akış, yapı, ruh aynı değildi. Entelköy Efeköy'e Karşı biraz daha politik göndermeleri olan filmdi ama akışı bu kadar vurucu değildi. Haliyle İftarlık Gazoz Aksu'dan beklemediğim bir film oldu. Bu sürprize rağmen Aksu'nun en iyi filmi olduğu tartışılmaz.

Üstelik politik söylemler konu olunca 'ortalarda' olan Cem Yılmaz'ın varlığı da beni plitik film olma ihtimalinden uzak tutmuştu. Yılmaz'ı başrolde görünce politik bir film beklentimiz hiç doğmadan ölmüştü. Öte yandan tam bu noktada Cem Yılmaz'a bir alkış göndermek lazım. Zaten iyi oyuncu olduğunu her muhabbette vurgularım. Fakat böyle bir filmde (düşük bütçeli ve ünsüz oyuncu arkadaşlarıyla) sık sık karşımıza çıkarken bize hiç "Cem Yılmaz'ın sahnesi" dedirtmemesi çok değerliydi. O tam olarak Cibar Kemal'di. Şöhretli isimlerin birçoğu bunu kolay kolay başaramıyor. Yılmaz, filmin önüne geçmemiş; tam aksine filme omuz vermiş. Bravo...

Bir de "61 gün" konusu vardı. Filmi biz İftarlık Gazoz olarak biliyoruz ama dünya gösterimlerinde "61 days" olarak yer almış. İlk başta bu farkı anlamlandıradım. Daha sonra, Ramazan'da oruç bozmanın kefaretinden bahsedildiği sahneye gelince kafamda bir fikir belirdi ama esasında tam olarak o da değilmiş.

Filmin final bölümünde, yani Aksu şovunu yaparken, müthiş bir bağlama yapıyor. Gerçekten de filmin esas adı (Türkiye'de de) 61 gün olmalıymış. İşte bu sefer de aklımıza şu soru takılıyor. Acaba filmin Türkiye vizyonlarındaki adı 61 gün olsaydı, neler yaşanırdı, ne yorumalar yapılırdı?

Zaten bu haliyle bile gelen yorumlar can sıkıcı. Sinema sitelerinde ve çeşitli internet mecralarında filme halkımızdan büyük eleştiriler var. Tabi ki politik tavrı bir kesimi rahatsız etmiş. Esasında sağ görüşlü insanların filmi sevmemesi de anlaşılabilir. Fakat son 20 yılın mirası olan yeni yeni söylemler türemişler sıklıkla.

Mesela "Yönetmen tarafsızlığını bozmuş" çok sık kullanılan bir eleştiri. Çıldırmamak elde değil. Bir yönetmen neden tarafsız olsun ki? Kendi kafasından geçeni, fikrini, düşüncesini anlatmak için film çeken birine tarafsızlık misyonu neden biçilir? Bu ezber, toplumda nasıl kabul gördü. Haber kanallarının bile tarafsız olmadığı bir ortamda, bir yönetmenin taraf olması mı rahatsız etti insanları? Zaten o tarafsızlığın da sınırlarını belirlemek ayrı bir taraf dayatması ya neyse...

Veya din temalı bazı sahnelerin çocuklara olumsuz mesaj vermesinden yakınılmış. Mesela, henüz ilkokul öğrencisi olan Adem, yazın oruç tutmak istiyor ama ailesi ve ustası ona izin vermiyor. Sanırız; Türkiye'deki birçok ailede yaşanmış bir durumdur. Çocuk büyüklere özenir, büyükler çocuklarına kıyamaz. Çocuk gizli gizli tutmayı dener. Bu hayatın bir gerçeğidir. Ve üzerine uzun uzun analiz yapmaya da pek gerek yoktur. Normaldir. Film de bu normalliği yansıtır. Fakat sen misin 2010'ların Türkiye'sinde bunu gösteren? "Çocukları oruçtan uzaklaştıran kötü yönetmen"den tut, "propaganda yaparak İslam'ı kötüleyenler" diyenlere kadar... Bu insanlara "Yahu sinema sizin neyinize ya; siz oturun evde dizi izleyin" de diyemiyoruz, çünkü bu sefer muhafazakar seçmeni aşağıladığımız gerekçesiyle biz suçlanıyoruz.

Perşembenin gelişi çarşambadan belli işte. Bu filmin tarihi 2016'ydı. 7 Haziran 2015 seçimlerinin verdiği bir umudun hemen sonrasıydı. Ve film yorumlarına çöktükleri gibi, o umudun da üzerine çöküldü aynı tarihlerde. Şaşılacak bir durum yok. 2023'te de şaşılacak bir durum yok.

Ufak bir eleştiri ile kapatalım o zaman bu tatlı ve sinir bozucu filmi. Film 1974 yılında geçiyor. Hatta Almanya-Hollanda Dünya Kupası finali izleniyor kahvede. Fakat 1974 yılında Ramazan ayı yaza değil sonbahara geliyor. Böyle detayları yakalamak ise beni üzüyor... 

Neyse ki Cem Karaca, Deniz Üstü Köpürür türküsünü 1974 yılında söylüyor.


Çarşamba, Mayıs 24

Night on Earth


Bu tarz filmleri seviyorum. Dünyanın çeşitli noktalarına dikiz. Bazen arka planda bir olay olur, bazen de hiçbir şey olmaz. Mesela One Day in Europe, bir Şampiyonlar Ligi finali esnasında Avrupa'da yaşananları konu alırdı. 1991 yapımı Night on Earth'te öyle bir olaya gerek yok. Tamamen doğal ve sıradan geceler...

Jim Jarmush'un sekiz günde yazdığı senaryonun ilk bölümü Los Angeles'ta başlıyor. 1991'de sevimliliğin zirvesinde olan (henüz 19 yaşında) Winona Ryder, sert mahallenin kızı olarak direksiyonda. Yine fazlasıyla sevimli. Sertleşmeye çalışsa da olmuyor. Sonunda da bir tamirci olma hayali nedeniyle ünlü bir oyuncu olmayı reddediyor. Fena başlamıyor film.

 

Daha sonra New York'a gidiyoruz. Kendi ülkesinde bir palyaço olan Doğu Alman göçmeni Helmut, ABD'nin yerlisi ama ezileni olan bir Afroamerikalıyı (ten rengi sebebiyle tüm taksiler onu pas geçmişken) arabasına alıyor. İşin hüzünlü tarafı hayatını sürdürmek için dilini bile iyi bilmediği bir ülkeye gelen Doğu Alman'ın, esas olarak araba kullanmayı beceremesiydi. Onu belki de en iyi New York filmleriyle kariyer inşa etmiş İtalyan asıllı aktör Giancarlo Esposito'nun canlandırdığı YoYo anlardı. Direksiyona da o geçiyor bir yerden sonra.  Bir yerden sonra üzülerek izliyoruz ama sonunda dayanışmanın ne kadar önemli olduğunu hissediyoruz... O nedenle favori iki bölümümden biri...



Daha sonra Paris'e geçiyoruz. Önce Kamerunlu müşterilerinin ırkçılığına maruz kalan Fildişili şoför (adını bilediğimiz tek şoför), bu sefer kör bir Fransızı alıyor arabasına. Bu sayede hayatının en büyük aydınlanmalarından ve şoklarından birini aynı anda yaşıyor. Ayrımcılığın sadece ırk ve milliyet üzerinde sınırlı almadığını anlıyor. Filmin politik unsurları en keskinleşen bölümü burası bence. Diyaloglar da şahane... New York ile diğer favorim...


Ardından Roma'ya uzanıyoruz. İtalya'nın çomarı; çocukluğunda balkabağına, ergenliğinde köydeki koyunlara, gençliğinde de yengesine hallenen şoförümüz, günah çıkarma işlemini bir kiliseye gitmek yerine arabasına binen rahip sayesinde kısa yoldan halletmeye çalışıyor. Tabi ki pek başarılı olamıyor. Diğerlerine göre daha hareketli, gürültülü ve biraz daha esprili duruyor...


Sonra Helsinki'ye uzanıyoruz. Bence en zayıf olan kısım burası. Fakat öyle bir bitiyor ki; hüzünle ayrılıyoruz koltuktan. 

1.5 saat içinde dünyayı dolaşıp türlü türlü insan tanıdıktan sonra elimizde kalan en güçlü duygu hüzündü. Ve bu hüzün; bana dünyada ne kadar yalnız olduğumuzu hissettirdi. Belki son dönemde yaşadıklarımızdan dolayıydı, belki de filmin esas vurgusu buydu. Gerçi Helsinki; yalnızlık hissi için en ideal mekan olabilirdi ve yönetmen orayı sona bıraktığına göre bir bildiği vardı. Zaten Jarmush'un tarzına da uyar.

Fakat bu tip filmleri ne kadar çok sevsem de ben bu sefer .çok hoş ayrılmadım. Zira benim gibi toplumcu birisinin, bu tarz 'çoklu' içeriklerden beklentisi daha bütünleştirici hissiyatlar uyandırmasdır. Ya film ya da ben bunu ıskaladık bir yerde.

Öte yandan dünyaca ünlü oyuncularımızın performansları çok iyiydi. Adeta kafa patlatan bir şekilde ara vermeden konuşan Roberto Benghini'nin, senaryo metninde herhangi bir repliği olmadan tamamen doğaçlama oynadığını öğrenmem onu bir adım öne çıkardı. Üstelik taksinin hızlı ve artistlik kullanıldığı sahneleri önce bir dublorün denemesi ve başarısız olması, ardından da Benghini'nin bunu başarması filmle ilgili öğrendiğim ilginç notlardan biriydi.

Hemen hemen taksilerde geçen bir film için kaliteli bir yönetmenlik ve kamere kullanımı mevcuttu. Burada da görüntü yönetmeni Frederick Elmes öne çıkıyor. Öte yandan iki paragraf önce olumsuz cümlelere kullanmış olsam da bir sosyoloji meraklısı olarak bu beş şehrin, beş ülkenin ve beş toplumun fotoğrafının bu kadar net çekilmesi de takdirlikti. 

Yine de bizim beş şehir daha güzeldi.

Salı, Mart 28

Captain Fantastic

Captain Fantastic gibi filmler, bizim gibi arada kalmışlar için çok değerlidir.

Önce bizim kim olduğumuzdan başlayalım. Modern dünyaya uyum sağlamakta zorlanan, buradaki yaşantının ömrü tüketen bir zehir olduğunu fark eden fakat alternatif bir yaşam modeline girmek için ne cesareti ne de pratiği olan kimseler...

Bizler belki tarihin değil ama coğrafyanın ortanca çocuklarıyız. Şehirlere sıkıştık, köylerden bihaberiz. Arada kalmışız. Kendimizi de ancak bu tarz filmlerle tatmin ediyoruz. Zaman zaman tatminin ötesine geçip, o filmlerden ilham da kapıyoruz. İlhamın sonucunda doğaya dönmüyoruz belki ama buradaki yaşantımızı tüketim çılgınlığına daha az kapılarak modelliyoruz. Gerçi o adımlar bile kabul görmüyor genel yapıda. Bazen "cimri-pinti", bazen "aykırı" olarak tanımlanıp dışlanıyoruz. Öte yandan bir inekten süt sağmasını bile beceremeyecek noktadayız. Şehirde takım elbise giyen güçlü özgüvenli ama gerçek dünyadan, yaşamdan, insandan bihaber CEO'ların küçümsediği, köyde üniversite okumamış köylünün yanında cahil kalan bir modeliz. Yani Almanya'da Türk, Türkiye'de Alman olan gurbetçiler gibiyiz.

Haliyle Captain Fantastic gibi bir bir filmin bizim için çok iyi çıkması gerekiyordu. Bizi tatmin etmeliydi. Her anlamda kusursuz olmalıydı. Ne yazık ki olmadı. Filmin sonunda da bir ilham dalgasına kapılamadık. Hatta daha da kötüsü; en sonunda mutlu bir şarkı eşliğinde yenilmiş ve kayıpları olan bir aile de izledik. Tam tersi oldu belki de...

Filmi anlatmayacağım, izleyenler biliyordur. O nedenle biraz ortadan girmekte sıkıntı görmüyorum. 

Captain Fantastic'teki alternatif yaşam modelinin çok sert olduğunu kabul etmek gerek. Eski anarşistlerden Ben ve hiç görmediğimiz karısının ailesi için kurduğu sistem, basit bir "doğaya dönüş"ten çok daha fazlası. Çok zorlayıcı. Çok sert. Haliyle o sistemin ürünleri olan çocukların da çok sağlıklı olmadığını görüyoruz.

Yine de her filmin bir sonu, sonucu vardır. Bizim sonda aldığımız mesaj, tüm hikayenin ana fikrini oluşturur. Burada da modern yaşama bir övgü sunulmasa da, ona yenilmenin kaçınılmaz olduğu vurgulanıyor gibiydi. Haliyle Captain Fantastic, benden geçer not alamadı. Bir 'karşıt' beklerken, uzlaşma ile kapattık kamerayı...

Üstelik sanki bu uzlaşmadan yönetmen ve senarist Matt Ross da rahatsız gibiydi. Kendisinin daha önceki işlerini izlemedim ama benzer konuları işlemiş. Hatta çocukluğunda da 'alternatif' bir yaşamı deneyimlemiş. Yani olayın farkında. Fakat yine de hikayedeki uzlaşmayı, duygusal nedenlerle yedirmeye çalışıp Viggo Mortensen'in oyunculuğuna yüklemiş. Eşini kaybeden bir adam. Çocuklarını seven ve onlar için ilkelerinden vazgeçebilen bir baba. Taraflardan biri buysa, yani içimizden birisi olan duygusal bir adamda, kimse de bu uzlaşmaya karşı çıkamaz.

Tam da bu noktada; "Peki karakterler daha farklı olsaydı bu ütopik filmi nasıl izlerdik" sorusunu sormadan edemiyoruz. Yani mesela sağlıklı bir eş ve belki daha az çocuk... O zaman ikinci yarı değişir miydi?

Filmin temposu ve sinematografisi de çok güçlü değildi açıkçası. Buna rağmen bir bağımsız film olarak Sundance ve Cannes'da dikkat çekmeyi başarmış. 60 yaşında halen karizmatik duran Viggo Mortensen de Oscar'a aday olmuştu. İlginçtir; geçildiği isim Casey Affleck ve Manchester by Sea'ydi. O filmi halen izleyemedim (içimde yaradır) ama az çok konusunu biliyorum ve bir anlamda hakkında "aynı soruna başka bir bakış" diyebileceğimizi tahmin ediyorum.

Öte yandan bizim öznel nedenlerden dolayı Captain Fantastic'e girme konusunda problemlerimiz oldu tabi. Bir yandan deprem, bir yanda seçim... Türkiye'de sıradan bir insanın sıradan meseleleri, hayatta kalma ve var olma sorunları ile eşdeğer. O nedenle daha çok "doğru model hangisi" tarzı bir soruya aranan yanıt, ilk anda bizi çok fazla çağırmıyor. Kendi hayatımızdaki pratiklere dair yanıtlar arıyoruz. Ütopik modeller sonradan gelir gündeme.

Aslında filmin sonundaki uzlaşma, toplumcu biri olarak beni mest etmeliydi. Evet doğaya ve esas (ilk) insani değerlere sırtımızı dönmemeliyiz ama diğer yandan toplumdan uzaklaşmak da benim kabul edebileceğim bir durum değil. Ben ve ailesinin, toplumsal yaşamı bir distopya olarak kodlaması ve onunla asgari düzeyde temas kurması yaşam modellerinin merkezinde yer alıyor. Böylece Ben ve eşinin verdiği akademik ve sportif eğitim; çocuklarına hiçbir haz getirmiyor. Rus edebiyatına hakimler ama herhangi bir arkadaşına "En sevdiğin Dostoyevski romanı hangisi" sorusunu bile soramıyorlar. Muhteşem bir fiziksel güçleri ve kondisyonları var ama herhangi bir sportif rekabete girip yarışamıyorlar. Birinci olamıyorlar, yenilmiyorlar. Karşı cinsle konuşurken de çuvallıyorlar. Böyle bir tablo da hoş değil ve açıkçası filmin sonunda bu aykırı bireylerin toplumla uzlaşabilmesi gözümüze hoş gözükmeliydi

Fakat tam da bu zamanlarda; toplumla uzlaşmaya çalışırken dışlanan ve artık yorulan bir grup insan olarak (tahminim ülkenin yüzde 20'si; ama yarısı da değil) artık yavaş yavaş toplumsal hayattan uzaklaşmanın ütopik hayallerini kurarken, bu uzlaşma çabasını izlemek bana iyi gelmedi.

Tabi bu da filme değil, bize ait bir sorun. Adamlar Türkiye'yi ve Türkiye toplumunu düşünecek değil. Hatta direkt ABD üzerinden okumak gerekir. Filmin 2016 yapımı olduğunu ve Trump'ın başkan adaylığı ve seçim zaferi esnasında çekildiğini hatırlamak lazım.

Öte yandan kendimize iye mesajlar alacaksak, Captain Fantastic'te evlatlarını tek bir stille yetiştirmeye çalışan, dışarıyı düşman gibi gören, dışarıdan saldırı geleceğine inanan ve altındakilere bunu inandıran, bu nedenle kendisinin sorgulanmasına izin vermeyen ve buna kızan, kapalı ve tek bir liderin en sonunda devrildiğini, devrilmese de halkın isteklerine boyun eğdiğini görüyoruz. Tabi orada devreye aile bağı ve evlat sevgisi giriyor ve metaforumuz yine tıkanıyor.

Tabi Captain Fantastic'ten ne kadar negatif cümlelerle bahsetsek de; konusuyla, metaforuyla, atmosferiyle; bizim filmimiz. Yani sonuçta bunlar gerçek sinema; bir Captain America değil. Son dönemin popüler işleri Marvel filmleri sinema aşkımızı düşürüp sinema platformlarını domine edince, Captain Fantastic gibi örnekler çöldeki vaha gibi oluyor. Tam da bu noktada Captain Fantastic'ten çok daha iyisi olan Walkabout'u yeniden hatırlatalım. 1970'lerin sinemasının şu andan daha güzel olduğunu bir kez daha vurgulayalım.

Son cümleyi de Captain Fantastic için kuralım ve keşke daha güzel olsaydı diyelim.


Salı, Şubat 21

Eyvah Eyvah 3

Şimdi bir film yazısı döşeyecek değilim.

Fakat itiraf ediyorum; 6 Şubat depreminden kısa bir süre sonra bir film izledim. Üstelik bir komedi filmi. Üstelik ara ara güldüm de… Suç muydu bu?

Şu an vatandaşların kendi arasındaki en büyük tartışmalarından biri bu. Yıkılan binaların sorumluları, inşaatçılar, belediye görevlileri, bürokratlar, bakanlar, yardımları ulaştırmakta zorlananlar, vergileri toplayanlar, o vergileri hiç edenler, depremlere hazırlık yapmayanlar kadar “benim kadar duyarlı olmayan sıradan vatandaş” da suçlananlar listesine girdi…

Herkes kendisinin en duyarlı insan olduğunu iddia ederek, kendisi gibi davranmayanı; yukarıdaki sorumlularla bir tutuyor. Öte yandan bu duyarlı arkadaşların sosyal hayatlarını nasıl yaşadıklarını bilmiyoruz. Sadece bize anlattıkları kadarını biliyoruz. O da tamamen doğruysa…

Depremin ilk günlerinde hem televizyon kanallarında hem de sosyal medyada bir kaosa ve bolca acıya şahit olmuşken eve çekilip bir film izlemek suç mudur? Bence değildir. Eyvah Eyvah 3’ü, tamamen kafa sağlığını dinç tutabilmek için izledim. Zaten mesela ikincisini de izlememiştim. Birincisini izlemiştim ama hatırlamıyordum. Yani o esnada film izlemek önemli değildi; iki saatliğine başka bir şeye bakabilmek gerekiyordu ve alternatiflerimden biri de buydu.

Tam da o günlerde şu flood düştü önüme. Maalesef bu flood bile tepki gördü sosyal medyada. Oysa kötü bir şey demiyordu. “Boşverin depremi, siz hayatınıza bakın” demiyordu.İlgisiz kalın, sizin derdiniz mi demiyordu. Başka işlerle uğraşabilmenin öneminden bahsediyordu. Zaten herkes böyle devam ediyordu hayatına. Kimi gizlice, kimi radara takılarak. İşte o radar tutmayı sevenler karşı çıktı buraya da...

Tabi ki flood’da bahsedildiği gibi; bu bir toplumsal refleksti. Yıllarca bize böylesi öğretilmişti. Acılardan sonra yas tutulmalıydı, bu yasın süresi çok uzun olmalıydı. Ne kadar uzun sürerse, o kadar kabul görürdü mahallede. Yaşadığın bir acıdan sonra (yakınını kaybetmek) yüzünde tebessüm oluştuysa; ya senin için çürümüştür, ya vicdansız birisindir. Ya da hatta mahalleli ve akrabalar tarafından “miras kondu tabi..” etiketine de düşerdin.

Oysa hayat devam ediyor. Bu süreç bazıları için çok daha zor geçecek ama onlar için de hayat devam edecek. Bizim için de devam edecek. Rutinler de hayatın devam ettiğini göstergesi olarak avucumuzda kalacak.

Taziye evlerinde yemek yenilmesi de bundandır mesela. Cenaze sahibine normal akışın devam ettiği hatırlatılır. "Öğlen yemeği, akşam yemeği yeniyor, hayat devam ediyor" mesajı verilir.

Fakat biz son yıllarda öyle bir toplum olduk ki, her şey birbirine karıştı. Cenaze evlerine, cenaze sahibini normale döndürmek için değil yemek yemek için gidenler türedi. Cenaze sahibine Yemekteyiz yarışmacısı gibi davranıldığını gördük.

Bir yandan zaman zaman bunlar yaşanırken, diğer yandan da kendi hayatına devam etme zorunluluğunda olan ve bunu başaranları suçluyoruz. Bireysel olaylarda da örnekleri var… Instagram’da hiç mi görmedik bir ünlüye “Bak bak babası ölmüş 20 gün önce, gelmiş buraya post atıyor” dendiğini?

Toplumsal olaylarda ise iş daha büyük bir kaosa sürükleniyor. Zira kimin nasıl davranacağına karışmaktan ziyade, herkesin aynı şekilde davranmasını ve yaşamasını bekliyoruz. Üstelik bunun sınırını nereye koyacağımız, her "duyarlı" vatandaşın keyfine göre değişiyor. Bunlara az biraz maruz kalıp, önce arada sıkışmak ve sonra çıldırmamak elde değil.

Yukarıdaki flood’da yazıldığı gibi, giydiğiniz mont, içtiğiniz sıcak çay bile artık size suç aleti gibi gözüküyor böyle anlarda. Oysa bunlar yapılması gereken rutinler. Üstelik beraber yaşadığımız insanlar var. Yaşlı annenizin izlediği haberlerden dolayı kendini kötü hissettiğini gördüğünüzde, ona başka bir şey yaptırmak istemez misiniz? Veya çocuklarınız deprem haberleri izleyip korkmaya başladıysa, onları bir parka götürüp gazoz içirmeniz suç mu? Herkesin bu acı görüntülerin içinde kendini kaybetmesi midir referans aldığımız duyarlılık seviyesi?

Şimdi bir de “ligleri erteleyin” sesi çıkmaya başladı. Aslında tam olarak böyle de değil. Zira bu cümle aslında, TFF’ye ve iktidara bir çağrıdır. Sorumlu ve yönetici onlar olduğu için onların muhatap alınmaları normal olabilirdi. Sonuçta herkesin talebini iletme hakkı mevcut.

Fakat aslında dert bu değil. Yani liglerin ertelenmesinden ziyade esas mesele şunu kanıtlamak: 

“Ben duyarlı biriyim. En azından çevrede öyle gözükmem lazım. Futbolu da sevmiyorum. Ligler oynanmasa da olur. O zaman bu liglerin oynanmasını isteyenleri veya futbol maçı izleyenleri suçlayan bir dil geliştireyim. Onlar ‘vicdansız’ olsun, ben “duyarlı” gözükeyim” 

Oysa bu çağrılar, içinde bulunduğumuz ülkede bambaşka yerlere evrilir. Bir futbol liginin, "acılar varken futbol olmaz" diyerek iptali söz konusu olursa; bir tiyatro gösterimini veya radyoda çalan şarkıları nereye koyacağız? "Acılar devam ederken nasıl gidip salonlarda oyun izliyorsunuz, nasıl radyolarda şarkı çalmaya devam ediyor?" sorusu sorulsa ve buna da bir kısıtlama getirilse kabul mu edeceğiz? Peki yasaklamayı alışkanlık ve hobi haline getiren bir iktidar varken bu ipi gevşetmeye gerek var mı?

Bu duyarlı olduğunu iddia eden insanları pandemide de çok gördük. Sarı öküzü vere vere karşı tarafa mezbaha kurdurdular. Halen de devam ediyorlar. İktidar bir yandan “Bu şartlarda seçim olmaz, acımız büyük” hikayesine sırtını dayamışken, bir yandan karşı taraf da acıdan dolayı yapılmaması gerekenleri sıralıyor.

Üniversitelerin kapanmasına nasıl karşı çıkacağız peki? Komplekslerinden kurtulamamış bir kesim zaten, “Acımız varken, üniversiteliler sevişip içki mi içecek? Bırakın yurtlar mağdurlara açılsın” diyorken, hangi kelimelerle neyi savunacağız? Bir yandan da pandemide kapanan okullar geliyor aklıma ve o dönem “aydın” doktorların “Çocuklar alim mi olacak, altı ay daha okula gitmesinler” demeleri yankılanıyor beynimde.

Hepsi iç içe işte. O nedenle çay içmek de lazım film izlemek de. Eyvah Eyvah 3, adıyla çok uygun oldu şu atmosfere. Birincisi zaten 2002 sonrası çekildi. İkincisi pandemi dönemiydi. Üçüncüsü de şu anda…

Bu arada tam bu zamanların filmi için şuraya gidelim. Acılardan, felaketlerden ayağa kalkmayı “Hayat devam ediyor”

Cuma, Ocak 6

The Bucket List


 2023'te izlediğim ilk film. Hatta 2023'te yaptığım ilk eylem.

Bu sene yeni yıla, eşimle evimizde yalnız girmeye karar verdik. Zaten yaklaşık son 15 senedir böyle giriyorum ben. Onunla olduğum yıllarda da genelde aynı geçti. 

Bu sene yılbaşı hafta sonuna denk gelince, yani takvimden ekstra bir tatil günü de çıkmayınca geleneğin devamı kaçınılmazdı. Sakin bir cumartesi gecesinden biraz daha uzun bir gece bize yeterdi. O nedenle de gecenin sonunu, yeni yılın ilk saatlerini bir filmle geçirmeyi düşündük.

Yılbaşı gecesi izlenecek filmin, bize iyi duygular vermesi gerekiyordu. Gerilim, korku, polisiye gibi türlerden kaçınmalıydı. Komedi bile o akşama yakışmazdı; cıvık cıvık gülmeye gerek yoktu. Geleceğe umutla bakacak, bize ilham erecek, ilham vermese bile güç verecek bir film bulmalıydık.

Önümüze düşen aday filmlerden biri The Bucket List'ti. Künyesi tam aradığımız gibiydi. Birbirinden farklı iki yaşlı adam, bir hastane odasında denk gelirler ve birbirlerinin hayatlarına dokunurlar.

Konu istediğimiz gibiydi. Oyuncular Morgan Freeman ve Jack Nicholson gibi iki usta isim. Yönetmen koltuğunda zamanında yine beraber izlediğimiz ve çok sevdiğimiz Stand by Me'nin yönetmeni Rob Reiner...

Bu film de Stand by Me ayarında çıkarsa, üstelik de bu sefer çocuk oyuncular yerine iki usta varsa (bu arada Stand by Me'deki oyuncularımız da çok iyi iş çıkarmıştı) yine enfes bir film izleyebilirdik.

Lakin en azından benim beklediğim gibi olmadı. Daha felsefi, daha derin, daha dokunaklı bir film bekliyordum. Oysa ikinci yarıyla beraber adeta turizm şirketi reklamlarına döndü.

İlginçtir, filmin "boğucu" kısmı olan ilk yarısı, yani hastanede geçen sahneler çok daha sahici, güçlü ve vurucuydu. Ölüme yaklaştığını fark eden, ne yapacağını bilemeyen, bir yandan da fiziksel acıları olan iki yabancının daracık bir hastane odada yaşama tutunmaları; daha ilgi çekici ve daha güzeldi.

Ne zaman ki hastaneden çıktılar; dünyadaki 7.5 milyar insana denk gelmeyecek şekilde piramitler senin Tac Mahal benim gezmeye başladılar, hikaye biraz yavanlaştı, yapaylaştı. Üstelik extrem spor yaptıkları sahnelerle de film teknik olarak da yapaylığını iyice arttırdı. O ilk 45 dakikadaki hava kayboldu.

Zaten sonu da bir Hollywood klişesine bağlandı. Biraz hüzünlendik, duygulandık. Fakat filmin sonunda hüzünleneceğimizi de biliyorduk. Ondan önceki 90 dakika bizim için daha önemliydi ama orası da beklentinin altında kaldı.

Yine de pişman değilim. En azından Nicholson ile Freeman izledik. Özellikle, bu film için saçlarını kazıtan ve iyice yaşlandığı belli olan (ki o zaman sene 2008) Jack Nicholson çok iyiydi. Yılbaşı akşamımızı mahvedecek kadar kötü bir film de değildi. En azından akıcıydı. Sıkmadı. Araya birkaç tane hoş diyalog da sıkışmıştı. Allah bereket versin...

Ayrıca film, bittikten sonra insana bir "Bucket List" de yaptırıyor. Beklediğimiz ilham bu değildi belki ama olsun. Bir ihtimal; bizi de harekete geçirebilir. O zaman filmin 'gücünü' bir daha değerlendiririz.

Çarşamba, Ocak 4

FIFA Uncovered

Yine Netflix’te izlediğimiz skandal bir belgesel daha.

Skandalların belgeseli değil, skandal belgesel; zira artık 21.yüzyılda bu derece salağa yatar gibi davranarak propaganda işi yapmak komik kaçıyor.

Belgeseli ilk duyduğumda çok heyecanlanmamıştım ama yine de bir beklentim vardı. FIFA’nın gizli kalmış pisliklerini (daha ne kadar varsa) gözler önüne sereceğini veya son dönemde artan tüm adli sürecin, iddiaları, mahkemelerin derli toplu bir anlatımı olacağını düşünmüştüm.

Oysa yanılmışım. Aslında belgeselin Katar’daki Dünya Kupası’ndan önce yayınlanmasından işkillenmeliydim.

Yapımın özeti şöyle...

Futbola soccer diyen ABD’liler, 2022 Dünya Kupası’nı Katar’a kaptırmanın öcünü almak için Dünya Kupası öncesinde bir belgesel çekerler. Söz konusu belgesel, yine onların Dünya Kupası’nı kaptırmış olmanın getirdiği hırs sayesinde açılan davadan yola çıkar. Neden FBI’ın uluslararası bir soruşturmaya imza attığını anlamamış olsam da (daha sonra bunun bankacılık sistemi nedeniyle olduğunu öğrendim) gösterilen çabaya saygı duymayı tercih ettim ve belgesele şans verdim.

Belgeselimiz dört bölümden oluşuyor. Biz dört bölümü ayırmayacağız ama tüm yapımı dörde bölmek mümkün. ABD’liler Dünya Kupası’nı alamamalarına ve haklarının yenilmesine neden olan 'adaletsiz' yapıyı, kökünden suçlayacak bir yapı kurmuşlar. Önce FIFA’nın tarihine gitmişler ve Avrupalıların kutsal gördükleri ve saygıyla yönettikleri futbola ağıtlar döşemişler, sonrasında üçüncü dünya ülkelerindeki kodamanların bu oyuna (daha doğrusu FIFA’ya) girmesinin ne kadar kötü olduğunu anlatmaya çalışmışlar. Ardından yetinmemişler, Katar’daki siyasi ve toplumsal sorunların küresel futbola ne kadar yakışmadığını anlatmışlar. Devamında Katar’ın yine bu pislikler içinde Dünya Kupası’na uzandığını eklemişler. En sonunda da kendi yargılarının ne kadar kusursuz ve ulvi amaçlarla çalıştığını göstermişler.

Ve tüm bunları, dünyanın tepkisinin harlandığı bir zamana denk getirip 2022 Dünya Kupası’ndan hemen önce yayınlamışlar.

İtirazlarımız çok fazla...

Öncelikle şunu beyan edelim; FIFA’daki pislikleri yok sayacak değiliz. Fakat bu konu hakkında çok fazla içerik üretildi. Üstelik çok detaylı bilgi belge kapsayan raporlar, haberler, kitaplar yazıldı. 2022'nin sekizinci gününde vefat eden Andrew Jennings bu konunun başını çeken isimdi. Bu arada belgeselde onu da ufak bir şekilde görüyoruz. Üstad; Michael Moore tarzı provokatif bir gazetecilik anlayışına sahipmiş.

Yani aslında Jennings gibi üstadları okuyanlar için, bu belgeselde yeni bir şey pek yok. Belki FIFA’nın son döneminde yaşananları bizler için yeni sayılabilir.

Katar’ın Dünya Kupası’nı alması bizim de içimize sinmedi. Fakat bize kalacak olursa, ABD de içimize sinmezdi. Katar’da insan hakları ihlalleri varsa ABD’nin Ortadoğu’da yarattığı daha büyük eziyetler var. Bunları birbiriyle bağlayabilir miyiz? Zor ama, FIFA Uncovered'ın yolundan gidersek biz de başarırız.

Katar futbol coğrafyasına uzak bir ülkeyse ABD de oldukça uzak. 1994’te yaşananları hatırlıyoruz. Soccer dediğiniz oyunu bir Katarlıdan daha çok sahiplendiğinizi size düşündürten şey ne?

Katar, futbola girip para kazanmayı veya para aklamayı düşünen bir ülke olabilir. Peki ABD’nin son dönemdeki futbol sevgisi nereden geliyor? Oyunu çok sevdikleri için mi? En azından ABD’nin 30 yıl önceki Katar olduğunu söylemek hiç de ağır kaçmaz. Buradaki tek fark, iki ülkenin toplumsal yaşamları. Birinde alkol serbest, diğerinde yasak; birinde eşcinsellik tabu olmaktan çıkıyor, diğerinde suç oluyor.

Zaten bu noktada biz de FIFA’yı eleştirmiştik. Oyunun, yani elindeki ürünün bir değerler bütünüyle tanınması lazım. Bu değerler eril, muhafazakar ve kısıtlayıcı değerler mi olacak yoksa özgürlükçü değerler mi? Buna karara verecek olan FIFA…

Belgeseldeki Katar vurgusunun bu kadar belirgin olması, bence yanlış tepti. Belgeselin ilk iki bölümün Dünya Kupası’nın ilk günlerinde, son iki bölümünü de turnuva bittikten sonra izledim. Belgeseldeki hakim görüş, Katar’da bu işin becerilemeyeceği, bir skandala imza atılacağı, Katarlıların organizasyon yapmakta yetersiz kalacağıydı. Belki turnuva başlamadan önce izleseydik, biz de benzer düşüneceğimiz için o cümleler gözümüzden kaçacaktı.

Oysa zamanlama manidar oldu. Belgesel bir komediye dönüştü. Son dönemim en iyi turnuvalarından birini izledik zira… Üstelik Katar turnuvayı almasaydı ve ABD alsaydı; önceki turnuva da Rusya yerine İngiltere’ye gitseydi bu belgesel çekilmeyecekti. 

Ne güzel işte, Katar sayesinde  siz de bir projeye imza atmış oldular...

İşin komik tarafı, FIFA’nın nispeten temizlendiğini işaret eden sürecin sonunda bir Avrupalı (UEFA Genel sekreteri) Giovanni Infantino, FIFA’nın başına geçiyor ve bir sonraki turnuva hemen ABD önderliğinde Kuzey Amerika’ya gidiyor. Sizce tesadüf mü? Üstelik tarihte ilk kez, iki turnuva üst üste Avrupa dışında yapılacak. Premier Lig kulüplerini satın alan ABD'liler kendilerini Avrupalı olarak mı görmeye başladı yoksa?

Öyleyse kötü bir haber verelim. İki kıta arasında bariz bir saat farkı. Bunu NBA’den zaten biliyoruz ama 1994 Dünya Kupası’nda da yaşamıştık. Katar’daki turnuvaya “Kışın Dünya Kupası olmaz" demişlerdi. Haklılardı. Peki yazın ABD’de olacak bir turnuvada, Avrupa ile saat farkını nasıl ayarlayacaklar? Avrupalıları izleyebilsin diye yine öğlen sıcağına maç mı koyacaklar, yoksa Avrupa izlemesin diye sabah karşı 03.00’te maç mı olacak? Çözülmeyecek sorun değil tabi ama Katar’a küfreden Müslüman olsa keşke!

Dört yıl sonra bu blog devam ederse, o zaman yine değerlendirmelerimizi yaparız.  Biz FIFA Uncovered içinde kalalım. Hatta yavaş yavaş da yazıyı noktalayalım. Olmamış veya eksik kalmış demek ayıp olur. Bu tip yorumlar, niyeti iyi olan ama beceremeyen yapımlar için söylenebilir. Bu belgesel ise direkt kötü niyetli. Ve tüm çabasına rağmen oyuna uzak olduğunu belli etmekten o kadar kaçamamış ki, tüm çatı bir üflemeyle uçacak gibi durmuş.

Hadi babalar, siz soccer demeye devam edin ve Dünya Kupası ile Avrupa Süper Ligi projesinden vazgeçin artık… 

Pazartesi, Ocak 2

Verdens Verste Menneske


Joachim Trier, bir kuşağın gönlünü Oslo, 31 August ile çalmıştı. Ben de onlardan biriydim. Fakat yalan yok; yönetmenden ziyade film benim kalbime daha çok girmişti. Yönetmenin peşinden koşacak bir hevese sahip olmamıştım.

Oslo, 31 August'u izleyeli seneler geçti ama o günden sonra Trier'in külliyatına hiç bakmadım. Kim olduğunu bile unuttum belki de...

Verdens Verste Menneske vizyona girip çok fazlaca övgü ve beğeni kazandığında dikkatimi çekmişti ama o zaman bile yönetmenin kim olduğunu merak etmemiştim. Filmin Trier'e ve onun senaryodaki arkadaşı Eskil Vogt'a ait olduğunu bilmiyordum.

2022'nin son hafta sonunda filmi izlemeye karar verdiğimizde, bunun bir Trier-Vogt filmi olduğunu, hatta "Oslo üçlemesi"nin son filmi olarak etiketlendiğini öğrendim. Zaten Oslo 31 August'in bir üçlemeye ait olduğunu da bilmiyordum. O kendine münhasır bir filmdi benim nezdimde.

Bu bilgileri edinince ve hatta filmde Oslo, 31 August'un Anders'i Anders Danielsen Lie'yi de görünce ister istemez, hisleri, karakterleri ortak bir 'yarı devam' film izleyeceğimizi hissettim. Düşündüm demiyorum, zira mantığım öyle olmadığını biliyordu. Fakat hislere ket vuramazdık.

Film boyunca Oslo görüntülerinden, beyaz gecelerinden, tanımadığım sokaklarından, karakterlerden, şarkılardan, hikayeden bir bağlantı kurmaya çalıştım. Beyhudeydi. Baş karakter Julie (Renate Reinsve), melankolik Anders gibi bağ kurabileceğimizi biri değildi. 31 Ağustos melankolik bir gündü, Julie'nin hayatı akıyordu. Anders direniyordu, Julie vazgeçiyordu, biri ajitasyona girmeden içimizi dağlayan hüzünlü bir filmdi, diğeri komik ögeler barındıran hafif romantik bir filmdi.

Julie, dünyanın en kötü insanı değildi ama bizden uzaktı. Hep daha iyisini isteyen, kararsız, plansız, kolay sıkılan bir karakter. Açıkçası çok beğenilen bu filmi Julie ve onun ilişkileri üzerinden izlemek bana biraz bıkkınlık getirdi.

Julie'yi küçümsemem çok kolaydı, zira o batılı dertleri olan biriydi. Tamam; aslında evrensel sorulara sahipti ve genelde bu tip cümle kuranların buranın kompleksli insanları olduğunu düşünürüm.. Sonuçta kendini bulamamak, anlam arayışı içinde olmak, daha iyisini istemek, denemek, vazgeçmek, bu çağda Doğu'da yaşayan insanlar için de mevcut. Fakat yine de buralarda 30'lara dayanmış birinin artık bu dertlerden uzak durması beklenir. Beklentiden de ziyade bu bir zorunluluktur artık. Mesela "kendini bulamamış" herhangi biri bile istikrarlı bir şekilde para kazanmak zorundadır. Julie böyle değildi. Ya da öyleydi ama bize o kadar verilmemişti. Belki Julie'nin biraz "gençlik dizisi karakteri" olarak 'soft' çizilmesi gerekiyordu. Bilemem ama o karakterin hikayesi beni saramazdı. Peki benim böyle düşünmem; filmin gücünü zayıflatır mı? Bunu da bilemem ve cevabı belki de Oslo'lulara, İskandinav'lara sormak lazım.

Verdens Verste Menneske de 31 August kadar güçlü ilerlemiyordu. Hem zaten Julie'nin olmamışlığını, kararsızlıklarını, hayata bakışını, arayışını sadece erkeklerle ilişkileri üzerinden anlatmak da benim içi sınırlayıcı geldi. Belki bu durum, müthiş Oslo görüntüleri çeken kameranın da eşliği sayesinde filme romantik bir hava katmış olabilir ama  keşke mesela hikaye Julie'nin iş hayatına daha çok girebilseydi. Aile ile ilişkisinin de çok kilişe kaldığını hissettim. Baba ve çocuğu arasındaki sorunlu ilişki, doğum günler unutuluyor vs... Julie'nin işi gücü, ailesi, belki arkadaşları için içine girebilseydi bu sayede biz de Julie hakkında daha net fikirler edinebilirdik.

İşte tam bu sıkıldığımız, açmaza girdiğimiz anlarda devreye Aksel girdi. Yani Julie'nin terk ettiği ve sonrasında hastalığa yakalanan; Anders Danielsen Lie'nin canlandırdığı çizgi roman yazarı. Verdens Verste Menneske'den güçlü duygular almamızı sağlayan karakter oydu.

1990'larda doğan ve 2000'lerin çocuğu olan Julie ile ondan daha büyük olan eski toprak Aksel'in hayata bakışının ne kadar farklı olduğunu bir hastane ziyareti sahnesinde gördük. Şöyle diyordu Aksel, onu terk etmiş Julie'ye...

"Bazen hiç bilmediğim şarkıları dinliyorum ama onlar bile eski. Kendi gençliğimden ama hiç duymadığım müzikler… İnternet ve cep telefonlarının olmadığı bir çağda büyüdüm… Farkındayım, çok yaşlı biri gibi konuşuyorum ama durum bu. Benim büyüdüğüm dünya yok olup gitti. Biz sabahtan akşama kadar plak dükkânlarını gezerdik… Sahaflarda ikinci el çizgi romanlara göz atardım, videocularda dolaşırdım… Kültürün objeler aracılığıyla yayıldığı bir dönemde büyüdüm… İlginç objelerdi, çünkü onların arasında yaşayabilirdik. Kaldırıp bakabilirdim, elimizde tutabilirdik. Kıyaslanabilirdi.

Elimde bir tek bunlar var, hayatımı böyle geçirdim… Tüm o şeyleri biriktirerek… Çizgi romanlar, kitaplar... Bir de biriktirmek 20’li yaşların başında hissettiğim kuvvetli duyguları vermediğinde bile devam ettim. Ve şimdi elimde bir tek bunlar kaldı. Kimsenin umurunda olmayan aptalca ve boş şeyler hakkında bir yığın bilgi ve anı..."

“Geçmişe tapmaya başladım… Çünkü artık geleceğim yok, bu hissettiğim nostalji bile değil… Sadece ölüm korkusu…"

Aksel'i 10 yıl önceki Anders'in 10 yıl sonra yaşayan hali gibi görmemiz boşuna değildi. Aslında Anders de Julie gibiydi. O nedenle zaten ikisi de iki ayrı dönemde Trier'in hikayesinin baş kahramanıydı. O da aradığını bulamamıştı. Fakat diğer yandan ne aradığını kafasında tasvir edebiliyordu. Cafe'de otururken dinlediği kızın sıraladığı listeden ne kadar da etkilenmişti mesela. Oysa aynı cümleyi Julie duysa "Ne saçmalıyor bu salak" diyerek geçerdi oradan. Ne de olsa Aksel'den sonra yanına gittiği Elvind'i de bir zaman sonra barista olduğu için küçümseyecekti.

Fark etmez. Bunların hepsi detay. Verdens Verste Menneske hoş bir film ama güçlü değil bence. Fakat güçlü bir karakteri ve güçlü bir bölümü var. Orayı filmden ayırıyoruz ve onu Oslo 31 August'un sonuna ekliyoruz. Film bize vereceğini vermiştir artık.

Geri kalan iki saat Julie'nin ve akranlarının hikayesidir.

Pazartesi, Aralık 12

El Caso Figo

El Caso Figo, bu senenin Ağustos ayında Neftlix'e geldi. Birkaç gün sonrasında Terim belgeseli de 'vizyon'daydı. O zamanlar nişanlım, şu anda eşim olan canım sevgilim ikisinden birini izleyebileceğimizi söyledi. Karar bendeydi. Onunla beraber izleyebilmek adına ve onun da çok sıkılmamasını düşünerek tek bölümlük El Caso Figo'yu tercih ettim.

Faka bu tercihte başka etkenler de mevcuttu. Terim içeriğine gelen bazı eleştirileri duymuştum. Sadece Fatih Terim'in başarıları odaklanan, bizim bilmediğimiz bir şey söylemeyen, birçok merak edilen soruyu sormayan, detaya girmeyen bir işti.

Figo hakkında çok fazla yorum okumamıştım ama tahmin edebiliyorum. Zaten isimler de farkı belli ediyordu. Biri sadece Terim'di, diğeri Figo olayıydı... O nedenle istikamet Adana değil, İberya oldu! 

Terim belgeseline gelen eleştirilere hakimim ama yapımı henüz izlemedim. İzlersem kendi yorumlarımı yazarım. Fakat eleştiriler hakkında birkaç cümlem olabilir. O eleştirilerin, aslında Türkiye'deki spor içeriklerinin büyük bir kısmının hak ettiğini belirtmem lazım. En basit röportajdan, en detaylı prodüksiyona kadar...

Karşımızdaki spor figürlerini konuşturmak için çok fazla taviz veriyoruz. Onları kırmak istemiyoruz. Onları üzmek istemiyoruz. Onları övmeye çalışıyoruz. Onların istedikleri havuzlarda yüzüyoruz. Onlara kendilerini anlatmaları için alan veriyoruz ama o alanda herhangi bir baskı kurmuyoruz. Baskı kurma işini, proje sonra erdikten sonra karşı karşıya olmadığımız zamanlarda yapıyoruz. Sonra da ortaya gudik işler ve düşünceler çıkıyor.

Bu paragrafı fazla uzatmayalım ama El Caso Figo'da en sevdiğim ve özendiğim durum buydu. Yoksa zaten hikayenin ana planına hakimdim. Ezeli takıma belenmedik bir şekilde transfer olan yıldız futbolcu. Defalarca benzerlerini yaşadığımız gibi, Luis Figo'nun Barcelona'dan Real Madrid'e geçişini de o yaz gün gün yaşamıştık.

Fakat belgesel, olayın tüm bilinirliğine, popülerliğine ve işlenmişliğine rağmen bize daha fazlasını veriyor. Luis Figo, konuşturulan isimler arasında. Ben hem belgeselin ismini, hem fragmanını hem de belgeselin ilk sahnesini (Figo, 'olanları bir de benden dinleyin' minvalinde bir cümle kuruyor) izleyince Portekizli oyuncunun günah çıkartma seansı olduğunu düşünmüştüm. Oysa yanılmışım.

Belgesel boyunca çok az kişi konuşuyor. Bu bir anlamda iyi bir anlamda eksik... Fakat yine de ana karakterler orada. Luis Figo, menajeri, transferde etkin rolü olan eski futbolcu Paulo Futre (ne kadar değişmiş yaşlanınca), Real Madrid'in o dönem için başkan adayı Florentino Perez, Figo'nun o dönem yakın arkadaşı olan Pep Guardiola, Barcelona'nın o dönemdeki başkanı Joan Gaspart... Yani o yaz günlerinin tüm aktörleri karşıızda.

Belgselin (buna belgesel demek ne kadar doğru bilmiyorum, 20 yıl sonra çıkan yeni haber/haberler de diyebiliriz) en güzel kısmı herkes kendi hikayesini, kendi bakış açısıyla anlatıyor. Herkesi kendisin haklı olduğunu iddia ediyor ama izleyiciye göre kimse ak değil. Yaklaşık iki saat sona erdikten sonra, birbirinize şu soruyu soruyorsunuz: Sence hangisi yalan söylüyor?

Bu sorunun cevabını vermek zor. Luis Figo'nun bu belgeseli tercih etmesi ilginç olmuş. Zira Barcelonalılar için nefret unsuruyken dünyanın geri kalanı için "Bize ne canım, adam gitmek istedi gitti" denilecek noktaydı. Belgeselden sonra, Barcelona'yı daha yüksek maaş için tehdit ettiğini düşüneneler artmış olabilir. Tabi ona olan sempati de azalmıştır. Florentino Perez oldukça karizmatik bir şekilde iş bitiren başkan rolünde. Kulübünün haklarını savunan ve bir oyuncuya iltimas geçmeyen Gaspart'a yazık olmuş gibi duruyor. Futre'nin bu olayda yer alması can sıkıcı. Ve tabi ki yine bir Portekizli menajer oyunları başrolde...

Öte yandan kel teknik direktörler çarpışmasında iyi bir Zidane'cı olan ve Pep Guardiola'ya ilgisiz kalan eşim; bu belgeselden sonra sıkı bir Pep sempatizanı oldu. Haksız da değil. Konuyu bir transfer çalımı ve hikayesi olarak değil de insanı bakış açılarıyla ele alan, koltukta oturanların en duygusalı kendisiydi.

Konuyu biliyorduk ama detayları öğrenmek istiyorduk. Belgeselde bunu bulacağımızı tahmin ettik. Fakat kafamız daha çok karışarak ekran başından ayrıldık. Normalde bunun bizi rahatsız etmesi gerekirdi. Oysa tatmin ediciydi. Çünkü tüm o karakterler, 22 yıl öncesini kendi gözlerinden anlattılar. Bir anlamda başrol karakteri bol bir gençlik dizisi kadar entrikalı ve bir soygun filmi kadar heyecanlıydı ama tamamen gerçekti.

Projenin başındaki yönetmenler David Tryhorn ve Ben Nicholas, daha önce Pele'yi de çekmişler. Duyduğum ama izlemediğim bir yapımdı. Bu sayede Pele hakkındaki hevesim de tavana çıktı. Bu ikilden Tryhorn, "Biyografilerden veya sportif başarılardan ibaret olmayan, yeni bir şeyler söyleyen spor belgesellerine rastlamak giderek zorlaşıyor. El Caso Figo'nun bu açıdan farklı olduğuna inanıyoruz." diyor. 

Kesinlikle haklı. Yine de son dönemde bu tarz işlerin arttığını kabul etmek ve haklarını vermek gerek. Öte yandan bir kahramanın renkli hayatını veya başarıya giden yolda yaşadığı zorlukların destanlaştırıldığı hikayeler biraz sıkmaya başladı. Onlar da lazım ama sporcuları konuşturmak için sadece bunlara ihtiyaç kalmamalı. 

Güzel bir gazetecilik işi de diyebiliriz El Caso Figo'ya. Fakat diğer yandan İspanyol gazetecilerin o dönem yaptıkları işleri unutmamak lazım. Radyoda erkenden haberi patlatan ve ufak bir yalanla ortalığı karıştıran Jose Ramon de la Morena, Figo'nun kaldığı otele denizden girip fotoğraflarını çeken Jose Felix Diaz benim tüm iştahımı uyandırdı. 

Belgeselden aklımda kalan çok fazla şey var. Fakat en can acıtıcı kısmı, Real Madrid ile sözleşme imzaladığı günü Akdeniz sahillerinde gemileri batmış gibi duran Luis Figo'ydu. O görüntüleri defalarca izlemiş ama hiç böyle hissetmemiştik. El Caso Figo'yu izleyince ve sıra o anlara gelince, Figo'nun aslında Madrid'e gitmek istemediğine ikna oluyoruz.

Fakat sonuç olarak gitmişti. Açıkçası Fenerbahçe ile sözleşme imzalayan Tanju Çolak gibiydi. Ve Tanju Çolak'ın da o gün üzgün olması, affedilmesine yetmemişti.

Pazar, Aralık 4

Souvenir

 


Önce övgülerden, sonra yergilerden, en sonunda da fikirlerden bahsedelim...

Güzel konusu ve güçlü sinematografisi ile dikkat çekici bir film. Eskilerin pop yıldızı bir kadın Liliane, artık gözden düşmüş, parasız kalmış ve bir fabrikada işçi olarak çalışmaktadır. 60'larındaki bu 'görünmez' kadını fark eden ise onunla aynı fabrikada çalışan ve profesyonel boksör olmaya çalışan 20'lerin başındaki delikanlı Jean'dır...

Bir boksör ve bir eski yıldızın fabrika kantininde başlayan ilişkisi, onlara iyi gelir. Bu özneler, bu mekanlar, bu akış da bizim hoşumuza gider. 

Karakterlerin iyileşme süreci perdeye çok iyi yansır. Yönetmenimiz Bavo Defurne, kamerasını çok iyi kullanır. Kareler, sahneler, replikler, müzikler çok iyi ilerler.

Fakat konunun yavaş yavaş iyileşmeden gelişmeye geçtiği ikinci yarıda işler sarpa sarar. Filmin uzadığını hissederiz. Oysa uzun bir süresi de yoktur. 90 dakikadır sadece. Yine de sahnede şarkı söyleme sekansları çok uzar, sessizlik büyür, konu ilerlemez.

Yani iyi bir film olma fırsatını kullanamaz. Yine de vasat bir film olarak kalır. Çok kötü dememiz mümkün değildir. Kötünün iyisidir.

Peki fikrimiz nedir? Daha önce de burada yazmıştık. Kısa film kültürünün artık daha çok gelişmesi gerekiyor. Üstelik acilen. Şu an dünyadaki birçok olgu, kendisini yeni çağın şartlarına adapte etmeye çalışıyor. O adaptasyon; zamandan tasarruf olarak gösterilen her şeyin kısa olması gerektiğine duyulan inanç. Kısa videolar, kısa reklamlar, kısa alışverişler, kısa yazılar, kısa yolculuklar... Hatta malumunuz, futbol gibi geleneksel bir oyunun bile süresinin kısalması gerektiğinden bahsedenler var.

Sinema bunların hepsinden daha avantajlı. Çünkü onun çatısının altında, daha en başından beri "kısa film" diye bir format vardı. Bu format, çağın getirdiği "fast-food" kültüründen doğmadı. Zaten sanatın içindeydi, sanatın bir başka formuydu. Yani elde böyle bir avantaj varken, filmlerde hikayeleri artık uzun uzun anlatmaya gerek var mı?

10 dakikalara sıkışacak filmlerden bahsetmiyoruz. Fakat mesela Souvenir, 45 dakikalık bir film olsaydı şahane olurdu. 90 dakika onu vasata çekmiş. Peki 45 olamaz mıydı? Neden olmasın?

Ben bu yapının zaman içinde kırılacağına inanıyorum. Fakat nedense halen muhafazakarlık devam ediyor. Sanırım henüz vaktimiz var... Fakat film izlemek için o kadar vaktimiz olmayabilir!

Öte yandan, Souvenir çekildiğinde 63 yaşında olan Isabelle Huppert'in güzelliğine şapka çıkarıyorum. Gençliği bence çok etkileyici değildi. Fakat yaşlandıkça daha klas, daha etkileyici oldu. Ve kesinlikle 63 yaşında göstermiyor.

Yine de onun ustalığına ve zarafetine rağmen filmin en iyi oyuncusu bence o değildi. Kevin Azais, özellikle temponun düştüğü ikinci yarıda filmi taşıyan isim oluyor.

Cuma, Kasım 18

Sweet Country


Tam olacakken olmamış filmlere çok üzülüyorum...

Son dönemde Avustralya'dan western tarzı filmler çıkıyor sıklıkla. Avustralya western'i... Çöllerin ortasında kasabalar, 1800'lerin sonu (gerçi bu sefer 1900'lerin başındayız), siyahlar, aborjinler, silahlar, tüfekler, yalnız adamlar...

Filmler genelde nerede çekiliyor bilmiyorum (bu film MacDonnell Dağları'nda çekilmiş) ama hikayelere anlam katan manzaralar bizi yakalıyor. Çoğunda hikayelerin gücü de önemli bir yer teşkil ediyor.

Fakat Sweet County bu ikisine de sahip olmasına rağmen sınıfı geçemiyor. En azından bütünlemeye kalıyor diyelim...

Aslında Venedik başta olmak üzere çok sayıda ödül de kazanmış. Zaten kötü bir film de denemez. Fakat başarısız. Zira bizi etkilemeyi, yakalamayı ve hafızamıza girmeyi beceremiyor.

Fazla karanlık ve gölgeli görüntüler var. Bu bizim için başlı başına bir sıkıntı. Fakat biraz öznel olduğunu kabul edelim. Fakat akmayan  konusu, yavaş temposu, flashback yerine spoiler vermesi (ve bunu anlamamız için bizi uğraştırması) negatif yönleri...

Çok fazla çaba sarf etmemiz gerekiyor izlerken. Bir de bu tip filmlerde vurucu bir müzik olması gerekir sanki. Karizmatik tınılar. Onun da eksiğini hissediyoruz. Aslında doğadan gelen sesler (rüzgar uğultuları, sinek vızıltıları) bizi, ekranın içine attı adeta. Sanki tam olay yerindeymişiz gibi hissettirdi. Zaten bu sayede son ana kadar filmi izledik, merak duygumuzu dinç tuttuk. Ama daha fazlası olmadı, merak duygumuzun beklediği bir son da gerçekleşmedi.

Yine de ülkelerin kendi tarihleri yüzleşmeleri ve öz eleştiri yapabilmeleri ne kadar da güzel... Çok sevmesek de filmi, çıkan ürüne saygı duyduk...

Zaten kötü film değil.Eleştirel satırlarımız çok fazla. Bu filmin kalitesizliğinden değil, başyapıt olma ihtimalini kaçırmasının yarattığı kızgınlıktan....

Çarşamba, Kasım 16

L'étudiante et Monsieur Henri

 


Türkiye'de de gösterime giren 2015 yapımı Fransız filmi...

Orta seviyede başarılı olan, daha fazlasını gerçekleştirmeyen ama zaten bunun için çabalamayan akıcı, sıcak bir film.

Özellikle 20'li yaşlarının başında olan üniversite öğrencilerinin izlemesini tavsiye ederim. Zira baş karakterimiz Constance, bu profilde biri.

Kendisi (Noemie Schmidt) taşralı bir kız ve Paris'e üniversite okumaya gelir. Baskıcı babasından dolayı istemediği bir bölümde okur. Oysa onun gönlünde müzik yatar. Ayrıca parası da yoktur ve bir evde kalmak zorundadır. Bu esnada Mösyö Henri (Claude Brasseur) ile tanışır. Mösyö, genç ve güzel bu kıza ilk başta oda vermek istemez. Fakat sonra bir anlaşma yaparlar ve olaylar gelişir...

Avrupa için çok alışıldık bir komedi tarzı. Gündelik yaşamın çatışmalarını kullanarak, dar bir mekan ve karakter kullanımı ve ince mizahlı bir film. L'étudiante et Monsieur Henri, benzer şifreleri kullanarak çatıyı kuruyor.

Oyuncuların başarısı, mizahının dozu ve müzikleri artı değer katıyor. Bu sayede benzerlerinden ayrılabilir. Fakat esas ayırıcı noktası ve saygınlığımızı kazanan kısmı; çoğu benzer türdeki film gibi bir sonla bitmeyişi. Gerçekçi bir tonla sona eriyor. "Hayallerinizin peşinden koşun, sonunda mutlaka kazanır ve mutlu olursunuz" mottosuna bir gol atıyor. Başarıya övgüde bulunmuyor, başarısızlığı normalleştiriyor.

Mesajı ve duygusu iyi. O nedenle genç arkadaşlarımıza tavsiye ediyoruz. Fakat temposu zayıf. Özellikle ikinci yarıda düşüşe geçiyor. Bu da eksi kısmı. 

Öte yandan çoğu Avrupa filmi gibi bir noktada futbola da giriyoruz. Mösyö Henri'nin oğlu ile Constante arasında bir futbol muhabbeti geçiyor. Constante, koyu bir Bordeux taraftarı olduğunu söylüyor. Bu da Paul'ü çok etkiliyor. Muhabbet ise radyoda bir Lyon - Benfica maçına denk gelmeleri ile başlıyor.

Film 2015 yapımı olduğuna göre bahsedilen karşılaşma 2010 yılına ait. Zira o sezon Şampiyonlar Ligi gruplarında eşleşmişlerdi. Anlatıcı, "Lyon savunmada bekliyor, Benfica saldırıyor" tarzında bir cümle kullanıyor. Büyük ihtimalle bu da Lyon'un 2-0 kazandığı maça işaret ediyor. Gruptaki diğer maçı Benfica 4-3 kazanmıştı.

Bu gereksiz bilgiyi de notlarımıza ekleyerek yazıyı bitirelim.

Pazar, Ekim 30

Mayor Cupcake

 


Basit bir aile ve mahalle filmi bekliyordum. Beklentim çok yoktu ama o beklentiyi bile karşılayamadı. Son dönemde içinde yemek geçen kasaba filmlerinden çok kötü lezzetler tattım. Diğeri de buydu. Ekstra bir sıcaklık, bir duygu, bir hoşluk bize yeterdi ama iki film de bunu veremedi.

Mayor Cupcake'de kendi fırınını işleten bir annenin, çocuğunun ödevinden doğan bir karışıklık nedeniyle belediye başkanı olmasını izliyoruz. Tabi önce "Yapamazsın" diyorlar, o da çok zorlanıyor ama sonra belediyeyi kalkındırıyor ve yolsuzluklarla mücadele ediyor. Çok tıraş..

Fakat her kötü filmden bir güzellik çıkabilir. Burada da Don't' You adlı şarkıyı duyuyoruz. Çok sevdiğim bir şarkı değil ama aklıma hemen şarkının çaldığı başka bir film geldi; The Breakfast Club...

Oradan oraya yönlenmeler... Bu sayede Youtube'u açıp The Breakfast Club sahneleri izledim. Hiç yoktan iyidir...

Cuma, Ekim 28

Ekşi Elmalar

Vizontele, ruhumuzda öyle derin izler bırakmış ki; sonrasında karşımıza çıkan her Yılmaz Erdoğan filmini oradan yola çıkarak izliyoruz. Benzerlikler varsa seviniyoruz, mutlu oluyoruz. Filmin kalitesi düşük bile kalsa; bize yeniden o duyguları verdiği için bir başka hissediyoruz.

Ekşi Elmalar kötü bir film değil. Fakat hikayesi biraz zayıf. Buna rağmen, sırf yukarıda bahsettiğimiz benzerlikten dolayı hoşuma gitti. Yılmaz Erdoğan bir kez daha Emir Kusturica'nın eski dönemlerindeki filmleri andıran bir iş çıkarmış. Vizontele de böyleydi. Curcuna içinde geçen yıllar, hoş bir mizah, kalabalık karakterler ama en sonunda yüreği dağlama...

Üstelik Erdoğan'ın her üç filmde de tasvir ettiği 1980 öncesi Güneydoğu da, Kusturica'nın tasvir ettiği Yugoslavya gibi.

Vizontele'de hem Kıbrıs hem de 1980 darbesi gibi iki önemli mesele arka metinde olunca dikkatimden kaçmıştı ama Ekşi Elmalar'da şu daha belirgin, hatta filmin ilerleyen dakikalarında kafamıza da vuruyor. 1980'ten önce Güneydoğu'da sakinlik varmış, çatışma yokmuş... Bizim gibi çocuklar için akla hayale gelmeyecek bir gerçeklik. Hatta hikayede 1980 sonrasına geçtiğimizde de, Erdoğan o geçişten çok kısa ve net bir şekilde bahsediyor. Hem bölgedeki terörün yerel halkı ne hallere soktuğunu hem de ülkenin Özal dönemine geçişini bize kısa notlarla anlatıyor. Biz de alıyoruz mesajı.

Filmin büyük bir kısmında 1980 öncesindeki Güneydoğu ortamında, esas dertleri bölgedeki sert muhafazakarlıktan etkilenen babalarının otoriter tavrı olan üç kız kardeşin ilk aşklarını, hüzünlerini ayrılıklarını ve evliliklerini izliyoruz. Basit komedi filmlerinin ve korku filmlerinin arasına sıkışmış Türk sinemasında izleyiciye nefes aldırıyor bu tarz bir hikaye. Fakat diğer yandan acaba film; bu kızların hikayesi mi yoksa belediye reisinin hikayesi mi emin olamıyoruz. Biraz arada kalıyor ve ağırlık noktası kayıyor. Son tahlilde, ağırlık kızlarda buluşuyor ama bizim aklımız başkanda kalıyor. Özellikle hikayenin sonunu düşününce; acaba tamamen ona ait bir hikaye mi olsaydı diye düşünmeden edemiyoruz.

Bölgeyi çok iyi bilen Yılmaz Erdoğan, bize dönemin ve coğrafyanın tüm detayları sunuyor. Tabi ki bunu bir belgeselci havasında değil, kendine has kalemi ile yapıyor. Yine müthiş kelime oyunlarından kurulu bir mizah var karşımızda.

- Bu Türkan Hanım; dedikleri kadar şey midir?
+ Ney midir?
- Güzel midir?
+ Ne kadar dediler?
- Çok dediler.
+ Az demişler.

Mesela bu repliğe saygı duymamak mümkün değil. Bu kadar normal ve kolay bir diyaloga; aynı anda basit bir oyunla hem mizah hem duygu katmak herkesin harcı değil. Sırf bu nedenle; keşke Vizontele Tuba'da olduğu gibi; filmin sonunda yazılar akmaya başladığında ilk olarak yönetmen değil de yazan Yılmaz Erdoğan çıksaydı...

Övgülerin çoğunu Yılmaz Erdoğan'a vermek haksızlık olacak. Müthiş bir oyuncu kadrosu var. Yan rolleri geçtim; çok kısa gözüken Cezmi Baskın gibi oyuncuların varlığı bile anlam katıyor filme... Ben aslan payını Fatih Artman'a veriyorum. Hatta burada izlediğim Artman nedeniyle yakın zamanda Behzat Ç.'ye başlayabilirim. Diğer yandan Türk sinemasının en iyi görüntü yönetmenlerinden Gökhan Tiryaki de bu filmde çalışıyor. Haliyle de ortaya görsel bir kalite çıkıyor.

Hikayeye ilk başta biraz zayıf dedik ama o kadar da sorun değil. Özellikle Yılmaz Erdoğan'ın sonları bağlamasına bayılıyorum. Yine oradan kurtarıyor. Düşük giden filmi, bir anda başka bir noktaya taşıyor. Kısacası, bağlama çekmeyi iyi biliyor diyebiliriz.

Yine de Vizontele gibi başyapıt olamamasının da anlıyorum. Daha dorusu nedenini tahmin edebiliyorum. Zira biri 2000-2004 yapımı olan bir seriydi. Ekşi Elmalar ise 2016 çıkışlı. Aradan geçen 15 senede, Türkiye'de çok şey değişti. Tabi sanatçılar da bundan etkilendi. Yılmaz Erdoğan gibi cesaretini kaybedenler daha da etkilendi. 2000-2004 yıllarında politik meselelere eğilmekten çekinmeyen, sert mesajlar vermese de hikayesine iyi yedirebilen bir Erdoğan varken, 2016'da artık kafasında bir otosansür olduğunu hissettiğimiz bir üretici çıkıyor karşımızda. İlkinde solcuları anlatabilirken, ikincisinde sağcı bir belediye başkanının dramını anlatmak zorunda kalıyor. Yine de haksızlık etmeyelim "zorunda kaldı" abartı olabilir. Bu da onun, bir sağcının hikayesidir belki de... Fakat her ne olursa olsun; 2016 Türkiyesi, sanırım 1980'leri anlatan Erdoğan'ı etkilemiş.

Vizontele ile çok benzerlikler kurdum. Siti Ana'nın sık sık 'Sebep?' demesi gibi, belediye başkanımız Aziz Özay'da sert ifadesiyle sık sık 'Sebep?' diye soruyor. Hatip ile Şükran'ın Antalya'da tesadüfen bir araya gelip çay içmeleri ve o esnada Şükran'ın kocasının da evde olması; ister istemez Vizontele'deki o meşhur repliği anımsattı. Fakat bunların bir sebebi var sanırım. Vizontele'de Altan Erkekli'nin canlandırdığı belediye başkanı, Yılmaz'ın dedesiydi. Buradaki belediye başkanı da Yılmaz Erdoğan'ın dedesinin hikayesiymiş. Zaten Erdoğan, kendi yaşadıklarından yola çıkarak hazırlamış bu filmleri..

O yüzden daha çok benzerlik de bulmak isteseydik çıkarırdık ama gerek yok. Filmin genel havası zaten birbirlerine benziyor. Öte yandan Reis Bey'in elma bahçesindeki son halleri de torunuyla portakal yiyen Vito Corleone'yi hatırlattı ama onun Hakkari'den Antalya'ya uzanan hali ise sanki tam bir Züğürt Ağa'ydı.

Bu sene içinde izlediğim ikinci Yılmaz Erdoğan filmiydi. Diğeri de Kelebeğin Rüyası'ydı. Bence Ekşi Elmalar biraz daha güzeldi. Ve nedense ben ikisinde de zaman zaman duygusallaştım. Bu sene benim için oldukça zor geçti galiba. Nedenini bilmiyorum ama sık sık film izlerken gözlerimin dolduğunu fark ediyorum. Eskiden bu kadar olmazdı. Ya da Yılmaz Erdoğan etkisi diyelim. 

Bu arada film 28 Ekim 2016'da vizyona girmiş. Ben bu senenin Temmuz ayında izledim. Fakat vizyona girdikten tam altı sene sonra blog'da kendine yer buldu. Güzel tesadüf...

Salı, Ekim 25

Bedone Marz

 


Bu sezon sık sık başvurduğum İran sinemasından bir film daha ve tıpkı Jazireh Ahani'de olduğu gibi yine bir gemide geçiyor.

Bu sefer kocaman bir toplum yok. Zaten diğer İran filmleri kadar toplumsal bir kimliği yok. Her ülkeye uyabilecek bir öykü işlenmiş. Sadece iki çocuk var. Bu iki çocuk birbirlerinden habersiz olarak, zaman zaman gemiye gelirler ve balık tutarlar. Gemi Irak İran sınırının orada demirlemiş ve terk edilmiştir.

Bir gün çocuklar birbirlerini fark ederler ve aralarına bir sınır çekerler. Çocuklardan biri Iraklıdır, diğeri İranlı. Bu sayede film bize metaforlar sunmaya başlar. İki çocuk, bir gemide bile denizi ve balıkları paylaşamazlar.

Iraklı çocuğun elinde bir tüfeğin bulunması, İranlıyı tedirgin eder. O nedenle çizilen sınıra karşı koyamaz. Sonrasında, Irak'ın yerel giysileriyle örtünmüş o çocuğun aslında bir kız; ve anne olduğunu öğrenir. Bu sefer de aralarında bir bağ kurulur. Ardından gemiye bir ABD askeri girer. Bu askere karşı birlik olurlar. Gemiye (Ortadoğu'ya) gelen ortak düşmana karşı beraber hareket etmek zorundadırlar.

Fakat askerin de aslında kendi hayatında 'iyi' biri olduğunu, mecburen askere geldiğin fark ederler. Gerçi bu konuda da pek anlaşamazlar ama olsun... Film de bu üç farklı ülkeden üç kişinin çakışan yoluyla devam eder.

Güzel bir film. Maalesef temposu yavaş. İlk 20 dakika boyunca tek bir replik duymuyoruz. Sonrasında da Farsça, Arapça, İngilizce konuşan üç karakterin ortak dili olmaması sebebiyle çok fazla repliğe rastlamıyoruz. Bu belki bir sorun değil ama seyirciyi düşürüyor. Görüntüler de karanlık. Karanlık filmleri sevmiyorum. Zira filmleri evin salonunda izliyoruz. Sinema salonu etkisinden uzağız. Gün ışığı sayesinde bazen sahneleri görmekte seçmekte çok zorlanıyoruz.

Fakat bunlar dışında beklentimizi karşılıyor. Konunun anlatımıyla, vuruculuğuyla, metaforlarıyla da iyi bir film. Bu kadar metafora rağmen didaktik bir bünyeye bürünmemesi de takdir edilesi. Benzerleri olan, çok fazla üst seviyeye çıkamayan bir film olarak da değerlendirebiliriz ama yönetmen Amirhossein Asgari'nin ilk filmi olması ekstra puanı ve saygıyı hak ediyor. Bu arada filmin sonunu ben şahsen anlamadım ama anlamam gerekiyor muydu ondan da emin değilim zaten...

İran bizi yine yanıltmadı, yine sağlam bir film çıkarmış. Yine diyoruz gerçi ama filmin yapım yılı 2014. Yani çıkaralı uzun zaman olmuş. Biz yeni gördük. Buna rağmen yönetmen Asgari, ikinci uzun metrajlısını bu sene çıkarmış. O da fazla üretmemiş. 

Neyse; biz izleyelim geç olsun güç olmasın, onlar da çeksin az olsun ama öz olsun...

Pazartesi, Ekim 17

Ratatouille

 


Sevgili kız arkadaşımın animasyon film izleme merakı var. Çok sever. O kadar çok sever ki, bazılarını tekrar tekrar izler. İzlerken de beni yanında ister. Yakın zamanda, daha önce izlediğimiz Nemo'nun hikayesine bir kez daha bakmıştık. Benim gözlerimi dolduran bir animasyondu...

İlk defa izlediğim Ratatouille ise, macera dozu daha düşük olsa da çok daha keyifli... En azından daha önce izlediğim ve buraya notunu düştüğüm birçok sinema filminden daha iyi, daha keyifli...

Hikayesi sıkıcı, saf bir çocuk konusuna sahip değil. Her yaştan, herkesi içine alabilir. Konuşan ve iyi yemek yapan bir farenin olması; inandırıcılığından bir şey kaybettirmez. Detaylara takılmıyoruz...

Remy, ailenin 'farklı' faresi olarak yaşamını sürdürür. Diğer fareler evlere girip peynir ve diğer erzaklarını yerken o anlamlı yemekler yapmak istemektedir. Fakat bu isteği pek kabul görmez. Bir gün, dramatik bir şekilde ailesinden kopar (ki bu sahnede benim de gözlerim yaşarır), bu kopuş onu Paris'e taşır. 

Remy, dramı fırsata çevirir. Hayallerinin peşinden gider. Bir restorantta; başarısız bir şefin ilham perisine dönüşür. Devamında da olaylar gelişir.

Bu arada Türkçe dublaj üzerinden izledik filmi. Bu ülkenin dublaj sanatına bir kez daha şapka çıkardık. Herhalde orijinali aynı tadı vermezdi.

Filme adını veren ise bir yemek. Bilenler bilir. Bizim türlüye benzer. Bizim türlü daha güzeldir. En azından kız arkadaşımın yaptığı türlü çok güzel oluyor. Animasyon filmlerden de anlıyor. İyiyi, güzeli onun sayesinde tadıyorum.

Kısacası ben izlediğim üründen memnun kaldım. Çocuğunuza gönül rahatlığıyla izlettirmek bir yana, kendiniz de oturup izleyebilirsiniz. Yine de tekrar izler miyim emin değilim. Sanırım buna ben değil, bir başkası karar verecek!