avrupa futbolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
avrupa futbolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Temmuz 7

Hayallerin Kaosundan Sert Real'e

Arda Güler'in damgasını vurduğu son bir ay her haliyle çok ilginçti. Aslında onun sahada olduğu önceki dönem de çok ilginçti. Sahada müthiş işler yapan olağanüstü bir yetenek vardı ve üstelik zaman zaman sahada da değildi'

Fakat yine de bizler, çoğu zaman sahada parlayan genç bir yıldız adayı görürüz ve onu tartışırız. Bu kısa alışığız. Fakat Real Madrid ile Barcelona'yı peşinden koşturan bir oyuncuyu her zaman görmüyoruz. Haliyle hem futbolsever olarak bizler, hem Fenerbahçe yönetimi, hem Fenerbahçe taraftarı hem de basınımız fena çuvalladı. Hatta bana kalırsa Arda Güler'in ekibi de peki sağlıklı iş yapamadı. 

İstanbul depremi gibi bir süreçti. Bağıra bağıra gelen bir yıldız vardı ama kimse onun ortaya çıkışına hazırlanmamıştı!

Çok uzun bir yazı olacak; bakalım sonu nereye varacak?

Aslında sonu kadar, nereden başlayacağımı da bilmiyorum. Fakat ilk olarak, yakın çevreme söylediğim bir cümleden bahsetmek istiyorum. Arda Güler, Galler'e enfes golü attığında Fenerbahçeli taraftarlar gururlanmış ve her yerde bu golü paylaşmıştı. Gayet doğaldı. Ertesi sezon takımı üzerine kurmayı düşündükleri yıldızları, onları bir kez daha mahcup etmemişti. Ben de o maça kadar Arda'nın 2023-24 sezonunda Fenerbahçe'de kalacağını düşünüyordum. Fakat golü gördükten sonra fikrim değişmişti. Fenerbahçeli arkadaşlarıma "Bu gole ileride çok üzüleceksiniz" demiştim.

Çünkü o gün dünya Arda Güler gerçeği ile tanıştı. Tanıştı kelimesi belki biraz anlamsız durabilir, zira scout'lar, hocalar, menajerler zaten onun farkındaydı. Fakat o gün daha fazla insanın gündemine Arda Güler girdi. 

Yurtdışındaki gazeteleri takip ettiğimde zaten ufak tefek Arda haberlerini görüyordum. Gol ise daha büyük haber oldu. Bu da doğaldı. Futbolun duraklamaya geçtiği Haziran ayında, sıkıcı milli maçların arasında, 'tık' aldıracak bir kaliteydi o an. Tüm Avrupa, çölde vaha bulmuş gibi o golü paylaşıyordu. İşte o gol sayesinde Avrupa'daki bir çok 'okuyucu' ve ' futbolsever' de Arda ile tanıştı. İşin şekli de ondan sonra değişti.

İşin bu noktasında birkaç tane paydaş var. Hepsi birbiriyle alakalı, bir o kadar da birbirinden bağımsız. Yazıyı karmaşık hale getirme riski de burada yatıyor. Fakat Arda, artık Real Madrid'e transfer olduğuna göre bir parçayı diğerlerinden ayırmak mümkün olabilir. Fenerbahçelilerin büyük hayalini; Arda ile bir sene daha beraber geçirme isteklerini...

Fenerbahçeli Arda

Tabi ki her taraftarın isteği, arzusu, hayali yetenekli futbolcuların kendi takımında oynamasıdır. Bazıları biraz daha gerçekçi yaklaşır. O tip oyuncuları yakalasa bile, onların uzun süre takımda kalamayacağını fark eder ama en azından süreyi uzatmanın düşünü kurar. Buraya kadar beklentilerin oluşması normal. Fakat bu beklentilerin çok kısa bir zamanda baskıya dönüşmesi (Arda bundan ne kadar etkilenmiştir ayrı konu) çok acımasızdı.

Arda, Fenerbahçe'de çok uzun süre oynamadı. Bahsettiğimiz süre 1.5 sezonun ta kendisi değil. Evet 1.5 sezon da uzun değildi ama esas olarak o 1.5 sezonu da doya doya yaşayamadı. Oysa kalitesi vardı. Önce İsmail Kartal onu "korumak" istedi, ardından Jorge Jesus görmezden geldi. İş artık koptuğunda, dakika doldurmak zorunda kalınan noktada Arda'yı sahada görmek başladık. Buna rağmen sezon sonunda, en çok süre alan 17. oyuncu olabildi. Ondan daha iyi 16 oyuncu varmış yani!  Burada suçlu Arda mıydı?

Galatasaray TV spikerinin bile yıllar önce canlı yayında övdüğü bir oyuncuyu Fenerbahçe camiası uzun zaman görmezden geldi. Değerini bulduğunda ise ona "takımın efsanesi" rolünü verdi. Üstelik efsane olmanın güzelliklerini yaşamadan, sadece sorumluluklarını yükleyerek.

"Bizi şampiyon yapıp öyle gitmelisin"

Son bir ayda Twitter'da  çok defa okuduğum cümlelerden biriydi. Fecaat bir bakış açısı aslında. Arda gibi bir oyuncunun, bu isteğe "önce bana şans verin de sonra sizi şampiyon yapayım" demesi isabet olurdu. Tabi ki kendisi böyle bir polemiğe girmedi. Onun yerine biz kullanalım o cümleleri. Fenerbahçe taraftarı bir hülya kurdu ve oyuncunun bu romantik isteğe kayıtsız kalmayacağını sandı. Esas hülya ise şuydu; Fenerbahçe'nin seneye şampiyonluk şansının düşük olmasının görmezden gelinmesi...

Tabi ki sezon içinde işler değişir, ligler uzun maratonlardır ve Fenerbahçe de her zaman zirveye oynar. Fakat şu anki kaotik ortamda Arda Güler'i Fenerbahçe'ye çekebilecek, ona şampiyonluk hayalini kurduracak ne var? Mesela, Arda sezonu Fenerbahçe ile benzer noktada bitiren Beşiktaş'ta oynasa daha farklı cümleler kurabilirdik. Arda da başka düşünceler geliştirebilirdi. Çok iyi bir ikinci yarı geçirmiş, iyi bir hoca ile altı ay çalışmış, biraz daha oturmuş bir takımın parçasına dönüşmüş olabilirdi. Ve o zaman kendi kendine, "Sezonun ikinci yarısı çok güzel geçti. Yanımda Gedson, önümde Cenk-Abuş... İyi kadro olduk. Alıştık da birbirimize. Derbiler kazandık. Şenol Hoca da bana değer veriyor. Tamam ya; bir sene daha beraber olalım." diyebilirdi. Peki Fenerbahçe ona benzer bir alan sağlıyor muydu?


Haziran ayının sonuna kadar hocası belli olmayan, en sonunda ise Arda'nın en rahat oynayabileceği sezonda (şampiyonluk yarışından kopulmuş, baskısız ortamda) ona forma vermeyen hocayı açıklayan bir kulüp, sahanın neresinde oynayacağı bile belli olmayan bir yıldız oyuncuya nasıl "Kal da şampiyon olalım" deme cüretini gösterebilir?

"Eda Erdem, Instagram'dan kal demiş" de falan filan... Pardon da Eda Erdem kim? Tabi ki büyük bir voleybolcu ve Fenerbahçe'nin kaptanıdır. Saygımız sonsuzdur. Fakat 17 yaşındaki Arda'nın kararlarında nasıl bir etkisi olabilir, nasıl bir gücü olabilir? Ferdi veya Altay gibi akranı sayılabileceği, hayata beraber baktıkları arkadaşları "Kal be abi" dese daha etkili olur da, büyük ihtimalle onlar da çıkışın yolunu arıyorlar zaten. 

Eda Erdem'in Instagram mesajından daha güçlü iletişimler de kuruyor üstelik bu çocuk. Mesela Luka Modric ve Carlo Ancelotti ile konuşuyor. Siz futbolcu olsanız hangisi sizi daha çok etkiler? Dünyanın en iyi futbolcularından biri mi, yoksa kulübünüzün voleybol şubesinin kaptanı mı? 

Daha acımasız ve gerçeklikten kopuk olan ise "voleybolcu sana böyle diyorken, sen nasıl kalmak istemezsin" bakışıydı...

Tüm bu saçmalığa tuz biber eken de Ali Koç oldu. Başkan, İsmail Kartal'ı açıkladığı son basın toplantısında Arda konusunu "Fenerbahçe'de kalmak istemedi" olarak yorumlamadı. Tam bir Türk melodramı, romantik soslu mağduriyeti. Hayır! Arda Fenerbahçe'de kalmak istemedi değil; Arda dünya devlerine gitmek istedi. Arda Fenerbahçe'de kalmak istemese; mesela Galatasaray'a, Olympiakos'a, Wisla Krakow'a gitmek isterdi. Neresi olursa olsun... "Ben bu iş yerinde kalmak istemiyorum" diyorsanız, her seçeneği düşünürsünüz. Fakat Arda Fenerbahçe'de kalıp kalmamayı düşünmedi. O Real Madrid ve Barcelona'dan gelen teklifleri gördü ve oralara gitmek istedi. Arda bu seviyede kalmak istemedi. O sıçrama yapmak istedi. Fenerbahçe (ve Süper Lig) ona aynı imkanı tanımayacaktı. 

Gidiyor ama nereye?

Şu an cevabını bildiğimiz soru son bir ayda çok seçenekliydi. Bu tip savaşları kazanan da genelde (eğer savaşın tarafıysa) Real Madrid olur. Gelenek değişmedi. Fakat açıkçası benim düşünceme göre bu tercih biraz soru işaretleri barındırıyor.

Zaten Real Madrid ve Barcelona, transfer sayfaların en önce düşen takımlardan değillerdi. Benfica, Ajax, Bayern, Sevilla ile Milan; adı daha önceden ve daha sık anılan takımlardı. Benim kafamdan geçen plan; geliştirmeye yatkın, Arda'yı oynatacak ve şampiyonluk baskısını yaşayacağı bir kulübe gidilmeseydi. Yani Benfica ve Ajax ilk adaylarımdı. Sevilla'da kafaya oynayamaz, Milan'da gelişemez, Bayern'de süre alamazdı. Zaten Benfica ve Ajax etiketini alınca da değeri otomatikman artacaktı. Belki bu iki takımdan birinde iki sezon geçirse, 100 milyonluk bir transfer yapması işten bile değildi.

Zaten diğer devlerinin ağzının sulanması da tam olarak buradan doğdu. 17.5 milyon, günümüzde devler için sakız parasından hallice. Arda'nın yeteneği tartışılmaz. Eksikleri de var ama 17.5 milyon o eksikleri görmezden gelmeye değecek kadar düşük bir miktar. Üstelik rakiplerinizin bu oyuncuyu kapma ihtimali de korkutucu.

Haliyle Real Madrid de yokladı. Tabi Barcelona da. İşin bundan sonrası biraz benim komplo teorilerim, biraz da satır aralarını okumamla alakalı. Sanırım Arda'nın ekibi, onu Real Madrid'e götürmeyi kafasına çok önceden (yani bir ay öncesinde) koymuştu. Fakat Real ilk başlarda çok hevesli değildi. İşte tam o anlarda Barcelona devreye girdi. Nasıl girdi bilmiyorum ama benim aklımda iki senaryo var. Düşük ihtimal şu; Barcelona ile ufak bir ittifak yapıldı Real Madrid'in daha çok para ödemesi için "devredeymiş" gibi davranılması sağlandı. Bu da Real'in elini çabuk ve bonkör tutmasına neden oldu.

Fakat vurguladığım gibi; düşük ihtimal. Zira Arda'nın menajeri aynı zamanda Courtois'nın da menajeri ve Real Madrid ile papaz olmak istemeyeceği gibi, Barcelona'yı da böyle bir iş için kullanması kolay olmazdı. Ayrıca Barcelona olarak böyle bir gündeme dahil olup, "Real Madrid'e topçu kaptırmanın" maliyeti, rakibinizin ödeyeceği ekstra ücretten daha büyük kayıp olabilir.

O zaman ikinci senaryom devreye giriyor. Arda'nın menajerinin İspanya bağlantıları, medyada çok fazla haber üretilmesini sağladı. Bu da Barcelona'nın bir yoklama çekmesine neden oldu. Fakat tüm o haberler esnasında Barcelona'nın Arda'yı transfer edemeyeceğini hepimizi biliyorduk. Zira kulüp değil bonservis ödediği oyuncuyu; bedavaya aldığı İlkay'ı bile listeye yazdıramama tehlikesini yaşıyor. Yani bu operasyonu bitirebilecek maddi gücü yoktu. Gerçi burada da yedek alternatif, Fenerbahçe'de bir sene kiralık oynama düşüncesi, devreye girebilirdi. Fakat bu da Arda ve ekibi için seçenek olmaktan çoktan çıkmış gibiydi.

Şurada konuyla ilgili bir teori daha var, meraklısına onu da bırakıp yola devam edelim.

Yani Real Madrid ve Arda'nın kaderi çoktan yazılmıştı. Ya da yazdırılmıştı. Peki bu iyi bir sonuç verir mi? Bekleyip göreceğiz.

Yine de bu yazdıklarımızdan "Arda, menajer şişirmesi" gibi bir anlam çıkmasın. Fakat onlar açısından başarılı bir operasyon olduğu da gerçek. Sonuçta Süper Lig'deki oyuncuyu, doğrudan Real'e götürmek, bitmiş bir kariyeri (menajeri için) yeniden canlandırabilir. Arda da; son dönemde Bellingham, Rodrygo, Endrick, Vinicius, Camavinga, Valverde gibi oyuncuları transfer eden ve gelecek 10 yıla damga vuracak bir takım yaratmaya çalışan Real Madrid'in politikasına daha çok uyuyor. Hatta Pedri ve Gavi gibi evlatlarına takım kuran Barcelona'dan daha çok uyuyor. 

Fakat yine de oyuncu için en doğru adres orası mı emin değilim. Tam da bu noktada Arda'nın eksiklerinden bahsetmek gerek. Aslında amaç onu eleştirmek değil. Fakat şu an Türk spor içeriklerini okuyunca - dinleyince, elimizde kusursuz bir futbolcu var gibi gözüküyor. Oysa Arda'nın bazı eksikleri Süper Lig'de bile ortaya çıktı. Temposu düşüktü, bazı büyük maçlarda söndü, fiziği de halen çok yetersiz. Bunlar büyük sorunlar değil elbet. Hallolmayacak işler de değil. Öylesine kusursuz bir tekniği bulmak her şeyden daha zor zaten. Tempo yüklenir, fizik gelişir, mental güç artar. Fakat insanın aklına şu soru geliyor. Bu çocuk, Real Madrid'de ilk etapta forma bulamazsa ülkede yaşanan hayal kırıklığı ve çocukta oluşacak üzüntü kolay tamir edilir mi?

Hele hele acımasız sosyal medya terörü kapıda beklerken. Arda'nın Real'de üst üste üç maç oynamaması onu Türkiye'nin internet platformlarında "yerli Messi"den "çöp"e taşımaya yetecek. Peki bu Arda'nın umrunda olur mu? Bilmiyoruz.

Tabi bir yandan bu tip eleştirileri, kötü günleri, zaman zaman çöküşleri görmesi de iyi bir eğitim süreci olabilir. Tam da bu noktada Türkiye'de kalmasının ne kadar kötü olacağını bir kez daha hatırlıyoruz. Hatırlayın Galatasaray ile oynadıkları son maçı. Dünya derbisinde, Fenerbahçe'nin en iyi oyuncusu olan Arda ıslıklandı, rakip stoper ona omuz attı, sert bir atmosferle tanıştı. Ertesi gün Fenerbahçeli taraftarlar, bunların ne kadar kötü olduğundan bahsediyordu. Oysa tam tersiydi. Camp Nou deplasmanına çıkınca da kimse ona iyi davranmayacak (Belki daha çok saygı duyulur o ayrı). Fakat dünyada kimse ona, kendini yere attığı maçtan sonra "Olur böyle şeyler" diyen Cenk Tosun ve Mert Günok abileri gibi davranmayacak.

Yani her türlü Arda'nın buradan çıkması iyi bir tercih. Devamını kestirmek ise çok zor. Tahmin yapmak imkansız. 18 yaşındaki bir çocuktan bahsediyoruz. Bu çocuk İspanya'da bir kıza aşık olabilir ve her şey ters gidebilir. Ya da tam zıttı; takım içinde çok iyi bir rol modeli bulur ve o rol modeli ona hayatı ve futbolu öğretir. Ya da fiziği gelişir, ya da gelişmez. Arda'nın üç sene sonra hangi pozisyonda ustalaşacağı bile belirsiz.

Zaten bizi heyecanlandıran kısım da burası. Bir karakter yola çıktı ve hep beraber onun yolunu izleyeceğiz. İyi de olabilir kötü de bitebilir. Fakat en azından buranın artık klişeleşmiş hikayelerinden biri daha çıkmayacak önümüze. Bütün sonlar, alıştıklarımızdan farklı olacak.

Salı, Haziran 20

Barcelona - Sofya Uçuşu

Hiç akla gelmeyecek insanların, onlarla hiç yan yana gelmeyecek yerlere gitmesini seviyorum. Transfer dönemlerine dair en büyük beklentim de bu tip hikayeleri duymak.

Şu an henüz yazın başı. Çok fazla imza düşmedi önümüzde, düşenler de az çok tahmin edilebilir olanlardı. Joselu'nun 33 yaşında küme düşen Espanyol'dan Real Madrid'e dönmesi kesinlikle çok iyi hikaye. Fakat o hikayenin taçlanması için sezonun başlamasını bekleyeceğiz ve Joselu'yu sahada izleyeceğiz.

Şu anda ise benim favorim bir teknik direktör hamlesi. Aslında teknik direktör de sayılmaz. Barcelona'nın 90'lardaki kaptanı Jose Mari Bakero, yaklaşık 10 yıldan beri kulübün scout bölümündeydi. Bu yaz radikal bir karar aldı ve teknik direktörlüğe döndü. Üstelik daha radikali, tercihini Bulgaristan'dan yana kullandı. Oysa bir-iki sene önce adı Lokomotiv Moskova gibi biraz daha ciddi takımlarla anılıyordu. Oraları tercih etmedi, üç sene sonra Avrupa futbolunun en formsuz ülkelerinden birinin en başarıdan uzak başkent takımına adım atacak.

Aslında Bakero, bir dönem teknik direktörlük yapmış ve o zamanlar da farklı ülkelere gitmişti. Lech Poznan (Polonya) bunlardan biriydi. Fakat Polonya'da İspanyol bir teknk direktörün olması çok abes değil. Sonrasında bir de Peru yaptı. İspanyolca'dan dolayı o da bir nebze kurtarıyordu.

Tabi ki ikisi de ilginç tercihlerdi. Fakat Slavia Sofia daha da şaşırtıcı oldu. Bakero ve Bulgaristan dediğimizde aklımıza ilk olarak Bulgar kulüpleri gelmezdi herhalde. Stoichkov daha çok öne çıkabilirdi. Acaba işi de o mu bağladı eski takım arkadaşına?

Tabi ki değil. Ya da şöyle belirtelim; Bakero'nun Slavia ile tek bağlantısı eski takım arkadaşı değil. Jose Mari'nin 1999 doğumlu oğlu Jon; 2022 yılında Slavia'da oynamıştı. Babadan oğula nesil bunlar yani..,

Öte yandan Bakero'nun futbolculuğunu hatırlamayanlar olabilir. Bizim çocukluk dönemimizin en iyi 2-3 takımından biriydi Barcelona. Bakoer da o takımın kaptanıydı. Üstelik bir Basklı olarak bandı koluna takıyordu. Galatasaray'ın ilk Şampiyonlar Ligi sezonlarında karşımızdaydı. Karizmatik, olgun ve çok temiz ayaklıydı. İspanyol orta sahalarına karşı sempatimi başlatan isim olabilir.



Pazartesi, Haziran 12

Kalite, Heyecan ve Duygular

Bir futbol maçının heyecanını ve dramasını adı belirlemez. Yani en üst seviyede oynanan maçlar, size bol kalite vadedebilir belki ama bu, bol dramanın, yüksek tansiyonun ve duygusal gelgitlerin garantisi değildir.

Cumartesi gecesi izlediğimiz Şampiyonlar Ligi finali mesela. Tarihin en iyi takımlarından biri, tarihin en ciddi ekollerinden biri ile karşılaştı. Heyecan beklentimiz vardı ama finallerin adresi olarak gösterebileceğimiz İstanbul bile kurtaramadı. 1-0'a tatmin olmaya çalıştık.

Son yıllarda üst düzey futbolda drama ve heyecan bulmak eskisi kadar kolay olmuyor. Oysa aşağılar öyle değil. Avrupa'nın orta sınıf ligleri ve alt ligler sıklıkla futbolun eski saf halini anımsatan maçlara sahne oluyor.

Cumartesinin sıkıcı finalinden pazar gününe uzanıyoruz.

İspanya'nın üçüncü liginde bir play-off maçı. Final bile değil; çeyrek final. Üstelik ilk maç da öyle heyecan fırtınası içinde geçmemiş.

Bir zamanların La Liga şampiyonu SuperDepor, pandemi senesinde (2020) averajla ve biraz da katakulliyle veda ettiği Segunda'ya dönmek için sahaya çıkıyor. Rakibi yan gruptan Castellon.

Deportivo La Coruna sezona, gruptan direkt çıkma; yani liderlik, hedefiyle başlamıştı. Fakat türlü sakatlıklar, şanssız iç saha maçları (kayıplar) ve tabi ki kader maçlarındaki yetersiz oyunuyla bu şansını kaybetti. Play-off'tan şansını zorlayacaktı.

Castellon ile oynanan ilk maç öncesinde, şehrin ne kadar inandığını gösteren videolar sosyal medyadan önümüze düştü. O inancın sonucunu sadece 1-0'la alabildiler.

Rövanş deplasmandaydı. Ve maç nefes kesti.

Önce statüyü anlatalım. Bizim 2.Lig'de de iki grup var ve play-off'a katılan takımlar kendi gruplarındaki rakipleriyle karşılaşır. Ondan sonra da grupların kazananları final maçında kozlarını paylaşır.

İspanya'da ise yan gruptaki takımla oynuyorsunuz. Öte yandan ikili eşleşmelerde deplasman golü kuralı artık geçersiz ve uzatmalar sonunda maç penaltılara gitmiyor. Oysa ben tam tersini tercih ederdim; uzatma olacağına penaltılar olsun. Zira yarım saatlik uzatmaların çoğu, dünkü maçın aksine aynı tadı vermiyor.

Sonuç olarak zurnanın "zırt" dediği yer de burası. Peki uzatmada eşitlik bozulmasa ve penaltılar da yoksa kazanan nasıl belirleniyor? Sezon içinde sıralamada daha üstte yer alan takım tur atlıyor.

Castellon - Deportivo maçına ev sahibi çok hızlı başladı. 31. dakikada 2-0'ı buldu. Bu da turu geçmesine yarayacak sonuçtu. Fakat Depor, her iki yarıda birer gol bularak skoru 2-2'ye getirdi.

Gollerden birini atan, diğerinin de asistni yapan solak Lucas Perez'e ayrı bir parantez açalım. Adı tanıdık gelebilir. Zira kendisi Arsenal, West Ham United gibi takımları görmüş Lucas Perez'in ta kendisi. Bu sezonun ilk yarısında da Cadiz formasıyla La Liga'daydı. Fakat Coruna doğumlu santrfor, doğduğu şehrin takımının kendisine ihtiyaç duyduğunu hissederek devre arasında şehrine döndü. 19 maçta sekiz gol atarak da önemli bir katkı verdi.

2-2'lik skor Coruna'ya yarıyordu. Fakat maçın son anlarında işler değişti. Castellon 90'da golü buldu. Daha da kötüsü yedi dakikalık uzatma bölümünün beşinci dakikasında Coruna kalecisi Juan Mackay (Roy Makaay ile bir alakası yok), ceza sahası içinde topa sahip olduğu bir anda rakip oyuncuyu yere devirmeyi tercih etti. Bu da bir penaltı ve kırmızı kart demekti.

Castellon işi bitirmeye çok yaklaşmıştı. Zaten işi o noktaya getiren de yine Mackay'dı, zira yenilen ilk iki golde de fahiş hataları vardı (Real Madrid alt yapısından çıkan Jaime Snchez de ona eşlik eti). Fakat Castellon, bu sefer ikramı geri çevirdi ve penaltı vuruşunda topu auta atmayı başardı. Deportivo'nun şansı devam ediyordu ama kalan yarım saati Mackay'ın gereksiz hareketi yüzünden 10 kişi oynamaya devam edeceklerdi. (Mackay maçın ardından sosyal medya hesaplarını kapatmak zorunda kaldı).

Buna rağmen mavi-beyazlılar golü buldu. Kuki skoru 3-3'e getirdi. Yarı final bileti bir kez daha Depor'a geçti.

Fakat Castellon 10 kişi kalan rakibine bir gol atmayı başardı. Skor 4-3 olmuştu. 120 dakika da böyle sona erdi. Peki turu kim atladı?

Deportivo kendi grubunu dördüncü sırada bitirmişti. Castellon ise üçüncüydü. Bu da yola devam edenin Castellon olduğunu gösteriyordu. Fakat bir diğer açıdan bakınca haksızlık iddiasında bulunabilirdik. Zira Deportivo sezon boyunca 67, Castellon ise 62 puan toplamıştı. Üstelik Deportivo'nn grubu daha zordu. Madem böyle bir mantık vardı, daha çok puan toplayanı ilerletmek gerekirdi.

Olan oldu. İspanya futbolunun kurallarını tam da şu anda değiştirecek değiliz zaten. Draması dolu bir maçın sonunda SuperDepor, yine süper günlerinden uzak kalmaya devam etti. Ezeli rakibi Celta Vigo'nun ikinci takımı ile aynı ligde kalmaya devam etti.

Oysa şehir tıpkı ilk maçtaki gibi çok inançlıydı hem tura hem Segunda'ya dönmeye. Riazor'da ve şehir meydanlarında dev ekranlar kurulmuştu. Çocuk, genç, yaşlı, 7'den 70'e herkes maçı takip etti. Olmadı. Valencia yakınlarında küçük bir şehir olan ve ambleminde yarasa olan Castellon yola devam ederken Galiçya'nın en önemli şehrinin takımı aşağıda kalmaya devam etti. Bize de; onlarca maç izlediğimiz sezonda aradığımız heyecanı bulduğumuz bir alt lig müsabakası anısı kaldı.

Bu dramaların sonunda kazananlar yola devam eder ama kaybedeneler de bizim desteğimizi kazanır. Haliyle Los Turcos ile aramdaki bağ biraz daha güçlendi. 

Önümüzdeki sene her şey daha farklı olacak. 



Çarşamba, Haziran 7

Derin



1993-94 sezonu...

İspanya La Liga'da Barcelona ve Deportivo la Coruna şampiyonluğa çekişiyor. Sezonun son haftasına lider giren Depor, Valencia'yı yenerse şampiyon olacak. Barcelona ise kazanması halinde rakibinin puan kaybını bekleyecek.

Maçlar aynı saatte başladı. Barcelona iki kere yenik duruma düşmesine ve ilk yarıyı geride kapamasına rağmen son 20 dakikadaki üç golüyle maçı kazanmasını bildi. Deportivo için ise işler iyi gitmiyordu. Valencia kilidini bir türlü açamadılar. Karşılaşma 0-0'a kilitlendi. Buna rağmen son dakikada bir penaltı kazandılar. Fakat penaltıyı kullanan Miroslav Djukic, topu filelere gönderemedi. İspanya futbol tarihinin en büyük trajedilerinden biri o gün gerçekleşti. Günlerden 14 Mayıs'tı.

Bir gün sonra Bursaspor'u 2-0 yenen Galatasaray, Süper Lig şampiyonu oldu.

2001-02 sezonu...

Bundesliga'da Borussia Dortmund, Bayer Leverkusen ve Bayern Münih şampiyonluğa çekişiyor. 

Sezonun muhteşem takımı Bayer Leverkusen üç kulvarda yoluna devam ediyordu. Almanya Kupası ve Şampiyonlar Ligi'nde finale çıkmıştı. Ligde de sondan bir önceki haftaya lider girmişti. Önündeki Nürnberg (küme düşme hattındaydı) ve Hertha Berlin maçlarını kazanması ona yeterdi.

Fakat planlar tutmadı. Nürnberg'e 1-0 yenilip liderliği kaptırdılar. Ertesi hafta da herkes kazandı, yani Leverkusen kaybetti. Bir daha da şampiyonluğa hiç o kadar yaklaşamadılar. Hatta o maçın ardından Şampiyonlar Ligi finalini ve Almanya Kupası'nı da kaybettiler. Her şeyin başladığı gün o gündü. Günlerden 27 Nisan'dı.

Bir gün sonra Kocaelispor'u 2-0 yenen Galatasaray, Süper Lig şampiyonu oldu.

2011-12 sezonu...

Diğer hikayelerden biraz daha farklı ama kalbi zayıf olanların zorlandığı bir gün.

Manchester City, 44 senedir hasret kaldığı şampiyonluğa 90 dakika uzaklıkta. Kazanmak için sahaya çıkıyor. Premier Lig'de sezonun son haftası, rakip vasat QPR. Puan durumunda City ve Manchester United aynı puanda ama averaj City'den yana. QPR karşısında kayıp yaşamazsa şampiyon City, tökezlemesi durumunda United kazanacak kupayı.

İşler iyi de başlıyor. City öne geçiyor. Fakat ikinci yarının başınca QPR beraberliği yakalıyor, ardından da öne geçiyor. Üstelik United da 1-0 önde Sunderland deplasmanında. Etihad'da 90 dakika halen 2-1 devam ediyor. Uzatma tabelası 5 dakikayı gösteriyor. City'nin talihi de bundan sonra dönüyor. Beraberliğin bile yetmeyeceği maçta beş dakikaya iki gol sığdırıyor ve şampiyon oluyor. Manchester City için tarihi bir gündü ama aynı zamanda Premier Lig'de unutulmaz bir 90 dakikaydı. Günlerden 13 Mayıs'tı...

Bir gün önce Fenerbahçe ile 0-0 berabere kalan Galatasaray, Süper Lig şampiyonu olmuştu.


2022-23...

Yine Almanya'dayız. 21 sene önce şampiyonluğu son anda kazanan Borussia Dortmund bu sefer senaryoyu tersten yaşıyor. 33. haftada Bayern'in puan kaybıyla liderliği eline geçiriyor. Son hafta maçını kazansa şampiyon olacak. Fakat olmuyor. Bayern de son dakikada kazanıyor. Ligin düğümü bir 27 Mayıs günü çözülüyor. Borussia Dortmund son hafta şampiyonluğu veriyor.

Üç gün sonra (seçim olmasa bir gün sonraydı) Ankaragücü'nü 4-1 yenen Galatasaray Süper Lig şampiyonu oldu.

Çarşamba, Nisan 12

Birden Fazla Doğru


Premier Lig'i çok fazla izlemiyorum. Hatta belki de bu sene izlediğim nadir maçların hiçbirinde ekranda Manchester City yoktu.

Yani Erling Haaland'ın City'e katkısını değerlendirecek konumda değilim. Fakat İngiliz medyasındaki tartışmalar çok hoşuma gidiyor.

Aslında olay şu:

Manchester City, Pep Guardiola ile özdeşleşen futbolu uzun zamandır çok üst düzey bir şekilde oynuyor. Bu sayede İngiltere içinde kupalar da kazanıyor. Fakat o istenen Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu bir türlü gelmedi. Bu noktada Guardiola'ya yapılan en büyük eleştiri, "gerçek bir santrfor" ile oynamamasıydı. Bir Benzema, bir Lewandowski, bir Suarez gibi oyuncusu yoktu. Bu yüzden o muhteşem oyunu ceza sahası içinde taçlandıramıyor, sonucu alamıyordu. Görüş buydu yani..

Geçtiğimiz yaz beklenmedik bir olay yaşandı. İdeallerinden taviz vermeyen ve bu nedenle "inatçı" olarak etiketlenen Guardiola, transfer piyasasının en gözde ismi olan Erling Haaland'ı transfer etti. Norveçli, o tanıma uyan gerçek bir santrfordu. Barcelona'ya imza atması bekleniyordu. Olmadı. Adamı kapan Manchester City oldu.

İlk başlardaki beklenti, ilk sezonun biraz alışma dönemi olacağı şeklindeydi. O da gerçekleşmedi. Adam zaten babasından dolayı İngiltere doğumlu. Havasına suyuna alışık. Şu anda geldiğimiz noktada 39 maçta 45 golü var. Makine gibi çalışıyor. Ben izlemiyorum ama "Haalandmania"dan uzak kalmak mümkün değil. İlla önümüze düşüyor. Haftanın iki gününde gol atıyor adam. Haliyle devamlı gündemde...

Buna rağmen bazı yorumcular, Haaland'ın çok iyi bir oyuncu olduğunu kabul etmekle beraber, City'e zarar verdiğini iddia ediyorlar. Bu görüşün başını da eski Liverpool oyuncusu Jimmy Carragher çekiyor. Bunun için ufak bir dayanağı da var. Haaland'ın ligde oynamadığı iki maçtan birinde Manchester City, Leicester deplasmanından üç puan çıkardı, diğerinde Liverpool'u 4-1 mağlup etti. FA Cup'ta Chelsea'yi elerken Haaland kadroda değildi ama Lig Kupası'nda Southampton'a elendiklerinde ilk 11'deydi.

Carragher'a göre, Pep'in futboluna tam olarak uymuyor Haaland. Sonuç alınıyor ama katalizörler eşleşmiyor. Üstelik Carragher'a destek çıkanlar da oluyor. Yani öyle bir "deli saçması" olarak da bakılmıyor. Zaten Carragher da tabloid basın yorumcusu da değil.

Yine de ben bu noktada bir görüş sunamıyorum. Bunlar benim tezim değil. Maçları da izlemedim zaten. Fakat tartışmalar hoşuma gidiyor.

Dünyanın en iyi teknik direktörünün takımını forveti yok diye eleştirdik yıllarca. Sonra adam gitti dünyanın en formda santrforunu aldı. Takıma da monte etti. Bu santrfor gelir gelmez gol rekorlarını kırdı.

Sonra çıkıp "Aslında City o yokken daha iyi" diyebiliyorsunuz. İşte futbol böyle bir şey. Birden fazla doğru var. Ya da birden fazla cümleyi doğru sanmanız mümkün. Her türlü görüş temellendirilebilir ama en doğru görüş değil skor tabelası nihai kazanan olur.

Bu arada ben de katılıyorum bu yoruma, zira bizim tarafımız Mbappe... Kesin Haaland bozuyordur takımı!

Cuma, Mart 31

O Bir Milanlı



Öğrenmenin yaşı yok...

Bazen ne kadar çok ilgi duyarsanız duyarsanız, bir şeyleri ıskalamanız mümkün oluyor. 90'larda da kısıtlı kaynaklarla Avrupa futbolunu takip etmeye çalışırdım. Milan'ın 90'larını iyi bilirim. Brian Laudrup'u çok beğenirim. 

Brian Laudrup'un Bayern'de oynadığını biliyordum. Fiorentina'da oynadığından haberim vardı. Hatta takım küme düşmüştü ve kötü bir sezondu. Daha sonra Rangers'ta onu tanıdım. O yıllarına yetiştim yani. Müthiş bir top sürme yeteneği vardı. Çok zarif bir oyuncuydu. Sonra yeni yeni transferde para saçan Chelsea'ye transfer olmuştu. Orada pek tutunamadı ama zaten yaşlanmıştı.

Bunların hepsi tamam. Fakat beni şaşırtan son bilgi başkaydı. Yeni bir bilgi. 90'ların en özel orta sahası neden düşük profil takımlarda kaldı diye merak ederdim her zaman. Ağabeyi Michel gibi hem Real hem Barcelona yapamamıştı ama en azından bir dev görebilirdi. Meğer Brian Laudrup, en şaşaalı döneminde Milan'a gitmiş.

Dün öğrendim bu bilgiyi. Ya da zaten biliyordum ama binlerce bilgi atınca kafaya bu çıkmış zamanla. 

1993-94 sezonuymuş. Yani Milan'ın finalde Barcelona'yı 4-0 yenerek Şampiyonlar Ligi'ni kazandığı dönem. Laudrup çok az maç oynamış o sezon. O kadrodan herhangi birini kesmek kolay değildi zaten. Yabancı kuralı da işini zorlaştırmış olabilir.

Süre aldığı 15 maçın 12'sinde Milan ya gol atamamış ya da sadece tek gol atabilmiş. Barcelona'ya dört gol atabilen bir takım için kötü bir istatistik. Demek ki gerçekten bekleneni verememiş.

Zaten mesele bu eğil. Acaba bilmediğimiz daha neler var?

Perşembe, Mart 23

Son 10 Numara


Gerard Pique... 2010 Dünya Kupası'nı kazanan İspanya'nın en önemli futbolcularından biriydi. Barcelona formasıyla bayrak adamlığa kadar ulaşmıştı. Dünya futbolunda stoperin tanımını değiştirmişti.

Geçen senenin sonuna kadar Barcelona'daydı ama artık tartışılıyordu. Yaşlanmıştı da. Vedası yakındı. Bir gün ansızın futbolu bıraktı. İçinde bulunduğumuz sezonun günlerinden birinde, bir kasım gününde. Kazandığı Dünya Kupası'nın arasına girmeden hemen önce...

1 Kasım günü Şampiyonlar Ligi maçına çıktı, ardından vedasını açıkladı, 5 Kasım günü son kez Camp Nou'ya çıktı. Her şey bir anda oldu. Sezon planlamasında yer alan bir oyuncu, eskisi kadar çok olmasa da, oynayabilir vaziyetteyken bıraktı futbolu.

Tabi ki Pique'nin başka planları vardı. O artık bir iş insanıydı. Yarattığı Kings League, bir modadan daha fazlasına dönüşebilir ve ileride ondan daha çok bahsedebiliriz.

Fakat onun vedası görülmemiş bir şekildeydi. Nadirdi. Ama bu sefer aynı sezon içinde; bu sefer Mesut bıraktı. Nadir olan durum, son beş ayda iki kez yaşandı.

Tabi ki her iki oyuncunun ortak yönleri de var farkları da... Mesut artık o eski seviyesinden çok uzaktı. Üstelik uzağa düşmesi de yeni değildi. En az dört senedir yoktu. Sahada görülüyordu ama o görünen Mesut Özil değildi.

Oysa bir zamanlar Ronaldo ve Messi'den başka birini izlemek isteyenlerin başvurduğu adresti Mesut. En azından benim için öyleydi. "Normal olanların en iyisi"ydi.

Pique ile de karşılıklı çok oynadılar. Real - Barcelona rekabetinin son iyi zamanlarıydı o yıllar. Zaten Mesut bir Real futbolcusu kalacak akıllarda. Arsenal'de daha çok sezon geçirmesine, Dünya Kupası'nı Arsenal'deki ilk sezonunun ardından kazanmasına rağmen. Çünkü Mesut'un Real dönemi bir futbolda izlediğimiz sanat gösterilerinden biriydi. Muhteşemdi. Son 10 numaraydı belki de. Ronaldo'yu santrfor yapan isimdi hatta. Sol ayağına mancınık, sağ ayağına mıknatıs takarak çıkardı sahaya.

Bu tip övgülere mahzar olan çok oyuncu vardır. Bir şekilde kariyerlerinin sonunda sallantı geçirmiş olabilir ama hepsi bir şekilde kıyıya sakince yanaşmasını başardı. Ronaldo, Ronaldinho... O sallantılı kariyer sonları genelde Güney Amerikalılara denk gelir zaten. Nasıl bir Alman'a denk gelebilir? O Alman, Zonguldaklı olunca iş değişiyor işte...

Dünya Kupası'nı da kazanan çok oyuncu vardır tarihte. Bazıları tesadüfen denilebilecek bir şekilde kadroda yer bulmuştur. Fakat Pique ve Mesut başkaydı. Onlar en yüksek seviyeye çıkmış ve uzun süre kalmış oyunculardı. Mesut da Pique'den farklıydı. Sonuçta bir 10 numaraydı. Cambazdı. Sanatçıydı.

Sezon devam ederken futbolu bıraktıklarını açıkladılar. "Sezon sonunda futbolu bırakacağım" duyurusu değildi yani, bir anda bitirdiler her şeyi. Sıkıldılar. Tak etti bir anda bu, ömürleri boyunca oynadıkları ve büyük kısmında çok iyi oynadıkları oyun. Pique'nin başka planları vardı gerçi. Onun kafada bitmişti futbol...

Futbol ise önce Mesut'u bırakmıştı. Çok önceden bırakmıştı. Mesut didinse de olmuyordu, olmayacaktı. Arsenal tercihine yanlış demek biraz haksızlık ve sonuç odaklı olur. O Real günlerinin üzerine bir Premier Lig yakışırdı. Almanya Milli Takımı'nı bırakması da doğru bir duruştu. Fakat sonrasında hep yanlış kararlar geldi Mesut'tan. Belki de en doğru karardı dünkü. Fazla uzatmamalıydı zira fazla uzamıştı!

Yine de futbol tarihine damga vurmuş insanların sahneden böyle çekilmesi beni üzüyor. Bir veda turu yaparak çıkmaları gerekirdi son sezona. Kobe'nin NBA'de yaptığı gibi mesela. Gerçi Mesut için şartlar buna uygun değildi. Veda turu bile tribünleri gezerek olurdu anca. Yine de; tatsız oldu işte...

O kariyere, o sol ayağa, o paslara hiç yakışmadı. 

Buraya gelen Mesut değildi. Yüzünden belliydi mesut olmadığı.... Belki böyle avutabiliriz hikayeyi. Son sayfaları yırtarak. 2014'ten sonrasını keserek. Kurtarır mı? Bernabeu'ya bıraktığı iz her şeyi kurtarmaya yeter sanki...

Salı, Mart 21

Son Sekiz

Şampiyonlar Ligi kuralarına bir bakalım.

Bir taraf alev alev yanıyor, diğer taraf bir başka...

Manchester City, Real Madrid, Chelsea ve Bayern Münih'ten üçü finali göremeyecek. Açıkçası artık finalde bir Real Madrid görmekten sıkıldım. Bu sezonun Bayern Münih'i de çok verimli değildi. Gerçi Bayern'e böyle derken, Chelsea'den olumlu bahsetmek adaletsiz olur. Fakat adamların finale çıktıkları her sezonda hoca değiştirdiklerini düşününce (2012 Boas - Di Matteo / 2021 Lampard - Tuchel) ve ligde beraber gittiklerini düşününce insan ister istemez bir "acaba" diyor...

Bu sezon Pep Guardiola kupayı kazanırsa hepimiz rahatlayacağız. Yani hayranı değilim, sıkı takipçisi değilim ama onun gibi bir hocanın Şampiyonlar Ligi şampiyonluğundan bu kadar yıldır uzak kalması da futbolun bir ayıbı gibi. Bence City ile bir kupa hak ediyor. Yine de ilk tercihim olmaz. Fakat bu dörtlüden ilk sıraya onları yazarım.

Diğer dörtlü, biraz düşük seviye kalıyor. Yine de bizim gönlümüz burada yatıyor. Benfica, Napoli, Inter ve Milan dörtlüsünden birinin final görmesi değişik olacak.

Benfica 1990'dan beri final göremedi. 1990'da Milan'a yenilmişlerdi. Bir kez daha yolları kesişebilir. Milan ise 2007'den beri burada yok. 2007'de tarihin en çok final oynayan ikinci takımıydı. Gerçi halen öyleler ama 2007'de Real ile aralarındaki fark sadece bir finaldi. Kapanabilir gibi duruyordu. Şimdi ise fark altıya çıktı.

Napoli'nin zaten daha önceden hiç finali yok. Finali en taze gören takım Inter bile 2010'da çıktı buraya. Eğer Inter, Benfica'yı yenerse bir İtalyan'ın İstanbul'a geleceği kesinleşecek. Diğer tarafta da iki İngiliz olduğuna göre; 2005'te olduğu gibi bir kez daha bir İngiliz-İtalyan finaline ev sahipliği yapmamız en yüksek ihtimal...

Benim bu dörtlüden tercihim İtalyanlardan ziyade Benfica. Napoli zaten yıllar sonra ligi kazanacak. Onlara o coşku yeter. O coşkunun devamında da buralar da oynamayı bir alışkanlık haline getirebilir. Inter'e karşı ekstra bir samimiyetim yok. Milan'ı severim. Final dünyanın başka yerinde olsaydı onları isteyebilirdim ama İstanbul'da bir final daha izleme imkanım olursa, bir kez daha Milan'ı görmeyi tercih etmem. Değişik bir takıma denk gelelim. Benfica da zaten çok iyi bir baş altı ekip. Buralara üç büyük lig ve Bayern ile PSG dışından biri gelirse çok şaşırıyor ve seviniyoruz. Üstelik Benfica buraya kadar da şansa gelmedi. Çok iyi oynayan bir ekip. Hak ediyorlar yani finali...

Bu sekizli; aynı zamanda çok fazla hikaye potansiyeli de barındırıyor. Mesela bir Real-Milan eşleşmesi Carlo Ancelotti açısından ilginç olur. Veya yarı finalde Milano derbisi. Ya da yarıda geçen seneden ve son 15 seneden kalan bir Real - Guardiola... Onlara da zamanla bakarız.

Şu an elimizde Bavyera'ya dönecek bir Pep Guardiola ve geçen seneki geri dönüşün devamı olan bir Real - Chelsea var.... O hafta gelince belki eşleşmeler özelinde daha yakından irdeleriz.

Ama şimdilik temennim belli.  Umarım TV 8.5, Milan - Napoli maçlarını verir...

Perşembe, Mart 16

Savaşçı Yetenek


8 numara

Bayrak adam

Adı savaşçı

Kendi yetenekli

Kupa kazanamadı ama çok sevildi

Çarşamba, Mart 15

La Combi Barcelona

Barcelona en sevdiğim takımlardan biri olmadı. Nedenini bilmiyorum ama tahminim 1990'larda Şampiyonlar Ligi'ndeki eşleşmelerdi. Çocuk aklımızla, o zamanki rakiplere soğuk bakmış, hatta ciddi bir şekilde nefret etmiştik. O da bir şekilde bilinç altımızda kaldı. Benzer duygular Manchester United için de geçerliydi mesela. Juventus'u saymıyorum bile, o bilinç altını da aştı...

Yine de o zamanlarda Barcelona'nın saygı duyduğum bir özelliği vardı. Formasına reklam almıyordu. Tıpkı Athletic Bilbao gibi; kendi kültürünün önemli bir sembolü olarak formasını görüyordu ve orayı sponsorlara ayırmamaya inat ediyordu.

Tabi ki futbol ekonomisi bu direnmeyi bir yerde engelleyecekti. Geçişi Unicef ile yapmışlardı. Biz yutmamıştık ama en azından Barcelona taraftarı "Kutsal bir görev, sosyal sorumluluk" diyerek durumu kabullenmişti. Sonra Katar Havayolları'ndan Spotify'a uzanan bir süreç gerçekleşti. Formanın yazısızı olduğu zamanlar, sanki ilk çağlar kadar uzak. Oysa 15 seneden daha fazlası değil...

Fotoğraftaki isim, meşhur şarkıcı Rosalia. Üzerindeki, Barcelona'nın önümüzdeki El Clasico'da giyeceği forma. Formanın üzerine yazan Motomami, Rosalia'nın bir sene önce çıkan albümünün adı.

Tamam kızımız Barcelona taraftarı, o sayede kulübün yüzü olabilir. Fakat formaların önü artık bu şekil işlere mi ayrılacak? En popüler olan formanın önünü mü kapacak? 

Türkiye'de yıllar önce, sponsorluk emekleme dönemindeyken oluyordu bunlar. Bir maçlığına Samantha Fox konserinin reklamı ile çıkan Altay gibi örnekler mevcuttu. Fakat 40 sene öncesinden bahsediyoruz.

Sponsorluğun fersah fersah önümüzde olduğu Avrupa'da bir kulüp, 40 yıl önceki Türkiye'ye mi benzeyecekti? Şaşılacak bir durum. Tabi ki Barcelona, Altay'dan daha çok gelir elde etmiştir ama yine de içimize sinmedi. Barcelonalıları bilemem; acaba ne düşünüyorlardır.

Yine de kapıyı tam kapatmıyorum. Ergen değiliz sonuçta. Olur da hayatımızın bir döneminde Barcelona'da yaşarsak FC Barcelona taraftarı oluruz ve en azılı fanatik gibi savunuruz. Espanyol taraftarı olacak değiliz ya. Gerçi Camp Nou'da bilet bulmak da zor olur.

Başlığı merak eden olursa; Motomami albümünün şarkılarından biri La Combi Versace'ydi. Rosalia, kombinini değiştirmiş!

Bu arada tam bunları yazarken, Omuz Omuza kampanyasına yüklü miktar bağış yapan Trendyol'un Süper Lig kulüplerine bir maçlığına sponsor olacağı duyuruldu. Aslında bu bambaşka bir mevzu. Depremzedeler bağış mı yapıldı, yoksa bağış adı altında sponsorluk mu koparıldı? Bu sorunun cevabını başka yazılarda aramak lazım, zira Türkiye çok karışık. Futbol ve pazarlamanın dışına çıkmak gerekecek...

Zaten karışık olduğu için kendimize İspanya'dan takım bakıyoruz ya...

Perşembe, Mart 9

Lale Devri Sona Erdi

Paris SG ne derece bir Lale Devri yaşadı emin değiliz. Milyarlarca eurolar harcadılar, çok büyük kadrolar kurdular ve bir Şampiyonlar Ligi finali dışında bir şey üretemediler. Oysa bekledikleri Şampiyonlar Ligi kupaları ile dolu şatafatlı yıllardı.

Haliyle başlık biraz iddialı... Fakat bizim işaret ettiğimiz bu sefer kulübün kendisi değil. Kulüp zaten bir Lale Devri yaşamadı, yaşamadığı gibi de her zaman kötü sonuçların faturasını teknik direktörlere kesti. Hatta final oynatan Thomas Tuchel bile ertesi sezonun yarısı gelmeden cezalandırıldı. 

Yani o tarafta işler özetle şöyle ilerliyordu: Dünyaca ünlü futbolcular büyük paralar kazanmak için Paris'e geliyor. Keyifle futbol oynuyorlar. Her defasında Şampiyonlar Ligi'nden eleniyorlar. Ve günün sonunda teknik direktörler kovuluyor. Oyuncular da para kazanamaya devam ettikleri yeni sezonlara başlıyorlar.

Bu sefer ikinci turda Bayern Münih'e elenince, sanki işler değişecek gibi. Zira hem Fransız medyasında hem de diğer ülkelerin basınında büyük bir revizyondan bahsediliyor. Tabi ki teknik direktör Christophe Galtier'nin bundan muaf olacağını sanmıyoruz. Fakat bu sefer bir teknik direktör giderken, yanında diğerlerini de götürecek.

Lionel Messi'nin akıbeti çok belirsiz. Üç ihtimal var önünde. Ya Paris'te kalıp, kurulacak yeni ve daha bir rekabetçi takımın ( o hangisi olacaksa artık) lideri olacak. Bence bu ihtimal güçlü ama eğer Arjantinli Dünya Kupası'nı kazanamasaydı işler değişirdi. Messi, Aralık ayı sayesinde bir kez daha vazgeçilmez konumunda. Fakat bu ihtimalin de eski Messi zamanları kadar yüksek olduğunu da iddia edemeyiz.

İkinci seçenek, Messi'nin "yeter ulan" diyerek Avrupa'nın başka bir rekabetçi Şampiyonlar Ligi takımına gitmesi. Bu ihtimal ne yazık ki düşük. Ancak Barcelona ihtimali ile yeni bir hikaye kazanabilir ve oraya yönelebilir. Diğer kulüplerin Messi için kesenin ağzını açacağını sanmıyoruz. Yine de futbol her zaman sürprizlere gebedir.

Bir diğer ihtimal de Messi'nin kariyerinin son dönemini eksantrik bir futbol liginde geçirmesi. Bu da yüksek ihtimallerden biri. ABD, Arjantin, hatta Brezilya ciddi adaylar...

Neymar ise topun ağzındaki ilk isim. Bayern rövanşında yoktu. Bu da artık bardak taşıran damla oldu. Kritik maçların çoğunda sakattı. Paris SG kariyeri, Barcelona'yı arattı. Barcelona, onun döneminde dört sezonda tam 19 Şampiyonlar Ligi eleme turu maçına çıktı. Neymar bu maçların hepsinde sahadaydı. PSG'de ise altı sezonda 13 eleme maçına çıktı. Kaçırdıkları da bir o kadar. Yani sahadaki varlığı yüzde 100'den yüzde 50'ye düştü. Üstelik adamı bu maçlar için transfer etmişsin ama en ihtiyaç duyduğun zamanda yok. Haliyle Neymar için yolu sonu gözükmüş gibi. Basının da kendisine eleştirisi yüksek dozda.

Fakat basının eleştirisi sadece Neymar ile sınırlı değil. Donnarumma'dan Verratti'ye herkes eleştiriliyor. Eski futbolcu Jerome Rothen bile Verratti için "Yollayın Pescara'ya rahat rahat sigarasını içsin" tadında bir cümle kullandı. Sergio Ramos, Bayern maçlarında takımın ayakta kalan isimlerindendi ama ondan da dertli olan çok kişi var.

Eleştirileri en düşük tondan alan kişi ise Kylian Mbappe. Fakat onun da Paris'te çok kalmayacağı kesin gibi. Ona Fransa'dan çok eleştiri gelmedi ama İspanya basını adresi gösterdi. Bence günün en güzel manşetiydi.

Marca, adı sık sık Real Madrid ile anılan oyuncu için bir kez daha manşet attı ve bu sefer Bayern - PSG maçını kullandı:

"Eğer Şampiyonlar Ligi'ni kazanmak istiyorsan, biliyorsun..."




Çarşamba, Mart 8

Kralın Dönüşü

Artem Dzyuba, Ağustos ayında Süper Lig'e gelerek Adana Demirspor'a imza attığında bu yazıyı yazmıştım.

Çok şaşırmıştım ama esas olarak onun için daha da önce yazdığım bir yazıya referans yapmıştım. Onun için, "Süper Lig'de oynamamış en Süper Lig topçusu" ifadesini kullanmıştım.

Türkiye'ye yolu geç düştü. Zenit'te yedek kulübesine mahkum olması, onun yaşlandığının bir göstergesiydi. Ülke dışında bir yerde, o yaşta oynaması kolay değildi.

Çok iyi bir Dzyuba izleme konusunda şüphelerimiz vardı ama yine de çizginin her iki tarafına da düşme ihtimali eşti. Fakat ne yazık ki ilk oynadığı Fenerbahçe maçında gol atsa da devamı gelmedi. Süper Lig'de sadece dört maç oynayabildi ve Süper Lig'de oynamamış en iyi Süper Lig futbolcusu sıfatının altını dolduramadı.

Bu arada Dzyuba'nın Adana'ya alışamadığını ve o nedenle de performans veremediğini düşünüyordum. Sonuçta sahici bir 9 numarası olmadan oynayan Montella, onun kötü haline bile katlanabilirdi. Fakat geçenlerde denk geldiğim bir Emre Akbaba röportajında, Akbaba onun takımdaki en komik isim olduğunu belirtiyordu. Yani takımla havası da uymuş; ama bir şekilde olmadı işte...

Dzyuba, Adana'dan dönerken onun kariyerinin artık eskisi gibi olmayacağını düşünmeye başlamıştım.

Rusya Ligi'nde Lokomotiv ile sözleşme imzaladı. Lokomotiv de oldukça kötü günler geçiriyor. Küme düşme hattında yer alıyor. İyi sayılabilecek bir kadroya rağmen, sürpriz bir şekilde kabus dolu günler yaşıyor. Geçen sezon Galatasaray maçlarında da izlediğimiz iki hücum oyuncusu Rifat Zhemaletdinov ve Vitali Lisakovich, bu sezon düşüşteler. Zaten solak Lisakovich, alt lig takımı Rubin Kazan'a yollandı. Yani takımda bir kaos hakim. Yarım devre boyunca top oynamamış Dzyuba'nın bu takıma ne vereceği muallaktı.

Fakat aradan dönüşteki ilk maçta soru işaretleri ortadan kalktı. Adam Lokomotiv formasıyla oynadığı ilk lig maçında, Rostov karşısında hat-trick yaptı. Üstelik  1.96'lık adam, o üç golü de usta işi ayak vuruşlarıyla kaydetti. Lokomotiv, bu sayede Ağustos ayından sonra ligde ikinci kez maç kazandı. Daha önce alışık olmadığımız 7 numaralı forması, Dzyuba'ya uğurlu geldi.

Bundan sonrasını merak ediyoruz. Bakalım Lokomotiv'i ligde tutabilecek mi? Yani Rostov maçındaki goller Drogba'nın Akhisar deplasmanı mı gibi olacak yoksa Revivo'nun Bursa deplasmanı gibi mi?

Sezonun bitmesine daha 12 hafta var.  Sorunun cevabını merakla bekliyoruz.

Öte yandan Dzyuba, Rusya Ligi'nde üst üste dört sezonda hat-trick yaptı. Bunu başaran başka bir oyuncu var mı bilemem ama herhalde 30 yaşından sonra bunu başaran ilk oyuncudur.

Salı, Mart 7

9 Puan

 


Ruud Hesp, Abelardo, Frank de Boer, Rivaldo, Luis Enrique, Pep Guardiola

Phillip Cocu, Patrick Kluivert, Michael Reiziger, Sergi Barjuan, Luis Figo


Barcelona, Real Madrid'in dokuz puan önünde yer alıyor. Buradan şampiyonluk verir mi?

Sanmıyoruz...

Yukarıdaki kadro dokuz puan geriden gelip şampiyon olan son takım. Barcelona, o sezon Mallorca'dan şampiyonluk kapmıştı. Fakat dokuz puan geriye düştüğünde henüz sezonun 14. haftasıydı. Şimdi ise 14 maç kaldı. Yani aynı değil şartlar.

Önemli olan kimin şampiyon olacağı değil zaten. Bu maksatla nostaljik bir fotoğraf koyup eski günleri yad edelim işte...

Perşembe, Şubat 2

1-0'cı Xavi

Xavi'nin futbolculuğuna hayrandım. İnsanlar Messi-Ronaldo kavgası yaparken ben Xavi'den yana olurdum. Zaten çok garip bir tercih değildi, dünyanın en fazla saygı gören futbolcularından biriydi.

Barcelona'daki konumu ise daha başka seviyedeydi. O nedenle futbolu bırakmasıyla beraber "Gönüllerin teknik direktörü" sıfatına nail oldu. Bir gün Barcelona'yı çalıştıracağı kesindi. Bir kurtarıcı gibi inecekti şehre.

Laporta da başkan seçilince hemen onu getirdi. O dönem yerden yere vurulan Ronald Koeman'a büyük haksızlık edilmişti. Bunun nedenlerini de yazmıştım.

Aradan geçen günlerde fikrim çok değişmedi ama Barselona şehri benimle hemfikir değil. Xavi de Koeman gibi, Şampiyonlar Ligi gruplarından çıkamadı ama bu başarısızlık onun tartışılmasına olanak sağlamadı. Koeman yerden yere vurulurken, Xavi'nin kredisi tükenmiyordu.

Fakat diğer yandan, kasım ayındaki elenişin ardından bugüne geldiğimizde La Liga'da 5 puan farkla lider olan bir Barcelona görüyoruz. Üstelik geçtiğimiz ay İspanya Süper Kupa'yı da kazandılar.

Kazanan da her zaman haklıdır. En azından galibiyetler kesilene kadar...

Peki Xavi'den istenen galibiyetler miydi? Muhakkak son yılların öz güven kaybetmiş takımı için çok önemliydi kazanmak. Fakat aynı zamanda Xavi'den istenen bir Xaviball' yaratmasıydı; yani onun oyunculuğu döneminde Barcelona'nın oynadığı futbolun bir benzer... Merkezinde Xavi'nin olduğu futbolun, kenarda Xavi varken oynanan hali...

Sadede gelelim. Yani güncele. Barcelona ligdeki son üç maçını (Atletico, Getafe, Girona) 1-0'lık skorlarla kazandı. Oysa biz Barcelona'nın farklı skorlarına, kaybederken bile gollü maçlar oynamasına alışmıştık. Böyle bir seri, 1980'den beri görülmüyordu. 1980, gerçekten çok eski bir tarih. Hatta Barcelona için antik çağ bile denilebilir. Zira Cruyff (teknik direktör olarak) henüz kulübe gelmemiş, kulübün çehresini değiştirmemişti.

Peki en son üst üste üç 1-0'lık galibiyete imza atan teknik direktör kimdi? İtalya'da şöhrete ulaşan, Katanaçyo ile özdeşleşen ve 1980 yılının mart ayında Barcelona ile sözleşme imzalayan Helenio Herrera...

Göreve gelir gelmez nisan ayında, Atletico Madrid, Las Palmas ve Athletic'i arka arkaya 1-0 yenmiş Herrea'nın takımı.



Yani; Xavi kazanıyor eyvallah ama şu an sanki futbol ve sahadaki durum, Cruyff'un ve Guardiola'nın devamı gibi değil de daha çok Herrera mirası gibi gözüküyor...

Gerçi şampiyon olunca tüm hikayeler değişir.

Herrera'nın takımı o sezon puan durumunda Real Madrid'in 14 puan gerisinde (hem de iki, puanlık sistemde) kalmıştı. Xavi ise beş puan farkla lider. İstatistiklerden daha gerçek olan da burası....

Pazar, Ocak 29

Farklı Yollar


Emre Çolak'ın kariyeri ilham verici mi hayal kırıklığı mı çözemiyorum...

Galatasaray altyapısından çıkıp, uzun süre boyunca kulübe iyi kötü hizmet vermiş oyuncu görmek biraz zor. 1987 jenerasyonundan çıkanlardan sonrasına bakarsak o boşluğu doldurmaya en yakın iki isim Emre Çolak ve Semih Kaya...

İlginçtir ikisi de Galatasaray'da hem çok uzun oynadı hem de çok az! Yazıyı yazarken kontrol ettim; Emre Çolak 181 maça çıkmış Galatasaray formasıyla. Biri bana bu rakamı söyleseydi inanmazdım. Semih'in daha çok maça çıktığına emindim ama ondan sadece 30 maç fazlaymış. Yani nereden baksan bir sezon...

Neyse sonuçta ikisi de bir Sabri Sarıoğlu olamadı! Semih Kaya bir ara yolunu Prag'a kırdı. Emre de Coruna'ya... Avrupa'nın birbirinden farklı iki şehrinde, yaşamı yumuşak, kültürü geniş ama futbolun zirvesine uzak iki ayrı noktada top oynadılar. Medeni cesaretleri takdir edilesiydi.

Fakat Emre daha sonra Suudi Arabistan'a gitti. Neydi bu? Önceki tercih bizim için ilham vericiydi. İşini yapmaya imkan bulabileceği, zirvede olmasa da tat alabileceğin bir yere gitmişti. En azından bizde yarattığı imaj buydu. 

Takımınla işler istediği gibi gitmese de, ayrılık vakti geldiğinde benzer bir yoldan devam edebilirdin. Nereden çıktı Suudi Arabistan?

Demek ki herkesin hayattan beklentileri farklı. Bireylerin tercihlerine not verecek değiliz elbette. Herkesin kendi hayatı, kendi doğruları, kendi zorunlulukları ve sorumlulukları var. Fakat ne kadar kayıtsız kalmaya çalışsak da bu iki tercihin arasında zıtlık olduğu da inkar edilemezdi.

Emre bu maceraların ardından Türkiye'ye döndü. Son iki sene içinde, dört farklı kulüpte oynadı. Yani onlara oynamak denirse... Bir tanesi de alt lig takımı Göztepe'ydi. Bu esnada akranı Semih Kaya, baktı olmuyor; zorlamadı ve futbolu bıraktı. Oysa Semih istese daha oynardı. O ışığı veriyordu. Biz Emre'nin artık savrulduğunu düşünürken, o bir kez daha İspanya'nın yolunu tuttu.

Tabi bu sefer 3.Lig... Emre artık Intercity Alicante oyuncusu. Şu anda küme düşme hattında olabilir ama dikkat edilmesi gereken bir kulüp.

2017'de kuruldu. Beş sezonda dört lig birden yükseldi. Bu sezon Kral Kupası'nda son 32'ye kaldı. Barcelona'ya 4-3 yenilerek elendikleri maç İspanya'da gündem oldu. 

Böyle bir proje kulüp, Emre Çolak gibi 31 yaşında olmasına rağmen uzun süredir pek topa dokunmayan bir oyuncuyu transfer ediyor. İyi mi yaptılar, kötü mü yaptılar ileride göreceğiz.

Fakat Emre için iyi oldu. Yeniden İspanya. Biraz daha güneyde, daha sıcak iklimde, daha yumuşak bir ligde... Belki keyifle top oynamaya başlar.

İşleri zor ama küme düşme hattından kurtulup bir de play-off yaparlarsa belki Deportivo La Coruna ile rakip bile olabilirler.

Aslında yazıyı da çok uzattık. Anlatmak istediğim her şey imza töreninde servis edilen fotoğrafta mevcut. Emre Çolak bir kulüple el sıkışır. Arkasında da "Different Way" yazan bir tablo asılıdır. 

Daha iyi özet olamazdı...

Cumartesi, Ocak 28

Ender Gelişen Osasuna Finali

Türkiye'de kendine has sempatisi olan ama dünyanın başka hiç bir yerinde o kadar da meşhur olmayan bir takım Osasuna. Sebebi de malum; artık deyim haline gelen o meşhur kalıp... Başlığımız da oraya gönderme...

Osasuna tam bir asansör takım. Fakat öyle bir asansör takım ki; mesela bizim Samsunspor gibi değil. Samsunspor küme düşer haber olur, lige çıkamaz "Nerede bunlar" denir, yükselir "geri döndüler sonunda" denir. Osasuna küme mi düşer, La Liga'da mı kalır bilinmez. Bir yerlerde gezinir durur ve illa bir ara karşınıza çıkar.

2019-20'den beri La Liga'dalar ama. Üç sezon boyunca 10. sıranın etrafında dolandılar. Varlıkları ile yoklukları yine belli değildi. Zaten berbat pandemi sezonlarına denk geldiler ama onlar da pek renk katamadılar. Fakat bu sezon ise bambaşka bir şekilde ilerliyorlar.

Aslında oyun olarak bana halen keyif vermiyorlar. Ligdeki sekiz galibiyetlerinin altısı tek farklı. Hiçbir maçlarında üçten fazla gol olmadı. Zaten üç gollü maç sayısı da 5...

Yine de; bu sezon sonuç alıyorlar bir şekilde. Sekiz galibiyet hiç fena değil. Puan durumunda yedinci sıraya kadar yaklaştılar ve Avrupa kupaları ihtimalleri doğdu.

Fakat asıl olarak Kral Kupası'nda yarı finale yükseldiler. İki ezeli rakip Real Betis ve Sevilla'yı elediler. Hadi, bu sezon kötü günler geçiren Sevilla galibiyeti anlaşılabilir. Zaten ligde de yenmişlerdi. Fakat geçen sezonun finalisti Real Betis'i elemek önemli işti. 

Nasıl yapıyorlar anlamıyorum. O nedenle bunu anlatacak durumda değilim. En fazla, teknik direktörleri Jagoba Arrasate'ye şapka çıkartırım. 44 yaşında bir Basklı. Görkemli bir futbolculuk kariyeri yok. Teknik direktörlüğü de Bask bölgesine sıkışmış. Real Sociedad'ın altyapısı, ardından kısa bir Numancia, ve 39 yaşında Osasuna'ya geçiş. Ardından da takımı alıp büyütme... 

Bu sezona dair çok bir şey yazamayız belki ama Osasuna benzer bir kupa serüveni yaşamıştı. Kupada sadece bir kez final oynadılar. O zaman da (2004-05) çok ilginç bir hikaye yazmışlardı. 

Meksikalı teknik direktör Javier Aguirre'nin çalıştırdığı takım ıkına ıkına ilerlemişti adeta. İlk turda alt lig takımı Castellon'u penaltılarla elemişlerdi. Ardından Girona'yı uzatmalar sonunda geçtiler, ki attıkları gol penaltıdan gelmişti.

En rahat geçtikleri Getafe eşleşmesinde bile ecel terleri döktüler. Çeyrek finalde ilk maçta 2-1 yenildikleri Sevilla'yı (Dani Alves, Sergio Ramos, Jesus Navas, Baptista, Diego Capel, Ariza Makukula'nın yer aldığı takım), ikinci maçta elediler.

Bu arada o Osasuna da bomboş bir takım değildi. Sık sık kulüp değiştirerek bir kariyer inşa eden Savo Milosevic, en çok oynadığı kulüpteki ilk sezonunu geçiriyordu. Pierre Webo kadrodaydı. Bu günlerde halen futbol oynayan Atletico efsanesi Raul Garcia yeni yeni çıkıyordu. Fakat tabi tartıya koyunca da bunlardan fazlası da çıkmazdı.

Biraz vasat bir ekipti ama yarı finalde 120 dakika boyunca tek golün atıldığı eşleşmede Atletico'yu geçerek finale yükseldiler. Madrid'de Real Betis'e toslayarak peri masalına son vermerk zorunda kaldılar.

Bu sene yine benzer bir şekilde gidiyorlar. Kimse anlamadan, fark etmeden bir anda yarı finalist oldular.

Finale bir engel kaldı. Torbadan Real Madrid ve Barcelona gelebilir. O zaman pek şansları olmaz. Fakat Bask derbisi de çıkabilir ve eğer Athletic ile eşleşirlerse biraz daha şanslı olabilirler. Gerçi kağıt üzerinde ağır basan yine Athletic olur ama Osasuna ligde konuk olduğu rakibine yenilmemişti. Tabi ki tipik bir Osasuna maçı olarak 0-0 bitti.

Bu arada bu sezon Madrid'de Real'e de yenilmedikerini hatırlatalım. Barcelona'ya ise 1-0'dan maç verdiler, 85. dakikada yedikleri golle...

Kuralar 30 Ocak'ta çekilecek. Takipteyiz...

Cumartesi, Ocak 21

Kazanç ve Kayıp



Blog tarihinin en çok okunan yazılarından biriydi bu. Sık sık paylaşıldı. Seneler içinde güncelliğini hiç yitirmedi.

Gerard Pique, tarihin en iyi futbolcusu değildi belki ama tarihinin en özenilecek sporcusu gibiydi. 

Fakat son dönemde işler değişti. Son 3-4 yılda antipatik bir karaktere dönüştü. Çok fazla falsosu ortaya çıktı. Pandemi zamanında kulübü ile yaptığı maaş görüşmeleri, şirketinin karıştığı yolsuzluk iddiaları, 12 yıllık sevgilisi Shakira'yı aldatması ve daha fazlası...

Futbolu bırakmak zorunda kaldı. Erken değildi belki ama ani oldu. Onun gibi bir kariyerin son vedası böyle olmamalıydı. Shakira ile ayrıldı. bir zamanlar 'geleceğin başkanı' olarak görüldüğü Barcelona'da eski sempatisini kaybetti.

Yine de bu adam halen kazanan mı yoksa yeni bir kaybeden mi çözemiyorum.

Pique, son olarak Shakira'nın şarkısı ile yeniden gündeme geldi. İlk başta herkes Shakira'nın bu atarlı giderli şarkısıyla Pique'nin karizmasını çizeceğini düşündü. Fakat bana kalırsa, nasıl gerçekleşeceğini anlamadan tam tersi oldu.

Shakira'nın ağırlığı ve karizması daha çok zedelendi. Davanın haklı tarafı olan Kolombiyalı, bir anda Demet Akalın'a döndü.

Şarkı sözlerini zaten duymuşsunuzdur. Shakira, "bir Rolex'i Casio ile takas ettin" diyor. Şarkının yayınlanmasından hemen sonra Casio piyasada değer kaybediyor. Fakat Pique ne yapıyor? Yeni projesi Kings League'e Casio'yu sponsor yapıyor. Hem kendisi bir sponsor kazanıyor hem de Casio kendini toparlıyor.

Benzer bir durum Ferrari-Twingo mısrası için de geçerli. Twingo'nun durumu biraz daha farklı. İlk başta Twingo için negatif bir durum söz konusu değildi ama özellikle Casio'nun hareketinden sonra Twingo da kült haline geliyor.

Neyse bunlar detay... Sonuç olarak Pique kaybederken yine kazanıyor.

Barcelona'dan ayrıldıktan sonra  (hatta ayrılmadan önce) bir iş insanına dönüştü. Belki de daha çok para kazanmaya başladı. Kings League de birçok ülkeye yayılacak bir proje gibi duruyor. Acun Ilıcalı bunu beğendi!

Sponsor da kazanıyor. zaten. Öte yandan İspanya'da birçok insan, bu üçgende Ferrari'nin 22 yaşındaki Clara olduğunu düşünüyor. Tabi ki iki hanımefendiyi kıyaslayacak değilim ama Clara da bbu sayede 'yuva yıkan kadın' imajından popüler bir figüre dönüştü. Bu arada kendisi bana göre özellikle bazı fotoğraflarında Shakira'yı andırıyor. Uzun süreli ilişkilerde eşlerini aldatan insanların, partnerlerine benzeyen insanlarla sevgili olduklarını gözlemliyorum. Zira eşlerini fiziksel olarak beğenmeye devam ediyorlardır zaten ama ilişkide daha çok karakter uyuşmazlığı yaşanır, sıkılmalar baş gösterir ve 'yeni' kişi benzer fiziksel özellikleriyle hayat girince karakter olarak daha ilgi çekici gelir.

Bu da ayrı bir konu...

Sonuç olarak Pique kazanan mı kaybeden mi bilmiyorum. İspanya'da son dönemde şöyle deniyor: "Pique'ye saldırırken dikkat edin, zira o, ona yolladığınız oklardan faydalanmasını iyi bilir."

Kelimesi kelimesine böyle değil tabi de ana fikir bu. Yani ona saldırdığınızda zararlı çıkan siz oluyorsunuz, o ise bir şekilde kâr etmesini biliyor.

Yine kâr etmiş olabilir. Ama esas olarak son üç senede itibar kaybetti... Gerçi bunu dert eder mi bilmem..

Cuma, Ocak 20

Dev Buluşma


 



Dünya futbolu dün akşam dev buluşmaya kilitlendi.

Cristiano Ronaldo'nun Suudi Arabistan'a transferinden sonraki sahaya ilk çıkış gecesinde rakibi Lionel Messi oldu. Uzun bir aradan sonra tekrar karşı karşıya geldiler. Öyle bir karşılaşmaydı ki bu; bir süre önce Messi dünyanın zirvesine çıkarken Ronaldo mirasına adeta hakaret ederek Körfez'in yolunu tuttu. Ve ikili orada karşılaştı. Katar'da final oynarlar mı diye düşünürken, Arabistan'da dostluk maçına çıktılar.

Neyse ne; işin futbol kısmı kenarda dursun. Fakat esas olarak ben siyasi açıdan neyi kaçırdığımı merak ediyorum.

Uzun bir süre Katar ile Suudi Arabistan adeta kanlı bıçaklıydı. Hatta bizim hükümetimiz de tarafını seçmiş ve Katar ile dost olup, Arabistan tarafına cephe almıştı. Gerçi yakın geçmişte biz de Suudi Arabistan ile yakınlaştık ama ekonomisi sarsılan bir ülke olarak böyle temaslara ihtiyacımız vardı.

Katar ise böyle bir zorunluluk içinde olmasa gerek. Konunun Katar ile ne alakası var diyen olursa da hafif bir ışık yakalım.

Paris SG, malum Katarlı sahipleri olan bir kulüp. Yani Fransız liginde oynasa da onlar için bir Katar takımı demek mümkün. Bu tip organizasyon kararları boşuna alınmıyor. Üzerine uzun uzun düşünülüyor. Hatta ülkenin (yani Katar'ın) tüm katmanları ile temasa geçiliyor. Haliyle PSG'nin Suudi Arabistan'a giderek Suudi Arabistan karmasıyla maç yapması bana çok ilginç geliyor.

Yani Katar ile Suudi Arabistan'ın bir anda bu kadar yakınlaşması beni şaşırttı. Tam olarak ben nerede, neyi kaçırdım? Böyle bir şovun, organizasyonun tek nedeni iki dünya yıldızını karşı karşıya getirip maddi gelir elde etmek olamaz. Bu işin bir de siyasi boyutu olmalı.

Katar'da düzenlenen Dünya Kupası'nda Katar sıfır çekerken, Suudi Arabistan Lionel Messili Arjantin'i yenmişti. Suudi Arabistan, Katar'dan şovu çalmıştı. Belki onlar da gruptan elendi ama en azından Katar'da turnuvaya vurulan damga Suudilerin hoşuna gitmişti. Damganın kendisinden ziyade, adresin Katar olması ekstra memnun etmişti.

Ne oldu da iş buralara geldi çözemedim.

Sanırım 2007'de El Ittıhat - Fenerbahçe maçından sonra, Ortadoğu'da oynanan en önemli maçtı.

Messi ve Ronaldo için artık devir kapanıyor ama başka bir masada kartlar yeniden dağıtılıyor olabilir. Bakalım bu sefer bize ne düşecek?