italya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
italya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Mayıs 24

Night on Earth


Bu tarz filmleri seviyorum. Dünyanın çeşitli noktalarına dikiz. Bazen arka planda bir olay olur, bazen de hiçbir şey olmaz. Mesela One Day in Europe, bir Şampiyonlar Ligi finali esnasında Avrupa'da yaşananları konu alırdı. 1991 yapımı Night on Earth'te öyle bir olaya gerek yok. Tamamen doğal ve sıradan geceler...

Jim Jarmush'un sekiz günde yazdığı senaryonun ilk bölümü Los Angeles'ta başlıyor. 1991'de sevimliliğin zirvesinde olan (henüz 19 yaşında) Winona Ryder, sert mahallenin kızı olarak direksiyonda. Yine fazlasıyla sevimli. Sertleşmeye çalışsa da olmuyor. Sonunda da bir tamirci olma hayali nedeniyle ünlü bir oyuncu olmayı reddediyor. Fena başlamıyor film.

 

Daha sonra New York'a gidiyoruz. Kendi ülkesinde bir palyaço olan Doğu Alman göçmeni Helmut, ABD'nin yerlisi ama ezileni olan bir Afroamerikalıyı (ten rengi sebebiyle tüm taksiler onu pas geçmişken) arabasına alıyor. İşin hüzünlü tarafı hayatını sürdürmek için dilini bile iyi bilmediği bir ülkeye gelen Doğu Alman'ın, esas olarak araba kullanmayı beceremesiydi. Onu belki de en iyi New York filmleriyle kariyer inşa etmiş İtalyan asıllı aktör Giancarlo Esposito'nun canlandırdığı YoYo anlardı. Direksiyona da o geçiyor bir yerden sonra.  Bir yerden sonra üzülerek izliyoruz ama sonunda dayanışmanın ne kadar önemli olduğunu hissediyoruz... O nedenle favori iki bölümümden biri...



Daha sonra Paris'e geçiyoruz. Önce Kamerunlu müşterilerinin ırkçılığına maruz kalan Fildişili şoför (adını bilediğimiz tek şoför), bu sefer kör bir Fransızı alıyor arabasına. Bu sayede hayatının en büyük aydınlanmalarından ve şoklarından birini aynı anda yaşıyor. Ayrımcılığın sadece ırk ve milliyet üzerinde sınırlı almadığını anlıyor. Filmin politik unsurları en keskinleşen bölümü burası bence. Diyaloglar da şahane... New York ile diğer favorim...


Ardından Roma'ya uzanıyoruz. İtalya'nın çomarı; çocukluğunda balkabağına, ergenliğinde köydeki koyunlara, gençliğinde de yengesine hallenen şoförümüz, günah çıkarma işlemini bir kiliseye gitmek yerine arabasına binen rahip sayesinde kısa yoldan halletmeye çalışıyor. Tabi ki pek başarılı olamıyor. Diğerlerine göre daha hareketli, gürültülü ve biraz daha esprili duruyor...


Sonra Helsinki'ye uzanıyoruz. Bence en zayıf olan kısım burası. Fakat öyle bir bitiyor ki; hüzünle ayrılıyoruz koltuktan. 

1.5 saat içinde dünyayı dolaşıp türlü türlü insan tanıdıktan sonra elimizde kalan en güçlü duygu hüzündü. Ve bu hüzün; bana dünyada ne kadar yalnız olduğumuzu hissettirdi. Belki son dönemde yaşadıklarımızdan dolayıydı, belki de filmin esas vurgusu buydu. Gerçi Helsinki; yalnızlık hissi için en ideal mekan olabilirdi ve yönetmen orayı sona bıraktığına göre bir bildiği vardı. Zaten Jarmush'un tarzına da uyar.

Fakat bu tip filmleri ne kadar çok sevsem de ben bu sefer .çok hoş ayrılmadım. Zira benim gibi toplumcu birisinin, bu tarz 'çoklu' içeriklerden beklentisi daha bütünleştirici hissiyatlar uyandırmasdır. Ya film ya da ben bunu ıskaladık bir yerde.

Öte yandan dünyaca ünlü oyuncularımızın performansları çok iyiydi. Adeta kafa patlatan bir şekilde ara vermeden konuşan Roberto Benghini'nin, senaryo metninde herhangi bir repliği olmadan tamamen doğaçlama oynadığını öğrenmem onu bir adım öne çıkardı. Üstelik taksinin hızlı ve artistlik kullanıldığı sahneleri önce bir dublorün denemesi ve başarısız olması, ardından da Benghini'nin bunu başarması filmle ilgili öğrendiğim ilginç notlardan biriydi.

Hemen hemen taksilerde geçen bir film için kaliteli bir yönetmenlik ve kamere kullanımı mevcuttu. Burada da görüntü yönetmeni Frederick Elmes öne çıkıyor. Öte yandan iki paragraf önce olumsuz cümlelere kullanmış olsam da bir sosyoloji meraklısı olarak bu beş şehrin, beş ülkenin ve beş toplumun fotoğrafının bu kadar net çekilmesi de takdirlikti. 

Yine de bizim beş şehir daha güzeldi.

Pazartesi, Nisan 10

Lige Oyuncu Bakıyoruz

Bu hafta Avrupa Ligi çeyrek finalinde Feyenoord - Roma maçı var. Haftaya da rövanşı oynanacak. Gözlerimiz bu iki maçta olacak. Neden?

Bu iki takım tarihlerinde üç kez karşılaştı. Üçü de yakın dönemde. 2014-15 sezonunda yine Avrupa Ligi'nde eşleşmişlerdi. İlk maç 1-1 sona ermiş, Hollanda'daki rövanşı 2-1 kazanan Roma tur atlamıştı.

Berabere biten ilk maçta goller Gervinho ve Colin Kazım'dan gelmişti.

De Kuip'teki rövanşta Roma'nın golleri Adem Llajic ve Gervinho'dan geldi. Feyenoord'un Elvis Manu ile ile bulduğu tek gol tura yetmedi.

Geçen sezon Arnavutluk'ta oynanan Konferans Ligi finalini ise Roma 1-0 kazandı. Kupayı getiren golü Nicolo Zaniolo kaydetti.

Bu kadar bilgiden sonra neden bu haftaki maçları dikkatle izleyeceğimizi anlamamış olamazsınız...

Gervinho, Colin Kazım, Llajic, Elivs Manu ve son olarak Nicolo Zaniolo...

Bu eşleşmede gol atanlar muhakkak kariyerlerinin bir bölümünde Süper Lig'e uğruyor.

Zeki Çelik ve Orkun Kökçü şu anda gole (ve Süper Lig'e) en yakın isimler gibi duruyor!


Cuma, Mart 31

O Bir Milanlı



Öğrenmenin yaşı yok...

Bazen ne kadar çok ilgi duyarsanız duyarsanız, bir şeyleri ıskalamanız mümkün oluyor. 90'larda da kısıtlı kaynaklarla Avrupa futbolunu takip etmeye çalışırdım. Milan'ın 90'larını iyi bilirim. Brian Laudrup'u çok beğenirim. 

Brian Laudrup'un Bayern'de oynadığını biliyordum. Fiorentina'da oynadığından haberim vardı. Hatta takım küme düşmüştü ve kötü bir sezondu. Daha sonra Rangers'ta onu tanıdım. O yıllarına yetiştim yani. Müthiş bir top sürme yeteneği vardı. Çok zarif bir oyuncuydu. Sonra yeni yeni transferde para saçan Chelsea'ye transfer olmuştu. Orada pek tutunamadı ama zaten yaşlanmıştı.

Bunların hepsi tamam. Fakat beni şaşırtan son bilgi başkaydı. Yeni bir bilgi. 90'ların en özel orta sahası neden düşük profil takımlarda kaldı diye merak ederdim her zaman. Ağabeyi Michel gibi hem Real hem Barcelona yapamamıştı ama en azından bir dev görebilirdi. Meğer Brian Laudrup, en şaşaalı döneminde Milan'a gitmiş.

Dün öğrendim bu bilgiyi. Ya da zaten biliyordum ama binlerce bilgi atınca kafaya bu çıkmış zamanla. 

1993-94 sezonuymuş. Yani Milan'ın finalde Barcelona'yı 4-0 yenerek Şampiyonlar Ligi'ni kazandığı dönem. Laudrup çok az maç oynamış o sezon. O kadrodan herhangi birini kesmek kolay değildi zaten. Yabancı kuralı da işini zorlaştırmış olabilir.

Süre aldığı 15 maçın 12'sinde Milan ya gol atamamış ya da sadece tek gol atabilmiş. Barcelona'ya dört gol atabilen bir takım için kötü bir istatistik. Demek ki gerçekten bekleneni verememiş.

Zaten mesele bu eğil. Acaba bilmediğimiz daha neler var?

Salı, Mart 21

Son Sekiz

Şampiyonlar Ligi kuralarına bir bakalım.

Bir taraf alev alev yanıyor, diğer taraf bir başka...

Manchester City, Real Madrid, Chelsea ve Bayern Münih'ten üçü finali göremeyecek. Açıkçası artık finalde bir Real Madrid görmekten sıkıldım. Bu sezonun Bayern Münih'i de çok verimli değildi. Gerçi Bayern'e böyle derken, Chelsea'den olumlu bahsetmek adaletsiz olur. Fakat adamların finale çıktıkları her sezonda hoca değiştirdiklerini düşününce (2012 Boas - Di Matteo / 2021 Lampard - Tuchel) ve ligde beraber gittiklerini düşününce insan ister istemez bir "acaba" diyor...

Bu sezon Pep Guardiola kupayı kazanırsa hepimiz rahatlayacağız. Yani hayranı değilim, sıkı takipçisi değilim ama onun gibi bir hocanın Şampiyonlar Ligi şampiyonluğundan bu kadar yıldır uzak kalması da futbolun bir ayıbı gibi. Bence City ile bir kupa hak ediyor. Yine de ilk tercihim olmaz. Fakat bu dörtlüden ilk sıraya onları yazarım.

Diğer dörtlü, biraz düşük seviye kalıyor. Yine de bizim gönlümüz burada yatıyor. Benfica, Napoli, Inter ve Milan dörtlüsünden birinin final görmesi değişik olacak.

Benfica 1990'dan beri final göremedi. 1990'da Milan'a yenilmişlerdi. Bir kez daha yolları kesişebilir. Milan ise 2007'den beri burada yok. 2007'de tarihin en çok final oynayan ikinci takımıydı. Gerçi halen öyleler ama 2007'de Real ile aralarındaki fark sadece bir finaldi. Kapanabilir gibi duruyordu. Şimdi ise fark altıya çıktı.

Napoli'nin zaten daha önceden hiç finali yok. Finali en taze gören takım Inter bile 2010'da çıktı buraya. Eğer Inter, Benfica'yı yenerse bir İtalyan'ın İstanbul'a geleceği kesinleşecek. Diğer tarafta da iki İngiliz olduğuna göre; 2005'te olduğu gibi bir kez daha bir İngiliz-İtalyan finaline ev sahipliği yapmamız en yüksek ihtimal...

Benim bu dörtlüden tercihim İtalyanlardan ziyade Benfica. Napoli zaten yıllar sonra ligi kazanacak. Onlara o coşku yeter. O coşkunun devamında da buralar da oynamayı bir alışkanlık haline getirebilir. Inter'e karşı ekstra bir samimiyetim yok. Milan'ı severim. Final dünyanın başka yerinde olsaydı onları isteyebilirdim ama İstanbul'da bir final daha izleme imkanım olursa, bir kez daha Milan'ı görmeyi tercih etmem. Değişik bir takıma denk gelelim. Benfica da zaten çok iyi bir baş altı ekip. Buralara üç büyük lig ve Bayern ile PSG dışından biri gelirse çok şaşırıyor ve seviniyoruz. Üstelik Benfica buraya kadar da şansa gelmedi. Çok iyi oynayan bir ekip. Hak ediyorlar yani finali...

Bu sekizli; aynı zamanda çok fazla hikaye potansiyeli de barındırıyor. Mesela bir Real-Milan eşleşmesi Carlo Ancelotti açısından ilginç olur. Veya yarı finalde Milano derbisi. Ya da yarıda geçen seneden ve son 15 seneden kalan bir Real - Guardiola... Onlara da zamanla bakarız.

Şu an elimizde Bavyera'ya dönecek bir Pep Guardiola ve geçen seneki geri dönüşün devamı olan bir Real - Chelsea var.... O hafta gelince belki eşleşmeler özelinde daha yakından irdeleriz.

Ama şimdilik temennim belli.  Umarım TV 8.5, Milan - Napoli maçlarını verir...

Cumartesi, Eylül 10

Paisa

 

Yine bir üçlemeye ortadan dalmışız. Roberto Rosselini'nin 'savaş' üçlemesinin ikincisi olan Paisa, birbirinden bağımsız altı tane hikayeden oluşuyor. O nedenle de üçlemenin serisine uygun izlememek çok da sıkıntı yaratmış olmasa gerek. Zaten ortada altı tane film var...

Savaş sonrası İtalyan sinemasında yeşeren yeni gerçekçilik akımının en güçlü temellerinden biri olabilir 

Altı öyküyü arka arkaya izlemek bir yerden sonra seyirciyi sıkıyor. Zira öykülerde birbirine benzediği için, nereye gideceklerini tahmin etmeye başlıyoruz. Özellikle 4,5,6 bu anlamda dezavantajlı oluyorlar. Fakat genel bir açıdan baktığımızda filmin, sinema tarihindeki önemini anlamak oldukça mümkün. İnsan temalı, insanı merkeze alan, insan gözünden dünyayı anlatan bir film. Aynı zamanda o dönemin kendi içindeki teknolojisinden, sinemanın alıştırdığı abartılı öykülerden, sıradan olmayan insanların hikayesini anlatan senaryolardan uzak duruyor Rosselini. Bu bir yönetmen başarısıdır.

Mekanı, İtalya sokaklarını çok iyi kullanmaktadır. Savaş temalı filmde, sık sık yıkık binaları kullanır. Üstelik film için çekilmiş bir set mekanı değildir bunlar. Eldeki imkanlar, bazen en yeterli olanlardır. Olması gerekenlerdir. Ve belki de bu yüzden filmin görüntüleri, çok daha etkileyici hale gelir.

Rosselini, İtalyanları da iyi kullanır. Zira filmdeki çoğu oyuncu amatörlerden seçilmiştir.

Sonuç olarak önemli bir filmdir. Güçlüdür. Her öykü ayrı ayrı çok iyi bir film olabilirdi. Belki de tek eksiği, bu kadar önemli bir zamanda, tarihin kırıldığı bir dönemde, böyle bir konuyu işleyecek film çekmişken; politik anlamda biraz sesinin kısık kalmasıdır. Biraz daha cesur olunabilirdi. Ya da olunamazdı. Zira insan öyle zamanlarda ne söyleyeceğini bilemeyebilir. Fakat bireyin vicdanı, toplumların çıkaracağı seslerin üzerine çıkmış. 

Neyse; bazen zaman geçmesi daha evladır. 1946 erken bir yıl olabilir. O zaman Rosselini'nin yıkık enkazların arasına elini ve kamerasını koymasına, ardından geri çekilip kayıt almasına saygı duyacağız.

Pazar, Haziran 26

Stromboli

Adana Demirspor'un; İstanbul göçmeni dedeleri nedeniyle Stambouli soy adına sahip olan Fransız oyuncusu Benjamin Stambouli'nin hayatını anlatan bir belgesel... 

Demeyi çok isterdim ama değil. Zaten sinefiller filmi çok iyi biliyordur ve adına aşinadır. Bense öncesinde pek bilgi sahibi değildim. Oysa nereden baksan 70 senelik bir filmden bahsediyoruz. Hem de iyi bir filmden... Fakat benim gibi çok kişinin olduğunu düşünüyorum. Zira IMDB'de bu 70 yıllık filme sadece 7000 kişi oy kullanmış. Avrupa'nın en ünlü yönetmenlerinden birinin (Roberto Rosselini) ve sinema tarihinin en güzel kadınlarından birinin (Ingrid Bergman) yer aldığı bir film için oldukça az...

Stramboli, Sicilya civarındaki küçük adalardan biri. En tanınır özelliği ise, bünyesinde bulunan aktif yanardağ. Ben de filmi izlediğimde İspanya'nın Las Palmas adasındaki yanardağ (Cumbre Vieja) yeni patlamıştı. Daha doğrusu yanardağ 85 gün boyunca aktif kalmıştı, ben de hemen hemen tam o sürenin ortalarında (Kasım 2021) filmi izlemiştim.

Toplum olarak deprem gerçeğini çok fazla konuşuyoruz doğal olarak. Ülke fay hatları üzerinde. Fakat bir de işin yanardağ gerçeği var. Bizim bu taraflar sönmüş ama güney Avrupa bu açıdan şanssız...

Neyse; biz filme geçelim. Stromboli, Avrupa'nın gördüğü en büyük felaketlerden biriyle başlıyor; 2.Dünya Savaşı...

Savaş esnasında tanışan Litvanyalı eski bir hayat kadını ve genç bir asker; birbirlerini sever (sevdiklerini zanneder) ve evlenir. Sonrasında da yeni bir yaşam kurmak için damadın memleketi Stramboli'ye giderler.

Şu anda Türkiye'deki beyaz yakalıların en büyük hayali olan güneyde bir sahil kasabasına yerleşmeyi savaş sonrasında gerçekleştiren Litvanyalı Karen, sıcak denizlerde aradığını bulamaz. İlk günden itibaren bu kasvetli adada rahat edemez. Yönetmen Roberto Rosselini'nin en büyük başarısı da burada yatar. Her ne kadar şimdi izlediğimizde bizi tatmin etmeyecek siyah-beyaz görüntüler yer alsa da; yine de her haliyle muhteşem Akdeniz manzaraları kullanarak o gerginliği verir. Yani mekanı kötüleştirmez, havayı yağmurla-bulutla şekillendirmez. Bildiğimiz Akdeniz ortamı vardır ama Karen mutsuzdur. İşin ilginç kısmı, biz de o ada da rahat edemeyiz. Ayrıca sessiz sinema dönemini anımsatan uzun repliksiz sahneler ve gergin bir müzik de iş başındadır. Hatta bir balık avı sahnesinde, balıkçıların söylediği bir türkü vardır ki; gözlerimizi kapatsak İtalyan ultrasları kötü sonuç alan takımlarına destek oluyor sanabilirdik.

Karen mutlu değildir, evlendiği Antonio da asker kamuflajını çıkarıp sıradan bir balıkçıya dönüşünce cazibesini kaybeder. Artık karizmatik bir "kurtarıcı" değil, kurtulmaya çalışan bir yoksuldur. Karen, birkaç sene önce lavlarla yanan yıkılan, heder olan adadan kaçıp; birkaç sene önce savaşla yanan yıkılan, heder olan ana karaya geri dönmek ister.

Aslında Karen'in öyküsü; genel hatlarıyla Bergman'ın kariyerine çok benzer. Bergman, Hollywood'da yıldız statüsüne erişen bir Avrupalı'ydı. Orada hem başarısıyla hem de düzenli aile hayatıyla rol modeline dönüştü. Fakat ahlakçı ABD'yi tam da bu filmin çekimleri esnasında şaşırttı ve kızdırdı. Rossellini ile ilk kez bu filmde çalışan Bergman; oynadığı filmin yönetmeniyle evlilik dışı bir ilişki yaşar. Bu nedenle de Hollywood'dan aforoz edilir. Tabi dönemin Avrupa'sı da çok iyi karşılamaz bu durumu ama en azından Bergman'ın işini yapmasına müsaade eder. Bergman da Avrupa'da kalır ve en çok da Rossellini ile film çekmeye devam eder.

Karen'de de benzer durumlar vardır. Adaya gelir ama kaçmak ister. İtalyan maço erkek sınıfından eşi ile anlaşamaz. Zaten aralarında dil bariyeri de vardır. Derdini anlatabileceği, içini açabileceği tek insan adadaki pederdir. Fakat ona da bir 'yanlış' yapar. Ayrıca ataerkil bir toplum olan ada halkı, yanardağın eteklerinde Karen'i ayıplamakla meşguldür. Üstelik Karen kaçış planları yaparken, bir başka erkeğe sığınır ve ondan yardım ister.

Aslında kafa karıştıran bir film. İnsana çok fazla soru sordurur. Karen kocasına bağlı olmak zorunda mıydı? Zira kocası da kadının isteklerine ve duygularına hiç tepki vermiyordu. Diğer yandan Karen'in istekleri de parasız bir çift için çok fazlaydı. Savaştan çıkmışlardı, paraları yoktu ve gidecekleri tek yer bu adaydı. Bununla barışık olması gerekmez miydi?. Peki buna zorlanabilir miydi? İzleyiciyi bile boğan bu adadan başka bir yere gidemezler miydi?

Karen bunu denemek istedi. Filmin son sahnesinde, kaçış planı istediği gibi gitmez ve yanardağın gazabına uğrar. O zaman Karen Tanrı'ya yakarır ve pişmanlık dolu sözleri ağzından çıkar. Filmin verdiği mesaj ister istemez "Ailenize sadık kalın, eşinizin yanından ayrılmayın; yoksa taş olursunuz"a dönüşür. Üstelik bu mesajı veren çift (yönetmen ve star); popüler kültürde çizginin diğer tarafına geçenlerdir. 

İnsan bu sorulara kolay kolay cevap bulamaz... Ben halen bulamadım.

Yine de tüm çelişkileri ve karakterleri ile saygıyı hak eden bir filmdir. Ben beğendim. Zaten 1950'ler İtalyan sinemasının da ayağa kalktığı dönemdir. Yeni gerçekçilik beyaz perdeyi sürklase eder. Buna rağmen, bu filmin biraz geri planda kalması şaşırtıcı. Neyse ki, gözden kaçma riski olmasına rağmen ömrümüzün bir gününe sığdırdık.

Çarşamba, Mayıs 25

Dimmi che destino avrò

Belgesel ile kurgu arasında sıkışmış; temposu ve hikayesi de tekleyerek ilerleyen güzel olmayan ama kötü olmasını da kabullenmek istemediğimiz arada kalmış bir film.

Son dönemde göçmenlik teması üzerine çok fazla film izledim. İtalyanlar da bu konuda oldukça üretken. Fakat sinemasını beğendiğim İtalya, konu göçmenlik olunca gerekli sertliği ve heyecanı veremiyor filmlerinde. Bunu Terraferma'da da gözlemlemiştik.

Bu filmin farkı ise daha çok gelenleri değil kalanları anlatmasıydı. Entegrasyon problemini İtalya'daki Boşnak toplumu üzerinden anlatan film zaman zaman bizi duygulandırsa da, izledikten sonra zihnimizde pek bir şey bırakmıyor.

80 dakika sürmesi önemli bir artı, zira daha fazlası olumsuz yorumları arttırabilirdi. Başroldeki Salvatore Cantalupo ise filmin en başarılı ismi.



Pazartesi, Mayıs 9

İtalya Finali

Juventus ile Inter aynı şehrin takımları değil. Aralarında çok büyük, çok ateşli bir ezeli rekabet de yok. Yani en azından Inter-Milan, Lazio-Roma ve Napoli'nin içinde bulunduğu denklemlerdeki kadar taraftarlar çıldırmaz birbirleri için. Fakat "İtalya Derbisi"diye geçer literatürde. Ünlü İtalyan gazeteci Gianni Brera 60'larda koyuyor bu ismi. Bunun nedeni de, ikilinin o dönem ülkenin en başarılı takımları olarak görülmeleri. Zaten o yıllarda en çok şampiyonluk yaşayanlar listesinin ilk iki sırası da onlara ait. Tabi bir de Agnelli-Moratti aileleri arasındaki rekabet de var. Bana kalırsa ben Milan'ın karizmasını bu iki takımın önüne koyarım ama İtalyanlar kendileri için ne diyorsa o...

Sonuç olarak halen Serie A'yı en çok kazanan iki takımdan bahsediyoruz. Gerçi Inter bunu, Juventus'un devreden çıktığı ve ligin ayarlarıyla oynadığı Calciopoli sonrası döneme borçlu ama olsun.

Asıl konumuza dönelim.

En azından bu ikilinin ülkenin en iyi takımlarından ikisi olduğuna hemfikiriz. Bu sene de İtalya Kupası finalinde karşı karşıya gelecekler. 

İlginçtir; bu iki büyük ve köklü takım 1965'ten sonra ilk kez finalde karşılaşacak. Bana çok garip geldi. 1965'te Roma'da oynanan finalde iki Herrara soyadlı teknik direktör karşı karşıya gelmiş, Paraguaylı Heriberto, Arjantinli Helenio'yu alt ederek kupayı Torino şehrine getirmişti.

O karşılaşma, iki takımın karşılaştığı ikinci final. Ondan önce bir de 1959 finali var. Onu da kazanan Juventus. Üstelik 4-1 gibi farklı bir skorla...

İki takımın kupa eşleşmesinde sadece iki kere finalde buluşmaları çok garip geldi bana. Fakat başka bir açıdan bakınca da; zaten Inter çok sık final gören bir takım değildi. Tarihinde 13 kere final oynadı. Juventus'un sadece kazandığı finallerin sayısı bile daha fazla; 14... 

Üstelik Inter'in 13 finalinden altısı 2005 ve sonrasında.  O altı finalin beşinde de rakip Roma, diğerinde Palermo.. Ne Juventus, ne Milan... Zaten Inter - Roma finalleri, beş kezle kupa tarihinden en çok denk gelen final eşleşmesi oluyor. Ortalıkta takımda kalmayınca Inter o dönemin ekmeğini iyi yedi...

Juventus da aslında son dönemde kupaya ambargo koydu. 2014'te kupayı en çok kazanan takımlar Roma ve Juventus'tu. İki takım da dokuzar kupaya sahipti. Fakat devamındaki yedi sezonda Juventus beş kere final kazanınca, açık ara farkla öne geçmiş oldu. Ayrıca 2015'te kazandığı final sayesinde, 20 senelik İtalya Kupası hasretine de son vermişti.

Bu sene kupayı Juventus kazanırsa Chiellini de tarihe geçecek. Bugüne kadar İtalya Kupası'nı en çok kazanan futbolcular Gianluigi Buffon ve Roberto Mancini'ydi. İki efsanenin de koleksiyonunda altışar kupa var. Chiellini, bu soylular masasına davetiyesini aldı. Oturup oturmaması; Roma'da oynanacak maçın ardından belli olacak.

Biraz da güncele girelim. ınter finale daha zor bir yoldan geldi diyebiliriz. En kolay rakip Empoli'ydi. Ardından Roma ve Milan'ı geçti. Juventus ise devlerle karşılaşmadı. Sampdoria, Sassuolo ev Fiorentina engelleri aşıldı. Geçen sezon ise iki takım yarı finalde karşılaşmıştı ve önce finale çıkan sonrasında kupayı kazanan Juventus olmuştu.

Fakat bu sezon Inter rakibine üç maçta da yenilmedi. Ekim ayındaki lig maçı 1-1 sona erdi. Juventus bir puanı Dybala'nın son dakika penaltısı ile kurtardı.

Sonra Ocak ayında Süper Kupa için sahaya çıktılar. Bu sefer 120'de Alexis Sanchez'in attığı golle kupayı kazanan Inter oldu,

Nisan ayında Tornio'da oynanan son maçta ise Inter, Hakan Çalhanoğlu'nun penaltısı ile üç puanı kaptı.

Açıkçası benim gönlüm bir kez daha Inter'in kazanmasından yana. İtalya futbolunda yeni hikayeler yazılmalı. Sıkıldık Juventus'tan. Geçen sene Inter'in ligi kazanması önemli bir eşikti. Hayalim kupada Inter, ligde Milan şampiyonlukları. 

Fakat önce final; o da 11 Mayıs'ta Roma'da... Bu arada 11 Mayıs ve kupa finali denildiğinde aklıma direkt 2005 geliyor ama onun, bununla pek alakası yok...

Cumartesi, Mayıs 7

Futbolun Tadını Çıkaran Futbolcu

Hangi futbolcunun kariyeri heyecan vericidir?

Böyle bir soru sorunca cevaplar tabi ki kupalar kazananlara, unutulmaz maçlar oynayanlara kayar. Fakat ben biraz daha şehir-kulüp odaklı soruyorum.

Yani 12 sene Bayern Münih'te oynayan Frank Ribery, Barcelona'dan ilk kez 2021'de çıkan Lionel Messi'yi koymuyorum buraya. Lizbon gibi bir şehirde ergenlik yaşadıktan sonra Manchester, Madrid ve Torino gibi soğuk ve (hadi Madrid neyse de) sıkıcı şehirlerde zaman geçiren şöhretin hayatı biraz eksik kalmıştır...

Veya güzel şehirlerde yaşayan ama tutkusu düşük tribünlerin önünde oynayan futbolcu da kariyerinin hakkını tam verememiştir.

Bu açıdan benim favorilerimden biri Claudio Caniggia... Herhalde birçok kişi ondan, "yeteneğini heba etmiş adam" diye bahseder. Doğrudur da. Hızı ve tekniğiyle, 90'ların Messi'si olarak damga vurabilirdi. Fakat o eğlenmeyi (ve kokaini) futboldan daha çok seviyordu. Kulüp tercihleri de bununla bağlantılı gibi.

Kısaca değinelim ve soralım; böyle bir gezintiyi kim istemezdi?

Buenos Aires'te doğuyorsun ve River Plate'de futbola başlıyorsun. Yabancı sınırının yaygın olduğu yıllarda İtalya'ya transfer oluyorsun. Önce bir sezon Verona, sonra üç sezon Bergamo (Atalanta), en nihayetinde başkent Roma'da iki sene...İtalya'yı özümsemek bu olsa gerek.

Sonra bir sezon Lizbon macerası ve Benfica...

Ardından Buenos Aires'e dönüyorsun. Fakat River Plate değil, ezeli rakip Boca Juniors. Maradona seni dudağından öpüyor. Herkes tercih etmez bunu tabi ama yine de iyi anı...

Ardından yeniden Bergamo ile Avrupa'ya dönüş. Fakat bu sefer alt ligde, Serie B'de...

Sonrasında İskoçya. Bu heba edilmiş yetenek ve şöhret; gocunmadan bir sezon Dundee sıkıştırıyor araya... Bu nasıl bir deneyim? Yazının fotoğrafı da o günlerden. Aslında yazının çıkış noktası da burası. Caniggia gibi bir yıldızın üzerinde Dundee forması. Küçük yerel kulüplerde zaman geçirmenin tadını da alıyor. Rangers ve Celtic galibiyetleri yaşıyor, Dundee United derbilerinde goller atıyor. Sonra da ülkenin en büyük iki kulübünden biri; Rangers'a transfer oluyor.

Maalesef en sonda bir Doha tercihi var. Bu sayede Körfez'e de gidiyor, hiç gitmemesinden iyidir belki ama onun yerine Brezilya, Türkiye, Meksika gibi bir 'son nokta ülkesi' olsaydı daha iyiydi.

Yine de muazzam bir hayat gibi geliyor bana. Bunun üzerine 2012 yılında, yani 45 yaşında İngiltere'de Wembley FC isimli bir takıma transfer olmasını ve FA Cup maçında gol atmasını da eklersek... Daha ne olsun...

Bu arada Caniggia Türkiye'ye transfer olamadı ama yolu Türkiye ile çok kesişti. 1990-91 sezonunda Atalanta forması giyerken, takımı UEFA Kupası'nda Fenerbahçe ile eşleşti. Gerçi maçlarda Caniggia oynamadı ama olsun.

1992-93 sezonunda Galatasaray'ın Roma'yı 3-2 yendiği maçta sahadaydı. Adını Ali Sami Yen Stadı'nda gol atan futbolcular listesine yazdırdı.

2001-02'de ise Şampiyonlar Ligi ön eleme maçında Rangers formasıyla Fenerbahçe'nin karşısına çıktı. Okul Açık'ın tamamlandığı, Maraton'un inşaat halinde olduğu dönemde Kadıköy'e ayak bastı.

Bunun yanında üç farklı kıtada Dünya Kupası deneyimi yaşadı. Biri Avrupa'da (İtalya), diğeri Amerika'da (ABD), sonraki Asya'da (Güney Kore-Japonya)... İkisinde gol attı ki, biri ezeli rakip Brezilya'ya karşıydı. 2002'de sahaya çıkamadı ama yedek kulübesinde kırmızı kart gördü.

Caniggia'nın futbolculuğu başka bir yazının konusu. Yeteneğin karşılığını alamaması da bir yana; ama böyle bir kariyer isterdim...Gez, dolaş, yaşa, bitir. Olması gerektiği gibi...

Cuma, Mayıs 6

La Felicità è un Sistema Complesso

 


Tam ortadan giriyorum; harika bir film... Hiç beklemediğim bir anda içimi kıpır kıpır etti. Önemli olan da bu değil mi?

Filmin adını daha önce duymamıştım. İnternette de hakkında çok fazla bilgi yok. IMDB notu düşük sayılır (6.0), zaten oy kullanan 800 kişi bile yok.

Belki de, objektif bir şekilde değerlendirenler için o kadar iyi bir film değildir ama beklentimi düşük tutunca karşıma çıkan şeye tutuldum. 

Fakat hayır; şimdi bir daha düşündüm ve gerçekten de iyi bir film izlediğime eminim...

Öncelikle çok iyi bir yönetmen filmi. Sinemanın diğer sanat dallarından ayrılan özelliği öne çıkıyor, o da görselliği. Görüntü yönetmeni harika iş çıkarmış. Oyuncular çok iyi performans sergiliyor.

Öyküye gelirsek... Enrico, şirketlere danışmanlık hizmeti veren bir iş insanıdır. Kelimenin tam anlamıyla iş insanıdır, zira tamamen profesyoneldir ve işinden başka bir şey düşünmez. İşinde de başarılı ve biraz da acımasızdır. Bir gün müşterisi olan şirketlerinden birinin sahipleri (karı-koca) ölür. Şirket henüz 20 yaşında bile olmayan iki çocuğa kalır. Ve Enrico için değişim başlar...

Filmin türünün neden komedi olarak sınıflandırıldığını anlamadım. Komik sahneleri ve kendine has çok iyi bir mizahı var. Bazen absürd komediye bile uğrayıp selam yolluyor. Fakat kesinlikle komedi değil! 

Müzik kullanımı harika. Aslında bazı sahneler; müzik uyumu ile beraber yukarıya taşınıyor. Zeki Demirkubuz izlese kesinlikle sevmez bu filmi. In a Manner of Speaking çalan hastane sahnesi, Rolling Stones'un girdiği rugby sahnesi, cenazesi, kaykayı ve daha fazlası.... Müthiş...

O kadar çok muhteşem kare var ki, yazının fotoğrafı için hangi sahneyi kullanacağımı bilemedim. O nedenle iyi sahnelerin (görüntülerin) hepsinden vazgeçtim. İki başrol oyuncumuza yer verdim. Daha fazlası için filmi açıp izlemenizi öneririm.

Aslında filmin teknik özellikleri o kadar etkileyici ki, kurgudaki zayıflıkları da görmezden geliyoruz. 2 saat sürüyor ve sanki biraz erken bitiyor. Artık filmden çok etkilendiğimiz için mi yoksa kurgudaki eksiklerden dolayı mı bilmiyorum; biraz daha devam edebilirdi sanki. Çok ani bittiğini hissettim, bazı noktalar soru işareti olarak kaldı ve bitince de üzüldüm. Böyle hissettiğim çok az film vardır.

Gianni Zanasi hem yönetmiş hem yazmış. Yönetmenin ve senaristin aynı olduğu filmler her zaman avantajlıdır. o avantajı iyi değerlendiriyor. Senaristin kafasından geçenler, kameranın önüne çıkıyor. Ne anlatmak istediğini, neyi vurgulamak istediğin çok iyi anlıyoruz. Bunun için repliklere ihtiyacınız da kalmıyor. Bu bir sinema filmi ve adam görüntülerle bunu sağlıyor. 

Ayrıca başrollerdeki Valerio Mastandrea ve İsrail doğumlu Hadas Yaron çok iyiler. Yan rollerdeki herkes önemli katkılar sunuyor.

Eleştirmek için eksik bir nokta arıyorum ama bulamıyorum. Fırsat olsa da bir daha izlesem. Ne yazık ki Youtube'da bile hakkında çok az içerik var. Geceleri yatmadan bazı sahnelerine göz atılırdı oysa...

Pazar, Nisan 3

Birkaç Kısa Film

Kısa film izleme geleneği bende pek yoktur. Üniversite yıllarında, ortamda sağlayacağı hava nedeniyle biraz ilgi duymuştum ama sonrasında hemen söndü.

Öte yandan aradan neredeyse 15 sene geçti. Daha da önemlisi tüm insanlık olarak hayatımız ve dünyamız çok değişti. Ne olursa olsun artık kısa içerikler daha çok rağbet görüyor. Buna rağmen kısa filmlere gösterilen ilginin sabit kalması şaşırtıcı. 10 dakikalık içeriklere uzun dediğimiz, 2 saatlik filmlere burun kıvırdığımız, hatta 1 dakikalık Youtube videolarına bile üşendiğimiz bir dönemde neden film izleme hakkımızı kısa filmlerden yana kullanmıyoruz merak ediyorum.

O yüzden ben son dönemde bazı zamanlarda bazı günlerde film izleme haklarımı kısa filmlere verdim. Daha net ifadeyle dört kısa film izledim. Bunların üç tanesini tek bir postta birleştiriyorum. Zira vasatı geçemediler. Fakat zaman ayırmaya değer. Dördüncü filmi ayrı bir yazıda belirteceğim ilerleyen dönemlerde; zira o çok hoştu ve ayrı bir yeri hak ediyordu. Şimdilik üç tane

Doroga

Ukrayna filmi. Mischa, boşanmış anne-babası tarafından ihmal edilen bir ergendir. Bir gün arkadaşlarıyla iddialaşırken ilginç bir şey dener. Bir tekerlekli sandalyeye oturur, onu da bir tırın arkasına bağlar ve şehirler arası yolda ilerler. Beklenenden daha maceralı süren yolculuk sonunda, kendisini fark eden ve çok da kızan tır şoförüyle bir bağ kurar.

Hikaye ilginç gibi dursa da film tatmin edici değil. Gerçi birçok festivalde ödül de kazanmış. En azından biz de Mischa'nın tır arkasındaki yolculuğunda adrenalin salgılıyoruz. Teknik açıdan da atlamamak lazım; o konuda başarılı.

Toplam süresi 22 dakika olan filmin tamamı Vimeo'da var ama sanırım altyazı yok.

Sortie de Route

Benzer bir konu diyebiliriz. Yine bir ergen var merkezde. Paul, 14 yaşındadır ve zamanının çoğunu mobiletinde geçirir. Bir gün mobileti çalınır ama onu hemen bulmayı başarır. Hırsız, yine onun yaşlarında bir tamirci çırağı olan Karim'dir. İlk başta birbirlerinden nefret eden ikili, sonra kader ortağına dönüşür.

Toplam süresi 28 dakika olan film, İsviçre'den çıkmış.

Anapeson

İsviçreli varlıklı bilim adamı (botanikçi) Kont Karl Ulysses, 1789 yılında Napoli'ye giderek orada bazı çalışmalar yapar. Bu çalışmalar esnasında da günlük tutar. Filmimiz bu günlükten yola çıkar. Günlükte bahsedilenler, bir anlatıcı tarafından bize aktarılırken, diğer yandan bahsedilen toprakların güncel görüntüleri önümüze düşer. Belgesel desek değil, film desek değil. Görüntüler, sinematografik açıdan çok ilgi çekici olmasa da, doğa bize huzur veriyor.

Diğer iki filmden daha uzun; 40 dakika. Ayrıca daha yavaş bir temposu var. 

Fakat bizi o kadar mest eden Akdeniz iklimi, toprağı, görüntüsünü içimize çektikten sonra, filmin en son noktasında otopark, otoyol, arabalar, binalar görüyoruz. Çok vurucu bir andı benim için. Filmi o kadar izledikten sonra, neredeyse gözler kapanacak ve rüyalara dalacakken bir anda gerçeğe döndük.

Perşembe, Mart 3

Terraferma

Rusya'nın Ukrayna'yı işgali, ardından yaşananlar, Batı'daki tepkiler, gelen haberler...

Sanırım savaş ve yaşanan gelişmeler hakkında sık sık konuşmamız gerekecek. Devamlı yeni bir haber geliyor, yeni bir tartışma konusu karşımıza çıkıyor. İçimizi dökeceğimiz yer de burası olacak.

Ortada sayısız mesele var. Bunlardan biri de mülteci konusu. Daha doğudaki savaşlardan kaçanlara çelme takanlar, Ukrayna'dan gelenlere kapılarını ardına kadar açtı. Hatta Ukrayna'dan gelenleri de ayırdılar. Sarı saçlı mavi gözlüler için işler daha kolayken, Ukrayna'da yaşayan Afrikalı işçiler, öğrenciler, çocuklar trenlere alınmadı.

Batı'nın bu konudaki iki yüzlülüğü zaten bilinen bir durumdu. Söyleyen söyledi, dinleyen dinledi. Yüzlerine karşı söyleyince bile bir değişim olmadı. Hatta kendi toplumlarında bile bu konuyu dillendirenler olduğunda kafalarını güme gömdüler.

Biz şimdilik bu konuya değinmeyelim ve konuyla ilgili bir film önerisinde bulunalım.

İtalya'nın 2011 senesinde Oscar adayı olan filmi Terraferma esasında çok başarılı değil. Benim beklentim daha yüksekti. Son yıllarda bu konu hakkında yapılan filmlerin sayısı artmıştı. Haliyle Terraferma'yı benzerleri ile kıyasladığımızda, onlara nazaran zayıf kaldığını söylememiz mümkün.

Muhteşem fragmanı, fragmanında çalan müziği, fragmanında sadece tek bir repliğe yer vermesi ile beni etkilemişti. Ayrıca bir İtalyan/Akdeniz filmi olmasının avantajını, görüntü yönetmenliği açısından çok iyi kullanmış. Manzaralar, görüntüler çok temiz... Anlatımı etkileyici, oyuncular iyi.

Fakat senaryo biraz tutuk. Yine de filmi bir karşıtlık üzerinden kurması beğenimi kazandı. Bu sayede birçok metafora ve vurucu sahneye imza atılmış.

Hikayemiz Sicilya yakınlarındaki bir adada geçiyor. Ada sakinleri hayatını balıkçılık ve turizmden kazanıyor. Haliyle adaya dışarıdan gelenlere özel bir ilgi gösteriyorlar. Tabi eğer onlar turist ve batılı olursa...

Bir gün adaya Etiyopya'dan birileri gelir ve ortalık karışır.

Tam da bu günlerde izlenmesi gereken filmlerden. Ayrıca senaryosunu ne kadar 'gömsem' de; her filmin markası sonudur. Sonu kuvvetli olan filmler her zaman bir adım öne çıkmayı başarır. Terraferma; sonunu bağlayamayan türdeşlerinden ayrılıp çok güçlü bir sonla kapatıyor kamerasını...

Filmi izleyince ister istemez, Akyarlar'a cansız bedeni vuran Aylan'ı da hatırlıyoruz. Deniz yoluyla Avrupa'ya sığınmaya çalışan mültecilerin sembolü olan Aylan'ın hikayesi 2015'e damga vurmuştu. Terraferma ise 2011'de çekildi.

2011'de anlatıldı; bir işe yaramadı.
2015'te çok sert bir şekilde yaşandı; bir işe yaramadı.
2022'de bakalım neler göreceğiz bu sefer...

Çarşamba, Mart 2

Sporcu Karizması


Rusya - Ukrayna savaşı hakkında iki kutuptan birini tercih edebilirsiniz. Bu konu hakkında zaten uzun uzun konuşacağız gibi...

Fakat esas meseleyi bir kenara bırakırsak; gerçekten sporcuların bu dünyada çok önemli bir gücü yok mu?

Son olarak Milan-Inter derbisi öncesi Andrei Shevchenko dev ekrandan stadyuma bağlandı. Tüm stadyum, Milanlılar, ezeli rakibinin taraftarları, sahada onu izleyerek büyüyen futbolcular ve televizyon başındaki milyonlarca insan onu pür dikkat dinledi.

Gerçi biraz 1984 tarzı bir kare gibi duruyor ama olsun. Belki de etkileyici olan kısmını da oradan almıştır. Bir politikacının, çok yüksek oylar almış bir devlet başkanının, çok zengin bir iş insanının, hatta (spora benzer kültürel bir alan olduğu için) çok sevilen bir sanatçının bile bunu başarması kolay değil gibi geliyor bana. 

Bu sadece sporculara özgü bir karizma, onlara yüklenmiş bir güç.

Yine de bu işin zirve noktası, ülkesindeki savaşı durduran Didier Drogba'dır. Onu anmadan da geçmek olmaz. Bakalım bu savaşın Drogba'sı kim olacak? Yani inşallah biri olur ve tez zamanda çıkar ortaya...

Cumartesi, Aralık 4

I quattro dell'Ave Maria

 


Spagetti Western'in Sergio Leone'den ibaret olmadığını bana gösteren film.

Oldukça eğlenceli mizaha, çok güzel betimlenmiş ve birbirini tamamlayan karakterlere sahip. Fakat kurgu biraz zayıf. Sanırım bir üçlemenin ikinci filmi. Ayrıca üçleme dışında Bud Spencer ve Terence Hill'in beraber oynadığı başka filmler de var...

Bu bilgilerin hepsini filmi izledikten sonra yaptığım araştırma sayesinde öğrendim ve heveslendim. Çok güzel bir film olmasa da diğerlerini görmem için heyecanlandırdı. Bu açıdan katkısı var. Bir de gerçekten mizahı çok kaliteli. Ara sıra açılıp bakılacak tarzda...

Cuma, Kasım 26

Amatörden Şampiyonlar Ligi'ne


 Junior Messias, bu yaz Milan'a katılınca hakkında birçok haber ve yazı okumuş olabilirsiniz.

Bu hafta Atletico Madrid deplasmanında oynanan Şampiyonlar Ligi maçında, benzer yazıları daha dokunaklı cümlelerle bir daha (veya ilk kez) okumuş olabilirsiniz.

Açıkçası burada da daha farklı bir konsept olmayacak. Zira adamın hikayesi çok güzel, başkasına gerek yok!

Eskiden bu tip hikayelere blogda daha çok yer veriyorduk. Daha çok heyecanlanıyordu. Daha az çiğneniyordu. Zamanla oyunun bu yönlerine bakışımız azaldı. Belki de bizim duygularımız köreldi. Artık o kadar etkilenmiyoruz. Fakat Junior Messias, bize o duyguları yeniden hatırlattı.

Nedir peki bu adamın hikayesi?

Brezilyalı futbolcu, aslında kısa bir zamana kadar profesyonel bir futbolcu değildi. Esasında hayali futbolculuktu. Ülkesinde Cruzeiro altyapısında yer aldı ama A takıma çıkamadı. O da 20 yaşında, eşi ve iki oğlunu yanına alarak ( o yaştaki sorumluluğa bak) ağabeyinin yaşadığı İtalya'ya göç etti. Amacı top oynamaktan ziyade hayatını kazanmaktı. Bunun için kuryelik, nakliyecilik ve benzeri işler yaptı. Zaman zaman da amatör takımlarda top oynamaya devam etti. 

Böyle böyle 24 yaşına kadar geldi. Peki, 24 yaşında halen amatör bir takımda futbol oynuyorsanız, en yüksek hayaliniz ne olabilir? Profesyonel liglere transfer olmak çok uç bir istek değil. Kendinizi gösterirseniz neden olmasın? Belki Serie B bile olabilir. Peki Serie A? Bu gerçekten zor duruyor. Şampiyonlar Ligi ise hayalin de ötesinde sanki...

Amatör liglerden en üst liglere giden yolculuklara aşinayız ama bunu başarmak için bile mesaiye erken başlamak lazım. 24, günümüz futbolunda çok geç bir yaşmış gibi duruyor. Yine de Junior Messias kısa sürede imkansızı başardı. Filme çekseler, izlediğimizde "Abartmışlar ama" diyerek kalkarız koltuktan.

Junior Messias önce Casale isimli bir takımda forma şansı buldu. O şansı da biraz şans ve ısrarla buldu. Torino'nun eski futbolcusu Ezio Rossi, onu amatör liglerde izleyip beğenmişti. Onu bir iki takıma önermişti ama Messias'ın hayatını idame ettirmesi için uygun fırsatlar değildi. Rossi, Casale'nin başına geçince de ilk transferi Messias oldu. Hemen onu telefonla aradı. Ayda 1500 euro'ya anlaşmışlardı.

Brezilyalı oyuncu, Casale'de iyi bir performans sergiledi. Sonrasında birkaç alt lig takımında daha oynadı. Serie B'de Crotone'ye transfer olduğunda sene 2019'du. 34 maçta forma giydi ve takımı sezonu ikinci bitirerek Serie A'ya çıktı. Acaba pandemi nedeniyle ligler ertelenseydi ve düşmeler-çıkmalar kaldırılsaydı ne olurdu? Bu hikaye yarım kalır mıydı? Bilmiyoruz. Ya da Crotone Serie A'ya yükselmeseydi, Messias da Serie B'de takılı kalır mıydı? Bunu da bilmiyoruz. 

Bildiğimiz tek şey, öykünün devam etmesi... Crotone ile beraber Messias da Serie A'ya yükseldi. İlk sezonunda 36 maça çıktı ve 9 gol attı. Bu yazın başında Milan onu kiraladı. Kulübün amacı onu rotasyonda kullanmaktı. Zaten şu ana kadar da öyle oldu.

Ligde sadece iki maça çıkabildi. Toplam 51 dakika... Şampiyonlar Ligi'nde ise hiç forma şansı bulamamıştı. Ta ki bu haftaya kadar...

Kritik Atletico deplasmanına yedek kulübesinde başladı. Pioli onu 65. dakikada oyuna sürdü. 22 dakika sonra Milan kariyerinin ilk golünü attı. Hayatındaki ilk Şampiyonlar Ligi maçında, Atletico Madrid deplasmanında...

Bu gol zaten Junior Messias için çok değerli bir gol. Fakat Milan için de çok kritik. O gol gelmeseydi Milan, Şampiyonlar Ligi'nde elenecekti.Şimdi son maçlar öncesinde bir şansı daha var.

Junior Messias zaten kendisi için bir peri masalı yazdı. Fakat Milan'ın sezon sonu geleceği noktayı gördüğümüzde bu golün değeri daha başka bir seviyeye de çıkabilir.

30 yaşında bir futbolcu için ne hikaye ama....

Cuma, Ekim 8

Her Gün Yeni Bilgi

 


Uluslar Ligi'nin ilk yarı final maçında İtalya ile İspanya karşılaştı. Hem ev sahibi olmasından dolayı hem de Temmuz ayında Avrupa Şampiyonası'nı kazanmasından dolayı İtalya favori gibiydi. Fakat kazanan İspanya oldu. Karşılaşma 2-1 sona erdi. İki gol de Manchester City'nin genç oyuncusu Ferran Torres'ten geldi.

Buraya kadar her şey normal. Peki o zaman niye bu yazıda Safet Susic fotoğrafı var? Açıklayalım...

Ferran Torres golleri 17. ve 45. dakikalarda kaydetti. Yani ilk yarıdan iki gol yazmıştı bile. Ayrıca İtalya'nın en önemli isimlerinden, muhteşem stoperi Bonucci de kırmızı kart görmüştü. İkinci 45 dakikaya sıkışacak bir gol, Torres'in hat-trick yapmasını sağlayacaktı.

Fakat Torres, şanssız bir şekilde 49. dakikada sakatlandı. Böylece İtalya'ya karşı hat-trick yapma şansını kaçırdı.

Yazık oldu. Fırsat ayağına gelmişti. Zira İtalya'ya kaç futbolcu hat-trick yapabilir ki? Bu, öylesine ağızdan çıkan bir soruydu ama cevabı Wikipedia'da varmış.

İtalya'ya karşı bugüne kadar 9 futbolcu hat-trick yapabilmiş. Bu dokuz hat-trick'in sekiz tanesi 1912 ile 1948 arasında olmuş. Yani futbolun emekleme dönemlerine denk geldiğini söyleyebiliriz. Modern futbol çağını savaş sonrası dönemden başlatırsak, bu dönemde İtalya kalesine üç gol birden bırakan tek isim var. Onu da yakından tanıyoruz.

13 Haziran 1979 günü Zagreb'in efsanevi Maksimir Stadı'ndan oynanan hazırlık maçında, Yugoslavya, İtalya'yı 4-1 mağlup etti. O gün Safet Susic üç gol birden attı. Bir hazırlık maçı olmasına rağmen, o günden sonra başka hiçbir futbolcu İtalya ağlarına üç gol birden bırakamadı. İşte Ferran Torres'in kaçırdığı fırsat buydu.

Onun için şanssızlık. Diğer yandan bizim için yeni bir bilgi oldu. Gerçi bilginin kendisi de çok yeni değil. 42 yıldır tekrarlanmayan bir durumdan bahsediyoruz. Her gün böyle bilgiler çıksa karşımıza keşke...

Bu arada Susic, milli forma altında tehlikeli bir hat-trick'çiymiş. 1977'de Romanya'ya karşı üç gol birden atıyor. 1979'a İtalya maçı ile başlıyor.. Eylül ayında Belgrad'da Arjantin'e de üç gol birden atıyor. O Arjantin'in, son Dünya Kupası şampiyonu olarak Avrupa'ya geldiğini ekleyelim. 

Biz Susic'i daha çok teknik direktörlüğü ile hatırlıyoruz ama çok özel bir futbolcu olduğunu ara ara hatırlamak lazım...

Cuma, Ekim 1

Tek Maçtan Yatan Kuponlar #8

Uzun süredir ihmal ettiğimiz serimizi yeniden hatırlayalım.

Hafta içi oynanan Şampiyonlar Ligi maçlarında güzel karşılaşmalar vardı. Bahisçi arkadaşlarımızın kazandığını düşünüyorum. Biz ise kazanamadık!

Oysa özellikle Salı günü  çok güzel bir kuponum vardı. Güne Ajax - Beşiktaş maçıyla başladık. Nedense bu maçta farklı Ajax galibiyeti bekleyenlerin sayısı çok fazlaydı. O nedenle 2.5 gol üstü ve MS 1 gibi seçeneklere abananlar oldu. Fakat bu seçeneklerin oranları da çok düşüktü. Farklı bir yol denemek gerekiyordu. Benim tercihim, "İlk yarıda daha çok gol olur" seçeneğiydi.

Bu tip maçlarda; yani bir takım diğerine göre daha favoriyse ve farklı kazanması bekleniyorsa iki ayrı durum gerçekleşir. Birincisi o kadar farklı bir skor çıkmaz, ikincisi farklı skor çıksa bile ilk yarıda fiş çekilir. Ben de Ajax'ın ilk yarıda daha çok gol bulup, sonrasında tempoyu düşüreceğini düşündüm. Hatta Beşiktaş da bu periyotta şok bir gol bulabilirdi ki Batshuayi direğe takıldı. Sonuç olarak 2.80'den şık bir oran geldi.

Aynı saatte başlayan diğer maçta Serie A şampiyonu Inter'in zorlu Ukrayna deplasmanında takılacağını düşündüm. Zaten Avrupa'nın devleri için Ukrayna her zaman zor bir coğrafya olmuştur. Bu sefer Shakhtar'ın ilk maçta Sheriff'e yenilmesi oranlarda değişimlere neden olmuş. Fakat zaten Sheriff'in ne kadar ters bir takım olduğu Madrid deplasmanında iyice ortaya çıktı. Yani Shakhtar için maç öncesinde kullanılan "Bu sene kötüler, Sheriff'e bile yenildiler" önermesi biraz haksızdı. Sonuç olarak karşılaşma tam bir Ukrayna deplasmanı skoruyla, 0-0 sona erdi.

22.00 seansında Leipzig - C.Brugge maçı KG Var için ideal seçenekti. Zaten kupondaki en düşük oran da bu maça aitti. Aslında ilk maçta PSG ile berabere kalan, geçen sezon grubu üçüncü bitiren, ondan önceki sezon Real Madrid'e kök söktüren C.Brugge hakkında daha cesur davranabilirdik. Fakat yine de Almanya deplasmanıydı. Dikkat ve temkini öne çıkarmak normal. 22. dakikada da hedefimize ulaştık.

Bizi üzen ise Borussia Dortmund - Sporting maçı oldu. Bu karşılaşmaya da KG Var dedik. Tamam Sporting ilk maçında fena dağıldı ve bu seviyelere henüz boyunun yetmediğini gösterdi ama Almanya'da bir gol atabilirdi. Borussia Dortmund bu maça kadar oynadığı tüm lig ve Avrupa mücadelelerinde gol yemişti. Gol yemediği maç bizi buldu. Belki ikiyi üçü bulamaması etkilemiş olabilir. 1-0'ın tehlikesi onların savunmada daha dikkatli durmasını sağladı. Maçın özellikle son kısmını izledim. Kuponun gelmesini engelleyen dramatik bir pozisyona bile giremedi Sporting. Kaleyi bulan şutu sadece 1'de kaldı. Dağ fare doğurdu resmen. Ya da güvendiğimiz dağlara kar yağdı.

Kupon çok güzeldi. 15 oran veriyordu. Tek maçtan değil adeta tek golden gitti. Pedro Gonçalves, son bir aydır formasından uzak.O geri dönene kadar Sporting'e güvenmeyeceğim. Bu da bize ders olsun.





Tek maçtan yatan kuponlar #6

Tek maçtan yatan kuponlar #7

Çarşamba, Temmuz 7

Çarşamba, Mart 24

Veloce Come il Vento

Spor filmleri genelde sevilir. Çok kaliteli olmalarına gerek yoktur. Avantajları vardır. Mesela en baştan zaten o branşın meraklıları muhakkak filmi izleyecektir. İzleyince de, o izleyenlerin önemli kısmı yapım vasat bile olsa beğeniyor; zira bugüne kadar izledikleri organizasyonlardan ve karakterlerden ayrı bir hikayeye dahil oluyorlar. Yani spor filmlerinin kitlesine ulaşması, diğer filmlere göre çok daha kolay oluyor.

Sinema, bu işi en iyi boks ve motor sporlarında beceriyor. Şaşkınlığım da burada çıkıyor.
 
İtalyan yapımı Veloce Come il Vento internette çok fazla yorumu olmayan bir film. Üstelik Netflix gibi popüler bir platformda bile gösterilmiş. Ayrıca gerçek bir hikayeyi barındırıyor. Sıkıcı bir film de değil. Oyuncularımız da iyi. 

Hikaye biraz klişe ama spor filmlerinin özelliği de budur zaten. Benzer hikayeyi farklı çeşitlerde izleriz. Hatta bu nedenle belki de yan karakterlerin çok iyi işlenmesi gerekiyor olabilir. Zira ana karakterlere ve onların maceralarına gerçek sportif hikayelerden aşina olduğumuz için böyle filmleri yan unsurlar cazip kılar. Bu filmde belki de eksik kalan buydu. Abi-kardeş çok fazla öne çıkıyordu ve biz işin sonunu tahmin etmekte zorlanmadığımızdan heyecanımız da azalıyordu. Fakat sonunun şaşırttığını söylemek zorundayım. En azından 'mutlu son'la bitmiyor ama üzmüyor da...

Zaten bir İtalyan-Akdeniz filmi olmasından gerek; devamlı duygu değişimleri yaşıyoruz filmi izlerken. Bunlar çok hızlı yaşanıyor. Bir yandan da 'hız' filmi olmasından dolayı böyle bir oyuna girişilmiş olabilir diye düşündüm. Bu sayede heyecanı ayakta tutmaya çalışmışlar. İşe de yaradı. Sonuçta sonuna kadar izledik. 

Başrolde bir kızımız var. Adı Matilda de Angelis. Kendisi Aybüke Pusat'a benziyor ama kariyeri daha hızlı ilerliyor. Bu filmden sonra Nicole Kidman ile öpüştüğü ve curetkar sahnelerinin olduğu bir diziyle gündeme geldi. Ben diziyi izlemedim. Adını da hatırlamıyorum. Fakat bu haberler sayesinde Angelis'in şöhreti hızlandı. Bunların da konuyla alakası yok zaten.

Erkek oyuncumuz Stefano Accorsi hakkında çok bilgimiz yok. Onu da benzeteceksek Timuçin Esen çıkar belki ama zorlama olur. 

Zaten yazının bundan sonrasında ne söyleyeceksek zorlama olur. Fena film değil ama daha iyilerini görmüştük.