Bu hafta Avrupa Ligi çeyrek finalinde Feyenoord - Roma maçı var. Haftaya da rövanşı oynanacak. Gözlerimiz bu iki maçta olacak. Neden?
Bu iki takım tarihlerinde üç kez karşılaştı. Üçü de yakın dönemde. 2014-15 sezonunda yine Avrupa Ligi'nde eşleşmişlerdi. İlk maç 1-1 sona ermiş, Hollanda'daki rövanşı 2-1 kazanan Roma tur atlamıştı.
Berabere biten ilk maçta goller Gervinho ve Colin Kazım'dan gelmişti.
De Kuip'teki rövanşta Roma'nın golleri Adem Llajic ve Gervinho'dan geldi. Feyenoord'un Elvis Manu ile ile bulduğu tek gol tura yetmedi.
Geçen sezon Arnavutluk'ta oynanan Konferans Ligi finalini ise Roma 1-0 kazandı. Kupayı getiren golü Nicolo Zaniolo kaydetti.
Bu kadar bilgiden sonra neden bu haftaki maçları dikkatle izleyeceğimizi anlamamış olamazsınız...
Gervinho, Colin Kazım, Llajic, Elivs Manu ve son olarak Nicolo Zaniolo...
Bu eşleşmede gol atanlar muhakkak kariyerlerinin bir bölümünde Süper Lig'e uğruyor.
Zeki Çelik ve Orkun Kökçü şu anda gole (ve Süper Lig'e) en yakın isimler gibi duruyor!
Arjantin - Hollanda, dünya futbolunun ve Dünya Kupası'nın en büyük rekabetlerinden biri değil. Buna rağmen ara sıra unutulmaz eşleşmelere ve maçlara imza attılar.
1974'te Hollanda'nın Arjantin'i 4-0 yendiği maç belki de dünyanın geniş kesimlerinin total futbol ile tanışması anlamına geliyordu. Dört sene sonra finalde karşılaştılar ve kazanan Arjantin olunca bu sefer de tüm dünya, "Acaba total futbol acaba bir kaybeden mı?" sorusunu sordu.
Fakat iki takımın turnuvadaki son iki karşılaşmasından gol sesi çıkmadı. 2006'da grupta karşılaştılar, 2014'te de çeyrek finalde. Her iki maç da 0-0 sona erdi. Hücum futboluyla ve hücum oyuncularıyla tarihe damga vuran iki takımın mücadelelerinin golsüz bitmesi şaşırtıcıydı.
Fakat 2014 için benim bir parantezim var. O maç, '0-0 biten ama kaliteli ve heyecanlı olan karşılaşmalar' dosyasına kendini atabilir. Ben izlerken çok keyif almıştım. Zaten 0-0 biten maçlar, her zaman sıkıcı ve temposuz değildir. Bazen maçların 0-0 bitmesinin nedeni iki tarafın da hata yapmamasıdır. Hatasız iki takım sahadaysa ve ikisi de kazanmak istiyorsa, ortaya çok güzel bir 90 dakika ve hatta 120 çıkabilir.
Biliyorum, büyük ihtimalle çoğunluk aynı fikirde değildir. Javier Mascherano'nın yıldızlaştığı bir maç çok ilgi çekici durmayabilir. Fakat şunu da eklemek gerek. Biz de dünya tarihinin en iyi defansif orta sahalarından birini her zaman bölgesinde izleyemedik. Barcelona'da stopere geçen oyuncuyu milli takımda orta sahada görünce ve o akşam canavar gibi oynayınca çok keyiflenmiştik.
Peki şimdi bu maç nereden aklımıza geldi? Gelmemesi için bir neden yok. İki takım Dünya Kupası'nda bir kez daha karşılaşacak. Yine çeyrek final.
Üstelik iki takım da turnuvada pek iyi futbol oynamadı. Aslında ikisinden birinin yarı finali hak ettiğini de düşünmüyorum. Fakat sonunda biri çıkacak.
Az gollü, pozisyonu kıt bir maç olabilir. Varsın olsun. Öyle maçları da severiz. İşte tam da bu yüzden sekiz sene önceki maçı hatırladık. Madem 0-0 bitmeye veya az gollü geçmeye aday bir maç var önümüzde, o zaman bıraktıkları yerden devam etsinler.
Garip istatistikleri ve onlardan doğan hikayeleri seviyoruz.
Mesela, çok az maç kazanarak bir şekilde şampiyon olan takımlar iyi bir örnektir. Özellikle Dünya Kupası gibi az maçın olduğu turnuvalarda çok çıkar... En bilindik örnek, Euro 2016'daki Portekiz'in berabere kala kala şampiyon olmasıdır.
O zaman şimdi yine tarihten bir yaprağı açalım. 1987-88 sezonunu Galatasaraylılar, şampiyon takımı yenerek elendikleri Şampiyon Kulüpler Kupası ile hatırlar. Şampiyon olacak takım PSV Eindhoven'dır. Hollanda ekibi, turnuva boyunca sadece tek bir maçta yenilmiştir. O da Ali Sami Yen Stadı'nda oynanan rövanş maçıdır.
3-0'lık ilk maçın ardından 2-0'ı yakalayan Galatasaray, turu geçememiş ama bir sezon sonraki Xamax efsanesinin provasını yapmıştır. Normal olarak; kısa sürn 1987-88 turnuvasının hafızamızdaki yeri bu anıyla sınırlı kalmıştır.
Fakat bir de işin PSV tarafı var. Tamam, onlar sadece bir kez yenildi ve o da Galatasaray'a karşıydı ama turnuva boyunca da sadece üç kere kazanabildiler.
Toplam dokuz maç oynadı PSV. Galatasaray'ı yenerek başladı, yenilerek devam etti. Sonrasında da Rapid Wien'i iki maçta da yendiler. Fakat bu kadar!
Sonraki tur; Bordeux. İki maç berabere. 1-1 ve 0-0. Deplasmanda atılan bir gol (Wim Kieft) turu getiriyor.
Yarı final. Yine aynı skorlar, yine deplasman golü kurtarıyor. Üstelik rakip bu sefer Real Madrid. Hugo Sanchez'in golüne, Edward Linskens cevap veriyor. Rövanşta kaleyi kapatınca gerisi geliyor.
Finale geçiyoruz. Stuttgart'ta tek maç üzerinden oynanıyor. Rakip Benfica. Zaten adamların üzerinde Bela Guttmann'ın laneti var. Burada da penaltılarla bir kez daha kaybediyorlar. Yani PSV kazanıyor.
Acayip bir durum. Teknik direktör tandık bir isim; Guus Hiddink. Zaten garantici ve pragmatik bir adamdır. O sezon sayesinde de kariyeri gaza basıyor. Gerçi arada bir Fenerbahçe tökezlemesi var ama olsun.
Bu arada Benfica'nın o sezondaki hikayesi de bu yazıya uygun bir konu. Toplam dokuz maç yapıyorlar. Bu maçların sekizinde (final dahil) gol yemiyorlar. Sadece çeyrek final rövanşında Anderlecht'e 1-0 mağlup oluyorlar. Fakat ilk maçı 2-0 kazandıkları için yola devam ediyorlar.
Sonuç olarak; sadece üç maç kazanan, sadece tek gol yiyenin elinden kupayı alıyor.
Uzun süredir ihmal ettiğimiz serimizi yeniden hatırlayalım.
Hafta içi oynanan Şampiyonlar Ligi maçlarında güzel karşılaşmalar vardı. Bahisçi arkadaşlarımızın kazandığını düşünüyorum. Biz ise kazanamadık!
Oysa özellikle Salı günü çok güzel bir kuponum vardı. Güne Ajax - Beşiktaş maçıyla başladık. Nedense bu maçta farklı Ajax galibiyeti bekleyenlerin sayısı çok fazlaydı. O nedenle 2.5 gol üstü ve MS 1 gibi seçeneklere abananlar oldu. Fakat bu seçeneklerin oranları da çok düşüktü. Farklı bir yol denemek gerekiyordu. Benim tercihim, "İlk yarıda daha çok gol olur" seçeneğiydi.
Bu tip maçlarda; yani bir takım diğerine göre daha favoriyse ve farklı kazanması bekleniyorsa iki ayrı durum gerçekleşir. Birincisi o kadar farklı bir skor çıkmaz, ikincisi farklı skor çıksa bile ilk yarıda fiş çekilir. Ben de Ajax'ın ilk yarıda daha çok gol bulup, sonrasında tempoyu düşüreceğini düşündüm. Hatta Beşiktaş da bu periyotta şok bir gol bulabilirdi ki Batshuayi direğe takıldı. Sonuç olarak 2.80'den şık bir oran geldi.
Aynı saatte başlayan diğer maçta Serie A şampiyonu Inter'in zorlu Ukrayna deplasmanında takılacağını düşündüm. Zaten Avrupa'nın devleri için Ukrayna her zaman zor bir coğrafya olmuştur. Bu sefer Shakhtar'ın ilk maçta Sheriff'e yenilmesi oranlarda değişimlere neden olmuş. Fakat zaten Sheriff'in ne kadar ters bir takım olduğu Madrid deplasmanında iyice ortaya çıktı. Yani Shakhtar için maç öncesinde kullanılan "Bu sene kötüler, Sheriff'e bile yenildiler" önermesi biraz haksızdı. Sonuç olarak karşılaşma tam bir Ukrayna deplasmanı skoruyla, 0-0 sona erdi.
22.00 seansında Leipzig - C.Brugge maçı KG Var için ideal seçenekti. Zaten kupondaki en düşük oran da bu maça aitti. Aslında ilk maçta PSG ile berabere kalan, geçen sezon grubu üçüncü bitiren, ondan önceki sezon Real Madrid'e kök söktüren C.Brugge hakkında daha cesur davranabilirdik. Fakat yine de Almanya deplasmanıydı. Dikkat ve temkini öne çıkarmak normal. 22. dakikada da hedefimize ulaştık.
Bizi üzen ise Borussia Dortmund - Sporting maçı oldu. Bu karşılaşmaya da KG Var dedik. Tamam Sporting ilk maçında fena dağıldı ve bu seviyelere henüz boyunun yetmediğini gösterdi ama Almanya'da bir gol atabilirdi. Borussia Dortmund bu maça kadar oynadığı tüm lig ve Avrupa mücadelelerinde gol yemişti. Gol yemediği maç bizi buldu. Belki ikiyi üçü bulamaması etkilemiş olabilir. 1-0'ın tehlikesi onların savunmada daha dikkatli durmasını sağladı. Maçın özellikle son kısmını izledim. Kuponun gelmesini engelleyen dramatik bir pozisyona bile giremedi Sporting. Kaleyi bulan şutu sadece 1'de kaldı. Dağ fare doğurdu resmen. Ya da güvendiğimiz dağlara kar yağdı.
Kupon çok güzeldi. 15 oran veriyordu. Tek maçtan değil adeta tek golden gitti. Pedro Gonçalves, son bir aydır formasından uzak.O geri dönene kadar Sporting'e güvenmeyeceğim. Bu da bize ders olsun.
Hollywood'un, dünya sinemasından görüp anında tekrar çektiği filmlere aşinayız. Bu sefer bu işi İngilizler yapıyor!
Gerçi İngilizler de tek başına yapmıyor, orijinalinden destek de alıyor.
Filmimiz zaten bir kitap uyarlaması. Hollandalı muhabir / yazar Peter de Vries'ın kitabı, önce ülkesinde sinemaya aktarılıyor. Ardından Hollandalılar ve İngilizler el ele verip bir kez daha çekiyor. Bu sefer baş role Anthony Hopkins'i koyunca, ilk halinden daha çok ilgi çekiyor. Bu arada yönetmen koltuğunda oturan Daniel Alfredson da İsveçli. Yani filmin vizyona girdiği 2015 yılında henüz Brexit hayatımızda olmadığı için Avrupa Birliği gibi bir film çıkıyor ortaya.
Film için kitap uyarlaması dedik ama aynı zamanda gerçek bir hikaye. Heineken biralarının sahibi olan Freddy Heineken ve şoförü, 1983 yılında bir grup genç tarafından kaçırılır. 21 gün boyunca rehin alınırlar. Film de bu 21 güne, öncesine ve sonrasına bakıyor.
Hikayenin ilgi çekici kısmı, ekibimiz istenen fidyenin karşılığını alıyor ama mutlu olamıyor. Hatta filmin fragmanında (ne kadar doğrudur bilemiyoruz) "Bugüne kadar bir insan için ödenmiş en yüksek fidye" ibaresi geçiyor. Bu miktar 16 milyon euro'ya tekabül ediyor. Fakat, bu başarıya rağmen ekibimiz sonrasında bir şekilde yakalanıyor.
Yıllar sonrasında ekipten biri Hollanda'da ünlü bir suç örgütü liderine dönüşüyor. Daha sonra ekipten bir başkasını öldürdüğü iddia ediliyor. Devamında (film vizyona girdikten sonra / 2019) tutuklanıyor. Bu notlardan bile yeni bir film çıkabilir.
Aslında elimizin altındaki film de bizim için değerli. Dikkat çekici bir anlatımı ve heyecanlı bir konusu var. Aksiyon dozu tam benim istediğim kıvamda, yani neredeyse yok gibi... Bu anlamda birçok kişiyi tatmin etmese de benim hararetle aradığım bir nokta olmadığı için beğenimi kazandı. Fakat hem tempoda hem de kurguda bazı soru işaretleri mevcut. Mesela ekibin nasıl yakalandığı konusunda bile halen şüphelerimiz var.
Filmin en büyük yıldızı tabi ki Hopkins. Şaşırtmıyor. Karakteri Heineken de oldukça soğukkanlı ve karizmatik bir adammış. Böylesine bir isme tam oturuyor Hopkins. İkinci yıldız ise Amsterdam şehri. Amsterdam, sinema için en uygun mekanlardan biri olduğunu kanıtlıyor.
Ayrıca çok ufak bir rolde Yolanthe Cabau da var ama kamera önünde geçirdiği süre Wesley Sneijder'in Nice kariyeri kadar kısa sürüyor.
2016 yapımı bir Hollanda filmi. Bu bilgiler önemli. Zira 2016 yılından, 1960'ları anlatan bir hikayemiz var. Üstelik 1960'ların Hollandası...
Bizim gözümüzde her zaman özgürlüğün ve bireyselliğin beşiği olmuştur Hollanda. Sadece bizim için değil, dünyanın geri kalanı için de öyle bir anlamı vardır. Sanki bu küçük ülke ve bu küçük ülkenin az sayıdaki insanları tarihin en eski zamanlarından beri böyleymiş gibi hissederiz. Modern, birey olmayı başarmış, özgürlüğünü sağlamış, mutlu, huzurlu...
Olmadığını anlamamız için bu film bire bir. Hollanda toplumunun değişimini, değişirken yaşadığı sancıları, değişmeden önceki acılarını görmemizi sağlıyor. Tabi özne olarak "Hollanda toplumu" tanımını kullanmamız bir yanlış anlamaya sebep vermesin. Buradan toplumsal-gerçeklik türünde bir film beklentisi doğabilir. Fakat öyle değil.
Tiny, genç bir kız olarak karşımıza çıkar. Film boyunca onun büyümesini izleriz. Ailesiyle olan ilişkisini görürüz. O ilişkideki çatışmaları önce büyüme sancılarına yorarız. Sonra Tiny biraz daha büyür. Bu sefer hayatındaki başka gerçekleri, daha doğrusu asıl gerçekleri öğreniriz. Tiny devamlı büyür (filmin sonunda 70 yaşına gelir). Büyüdükçe hayata bakışı değişir. Hayatı değişir. Hollanda da değişir. Hollanda'nın değişimini filmde mekanlar veya kitleler üzerinden pek görmeyiz ama Tiny'nin çevresindeki insanların, Tiny'nin kendi değişimini görürüz ve anlarız. Oradaki muhafazakarlığın, yaklaşık 50-60 sene önce buralardan çok da farklı olmadığını hissederiz.
Aslında çok kaliteli bir film değil. Derdini daha vurucu şekilde anlatabilirdi. Son tahlilde vasatı aşamadığına karar versek de filmin son anına kadar yaklaşık iki saat boyunca merakla izledik. Bu da bir başarıdır. Gerçi filmin son bölümü bitmek bilmedi. Yine de genel olarak bir kafa karışıklığı olduğu veya bir şeylerin eksik kaldığını hissetmek mümkün.
Zaten film sitelerinde, tür olarak dram-komedi yazıyor. Oysa komedi namına bir şey görmedik. Belki Tiny'nin kendine has, başına buyruk halleri ve ukala cevapları komikti. Fakat o da filmde çok az yer tutuyor. Bizim için sorun mu? Tabi ki değil. "Komedi filmi izledik bu çıktı" demiyoruz ama filmde bir ifade sorunu olduğu gerçek. Bu da onun kanıtlarından biri sanki...
Tiny'nin hayatının büyük bir kesimini izliyoruz. 14'ten 69'a kadar. Bu geniş aralıktaki tüm sahneleri aynı oyuncu canlandırıyor. Hannah Hoekstra, filmin kendisinden daha güçlü bir oyunculuk sergiliyor. Hatta filmin etkisini bir seviye yukarı çıkarıyor.
"Eskiden televizyonda nadir futbol yayını olurdu. İçlerinden bir tanesine denk geldik mi havalara uçardık. İşin güzel yanı; hep birlikte izler, hep birlikte coşardık. Şimdiyse maçsız bir gün olsun, kendimizi hafiflemiş hissediyoruz.... Bazen eşime "Hadi yeter, bugün de Netflix'ten bir şey izleyelim" dediğim oluyor. Her şeyin gerçek anlamda üstümüze yağdığı şu çağda, ortaya çıkan ürünlerin kendine özgünlüğünü kaybetmemesi gerek."
Son dönemde birkaç tane Hollanda filmi izledim. Çok popüler olmayan, ülke çapında çok izlenen ama kıta içine çok duyulmayan iki üç film. Açıkçası hiçbiri beklediğim etkiyi yaratmadı. Hollanda, bilmediğimiz bir sinema ülkesiydi. İzledikten sonra belki "Vayy Hollanda sineması iyiymiş" der, bunu da sinefillerin bulunduğu ortamda satacağımı düşünmüştüm ama planlar uymadı.
Yine de izlediğim filmler arasında en iyisi De Marathon'du. İşin içinde spor olması beni biraz etkilemiş olabilir. Bir de tabi orta yaşlı erkeklerin kaygılarını barındırdığı ve mizah ağırlıklı olduğu için güzeldi. Tam evde izlemelik çıtır filmlerden. IMDB puanı da fena değil. Harika bir film değil ama insanın izlerken sıkılacağını düşünmüyorum. Tabi bu filmi internet ortamında nasıl bulursunuz hiçbir fikrim yok. Anca festival festival taranacak da öyle belki karşınıza gelecek.
Hollanda sinemasının az ürünlerinden biri olan Het Bombardement iyi film değildi. Beğenmemiştim. Fakat izledikten sonra IMDB puanını görünce çok üzüldüm: 3.9! Yani o kadar da kötü değildi. Neden düşük not aldığını anlamadım. 5-6 arasında gitmesini gereken bir filmdi.
Zaten filmi beğenmedim ama izlenmeyecek gibi de değildi. İzlerken pek sıkılmadım. Son kısım biraz uzadıkça uzadı, o tat kaçırdı. Çok etkileyici bir film de değildi. Fakat Hollanda gibi savaşın içinde olan bir ülkenin 2.Dünya Harbi'ne dair nasıl bir hikaye anlattığını görmek ilginç oldu.
Sanırım Türkiye'de bu filmi izleyen 100 kişi anca çıkar. Onlardan biri olmak da biz denk geldi...
Romantik komedinin dili ve ülkesi olmaz. İlla ABD merkezli olacak değil; bu sefer nasıl olduysa Hollanda'dan çıktı karşımıza. İşin aslı beğendim de. En azından komedi kısmı çok daha fazlaydı. Güldüm yani. Soof; baş karakterimiz olan iki çocuk annesi evli kadının adı. Onun filmi yani. Başroldeki Lies Visschedijk gayet iyi iş çıkarıyor. 40 yaşında ve oldukça da güzel zaten. Yine de filmin başarılı olmasının altında yatan neden, diğer karakterlerin de fena katkı vermemesi. Hollanda'da çok beğenilmiş olsa gerek, filmin ikincisi de çekilmiş. Onu izlemem herhalde, o kadar da değil.
Bu filmin de Türkiye'de çok izlendiğini / izleneceğini sanmıyorum. O nedenle detaylı bir analize gerek yok. Fakat Soof karakterine saygı duysam da tasvip etmediğimi söylemem lazım. Yine de direkten döndü, daha düşük puan alabilirdi bizden...
İsminde 'Paradise' geçse de, eğlencenin ve mutluluğun adresi Amsterdam'da yaşansa da dünyanın tam gerçek bir cehennem tasvirini ve kötülükleri izliyoruz. Biraz da zor izliyoruz. İzlemesi zor bir film. Sert ve karamsar. Batı'nın tüm ahlaksızlığı burada.
Oralardaki her şeyin dünyanın standartı olarak belirleyen ve modernliğe ulaşmak için can atan gençler izleyebilir.
İyi filmdir. Çok sevilen 'kesişen hayatlar' olayından besleniyor. Sahip olduğu bütün trajediye rağmen, acıyı göze sokmuyor. Üstelik sade ve basit ilerliyor. Kısacası izlenebilecek ve ardından da değer görebilecek bir film.
Aslında bu işleri Refet yapıyordu. Ben olsam hiç
bulaşmazdım. Nereye gittiğimizin ne önemi var der geçerdim. Zaten bir yerlere de
gidemiyorduk. Ama bu sene Refet Başkan bir atılım yaptı. Balkanları gezdi.
Madem o bir seri başlattı, bize de hem o seriyi sürdürmek hem de çıtayı bir adım sola çekmek kaldı. Erkenden alınan biletlerle Hollanda’ya
gittik. Atanamamış sosyologlar iş başında...
Şimdi sizlere, “Abi orada herkes sokakta sarıp üflüyor” veya “Abi
adamlar çok rahat, bisikletle gidiyorlar her yere. Trafik yok” falan
demeyeceğim. Biz gezi yazısı yazmaya gerek yok. Nerede ne yenir, nerelere gidilir, ne içilir? Bunlar önemli değil. Ama tabi bu arada şehirle ilgili anlatılan efsanelerin hemen hepsi
doğruymuş. Ben bunları bizim çevrenin gördüğü şeyleri abartması olarak zannediyordum
ama hakikaten anlatıldığı kadar varmış. Ben en azından esrarı bizim bira gibi
içiyorlardır diye tahmin etmiştim. Hani bizim biracılar ağaç altında, köşe başında veya eğlence
merkezi semtlerde içer de şehrin ortasında içmez ya! Bunları da öyle sandım ama baya her yerde
üflüyorlarmış. Mesai saatleri içinde bile böyle şeyler yapıyorlar. Belki de daha iyi
oluyordur, o sayede kimseye gönül koymuyorlar.
Malum diplomatik krizler akıllarda ama insan şaşırmadan edemiyor. Bu insanlar ile husumet yaşamak oldukça zor iş. Büyük
beceri. Öyle bir dertleri yok. Tamam Batı dünyasını övmeyelim de; şu yaşam
tarzı hakkında da övgü dolu iki cümle söylemeden olmaz.
Gerçi bizim gibi sadakat duygusunu hastalığı yapmış bünyelere ters tepiyor. Özeniyoruz ama oraya
gidince bile aklımızın bir köşesinde ‘burası’ oluyor. İnsan devamlı “Şimdi ne
güzeldir bizim sahil kenarı”, “Kahvede ne makara dönüyordur” misali düşünceler
geçiyor akıldan. Gördüğü her yeri bir yere benzetiyorsun, “Bak burası da tam
Karaköy”, “Şu sokağın İstiklal’den farkı yok” diyorsun.
E peki nasıl olacak? Oraları gören herkes ‘Nasıl olur da
oraya yerleşiriz’ planları yaparken bizim gibiler daha zorunu ve daha
imkansızını istiyor. Akıldan geçen “Nasıl olur da bizim kasabayı bu hale getiririz”
oluyor. Bunun için çok fazla teori çıkar. Ama herhalde en temeli gücü dağıtmaktır. Bizim sorun çıkarıcılar, gücün tek bir yerde toplanmasını dilese de bunun iyi bir şey olmadığı çok açık. Eldeki potansiyeli insanlara, kurumlara dağıtım sorumluluk vermekten, herkesi katılımcı hale getirmekten daha güzel ne olabilir ki?
Ufacık ülkeye üç tane başkent vermişler. Haliyle tek bir şehirde yüklenme
yok. Amsterdam dediğin yer Avrupa’nın en önemli şehirlerinden biri ama belki de
Hollanda için Rotterdam veya Lahey’den farkı yok. Sadece şehirler değil,
kurumlar da bu güç dağıtımından payını alıyor. Bunu anlamak için 2 ay gözlemlemeye gerek
yok. Üç günde anlıyoruz, belediyecilik ve şehir yönetimi gibi kavramların
içinin ne kadar dolduğunu…
İnsanlar da bunun
dışında değil. Hayata dahil oluyorlar. Hayata dahil olan yönetime de
dahil oluyor. Varlığının farkında, sorumluluğunun bilincinde. İkisi bir araya
gelince Red Light’ı turistlere bırakıp, şehrin geri kalanında huzur içinde
yaşıyor. Sen günün sonunda “Adamlar sarıp takılıyor” diyorsun ama aslında
onların çok derdi değil. Sen sarıyorsun, paranı harcıyorsun, Hollandalı da
kimseyle husumete girmeden işine gücüne bakıyor. Müthiş bir şey bu!
Aslında bizim
Bodrum ile benzer bir nokta da var (Yine bizden bir şeye benzetiyoruz). Bodrum'a gelen turist her gün denize girer ve
orada yaşayana “Ne güzel ya, işten çıkıp denize girebiliyorsunuz. Bizim şehirde
deniz var ama ayağını sokamazsın” der. Fakat işin aslı, oradaki adam da denize
her gün girmez. Girmeyi düşünmez. Sahip olduğu gerçekliği tüketmez, zamana yayar, yumuşak yaşar.
Yumuşak yaşam önemlidir. Güç sert bir kavram olabilir ama önemli olan yumuşak bir yaşama sahip olmaktır. O zaman belli yerlerde sert güç noktaları olmayacak. Herkesin hemen eşit gücü olacak. Kimse bir şeye çarpmayacak. Esrarın, seks şovlarının, alkolün sokaklarda cirit attığı ülkede polisi sadece hava limanına gördük. Kriminal hiçbir olaya denk gelmedik. Belki, turistlik yerlerde şehrin güzel tarafını yaşatıp, pislikleri saklıyorlardır. O da olabilir. Ama adamların pislik kavramını da bilmiyoruz. Bize göre pis olan, buralarda serbest.
Klasiktir, Hollanda’ya giden Türk oldu mu hemen eşcinsellik
şakaları yapılır. Biz de zannettik ki her sokakta öpüşen eşcinsel çiftler göreceğiz. Fakat işte bizim yasaklarla boğulan kafamızın özgürlük
anlayışı da arızalı. Her sokakta LGBT bayrağı var, eşcinsellere saygı var. Ama
sokakta eşcinsel olduğunu belli eden (ele ele veya öpüşen çiftler) yoktu.
Türkiye’de sokakta daha çok görüyorduk. Bu demek değil ki Türkiye’de de eşcinseller rahat hareket edebiliyor. Tam tersi olduğunu söylemeye bile gerek yok. Ama demek ki insanların haklarına kavuşup, özgürlük talep etme dertleri olmayınca kendilerinin var olduğunu da göstermeye ihtiyaçları kalmıyor.
Sonuç olarak esasında, bu gezileri 10 sene önce yapmam lazımdı. O zaman hiç sosyolojik bakışlarla, toplum gözlemleriyle zaman geçirmezdik. Sadece eğlencemize bakardık. Fiziksel olarak da daha rahat hareket edebileceğimiz günlerdi. Bir mekana oturup boş boş bakmaz, harekete geçerdik, hareketin içinde olurduk. Zamanın bol olduğu,
beklentinin hiç olmadığı günlerdi. Avrupa bize çok şey öğretebilirdi.
En azından Avrupai yaşama adapte olmak için
önümüzde bir sınav olacaktı. O sınava girmek için isteğimiz artacaktı. Ona göre çalışacaktık. Oraya gittiğimizde de çeşitliliğimiz artacaktı, bakış açılarımız
çoğalacaktı ve eğlenecektik. Mesela Avrupalı öğrencilerin kafasına esip, bizim Bursa’ya
İzmir’e gitmemiz gibi, Amsterdam’a gitmesi çok klas.
Yaşadığın şehiden yola çık,
iki saat sonra Amsterdam’a (veya Barcelona'ya veya Londra'ya veya başka bir yere) ulaş, bir hostelde kal, farklı ülkelerden insanlarla
tanış, iletişime gir, eğlen, iki gün sonra dön, okuluna veya işine devam et. Muazzam
bir dönemi hem doğal sebeplerden hem de kendi hıyarlığımız yüzünden kaçırmışız. Ama asıl sıkıntı bizde; kimseyi suçlamaya gerek yok. Ne de olsa çevremizde bu yaşamı deneyen, bı fırsatlatı değerlendiren ve hayatını ona göre
düzenleyen insanlar oldu. Demek ki bahane yokmuş! Bizim için ise o günlerde esas olan mahallemiz ve
tuttuğumuz takımdı. Şimdi onlarda da geriye pek bir şey kalmıyor. Sadece birbirine
benzeyen hikâyelerimiz akıllarda, onları da anlatacak kimse yok. Yeni hikayeler biriktirmek için artık sınırları aşmak lazım.
O zaman buranın komik, zararsız milliyetçiliği ile
bitirelim. Hollanda’da mekanları bir Türk çocuğunun şarkıları inletiyor. Burak
Yeter adlı Türk DJ’in geçen yaza damgasını vuran Tuesday şarkısı hemen yerde
çalınmaya devam ediyor. Helal olsun Burak, bu millet arkanda...
Haberler sona erdi… Kendi gündemimize geri dönüyoruz!
Avrupa'da tribün olayları olmaz. Onlar medenidir. Rakip taraftarlar hep beraber aynı tribünde maç izlerler, kimse kalkıp da gıkını çıkarmaz.
Hollanda Ligi'nde Willem taraftarları kendi tribünlerindeki Feyenoord taraftarlarını linç edip, sonra da tribünden aşağıya atıyor.
Böyle fırsatları kaçırmamaya çalışıyorum. Medeni Avrupa'nın her zaman bu topraklara ders verdiğini düşünen ezberci zihinlere karşı bir örneğimiz olursa değerlendiririz. İnsanın hamuru çoğu yerde aynıdır; Avrupa'nın yasalarını uygulama kararlılığını övebiliriz. Büyük ihtimalle bu olayda da bir yaptırım olacak. Fakat şiddet, ırkçılık, ayrımcılık, sadece belli bir bölgeye ait bir durum değil.
Şimdi tam bugünlerde Johan Cruyff güzellemeleri dolacak. O nedenle bu yazıyı da görünce "Of be kardeşim burada da mı'' demeniz normal. Açıkçası ben de olsam ben de öyle derdim.
Benim aklıma gelen adamın futbolcu meziyetleri veya futbol fikirleri değil. Bu adamın ölüm haberini aldıktan saatler sonra beynimde oluşan düşünce çok daha farklıydı.
Ölüm, hepimizin bildiği tek gerçek. Ünlüler için ise iki gerçek. Bir bildiğimiz ölüm var, bir de bütün o üretimden ve tüketimden uzaklaştıkları dönem var. Michael Jackson, 25 Haziran 2009'dan çok daha önce ölmüştü benim için. Şarkılarını dinliyordum ama o playlist yılladır aynıydı. Şimdi de aynı. Aralarına yeni bir şey gelmiyordu. Hayatımda herhangi bir değişiklik olmadı onun ölümüyle. Jackson zaten çoktan ölmüştü. Mesela David Bowie ise daha büyük şok oldu.
Cruyff için ik etapta şunu düşündüm: Bu adam zaten yıllardır top oynamıyor. Hocalık yapmıyor. Ara sıra konuşuyordu ama çok da ilham vermiyordu. Futbol içinde yavaş yavaş ölüyordu. Yok oluyordu.
Ama gerçek anlamda ölünce... İlk birkaç saatin sonrasında fark ettim ki; bu beklenmedik bir şeydi.
Bütün o sigara geyiklerine, düzensiz yaşama, sıska vücuduna rağmen Cruyff ölecek gibi değildi. Ölümsüz bir insan gibi duruyordu. Best'in öleceği kesindi, Maradona defalarca ölümden döndü. Gerd Müller ölmüş bile olabilir! Bazıları için Pele'nin beyin ölümü gerçekleşti zaten. Cruyff ise futbol sonlanmadan, bu oyun gezegende sona ermeden ölmez gibi duruyordu. Beckenbauer de öyle. Bu ikisi çok farklı yerde. Jackson'dan önce de müzik vardı. Mozart ölmüşken Jackson da ölecekti; ve tabi müzik de devam edecekti.
Cruyff var olduğu alanın, futbolun başlangıç noktalarından biriydi. Futbol dediğin neredeyse 100 yıllık bir şey. Bu adam da 69 yaşında. Evet; ölecekti ama sanki ''Futbolu ben yarattım, ben değiştirdim, ne zaman futbol sona erer, ne zaman parti biter ben de o zaman ölürüm'' der gibiydi. Yukardaki foto gibi. Sahanın dışındaydı belki ama oyunu izliyordu. Yarattığı eserin ve evrenin her zaman takipçisiydi ve o sahnede olmasa bile son üflemeyi o yapacaktı. Bu paragrafın devamı şirk koşmaya kadar bile gidebilir!
İşin trajik tarafı; bizim bu algılarımız neden böyle? Nasıl böyle bir bulanıklığa sahip olduk? İzlemediğimiz bir adamdan bu kadar etkilenmemiz normal mi? Buralar futbolun konusu değil. O nedenle yazı burada sona erecek. Devamı için uzun uzun düşünmek gerek.
Juventus maçının öncesine ve sonrasına dalınca unuttuk...
Avrupalılar, özellikle de kuzeyliler bizim gibi değil. İdman basmak yerine daha medeni şekilde tepkilerini gösteriyorlar. PSV taraftarları kötü giden takımları için pankartı hazırlamış. Açık açık mesaj var. Aba altından değil, pankart altından sopayı gösteriyorlar Vitesse maçında.
Tam olarak maçın kaçıncı dakikasında açıyorlar bilmiyorum, 6 gol yiyorlar kendi sahalarında. Tarihin en kötü sezonlarından biri. Son galibiyet gördüklerinde aylardan ekimdi... Yani bu pankartların benzerlerini açmaya devam edecekler gibi duruyor. Belki de bu kadar modern olmazlar.
Bazı durumlarda "wake up call" işe yaramaz, "koğuş kalk" diyerek ortama dalmak gerekiyor.
O gün "Bugün film izlemeyeceğim" demiştim. Televizyonda kanal değiştirerek uyuyacaktım. Bir filme denk geldim. Küçük sevimli bir kız çocuğu vardı önce. Sonra onun sınıf arkadaşları. Sınıf geyikleri... Eğlenceli geldi. Arada futbol oynuyorlar falan... Biraz bakmaktan zarar gelmez diye düşündüm. Geldi.
Dramatik bir hikayenin içinde buldum kendimi. En sonunda mutlu son çıkacak diye bekledim. Çıkmadı. Çıkmayacağı çok belliydi yoksa film olmazdı zaten.
Hayatın kotü bir tarafı var. Beklemediğin bir anda ölebilirsin. Daha da acısı beklemediğin bir anda sevdiklerinin ölümünü izleyebilirsin. Elinden hiç bir şey gelmeden. Ve daha sonra hayata devam etmek zorundasın.
Bunu atlatmak çok zor. Neyse ki ben, hayatımdaki herkesin ölümüne kendimi hazırladım. Onların yokluğuna... Evet ilk günlerde çok üzülürüm ama çabuk atlatırım gibi hissediyorum. Herkesi tek tek düşündüm. "Onsuz ne yaparım"ı... Ama sadece 1 kişiyi öyle düşünemiyorum. Tasavvur edemiyorum. Acıdan veya adını koyamadığım başka bir şeyden dolayı yıkılırım diye tahmin ediyorum. Sırf o yüzden.... Yazması bile zor..
Filme dönersek; Hollanda filmi. Adı; "İyi çocuklar ağlamaz" anlamına geliyor. Kolay kolay internette bulacağınızı, - üstelik alt yazılı - sanmıyorum. Belki de sevmezsiniz zaten. Tavsiye etmiyorum.
Ulan daha yaşamak zorunda olduğumuz birçok acı varken bari filmler böyle olmasaydı...
İstanbul'da güneşli bir yaz günü. Yaşanan maddi kriz nedeniyle ofise tıkılıp kalmışız. Bu durumu avantaja çevirip kendimi Dünya Kupası'na adıyorum. Çeyrek finalde müthiş bir maç; Brezilya - Hollanda.
Ömrüm boyunca sempati ile bakamadığım ama Türkiye'de çok sevilen iki futbol ülkesi. Fakat bu sefer ikisi de çok farklı. İkisi de kendi ekollerinden farklı oynuyor. Bu yüzden "ihanet" ile eleştiriliyor iki teknik adam Dunga ve Maarwick.
Fakat her şeye rağmen ben Brezilya'yı, o Brezilya'yı, çok sevmiştim. Dunga muazzam bir şey başarmıştı bence. Avrupalı bir Brezilya. Hem teknik kapasitesi standart üstü bir takım, hem de çat çat oynayan, takım oyununa yatkın bir 11. Yıldızlar kadroda yoktu. Ronaldinholar yerine Felipe Melolar vardı. Belki de Brezilya denilince akla gelen oyun anlayışına uygun tek isim Robinho'ydu. Dunga kendisi gibi, takımı öne çıkaran futbolculardan kurulu bir kadroyla gelmişti Afrika'ya. Biz de Elano'dan dolayı Brezilya'ya ayrı bir gözle bakıyorduk fakat kendisi turnuvayı erken kapamak zorunda kalmıştı.
Brezilya turnuva başladıktan sonra kafalardaki soru işaretlerini kaldırmaya başlamıştı. Kimsenin beklemediği şekilde finale yürüyordu. Finale yürümesi değil, oynanan futbol turnuva öncesinde beklenmiyordu. Çeyrek finalde ise rakip Hollanda'ydı.
Maça da iyi başladı Brezilya. Hemen maçın başında, 10.dakikada Robinho attı golü. Pas, muazzam, Felipe Melo'dan. Maça damga vuran iki isimden biri Melo. İlk yarı Hollanda dağılıyor. Brezilya eziyor adeta. Sanki Brezilya değil 80'lerın 90'ların Almanya'sı. Panzer gibi. Ama o tempodan sadece 1 gol çıkıyor.
İkinci yarıda ise bambaşka şeyler oluyor. Bugün bile hala bilinmezliğini koruyor. Ne oldu da Brezilya bu kadar şekil değiştirdi. Önce kalelerinde gol görüyorlar. Melo, bu sene İnönü'de attığı gibi, ters bir kafayla kendi kalesine atıyor. Brezilya'nın dünya kupası tarihinde kendi kalesine attığı ilk gol olarak kayıtlara geçecekken, FIFA sihirli bir dokunuşlka golü Sniejder'e yazıyor. Böyle olunca hem bir efsaneyi korumuş oluyor, hem de bir efsaneyi yaratıyor. Yaratıyor çünkü, gole adı verilen Sneijder 15 dakika sonra bir gol daha atıyor. Bu sefer kendi atıyor. 2-1 oluyor maç. Bir anda Hollanda lehine dönüyor her şey. Başrolde Wesley Sneijder.
Tam bir sinir harbi şeklinde geçen, sertliğin dozunun tavan yaptığı maçta son sözü yine Melo söylüyor. Robben'in bileğine basarak kırmızıyı yiyor. Son 15 dakikayı Brezilya bir kişi eksik oynuyor ve maçı çeviremiyor. Oysa Hollanda'dan daha çok şut çekmişti, daha çok pozisyona girmişti.
Brezilya eleniyor. Dunga, zaten kredisi az olduğu ülkesinde eleştiri yağmuruna tutuluyor ve görevinden alınıyor. Melo ise vatan haini konumunda. Aynı bizdeki Alpay Özalan.
Hollanda tur atlıyor. Yarı finalde Sneijder bu sefer Muslera'yı avlıyor ve finale çıkıyorlar. Finalde İspanya'ya yeniliyorlar. 1 ay önce Şampiyonlar Ligi'ni kazanan Wesley, 2010 yılını 4 kupa ile tamamlasa da Dünya Kupası hayaline maçın bitimine 4 dakika kala yediği golle son veriyor.
Sneijder ile Melo şimdi Galatasaray'da. Büyük ihtimal Dunga'nın dünya üzerinde en sevmediği iki futbolcu. Biri verdi, diğeri aldı. Dunga yerinde olsam Galatasaray'ı her hafta kötü gözlerle izlerdim. Ama izlerdim.
Euro 96 döneminin efsane fotoğrafını buldum. Uzun süre aradım ama bulamamıştım, bugün buldum.
Olay şu; Hollanda takımı İngiltere'de kamptayken bir takım yemeği yiyor ve fotoğraflar çekiliyor. Bu fotoğraf ise bütün Avrupa'da şok etkisi yaratıyor. Ön tarafta beyaz futbolcular ve teknik direktör Guus Hiddink dururken, Hiddink'in arkasındaki masada siyah futbolcular toplanmıştı.
Beyaz ve siyahların ayrı ayrı yemek yediği fotoğraf uzun süre tartışıldı. Aslında tam Amerikan tarzı psikolojinin ilgisini çekebilecek konu. Çünkü konunun ırkçılıktan çok farklı olduğu futbolcular tarafından dillendirilmişti. "Ne görüyorsan aslında o sensin" tarzı bir çıkarım olabilirdi. Zaten dikkatli bakanlar arka masada bir beyaz oyuncunun da olduğunu görecektir (Witschge)
Arka masada oturanlar, Kluivert, Davids, Seedorf, Reiziger ve Winston Bogarde. Yanılmıyorsam hepsi Surinam asıllı ve hepsi Ajax oyuncusu. Aslında onların sorunu kulüp takımında kaptanlıklarını yapan Dany Blind ile ilgiliydi. Bir ücret sorunu yaşanmıştı yanlış hatırlamıyorsam ve siyah oyuncuların ona karşı aldıkları bir tavırdı. Zaten ön masa; Hollanda papazları masası gibi. Dany Blind, Bergkamp, hocayı da almışlar aralarına.
İlginç bir fotoğraftı ve çok büyütülmüştü. Sonuç olarak da Hollanda çok başarısız bir turnuva geçirmişti. Buna benzer bir fotoğraf Galatasaray'da da yaşanmıştı, Lincoln zamanı.
Yine uzattık lafı ve Galatasaray'a getirdik. Unutulmaz fotoğraf blog arşivinde yer alsın.
Buraya gelip Ünal Aysal'ın işgüzarlığını savunacak değilim.
Fakat "seksi kulüp" tanımının bu kadar aşağılanması da saçmalık. Seksiliği kadınsal bir özellik sanan kitle de en az Ünal Aysal kadar boş muhabbetlerin adamı.
Fakat seksi kulüp denmişken, dünya futboluna bir selam çakmadan olmaz. Kulüp kısmı tartışılır ama herhalde, dünya tarihinin en seksi futbolunu Milan oynamıştır. Dünya tarihinin en seksi futbolunu oynayan da Gullit'tir. Sadece Rijkaard ve Van Basten'i eklemek yetiyor.
İzlendiği zaman istediği şeyi yapabilen, yaratıcılığın doruklarına çıkan, oynarken zevk alan, izlerken zevk veren bir takımın beyni. İnanılmaz bir fizik, inanılmaz bir teknik, inanılmaz bir hız. Ve bunun yanında inanılmaz bir rahatlık.
Milan, 90'larda seksi bir takımdı. Ve bu aslında onlar için bir övünç kaynağıydı.