belçika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
belçika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Aralık 17

Kırıcı Bir İlan

Belçika Futbol Federasyonu'nun Roberto Martinez'in ayrılığı sonrası verdiği iş ilanını yadırgadım.

Oysa birçok kişi bunu hoş ve güzel olarak değerlendirdi. Bir farklılık olarak niteleyenler, "sosyal medya çağı için uygun bir hamle" diyenler oldu.

Tamam; iş ilanı vermekte sıkıntı yok. Dünyanın bir önceki bir numarası Belçika da olsanız, futbolu icat eden İngiltere de olsanız, Dünya Kupası'nı en çok kazanan Brezilya da olsanız böyle bir girişimde bulunmanız anlaşılabilir.

Beni rahatsız eden iş ilanının detaylarıydı. Verilen detaylar sanki, Roberto Martinez'i eleştirmek için kullanılmış.

"Taktik bilgisi ve iç görüleri güvenilir, doğru kişisel becerilere sahip, en iyi oyuncuları yönetebilme deneyimine ve kazanma alışkanlığına sahip, birbirine sıkı sıkıya bağlı bir grup oluşturmayı nasıl başaracağını bilen, oluşturduğu takıma genç oyuncuları entegre etmeyi başaran bir teknik direktör arıyoruz..."

Bu vasıflarda olmayan bir teknik direktörü kabul etmeyecek misiniz? Mesela ilk cümlelere tamamen uyan Jose Mourinho, son maddede zayıf kalır. Başvuru yapsa, sırf bu madde yüzünden elenecek mi? Hatta Mourinho veya onun ayarındaki bir teknik direktörün başvuru mu yapması gerekecek?

Tabi ki federasyon bu ilanlara yapılan başvurular üzerinden bir değerlendirme yapmayacaktır. Yapacak mı yoksa? Yani ne bileyim, teklif götürebileceği herhangi bir teknik direktöre gitmeyip sadece ilanlara bakacak değil ya...

Yani hoca arayışları zaten bildiğimiz yollardan devam edecektir. Bu esnada ilan da verilebilir. Bunu kurumsal iş hayatına paralel bir dille süsleyebilirsiniz. Gayet de komik olurdu. "Esnek çalışma saatlerine uyumlu", "Tercihen ofis ortamında çalışan ama dileyen için evden çalışma imkanı..." gibi cümleler kullanılabilirdi.

Fakat taktik bilgisi, genç oyuncuları entegre etme falan deyince sanki Martinez bunları yapmamış da, gelenin bunları yapması özellikle istenmiş gibi oluyor. Belki de öyledir. Gerçekten de senelerdir turnuvalarda beklenti vermeyen hocalarından memnun değildi Belçikalılar. Fakat bunu dile getirme yöntemi bu mudur? Hatta bunu artık bu saatten sonra dile getirmeye gerek var mıydı? Olan olmuş, ölen ölmüş...

Komşu Hollanda'dan gelen Dick Advocaat'ın bir senelik dönemini saymazsak, Martinez 55 sene sonra Belçika Milli Takımı'nı çalıştıran ilk yabancı teknik direktördü. Acaba yerli olsaydı, mesela ülkenin eski efsane futbolcularından biri olsaydı, bu ilan çıkar mıydı? Sadece soruyorum.

Merak ettiğim bir diğer husus; federasyonun şu anda  yerli veya yabancı konusuna bakışı nedir? Mesela yine yabancı teknik direktör istiyorsa ama ilana hiçbir yabancı teknik direktör başvurmazsa ne olacak?

Cevaplar belli zaten. Bunların hepsi formalite sorular. Olan Martinez'in itibarına oldu.

Bu ilan gerçek bir iş ilanı değildi belki ama gerçek ve negatif bir referans mektubu artık...

EDIT:

Yazıyı yazdıktan sonra dikkatli okuyucularımızdan mail ve mesaj yağmuruna tutulduk. (sadece 1 kişi).

Roberto Martinez göreve gelmeden önce de Belçika Futbol Federasyonu'nun benzer bir ilan verdiğini, bunun artık bir gelenek olduğunu belirtti.

Ben o dönemi ıskalamışım. Fakat görüşüm yine aynı hala. "Buna gerek var mı?" diye sormaya devam ediyorum.

Fakat bu sefer bazı sorular daha anlam kazandı. Yani Roberto Martinez, Everton'ı çalışmış bir Premier Lig hocası olarak federasyona CV'mi yollamış? Süreç öyle mi ilerlemiş.? Eğer öyle ilerlemediyse halen neden ilan veriliyor?

Martinez'in ilk görüşmeler esnasında powerpoint sunumu yaptığından bahsediliyor ki bu gayet olağan bir durum. Abdullah Avcı da Beşiktaş ve Trabzonspor ile görüşmelerinde sunumlar hazırlamıştı. Fakat kulüplere CV yolladığını sanmıyorum.

Bu düzletmeyi ve 2016'da yaşananları halkımıza aktaralım ama fikrimiz halen değişmedi...

Cuma, Ekim 1

Tek Maçtan Yatan Kuponlar #8

Uzun süredir ihmal ettiğimiz serimizi yeniden hatırlayalım.

Hafta içi oynanan Şampiyonlar Ligi maçlarında güzel karşılaşmalar vardı. Bahisçi arkadaşlarımızın kazandığını düşünüyorum. Biz ise kazanamadık!

Oysa özellikle Salı günü  çok güzel bir kuponum vardı. Güne Ajax - Beşiktaş maçıyla başladık. Nedense bu maçta farklı Ajax galibiyeti bekleyenlerin sayısı çok fazlaydı. O nedenle 2.5 gol üstü ve MS 1 gibi seçeneklere abananlar oldu. Fakat bu seçeneklerin oranları da çok düşüktü. Farklı bir yol denemek gerekiyordu. Benim tercihim, "İlk yarıda daha çok gol olur" seçeneğiydi.

Bu tip maçlarda; yani bir takım diğerine göre daha favoriyse ve farklı kazanması bekleniyorsa iki ayrı durum gerçekleşir. Birincisi o kadar farklı bir skor çıkmaz, ikincisi farklı skor çıksa bile ilk yarıda fiş çekilir. Ben de Ajax'ın ilk yarıda daha çok gol bulup, sonrasında tempoyu düşüreceğini düşündüm. Hatta Beşiktaş da bu periyotta şok bir gol bulabilirdi ki Batshuayi direğe takıldı. Sonuç olarak 2.80'den şık bir oran geldi.

Aynı saatte başlayan diğer maçta Serie A şampiyonu Inter'in zorlu Ukrayna deplasmanında takılacağını düşündüm. Zaten Avrupa'nın devleri için Ukrayna her zaman zor bir coğrafya olmuştur. Bu sefer Shakhtar'ın ilk maçta Sheriff'e yenilmesi oranlarda değişimlere neden olmuş. Fakat zaten Sheriff'in ne kadar ters bir takım olduğu Madrid deplasmanında iyice ortaya çıktı. Yani Shakhtar için maç öncesinde kullanılan "Bu sene kötüler, Sheriff'e bile yenildiler" önermesi biraz haksızdı. Sonuç olarak karşılaşma tam bir Ukrayna deplasmanı skoruyla, 0-0 sona erdi.

22.00 seansında Leipzig - C.Brugge maçı KG Var için ideal seçenekti. Zaten kupondaki en düşük oran da bu maça aitti. Aslında ilk maçta PSG ile berabere kalan, geçen sezon grubu üçüncü bitiren, ondan önceki sezon Real Madrid'e kök söktüren C.Brugge hakkında daha cesur davranabilirdik. Fakat yine de Almanya deplasmanıydı. Dikkat ve temkini öne çıkarmak normal. 22. dakikada da hedefimize ulaştık.

Bizi üzen ise Borussia Dortmund - Sporting maçı oldu. Bu karşılaşmaya da KG Var dedik. Tamam Sporting ilk maçında fena dağıldı ve bu seviyelere henüz boyunun yetmediğini gösterdi ama Almanya'da bir gol atabilirdi. Borussia Dortmund bu maça kadar oynadığı tüm lig ve Avrupa mücadelelerinde gol yemişti. Gol yemediği maç bizi buldu. Belki ikiyi üçü bulamaması etkilemiş olabilir. 1-0'ın tehlikesi onların savunmada daha dikkatli durmasını sağladı. Maçın özellikle son kısmını izledim. Kuponun gelmesini engelleyen dramatik bir pozisyona bile giremedi Sporting. Kaleyi bulan şutu sadece 1'de kaldı. Dağ fare doğurdu resmen. Ya da güvendiğimiz dağlara kar yağdı.

Kupon çok güzeldi. 15 oran veriyordu. Tek maçtan değil adeta tek golden gitti. Pedro Gonçalves, son bir aydır formasından uzak.O geri dönene kadar Sporting'e güvenmeyeceğim. Bu da bize ders olsun.





Tek maçtan yatan kuponlar #6

Tek maçtan yatan kuponlar #7

Cuma, Ocak 6

The Loft


Denk gelip izlediğimiz filmlerden biri. Wentworth Miller ismini görünce şans verdik; yanıltmadı. Film de Prison Break'i aratmadı. IMDB'deki 6.3'ü hak etmeyen, çok büyük  beklentiye gerek duymadan kapılıp izlenecek bir film.

Filmi izledikten sonra hakkında bilgi topladım. Birçok yerde, ortamda göz ardı edilmiş. Nedeni de filmin orjinalinin Belçika'ya ait olması. 'Hollywood çaldıysa kesin filmin içine etmiştir' düşüncesi, galiba etkiyi azaltmış. Oysa her iki filmin de yönetmeni aynı;  Erik Van Looy...

Muhakkak, ABD'ye geçince biraz değişim olmuştur ve ben de eminim ki Belçika versiyonu daha güçlüdür. Ama bu; izlediğimiz şeyi kötüleştirmiyor. Sonu daha vurucu veya felsefi olabilirdi; tek eleştirim de bu olabilir.

Pazartesi, Aralık 29

Deux Jours Une Nuit



Cannes'da Kış Uykusu'nun geçtiği filmlerden biri... Kış Uykusu'nu henüz izlemedim ama Bir Zamanlar Anadolu referansıyla ödülü hakettiğine inanıyorum. Henüz izlemesem de kafamda ulaştığı bir noktası var. Yarıştığı filmlerin de en azından bu seviyede olmasını bekliyordum. Deux Jours Une Nuit o açıdan hayal kırıklığı yarattı.

Ama genel olarak, kötü bir film olduğunu söylemek haksızlık olur. Efsane film Los Lunes Al Sol'u ve onun sloganı haline gelen ''Bu film yaşanmış bir hikayeden alınmamıştır, binlercesinden alınmıştır" cümlesini hatırlatıyor.

Yine de bir sosyal gerçeklik filmi demek mümkün mü emin değilim (Böyle bir kategori var mı onu da bilmiyorum). Benım algıma göre yol filmi şifrelerine göre çekilmiş bir film. Tabi ki bu filmde güzel ve eşşiz manzara sahneleri yok. Hatta ara ara rahatsız eden anlar mevcut. Ama başroldeki Marion Cotillard'ın canlandırdığı Sandra karakterinin, iki gün boyunca, çıkarıldığı işine geri dönmek için 16 tane çalışma arkadaşıyla görüşmesi, bir yol felsefesi doğuruyor. 16 tane farklı karakter karşınıza geliyor film boyunca. Sosyolog refleksi herhalde, film o şekilde ilerledikçe Sandra'nın dertlerinden ve kaygılarından uzaklaştım. 16 tane farklı karkatere yoğunlaştım.

Kavga edenler, ağlayanlar, kapıyı kapatanlar, eşiyle kavga edenler.. Hepsinin vicdanları farklı. Hepsi çok farklı düşünüyor. Kendi içlerinde çatışıyorlar ve son tahlilde hepsinden farklı bir sonuç/cevap çıkıyor.

Filmi kapitalizm eleştirisi olarak yorumlayanlar çok fazlaydı. Haklılık payları var ama karşı çıkılacak noktası da var. Ekonomik sıkıntının öne geçtiği her durumda kapitalizmi eleştirmek ya da o sorunun altını çizmeyi sistem eleştirisi olarak okumak biraz kolaya kaçmak oluyor sanki. Bu sefer ağırlıklı olarak bir sistem sıkıntısından bahsedilmiyor sanırım. Verdiği kararlar nedeniyle insani değerlerinden uzaklaşan ve bunun farkında olduğu için kendini haklı çıkarmaya çalışan insanlar var. Bahaneleri kapitalizm. Geçerli mi? Belki. Ama tamamen değil.  Kapitalizmden en büyük darbeyi yiyen göçmenlerin, yaşanan durum karşısında hemen bize göre "doğru"ya yönelmesi demek ki sadece kapitalizm ile alakalı bir durumla karşı karşıya olmadığımızı gösteriyor. Türk olduğunu sandığımız Timur, onun İspanyol arkadaşı ve çamaşırhanedeki Senegalli göçmen çocuk bunun en önemli örnekleri.

Filmin sonu da aslında bir yol filmi durumu... Sandra geldiği son noktada işini  kazanıyor. Fakat o iki gün içinde yaşadıkları nedeniyle işini kazanmayı tercih etmiyor ve aslında bir kez daha kazanıyor. Yolun sonuna geldiğinde, başlangıçtaki hedefe ulaşmış değil. Fakat önemli olan bir yere gitmek değil, yola çıkmak, yolda gördükleri ve edindiği tecrübe ise Sandra bunu başarıyor. Depresyonla başlayan yolculuk huzurla tamamlanıyor.

Bazı arkadaşlar aynı repliklerin defalarca döndüğünü, aynı durumların defalarca yaşandığını ve bunun da filmi kötüleştirdiğini söylüyor. Onlar da kendi çaplarında haklı ama bence film bu açıdan tam olarak böyle olmalıydı. Sandra'nın filmin sonunda yakaladığı o mutluluğunu, daha doğrusu huzurunu anlamak için bu tekrarların önemli olduğunu düşünüyorum. Tekrar tekrar aynı soruları sormak, aynı cevapları duymak, umutsuzluğa kapılmak, pes etmek, arada umutlanmak ve tekrar aynı döngüde devam etmek...

Filmin havada kalan kısımlarından biri ise Sandra'nın yaşadığı depresyon. Normaldir, olabilir. Fakat bunun nedeni çok havada kalmış gibi duruyor. Biz onun hayatına bir cuma günü giriyoruz ve o nedenle depresyonun nedenini anlamıyoruz. Çağımız toplumunun en büyük sorunu diyerek üzerinde durmuyoruz fakat buna rağmen depresyonun seviyesi pazar günü intihar edecek kadar ilerliyor. O zaman da soru işaretleri artıyor. Filmin benim açıdan zayıflama nedeni de biraz buralar. Pazartesi günü binadan çıkarken mutlu olan, bir gün önce intiharı seçen bu kadının derdi kapalı kutu olarak kaldı. Bunun sadece işini kaybetmekle alakalı bir durum olmadığını filmin sonunda daha net anlıyoruz ama yine de tam çözemiyoruz. Yönetmenlerin bu konuyu açmak gibi bir derdi de olmamış.

Üstelik işsizlik, işini kaybetme korkusu ve buna benzer durumlar bizim için çok yakında.. Fakat Belçika'da da durum aynı mı emin değilim. Sandra'nın işşsizlik maaşı almak istememesi veya eşi Manu'nun arabasıyla hareket edebiliyor olmaları bizim gibi ülkelerdeki işsizleri kıskandırmıştır.

Öte yandna yine filme dair popüler yorumlardan birine daha katılamayacağım. Cotillard'ın oyunculuğunu sevemedim. Sanki, bir Hollywood yıldızının sosyal sorumluluk projesi gibi kalmış. Özensiz bir şekilde hazırlanmış, üstünden geçerek halletmiş gibiydi.

İyi film mi emin değilim. Çok fazla eksiği olduğunu düşünüyorum. Ama çok önemli bir artısı var, derdini anlatmış. Bu nedenle kesinlikle izlenmesi gereken bir film.

Pazar, Mart 17

In Bruges




2008 yılında, film insanlar tarafından izlenmeye başlanınca çok güzel tepkiler almıştı. Her izleyen tavsiye ediyordu, ama ben o yıllarda 2000 sonrası filmleri pek izlemediğim için sıra gelmiyordu. 

Filmle ilgili yorum yapanlardan tek isteğim konusu hakkında yorum yapmamalarıydı. Onlar da yapmıyordu. Fakat insan doğası işte, ister istemez aklın bir köşesinde ufak tefek düşünceler oluşuyor. Ben de bu filmi daha çok Before Sunset falan gibi yumuşak ve bol diyaloglu bir film olarak düşlemiştim.

Filmi izlerken öyle olmadığını anlayınca, hayal kırıklığı yaşamasam da şaşkınlık nedeniyle hakkını veremedim. Yine de bir hak verme olayı varsa; Colin Farell aşmış bir performans koymuş ortaya. Ondan beklemezdim. Adam bütün kariyeri boyunca bu filmi beklemiş herhalde. 


IMDB

TRAILER

Çarşamba, Kasım 9

Belçika Türkiye Olsun


Türkiye Belçika Ligi gibi Play-Off'a giderken, Belçika normal sezonda ligi bitirsin. Emin olsunlar, ligin son haftası çok daha zevkli olacaktır.

Çarşamba, Ekim 13

Belçika'da Gol, İtalya'da Meşale

Dün geceden akılda kalacak iki olay var. Biri Avrupa'nın başkenti sayılan; Batı tarafından medeniyetle eş anlamlı tutulan Belçika'dan. Diğer ise Akdeniz'den, Cenova'dan.
Avrupa'nın ortasında futbola doyduk, Akdeniz'de ise futbol yarım kaldı.

Tamam futbola doymadık belki ama heyecanlı bir maç izlediğimizi kimse inkar edemez. Toplam atılan 8 gol. İki takım da 90 dakika boyunca ikişer defa öne geçti ama kazanan olmadı. Maçın son 5 dakikası daha da garipti.
Belçika 3-2 gerideydi. Belçikalılar üzülüyordu. 5 dakika sonra 1 puanı almışlardı ama daha çok üzüldüler. Futbolu sevme nedeni, futboldan heyecan alma nedeni bu tarz maçlar. Ve aslında hangi maçın böyle biteceğini bilememek heyecanı daha da arttırıyor. İki takım da normalde az gol atıyor. Aynı saatlerde oynanan İngiltere maçı daha cazip duruyordu. O maçta ise gol olmadı. Pozisyon bile yoktu.

Sırplar'ın İtalya'da yaptıkları üzerine çok konuşulur. Bunun gibi fotoğraflar da bizi heyecanlandırıyor. Sırplar'ın; daha doğrusu Yugoslavlar'ın dünya üzerinde bir görevi var sanki; içimizdeki vahşi duyguları uyandırıyorlar. Bunu bize nasıl sağlıyorlar bilmiyorum, oysa biz de kedi öldürmekten zevk alan bir toplumda yaşıyoruz. Vahşilikte yarışabiliriz. İnsanların kolay gaz olup, sağa sola saldırmasından çekinmemeleri; yani hayatı umursamayan boş tavırları hepimizin hayali olabilir. Ne yazık ki modern bir toplumun üyesi olmaya çalışıyoruz ve henüz daha "toplumdışı insan" olamadık. O nedenle bu hareketleri biz yapamayız (yani ben yapamam) yapana da "vay be" diye bakarız içten içe.

Peki bu beğeni ve hayranlık kısmı sadece kıyafetle alakalı olabilir mi? Fotoğrafa bakıyoruz; abilerin hepsi spor giyinmiş. Polarlar, kapşonlar, kar maskeleri. Ellerde meşaleler, sopalar. Atkıları öyle bir bağlamışlar ki sanki Zapata'nın askerleri bağımsızlık mücadelesinde.
Bizim tribünlere bakıyoruz, gömlekli abiler, yalandan uyduruk bir yağmurluk ile polar havası vermeler. Atkı bağlarken esinlenen Zapata değil Polat Alemdar. Elde tespih, o da yoksa anahtarlık. Böyle olunca Sırplar'ın çıkardığı her olay heyecanlandırıyor. Adamlar tarz. Çıkardıkları olaylar da tarz gibi duruyorlar. Oysa dünyanın en gereksiz eylemi gibi. En azından dünkü maç için.

Yapılan olayın Sırbistan milli takımına hiçbir katkısı yok; zararı var. 25 Ekim'de ülke AB ile protokol imzalayacaktı. Tribündekilerin çoğu muhalif milliyetçi partilerin sempatizanları. Sahadakilerin bir kısmı da öyle. Yugoslavya'da politika sahada başlar. Boban'dan öğrendik.

Salı, Ekim 5

Mondi Sinan


Bir rakibi 5-1 yeniyorsunuz ve en iyi futbolcunuz kaleciniz. Şaşırtıcı belki ama 11 Mayıs 2005'i hatırlayan Galatasaraylılar için değil.

Belçika'da bu hafta S.Liege ile Anderlecht karşılaştı. İkili arasındaki maçları son yıllardaki Galatasaray-Fenerbahçe'ye benzetmek mümkün. Mesela; S.Liege 3 maçtır Anderlecht'i yenemiyordu. Onun dışında Anderlecht'in son yıllarda aldığı 4 gollü galibiyetler, Liege'i psikolojik olarak çökertiyor rakibi karşısında.

Böyle bir atmosferde S.Liege son yılların en farklı galibiyetini elde ediyor. 5 gol atıyor. İzlemediğimiz için "rakibi dağıtmış" diyoruz ama maçın yıldızı resmi sitede Sinan Bolat seçiliyor. Milli kalecimiz.

Maçın özeti sitede yazıyor. Fransızca bilmiyoruz ama özellikle ilk yarıda içinde Bolat geçen dakikalar fazla. Bu esnada maç henüz 1-0. Yanı kırılma anlarında sahne almış Sinan.

Bizim kalecimiz olduğu için gururlanıyoruz demiyorum çok da önemli değil. Ama hem skor hem Sinan'ın performansı hem Sinan'ın biraz deli halleri onu Mondragon'a benzetmeye yetti. Belki yıllar sonra bizim kalemizde görürüz.

Not: Fotoğraf bu hafta sonu oynanan maçtan değil.

Salı, Nisan 13

Lukaku Gençlerbirliği'nde


Genç yabancı futbolcu avcısı İlhan Cavcav Kongolu Lukaku'yu Belçika'dan Türkiye'ye getirdi. Biraz geç bir haber oldu aslında bu. Çünkü üzerinden 15 sene geçti. Lukaku artık 45 yaşında.

Tabi siz başka bir Lukaku biliyorsunuz. 1993 doğumlu olan Anderlecht forveti. 16 yaşında adından herkese söz ettiren, Ajax'a gol atarak Uefa Kupası'nda gol atan en genç 3.futbolcu olan Romelu Lukaku.

Romelu'nun babası Roger Menema Lukaku, 1996 yılında Ankara'da forma giymiş. Belki de Romelu Lukaku ilk topa vuruşlarını Ankara'da gerçekleştirdi.

Roger Lukaku 1996-97 sezonunda Gençlerbirliği'ne transfer oldu. Lig ve kupada toplam 33 maçta forma giydi. Oğlu kadar golcü değildi, sadece 4 gol atabildi. Bir de Galatasaray'a karşı oynanan efsane Türkiye Kupası maçında 2 penaltı golü attı. 18-17 sona eren maçın normal süresinde de bir gol atmıştı.

Aslında sezona da iyi başlamıştı. Ağustos ayında oynanan maçta İstanbulspor'u onun golüyle 1-0 yendiler. Bir sonraki gol için 2 ay bekledi. Ve gol oruçları uzun sürmeye devam etti.

Bütün gollerini Ankara'da attı. Fenerbahçe'yi 19 Mayıs Stadı'nda 4-1 yendikleri maça yedek kulübesinde başladı. Son golü o attı. Ümit Karan, Ali Eren Beşerler, Ümit Özat, Metin Diyadin gibi isimlerler takım arkadaşıydı.

Gençlerbirliği'nden sonra Belçika'ya geri döndü. 1998'de futbolu bıraktı. Şimdi oğlu sayesinde sık sık gündeme geliyor. Cavcav topçuyu babasından anlar önermesi doğru çıktı.