portekiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
portekiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Nisan 14

Jesus Etkisi

Brezilya futbol konusunda İngilizleri aratmayacak şekilde içe dönüktür. Tabi ki dünyaya yayılmışlardır ve  dört bir bucağa ihraç ettikleri birçok isim vardır. Fakat yerel lig ve milli takım dışarıdan çok beslenmez. Kıta dışından yabancı futbolcu pek gelmez. Milli, takım kadrosu kurulurken aynı seviyede iki oyuncu varsa, yerel ligde olanı tercih edilir veya onun seçilmesi için baskı yapılır. Birkaç aylığına geçici hocalık yapan Portekizli Flavio Costa (1944) ve Arjantinli Filpo Nunez (1965) dışında milli takımı yabancı bir teknik direktör çalıştırmadı. Tabi ki tüm bunlarla paralel olarak yerel ligde de yabancı teknik direktörler görmek pek mümkün değildi.

2018’de ligde görev yapan tüm teknik direktörler Brezilyalıydı. Öncesinde de yabancı teknik direktörler ufak radikal hamleler dışında tamamen kıta içinden isimlerdi. Mesela Cruzeiro 2016’da Paulo Bento’yu göreve gelmişti ama çok az kalmıştı.

2019 ise Jorge Jesus’un senesiydi. Flamengo’nun başına geçtiğinde yaratacağı etki tahmin edilemezdi. Diego Ribas’ın kaptanı olduğu ve Gabigol’ün sırtladığı takım ile hem ligi hem Libertadores’i kazandı. Ve ardından olayın seyri değişti. Portekiz artık bir moda oldu...

Bu hafta Brezilya Ligi yeniden başlıyor. Ligdeki 20 takımın sadece 11’i Brezilyalı teknik direktörlere emanet . Yani yüzde 55. Herhalde tarihin en düşük oranıdır. Yedi tane de Portekizli var. Listeleyelim:

Bahia: Renato Paiva
Botafogo: Luis Castro
Bragantino: Pedro Caixinha
Coritiba: Antonio Oliveira
Cruzeira: Pepa
Cuiaba: Ivo Vieira
Palmeiras: Abel Ferreira

Aslında bu isimlerin büyük kısmı, göçebe hocalar. Dünyanın birçok yerinde, özellikle de Körfez ülkelerinde görev yaptılar. Portekiz'in muhteşem menajerlik bağlantıları onlara devamlı bir iş olanağı sağlıyor zaten. Brezilya ile yakın olan kültür de alternatiflerin artmasına neden oluyor. Fakat esas etki bence Jesus...

Yakın zamana kadar yabancı hocaların yer almadığı ligde bu kadar Portekizli olması dikkat çekici. Jesus’un başarısı önemli. Ve yine yukarıdaki listede olan Abel Ferreira

Kıta dışından gelip Libertadores’i kazanan ilk hoca Jesus’tu. Abel Ferreira çıtayı yukarı çekti ve o kupayı üst üste iki kere kazandı. Haliyle Portekizli hocaların Brezilya’ya girişi de o sayede hızlandı.

Şimdi böyle bir yazı yazmak da biraz sakıncalı. Kimisi gelip “Jesus mu övüyorsun Uğur Meleke gibi?” diyebilir, bazısı gelip “Jesus Brezilya’ya gitsin diye algı mı yapıyorsun” şeklinde kızabilir. İkisi de değil. Jesus'un Türkiye'deki varlığı ile alakası da yok. 

Konunun ilginçliği her zaman ilgimi çekmişti. Hatta Pauolo Sousa’nın yolu da Brezilya’ya düşünce, şöyle bir yazı yazmıştık.

Haliyle biraz fikri takip olsun istedik. Madem lig başlıyor, bir göz atalım dedik ve karşımıza çıkan manzarayı paylaşmak istedik.

Hatta Jesus'tan çok aklımıza gelen isim Vitor Perreira'ydı. Keşke o da sezon başını görebilseydi..

Bakalım bu senenin kazanan Portekizlisi kim olacak?


Salı, Mart 21

Son Sekiz

Şampiyonlar Ligi kuralarına bir bakalım.

Bir taraf alev alev yanıyor, diğer taraf bir başka...

Manchester City, Real Madrid, Chelsea ve Bayern Münih'ten üçü finali göremeyecek. Açıkçası artık finalde bir Real Madrid görmekten sıkıldım. Bu sezonun Bayern Münih'i de çok verimli değildi. Gerçi Bayern'e böyle derken, Chelsea'den olumlu bahsetmek adaletsiz olur. Fakat adamların finale çıktıkları her sezonda hoca değiştirdiklerini düşününce (2012 Boas - Di Matteo / 2021 Lampard - Tuchel) ve ligde beraber gittiklerini düşününce insan ister istemez bir "acaba" diyor...

Bu sezon Pep Guardiola kupayı kazanırsa hepimiz rahatlayacağız. Yani hayranı değilim, sıkı takipçisi değilim ama onun gibi bir hocanın Şampiyonlar Ligi şampiyonluğundan bu kadar yıldır uzak kalması da futbolun bir ayıbı gibi. Bence City ile bir kupa hak ediyor. Yine de ilk tercihim olmaz. Fakat bu dörtlüden ilk sıraya onları yazarım.

Diğer dörtlü, biraz düşük seviye kalıyor. Yine de bizim gönlümüz burada yatıyor. Benfica, Napoli, Inter ve Milan dörtlüsünden birinin final görmesi değişik olacak.

Benfica 1990'dan beri final göremedi. 1990'da Milan'a yenilmişlerdi. Bir kez daha yolları kesişebilir. Milan ise 2007'den beri burada yok. 2007'de tarihin en çok final oynayan ikinci takımıydı. Gerçi halen öyleler ama 2007'de Real ile aralarındaki fark sadece bir finaldi. Kapanabilir gibi duruyordu. Şimdi ise fark altıya çıktı.

Napoli'nin zaten daha önceden hiç finali yok. Finali en taze gören takım Inter bile 2010'da çıktı buraya. Eğer Inter, Benfica'yı yenerse bir İtalyan'ın İstanbul'a geleceği kesinleşecek. Diğer tarafta da iki İngiliz olduğuna göre; 2005'te olduğu gibi bir kez daha bir İngiliz-İtalyan finaline ev sahipliği yapmamız en yüksek ihtimal...

Benim bu dörtlüden tercihim İtalyanlardan ziyade Benfica. Napoli zaten yıllar sonra ligi kazanacak. Onlara o coşku yeter. O coşkunun devamında da buralar da oynamayı bir alışkanlık haline getirebilir. Inter'e karşı ekstra bir samimiyetim yok. Milan'ı severim. Final dünyanın başka yerinde olsaydı onları isteyebilirdim ama İstanbul'da bir final daha izleme imkanım olursa, bir kez daha Milan'ı görmeyi tercih etmem. Değişik bir takıma denk gelelim. Benfica da zaten çok iyi bir baş altı ekip. Buralara üç büyük lig ve Bayern ile PSG dışından biri gelirse çok şaşırıyor ve seviniyoruz. Üstelik Benfica buraya kadar da şansa gelmedi. Çok iyi oynayan bir ekip. Hak ediyorlar yani finali...

Bu sekizli; aynı zamanda çok fazla hikaye potansiyeli de barındırıyor. Mesela bir Real-Milan eşleşmesi Carlo Ancelotti açısından ilginç olur. Veya yarı finalde Milano derbisi. Ya da yarıda geçen seneden ve son 15 seneden kalan bir Real - Guardiola... Onlara da zamanla bakarız.

Şu an elimizde Bavyera'ya dönecek bir Pep Guardiola ve geçen seneki geri dönüşün devamı olan bir Real - Chelsea var.... O hafta gelince belki eşleşmeler özelinde daha yakından irdeleriz.

Ama şimdilik temennim belli.  Umarım TV 8.5, Milan - Napoli maçlarını verir...

Salı, Ocak 3

Yapılmayacak İş


Tüm zamanların en iyisi tartışması tüm zamanlar boyunca devam edecek.

Cristiano Ronaldo da o tartışmaların bir adayı olarak her zaman kalacak. Fakat tüm kariyeri boyunca yaptıklarını bir kenara koyalım; son imzası onun listedeki birinci aday olmasını zorlaştıracak. Önündeki engel olarak kalacak.

O meşhur tartışmaya şu an girmenin gereği yok. Kimin daha iyi olduğu uzun uzun konuşulur.

Fakat şunu belirtmekte fayda var. Tüm zamanların en iyisi olmak için birçok etkenin bir araya gelmesi gerekir. Yetenek, beceri, başarı, rekorlar, kupalar... Bunların hepsi tamam. Ama bir de iyi bir hikaye lazım...

Pele'nin, Breziyalı Ronaldo'nun, Ronaldinho'nun ilgi çekici hikayeleri var. Maradona zaten başlı başına bir hikaye. Zidane bile; bilmeyerek ve istemeyerek son maçında kırmızı kart görerek hikayesine bir ilginçlik kattı.

Cristiano Ronaldo da Madeira'dan çıkıp zirveye oturan hayat hikayesiyle birçok kişinin kendisiyle bağ kurmasını sağlamıştı. Fakat yarattığı hikayeyi bir imzayla yerle bir etti.

Suudi Arabistan'a gitmesi, yani gittiği ülkenin siyasi masadaki yeri konumu ilk etapta önemli değil. Zaten futbolcular kariyerinin sonunda daha çok para kazanmak için Körfez'e, Çin'e daha rahat yaşamak için ABD'ye gidebilirler. Bunu sıkça yaşadık, bu tercihlerin yabancısı değiliz.

Zaten başkalarının tercihlerini sorgulamak da bize yakışmaz. O tip geçişler, üst seviyeden kopup başka bir sayfa açmanın göstergesidir. O da doğanın kanunudur zaten. Yaşınız geçer ve yolunuz Doğu'ya düşer...

Ronaldo'nun hikayesini bozan ise bu geçişin çok hızlı şekilde olmadı. Bir ay önce Premier Lig'in en hırslı ve kazanamaya aç oyuncularından biriyken, bir anda Suudi Arabistan Ligi'ne geçti. Avrupa'da kimsenin istemediği, istese de kamuoyunun bunu hissetmediği bir süreç yaşadı. Dünya Kupası'nı bir ülkeye kazandırabilecek nadir oyunculardan biriyken yedeğe düştü. Bunların hepsi bir röportajla ve yaklaşık 30 gün içinde oldu.

Ben bu kadar hızlı bir düşüşü, bu kadar çabuk bir değişimi hatırlamıyorum.

Dünyanın en iyi futbolcusu musun, devri geçen bir yıldız mısın? İkincisi isen yine de rekabetçi bir ligde rekabetçi bir takımda kalamaz mıydın? Eğer düşüşteki bir yıldızsan bu görevi bir ay önce Manchester United'da niye kabul etmedin? Orada veya benzer bir takımda 'kulübedeki ağabey' olmak sana yetersiz geldiyse, Suudi Arabistan Ligi nasıl yeterli geldi? Sorular çok, daha da artabilir. Fakat tüm zamanların en iyisi olmaya aday biri böyle bir geçişi yaşamamalıydı.

Transfer duyurusu bile ikinci sınıftı. Dünyanın en iyi futbolcularından birinin transferi, Anadolu kulübünün çekmeyeceği bir fotoğrafla sunuldu.

Bu transferin perde arakasında yaşananlar zaman içinde ortaya çıkar. Fakat bir dönem Ronaldo'yu Messi'nin önüne yazan biri olarak itiraf etmem lazım; on yıla yayılan bu savaş Aralık 2022'de noktalandı ve Messi kazandı.

Pazartesi, Aralık 12

El Caso Figo

El Caso Figo, bu senenin Ağustos ayında Neftlix'e geldi. Birkaç gün sonrasında Terim belgeseli de 'vizyon'daydı. O zamanlar nişanlım, şu anda eşim olan canım sevgilim ikisinden birini izleyebileceğimizi söyledi. Karar bendeydi. Onunla beraber izleyebilmek adına ve onun da çok sıkılmamasını düşünerek tek bölümlük El Caso Figo'yu tercih ettim.

Faka bu tercihte başka etkenler de mevcuttu. Terim içeriğine gelen bazı eleştirileri duymuştum. Sadece Fatih Terim'in başarıları odaklanan, bizim bilmediğimiz bir şey söylemeyen, birçok merak edilen soruyu sormayan, detaya girmeyen bir işti.

Figo hakkında çok fazla yorum okumamıştım ama tahmin edebiliyorum. Zaten isimler de farkı belli ediyordu. Biri sadece Terim'di, diğeri Figo olayıydı... O nedenle istikamet Adana değil, İberya oldu! 

Terim belgeseline gelen eleştirilere hakimim ama yapımı henüz izlemedim. İzlersem kendi yorumlarımı yazarım. Fakat eleştiriler hakkında birkaç cümlem olabilir. O eleştirilerin, aslında Türkiye'deki spor içeriklerinin büyük bir kısmının hak ettiğini belirtmem lazım. En basit röportajdan, en detaylı prodüksiyona kadar...

Karşımızdaki spor figürlerini konuşturmak için çok fazla taviz veriyoruz. Onları kırmak istemiyoruz. Onları üzmek istemiyoruz. Onları övmeye çalışıyoruz. Onların istedikleri havuzlarda yüzüyoruz. Onlara kendilerini anlatmaları için alan veriyoruz ama o alanda herhangi bir baskı kurmuyoruz. Baskı kurma işini, proje sonra erdikten sonra karşı karşıya olmadığımız zamanlarda yapıyoruz. Sonra da ortaya gudik işler ve düşünceler çıkıyor.

Bu paragrafı fazla uzatmayalım ama El Caso Figo'da en sevdiğim ve özendiğim durum buydu. Yoksa zaten hikayenin ana planına hakimdim. Ezeli takıma belenmedik bir şekilde transfer olan yıldız futbolcu. Defalarca benzerlerini yaşadığımız gibi, Luis Figo'nun Barcelona'dan Real Madrid'e geçişini de o yaz gün gün yaşamıştık.

Fakat belgesel, olayın tüm bilinirliğine, popülerliğine ve işlenmişliğine rağmen bize daha fazlasını veriyor. Luis Figo, konuşturulan isimler arasında. Ben hem belgeselin ismini, hem fragmanını hem de belgeselin ilk sahnesini (Figo, 'olanları bir de benden dinleyin' minvalinde bir cümle kuruyor) izleyince Portekizli oyuncunun günah çıkartma seansı olduğunu düşünmüştüm. Oysa yanılmışım.

Belgesel boyunca çok az kişi konuşuyor. Bu bir anlamda iyi bir anlamda eksik... Fakat yine de ana karakterler orada. Luis Figo, menajeri, transferde etkin rolü olan eski futbolcu Paulo Futre (ne kadar değişmiş yaşlanınca), Real Madrid'in o dönem için başkan adayı Florentino Perez, Figo'nun o dönem yakın arkadaşı olan Pep Guardiola, Barcelona'nın o dönemdeki başkanı Joan Gaspart... Yani o yaz günlerinin tüm aktörleri karşıızda.

Belgselin (buna belgesel demek ne kadar doğru bilmiyorum, 20 yıl sonra çıkan yeni haber/haberler de diyebiliriz) en güzel kısmı herkes kendi hikayesini, kendi bakış açısıyla anlatıyor. Herkesi kendisin haklı olduğunu iddia ediyor ama izleyiciye göre kimse ak değil. Yaklaşık iki saat sona erdikten sonra, birbirinize şu soruyu soruyorsunuz: Sence hangisi yalan söylüyor?

Bu sorunun cevabını vermek zor. Luis Figo'nun bu belgeseli tercih etmesi ilginç olmuş. Zira Barcelonalılar için nefret unsuruyken dünyanın geri kalanı için "Bize ne canım, adam gitmek istedi gitti" denilecek noktaydı. Belgeselden sonra, Barcelona'yı daha yüksek maaş için tehdit ettiğini düşüneneler artmış olabilir. Tabi ona olan sempati de azalmıştır. Florentino Perez oldukça karizmatik bir şekilde iş bitiren başkan rolünde. Kulübünün haklarını savunan ve bir oyuncuya iltimas geçmeyen Gaspart'a yazık olmuş gibi duruyor. Futre'nin bu olayda yer alması can sıkıcı. Ve tabi ki yine bir Portekizli menajer oyunları başrolde...

Öte yandan kel teknik direktörler çarpışmasında iyi bir Zidane'cı olan ve Pep Guardiola'ya ilgisiz kalan eşim; bu belgeselden sonra sıkı bir Pep sempatizanı oldu. Haksız da değil. Konuyu bir transfer çalımı ve hikayesi olarak değil de insanı bakış açılarıyla ele alan, koltukta oturanların en duygusalı kendisiydi.

Konuyu biliyorduk ama detayları öğrenmek istiyorduk. Belgeselde bunu bulacağımızı tahmin ettik. Fakat kafamız daha çok karışarak ekran başından ayrıldık. Normalde bunun bizi rahatsız etmesi gerekirdi. Oysa tatmin ediciydi. Çünkü tüm o karakterler, 22 yıl öncesini kendi gözlerinden anlattılar. Bir anlamda başrol karakteri bol bir gençlik dizisi kadar entrikalı ve bir soygun filmi kadar heyecanlıydı ama tamamen gerçekti.

Projenin başındaki yönetmenler David Tryhorn ve Ben Nicholas, daha önce Pele'yi de çekmişler. Duyduğum ama izlemediğim bir yapımdı. Bu sayede Pele hakkındaki hevesim de tavana çıktı. Bu ikilden Tryhorn, "Biyografilerden veya sportif başarılardan ibaret olmayan, yeni bir şeyler söyleyen spor belgesellerine rastlamak giderek zorlaşıyor. El Caso Figo'nun bu açıdan farklı olduğuna inanıyoruz." diyor. 

Kesinlikle haklı. Yine de son dönemde bu tarz işlerin arttığını kabul etmek ve haklarını vermek gerek. Öte yandan bir kahramanın renkli hayatını veya başarıya giden yolda yaşadığı zorlukların destanlaştırıldığı hikayeler biraz sıkmaya başladı. Onlar da lazım ama sporcuları konuşturmak için sadece bunlara ihtiyaç kalmamalı. 

Güzel bir gazetecilik işi de diyebiliriz El Caso Figo'ya. Fakat diğer yandan İspanyol gazetecilerin o dönem yaptıkları işleri unutmamak lazım. Radyoda erkenden haberi patlatan ve ufak bir yalanla ortalığı karıştıran Jose Ramon de la Morena, Figo'nun kaldığı otele denizden girip fotoğraflarını çeken Jose Felix Diaz benim tüm iştahımı uyandırdı. 

Belgeselden aklımda kalan çok fazla şey var. Fakat en can acıtıcı kısmı, Real Madrid ile sözleşme imzaladığı günü Akdeniz sahillerinde gemileri batmış gibi duran Luis Figo'ydu. O görüntüleri defalarca izlemiş ama hiç böyle hissetmemiştik. El Caso Figo'yu izleyince ve sıra o anlara gelince, Figo'nun aslında Madrid'e gitmek istemediğine ikna oluyoruz.

Fakat sonuç olarak gitmişti. Açıkçası Fenerbahçe ile sözleşme imzalayan Tanju Çolak gibiydi. Ve Tanju Çolak'ın da o gün üzgün olması, affedilmesine yetmemişti.

Cumartesi, Eylül 17

Çıkarmayın Formayı


Bazı olayların bize veya bizden daha Doğu'da yaşayan toplumlara özgü olduğunu düşünüyoruz. Fakat yanılıyoruz. Konu futbol olunca, güney hattının en ucu da bizden farklı değil.

Avrupa'nın en batı noktalarından biri olan Portekiz, tabi ki tam bir Batı ülkesi sayılmaz. Ne de olsa serde Akdenizlilik var. Her ne kadar Akdeniz'e kıyısı olmasa da... Lizbon'a giden dostların sık sık belirttiği gibi, "Burası aynı İstanbul" denilen şehrin ve ülkenin toplumu da bizden çok farklı olmayacaktı.

Gelelim konuya. Bu adamlar niye çıplak? Bu adamlar Benfica takımı oyuncuları. Geçen hafta, Famalicao deplasmanında ter döktüler ve bu sezon oynadıkları tüm maçlarda olduğu gibi yine kazandılar. Fakat sorun saha içinde değildi.

Benfica gibi popüler bir takım için deplasmandan bahsetmek kolay değil. Dünyanın en çok üyeye sahip kulüplerinden birinin, ülkenin her yerinde taraftarı olması normal.

Famalicao deplasmanında da taraftarlar yalnız bırakmadı. Fakat Portekiz'de bazı stadyumlarda ilginç bir kural var. Aslında ilginç değil, zira bizim kulağımıza aşina gelebilir. Eğer takımınızı izlemek istiyorsanız ve deplasman tribününde değilseniz; o zaman formayla içeri giremezsiniz. Formayla stadyum önüne gelenlerin forması çıkarılıyor.

Bu yasalaşmış bir kural mı bilmiyorum. Fakat yetkililer bu ezberi geçen hafta, 10 yaşında bir çocuk üzerinde uyguladılar. Çocuğun maçı çıplak izleyen fotoğrafı tüm ülkede sansasyon etkisi yarattı. Olaylar da gelişti. Şimdi, bu kural veya bu gelenek yeniden tartışılmaya başladı.

Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde zaman zaman gördüğümüz, duyduğumuz olaylardan biridir formaya el koymak. Biz de yine de forma çıkarmak son çaredir. Genelde formanın üstü başka bir aksesuar ile örtülür. Portekiz bizden sıcak olduğu için, forma çıkarılmış herhalde.

İşte bu fotoğraf da o konuyla ilgili. Benfica futbolcuları yaşananlar protesto etmek için böyle bir yola girişmişler. İşe yarar mı göreceğiz...

Hem çocuğun tribündeki çıplak fotoğrafını manşete taşıyan hem de bu protestoyu organize eden ise A Bola gazetesi... Onlara da ayrı bir takdir belgesi bizden...

Perşembe, Haziran 23

Porto'nun Dominasyonu

Portekiz Ligi'nde sezonun son maçları 15 Mayıs'ta oynandı. Sonrasında da play-out mücadelesi vardı. Onlar da 29 Mayıs günü neticelendi. Fakat benim yoğun bir Haziran ayı geçirmem, bir sezon analizi yazmamı gecikirdi. Yine de "geç olsun güç olmasın" söylemini sırtımıza alarak klavyeyi tuşlayacağız. Son günlerin transfer gelişmelerini de ekleyerek geçmiş sezonun notlarını sıralayalım.

Önce tabi ki şampiyonluk yarışından başlayacağız. Gerçi buna pek yarış denmez. Yine de bizim ligimizden daha heyecanlıydı tabi. Porto, sezon boyunca sadece bir kere yenilerek şampiyon oldu. O yenilgide Nisan ayında, artık şampiyonluk için gün sayarken Braga deplasmanında geldi. Geçen sezonun şampiyonu Sporting, 85 puanla mutlu sona ulaşmıştı. Yeşil-beyazlılar bu sezon da aynı puanı topladı ama bu sefer Porto'nun altı puan gerisinde kaldı. Porto ise son beş sezonda oynadığı 170 lig maçında sadece 12 kez yenilerek ligi sadece bu sezon değil; son dönemde domine etmiş oldu.

Son beş sezonun mimarı, teknik direktör Sergio Conceicao. Çocukluğumuzun biraz hırpani, biraz serseri, çokça yetenekli ama saçlarıyla ve tarzıyla biraz vurdumduymaz gözüken kanat oyuncusu; inanılmaz başarılı bir teknik direktöre dönüştü. 2000'lerin başından böyle bir kariyer inşa edeceğini tahmin edemezdik. Şu an Porto rakamları Jose Mourinho ile kapışacak düzeyde...

Porto'nun ligde şampiyon olması veya şampiyonluğa oynaması çok şaşırtıcı değil. Fakat bu başarı silsilesi içimde kadronun yenilenmesi ve devamlı beş büyük lige ihraç yapması saygı duyulası. Conceicao, sezonun içinde dahi çok iyi oyuncularını kaybetti. Luis Diaz Liverpool'a giderken ligin gol kralıydı. Takımın eskilerinden Jesus Corona La Liga'ya (Sevilla), Sergio Oliveria ise Serie A'ya (Roma) gitti. Buna rağmen takım hiç sarsılmadan şampiyonluğa uzandı. Şampiyonluk sonrasında da 21 yaşındaki ikili Fabio Vieria ve Vitinha bavulları topladı. Ben Vitinha'cıyım ama Fabio Vieria da sezon boyunca 16 asist yaparak sükse yaptı. Biri Arsenal, diğeri PSG yolunda. Ayrıca Otavio için de Aston Villa ve Leeds United diyorlar. Hocam bu nasıl bir fabrika be? Kim oynayacak üç ay sonra?

Yine de bana göre şampiyonluğun aslan payı Mehdi Taremi - Evanilson ikilisindeydi. Taremi zaten çok beğendiğim bir oyuncu ve adının Fenerbahçe ile geçmesime de çok şaşırıyorum. Tabi artık 29 yaşında ve Porto için yaşlı duruyor... Taremi sezonu 20 golle tamamlarken, Diaz'ın ayrılığından sonra sorumluluk alan Evanilson son dört ayda 11 kez fileleri havalandırdı. Bu goller, onun adının Manchester United ile anılmasını sağladı. Bu arada Pepe (38) ile Mbemba'nın liderliğini üstlendiği savunma hattının da payını es geçmek olmaz. 

Sporting'e yazık olduğundan yukarıda bahsettik. Detaylı bir analize gerek yok gibi duruyor. Ruben Amorim'in sistemi oturdu ve istikrarlı bir takım yaratıldı. İkincilik de kötü değildi. Yapı bozulmadan yola aynı şekilde devam edecekler gibi...

Lizbon'nun diğer tarafında ise işler karışıktı ve halen belirsizlik devam ediyor. Benfica sezona Jorge Jesus ile başladı. Sezon da fena gitmedi aslında. Şampiyonluk yarışının çok gerisinde kalmadılar, Şampiyonlar Ligi gruplarından çıktılar ama Jesus'un hem yönetimle, hem takımdaki papaz oyuncularla (Pizzi ve Rafa Silva başta olmak üzere) takışması sonunu hazırladı. Devamında taraftar da sırtını döndü. Jesus ile devam edilseydi ne olurdu merak ediyorum. Bir yanım zaman tanınmalıydı derken, diğer yanım da bu kaosun sonunun belli olduğunu söylüyor. Sezonu Nelsson Verissimo ile tamamladılar ama kimse tatmin olmadı.

Sonuç olarak sezonu bir kez daha kupasız kapattılar. Yeni sezonda takımın başında Roger Schmidt olacak. Transfere de hızlı girmeye çalıştılar ama şu ana kadar beklendiği gibi olmadı. Hatta sezona damga vuran gol kralı Darwin Nunez'i de Liverpool'a yolladılar. Yeri kolay dolacak bir oyuncu değil. Kötü Benfica'da bile 26 gol atmayı başarmıştı. Onun yokluğunda Porto ve Sporting'in sağlam yapılarına yaklaşmak kolay olmayacak. Yerini doldurmak için adı geçen isimlerden biri olan Boavistalı Petar Musa beğendiğim bir oyuncu olmasına rağmen, Darwin ayarında gibi durmuyor.

Braga son 13 sezonda 11.kez ilk dörde girdi. Bu 11 sezonun sekizinde de dördüncülükte kaldı. Artık Portekiz futbolundaki yeri sağlamlaştı gibi; üç büyüğün hemen arkasında, diğerlerinin çok önünde... Sezonun yıldızı ise tüm kulvarlarda 23, ligde 19 gol atan Ricardo Horta'ydı.  Kardeş Andre Horta, orta sahada Medeiros, Kasımpaşa'dan hatırladığımız Andre Castro ve tabi ki teknik direktör Carlos Carvalhal de unutulmamalı. Son iki sezonda Braga'ya oynattığı futbolla dikkat çeken Carvalhal'ın sezon sonunda Körfez yolculuğuna çıkması ise şaşırttı.

Avrupa biletini alan son takım Gil Vicente'ydi ve bu sezon başından bakılınca oldukça büyük bir sürprizdi. Fakat sonuna kadar hak ettiler. İspanyol santrfor Fran Navarro 16, Samuel Lino 12 gol atarak başarının mimarları oldu. Bu iki oyuncuya Avrupa'nın önemli liglerinden takipler var. Fakat ilk giden Pedrinho oldu. Ligin en çok asist yapan ikinci oyuncusu olan orta saha oyuncusu (birinci sırada Benfica'dan Rafa Silva var), yeni sezonda Süper Lig'de boy gösterecek ve Ankaragücü forması giyecek. Her anlamda ilginç bir tercih... Pedrinho, bir önceki takımı Paços de Ferreira'da çok şık gollere imza atıyordu, Gil Vicente'de ise sezonu bir golle tamamladı. Portimonense'ye attığı o tek gol de şıktı.

Tabi Türkiye'ye gelen ve ne yapacağı merak konusu olan bir diğer Portekiz Ligi oyuncusu da Lincoln.... Kendisi ile ilgili yorumlarımı Youtube'da Sinan Yılmaz ile yaptığımız yayında dinleyebilirsiniz. Burada tekrara girmeyeceğim. Fakat Santa Clara'nın yedinciliği de en az Gil Vicente'nin beşinciliği kadar alkışı hak ediyor. Santa Clara'nın başarısının en önemli sac ayaklarından biri Lincoln'dü. Bir diğeri Morita ise Sporting'in yolunu tuttu. Bir de Rui Costa var ama o sanki takımda kalacak gibi...

Sezonu altıncı bitiren Guimaraes'ten daha iyi bir performans beklerdik. Famalicao'nun sekizinciliği son beş haftada topladıkları 11 puan sayesinde geldi. Yoksa küme düşme adaylarından biri olarak yaşadılar sezonu. Orada da dikkatimizi çeken isim Lens'ten transfer edilen forvet Simon Banza oldu. 25 yaşındaki oyuncu sezonu 14 golle tamamladı.

Bruno Pinheiro önderliğindeki Estoril sezonun sürpriz takımlarından biri olacakmış gibi başladı ama ne zaman hocanın adı Beşiktaş ile anıldı (ve transfer yattı) takımın da düşüşü başladı. Yine de lige yeni yükselen bir takım için 9. basamak fena değil. Ligin diğer yenileri Vizela ve Arouca da ligde kalmayı başardılar.

Sezonun en kötü takımı olan Belenenses, son virajda bir kıpırdanma gösterse de yeterli olmadı ve küme düştü. Fakat Tondela'nın düşmesi şaşırtıcıydı. Ligin iyi top oynayan takımlarından biriydi. Hatta kupa finaline kadar yükseldiler. Fakat hem ligden düşmenin üzüntüsünü yaşadılar hem de finalde Porto'ya yenildiler. Ben sezon başında pozitif futbol oynamaya çalışan bu takımın ligde kalmasını isterdim ama bazen pragmatik olmak gerekir. Berbat zeminli deplasmanlarda, yağmurlu havalarda bile yerden pasla oynamayı tercih ettiler. Sezon boyunca attıkları 41 gol, alt sıralar için fazlasıyla yeterliydi ama kalelerinde gördükleri 67 gol, felaketin habercisi gibiydi.

Ligden düşen son takım Mayıs ayının sonunda belli oldu. Moreirense, play-out mücadelesinde alt ligin üçüncüsü Chaves ile karşılaştı. Geçen sezon Gaziantep FK'da da görev yapan Ricardo Sa Pinto, sezonun son bölümünde Moreirense'yi kurtarmaya geldi ama tatmin edici bir performans gösteremedi. 2-0 kaybettiği maçın rövanşını 1-0'la kazanınca, Moreirense alt lige düştü. Bu arada Sa Pinto da yeni sezonda İran'ın İstiklal takımında görev yapacak. Futbol topunun peşinde gezmeye devam...

Lige yükselen diğer iki takım ise, kısa bir veda sezonu yaşayan Rio Ave ve 83 sene sonra en üst lige dönen Lizbon temsilcisi Casa Pia oldu.

Bu arada 34 maçın 17'sini berabere bitiren Boavista'ya da ayrı bir alkış....

Yeni sezonda görüşmek dileğiyle...

Bir önceki sezonu hatırlamak için TIKS

Cumartesi, Mayıs 21

Finallerin Balık Takımı

Federasyon kupalarında sürprizleri severiz.

Bu sene de Portekiz Kupası'nda bir sürpriz var. Şampiyon Porto, ligden düşen Tondela ile karşılaşacak. Favori tabi ki Porto; ligdeki iki maçta rakiplerine 7-1'lik bir üstünlük kurdular. Ayrıca Tondela'nın 2015'te lige yükselmesinden  bu yana oynadıkları 15 maçta sadece bir kez kaybettiler, bir kez de berabere kaldılar. Geri kalan 13 maçta da Porto galibiyeti...

Yine de buradan bir Tondela galibiyeti çıksa fena olmaz. Aslında bu sene kötü de top oynamadılar ama beceriksizlik skoru almalarını engelledi. Sonunda da küme düştüler. Buna rağmen 30.000 nüfusa, 5000 kişilik stada sahip ufak bir şehrin takımı gelip kupayı alsa fena mı olur? Bu sayede önümüzdeki sezon Avrupa Ligi'nde de yer alırlar.  2.Lig'de oynarken Avrupa kupası maçına çıkmak... Tabi tarihlerindeki ilk finali kazanmış olmaları da cabası...

Tamam; bu romantik hikayeleri geçelim. Tarih ve form durumu Porto diyor zaten. Mavi-beyazlılar finali kazanırsa, 18. kez kupayı müzesine götürecek. Bu da Sporting'i geçeceği anlamına geliyor. Fakat 26 zaferli Benfica'ya uzak durmaya devam edecek.

Porto; Sporting ve Benfica kadar köklü bir başarı geleneğine sahip değil zaten. O nedenle bu tip istatistiklerde geride olması normal. 1930-1980 arasındaki 50 yılda sadece 7 lig 4 kupa şampiyonluğu bulunuyor. Her şey 1982'de Jorge Nuno Pinto da Costa'nın başkan olmasıyla değişti. Kendisi halen koltukta oturuyor ve Porto kupa kazanmaya devam ediyor.

Asıl konumuz bunlar değil. Porto 17 kere kupayı kazandı ama finallerde çoğunlukla karşısında Sporting ve Benfica olmadı. Tıpkı bu sene olduğu gibi. 

İlk kupasını aldığında rakip Torreense'ydi. İkincisinde Benfica oldu. Ama sonrasında sırasıyla Setubal, Braga, Rio Ave, Guimaraes, Beira Mar'ı yendi. 1994'ten sonra  iki kez, Sporting'i yenerek kupaya uzandı Fakat sonrasnda yine, Braga, Maritimo, Leiria, Setubal, Paços de Ferreira, Chaves ve Guimaraes finalleri ile koleksiyonu çoğalttı.

9 senelik hasret 2020'de Benfica'yı yenerek sona erdiğinde aynı zamanda 62 yıl aradan sonra finalde Benfica'yı mağlup etmiş oldu.

Yani 17 kupa zaferinin ikisinde Sporting, ikisinde Benfica galibiyeti var. 17'de dört. Büyük ihtimalle 18 olacak ve diğer rakam yine dörtte kalacak. Avrupa'da başka bir örneği yoktur herhalde. Kupalara ambargo koyan üç takımdan birinin, diğer ikisini karşısına almadan müzeyi zenginleştirmesi....

Tabi ki birçok sezonda yarı finallerde ve önceki turlarda Porto'nun ezeli rakiplerini elediğini gördük. Daha bu sezon; yarı finalde Sporting'i iki maçta yenerek turladı Porto. Fakat nasıl derbilerin favorisi olmazsa, finallerin de havası başka olur. İşte o hava Porto'ya pek yaramıyor herhalde.

Zira diğer yandan bakına Porto; Sporting'e 3, Benfica'ya ise tam 8 final kaybetti. Bu da işin bir diğer boyutu.

Öte yandan Porto tarihinde 9 kere duble yaptı. 10. için gün sayıyor adeta. Ne kadar evimizin bir köşesinde Porto atkısı olsa da, gönlümüz düşenin yanında. Tondela, zoru başarır inşallah...

Cumartesi, Mayıs 7

Futbolun Tadını Çıkaran Futbolcu

Hangi futbolcunun kariyeri heyecan vericidir?

Böyle bir soru sorunca cevaplar tabi ki kupalar kazananlara, unutulmaz maçlar oynayanlara kayar. Fakat ben biraz daha şehir-kulüp odaklı soruyorum.

Yani 12 sene Bayern Münih'te oynayan Frank Ribery, Barcelona'dan ilk kez 2021'de çıkan Lionel Messi'yi koymuyorum buraya. Lizbon gibi bir şehirde ergenlik yaşadıktan sonra Manchester, Madrid ve Torino gibi soğuk ve (hadi Madrid neyse de) sıkıcı şehirlerde zaman geçiren şöhretin hayatı biraz eksik kalmıştır...

Veya güzel şehirlerde yaşayan ama tutkusu düşük tribünlerin önünde oynayan futbolcu da kariyerinin hakkını tam verememiştir.

Bu açıdan benim favorilerimden biri Claudio Caniggia... Herhalde birçok kişi ondan, "yeteneğini heba etmiş adam" diye bahseder. Doğrudur da. Hızı ve tekniğiyle, 90'ların Messi'si olarak damga vurabilirdi. Fakat o eğlenmeyi (ve kokaini) futboldan daha çok seviyordu. Kulüp tercihleri de bununla bağlantılı gibi.

Kısaca değinelim ve soralım; böyle bir gezintiyi kim istemezdi?

Buenos Aires'te doğuyorsun ve River Plate'de futbola başlıyorsun. Yabancı sınırının yaygın olduğu yıllarda İtalya'ya transfer oluyorsun. Önce bir sezon Verona, sonra üç sezon Bergamo (Atalanta), en nihayetinde başkent Roma'da iki sene...İtalya'yı özümsemek bu olsa gerek.

Sonra bir sezon Lizbon macerası ve Benfica...

Ardından Buenos Aires'e dönüyorsun. Fakat River Plate değil, ezeli rakip Boca Juniors. Maradona seni dudağından öpüyor. Herkes tercih etmez bunu tabi ama yine de iyi anı...

Ardından yeniden Bergamo ile Avrupa'ya dönüş. Fakat bu sefer alt ligde, Serie B'de...

Sonrasında İskoçya. Bu heba edilmiş yetenek ve şöhret; gocunmadan bir sezon Dundee sıkıştırıyor araya... Bu nasıl bir deneyim? Yazının fotoğrafı da o günlerden. Aslında yazının çıkış noktası da burası. Caniggia gibi bir yıldızın üzerinde Dundee forması. Küçük yerel kulüplerde zaman geçirmenin tadını da alıyor. Rangers ve Celtic galibiyetleri yaşıyor, Dundee United derbilerinde goller atıyor. Sonra da ülkenin en büyük iki kulübünden biri; Rangers'a transfer oluyor.

Maalesef en sonda bir Doha tercihi var. Bu sayede Körfez'e de gidiyor, hiç gitmemesinden iyidir belki ama onun yerine Brezilya, Türkiye, Meksika gibi bir 'son nokta ülkesi' olsaydı daha iyiydi.

Yine de muazzam bir hayat gibi geliyor bana. Bunun üzerine 2012 yılında, yani 45 yaşında İngiltere'de Wembley FC isimli bir takıma transfer olmasını ve FA Cup maçında gol atmasını da eklersek... Daha ne olsun...

Bu arada Caniggia Türkiye'ye transfer olamadı ama yolu Türkiye ile çok kesişti. 1990-91 sezonunda Atalanta forması giyerken, takımı UEFA Kupası'nda Fenerbahçe ile eşleşti. Gerçi maçlarda Caniggia oynamadı ama olsun.

1992-93 sezonunda Galatasaray'ın Roma'yı 3-2 yendiği maçta sahadaydı. Adını Ali Sami Yen Stadı'nda gol atan futbolcular listesine yazdırdı.

2001-02'de ise Şampiyonlar Ligi ön eleme maçında Rangers formasıyla Fenerbahçe'nin karşısına çıktı. Okul Açık'ın tamamlandığı, Maraton'un inşaat halinde olduğu dönemde Kadıköy'e ayak bastı.

Bunun yanında üç farklı kıtada Dünya Kupası deneyimi yaşadı. Biri Avrupa'da (İtalya), diğeri Amerika'da (ABD), sonraki Asya'da (Güney Kore-Japonya)... İkisinde gol attı ki, biri ezeli rakip Brezilya'ya karşıydı. 2002'de sahaya çıkamadı ama yedek kulübesinde kırmızı kart gördü.

Caniggia'nın futbolculuğu başka bir yazının konusu. Yeteneğin karşılığını alamaması da bir yana; ama böyle bir kariyer isterdim...Gez, dolaş, yaşa, bitir. Olması gerektiği gibi...

Pazartesi, Nisan 25

Portekiz'deki İsmail Kartal

Nisan-Mayıs ayları futbolda gelecek sezonu planlama zamanıdır. Aynı zamanda kafaların karıştığı dönemdir.

Fenerbahçe'deki durumu biliyorsunuz. Vitor Pereira sonrası dönemde oyunculara emanet edilen takım başarısız sonuçlar alınca, sezon sonuna kadar gemiyi limana yanaştıracak bir teknik direktör düşünüldü. Sonrasında kariyerli bir yabancı teknik direktör ile bomba patlatılacaktı. Büyük ihtimalle de Joachim Löw olacaktı bu hoca.

Löw'e kadar geçecek sürede, Alman hocanın 1997'deki yardımcısı İsmail Kartal'a anahtar teslim etme planı hiç mantıksız değildi. Fakat bugün gelinen noktada "İsmail Kartal kalsa mı acaba?", "Aslında Löw veya başkası için o kadar harcama yapmaya da gerek yok" gibi düşünceler ortaya çıktı. Bu konu hakkında da yazasım var ama ben yazmayı bitirene kadar karar açıklanır diye üşeniyorum zahmet etmeye.

Neyse ki benzer bir konu Portekiz'de de yaşanıyor.

Benfica, sezona eski teknik direktörü Jorge Jesus ile girmişti. Nedense Jesus ile geçen 2021 günleri camiayı memnun etmedi. Şampiyonlar Ligi'ne Barcelona'nın olduğu gruptan çıkmak ve ligde 15 haftada 12 galibiyet almak yeterli olmadı. Jesus'un adı Brezilya kulüpleri ile anılınca, o da "Giderim bak" resti ile eleştirilere yanıt verince taraftarlar onun biletini kesti ve derhal Brezilya'ya gitmesini istedi. Hatta bu uğurda bir internet sitesi bile açtılar. Ayrıca Jesus takımın papaz yıldızları Pizzi ve Rafa Silva ile sorunlar yaşadı, bu gelişme de sonunu hızlandırdı. Başkan Manuel Rui Costa da çaresiz kaldı.

Oysa karne iyiydi. Gerçi Porto ve Sporting'e kaybedilen maçlar (biri ligde, biri kupada) güven zedelemişti. Sonuç olarak Jesus, 2022'yi göremedi. Yerine de 2.Lig'de mücadele eden Benfica B takımını çalıştıran ve o takımı o sert ligde liderliğe taşıyan Nelson Verissimo geldi.

Gelen gideni aratır derler ya; Verissimo da öyle başladı aslında. İlk maçında Porto'ya 3-1 mağlup oldu. Bir ay sonra Lig Kupası finali, şehrin diğer çocukları Sporting'e kaybedildi. Kendi sahasında Moreirense gibi zayıf ve Gil Vicente gibi mütevazı rakipleri yenemedi. Boavista deplasmanında da 2-0'ı koruyamayıp bir puana razı olmak, bardağı taşırmaya yeterdi.

Tabi ki emanetçi bir teknik direktör için bardağın taşmasına gerek yoktu. Sezondan ümit kesilmişti zaten. Benfica hali hazırda yeni sezon için arayışlara başlamıştı bile. Fakat o Boavista maçının ardından işler tamamen değişti. İsmail Kartal'ın Slavia Prag maçları gibiydi adeta...

Verissimo önce Ajax'ı eledi ve Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finale çıktı. Orada da Liverpool'a kök söktürmesi taraftarları mest etti. Ardından ligde müthiş bir seri yakaladı. Son 11 lig maçında sadece Braga deplasmanında 3-2 mağlup oldu. Bu serinin içinde deplasmanda derbi zaferi de var. Geçen hafta Sporting'i 2-0 yendiler ve şehirde caka satmaya hak kazandılar. Ayrıca bitti denilen ilk iki şansına da zor da olsa tutundular. Gerçi hafta sonunda Famalicao ile golsüz berabere kaldılar ama maç boyu hakim oynayan ve sayısız fırsatı kaçıran Benfica'ydı.

Tam da bu dönemlerde PSV Teknik Direktörü Roger Schmidt'in adı anılmaya başlanmıştı. Anlaşmanın sağlanması beklenirken, şimdi camiada yeni sorular ortaya çıktı: "Verissimo kalsa mı acaba?"

Tıpkı İsmail Kartal'da olduğu gibi bu sorunun da ortak bir cevabı yok. Sanırım Ali Koç gibi, Rui Costa da "hoca bir yenilse de rahatlasam" gözüyle izliyor maçları. Bir başka tesadüf, Kartal'ın önünde bir Beşiktaş derbisi var ve kazanırsa işler daha da karışacak. Verissimo da namağlup Porto'yu konuk edecek 33.haftada... Kazanırsa? Bekleyip göreceğiz.

Bu arada; Fenerbahçe'de Löw söylentileri biraz dindi ama bu sefer Jorge Jesus'un adı çıkmaya başladı. Benfica-Jesus-Fenerbahçe-Kartal-Verissimo... Beşgenin ortak köşegeni Jesus. Tabi bir de 2013 yarı finali var ama o konuya Jesus Kadıköy'e ayak basarsa gireriz...

Bu arada Verissimo, koltuğunu kaybederse üzülmesin. 2019-20 sezonunda Benfica yine emanetçi hocaya anahtar teslim etmişti. Bruno Lage, hatırlanmak istenmeyen sezonun teknik direktörüydü. Sezon ortasında 7 puan önde olan Benfica, Covid ile beraber şampiyonluğu Porto'ya kaptırmıştı. Devamında Lage ile yollar ayrıldı, hatta son dört maça çıkamadı. Yerine de emanetçinin emanetçisi olarak Verissimo bakmıştı...

Ama o Lage, şimdi Premier Lig'de... Tamam belki Ada'nın Portekiz temsilcisi Wolverhampton'da ama olsun...  Sonuçta Premier Lig... Yarım sene Benfica'da görev yapmak, yolunu bulmasına yetti. Darısı Verissimo'nun başına...

Salı, Nisan 12

Golo #29

 


Aynı hikayeyi bir daha yaşadık, bir daha yazacağız.

2022 başından beri yenilmeyen Gil Vicente, üst üst iki yenilgisini benzer senaryoların sonunda yaşadı. Geçen hafta Arouca deplasmanında olan bitenleri yazmıştık. Bu hafta kendi sahasında Moreirense'yi konuk ettiğinde de aynısı oldu.

Küme düşme hattındaki Moreirense 47.dakikada 10 kişi kaldı. Arouca da 45'te kırmızı görmüştü. Her iki kart çıktığında maçlarda skorlar 0-0'dı. Arouca 55 ve 59'da Andre'nin dublesiyle skoru 2-0'a taşıdı. Moreirense de 61-75'te iki gol buldu. Dubleyi yapan Gaziantep FK'dan bildiğimiz ve devre arasında Portekiz'e transfer olan Jefferson'du. Her iki oyuncunun da ikinci golleri çok güzeldi.

Gil Vicente her iki maçın son dakikasında attığı gollerle skoru 2-1'e taşıdı ama goller puana yeterli olmadı. Adeta deja-vu olduk. Bu tesadüf sayesinde ve ligimizden geçen bir isim olduğu için tercihimizi Jefferson'dan yana kullanıyoruz. 4.5 sezonun hatrı olsun artık...

Fakat, Sporting'in 20 yaşındaki sol stoperi Gonçalo Ignacio'nun golünü öne çıkarana da karşı çıkmayız. Aslında zaten normal şartlarda bu golü seçmemiz gerekirdi, zira sol ayakla atılan gollere ayrıcalık tanıdığımızı hiç saklamadık. Yine de Jefferson'un şutunda topun süzülüşü de seyirlikti.

Öte yandan haftanın asistini de es geçmek olmaz. Braga'ya Vizela deplasmanında üç puan getiren golün pasını topukla veren Ricardo Horta, 15 gol attığı sezona bir de krema kattı.

Bu arada Gil Vicente haftaya Famalicao deplasmanında... Simon Banza kolları sıvadı bile...


GOLO #28 GOLO #27

GOLO #25  GOLO #24

GOLO #22 GOLO #15

GOLO #14 GOLO #13

GOLO # 12 GOLO #11

GOLO #9 GOLO #8  

GOLO #7 GOLO #6 

GOLO #4 GOLO #2

Çarşamba, Nisan 6

Golo #28


Son iki haftada Portekiz'de ilginç goller atılıyor. Çoğunluğun güzel gol algısına uyan, sahalarda sık görülmeyen ama daha önce benzerlerini gördüğümüz goller.

Küçümsemek için söylemiyorum ama benim efsane gol tanımıma çok girmiyor. Zira beceri (kesinlikle inkar etmiyorum), rakibin hatasını veya zayıflığını bastıramıyor. Geçen hafta Rafa Silva'nın touchdown'ından sonra, bu hafta da Andre çok uzaklardan muazzam bir gole imza attı.

Kaleci hatası ne kadar öne çıksa da tabi ki bu gole burun kıvırmak kolay değildi. Böyle bir aykırılığa girişmeyeceğiz. Fakat aynı maçta Lucas Cunha'nın attığı gole de yazık olduğunu eklemek lazım.

Öte yandan Andre'nin attığı golün hikayesi bence çok değerli. Yani gole bir hikaye katarsak benim de çok hoşuma gidecek bir kimliğe bürünebilir. O zaman katalım.

Gil Vicente sezonun en iyi takımlarından biri. Düşük bütçeli kadrosuyla ilk dördü zorluyor. 2022 yılında da henüz yenilmemişti. Arouca deplasmanına da favori olarak geldiler. Zor bir deplasman olduğu aşikardı ama küme düşme hattındaki takımın seviyesi de sıralama sayesinde az çok kendini belli ediyordu.

Karşılaşma da beklendiği gibi başladı. Gil Vicente atak üzerine atak yapıyor ama duvarı aşamıyordu. Zaten maç sonunda topla oynama oranları 70-30 Gil Vicente lehineydi. Bunun en önemli nedenlerinden biri Arouca'nın ilk yarını sonunda 10 kişi kalmasıydı.

İkinci yarı başlarken merak edilen Gil Vicente'nin golü ne zaman bulacağıydı. Fakat aksi oldu. Andre Silva sol taraftan Arsenio'nun yatığı ortaya kafayı vurdu ve fileleri havalandırdı. Bu arada golün ortasını yapan Arsenio, bu sezon iki kere (13 ve 11. haftalarda) haftanın golünü kaydederek bloga girmişti.

Ama hikaye burada bitmedi. Dört dakika sonra maçın ve sezonun senaryosuna uygun bir gol geldi. Canhıraş bir şekilde savunma yapan Arouca, ucundan tuttuğu üç puanı kaptırmamak için en ufak fırsatı değerlendirmek zorundaydı. Zira her an gol yiyebilirdi. Gil Vicente atağında boşta kalan top Andre'nin ayağında kaldı. Andre hızlı atağa çıkmayı düşündü önce ama tek başına nereye gidebilirdi? Yolun sonu kapalı gibiydi. O da yaklaşık 65 metreden kaleyi düşündü.Ve top filelere doğru süzüldü.

Golü güzel yapan unsurlardan en önemlisi, top havadan kaleye doğru inerken giderek yükselen tribün sesiydi. Zaten bu seslerin hastasıyız. İkincisi de Arouca kalesinin arkasındaki kameranın çekimi. Orada topun gidişini çok daha net bir şekilde görülürken, Andre'nin de top daha kaleye girmeden sevinmeye başlaması da son dönenin tabiriyle ayrı bir alfalıktı.

Son olarak; golün sol ayakla atılması da bizi ayrıca gururlandırdı. 

Böyle Arouca, ilaç gibi beklenmedik bir üç  puanı cebine soktu. Andre son iki maçında dört gol atarak sezonun kahramanlarından biri olmaya adaylığını koydu.

GOLO #27

GOLO #25  GOLO #24

GOLO #22 GOLO #15

GOLO #14 GOLO #13

GOLO # 12 GOLO #11

GOLO #9 GOLO #8  

GOLO #7 GOLO #6 

GOLO #4 GOLO #2

Cumartesi, Mart 26

Golo #27

Zaman zaman burada güzel gol bulamadığımız, en iyi golü seçerken zorlandığımız haftalar oldu. Hatta çok sayıda golün atıldığı haftalarda bile en iyisini seçmek her zaman kolay değildi.

Milli maç arasından önce oynanan son haftada, Portekiz'de 22 gol atıldı. Ortalama bir rakamdı ama yine düşük diyebiliriz. Fakat bu kısır sayılabilecek haftada inanılmaz güzel goller geldi. Aralarından birini seçmek zorlayacaktı ama Rafa Silva bu zorluğu dindirdi.

1950'lerdeki Oscar adayları gibi... Başka zaman çekilse Oscar alacak filmler, o dönemde dev bir filme takıldığı için sadece aday olarak kaldılar. 

Burada da atılan standart bir kafa golü bile vuruşuyla, ortasıyla belli bir kalitenin üzerine çıktı ama Rafa Silva'ya geçildi. Marcus Edwards'ın eski takımı Guimaraes'e deplasmanda attığı gol güme gitti. Arouca'dan Andre Silva'nın, İlhan Mansız'ın Senegal'e attığı gole benzeyen golü, başka bir haftada bizi çok rahatlatırdı ama bu haftada arada kaynadı.

Benfica'nın tartışılan yıldızı (Jorge Jesus'u gönderen tayfadan olmakla suçlanıyor) Rafa Silva, bu hafta tüm Avrupa basınında popüler olan golüyle hepsini solladı. 80 metre boyunca top sürerek fileleri havalandırdı.

Aslında bu tip gollere muhalifim. Güzel goller ama mesela Maradona'nın İngiltere'ye veya Messi'nin Getafe'ye attığı gollerle kıyaslanmasına karşıyım. Zira Rafa Silva bu eşsiz top sürme deneyimi boyunca kimseyi çalımlamıyor. Diğer yandan Son Heung-Min'in Puskas ödülü kazandıran golünü düşününce Rafa Silva'ya da haksızlık etmemek lazım. Belki de yıl sonunda, haftanın golünden daha fazlasını elde edecek. O zaman da kimse dönüp "Yılın golünün atıldığı haftada gittin kimsenin hatırlamadığın golü koydun" demesin diye önlemimizi aldık.

Benfica da bu bloga en son haftanın golüyle konuk olduğunda daha dünyada Covid-19 pandemisi yoktu. Porto Taremi'yi, Luis Diaz'ı ve daha fazlasını buraya sokarken; Benfica en son Carlos Vinicius ile uğradı buraya.

Devamı daim olsun, severiz Benfica'yı...

GOLO #25  GOLO #24

GOLO #22 GOLO #15

GOLO #14 GOLO #13

GOLO # 12 GOLO #11

GOLO #9 GOLO #8  

GOLO #7 GOLO #6 

GOLO #4 GOLO #2

Perşembe, Mart 24

Bizim Portekizliler

Hazır önümüzde bir Portekiz - Türkiye maçı varken ve karşılaşma henüz oynanmadan önce bazı istatistikleri hatırlayalım. Zira Portekiz ile Türkiye futbolları arasında özellikle son 20 senede yoğun bir ilişki var.

Önce milli takımlardan başlayalım. İki takım bugüne kadar sekiz maç yapmış. Bunların üçü hazırlık karşılaşması. Kazandığımız iki karşılaşma da ilk ve son oynadığımız hazırlık maçlarından. 2012'de Abdullah Avcı'nın takımı Lizbon'da 3-1 kazanmıştı. Umut Bulut iki gol atmıştı. Zaten bugünlerde televizyonlarda sık sık özeti ile karşılaşıyorsunuzdur.

İki takım arasında 1955'te oynanan ilk maç da bir hazırlık müsabakasıydı ve onu da 3-1 kazanmışız. Lefter (Fenerbahçe), Metin Oktay (Galatasaray) ve Nazmi Bilge (Beşiktaş) atıyor golleri. Fakat resmi maç performansımız facia. Beş resmi maçın tamamını kaybettik. Sadece tek gol atabildik. O tek golü de bu hafta içinde kaybettiğimiz Fevzi Zemzem 1965'te oynanan maçta kaydetti. Yani 57 senedir golümüz yok.

Cristiano Ronaldo'nun bize golü yok ama bir diğer efsane Eusebio'nun dört golü var. Nuno Gomes de iki gol attı. Ayrıca bir dönem Türkiye'de oynayan Pepe ve Raul Meireles de boş geçmedi bizi. Pepe'nin son hazırlık maçında da kendi kalesine golü var. 

Üç ayrı Avrupa Futbol Şampiyonası'nda (1996-2000-2008) karşılaşmamız da ilginç bir tesadüf. 2016'da karşılarına çıkmadık, onda da gidip kupayı aldılar.

Lig istatistikleri

Süper Lig'de ise 66 Portekizli futbolcu top koşturdu. İlki Manuel Mendoza'ydı. 1969'da 2.Lig ekibi Boluspor'a transfer olan Mendoza, takımını Süper Lig'e çıkardıktan sonra bir sezon daha Türkiye'de kalmaya karar verdi ama sadece iki lig maçında oynayabildi. Yine de tarihe geçmesine yetti.

Ondan sonraki Portekizli'yi 30 sene bekledik. Juventus'tan Fenerbahçe'ye transfer olan Dimas, Joachim Löw'in unutulmayan takımının en önemli parçalarından biriydi. Beşiktaş derbisinde attığı golle de Süper Lig tarihinde gol atan ilk Portekizli oyuncu unvanını eline geçirdi.

En çok gol atan Portekizli ise, Beşiktaşlıların kötü sözlerle andığı ve haksızlık ettiği Hugo Almeida... Almeida, en kritik gollerinden birini Süper Final'de Fenerbahçe'ye atmıştı. Artık hocalık yapan eski forvet, toplam 37 golle Süper Lig macerasını tamamlamıştı.

Almeida kadar gol atamasa da ligde gol krallığı yaşamış bir Portekizli oyuncumuz da var. Ariza Makukula, 2009-10 sezonunu 29 maçta attığı 21 golle tamamlamıştı. İlk golünü Ali Sami Yen Stadı'nda Galatasaray'a atan (Elano'nun ilk golünü attığı maç) Portekizli, aynı maçta kendi kalesine de bir gol yollamıştı.

O sezon sonunda Kayserispor'dan ayrılan Makukula, 2 sezon boyunca Manisaspor için ter döktü ama sadece 5 gol atabildi. Türkiye macerasını da alt ligde Karşıyaka forması giyerek noktaladı. Türkiye'deki son golünü de 5 Ocak Stadı'nda, Adanaspor'a attı. Yani ne ilk golünü attığı stadyum, ne de son golünü attığı stadyum artık ayakta...

Öte yandan Almeida'dan sonra en çok gol atan ikinci Portekizli oyuncu, aynı zamanda Süper Lig tarihinde en çok maça çıkan Portekizli unvanına da sahip. Kasımpaşa ve Göztepe formalarıyla hatırladığımız Andre Castro 228 maçta forma giydi ve 27 gol kaydetti. Çok iyi bir orta sahaydı. Türkiye'de yedi sezon geçirdi. 

Onun gibi yedi sezon geçiren bir başka isim ise tarihin en yetenekli Portekizli oyuncusu Ricardo Quaresma'ydı. Q7, 180 maçta 25 gol attı. Ayrıca lig tarihinde en çok kart gören Portekizli de oldu (53 sarı - 6 kırmızı)

Q7'nin maç sayısını geçmeye ve ikinci sıraya oturmaya iki aday var. Şu an Ankaragücü ile alt ligde mücadele eden Tiago Pinto, takımını Süper Lig'e çıkarırsa (bu gayet olası) ve seneye Süper Lig'de mücadele ederse (35 yaşında olacak ama bu da olası) ve 31 maça çıkarsa (bu biraz zor gibi) Q7 ile maç sayılarını eşitler. 

Alanyaspor'da forma giyen Daniel Candeias ise şu anda Süper Lig'de oynayan Portekizliler arasında en çok maça çıkanı ve en çok gol atanı. 123 maç 12 gol...

Bu sezon 15 farklı Portekizli oyuncu Süper Lig'de forma giydi. Kayserispor bu alanda lider, üç futbolcuya (sonradan gönderdikleri Manuel Fernandes dahil) süre verdi. 15 Portekizliden 11 tanesi gol attı. Gol atamayanlardan biri Fernandes, diğer ikisi kaleci (Marafona ve Diogo Sousa) diğeri de stoper Edgar Ie...

Öte yandan bizim şu andaki milli takım kadromuzda da Portekiz havası solumuz iki oyuncumuz var. Sinan Bolat, kariyerinin bir sezonunu Porto'da geçirdi. Merih Demiral da, Sporting sayesinde kariyerini atağa geçirdi.

Maç öncesi böyle çıtırdan bir içerik üretmiş olduk. Gönül ister ki bunun İtalya versiyonunu da yapalım. Biraz zor ama ümit kesilmez..

Cumartesi, Mart 12

Golo #25

 


Hiç uzatmaya gerek yok.

Gerçi ligin resmi Youtube kanalı bu hafta Santa Clara'nın yıldızı Rui Costa'nın golünü seçmiş ama bizim gönlümüzde bir Porto golü var.

Porto golü diyoruz, zira goldeki son vuruş çok aman aman estetik bir güzelliğe sahip değil. Hatta basit bir gol olarak görülebilir. Rui Costa ile Evanilson'ı karşılaştırınca, Rui Costa öne çıkar.

Fakat golün hazırlanışı çok güzel. Savunmadan seken topu alan Vitinha, topu sektire sektire sürüyor, sonra havaya kaldırarak ceza sahasına yolluyor. Mehdi Taremi topu yere düşmeden kafayla diğer direğe yolluyor. Tüm savunmanın bakışlarının ardından top Evanilson'un önüne düşüyor. O da zorlanmadan golünü atıyor.

Tıpkı küçükken mahallede oynadığımız aylık oyunları gibi. Havadan yolluyorlar birbirlerine, tek dokunuşla (sektirme tek dokunuş sayılırdı) paslaşıyorlar.

Aslında Porto son dönemde çok güzel goller atmaya başladı. Başrolde de Taremi-Evanilson ikilisi var. Jesus Corona, Sergio Oliveria ve tabi ki Luis Diaz devre arasında başka ülkelere gidince takımın hücum gücünde bir düşüş olacağını düşünmüştüm. Fakat Evanilson-Taremi'den apayrı seviyede bir ikili çıktı.

Taremi Şubat ayına kadar toplam 7 asist yapmıştı. Şubat ayında aynı sayıda servisi takım arkadaşlarına yolladı. Bu asistlerin beşinde golü atan isim Evanilson oldu.

Geçen sezon pek ortalardan gözükmeyen Evanilson ise yeni sezona yedekte başlamıştı. Sezonun 2021 aylarında ligde iki gol atabilmişti. Fakat Ocak ayıyla beraber atağa geçti. İki ayda sekiz gol kaydetti. 

Bu ikili, hafta içinde de (yani 10 gün önce) Sporting ile oynanan kupa maçında da enfes bir gole daha imza attılar. Adeta futsal golü. Yazının başlığı serimizin geleneği olmasaydı, "Bu ikiliye dikkat" klişesini buraya yapıştırabilirdik. Kalan 9 haftada ilgiyle izleyeceğiz.

GOLO #24

GOLO #22 GOLO #15

GOLO #14 GOLO #13

GOLO # 12 GOLO #11

GOLO #9 GOLO #8  

GOLO #7 GOLO #6 

GOLO #4 GOLO #2

Cuma, Mart 4

Golo #24

Süper Lig'de bu hafta 43 gol atıldı ve rekor kırıldı. Portekiz'de ise bunun yarısından daha az gol atıldı; 21 gol! Tıpkı geçen haftaki gibi. Oldukça kurak bir Şubat ayı yaşadık.

Haliyle 21 golden en güzelini seçmek kolay olmadı. Beş maç berabere bitti, dengeler bozulmadı. Çoğu gol kenar ortalardan geldi. Saymadım ama kafayla atılan gollerin sayısı da fazlaydı. "Kafayla atılan gol güzel olmaz" diye bir kural yok tabi, hatta onları özel olarak beğenen de var ama benim radarıma kolay kolay girmiyor.

Haliyle başka haftalarda yüzüne bakmayacağımız bir gol, bu sefer öne çıktı. Porto - Gil Vicente maçı, haftanın en keyifli mücadelelerinden biriydi. Porto, takipçisi Sporting ile puan farkını açmak için sahaya çıktı ama sezonun sürpriz takımı Gil Vicente inanılmaz bir direnç gösterdi. Konuk takım henüz 3. dakikada 10 kişi kaldı, ilk yarıda kalesini kapadı, maç boyunca kalesinde 27 şut gördü, yetmedi bir de 62. dakikada golü buldu.

Sezonun iki yıldızı başroldeydi. Porto, Benfica ve Atletico'nun peşinden koştuğu Samuel Lino getirdi, İspanyol santrfor Fran Navarro sırtı dönük bir şekilde topla buluştu. Kıvrak bir şekilde döndü ve iki Porto stoperi Mbemba ve Cardoso'nun arasından geçti. Artık kaleci Diogo ile karşı karşıya kalmıştı ve bu sezon sıklıkla yaptığı gibi topu filelere gönderdi.

Çok güzel bir gol değildi belki ama içinde kaliteyi barındırıyordu. Onu gösterebilmesi kalbimizi çalmaya yetti. Zaten Fran Navarro bu sezon kalitesiyle radarımıza da girdi. Valencia altyapısından çıkan 24 yaşındaki oyuncuyu La Liga'da pek görememiştik. Portekiz'deki ilk sezonunda ise şimdiden 13 gole ulaştı. Büyük ihtimalle (yine İspanya'dan gelen) Darwin Nunez'i krallık yarışında yakalayamayacak ama Gil Vicente gibi bir takımda bunu başarması çok daha önemli olabilir.

Asisti yapan Lino'nun da sekiz golü var. Onun da peşinde Premier Lig takımları var. İki oyuncunun toplam gol sayısı, Gil Vicente'nin toplam gol sayısının yüzde 60'ına tekabül ediyor. Gil Vicente ise sezonu muhteşem geçiriyor ve beşinci sıraya kuruldu. Porto deplasmanını da 87 dakika 10 kişi oynamalarına rağmen 1-1 bitirdiler. 

Bu arada Gil Vicente, bu bloga daha önce bir kez konuk olmuştu. Geçen sene yine bir haftanın golüne imza atmışlardı. O golü atan Laurency, şimdi Göztepe'de oynuyor. Fran Navarro'nun yolu buraya düşer mi? Belli olmaz. Fakat Avrupa'da biraz daha zaman geçireceği belli...

GOLO #22 GOLO #15

GOLO #14 GOLO #13

GOLO # 12 GOLO #11

GOLO #9 GOLO #8  

GOLO #7 GOLO #6 

GOLO #4 GOLO #2


Cuma, Şubat 18

Golo #22

İşlerimizin yoğunluğu nedeniyle hem bloga hem de Portekiz Ligi'ne biraz ara vermiştik. Blogu hareketlendirdik, sıra Portekiz Ligi'nde...

Gerçi bu boşluk gibi gözüken zamanda ligi takibe devam ettik. O konuda kimsenin sıkıntısı olmasın. Fakat yorumlarımızı buraya aktaramadık. Ayrıca yılbaşından sonra fikstürün de çok fazla sıkışması, hakkaniyetli değerlendirmeler yapmayı da zorlaştırdı.

22. hafta ile beraber yeniden serimize devam edebiliriz. 18 takımın 11'i, bu hafta ya hiç gol atamadı ya da tek gol buldu. Gollerin bir kısmı penaltı veya duran top organizasyonuydu. Haliyle haftanın golü de bir duran toptan geldi.

Braga, kendi sahasında oynadığı Paços de Ferreira karşılaşmasının ilk yarısını 1-0 geride kapadı. Öne geçmiş bir Paços karşısında gol aramak, ligin en zor işlerinden biri. Braga da oldukça zorlandı. Fakat 67. dakikada aradığı golü, kaptanının sihirli ayağıyla buldu.

27 yaşındaki Ricardo Horta, bu sezon en verimli dönemini yaşıyor. Daha önce ligde en golcü sezonu 2019-20'ydi. 33 maçta 12 gol kaydetmişti. Bu sezon ise Paços maçına kadar  11 gol atmıştı. Yani rekor an meselesiydi.

Maçın 67. dakikada kazanılan serbest vuruşu filelere yolladı. Serbest vuruş golleri zaten estetik olarak bir adım öndedir ama bu gol türdeşlerinden de ayrılacak güzellikte. Öncelikle mesafe çok uzak. İkinci  detay olarak topun gidiş yönü ve hızı muazzam. Son olarak da topun filelerle buluştuğu yer (tam 90) pastanın üzerindeki krema...

Aynı zamanda maçta beraberliği yakalaması da önemli. Bir de kariyer rekorunu egale etmesini eklersek,  Horta için kusursuz bir andı...

Fakat bitti mi? Bitmedi! Horta maçın son dakikasında bir gol daha attı ve takımına galibiyeti getirdi.  Kariyer rekorunu da kırdı. Onun için muazzam bir hafta sonu oldu... Gol krallığı yarışında üçüncü sırada ama ikinci sıradaki Luis Diaz, lige veda etti. Bakalım Horta sezonu kaç golle tamamlayacak?

Geç gelen edit: Bu gol; Şubat ayının en iyi golü seçildi.

GOLO #15

GOLO #14 GOLO #13

GOLO # 12 GOLO #11

GOLO #9 GOLO #8  

GOLO #7 GOLO #6 

GOLO #4 GOLO #2

Pazar, Ocak 9

Tersine Dünya

Brezilya'dan Portekiz'e, oradan da kıtaya dağılan futbolculara aşinayız. Fakat son dönemde tersine bir göç hamlesi var. Portekizli teknik direktörler, Brezilya'nın yolunu tutuyor. Üstelik son üç Libertadores'i de Portekizli hocaların çalıştırdığı Brezilya takımları kazandı.

Jorge Jesus (Flamengo) ve Abel Ferreira'dan (Palmeiras) sonra Paulo Sousa da güneye uçtu. Flamengo, takımı ona emanet etti. Hatta listedeki diğer isimlerden biri eski antrenörleri Jorge Jesus'tu ama son karar Paulo Sousa oldu.

Ayrıca tam da bugünlerde Carlos Carvalhal de A.Miniero'nun gündemine girdi ama Beşiktaş'ın eski hocası Braga'da kalmayı tercih etti.

Portekiz'in menajer ağı çok kuvvetli. Oyuncu konusundaki başarılarında, bundan faydalanıyorlar. Fakat özellikle Mourinho sonrası, aşırı sayıda teknik direktör ihracına başladılar. Türkiye'de bundan nasiplendi.

Biz genel olarak futbolu bilmediklerini düşünüyoruz ama dünya Portekiz'e açık. Paulo Sousa da Brezilya'nın yolunu Polonya Milli Takımı üzerinden tuttu. Yine de Brezilya Ligi'nin onları değil de onların ligi tercih etmeleri şaşırtıcı geliyor. Alışık değiliz.

Bu arada futbolculuk döneminde uzun saçları ve güçlü fiziğiyle kızılderili şefi gibi duran Paulo Sousa'nın şu anda emeklilik bekleyen fizik öğretmenine dönüşmesi de üzücü...




Cumartesi, Aralık 25

Golo #15

Yedi maçın oynandığı 13. haftayı saymazsak, son iki ayın en düşük gol sayısına bu haftada ulaşıldı. Dokuz maçta 25 gol atıldı. Üstelik bu gollerin 11'i Porto ve Benfica'dan geldi. Zaten Benfica'nın genelde altıpastan attığı goller, bu serinin konusu olmuyor. Porto da çok rahat bir Vizela deplasmanı oynarken, çok kolay goller buldu.

O nedenle gözümüzü diğer maçlara çevirdik ama şahane bir gol görmek kolay olmadı. Öne çıkan iki gol vardı ki, ikisinde de golleri güzelleştiren asistlerdi. Famalicao karşısında 2-2'ye razı olan Estoril'de Andre Franco yaptığı iki asistle yıldızlaştı. Kendisini daha önce 9.haftada buraya konuk etmiştik. Bu sefer asistleriyle parladı. Özellikle ikinci golde Chiquinho'ya yaptığı asist çok şıktı. Devamındaki golün vuruşu da fena değildi. Bu gol Portekizliler tarafından 'haftanın golü' seçilse de bana daha çok 'haftanın asisti' gibi geldi.

Boavista - Moreirense maçının tek golünde ise hem asist güzeldi hem gol vuruşu iyiydi hem de golün hazırlanışı değerliydi. Boavista üçlü oynayan bir takım. Yanis Hamache de sol kenarda oynayan isim. Daha önceleri dörtlünün  sol beki olarak gördüğümüz oyuncu, üçlüde sol tarafta oynamaya başlayınca hücum istatistikleri de coştu. Şimdiden üç gol ve üç asiste ulaştı. Bir gole daha katkı yaparsa kısa kariyerinin rekorunu kıracak.

Bu pozisyonda da "bir sol beke (veya beke) nasıl got attırılır?" sorusunun yanıtını izliyoruz. Merkezden başlayan atak sağa doğru evrilecekken, rakip savunmayı sağa çekerek bir anda sola dönüyor. O esnada Hamache'nin bindirmesini görüyoruz. Yusupha Nije ceza sahasına sokulduktan sonra klas bir pas veriyor. Hamache de bindirmeyi net bir tek vuruşla tamamlıyor.

Kesinlikle güzel bir vuruş ve örnek bir hücum. Tabi ki sol ayakla atılması da cabası... 

Boavista, daha önce 2. ve 4. haftalarda buraya Gustavo Sauer'i sokmuştu. Bu sezon üçüncü kez bloga giriyorlar. 17 golle ligin en az gol atan takımlarından biri için gayet iyi bir sonuç... 

Bu arada atılan 17 golün 10'u yazıda adı geçen üçlüden (Hamache, Nije, Sauer) geldi...

GOLO #14 GOLO #13

GOLO # 12 GOLO #11

GOLO #9 GOLO #8  

GOLO #7 GOLO #6 

GOLO #4 GOLO #2

Cuma, Aralık 17

Golo #14

Skor bazında ilginç bir hafta oldu. 9 maçın dördü, 4.5 gol üstüyle bitti. Bu maçlarda toplam 22 gol atıldı. Hafta boyunca atılan 30 golün önemli bir kısmı bu dört maça sığdı. Diğer beş maçın dördü 1-0, bir tanesi 2-0 sona erdi. Yani 2.5 gol altı... Ya herro ya merro...

Tüm bu berekete rağmen haftanın golü için son maçı beklemek zorunda kaldık. Son dönemde köşemizi işgal eden Arouca ve Arsenio yine sahadaydı ama goller rakiplerden geldi. Vizela deplasmanda 4-1 kazanırken, Arouca savunma anlamında facia bir 90 dakika çıkardı. Hatta Vizela bu sezon ilk defa bir maçta ikiden fazla gol atmayı başardı. Zaten iki gol attıkları maç sayısı da sadece ikiydi.

Eski Fenerbahçeli stoper Abdoulaye Ba kendi kalesine bir gol attı, kaleci Haymamba çok kötü goller yedi. O gollerden ilki 9. dakikada geldi. Samu, ceza sahası dışından sol ayağıyla şık bir gol attı. Kaleci hatası bariz bir şekilde kendini belli ediyor ama o hatayı görerek avını çıkaran oyuncunun zekasını da yeteneğini de alkışlamak gerek. Golün sol ayakla atıldığını da eklemek boynumuzun borcu.

GOLO #13

GOLO # 12 GOLO #11

GOLO #9 GOLO #8  

GOLO #7 GOLO #6 

GOLO #4 GOLO #2