milli takım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milli takım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Temmuz 18

Çöldeki Vaha



Kadın voleybol milli takımının şampiyonluğunu kutlayalım öncelikle. Tabi ki her şampiyonluk güzeldir. Ayrıca Türkiye'de kadınların bir araya gelip, uluslararası arenada başarılı olması da sadece bu kapsamıyla bile çok değerlidir. Bunu da küçümseyecek değiliz.

Fakat, başkasını dövmek için voleybolun kullanılmasından rahatsız olmamak elde değil. Futbolu, iktidarı, toplumu dövmek için "Bakın kadın voleybolcular ne kadar güzel işler yapıyorlar" demek pek gerçekçi bir anlatı değil. 

Aslında bugün voleybolu kullananlar başka zaman basketbolu da kullanır. Üstelik bunu her kesim yapar. Fenerbahçe futbol takımı kötüyken erkek basketbol takımı, dünyanın en güzel takımıydı. Futbol takımı iyi olsaydı, yani dövülecek bir lokomotif olmasaydı o kadar rağbet görmeyecekti bu söz. Veya Galatasaray erkek basketbol takımının yeniden "Yenilmez Armada"ya dönüşmesi, futbol takımının kötü olduğu 2010-11 sezonuna denk gelir. Ne zaman futbol toparladı, erkek basketbolunun misyonu ortadan kalktı.

Bugün voleybol milli takımını övmek (ve rahatsız olduğu her şeyi dövmek) için sıraya girenlerin, voleybolu pek önemsemediğini sonbaharda başlayacak Sultanlar Ligi'nin rayting rakamlarından anlamak mümkün olacaktır. Gece ABD'de oynanan maç için sıcak yatağından kalkıp heyecan yapmış gibi tweet atanların, gündüz saatinde açık kanaldan yayınlanan bir Galatasaray - THY maçını izlemediğini biliyoruz.

Çok da önemli değil. Herkes istediğini istediği zaman izler. Bir sınıf oluşturma derdinde değilim. Fakat bu başarıda sandığınız kadar büyük payınız yok. O kısmı geçelim.

Peki gerçekten kadın milli takımı başarılı mı?

Eğer anlatıyı zor şartlarda spor yapan gençler üzerinden kuracaksak belki öyle olurdu. Oysa değil. Yani Türkiye'nin kendine has zorlukları muhakkak bu toplumun fertleri olarak voleybolcuları da etkilemiştir. Fakat öte yandan Türk voleybolu, yaptığı yatırımın karşılığını bugüne kadar pek alamamıştı. Bu açıdan kabul etmek gerekir ki, kadın milli takımımız biraz başarısızdı. Bunu değerlendirmek için, önce sakin düşünmek sponsorların gazına gelememek, etkileşim peşinden koşan mesajlar atmamak gerek. 

Daha sonra da oyunun kendine ait gerçeğine bakalım.

Türkiye voleybolda Avrupa'nın en çok para harcayan ülkelerinden. Yani öyle fakir bir ülkenin yoktan var olmuş bir hikayesi yok. VakıfBank, Eczacıbaşı ve hatta son dönemde küçülen Fenerbahçe bile; Avrupa'nın sayılı kulüplerinden. Avrupa'da bizim kulüplerimiz kadar para harcayan bir Rusya vardı, malum sebeplerden artık o da yok! Zaten, yabancı oyuncularla dolu kulüp takımları Avrupa'da kupaları kaldırıyor.

Fakat milli takım aynı başarıyı yakalayamıyordu. Bu kötü bir şey de değildi. Eleştirmek için de belirtmiyorum. Sadece kafanızda kurduğunuz voleybol anlatısı gerçekle pek örtüşmüyor.

Ben bizim kadın voleybol takımımızı biraz İngiltere Milli Takımı'na benzetiyorum. En azından 1986 sonrası İngiltere'ye...

Nasıl bir İngiltere? Dünyanın en iyi futbolcularını liginde toplar, Avrupa kupalarında kafaya oynar, zaman zaman kupa da kazanır, yaz şampiyonlarında da milli takımı en iyi kadrolarından birine sahip olur, kupayı alacağını düşünür ve fiyaskoyla evine döner.

Aslında Türkiye gibi, spora ve sporcuya değer vermeyen bir ülke için bu da gayet iyi bir hikaye. Keşke tüm branşlarımız İngiltere futbolu gibi olsa. Üstelik voleybolu icat etmedik ve toplumumuz bunu kibiri altında ezilmedi. Yani kupa kaldırmamak  bizim için utanılacak bir durum değil.

Fakat nasıl Avrupa futbolunda İngiltere, "Loser" kavramı ile eş tutuluyorsa, kadın voleybol takımımızda da benzer bir durum var.

Neyse ki Milletler Ligi ile bu kırıldı. Tabi tam bu noktada bu sefer Milletler Ligi'nin ne kadar önemli bir organizasyon olduğu masaya yatırılabilir ama sanırım güçlü sponsorlar buna pek izin vermeyecek gibi. Daha çok Dünya Kupası veya olimpiyat madalyası kazanılmış gibi anlatılacak. Hatta toplumun birçok kesimi öyle olduğunu zannederek hayatına ve iktidar karşıtı Facebook paylaşımlarına devam edecek.

Aslında bu düşüncelere uzun zamandır sahibim. Fakat kaybedilen turnuvalardan sonra yazmak  fırsatçılık gibi dururdu. Bir de yamyam futbol tayfasının kıskançlığı ile bir tutmak istemezdim kendimi. O nedenle kazanırken söylemek daha doğruydu. Bir de zaten milli takım kaybedince biz de üzülüyoruz. Çıkıp "Bak yine kaybettiler" demek içimden gelmezdi.

En azından şeytanın bacağını kırdığımız ve gerisini geleceğine inandığımız bir dönemde bunları söylememiz daha uygun. Voleybol milli takımı saha içinde potansiyelinin altında kalan bir takımdı ve bu altta kalmanın altından kalkmak için önünde fırsatlar silsilesi önünde duruyor.

Öte yandan şunu da kabul etmek lazım. Kadın voleybolcular, ülkedeki diğer kadınlar daha avantajlılar. Zira onların rekabet ettikleri de kadınlar. Yani sadece voleybolcular değil, sporcular... Mesela bir kadın yönetmenin film sektöründe, bir kadın siyasetçinin siyasi arenada, bir kadın reklamcının Maslak plazalarında tutunması çok daha zor. Zira rekabet ettiği binlerce erkek ve erkek egemen sistem var. Oysa sporcunun karşısındaki de kadın. Ve Batı ülkelerini çıkarırsak, kadına verilen değer zaten üç aşağı beş yukarı benzer oluyor.

Buna bir de voleybolun özel avantajları eklenebilir. Tabi voleybol o avantajları altın tepsiyle almadı, biraz da kendi yarattı. Mesela federasyon her yere saha yaptı. Kızların voleybolcu olması kolaylaştı. Aslında sanılanın aksine futbol oynayan erkek çocuklardan daha fazla fırsatları oldu. Bir yandan da Avrupa'daki rakip ülkeler için voleybol o kadar da önemsenen bir branş değil. Komünizm mirası ve rekabetçi DNA ile Slav ülkelerini, top olduktan sonra her oyunu oynayan Brezilya'yı ve biraz da her spora asgari yatırım yapan ABD'yi çıkardığınızda; geriye pek bir ülke kalmıyor.

Oysa futbola, tenise, basketbola baktığınızda birçok ülkenin hevesli olduğunu ve rekabet çıtasını yukarıya çektiğini görürsünüz. Yani kadın voleyboluna koyulan 1 milyon, erkek futbolu için harcanan 50 milyondan daha büyük olabilir. Bu ikisini kıyasladığınızda, 1 milyonu görüp "işte azıcık desteğe rağmen..." ile başlayan cümleler kurmak pek doğru matematik olmayabilir.

Öte yandan kadın voleybolculara yaşatılan psikolojik zulmü de es geçmeyelim. Bu konuyu tartıştığımızda, sevgili eşim bu kısma çok dikkat çekti. O da haklıydı. Fakat bu kadın voleybolculara haiz bir durum değil. Türkiye, kendisinden başka herkesten nefret eden bireylerin oluşturduğu bir toplum olduğu için sene 500 maça çıkan ve gdevamlı görünür olan voleybolcu da zulme uğruyor. Tabi voleybol halkımız tarafından teknik anlamda pek bilinen bir spor olmadığı için, voleybolcuyu sportif açıdan eleştirmek kolay değil. O yüzden iş biraz "kadınsı özellikler"e kalıyor. Ama mesela futbolu herkes çok iyi bildiğini sandığı için Arda Güler'in imza törenindeki top sektirmesine bile burnunu sokup "Ben daha iyisini yapardım" diyebiliyor. 

Bu işin bir de kadın futbol ayağı var. Birkaç gün sonra Kadınlar Dünya Kupası başlayacak. Tabi ki izleyeceğiz fırsat oldukça. Sonra lig başlayacak. Onu da izleyeceğiz. Birileri ise izlemeyecek. Fakat sonra kadınların medyada yer bulamamasından şikayet edecekler, başka branşları dövecekler, "ah kadınlara ilgi gösterilse" diyecekler.

Peki bu ilgi nasıl gösterilecek? Oyunu oynayanların oyunu nasıl oynadıkları anlatmadan oyunun değeri artar mı? "Biz kadın futboluna ilgi gösteriyoruz" diyenlerin, ligimizden 10 tane kadın futbolcu sayamadığı ortamda hangi ilgiden bahsedebiliriz?

Bu işin özü sporcunun performansıdır. Yeteneği, kabiliyeti, iyiliği, kötülüğü, vurduğu smacı, kaçırdığı golü, sakatlığı, boyunun kısalığı, sol ayağının muhteşemliği.... Bunları konuşarak bir değer elde edersiniz. Bu hikayeleri yazarak ilgi çekersiniz. Biz çocukken futbola ve basketbola, toplumsal bir misyondan dolayı ilgi göstermedik. Gördüğümüz sportif manzaralar ilgimizi çektiği için heyecan duyduk. O manzaraları da önümüze koyan, o hikayeleri anlatan bir basın vardı. Ulaşmak kolaydı. Eğer kadın futbolcuların maçını izlemezsek, onu tartışmazsak, olan biteni eleştirmezsek buradan bir ilgi çıkmaz. 

Yani bu işin özü sahanın içi. Performansın kendisi. Hikaye orada. Haliyle kadın voleybol takımının başarısız olduğunu iddia etmek de bu işin bir parçası. Ayıp değil, günah değil. İşin ta kendisi... Son şampiyonluk ise bu ortamda geç kavuşulan bir meyve. Tek olmayacağına inanıyoruz ama asla da yeterli değil.

Başlık da biraz bu paragraf zaten. Siz Türkiye'deki kuraklığın içindeki güzellik olarak görebilirsiniz. Ben oyuna bakıyorum. Birçok turnuvadan eli boş dönen milli takımın kupasız dönemlerinin ardından kazandığı bir vaha olarak görüyorum. Çünkü spor budur. Ya kupanız vardır ya da yoktur. Gerisi gerçeklikten sapmaktır.

Çarşamba, Eylül 28

Hep Aynıydı Hamit Altıntop

Faroe Adaları yenilgisi hakkında birkaç cümle yazmaya gerek var mı? Emin değilim. O yüzden en azından, neden emin olmadığımı anlatmaya çalışayım.

Birincisi zaten grubu lider bitirmeyi garantilemiş bir takım var. Ortada bir başarısızlık yok. Oluşan tablonun ardından bir maç da kaybedilebilir. Keşke olmasaydı ama olunca da bir şey olmuyor.

Sık sık karşıma dünyaya rezil olma söylemi çıkıyor. Bu kısım da beni ilgilendirmiyor. Dünyaya rezil olup olmamak mıdır, sizin ne olduğunuzu belirleyen? Tam bir "Elalem ne der?" dürtüsüyle yetişenlerin korkusu. Hatta açıkça belirtmek lazım; zaten dünya sizinle o kadar ilgilenmiyor. Türkiye'nin ne yaptığı çok da merak konusu değil ve bu, bugün oluşan bir durum da değil. Çok daha eskiye dayanıyor.

Ayrıca Faroe Adaları gibi takımlar, artık eskisi kadar futbolu bilmeyen ekipler değiller. Avrupa'ya oyuncu ihraç ediyorlar. Öyle adanın barmeni, öğretmeni sahaya çıkmıyor artık. İyi kötü bir takım. Kötü bir takım ama takım. Ara sıra kötü takımlara da yeniliyor insanlar. Bu yenilgilerin formalite maçlarına gelmesi iyi bir şey. Çok takılmamak lazım. Kuntz ve ekibi takılsın da; bizim fazla irdelememize gerek yok şu anda...

Tabi ki A Milli Takım'ın eksiklerinden bahsedilebilir. Fakat buradan teknik direktör vurmaya ve yeni bir aktör belirlemeye çalışmak en basit tabiriyle haksızlık olur. Fakat bu konulara girmek istemiyoruz. Zira Türkiye'nin Faroe Adaları ile oynadığı maç ve aldığı sonuç beni çok ilgilendirmiyor. O akşam da ilgilendirmemişti. Maçı da izlememiştim. O saatlerde Yargı izliyordum mesela. İzlemeye gerek duymadığım bir maçın yenilgisine kıyamet koparacak değilim.

Fakat gündeme damga vuran maçın kendisinden çok, karşılaşmanın ardından Hamit Altıntop'un  TRT Spor'da yaptığı açıklamalar oldu. Hatta o açıklamaların sadece üç dakikalık kısmı. En çok rahatsız olanlar da basın mensuplarıydı. 

Altıntop'un teknik direktörünü savunan, yola onunla devam edeceğini söylediği açıklamalarında vurgusu sertti. Hedefi belliydi. Söyledikleri netti. Ve bu durum Stefan Kuntz'u eleştirmeyi hobi haline getirmiş basın mensuplarını bozmuştu. Aslında Altıntop'un açıklamaları hiç de şaşırtıcı değildi. Ne söylediğinden ziyade, nasıl söylediği gündem olmuştu. Ve konuşma tarzı son 20 yılda Türk futbolunun içindeydi. Üstelik TFF yöneticisi olana kadar da saygı gören bir üsluptu.

2010 yılında Azerbaycan'a yenildiğimiz maçtan sonra (dünyaya bir kez daha rezil olmuştuk) teknik direktörü ve takım arkadaşlarını eleştiren Hamit Altıntop, basın tarafından övgü yağmuruna tutuluyordu. Zira, oklar kendilerine yönelmemişti. O açıklamalar farklıydı, polemik yaratmaya ve ardından  tiraj/rating getirmeye müsaitti. O açıklamalar basın tarafından eleştirilmezdi, ancak övülürdü. Baş kahramandı Altıntop adeta... Takımın dobra tek üyesiydi. Zaten Almanya'da yetişmişti. Keşke futbolumuzu da yönetseydi...

Oysa kimse çıkıp, "Yahu kardeşim güzel konuşuyorsun da, soyunma odasından çıktıktan hemen sonra böyle konuşmasaydın" demedi. Belki takım içinde bir sorunun ilk kıvılcımı, ya da var olan yangının bina dışına taşan ilk anıydı. Bunu irdelemek varken, çekirdek çitler gibi izleyerek bir yandan da alevleri harlamak ne kadar doğruydu?

Geçelim o gümleri. Defteri açmaya gerek yok. Altıntop'un benzer konuşmaları çok vardır. Esas olan, her zaman o konuşmalar nedeniyle övülmesiydi. Oysa bu sefer oklar basına saplanınca, 40 yaşındaki adama had bildirmeye, onu yontmaya çalışmaya başladılar. Bir dönem "Keşke futbolu futboldan gelenler yönetse, mesela Hamit Altıntop çok uygun bir isim" diyenler, şimdi "Türk futbolu Hamit Altıntop'a mı kaldı?" demeye başladı.

Bu çelişkilere karşı durmak boynumuzun borcudur. Diğer yandan Stefan Kuntz'u harcamaya çalışıp, çok sevdikleri yerli teknik direktörleri getirmeye çalışanlara karşı durmak da boynumuzun borcudur. TFF, Kuntz'un arkasında durma gücünü ne kadar daha sürdürebilir bilinmez. Belki bizi de yarı yolda bırakırlar. Fakat en azından saflarımız belli olsun.

Stefan Kuntz tercihini eleştirecek 20 nokta bulabilirim ama bunların hepsi benim için 20 Eylül 2021'de, yani Kuntz'un imza attığı günde çöpe atıldı. Adam geleli daha bir sene olmuş, Uluslar Ligi'ni saymazsak (ki orada da grubu lider bitirmiş) sadece beş resmi maça çıkmış bir adamı eleştirmek için fazla aceleci değil miyiz?

Hamit Altıntop'u eleştirecek 20 noktayı şimdi bile bulur ve söylerim. Ama bunlardan herhangi biri TRT Spor'daki açıklaması olmaz. O açıklamayı yaptığı için kendisine eksi yazacak değilim. Masaya vura vura gerçekleri konuşan birileri lazım bu ülkede. 2010'da bu yüzden övülüyordu zaten, şimdi de bildiği yoldan ilerliyor... 

Seversiniz, sevmezsiniz ama hep aynıydı Hamit Altıntop... Fakat herkes aynı değil işte. Altı ayda değişir tüm işler. Buna karşı bir cephe oluşturmak da boynumuzun borcudur.

Perşembe, Mart 24

Bizim Portekizliler

Hazır önümüzde bir Portekiz - Türkiye maçı varken ve karşılaşma henüz oynanmadan önce bazı istatistikleri hatırlayalım. Zira Portekiz ile Türkiye futbolları arasında özellikle son 20 senede yoğun bir ilişki var.

Önce milli takımlardan başlayalım. İki takım bugüne kadar sekiz maç yapmış. Bunların üçü hazırlık karşılaşması. Kazandığımız iki karşılaşma da ilk ve son oynadığımız hazırlık maçlarından. 2012'de Abdullah Avcı'nın takımı Lizbon'da 3-1 kazanmıştı. Umut Bulut iki gol atmıştı. Zaten bugünlerde televizyonlarda sık sık özeti ile karşılaşıyorsunuzdur.

İki takım arasında 1955'te oynanan ilk maç da bir hazırlık müsabakasıydı ve onu da 3-1 kazanmışız. Lefter (Fenerbahçe), Metin Oktay (Galatasaray) ve Nazmi Bilge (Beşiktaş) atıyor golleri. Fakat resmi maç performansımız facia. Beş resmi maçın tamamını kaybettik. Sadece tek gol atabildik. O tek golü de bu hafta içinde kaybettiğimiz Fevzi Zemzem 1965'te oynanan maçta kaydetti. Yani 57 senedir golümüz yok.

Cristiano Ronaldo'nun bize golü yok ama bir diğer efsane Eusebio'nun dört golü var. Nuno Gomes de iki gol attı. Ayrıca bir dönem Türkiye'de oynayan Pepe ve Raul Meireles de boş geçmedi bizi. Pepe'nin son hazırlık maçında da kendi kalesine golü var. 

Üç ayrı Avrupa Futbol Şampiyonası'nda (1996-2000-2008) karşılaşmamız da ilginç bir tesadüf. 2016'da karşılarına çıkmadık, onda da gidip kupayı aldılar.

Lig istatistikleri

Süper Lig'de ise 66 Portekizli futbolcu top koşturdu. İlki Manuel Mendoza'ydı. 1969'da 2.Lig ekibi Boluspor'a transfer olan Mendoza, takımını Süper Lig'e çıkardıktan sonra bir sezon daha Türkiye'de kalmaya karar verdi ama sadece iki lig maçında oynayabildi. Yine de tarihe geçmesine yetti.

Ondan sonraki Portekizli'yi 30 sene bekledik. Juventus'tan Fenerbahçe'ye transfer olan Dimas, Joachim Löw'in unutulmayan takımının en önemli parçalarından biriydi. Beşiktaş derbisinde attığı golle de Süper Lig tarihinde gol atan ilk Portekizli oyuncu unvanını eline geçirdi.

En çok gol atan Portekizli ise, Beşiktaşlıların kötü sözlerle andığı ve haksızlık ettiği Hugo Almeida... Almeida, en kritik gollerinden birini Süper Final'de Fenerbahçe'ye atmıştı. Artık hocalık yapan eski forvet, toplam 37 golle Süper Lig macerasını tamamlamıştı.

Almeida kadar gol atamasa da ligde gol krallığı yaşamış bir Portekizli oyuncumuz da var. Ariza Makukula, 2009-10 sezonunu 29 maçta attığı 21 golle tamamlamıştı. İlk golünü Ali Sami Yen Stadı'nda Galatasaray'a atan (Elano'nun ilk golünü attığı maç) Portekizli, aynı maçta kendi kalesine de bir gol yollamıştı.

O sezon sonunda Kayserispor'dan ayrılan Makukula, 2 sezon boyunca Manisaspor için ter döktü ama sadece 5 gol atabildi. Türkiye macerasını da alt ligde Karşıyaka forması giyerek noktaladı. Türkiye'deki son golünü de 5 Ocak Stadı'nda, Adanaspor'a attı. Yani ne ilk golünü attığı stadyum, ne de son golünü attığı stadyum artık ayakta...

Öte yandan Almeida'dan sonra en çok gol atan ikinci Portekizli oyuncu, aynı zamanda Süper Lig tarihinde en çok maça çıkan Portekizli unvanına da sahip. Kasımpaşa ve Göztepe formalarıyla hatırladığımız Andre Castro 228 maçta forma giydi ve 27 gol kaydetti. Çok iyi bir orta sahaydı. Türkiye'de yedi sezon geçirdi. 

Onun gibi yedi sezon geçiren bir başka isim ise tarihin en yetenekli Portekizli oyuncusu Ricardo Quaresma'ydı. Q7, 180 maçta 25 gol attı. Ayrıca lig tarihinde en çok kart gören Portekizli de oldu (53 sarı - 6 kırmızı)

Q7'nin maç sayısını geçmeye ve ikinci sıraya oturmaya iki aday var. Şu an Ankaragücü ile alt ligde mücadele eden Tiago Pinto, takımını Süper Lig'e çıkarırsa (bu gayet olası) ve seneye Süper Lig'de mücadele ederse (35 yaşında olacak ama bu da olası) ve 31 maça çıkarsa (bu biraz zor gibi) Q7 ile maç sayılarını eşitler. 

Alanyaspor'da forma giyen Daniel Candeias ise şu anda Süper Lig'de oynayan Portekizliler arasında en çok maça çıkanı ve en çok gol atanı. 123 maç 12 gol...

Bu sezon 15 farklı Portekizli oyuncu Süper Lig'de forma giydi. Kayserispor bu alanda lider, üç futbolcuya (sonradan gönderdikleri Manuel Fernandes dahil) süre verdi. 15 Portekizliden 11 tanesi gol attı. Gol atamayanlardan biri Fernandes, diğer ikisi kaleci (Marafona ve Diogo Sousa) diğeri de stoper Edgar Ie...

Öte yandan bizim şu andaki milli takım kadromuzda da Portekiz havası solumuz iki oyuncumuz var. Sinan Bolat, kariyerinin bir sezonunu Porto'da geçirdi. Merih Demiral da, Sporting sayesinde kariyerini atağa geçirdi.

Maç öncesi böyle çıtırdan bir içerik üretmiş olduk. Gönül ister ki bunun İtalya versiyonunu da yapalım. Biraz zor ama ümit kesilmez..

Perşembe, Ekim 28

Milli Takımın Adı Yok

"Sayın Sergen Yalçın, istifa etmeyi düşünüyor musunuz?"

Bu soruyu son 10 günde hiç duydunuz mu? Duymadınız, çünkü sorulmadı. Zaten sorulmaması da gerekiyor. Peki o zaman neden Şenol Güneş'e soruldu?

Yazının Sergen Yalçın veya Beşiktaş ile çok alakası yok. Fakat Sporting maçı sonrasında olanlar (daha doğrusu olmayanlar) bir benzetme oluşturmak için faydalıydı. O nedenle referans noktamızı Beşiktaş üzerinden alıyoruz. Ve esas eleştireceğimiz mecra ve yazının konusu da spor basınımız olacak...

Yazının merkezinde Beşiktaş olmadığını inandırabilmek için de yazıyı Sporting maçının hemen ardından yazmadım. Beşiktaş'ın galibiyeti için bekledim. Hemen bir derbi galibiyeti yaşanınca, beklenen zaman geldi. O zaman esas konumuza geçelim.

Türkiye futbol ortamında en sık söylenen yalanlardan biridir; "Milli takım herkesin takımıdır" sözü. Buna benzer cümleler de çoktur. Hiç birine inanmayın. "Milli takım hepimizin gözbebeğidir, canımızdır, ciğerimizdir." Yalan! Külliyen yalan!

Milli takım kesinlikle kulüplerden daha az seviliyor. Milli takımın taraftarı yoktur. Buna TFF'yi de dahil edebiliriz. İnsanların kendi günahlarını attığı ve sorumluluklarından azade olmasını sağladığı kurumlardır bunlar. Zira geri dönüşü olmaz. Çünkü güçsüzdürler. Kimse onlardan yana değildir. Haliyle milli takım teknik direktörleri ve futbolcuları da birer boks çuvalıdır. Herkes canı sıkıldığında yumruk atsın diye ortalarda dolanırlar. Herkes yumruğu sallar, için boşaltır. Karşıdan bir yumruk da gelmez. Yumruğu atan rahatlar, devran dönmeye devam eder...

İsviçre maçınından sonra Şenol Güneş'e sorulan soruyu hatırlarsınız. İstifa sorusu. Çok da normal gelmişti herkese. Sorulması gerekiyordu hatta. Ortada bir başarısızlık vardı. Üç maç kazanamamış bir teknik direktöre başka ne sorulacaktı? Hatta o sorunun normalleşmesi ve devamındaki itibar kaybı için de hocanın bazı cümleleri de cımbızla ayıklandı. Mesela İtalya'nın maç öncesi ısınmadaki deparları...

Şenol Güneş ile Beşiktaş arasındaki benzerliğe gelelim şimdi. Milli takım organizasyonları ile kulüp takımlarının organizasyonları tabi ki bir değildir. Öncelikle biri çok daha az maç oynar. Ayrıca milli takımlar beraber daha az idman yapar. Yine de bir paralellik kuralım.

Kulüp takımlarının lig müsabakası, milli takımların turnuva eleme grupları ile benzer olabilir. Orada derece yapanlar da bir üst seviyede mücadele ederler. Yani Şampiyonlar Ligi ve yaz şampiyonaları.

Beşiktaş geçen sezonu şampiyon olarak bitirdi ve bu sezon Şampiyonlar Ligi'nde mücadele etme hakkı kazandı.

A Milli Takım da, Avrupa Şampiyonası elemelerini ilk ikide bitirerek turnuvaya gitme hakkı kazandı. Hatta Euro 2020'de kötü sonuçlar aldığı dönemde bile 'ligde' (Dünya Kupası eleme grubunda) üç maçta yedi  puan toplayarak ligdeydi. Beşiktaş şu an ligde lider olsaydı, daha büyük bir benzerlik kurulacaktı.

Yine de hem güncel Beşiktaş hem de Haziran ayındaki A Milli Takım için aynı durumdan bahsedebiliriz. İyi giden bir lig performansı ve üç maçta sıfır çekilen üst düzey turnuva. 

Teknik direktörlerin de benzer bir noktası oldu. 

Şenol Güneş'in analiz yapmadığını iddia eden yorumlar, haberler, İtalya maçı deparları ve daha fazlasını sık sık dinledik. Beklenen soru da İsviçre maçının ardından geldi zaten. Analiz yapmamış bir teknik heyetin varlığına inanan spor basını, ter soğumadan soruyu sordu.

Sergen Yalçın da Beşiktaş işe iyi bir lig performansının ardından Şampiyonlar Ligi'nde üçte sıfır çekti. Daha da kötüsü 4-1 sona eren Sporting maçının ardından "Şans golleri yedik. Rakibimizi analiz ettik ama hiç böyle goller attıklarını görmedik" dedi. Oysa Sporting, geçen sezondan beri bu tip organizasyonları çok fazla yapıyordu. Coates de golcü bir stoperdi...

Fakat Yalçın'a aynı istifa sorusu gelmedi. Mesela aynı açıklamayı Şenol Güneş yapsaydı ne olurdu? Cevap verebilmek için Güneş'in hangi takımda olduğunu bilmemiz gerek. Eğer milli takımdaysa yer yerinden oynardı. Kulüp takımında ise bir şey olamazdı.

Sergen Yalçın da benzer bir açıklamayı milli takımda yapsaydı, bu kadar rahat olamazdı. Yaylım ateşi anında başlardı. Bunun nedeni de A Milli Takım'ın taraftarsız olması. "Aman başımızı ağrıtacak tweet'ler gelmesin" korkusunun olmaması...

Büyük kulüplerde çalışan teknik direktörlere kılıçla girmek için, önce taraftardan icazet almak gerekiyor. Eğer taraftar hocayı tartışmaya başladıysa, basın da istenen soruları sorar. Mesela yakın dönemde Vitor Pereira'ya bu sorunun gelme ihtimali, diğer meslektaşlarından daha yüksek. Çünkü Kadıköy'de tartışılan bir isim.

Peki Sergen Yalçın altıda sıfır çekerse ne olur? Buna da Beşiktaş taraftarı karar verir. Eğer Beşiktaşlılar yavaş yavaş homurdanmaya başlarsa basın fırsatı değerlendirir. Fakat tam tersi, hocaya destek tezahüratları, mesajları gelirse, hiç kimse altıda sıfır çeken bir teknik direktöre "İstifa" sorusu sormaz.

Nereden biliyoruz? Benzerleri var çünkü. Güneş'e istifa sorusu soran Galatasaray muhabirleri, 2019-20'de Şampiyonlar Ligi'nde galibiyet alamayan Fatih Terim'e benzer bir sormadı. Sormak bir yana, kamuoyunda neden sorulmadığına dair bir tartışma da olmadı. Zira bu gayet olağandı. Terim, Galatasaray'da seviliyordu. Galatasaray taraftarı onun arkasındaydı. Bu soru sorulamazdı. Sorulmasına gerek yoktu zaten. Fakat Güneş o kadar şanslı ve rahat değildi. Güneş ve A Milli Takım personelleri için aynı durum hiçbir zaman söz konusu olamaz.

Bu da aslında, medyada yapılan işlerin ne maksatla yapıldığının göstergesidir. Basit bir sorudan ütm döngüyü anlayabiliyoruz. Doğru soruyu sormak veya doğru işi yapmak önemli değildir. Önemli olan çoğunluğun istediği soruyu sormak, çoğunluğun istediği işi yapmak ve çoğunluğun istediği cümleleri kurmaktır. Ve A Milli Takım'ın arkasında herhangi bir çoğunluk da yoktur...

Salı, Temmuz 13

Horoz Savaşı


"Mehmet Okur, 2007'de gelip Fatih Solak'ı 'Canımı yakmak istiyor. Bunu bilerek yapıyor' diye şikayet etmişti. Kim? Benim Fatih'im mi? Karıncayı bile incitemez o. Güçlü ama gücünü çok iyi kullanmayı bilmeyen biridir. Mehmet elbette üçlük atacaktı ama esasen pota altında savaşarak takıma liderlik etmeliydi. Bizim içeride bir yıldıza ihtiyacımız vardı. Yoksa şutör bulurum zaten... İbrahim Kutluay, ölene kadar senden daha iyi şut atar. Eğer kaçırırsa o da ribaundu sen alacaksın. Peki sen kaçırırsan ribaundu kim alacak?

Yaşlanmış, çok büyük oyuncu olduğunu düşünen bir gruptan bahsediyoruz. Takım içindeki tartışma hâlâ 'Horoz kim olacak? Ana rol kimin, son topu kim atacak?' seviyesindeydi. Kıskançlık ve korkuyu geride bırakamıyorlardı. 2006'da Hidayet'e 'Sana ihtiyacım yok' demem ona ağır gelmişti. Mehmet, dediğim gibi, milli takım için savaşmıyordu bile. Hido bir süre sonra fikrini değiştirdi . Geri adım attı. Gerçek bir lider oldu."

Bogdan Tanjevic / Socrates - Ocak 2021

Salı, Haziran 29

İrfan Can Oyundan Çıkar Mı?


Türkiye - İsviçre maçının en çok konuşulan konularından biri İrfan Can Kahveci'nin attığı golden sonra oyundan çıkmak üzere olmasıydı. Sonrasında karar değiştirildi ve İrfan oyunda kaldı. Peki ama olması gereken bu muydu?

Derdimiz İrfan'ın iyi oynayıp oynamaması değil. Bunun değerlendirmesini yapmayacağız. Oyundan çıkar mı, kalır mı sorusuna da cevap aramayacağız. Aslında arayacağız ama bizim bakışımız İrfan'ın performansıyla alakalı olmayacak. İşin o kısmı başka bir konu.

İrfan ilk iki maçta 11'de değildi. Birçok kişi onu ilk 11'de görmek istedi. Onsuz kadroya eleştiriler de çok artmıştı. Sonunda İsviçre maçına ilk 11'de başladı. Fakat kötü giden turnuva performansına, onun da çok önemli bir katkısı olmadı. O sıra telefonuma gelen Watsapp mesajlarının bir kısmı, İrfan'ın çok kötü olduğunu belirtiyordu. Bazıları ise "İrfan ne yapsın?" diye cevap veriyordu.

Derken İrfan, ceza sahası dışından harika bir gol attı ve skoru 2-1'e getirdi. Golden önce oyuncu değişikliğe hazırlanan teknik heyet, İrfan'ı kenara almaya planlıyordu. Hatta kenardan kalkan tabelada da onun numarası gösterildi. Maçı anlatan Erdoğan Arıkan da duruma tepki gösterdi ve "Biraz daha kalamaz mıydı?" diye sordu mikrofon başından.

Güneş de aynı fikirde olacaktı ki, İrfan değişikliğinden hızlıca vazgeçti. İyi de 90 dakikalık bir oyunda, (o ana kadar 62 dakika diyelim) ceza sahası dışından atılan bir şut tüm ölçümleri değiştirir mi?

İrfan'ın 62 dakikalık performansını 10 saniyelik sekansla ölçmemiz, aslında oyuna ne kadar yanlış baktığımızın göstergesi. Demek ki maçı izleyen taraftar da, anlatan spiker de, kararını değiştiren teknik heyet de aynı ezberlerden devam ediyor.

Eğer bir oyuncu kötüyse ve oyundan çıkması düşünüldüyse oyundan çıkmalıdır. Sonuçta bu bir basketbol maçı değil. Eli ısınan forveti, oyundan çıkarmaktan vazgeçebilirsiniz. Zira 30 saniye sonra tekrar eline top gelecek ve şuta kalkacaktır. Bir futbolcu için aynı şans söz konusu değil.

Üstelik skorun 2-0'dan 2-1'e geldiğini de unutmamak lazım. Yenilgiden beraberliğe veya beraberlikten galibiyete geçişlerde planlar değişebilir. Fakat yenilgi devam ediyordu. Golden önce de golden sonra da bir diğer gole ihtiyaç duyma hali devam ediyordu. Yani İrfan için, takım için, oyun için değişen hiçbir şey yoktu. Sadece bir gol atılmış ve skor değişmişti. Mesela aynı gol 'al da at' dercesine verilen bir pasla boş kaleye atılsa, oyuncu yine sahada kalır mıydı?

Tabi bu olay sadece bir maçın bir dakikası ve bir oyuncu değişikliğinden ibaret. Geniş perspektifte de aynı hataları yapmaya devam ediyoruz. Ölçme ve değerlendirmeyi, atılan goller ve alınan sonuçlar üzerinden değerlendiriyoruz.

Galibiyet sevindirir, yenilgi üzer. Bunlar normaldir. Fakat kötüyseniz, kazanmanız kötü olduğunuz gerçeğinizi değiştirmez. İyi gününüzde de yenilmeniz, iyi olduğunuz gerçeğini değiştirmez.

Her yenilgiden sonra karalar bağlayan ve günah keçisi arayan, her galibiyetten sonra da dev aynalarının karşısına geçen bir toplumun ölçme ve değerlendirme konularına sağlıklı bir şekilde kafa yormasını beklemek de pek mümkün değil.

Sonuçlar önemlidir ve bize bir şeyler anlatır. Fakat gerçekleri saklamayı başaracak kadar da  güçlü değillerdir. En azından öyle olmalılar. Öte yandan gerçeği görmek de, biraz çaba gereklidir.

Bu arada İrfan, 18 dakika daha sahada kaldı. 80. dakikada bir kez daha onun numarası tabelaya yansıdı. Bu sefer onu sahada tutacak bir gol de gelmedi. Peki İrfan iyi mi oynadı, kötü mü? 62'de oyunda kalmasını sağlayan şey 80'de ona yardımcı olmadı. Peki o an bir gol daha atsa, yine sahada kalır mıydı? 

Pazar, Haziran 27

Festivalin Dışında Kalmak


Teknik direktörlerin saha içindeki kararlarını eleştirmek tarzım değil. "O neden oynamadı?", "bu sistem neden tercih edildi?", "analiz yapıldı mı?" gibi soruları sormanın bir amacı yok. Zaten soru soranların cevapları öğrenmek gibi bir kaygısı da olmuyor genelde. Soruların vurgusundan, amacın soru sormak olmadığı bile çok net anlaşılıyor. Mesela, "O neden oynamadı?" cümlesi, sonunda bir soru işareti barındırsa da aslında "Onu oynatmak hataydı ve sen suçlusun" anlamını taşımaktadır.

Zaten basının görevi de sanıldığı gibi eleştirmek veya yargılamak olmamalı. Hem de Türkiye gibi tüm organizasyonların yarım yamalak olduğu bir ülkede, profesyonelleri bu yarım yamalak şartlar altında değerlendirmeye tabi tutmak esas görevinin tam tersi gibi duruyor. Önce bu bozuk alanın dikenlerini, ve çöplerini ortadan kaldırmak, çalışanlara huzurlu bir ortam sunulması için uğraşmak gerekiyor. Bu sağlandıktan sonra zaten sağlıklı bir değerlendirme ve ölçme, ardından da eleştiri ortamı sağlanabilir. Bu ortam sağlanana kadar da, iletişim bölümlerinden beslenen basının aslında bir köprü kimliğine bürünmesi ve saha ile tribün arasında bir iletişim sağlaması gerekiyor.

Tüm bunlara rağmen Şenol Güneş'e ve A Milli Takım'a da ufak bir eleştiri getirmek mümkün. Zaten ortada kötü olduğu tartışılmayacak bir sonuç var. Bunu inkar edemeyiz. Aynı zamanda bunları tekrar deşmeye de gerek yok. Sebepler ve sonuçlar sık sık tartışılıyor zaten. O topa girmek yersiz olur. Fakat ülkede bir hayal kırıklığı yaşandığı da gerçek.

İnsanların hayallerine ket vuramayız. Fakat beklentilerin yükselmesi normal değildi. Bu 'uçuş' hali engellenebilirdi. Bu noktada sanki biraz "Beklenti yüksek olsun, bu bir coşku yaratır. Biz fazla ilişmeyelim" havasına girilmiş olabilir. Biraz istemem sağ cebime koy tarzı... Kitleleri yönlendirmek de bu işin bir parçası sonuçta sonuçta. Belki de en önemli kısmı. Yine de bizim esas değinmek istediğimiz nokta burası değil.

Şenol Güneş; uzun yıllardır Süper Lig'de hücum futbolu oynatmasıyla tanındı. Bu konuda çok başarılı imzalar attı. Hatta gözden düşen futbolcuları baştan yaratmasıyla kendine has bir kimlik edindiğinde bile bu baştan yaratılan futbolcuların büyük kısmının hücum odaklı olması tesadüf değildi.

Fakat sanki onun için çoğu şey Napoli- Beşiktaş maçıyla değişti. 2016 yılında oynanan maçta topun arkasında bekleyen Beşiktaş, İtalya'dan 3-2'lik galibiyetle döndü. O günden sonra Güneş'i birçok 'büyük' maçta benzer bir anlayışı uygularken gördük. Ertesi sezon oynanan Monaco maçından, A Milli Takım'daki Fransa ve Hollanda maçlarına kadar... İşin ilginç kısmı Güneş, bu maçların büyük bir kısmından sonuç da aldı. Sonuç aldıkça daha da bağlandı.

Oysa biz Güneş'i pragmatik bir teknik direktör olarak bilmezdik. O hücumdan, daha doğrusu oynamaktan hiç vazgeçmezdi. Kariyerine dair hatırladığımız en eski sekans bile 1996'daki unutulmaz Fenerbahçe maçında skor 1-1'ken ve şampiyonluk için yeterliyken, oyuncularına 'ileri' işareti yapmasıydı.

Sadece hareketleri değil, demeçleri de bu yöndeydi. Her zaman oynamaktan, yapmaktan, keyif almaktan bahsetmiştir. Mesela Socrates'e verdiği röportajda şu ifadeleri kullanmıştı:

"Bizim de oyunu bozduğumuz maçlar oldu, Fransa maçı gibi. Olacak da zaten. Ama her maça da bozma ilkesiyle çıkılmaz. Kolay bir şey  çünkü bozmak. Oyunu, yaşayışı, ilişkileri... Yapmak, bozmaktan daha zordur. Oyun kurmak da... 

Amaçlarımızdan biri de Türkiye'de iyi oyuncuların, iyi bir oyunun olduğunu göstermek. Bir de gruptan çıkarsak daha da iyi futbol oynayacağımıza inanıyorum. Fakat gruptaki oyun, sonuçlardan çok, Fransa ve İzlanda maçlarında oynadığımız oyunlardan daha iyi olmalı."

Yapmak bozmaktan zordur gerçekten. Bozmak kolaydır. Ve sene boyunca çok az defa toplanan, oyuncuları farklı takımlarda ve hatta farklı ülkelerde olan milli takımlarda, oyun kurmayı sağlamak daha da zordur. Son yıllarda bunu başaran kaç takım oldu ki? Barcelona temelli İspanya ve Bayern temelli Almanya için işler daha kolaydı. Başka?

O yüzden bir milli takımın savunma temelli olması gayet anlaşılabilir. Fakat aynı zamanda burası da bir turnuva. Turnuva diyoruz ama daha çok bir festival. İki senede bir, tüm dünyanın uzlaştığı ve aynı yöne baktığı bir organizasyon. İki sene boyunca tek bir maç izlemeyen yaşlı teyze de, sezon boyunca sadece kendi takımının maçına bakan çocuk da yazın aynı anda oturup aynı maçı izliyor. Tüm kıtanın bu coşkuya katılmasını bir kenara bırakalım (ki bu da önemli bir detaydır), ülkelerin maçlarında tüm toplumun ekran başında olduğunu biliyoruz.

İşte bu noktada daha heyecanlı bir futbolu tercih etmek köprülerin sağlam atılmasına neden olabilirdi. Sadece hücum oynamak değil kastımız. Savunmak ve beklemek planların merkezinde olacaksa da, ekrana ve tribüne keyif vermeyi öncelik sıralamasının başına yazmaktan kaçınmamak gerekir.

Muhakkak herkes bunun olmasını ister. En başta da teknik direktörler. Fakat bu turnuvada bizim adımıza sanki kazanmak, beğeni yaratmanın önüne geçti.

Üç maçı kaybetmiş bir takımın ne kadar eleştirildiğini görünce, bir teknik heyete "kazanmayı önemsemeyin" demek de acımasızlık olur ve biraz da gerçeklerden kopukluktur. Fakat diyoruz ya, burası turnuva...Yani bir festival. Bu gösteriye ne kadar çok katkı sunarsanız, bıraktığınız iz de o kadar kalıcı olur. Ayrıca bu sayede yaşanan yenilgilerden sonra hiç olmazsa  arkanızda az da olsa bir destek bulabilirsiniz. Şimdi ise elde üç yenilgi var ama projeye güvenen ve istikrardan yana olan birkaç idealist dışında kimseden destek yok.

Şova katkı sunmak, günümüz futbol dünyasında çok değerli. Bilet paralarının bu kadar yüksek olduğu, yayın haklarının zirve yaptığı ve insanların zamanının değerli olduğu bir çağda bundan azade olamazsınız.  90 dakika insanlar için çok uzun bir süre. Sadece kazanmak, ateşli taraftarlarınızı memnun eder. Fakat 'bozucu' oyun, kazansanız bile beğeninin düşmesine neden olur. Alev alev yanan lig maçlarında beğeninin ikinci plana atılmasını anlayışla karşılayabilirim ama 80 milyonun ve kıtanın izlediği tek müsabakada öncelikler değişebilirdi.

Napoli maçıyla başladık, Bayern Münih karşılaşmasıyla devam edelim.

Beşiktaş, 2017-18 sezonunda Şenol Güneş yönetiminde çok başarılı bir Şampiyonlar Ligi sezonu geçirdi. Grubunu namağlup lider bitirdi. Beşiktaş taraftarı ve Vodafone Park, Avrupa'nın gözdesi oldu. Aralık ayında çekilen kurada rakip Bayern Münih olarak belirlendi. Avrupa, diğer tüm eşleşmeler gibi iki ay boyunca bu maçı bekledi. Beşiktaş ilk maçı deplasmanda 5-0 kaybedince turu geçme ihtimali mucizelere kaldı. Rakip Bayern olunca hiç sürpriz bir sonuç değildi.

Fakat 5-0'lık yenilgi rövanşa bir formalite maçı olarak bakmayı gerektirmezdi. Mucizeyi gerçekleştirmek için sahaya çıkmak kesinlikle beyhude bir çaba olurdu. Fakat şova katkı sunmak mümkündü. O sezonun Avrupa'da en çok dikkat çeken takımı Beşiktaş'tı. Avrupalılar, birbirlerine "Bu takım nasıl başarılı oldu?" diye soruyordu. Bayern Münih ile oynanacak rövanş maçı TSİ ile 20.00'de başlayacaktı. Yani o gün o saatte oynanacak tek maçtı. Barcelona - Chelsea maçı öncesi insanların göz atacağı bir karşılaşmaydı. Bu sayede hem Beşiktaş'ı, hem turnuvanın favorisi Bayern'i, hem de ateşli Beşiktaş taraftarını odaklanılmış bir şekilde izlemek mümkün olacaktı.

Fakat Beşiktaş, o maça rotasyon yaparak çıktı. Sakatlar, cezalılar vardı ama hem sahadaki oyun hem de sürülen kadro o sezonun Beşiktaş'ı değildi. Karşılaşmayı Bayern 3-1 kazandı ama sonuç önemli değildi. Ortaya sıkıcı ve 'Bitse de gitsek' havasında bir 90 dakika çıkmıştı. 

Beşiktaş'ın Avrupa'da yarattığı biraz otantik soslu merak duygusu, ortadan kaybolmuştu. Ne o eşleşme ne de o sezonun Beşiktaş'ı hak ettiği kadar hatırlanmıyor belki de. Zira nasıl biterse bitsin, bir romanı ve bir filmi vurucu yapan sonudur. Bu da sonu sönük kaldığı için arada kaybolan bir öyküydü.

Fransa ve Hollanda'yı yenen Türkiye'nin yarattığı da biraz bu oldu. Avrupa'yı es geçelim; yıllar sonra televizyon ekranına oturup maç izleyenler de bu 10 gün boyunca biraz sıkılmış olsa gerek. Seneye Katar'da oynanacak maçlar öncesinde aynı ilgiyi yakalamak çok zor olacak. Turnuvanın dışında kalmak için sadece üç maç kaybetmek veya rakiplerden az puan toplamak gerekmiyor. Bazen oradayken de sizi görmezden gelirler. Bazen de kazanmasanız bile, o coşkunun bir parçası olursunuz.

Aslında yazı bir teknik heyet eleştirisi olsa da, hangisinin daha değerli olduğunu tüm ülkenin ortak bakış açısı belirler. Kendiniz için faydalı olanın peşinden gitmek mi, yoksa festivali oluşturan tüm paydaşlara keyif vermek mi?

Cumartesi, Kasım 16

Üretmeyen Büyükler


Hazır EURO 2020 biletini kapmışken, Şenol Güneş’in hafta başındaki açıklamasına biz de dahil olalım. Herkes konuştu, bu blog da boş geçmesin. 

Şenol Hoca, eskiden dört büyüklerden çok sayıda oyuncu aldıklarını ama artık bunun mümkün olmadığını dile getirdi. Tabi yabancı hayranları çıldırdı. Saçma argümanlarla durum tespitinin içini boşaltmaya çalıştılar. Mesela eskiden yurtdışına oyuncu ihraç edemediğimizi iddia edenler bile oldu. Futbol izlemeye yeni yeni başlayan Youtuber’lar belki hatırlamaz ama eskiden de, üstelik ülkelerin birbirlerinden bu kadar haberdar olmadığı dönemde de beş büyük lige oyuncu ihraç ederdik. Çünkü oyuncularımız kaliteliydi...

Neyse; önemli olan ihraç sayısı değil. O bir şekilde olur. Kaliteli oyuncu varsa Avrupa alır. Peki oyuncu nasıl olacak? Asıl mesele bu... Şenol Hoca'nın dediği nokta önemliydi. Dört büyükler bu işin lokomotifi. Fakat onların da genelde Anadolu'dan aldığı oyuncuları geliştirip milli takıma gönderdiğini söyleyebiliriz. Yine de eskiden hiç yetiştirmiyor da değillerdi...

Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş milli takıma şu dönemde oyuncu gönderememiş olabilir. Kadroları yabancı oyuncularla doldurmuş ve bu sayede yetiştirdikleri oyuncuları ihraç etmişlerdir belki. Acaba öyle mi? Bir bakalım...

Trabzonspor'u denklemden çıkarıyoruz, zira kendine has yapısıyla zaten üretici kimliğini en kötü zamanında da, en 'yıldız' getirdiği dönemde de kaybetmedi. Ülkenin her takımında 61 numaralı bir oyuncu varken Trabzonspor'u diğer takımlarıyla bir tutmak haksızlık olur. İyi ki Trabzonspor ve Bursaspor var zaten. Bir proje olan Altınordu'nun da katkısını es geçemeyiz. Onlar yoldan dönerse halimiz harap olur...

Biz dönelim üç lokomotife... Bu üç takım Euro 2000 kadrosu için 9 oyuncu yetiştirdi. Kadronun neredeyse iskeleti İstanbul takımlarında yetişen oyunculardan oluşuyordu. Ağırlık tabi ki Galatasaray'daydı ama mesela bir Sergen Yalçın gerçeğini de unutamayız. 

2002 Dünya Kupası’nda bu sayı yediye düştü. Eğer Sergen Yalçın sakatlanmasaydı ve elemelerde kaleci rotasyonuna giren Fevzi Tuncay dışarıda kalmasaydı sayı yine dokuz olacaktı. 2008’de ise düşüş başladı. O turnuvaya üç İstanbul takımı sadece  beş mahsul yollayabildi. Bugünkü kadro yine beş. Bu düşüşün bir nedeni olmalı ve belki de Güneş'in canını sıkan budur. Esas probleme buradan bakabiliriz. Kimse "Üç büyükler yetiştirici kulüpler değil" demesin. Real'in, Barcelona'nın, Manchester City'nin, United'ın yetiştirdiği yerde herhangi bir kulübü bu misyondan ayırmak gibi bir lüksümüz yok.

Bu arada bugünkü rakam beş ama 2008'deki beşli kadar da sembol isimler olamadılar. Yani yetiştikleri kulüplere katkı veremediler. Bugünün beşini Merih Demiral ve Efecan Karaca gibi yetiştiği kulübün A takımında hiç oynamayan, Mert Günok gibi neredeyse yüzüne bakılmayan ve Ozan Kabak gibi altı ayda kulüpten ayrılmak ve Avrupa'ya gitmek için heveslenen oyuncular oluşturuyor.

Ve tabi bir de Emre Belözoğlu... 2000'de de var, 2002'de de, 2008'de de, bugün de.... Kendisi 39 yaşında. Yani resmen 40 yılda bir yetiştirmişiz ve etinden sütünden faydalanmışız.

Bu işlerde bir terslik olmalı...Yabancı sayısı çok güzel; evet ama bu sayı hiç güzel değil...

Pazartesi, Kasım 19

Uluslar Ligi


Uluslar Ligi bu hafta sona erdi. Yeni organizasyondan kimse memnun kalmadı. En azından Türkiye'deki yankıları olumsuz. Milli takımımız kötü olunca, grupta son maç öncesi iddiasız kalınca ve en sonunda küme de düşünce buradaki insanların sevmemesi normaldi. Bizim buralarda bu işler böyledir. Zaten milli takım çok takip edilen bir oluşum olmaktan çıktı. Haliyle Uluslar Ligi de geçer not alamadı. Kimse sevmedi, ben hariç!

Avrupa'daki yankılarını tam anlamıyla bilmiyorum. Klopp sevmemiş mesela. Kulüp teknik direktörleri ne kadar çok milli maç olursa o kadar hoşnutsuz kalırlar. Gayet de normal. Kendi açılarından haklılar. Fakat genel anlamda saçma sapan hazırlık maçları olacağına, denk kuvvetlerin kendi arasında karşılaşması, üstelik bu maçların sonucunda bir ödül kazanma ihtimalinin bulunması gayet güzel. Gerçi Avrupa Şampiyonası finallerine kıtanın yarısının gitmesini tasvip etmiyorum. Orası daha elit bir yer olmalı.

UEFA'nın yeni organizasyonunu iyi tanıtamadığını düşünüyorum. Bu onların hatası. Ben kendi açımdan her milli maç arasında İtalya -Portekiz, Hollanda - Almanya gibi maçların oynanmasından memnunum. Henüz izlememiş olsam da Moldova ile San Marino gibi takımların birbirleriyle karşılaşmaları da ilginç. Lüksemburg tarihi boyunca hangi grupta 9 puan almış, ne zaman böyle bir heyecan yaşamıştır ki? Bunlar güzel şeyler.

Düşme - çıkma olması da ilgi çekici. Türkiye'nin bir alt lige düşmesi ülke çapında yine "fiyasko" ile yorumlansa da dünyanın sonu değildi. Zira bir alt gruba düşen takım, daha düşük seviye takımlarla mücadele edip şansını yükseltebilir. İnsanların da sonuca fazla odaklandığı için bazı durumları kaçırdıklarını düşünüyorum. Bizler için itibar, deneyimden daha önemli. Tabi yine de bunları dört sene sonra göreceğiz.

Öte yandan takvim konusunda bazı şüphelere katılabilirim. Ligler hızını almışken bir anda milli maç arasına girmek çok da sağlıklı değil. Üstelik her ay aynısı oluyor. UEFA'nın yeni organizasyonlar kurgulamak yerine bu soruna dair bir çalışma yapması daha uygun olur. Yine de ben Uluslar Ligi'ni sevdim. Artık Avrupa Şampiyonası elemeleri başlayabilir.

Çarşamba, Ocak 17

Bir Ankara Gecesi



Bu golü hatırlıyor musunuz? Ben hiç unutmuyorum. Şimdi nereden aklıma geldi onu da bilmiyorum. Milli takıma dair hayatımdaki en güzel 10 dakikalardan biriydi. Aslında aklı yetenler o günü daha kötü hatırlar. Gerçekçi bir gözle bakıldığı zaman eleştirilecek, isyan edilecek bir gündü. Fakat 6-7 yaşındaki bir çocuk için kusursuz bir heyecandı.

Sene 1992'ydi. O zamanlar Türkiye'nin futbol takımı zar zor kazanan, hatta sıklıkla kaybeden, Avrupa'nın en zayıflarından biriydi. Ondan daha zayıfı San Marino gibi takımlardı. 1994 elemelerinde de rakiplerimizden biri San Marino'ydu.

Grubun ikinci maçında onlarla karşılaşacaktık. 29 Ekim'den bir gün önceydi. Cumhuriyetçi düşüncenin zirve yaptığı yıllar olduğu için coşku tavandaydı. Öncesinde bir milli maç, sonrasında milli bayram... Üstelik milli mücadelenin sembolü bir başkentte, banko kazanılacak bir maç...

Fakat beklendiği gibi olmadı. San Marino, tarihinin ilk deplasman golünü o maçta attı. Karşılaşmanın 85. dakikasında skor 1-1'di. Ondan sonra Orhan Çıkrıkçı'nın golüyle 2-1 öne geçtik. Golden sonra tribünler rahatladı ve meşalaler yandı. O meşaleler sönmeden Hakan Şükür bir gol daha attı.

İşte bu gol, o gol! Bir stadyumun en güzel anında gelen çok güzel bir gol. Belki de öyle değildi ama ben 7 yaşındaydım. Maç gündüz başlamıştı. Hava aydınlıktı. Gol atılırken karanlık çökmüştü. Sonra bir gol daha attık; Hami Mandıralı ile. 4-1 kazandık.

Çok güzel bir gündü... Çok güzel bir takımdı....

Pazar, Aralık 17

Ümit



9 Mart 1993; San Marino - Türkiye Ümit Milli Maçı

Perşembe, Temmuz 13

Düşeş



Kıbrıs'ta oynadığım ilk ümit milli maçımda iyi performans gösterince, güzel bir şeyler olacağına inanmıştım. Çünkü artık A Milli Takım'dan bir önceki basamaktaydım. Belki o an değil ama üç ay, beş ay, bir yıl sonra daha da iyi bir konumda olabileceğimi düşünmüştüm. Beklediğimden erken gelişti her şey. Kıbrıs'tan yeni dönmüştüm, arkadaşımla bir kafede tavla oynuyorduk. A Milli Takım Antrenörü Abdullah Ercan aradı, "Katar'dayız, Serdar (Aziz) Abin sakatlandı. Neredesin, havalimanına yakın mısın?" diye sordu. Yakın olduğumu söyledim. "Şimdi Fatih Hoca ile konuşuyoruz, bir planın varsa askıya al, benden haber bekle" dedi. Tekrar dönüp kafeye oturdum. Haber gelene kadar arkadaşıma da bir şey söylemedim.

Ne yaptın, zar atmaya devam mı ettin?

Tabii yani, oynadım işte, ne yapayım... Çünkü antrenörümüz arayıp "Olmadı" dese arkadaşım da üzülecek. Tabii ki çok heyecanlandım, içim kıpır kıpır oldu ama sonuçta kesin bir durum yoktu. 15-20 dakika sonra hocam aradı bir daha, "Biz akşam Katar'dan dönüyoruz, biletini aldırdık, bizimle Riva'ya geliyorsun" dedi. Arkadaşımı evine bırakıp kendi evime gittim, kamp malzemelerimi alıp çıktım. Çok güzel bir duyguydu.

Çağlar Söyüncü, Socrates - Temmuz 2017

Cumartesi, Nisan 22

Gençler


2000 yılında Makedonya'da düzenlenen U20 Avrupa Şampiyonası'ndan bir kare. Fotoğrafı paylaşan; Sinan ve Muratcan Güler'in sahibi olduğu Güler Legacy'nin Facebook hesabı.

Cem Pekdoğru sayesinde; fotoğraftaki isimleri de sıralayabiliyoruz:  İsmail Çevik, Fatih Solak, Erkan Veyseloğlu, Ender Arslan, Önder Külçebaş, Muratcan Güler, Mesut Ademoğlu.

Kadroda Kaya Peker ve Hakan Köseoğlu da vardı; ama onlar kareye dahil olamamışlar herhalde. Pau Gasol, Diamantidis, Felipe Reyese, Nachbar, Fotsis, Papadopoulos, Boris Diaw gibi isimler oynamıştı turnuvada.  Türkiye altıncı olmuştu. Şampiyon Slovenya'ydı.

Aradan 17 sene geçmiş...

Salı, Mart 14

Kral da Olsan



Milli takıma gittiğimiz ilk yıllarda kendimizi bir türlü oraya ait hissedemezdik. Takımında rahatsın, orası senin evin. Ama İstanbul'a gidince, o kadrodaki oyunculardan eksiğin olmasa da adapte olamıyorsun. Ben 17 yaşındaydım, daha sonrasında okuyup kendimi geliştirerek aştım, ancak o günlerde aile yapısı, baskı, dar bir bölgede yetişmekten gelen kendine güvensizlik oluyordu. Bunu parayla,, kılık kıyafetle aşamazsınız.

Bir maçta 7 metrelik kale bana  1 metre gibi göründü, koca kale küçücük kaldı. Oysa o güne kadar atmışım 200 gol...

Hangi maçtı?

Penaltı kaçırdığım Kazakistan maçıydı. O yüzden kaçırdım, kaleyi 1 metre yapmışlar, suç benim değildi. 7 metre olsaydı atardım! UEFA Kupası finali oynadım, hayatımın en rahat maçıydı., maçın adamı seçildim. Ama o forma Türkiye ya da Trabzonspor'un olsaydı o rahatlık asla olmazdı.



Son dönemde okuduğum en iyi röportajlardan biri; Fitbol dergisinin Mart sayısında; Fatih Tekke çok ilginç şeyler söylüyor. Son yıllarda bu kadar öz eleştiri yapan başka bir futbolcu görmemiştim.

Çarşamba, Haziran 8

Zaman


Çocuklarınızla fotoğraf çektirin. Çocuklarınızın fotoğrafını çekin. Zamanın akışını çok net göreceksiniz. Bu çoğu zaman çok acı verici olur ama bazen yaşattığı çok büyük gurur yaşatabilir.

Pazartesi, Mayıs 23

Ülke Kıta Ada



Futbolda bazen sembol hedefler oluşur. Bazı istekler, bazı başarılar, bazı eylemler büyük anlam kazanır. Türkiye, yıllardır İngiltere'ye gol atmayı bekledi. Kazanmak bile ikinci planda kaldı. Gol atalım da ne olursa olsun. Golü kim atarsa tarihe geçecekti.

Bu uğurda geçen yıllarda çok şey oldu. Onlarca şey... Bambaşka bir futbol, bambaşka bir ülke, bambaşka bir dünya var artık.

30 sene önce Türkiye'de yabancı futbolcu yok denecek kadar azdı. Sonradan gelmeye başladılar. Çoğalarak geldi. Türk futbolunun Avrupa'ya entegre süreci. Bir dönem tarihin en başarılı kuşağı çıktı, geldi. Bir oyuncu grubu muhteşem başarılara imza attı, ama İngiltere'ye gol atamadı. UEFA Kupası geldi, Dünya Kupası'nda üçüncülük geldi ama gol gelmedi.

Yabancılardan sonra gurbetçiler de gelmeye başlamıştı. Onlardan beklentiler de başkaydı. Yurt dışında eğitimlerini alacak, sonra vatanlarına hizmet edeceklerdi. İlk yıllar buna uygundu. Mehmet Scholl isyanını saymazsak, gözünü Avrupa'da açan her gencin amacı, hedefi Türkiye için oynamaktı. Oynadılar, Süper Lig'e de geldiler. Ama zaman geçince bağlılıklar azaldı. Doğalı ve normal olanı buydu. Almanlar o özenerek yetiştirdikleri yeteneklerini kaptırmak niyetinde değildi. Mesut Özil'in Almanya tercihi büyük bir krize neden oldu. Sonra Hakan kaldı...

Yazının ilerleyişi, fotoğrafı, zamanlaması; az çok belli etmiştir. Hakan'ın İngiltere'ye golü meselemiz. Daha doğrusu İngiltere'ye gol atanın Hakan olması. Ama mesele İngiltere'ye gol atan oyuncudan daha fazlası. İngiltere'ye biri gol atacaktı zaten. O da tarihe geçecekti. Fakat; böyle bir olayın üçüncü kuşak bir gurbetçiye denk gelmesi... 30 sene için güzel bir özet!

Türkiye ile İngiltere ilk maçlarını 1986 yılında oynadı. Hakan'ın doğumuna sekiz sene var. İlyas Tüfekçi Schalke'den, Erdal Keser, Borussia Dortmund'dan Türkiye'ye gelmiş, O İngiltere ile oynanan ilk maçta onlar da sahadaydı. Üzerlerinden yıllar geçti...

Şimdi bir yere bağlamak gerekiyor. Şu olabilir. Bu golün bana göre çok büyük anlamı yok, olmaması lazımdı. Fakat ülke tarihine geçtiği bir gerçek. Yıllarca bu konuşuldu, bu beklendi. Bu tip toplumsal istekler, hedefler, korkular, düşünceler benim ilgimi çeker. Filmi bile çekilebilir aradaki 30 senenin. O nedenle bu 30 seneyi bitiren golü bir gurbetçinin atması oldukça yakıştı hikayeye. Çünkü tam 30 senenin gündemlerinden biri. Şu anda bile Türkiye'deki seçimleri yurt dışından gelen oylar belirliyor. Siyasi hamleler -hem orada hem burada- yapılmadan önce, gurbetçilerin varlığı nedeniyle iki kere düşünülüyor.

Üstelik, Hakan ve diğerlerinin yetiştiği ekol; bu tarz 'ilk gol'lere çok büyük anlam yükleyen tarzı sevmez. Ama Türkiye bu tarz muhabbetleri sever. Hakan ve diğerleri, bu iki arada sıkışanları temsil ediyor. O nedenle bu golün onlardan birine denk gelmesi oldukça manidar, ironik, ilginç.. Adını her ne koyarsanız...

Zaten Bayrampaşa Dream'in atacağı gol değildi. Krezuberg Merkez'e daha çok yakıştı sanki.

Perşembe, Mart 12

Milli Forma



1996’da o malum maçta şampiyonluğu kaybettik, otobüste çoğu kişi ağlıyordu. Yetmezmiş gibi 3 ayrı yerde yaş yağmuruna tutulduk, yüzlerce taş geliyordu her yandan, camlar kırılmıştı. Yolda, 53 plakalı çay yüklü kamyonu bize kalkan oldu, onun sayesinde bize taş gelmedi, atılan taşlar hep o kamyona isabet etti. Büyük fedakarlık yapmıştı Rizeli şoför, sonra kulüp onu ödüllendirmişti - See more at: http://www.61haber.com/k6-spor-ekstra/h5111-trabzonspor-un-canli-tarihi-efsane-malzemecisi-omer-seren-anlatti.html#sthash.mzk9klD5.dpuf
1996’da o malum maçta şampiyonluğu kaybettik, otobüste çoğu kişi ağlıyordu. Yetmezmiş gibi 3 ayrı yerde yaş yağmuruna tutulduk, yüzlerce taş geliyordu her yandan, camlar kırılmıştı. Yolda, 53 plakalı çay yüklü kamyonu bize kalkan oldu, onun sayesinde bize taş gelmedi, atılan taşlar hep o kamyona isabet etti. Büyük fedakarlık yapmıştı Rizeli şoför, sonra kulüp onu ödüllendirmişti - See more at: http://www.61haber.com/k6-spor-ekstra/h5111-trabzonspor-un-canli-tarihi-efsane-malzemecisi-omer-seren-anlatti.html#sthash.mzk9klD5.dpuf1996’da o malum maçta şampiyonluğu kaybettik, otobüste çoğu kişi ağlıyordu. Yetmezmiş gibi 3 ayrı yerde yaş yağmuruna tutulduk, yüzlerce taş geliyordu her yandan, camlar kırılmıştı. Yolda, 53 plakalı çay yüklü kamyonu bize kalkan oldu, onun sayesinde bize taş gelmedi, atılan taşlar hep o kamyona isabet etti. Büyük fedakarlık yapmıştı Rizeli şoför, sonra kulüp onu ödüllendirmişti - See more at: http://www.61haber.com/k6-spor-ekstra/h5111-trabzonspor-un-canli-tarihi-efsane-malzemecisi-omer-seren-anlatti.html#sthash.mzk9klD5.dpuf

Çarşamba, Kasım 19

Ya Aynı Tarafta Değilsek




Volkan olayı başlı başına komik ve herkes bunu konuşuyor.

Sadece belli noktalarda bazı durumları netleştirmek lazım. Çünkü olay "Duygusal milli kahraman Volkan"a dönüşüyor. Oynadığı her derbi maçta ve hemen hemen diğer maçların çoğunda şovunu yapan, hatta yeri gelince kendi takımının tribününe sırt çevirip "Oraya gitmiyoruz" diyebilen erkten yana tavır alan düzen adamının bu sahne gösterisinden de güç kazanarak çıkması üzücü olur.

Olayın en başına dönelim. Yani Volkan'ın küfür yemesine. Bu arada ben Volkan'a edilen toplu küfürü duymadım. Zaten çok kısa bir görüntü var, onda da ıslıklar falan duyuluyor. Bu arada Vatan Gazetesi'nin iddiasına göre de ıslıklar, Kazak bayrağı açan Kazakistan tribünü için yapılmış, Volkan yanlış anlamış.  Neyse çok da önemli değil, sonuçta Volkan'ın küfür yemesi şaşılacak bir durum değil. Farklı olan hassas duyguların sahibi Volkan'ın dayanamayıp stadyumu terkediyor olması...

Soru şu; TT Arena'da oynanacak bir derbi maç öncesinde aynı küfürler (ne edildiyse) hatta daha da fazlası Volkan'a edilse, Volkan aynı duygusal travmayı yaşar mıydı? Büyük ihtimal yaşamazdı. Hatta milli takımın rakibi Hollanda falan olsaydı, kritik ve güçlü bir rakibe karşı oynasaydık Volkan yine sahada kalırdı diye tahmin ediyorum. Nasıl bir psikoloji ve nasıl bir hassaslık ki, rakip ve öneme göre şekil değiştiriyor.

Tam bu noktada bu sefer Volkan destekçileri (çoğu taraftar değil, futbol ailesinin üyeleri ve aile dostları) şunu söylüyor: "Evet ama Volkan rakip taraftarların küfürlerine alıştı, falat kendi taraftarı, milli takım için orada bulunan insanlar küfür edince üzülüyor, sinirleniyor."

O zaman ikinci soru geliyor. Ya o insanlar ile Volkan Demirel aynı tarafta değilse....

İğrenç futbol düzeninin samimiyetsiz ailesi. Bütün bireyleri. Birbirlerini kollayanlar. Birbirlerini güçlendirenler. Volkanlar, Emreler, Demirörenler, Terimler, Sinan Enginler...PFDK, TFF, A Milli Takım, passoligçiler...Adaleti sağlamak yerine herkesi ama en çok da kendi çevresinde olanları memnun etmeye çalışanlar... Ya siz karşı taraftaysanız ve o adamlar diğer taraftaysa...

Deniyor ki, milli takıma kulüpçülük karıştı... Tam tersi milli takımda kulüpçülük kalmadı. Artık renk ayırmadan, kimse milli takımı sevmiyor, hatta milli takımın temsil ettiği değerlerden de hoşlanmıyor. Milli takım, eskiden milliyetçilikten beslenirdi ve ne olursa olsun bir birlik teması yaratırdı. Şimdi ise, adaletsizliğin, adam kayırmanın, sınıf farkının, eyyamın, hamasetin, biatın yeri oldu. O nedenle kimse kulüpçülük yapmadan ortak hissiyatla bu milli takımdan uzaklaşıyor.

Hamit Brezilya maçından sonra diyor ya, "Bizim 20 yaşımızdaki yavrumuzu ıslıklıyorlar" diye. Aslında 20 yaşındaki yavruyu değil, komple ait olduğunuz düzeni ıslıklıyorlar.

Terim, bizim oyuncumuza neden yuh çekiyorlar diye soruyor ya, o yuhlar sadece oyuncular için geçerli değil, antrenörden TFF başkanına kadar herkes için geçerli...

Volkan ve diğerleri bir tarafta, onu ıslıklayanlar hatta küfredenler diğer tarafta... Şu noktada ise yeni bir soru gelebilir. O zaman bu kadar insan niye Kazakistan maçına geliyor?

Benim anlamadığım da bu... 27.000 kişi (yarısı sponsor biletiyle veya davetiyeyle gelmiştir zaten) pazar akşamı bu futbol ailesinin takımını izlemek için niye Seyranytepe'ye gider? 

Bu düzen böyle devam ettikçe, Kazakistan maçından bile bu kadar yaygara çıkardıkça, gece sonunda muhabirleri dövdükçe, hatta bunu kulübünün organizasyonuyla yaptıkça, halının altında pislik saklamaya devam ettikçe, eyyam sorunların çözümünde bir ezber halinde olmaya devam ettikçe bu sayı çok kısa sürede 7.000'e düşer zaten. 

7.000 de bu düzene göre çok ama sponsorlar sağolsun işte.. İşesevindirici tarafından bakın, o zaman gelince tribünde size küfür edecek kimse olmayacak...

Perşembe, Kasım 13

Türkiye 0-4 Brezilya



Doğup büyüdüğüm ilçenin stadyumunda Brezilya hazırlık maçı oynayacak. Seneler sonra bile anlatılacak bir maç, bir anı. Stadyum eve yürüyerek yarım saat. Fakat ben, 7 yaşından beri futbolu seven, hayatını bu sevgiyle şekillendiren insan, maça sıfır ilgiyle günü yaşıyorum.

Akşam 17.00 gibi telefon geliyor. Fazla bilet çıkıyor bir yerlerden. Bu sayede maça gitme imkanı oluşuyor. Aslında maça gidip gitmeme konusunda kararsızım, çünkü akşam halı saha maçı da var. Brezilya maçını es geçecektim ama son anda halı sahada 1 kişinin fazla olduğu ortaya çıkıyor. Feragat ediyorum, stadyumun yolunu tutuyorum. Yoksa aslında önceliğim yine de halı sahaydı. Bu ülkede futbolu yönetenlerin karışmadığı tek yer halı sahalar ve parklar, sokaklar. Orası daha güzel...

Maça dair hiçbir beklentim yok. İki şey beni stadyuma götürüyor. Yalana gerek yok, birincisi, günümüzün ortak düşüncesi; "Oradaydım" diyebilmek için. Belki check-in yapmıyorum ama olsun. Tarihi bir an yaşanırsa hazır olmak lazım. İkincisi ise passolig nedeniyle uzak kaldığım "maça gitme"  duygusuyla hasret giderebilmek. Bundan sonra bir daha ne zaman turnikelerden geçeriz belli olmaz. Belki alt ligler ama bu seviye için çok ümitli değilim.

Futbolu seven, bu uğurda hayatını şekillendiren, sevgisini mesleğe dönüştürmeye çalışan ama iğrenç ülke düzeni ve futbol ortamı sayesinde kaygılarla ve korkularla yaşayan, belki de bu nedenle hobisinden nefret etmeye başlayan 5 Türk, Brezilyalılara ayrılan tribününde maç izliyor. 

Milli takımlar aslında bir aynadır. Bir ülke sporunda sistem, yetenek, birlik, huzur ve diğer iyi kelimeler yoksa, milli takım başarılı olamaz. Milli takım sporcuları tek başlarına bir çıkış yaratamaz. Bir şeyler üretilir, bir emek verilir, bir çaba gösterilir, bir kültür yaratılır ve en sonunda da bunların sonucu milli takıma yansır. Milli maçlarda görülenler, o karşılaşmalarda alınan skorlar bu üründür. Hatta belki de sadece ülke sporu ile daraltmak da eksik kalabilir. Futbol gibi kitleleri sürükleyen bir spordan bahsediyorsak, ülkenin genel yapısı da bu duruma etki edebilir.

En büyük eğlencesi futboldan bile uzaklaşamaya başlayan insanların ülkesi Türkiye... Rakip ise eğlenmek için bahane üretmekte zorlanmayan ve futbolla yaşayan insanların ülkesi Brezilya. 4-0 gayet normal sonuç. Maça bakmaya bile gerek yoktu. Sadece tribüne göz ucuyla bakmak bile yeterliydi. Her takımın bayrağı ile maça gelen güzel ve eğlenceli Brezilyalılar... Neden Türkiye'de yaşıyorlar bilmiyorum. Bizim kulağımızın dibinde 10 dakika arayla "Bir başkadır benim memleketim'' çalıyor, aklıma Ahmet Kaya geliyor. Ülkenin yaşadığı bütün sıkıntılar, bütün ayrımcılıklar, bize dayatılan bütün çileler ve o şarkı... Bu insanlar ise gelip burada yaşıyor. Şarkının tadını da onlar çıkarıyor. Sözlerini anlasalar ne derlerdi acaba?

Brezilya tribününde oturan az sayıdaki Türkler, henüz 2. dakikada yapılan yan pasa "Gerizekalı bu adam" derken, adamlar kaçan gole seviniyor. Böyle anlayışa böyle milli takımlar. 

Aslında normal şartlar altında bile Brezilya'ya 4-0 yenilmek sorun değil. Fakat baştan aşağıya iflas etmişken de var olanı normalleştirmeye gerek yok. Islıklar mı? Kaçarı yoktu. En ucuz bileti 60 lira yaptıktan sonra insanların önüne etkisiz ve yetersiz bir milli takım çıkarırsanız, karşındaki rakibin de pek önemi kalmaz. Üstelik grubunda 1 puanı dahi zor almışken.

Brezilya'ya, Türkiye'de maç yapması için milyon eurolar verilmesi normal... Fakat zamanı şimdi mi olmalıydı? Neyi göstermeye çalıştılar? Biz buraya Brezilya'yı getiriyoruz, parayı neyse veriyoruz algısını yaratmak mı? Neyi görmemiz isteniyor, muhteşem ekonomimiz, sarsılmaz gücümüz mü? Stadyum dolu, insanlar futbola aşık imajı mı? O zaman bu pr çalışmaları iflas edip, insanlar "yeter" diye bağırdıklarında şikayet etmeyeceksiniz. Çünkü kimse yemiyor artık.

Brezilya'nın Türkiye'yi yeneceği az çok belliydi. Normali oldu. Peki ne oldu şimdi? Sizin muhteşem imaj yaratma çabanız, Kazakistan maçı öncesi futbolcuların da taraftarın da moralinin bozulmasına neden oldu. Harika iş...

 "Kimse gücümüzü test etmeye kalkmasın" ezberiyle yönetilen ülkenin, kukla olmuş bir kurumu, gücünü test etmeye kalkınca ezildi. 

Keşke bu teste girmeseydi. Fakat iyi de oldu. İnsanlar biraz olsun güzel futbol izledi. Adamların ısınmada oynadığı ortada sıçan bile büyük kaliteydi. Isınma hareketlerini bile topu ortaya koyarak yaptılar. Tek pasları, çalımları, golleri... İyi ki sağa sola sponsor biletleri dağıtıldı da 55.000 kişi bu şöleni izledi. Aksi durumda, el altından dağıtılan o biletler olmasa, ya da büyük icat passolig bu maçta da uygulansa, Brezilya'nın kalitesini çok az kişi izleyebilecekti.

Dünyanın ufak bir noktası Şükrü Saracoğlu Stadı. Ama güzel bir buluşma oldu. Bu sayede Brezilya ile Türkiye aynı mekanda bir araya geldi. Aralarından, 10.000 km fark olan iki ülkenin tüm özellikleri bir ufak stadyumda, bir 90 dakikaya sığdı. İki farklı zihniyet. İki farklı anlayış. İnsan Brezilya tribününe otururken  "Bir başkadır benim memleketim"i duyunca gülmeden duramıyor. Sinirleri bozuluyor çünkü...