trabzonspor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
trabzonspor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Temmuz 25

Sakar Casus

Diyarbakır doğumlu ama Trabzon'da yaşıyor.

Adı Hakan, soyadı Yeşil.

Resmi kayıtlara göre 1 Ocak doğumlu. Günahını almayalım ama yaş küçültme furyasına kapılmış olabilir.

Tüm bu bilgiler, eğitimli bir istihbarat elemanını andırıyor. Fakat o bir futbolcu... Ve idmanda Trabzonspor'un en büyük transfer hamlesi Orsic'in sakatlığına sebep oldu. Tesadüf mü?

Tabi ki tesadüf. Ve hatta çok talihsiz. Keşke rakip olsalardı. Aynı takımdan birinin bu kadar uzun sakatlığına sebep olmak çok zorlayıcı bir durum olsa gerek. Fakat işin hafif mizahi yönüne bakınca da elimizdeki bilgiler bunlar. Kendisi ajan gibi. Hiç dikkat çekmeden kampa sızmış ve işi bitirmiş.

Bu arada kendisi milli takımlarda da sık sık oynamış. Buna rağmen bugüne kadar dikkatimi çekmemişti. Bu kısım benim eksikliğim. Fakat geçen sezon Bodrumspor'a kiralanmış ama sadece 5 maç ve 65 dakika süre alınca hiç farkında olmamışım. Bu da Hakan'ın eksikliği...

Yine de kariyerinin bu döneminde böyle bir olaya adının karışması talihsizlik. Videoyu da izledim. Aslında o kadar sert bir hamlesi de yokmuş. Birçok şeyin arka arkaya ters denk gelmesi, bu sonucu doğurmuş gibi. Fakat yine de bir hatası var Hakan'ın. İdman maçı da olsa; sırtını kaleye dönmüş ve taç çizgisine doğru şekil almış bir forvete ceza sahası içinde öyle girmenin hiçbir mantığı yok. Bu girişler bazen penaltılara bazen de böyle sakatlıklara neden oluyor. Pozisyon devam etse hiçbir şey olmayacaktı. Gol bile...

Yine de idmanlarda bu tip olaylar olabiliyor. Nasıl olduğunu bilmesek de Orsic'ten bir gün sonra Atletico idmanında Gimenez'in ayağı kırıldı. O da sezonun ilk yarısını kaçıracak gibi. Çağlar için avantajlı bir durum tabi...

Orsic sevdiğimiz bir oyuncuydu. Dinamo Zagreb'de coşmuş, özellikle Atalanta ve Tottenham'a yaptığı hat-trick'lerle gündeme oturmuştu. O dönemlerde neden Premier Lig'e gitmediğini sorguluyorduk. Geçen sezon 30'a gelince Southampton'a gitti. Geç kalınca da işler yürümedi istendiği gibi. Oradan sekip Süper Lig'e düşmesi ise heyecan vericiydi.

Fakat hazırlık maçlarında Trabzon medyası yerden yere vuruyordu. Ben izlemedim maçlarını. Hoca ile aynı memleketten olunca da satırlar kan doğradı adeta. Bu açıdan bakınca belki her işte bir hayır vardır. Southampton tecrübesi tatsız bitmiş moralsiz bir Orsic, oynasa ve bekleneni veremese Bjelica'nın işini zora sokabilirdi. Şimdi Bjelica'nın bir bahanesi oldu.

Sene sonunda çıkacak sonuca göre bu tatsız kazanın anlamı değişebilir.

Pazartesi, Şubat 20

Anlatılmaz Yaşanır

 


Kendimi sosyolog olarak tanımlamam mümkün değil. Gerçi bu blog sayfalarında "Atanamamış amatör sosyologlar yazıları" serisini yazdık. Gerçi yazan ben değildim ama olsun. 

Sonuçta o serinin de bir sebebi vardı. Dört sene sosyoloji bölümünde okumuş ve sonrasında da hobi olarak sosyolojik çalışmalara merak salmış biriydik. Haliyle çok yakın çevrem zaman zaman toplumsal mevzuları tartışırken bana da danışır ve "Aslan bu olay neden böyle oldu" veya "Bu olayın toplumdaki karşılığı ne olur?" sorularını sorarlar. Dilimizden döndüğünce cevap veririz. Fakat gerçekten Türkiye'de birçok şeyi anlamlandırmak benim gibi 'amatör'ler için çok zor.

İşte yukarıdaki pankart gibi...

Görselin aslını bilirsiniz. Yunan bir kurtarma ekibi görevlisi, bir depremzedeyi kurtartıyor. Birçok yerde paylaşıldı. Paylaşanlardan biri Madonna'ydı. 14 Şubat'taki yardım postunda kullandığı fotoğraflardan biri buydu. Üstelik Instagram'da bugüne kadar 13 post atmış birinden bahsediyoruz.

O paylaşıma Türkiye'den çok tepki geldi. Özellikle AFAD yerine Ahbab'ın kullanılması milliyetçi-muhafazakar kesimi rahatsız etti. O rahatsızlığı, hamasetle taçlandırmak için de bu fotoğraftan faydalandılar. Onlara göre, Madonna dünyanın bilinçaltına "Güçlü Yunan, aciz Türk" düşüncesini pekiştirmek istemiş. 

Bu noktaya kadar şaşırmıyoruz. Bugüne kadar neler neler gördük, duyduk. Bu ne ki...

Fakat bundan bir gün sonra, Trabzonspor - Basel maçında çok iyi bir koreografi hazırlanıyor. Koreografinin ana planı bu fotoğraf üzerine kurulmuş. Tamam; yardıma koşan diğer ülkelerin de bayrakları var ama aynı görsel işte...

Üstelik bu görseli kullanan şehir, ülkenin en milliyetçi kentlerinden biri.

Mayıs ayındaki şampiyonluk kutlamasında Yunanistan'dan gelen Trabzonsporlu sanatçıları, sahneye çıkarmamış...

Öte yandan bu tepkinin oluşabilmesine rağmen; takımda iki tane çok sevilen Yunan oyuncu da var.

Yani bir bakıyorsun bir tarafa gidiyoruz, bir bakıyoruz diğer tarafa gidiyoruz.

Şimdi bu ülkeyi nasıl anlamlandıralım.

"Anlatılmaz yaşanır" kalıbı Türkiye için kullanıldığında romantik bir hava veriyor. Kesinlikle o noktada değilim. Fakat burayı anlatmak da anlamlandırmak da gerçekten zor. Yaşayınca en azından normalleşiyor tüm absürdlükler, zıtlıklar...

Yine de  romantiklik seviyesini "Başka yerde yaşayamam" kalıbına çıkarmıyorum. Onu da ekleyelim. Başka yerde yaşanır. Burası da yaşamak için oldukça zor bir yer; artık bunu kabullenelim. Yine de yaşamaya devam edeceğiz.

Perşembe, Kasım 24

Trabzonsporlu Tanju

 

23 Mayıs 1990, Ankara

Başbakanlık Kupası maçında Galatasaray, Trabzonspor'u 1-0 mağlup ediyor. Tek gol Tanju Çolak'tan...

Maç sonu kupa töreninde Cüneyt Tanman, Bülent Korkmaz, Tugay Kerimoğlu ve Tanju Çolak... Herkes Galatasaray formalı, Tanju Trabzonspor formalı...

Eskiden böyle adetler çoktu. Benim aklımda kalanlar Galatasaray formalı Mehmet Özdilek ve Hami Mandıralı'ydı. Keşke gerçeğe bürünselerdi.

Salı, Mayıs 17

Sezonun 11'i

 


Hazır ligin son haftası gelmişken yılın 11'ini kuralım.

Öncelikle bu tip konular için hazırlanan görselleri nereden buluyorsunuz bilmiyorum. Twitter'da çok yaygın bu işler ama ben biraz uzağım. Neyse ki Sporx'te böyle bir uygulama varmış. Oradan aldık görseli.

Kadroyu kurarken beklediğimden daha çok zorlandım. Zira birçok oyuncu için içim rahat etmedi. Eskiden bu tip takımları kurarken "en iyi" olmayı hak eden performanslar sıklıkla önümüze düşer ve kafamızı kurcalardı. Şimdi  ise, başka sezonlarda aday olamayacak performanslar kadroya girmeye hak kazandı. Girenleri suçlayacak değiliz ama geri kalanlar maalesef çıtanın düşmesine neden oldu.

Ayrıca eskiden bu tip kadrolarda genelde 4-2-3-1'i tercih ederdim. Zira ligin en yaygın sistemiydi. Artık o kadar yaygın değil ama yine en çok kullanılan sistem. Fakat merkez orta sahaların, biraz daha oyunun merkezinde olmasını tercih ettim. 4-2-3-1 tercih etseydim bu üçlü uyumlu olmayabilirdi.

Zaten üçlü savunmada giderek ligimizde değer kazanınca, orta sahalar benzer kurgularla çıkacak. Ben dörtlü savunmadan vazgeçmedim. Zira yılın en iyilerini belirlerken üç tane iyi stoper seçmeye de gerek yok. Orta sahayı üçledim ama daha önce yazdığım gibi 6-8 ayrımına girmedim. Merkez orta saha oynayabilecek oyuncular her pozisyonun hakkını vermeliler. Kısacası 4-3-3'ü tercih ettik.

O zaman kadromuzdaki oyuncuları kısaca tanıtalım:

Uğurcan Çakır: Kesinlikle en iyi kaleci performansı ona aitti. Hatta belki de ilk 11'de, kendi mevkisindeki meslektaşlarına en büyük farkı açan oydu. Üstelik Altay, Ersin gibi iyi sezon geçiren rakipleri de vardı. Fakat Trabzonspor'ın şampiyonluk serüveninin rahat geçmesinde Uğurcan'ın payı çok fazlaydı. Puan farkının açıldığı dönemde birçok maçın Trabzonspor'a dönmesini tek başına sağladı. Şampiyonluk maçında penaltı kurtardı. Daha doğrusu partiyi kurtardı!

Bruno Peres: Bruno Peres sezona iyi başladı. Sonra o performansını düşmeye başladı. Yaş faktörü de önemli tabi. Temposu giderek azaldı. Fakat ona yaklaşan bir sağ bek de çıkmadı. Osayi'yi çok beğendik ama sezonun tamamına damga vuramadı. Üstelik esas mevkisi olmadığı için bazı eksiklerini görmezden geldik; aslında defoları da vardı. Rosier geçen sezonun performansından uzaktı. Galatasaray'ın bekleri zaten büyük sıkıntıydı. Skubic'in de daha iyi sezonları olmuştu. Belki Bünyamin Balcı'yı övebilirdik. 2 gol ve 3 asist, 21 yaş için fena değil. Fakat savunmada bazı sıkıntıları vardı. Bruno Peres hem önde ama esas olarak bir bek için geride; belli bir standartın altına düşmeyerek ödülünü kaptı.

Kim Min-Jae: Vitor Pereria'nın transferi Kim sezona damga vuran isimlerden biriydi. Sezon başında Szalai ile iyi bir ikili olmuşlardı. Fakat bu yolda vurulup düşen Szalai olurken, Kim yorulmayan stoper olarak yoluna devam etti. Uzun uzun anlatmaya gerek yok. 25 yaşında olduğuna göre, belki de ligimizde çok fazla izlemeyiz.

Marcao: Marcao'yu da uzun uzun anlatmaya gerek yok. Zaten bu ikili, performanslarıyla buraya gözü kapalı girmeyi hak ettiler. Marcao'nun sezon başında Kerem ile kavgası ve sekiz maç ceza alması oyuncuyu pek etkilemedi ama Galatasaray'ın canı fena yandı. Galatasaray o sekiz maçta 10 puan kaybetti, 12 gol yedi. Marcao ceza almasaydı bu rakamların daha düşük olacağı aşikar. Bu da onun ne kadar sağlam bir stoper olduğunu kanıtıydı.

Guilherme: Guilherme, 2.5 sezondur Konyaspor'da. Artık 31 yaşına geldi. Daha önce hiç sivrilmemişti. Aslında bu sezon da sivrilmedi. Fakat ligin sol bek sorunu, onun önünü açtı. Onunla yarışabilecek tek oyuncu belki de Ferdi'ydi. Fakat o da ilk defa bu sezon bek oynadı. Rıdvan Yılmaz'a kendi hocaları bile çok fazla güvenmedi. Guilherme ise tüm maçlarda oynadı, 3 gol ve 5 asist katkısı verdi. Tarihinin en iyi sezonunu yaşayan Konyaspor'un çıkışında büyük pay sahibiydi.

Miguel Crespo: Vitor Pereira'nın kendisi ülkede kalamadı ama yılın takımın iki oyuncu sokmasını bildi. Crespo'nun değerini Fenerbahçeliler sezon başında anlasaydı; Gustavo ve Sosa ile hatta Mesut ile zaman kaybetmeseydi; Rıdvan Dilmen Crespo'yı yerden yere vurmasaydı belki de çok farklı bir sezon izleyebilirdik. Fakat kulüp içinde yaşananlar Crespo'nun oyun gücünden bir şey kaybettirmez. Zaten mücadelesi üst düzeydi. Fenerbahçe orta sahasını ayakta tuttu. Sezon başında onu anlatanlar bu özelliklerinden bahsediyordu. Buna ek olarak yeri geldiğinde hücumda da taşın altına elini koydu. Konyaspor maçında Pelkas'a yaptığı asisti öyle her orta saha yapamaz. Galatasaray'a deplasmanda attığı gol ise onu zaten unutulmazlar arasına yazdıracak.

Amir Hadziahmedovic: Ligin en hakkı verilmeyen oyuncusu olabilir. Büyük ihtimalle bu dönemde karşınıza çıkan yılın takımlarında kendisini pek görmeyeceksiniz. Fakat bence sezonun en faydalı oyuncularındandı. Bir oyuncu takımdaki her görevi yapar mı? O da geçtiğimiz günlerde verdiği bir röportajda, bu özelliğini Aykut Kocaman'a borçlu olduğunu açıkladı. Adı transfer listelerine girdi bile...

Marek Hamsik: Orta sahanın üçüncüsü Siopis de olabilirdi  belki ama kendisi sık sık (özellikle sezon başında) yabancı sınırına takıldı. Hamsik ise sakatlandığı dönemde ne kadar önemli bir oyuncu olduğunu gösterdi. Açıkçası ben onun buraya emekli maaşı için gelen yabancılardan biri olduğunu düşünmüştüm. Yoksa Çin ve Göteborg sonrası Trabzonspor'da nasıl oynayacaktı? Vallahi oynadı adam! Hem de öyle eli belinde yıldızlar gibi değil, baya takımın kaptanı, lideri gibiydi. Kalite...

Antonhy Nwakaeme: Kerem; üzgünüm! Eğer Avrupa Ligi performansını da eklesek belki seni buraya yazabilirdik ama iş sadece Süper Lig olunca Nwakaeme organizasyonun ağası gibi kaldı. Bu sezon sol tarafı domine etti. 11 gol ve 10 asist, muazzam rakamlar. Kerem'in 3 asistte kalması bile bir gösterge olabilir. Kerem, Harry Potter olabilir ama esas büyücü bu adam...

Jackson Muleka: Normalde sezona devre arasında transfer olan oyuncuları sezon 11'ine katmam. Fakat Muleka'ya kayıtsız kalmak mümkün değil. Adam yarım devrede gol kralı olacaktı neredeyse. Sıklıkla en önde oynadığın farkındayım ama zaman zaman sola geçerek önüne Umut'u da aldığı oldu. Bu kadroda da önüne iyi bir santrfor alarak, onu sola çekmemiz mümkün olabilirdi. Biz de öyle yaptık.

Andreas Cornelius: Fakat iyi bir santrfor bulmak da kolay olmadı. Umut Bozok, iyi bir sezon geçirdi ama Muleka'dan sonra yedeğe düştü. Pesic ikinci yarıda düştü. El Kaabi, son iki ayda sessiz kaldı. Serdar Dursun'a sezonun ilk yarısında kendi takımı haksızlık etti. Fakat Cornelius, sezonun her döneminde sahadaydı ve belli bir seviyede oynadı. Galatasaray ve Beşiktaş'a goller attı, Fenerbahçe maçında penaltı yaptırdı. Büyük maçlarda da sahnedeydi, diğer karşılaşmalarda da kilidi açtı. Attığı 15 golün 10'unda takımı ya yenikti ya da maçlar berabereydi. Şampiyonluğu geldiği Antalyaspor maçında olduğu gibi, sezonun kilidini çözdü belki de...

Cumartesi, Aralık 11

Liderler

Başlık ve fotoğraf biraz sarı-kırmızı kokabilir ama yazımızda Galatasaray'dan bahsetmeyeceğiz, sadece biraz hafıza tazeleyeceğiz. Galatasaray'ın Avrupa Ligi'nde yakaladığı liderliğin benzerini başaran Türk takımlarını anacağız.

Şampiyonlar Ligi karnemiz liderlik konusunda biraz verimsiz. 2017-18'deki Beşiktaş'ın namağlup liderliği, nadide bir parça olarak duvarda asılı. Fakat Avrupa Ligi öyle değil. Süper Lig takımları (altı takım) tam 10 kez gruplarını lider olarak bitirdiler.

Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor'un bunu başarması şaşırtıcı değil. Fakat listede Osmanlıspor ve Başakşehir de var.

En çok puanı toplayarak lider olan takım Fenerbahçe. Bunu da ilk liderliğinde başardı. 2009-10 sezonunda sarı-laciverli takım, altı maçta 15 puan topladı. Aynı sezonun sonunda Süper Lig şampiyonluğunu bir kez daha son maçta kaçıracak Christoph Daum, aslında fena olmayan bir Avrupa sezonu geçirmişti.

Gerçi gruptaki takımlar birçok kişi için kolay gözüküyordu. Fakat ilk maçta Twente'ye Kadıköy'de yenilince kazan kaynamaya başladı. Sonrasında ise beş galibiyet geldi. Bu sezonun yıldızı FC Sheriff ve S.Bükreş ikişer kez alt edildi. Twente'den de rövanş alındı. Tıpkı bu sezonki Galatasaray gibi, altı maçın dördünde gol yemedi Fenerbahçe. Ayrıca o dört maçın tamamını da 1-0'lık skorla kazandı.

Türkiye açısından güzel bir dönemdi, zira aynı sezonda Galatasaray da kendi grubunu lider bitirmişti. Frank Rijkaard önderliğindeki sarı-kırmızılılar, Panathinaikos, Dinamo Bükreş ve S.Graz'dan oluşan grubu 13 puan toplayarak geçti. Galatasaray, son maçta S.Graz'ı yenseydi Fenerbahçe'nin 15 puanlık rekorunu, 16'ya çıkartarak elinde bulunduracaktı. 

O dönemde blogu takip edenler, gruptaki bazı maçları yerinden izlediğimizi hatırlayacaktır. Son 32'de Galatasaray, Arda Turan'ın santrfor çıktığı maçta Simao, rahmetli Reyes, Servet'in sakatladığı Agüero ve Forlan gibi oyunculara sahip A.Madrid'e yenilerek elendi.

Fenerbahçe ise Emre Belözoğlu'nun muhteşem oynadığı maçta Lille ile 1-1 berabere kalarak aynı turda, aynı günde kupaya veda etti. Hazard, Aubameyang, Gervinho gibi oyunculara sahip Lille'e son anlarda turu getiren golü stoper Adil Rami atmış, o da daha sonra Fenerbahçe'ye gelmişti ama konumuz bu değil.

Liderlerimizden devam edelim. İki sezon sonra zirve Beşiktaş'ın oldu. Stoke, Dinamo Kiev ve Maccabi Tel Avivli grubu en çok Quaresma'nın muhteşem golü ile hatırlıyorum. Liderliği getiren maç ise Dolmabahçe'de oynandı. Beşiktaş 1-0 geriye düştüğü Stoke maçında zor anlar yaşadı. Fakat ikinci yarıda Matt Upson kırmızı kart görünce ve ardından penaltı ile skor 1-1'e gelince, Carvalhal'ın öğrencileri için yol açıldı. Devamında Braga'yı eleyen Beşiktaş, son 16'da  iki maçta altı gol yiyerek (kalede Cenk Gönen) Atletico'ya elendi.

Aykut Kocaman'ın Fenerbahçe'yi yarı finale taşıdığı efsane sezonda grubu lider bitirmesi şaşırtıcı değildi. Fakat grup da zordu. Kadıköy'de 2-2'lik Marsilya beraberliğ ile başlayan serüven Alex, Valbuena ve Aykut Kocaman'ı bir araya getirmişti. Bir sonraki maçta rakip Mönchengladbach'tı. Alex artık Fenerbahçe'de değildi, ben de Uğur Ozan Sulak ile Galatasaray ile Fenerbahçe arasında oynanan basketbol maçını izlemek için İzmir'e gitmiştim. O akşam Almanya'da 4-2 kazanan sarı-lacivertliler, grubu 13 puanla lider bitmiş ve Mayıs ayına kadar turnuvanın içinde kalmıştı.

Bir sonraki sezon Mustafa Reşit Akçay, Trabzonspor'u grup lideri yapmıştı ama bir sonraki eleme maçında takımın başında Hami Mandıralı vardı.  Bordo-mavili takım Lazio, Apollon ve Legia Varşovalı grupta 14 puan topladı. Fenerbahçe'nin 15 puanından sonraki en yüksek rakam. Üstelik hiç bir rakibine de yenilmedi. Hatta ilginçtir, yine grubun liderlik maçında temsilcimiz Roma'da Lazio ile karşılaştı ve maç 0-0 bitince liderliği eline geçirdi. 

Fakat ligdeki istikrarsız sonuçlar Akçay'ın biletinin kesilmesine neden oldu. Galatasaray, o günlerde Şampiyonlar Ligi gruplarında Juventus'a "Arriverdeci" demişti. O sürecin devamında Trabzonspor'un rakibi, yukarıdan elenen Juventus oldu. İki maç da 2-0 sona erdi ve Trabzonspor'un macerası sona erdi.

2014-15'e geliyoruz. Yine yenilgisiz bir liderimiz var. Bu sefer Beşiktaş... Slaven Bilic'i Premier Lig'e taşıyan sezona siyah-beyazlılar, başa baş oynadıkları Arsenal maçlarıyla başladı. Fakat ön eleme maçlarında Şampiyonlar Ligi bileti gelmedi. Sonra Feyenoord'u eleyerek kendini Avrupa Ligi gruplarına attı. Orada Asteras, Tottenham ve Partizan'ı eledi. Liderlik maçında Tottenham'ı konuk ettiklerinde, ben bir pizzacıda çalışıyordum. Pochettino'nun takımı, Cenk Tosun'un golüne engel olamayarak evine ikinci olarak döndü. 

Çok sevdiğim dayımın vefat ettiği Şubat ayında Liverpool'u eleyen Beşiktaş, Mart ayında Bolingoli Mbombo'nun yıldızlaştığı maçta C.Brugge'a elendi.

2016-17 sezonunda Fenerbahçe, üçüncü kez gruptan lider çıktı. Vitor Pereira ile sezona giren sarı-lacivertliler, Şampiyonlar Ligi'nde Monaco'ya elenmenin faturasını Portekizli teknik direktörü çıkardı ve yola Dirk Advocaat ile devam etti. Monaco, o sezon Şampiyonlar Ligi yarı finaline yürürken, Fenerbahçe de Zorya, Manchester United, Feyenoord'lu grubu 13 puanla noktaladı. Bir sonraki turda Krasnodar'a, bu sezon Lokomotif formasıyla Galatasaray'a rakip olan Smolov'un golüyle elendi.

O sezonun tek lideri Fenerbahçe değildi. Mustafa Reşit Akçay bir kez daha sahneye çıktı ve Avrupa Ligi gruplarında iki kez liderlik yaşayan tek Türk hoca oldu. Akçay, Osmanlıspor'u Villarreal, Zurich ve S.Bükreşli gruptan 10 puanla lider çıkardı. Badou Ndiaye, Aminu Umar, Raul Rusescu, Pierre Webo, Tiago Pintolu takım, grup sonrası ilk turda Olympiakos'a elendi.

Son olarak Başakşehir... Okan Buruk, takımdaki ilk sezonunda Avrupa Ligi'ne kötü başlamıştı. Roma'ya 4-0 yenilen ve Mönchengladbach ile 1-1 berabere kalan Başakşehir için pek umutlu bir gelecek gözükmüyordu. Fakat geri kalan dört maçta (grubun diğer takımı Wolfsberger) üç galibiyet alınca ufak çaplı bir mucizeye imza attı. Almanya'daki son maçta Marco Rose'nin takımını İrfan Can ve son dakikada Crivelli'nin golleriyle yenerek liderlik koltuğuna oturdu. Bir sonraki turda da Sporting'i elemeyi başardı.  Ardından da Kopenhag'i İstanbul'da 1-0 yendi. Fakat devamında araya pandemi girdi. Başakşehir, beş ay sonraki rövanşı 3-0 kaybedince yola devam edemedi.

12 yıl, 10 farklı takım. Unutulmaz maçlar, unutulmaz goller, acı-tatlı hatıralar. Liderlik bahane. Ortak bir nokta bulup geçmişe bakmak ve zaman geçirmek güzel oldu sadece...

Pazartesi, Mayıs 3

Orta Saha


 6'ya 8'e bakmadan emanet edilecek yerli orta saha...

Yabancı lazımsa arkadakini de önlerine koyarsın iş görür.

Çarşamba, Eylül 16

Yakışmadı Kral


Herkesin kabul ettiği ve dillendirdiği görüşü bir de biz belirtelim. Sörloth ayıp etti. Kulüpler ve oyuncular arasında anlaşmazlıklar olur. Hatta çoğu zaman oyuncular haklıdır da. Geleceklerine karar vermek onların en önemli özgürlüğü. Fakat tam sezon başlarken ülkesine gidip saklanmak, telefonları açmamak, haber vermemek ve maça çıkmamak tasvip etmeyeceğimiz bir hareket. Özellikle Sosyal Lig'de parayı kıyıp forvete Sörloth'u aldığımız haftada bunlar olmamalıydı... Gelişmelerden geç haberimiz oldu, kadroda değişiklik de yapamadık.

Yine de bir sene gibi kısa bir süre içinde taraflı tarafsız herkesin çok sevdiği ve saygı duyduğu bir futbolcudan böyle bir hareket beklemiyordum. Problem daha olgunca bir şekilde çözülebilirdi. Büyük ihtimalle Sörloth'un geleceği parlak olacak. Adını bundan sonra hem de üst seviyelerde sık sık duyacağız. Fakat adını her duyduğumuzda bir soru işareti kafamızda olacak.

Öte yandan ilginçtir; Süper Lig'de gol kralı olmak son dönemde pek yaramıyor. Sörloth'un ayrıldığını düşünürsek; Danimarkalı (2020), Gomis (2018) ve Mario Gomez (2016) bir senede kral olduktan sonra, bir anda ülkeden ayrıldılar. Hatta buna, geçen seneyi Belçika'da geçiren Diagne'yi (2019) de dahil edebiliriz. Aatıf (2014), Fernandao (2015) ve Vagner Love (2017) da Anadolu'da kral olduktan sonra İstanbul'a transfer oldular ama kariyerleri o transferlerin ardından pek bekledikleri gibi ilerlemedi. Gerçi Love'ın emekli maaşını bir istisna olarak kenarda tutabiliriz. 2012 ve 2013'te üst üste iki sezon kral olan Burak Yılmaz'dan bu yana krallığın ekmeğini doya doya yiyebilen futbolcu ve kulüp ikilisi çıkmadı. Taraflardan biri illa üzüldü. Cisse, Muriq, Eto'o gibi 'ikinciler' için günler daha güzel geçti...

Bakalım bu sene piyango kime vuracak? 

Pazartesi, Ağustos 5

Üretime Katkı


Bu yazın en dikkat çeken takımı Pendikspor oldu. Ya da geçen sezon benim en çok izlediğim takım olduğundan, transferleri ayrıca dikkatimi çekti. Süper Lig'e iki tane oyuncu gönderdiler. Trabzonspor, orta saha oyuncusu Taha Tunç'u transfer etti. Açıkçası çok bildiğim bir oyuncu değil. Zira gençlere önem veren Pendikspor takımında çok fazla şans bulamamıştı. Zaten kendisi de yeni takımındaki ilk röportajında bu konunun altını çizmiş ve "Trabzonspor beni genç milli takımlardaki performansımla transfer etti" dedi. Haklı olabilir. Geçen sezon sadece üç maça ilk 11'de başlamıştı. Ben de hiçbirini izlemedim. O yüzden hakkında konuşmak yersiz olur. Fakat bir transfer anlayışını göstermemize yol açabilir. Nasıl Stuttgart, dört ay A takımda oynayan Ozan Kabak'ı transfer ediyorsa, Trabzonspor da benzer bir hamleyi Pendikspor'da çok fazla ilk 11 oynamamış bir oyuncuyu transfer ederek yapıyor. Çünkü profesyoneller artık futbolcuları sadece A takım maçları ile hatta sadece maçları ile değerlendirmiyorlar. Çok detaylı inceliyorlar ve potansiyeli görünce transfer etmeye çalışıyorlar.

Yine de bir Pendikspor ürünü olan Taha'nın gelişimini ve gideceği noktayı merak ediyorum. Asıl beni heyecanlandıran ise Batuhan Kırdaroğlu transferi oldu. Onu izledim. İzlediğim anda da etkilendim. Süper Lig'e gideceğini tahmin ediyordum ama beklediğimden erken oldu. Göztepe, fazla zaman kaybetmeden Batuhan'ı transfer etti. Batuhan da 2000 doğumlu ama geçen sezon çok fazla maçta süre aldı. Takımın devamlı 11 oyuncusuydu. Orta sahada kenarlarda oynuyor. Fakat hücum hattında da oynayabilir. Potansiyeli ve yeteneği mevcut. Gençliği de var. Fiziği çok düzgün. Hızı 2.Lig için üst düzeydeydi ama Süper Lig için tam kestiremiyorum. Yine de asıl eksiği temposunda. Hem maç içinde hem sezon genelinde devamlılığı pek yok. Bir de hızlı karar vermesi; yaratıcı olması gerekiyor.

Başakşehir'in kiralık oyuncusu Okan Saracoğlu da Pendikspor'da 20 maç oynadıktan sonra takımına geri döndü. Bakalım kalıcı olacak mı? Okan, Taha'dan daha çok maç oynadı. 20 kez sahaya çıktı. Fakat hiçbir şekilde etkileyici olamadı.

İlginçtir Pendikspor orta sahasının en etkili ismi Fatih Çerlek'ti. Takoz denilen oyuncu tiplerinden. Fakat çok güçlü ve savaşçı. Stoperde de oynayabiliyor. O da 22 yaşında ama çok daha olgun bir karakteri var. Onun da Süper Lig yapma şansı vardı bence ama 1.Lig'in yeni takımı Menemespor'a transfer oldu. Yine de yolu daha uzun. Lig atlaması da önemli bir başarı.

Pendikspor'da kariyeriyle beni en çok şaşırtan oyuncu Ozan Papaker. Herhalde, Süper Lig görmüş Berkan Afşarlı ile beraber takımın en tanınan oyuncusudur. Tuzlaspor'da oynarken Türkiye Kupası maçlarında çok kişiyi etkilemişti. Pendikspor'da da çok kaliteli olduğunu defalarca gösterdi. Üstelik hâlâ 22 yaşında. Yerli futbolcunun çıkmadığı bir dönemde Ozan gibi bir oyuncunun Süper Lig takımlarına gitmemiş olması şaşırtıcı. Sanırım en büyük sıkıntısı çok fazla sakatlanması ama yine de yatırım yapılmayı hak eden bir oyuncu...

Ahmet Yazar, Oktay Balcı, Fenerbahçe altyapısından çıkan sağ bek Mehmet Çınar'ın da gelecek sezon gösterecekleri performansla üst taraftan bir yerlere gideceğini tahmin ediyorum.

En çok merak ettiği soru şu: Bu sezon Passolig, 2.Lig'e hemen gelecek mi? Umarım gelmez. Pendikspor maçlarını stadyumdan izlemek büyük keyif oluyor. Genç oyuncular çıkarıyorlar, şans veriyorlar ve aynı zamanda yarışıyorlar. Daha çok takdir görmesi ve izlenmesi gereken kulüplerden. En azından bir sene de ara sıra Pendik'e yolumuzu düşürelim...




Pazartesi, Mart 19

Onun Amacı Onun Hayatı



1996'de Fenerbahçe'ye 2-1 yenildiğimiz maç, oynadığımız en iyi maçtı. Kader, alınyazısı, şans... Şampiyon olamadık. Otobüste bir tane sağlam cam kalmadı. Yanımıza yüklü bir kamyon geldi. Şoföre işaret ettik, tesislere kadar yanımızda gitsin diye. Bütün takım kamyon tarafına geçtik. Otobüsün diğer yanı bitmiş. Taş yağıyor. Bizim insanımız bizi taşlıyor. Ne yapıyorsunuz? Benden daha çok mu istiyorsunuz şampiyon olmayı? İçinde insan var, formanı giyiyor, şehre hizmet ediyor. Benim emeğim var, yağmur çamur kar demeden oynuyorum. Tek amacım var şampiyon olmak ama olamadım işte. Yenildik. Ne yapayım?

Hami Mandıralı / Fitbol Dergisi Şubat sayısı

Perşembe, Mart 15

Sihirbaz


Bir antrenman öncesinde sahanın ortasında toplandık. Özkan Sümer geldi: "Bugün size dünyanın en büyük sihirbazını tanıştıracağım. Verin bir top..."
Tuttu topu ve şun söyledi:
"Al ulan Lemi! Aldığın her topu kaybediyorsun. Bunu da kaybet!"

Orhan Çıkrıkçı / Socrates Şubat 2018

Pazartesi, Ekim 9

Bekleyiş


İnönü Stadı, 70'ler, Trabzonspor, uzatmalar...

Foto

Salı, Mart 14

Kral da Olsan



Milli takıma gittiğimiz ilk yıllarda kendimizi bir türlü oraya ait hissedemezdik. Takımında rahatsın, orası senin evin. Ama İstanbul'a gidince, o kadrodaki oyunculardan eksiğin olmasa da adapte olamıyorsun. Ben 17 yaşındaydım, daha sonrasında okuyup kendimi geliştirerek aştım, ancak o günlerde aile yapısı, baskı, dar bir bölgede yetişmekten gelen kendine güvensizlik oluyordu. Bunu parayla,, kılık kıyafetle aşamazsınız.

Bir maçta 7 metrelik kale bana  1 metre gibi göründü, koca kale küçücük kaldı. Oysa o güne kadar atmışım 200 gol...

Hangi maçtı?

Penaltı kaçırdığım Kazakistan maçıydı. O yüzden kaçırdım, kaleyi 1 metre yapmışlar, suç benim değildi. 7 metre olsaydı atardım! UEFA Kupası finali oynadım, hayatımın en rahat maçıydı., maçın adamı seçildim. Ama o forma Türkiye ya da Trabzonspor'un olsaydı o rahatlık asla olmazdı.



Son dönemde okuduğum en iyi röportajlardan biri; Fitbol dergisinin Mart sayısında; Fatih Tekke çok ilginç şeyler söylüyor. Son yıllarda bu kadar öz eleştiri yapan başka bir futbolcu görmemiştim.

Perşembe, Ekim 20

Sahadaki Gerçek



Lig Tv'de maç özetlerinin süresi genelde birbirine yakındır ve eğer maç bir derbi veya 6-7 gollü bir 90 dakika değilse 3.30'a sığar. Bu hafta oynanan 9 maçın 8 tanesi de bu süreye yakındı. Bir tanesi hariç. O maç da ne bir derbiydi, ne de 'üst' oldu. Hatta gol bile olmadı. Trabzonspor-Akhisar maçının özeti, 4.40'a anca sığdı. Her maçın ortalamasından bir dakika daha fazla.

Kötü bir sezon başlangıcı yaşayan Trabzonspor taraftarını tatmin etmeyecek ama bir istatistik daha verelim. Süper Lig'de topun oyunda kalma süresi; geçen sezon 45 dakika civarındaydı. Avrupa liglerinin hemen hemen 10 dakika altındaydı. Mesele Premier Lig ortalaması 56 dakika civarındaydı. Süper Lig'de bu sezonun ilk haftalarında ortalama yükseldi ve 52'ye kadar çıktı. Mesela Beşiktaş - Galatasaray maçında; iki takım taraftarı da maçın belirli bölümlerinde birbirlerini zaman geçirmekle suçlasalar da top standartın üstünde bir sürede oyunda kaldı. Fakat konu Trabzonspor; ve Trabzonspor - Akhisar maçında da topun oyunda kalma süresi 55 dakikaya kadar çıktı. Üstelik oyunu sık sık durdurmayı bir sistem haline getiren Tolunay Kafkas'ın bir takımına karşı.

Bunlar, son haftada sadece bir gol atabilen bir takımın taraftarını da, hocasını da, oyuncusunu da memnun etmez. Trabzonspor, geçen sezonlardan kalan kötü bir yükü sırtında taşıyor olsa gerek. Sahada yapılan bütün iyi işler, sonuca odaklı olarak değerlendiriliyor ve 'Bu sene de bir şey olmayacak' algısıyla bütünleşiyor. Geçen sezon ligin bu döneminde liderlik koltuğunun civarında olan takım, mayıs ayında fenalardaydı. Şimdi o kadar iyi de değil ve sonunun ne olacağı bir korku unsuru olarak zihinlerde geziyor. Haksız sayılmazlar. Fakat yine de bu Akhisar maçını ayrı bir yere koymak lazım.

Kaleci Fatih Öztürk, 10 kurtarışla şimdiden sezonu rekorunu eline geçirdi. Fatih, eski bir Trabzonsporlu. Onu Trabzonspor günlerinde sahada çok göremedik. En iyi hatırladığımız yer; Vahid Halilhodzic'in 'Bana teklifler geliyor' diyerek telefonunu gösterdiği basın toplantısındaki yan koltuktu. Odada ilginç bir şeyler olduğunu seziyordu, biz de mimiklerinden anlıyorduk. Çünkü Fransa doğumluydu ve hocanın konuşmasını anında anlıyordu. Onun dışında ise sahada pek kendisini göremedik. Fransa'da gelişen biri için Trabzon oldukça çılgın bir yerdi herhalde. Sessiz sedasız şekilde takımdan ayrıldı. Akhisar'da da çok iyi maçlar çıkardı ama Trabzonspor'a karşı oynadığı 90 dakika onun en çok öne çıktığı an oldu.

Konu dağılıyor, Fatih de değil konumuz. Trabzonspor, Akhisar maçında çok etkili bir futbol oynadı. Top kaleye girmedi. 28 şut çekti Trabzonspor. 11 tanesi kaleyi buldu, fakat bir tanesi dahi içeri girmedi. Hatta Aytaç'ın kırmızı kart görmesinden sonra kalesinde golü görüp yenilebilirdi de... Futbol böyle bir oyun. Trabzonspor'un önceki maçlarından da benzer durumlar vardı. Karşılaşmalar 0-0 gidene kadar Trabzonspor iyi bir oyun ortaya koyuyor, pozisyona giriyor. Fakat gol yediği andan sonra maçı çevirmek bir yana, daha da dağılıyor. Karabükspor deplasmanında 4'e, Alanyaspor deplasmanında 3'e giden skorların nedeni biraz da bu. Yenilgiyi çevirmek için gayret eden bir oyuncu grubu yok. Takım olamadılar. Bunu hücumda da görüyoruz. Ne kadar etkili olsalar da hücum planları herhangi bir oyuncunun topu alıp kafasına göre gitmesine bağlı. Nasıl düzeleceği kısmı bir muamma. Fakat futbolu halı saha düzeyinde oynayanların bile bildiği bir şey vardır, gol atarsanız devamı gelir, kaçırırsanız bir sonraki kolay pozisyon da zora girer. 

Bu aralar Trabzonspor eleştirileri baya revaçta. Sonuçlar tek gerçektir ve iki üç istatistikle ortamı toz pembeye çevirmek hayalcilik olur. Fakat sahadaki oyunun da sanıldığı kadar kötü olmadığını söylemek lazım. Bu hafta Galatasaray deplasmanından alacakları bir galibiyet şaşırtmaz. Fakat işin kötü yanı zorlu bir fikstüre de giriyorlar; iki hafta sonra da Beşiktaş deplasmanları var. Kaçan goller, Ersun Yanal'ın süresini kısaltabilir.

Perşembe, Kasım 12

Çocukluk




Arafilboyu, limanın üst kısmı, Boztepe'nin altıdır. Sotka’da fuar vardı. Ben orada büyüdüm. Şimdi oradan yol geçiyor. Hem de iki yol birden. O yollar denizdi eskiden. Kumsal vardı, artık yok. Biz orada oynardık. Evimiz kilisenin yanındaydı. İki kızkardeşten kalma Rum eviydi. Şimdi yıkıldı. Midye yerdik, denize girerdik, öyle büyüdük... Fakir bir aileydik ama mahallede zenginler de vardı. Gelir bizde kalırlardı. Kapılar açıktı o zaman. Hafta sonları biz Görele’ye, Tirebolu’ya pikniğe giderdik. Aileler, anneler, babalar, kızlar... Deplasmana gitmek gibi bir şeydi aslında. Tanıdıklar vardı oralarda, ‘’Geliyoruz, sizde kalacağız top oynayacağız’ diyorduk. Farklı bir dünya vardı. Şimdi yok bunlar.

15 yaşında lisansım çıktı. Küçük bir kaleciydim. Kendi grubumda forvetim ama büyüklerin yanında kaleye geçiyorum. İkisinin de bakışı farklı. Hayata bakışın da değişiyor; büyüklerle ilişkin farklı, gençlerle farklı. Yönetenle ve yönetilenle ilişkilerini geliştiriyorsun. Kaba da olsa bir şeyler öğreniyorsun. 


Amatör takımdaydım, 50 lira prim verdiler. Ben de gidip babama verdim. O günden sonra eve para veren kişiydim artık. Aile reisi gibi oldum. Mahalle arasında takım yapan da bendim. O nedenle liderlik kendiliğinden geldi, takım kaptanı oldum. Sorumluluk alınca öne çıkıyorsun. Öne çıkınca da kendine göre hayat çiziyorsun. Bunu okulu yok ama hayatın kendisi sana dersler veriyor. Futbolun bana en büyük katkısı bu oldu. Yoksa oynuyorsun, zaman geçirip, enerjini atıyorsun.


Şenol Güneş 

Pazar, Kasım 1

Dünya Lideri ve Verilmeyen Penaltı



Aynı anda hem geleceği hem geçmişi düşündü. Bir çarşamba akşamıydı ve çalışma odasında yalnız kalmıştı. Uzun zamandır bu kadar sakin bir ortamı bulamamıştı. Eskiden olsa bu sakinliği bulduğu için mutlu olur, Allah'a şükrederdi. Öyle akşamlarda huzur içinde uyurdu. Fakat şimdilerde o huzuru düşünecek durumda bile değildi. Dört gün sonra hayatının en önemli günlerinden biri yaşanacak. Bütün hayatını, bağlı olduğu siyasi hareket üzerine kurmuştu. Uzun uğraşlar sonunda ülkenin başına geçmişti. Gençlik yıllarında yaptığı ateşli konuşmalardan beri bu günleri hayal etmişti. Kolay olmadığını hatırladı. Basamakları tek tek basarak yukarıya çıkmıştı, hatta bazen düşmüş ama ayağa kalkmasını bilmişti. Sonunda istediği yerdeydi. En yukarıda. Fakat artık azımsanmayacak kadar düşmanı da vardı. Onu sevenler ve sevmeyenler üzerine ülke ikiye bölüneli yıllar oldu. Bazen çok sinirleniyordu ama bugün öyle günlerden biri olmayacaktı. Zaten sağlığı da iyi değildi. Aslında tüm bunları düşünüce terlediğini de hissetti.

Çok şeyi bir daha düşündü. ama en çok geçmişini düşündü. Neler yaşadığını... Kasımpaşa'da geçen günler. Beyoğlu'na ilk çıkışlar. Toprak sahalarda top oynadığı yıllar. Sonrasında siyasi hareket içinde kendine yer bulmalar. İlk nutuklar, ilk hitaplar. Teşkilatlar, dönemin önemli figürleriyle tanışmalar. Buraya uzun bir yoldan gelmişti. Hapis bile yatmıştı. Kolay bir süreç yaşamamıştı. Geç bulduğu kudreti ve gücü yavaş yavaş kaybettiğini söyleyenler vardı. O buna inanmıyordu fakat aklının bir köşesinde yer edinmişti. O nedenle dört gün sonraki seçim onun için çok önemliydi.

Bu yüzden son dönemde çok daha fazla çalıştı. Meydanlarda, kameralar karşısında, masa başında, kapalı kapılar ardında. Yüzlerce plan yapıldı, yüzlerce analiz yapıldı. Yüzlerce insanla bir araya gelerek stratejiler şekillendirdi. Ülkenin gözü o pazar gününde olacak. Sadece ülkenin de değil, Avrupa hatta dünyanın büyük kısmı bile merakla bekliyor. Bunun bilincinde olduğu için stresi, heyecanı her geçen gün daha çok artıyordu. Boş geçirecek bir dakikası bile yoktu ama şu an içinde bulunduğu sessizlik ve sakinlik ona yeni bir güç aşılayabilirdi.

Derken odasına üç tane takım elbiseli adam girdi. Onun görev adamları... Dışarıyla bağlantıları. Onları görünce hemen morali bozuldu. Yine bir şey olmuştu! Yoksa bunlar böyle, bu saatte kolay kolay içeri girmezdi. Gerçi son yılları düşününce bu tip sahneleri çok defa yaşamıştı. Bu sakinliği bozacak bir olay yaşanmıştı ama acaba neydi? Yine bir bomba patlamış olabilir mi? 'Patlasa haberimiz olurdu' diye geçirdi içinden. Dolar mı yükseldi yoksa? Saat gece yarısına yaklaştı, bu da olamaz. Suriye? Daha yeni konuştuk o meseleyi. Oğlan mı acaba bir şeyler yaptı? Belki de eski ortaklar, yeni düşmanlar bir kontra atak yaptı. Bütün akşamı uğraştıracak o konuyu, o sorunu sormaya çekindi. Ne kadar çok sessiz kalırsa, o sessizlik o kadar uzardı. 5 saniye ve 15 saniye. Hepsi kâr. Stresli seçimin öncesinde ne kadar az gerilirse  o kadar iyiydi.

Sessizliği üç takım elbiselinin ortada duranı bozdu. Bir adım öne çıktı ve;

- ''Büyüğüm, Trabzon'dan aradılar'' dedi.

Bir an doğruldu. Hiç beklemediği bir şeydi ve genelde hiç beklemediği şeyler tadını kaçırırdı. 'Devam et' manasına gelen bir el hareketi yaptı.

- Trabzonspor'un maçı vardı bu akşam. Hakemler Trabzonspor'un penaltısını vermemiş. İbrahim Bey de hakemleri soyunma odasına kitlemiş. Bırakmıyormuş. Size haber vermemiz istendi.

Hiç bir şey demedi. Elini alnına götürdü.. Gözlerini kapadı. Normalde sinirlenebilirdi ama içinde bulunduğu stres onu engellemiş olsa gerek. Derin bir nefes almakla yetindi. Son bir haftadır konuştuğu, düşündüğü her şeyi bir daha aklına getirdi. Film şeridi gibi... Olabilecek en kötü senaryoları kısa kısa hatırladı. Bir gün İstanbul'da evine giderken arabasında dışardaki bir duvar yazısını görmüştü, 'Yargılanacaksınız'. Aklına bir kez daha o geldi. Hayatındaki en önemli sorunları düşündü sırayla.

Bir sürü derdi vardı ve bu dertlerin çözümü için en kritik bir haftaya girmişti. Trabzonspor'un penaltısının bu konularla hiç ilgisi olmamalıydı. Fakat Trabzonspor'un penaltısı verilmediği için kendisine telefon gelmişti. Bir yerde hata yaptığını fark eder gibi oldu ama bunu düşünmek için artık çok geç olduğunu biliyordu.

 Telefonu istedi...

Pazar, Eylül 13

Büyük Topçu


Şota arada idmanlarda gaza gelip topla şov yapıyor. Geçen idmanda yine yaptı. Omuzuyla falan top sektiriyor. Arada direkt çift kalelere falan giriyor. Ama biraz arka planda kalıyor. Oyuna çok girmiyor. Maç, futbolcuların maçı diye düşünüyor herhalde, rol çalmakistemiyor. Fakat istese fena oynar, maçın da yıldızı olur.

Gürcü ve komik diye ve biraz da eskide kaldı diye bu adama çok değer verilmiyor sanki. Daha doğrusu başka konulardan övülüyor. Oysa adam baya baya topçuydu. Buralarda oynadığı zaman muhteşemdi ve henüz 23-24 yaşlarındaydı. Biz de 10-11'dik. Keşke bizim gözümüz daha net açıldığı zamanlara denk gelseydi de öyle izleseydik. Gerçi çocuklar, futbolcunun maharetini daha net anlar ve çözer. Şimdi izlesek, savunmaya yardım etmiyor, bloklar arasında bağlantıda yetersiz, topsuz oyunda kısıtlı, koşu mesafesi falan düşük derdik. Öyle miydi onu bile bilmiyorum zaten. Hatırladığım tek şey; adam iyiydi ve izlemesi çok keyfilydi.

Şu fotoğrafta hocaya dikiz yapan futbolcular; Marko Marin ve Özer. Belki de takımın en teknik elemanları. Fakat hayranlık besledikleri gözlerinden belli. 

Cumartesi, Nisan 4

Salih Durmuş!



Böyle şeyleri nasıl ıskalıyoruz... Bu oyundan kopuyoruz demek ki... Fotoğraf Trabzonspor'un Napoli deplasmanından. Formalite niteliğinde olsa da sonuçta San Paolo Stadı'na çıkıyorsun. Maradona'nın arsası... Kaptan Bosingwa, maç öncesi takım arkadaşlarını toparladı. Takım poz vermeye geldi, dizildi, foto-muhabirler fotoğraflarını çekti. Fakat bir kişi eksikti. Saih Dursun geciktiği için karede yer alamadı. Seneler sonra "Ben San Paolo Stadı'nda ilk 11 oynadım" dediğinde gösterebileceği en büyük kanıtta yer bulamadı. Gerçi kim takar bu romantizim, artık teknoloji ilerledi ve onlarca fotoğraf ve video var maça dair.

Cumartesi, Şubat 7

Türk Futbolu


Ben bu fotoğrafı ilk defa görüyorum. Keşke daha iyi halini bulsaydım, çünkü efsane bir fotoğraf. Üzerine kitap yazılır. Veya Türk futbolu hakkında yazılmış bir kitabın arka sayfasındaki son fotoğraf olur. Ayna gibi. Bazen analiz yapan insanlar derler ya "Ben bir fotoğraf çektim" diye, işte o fotoğraf bu aslında. Sahaya inen başkan, ona bakan teknik direktör.

Şimdi denilecek ki, spor yapan başkanın nesi kötü... Zaten kötü bir durum da yok. Ama efsane işte. Şu bakışlar, vücut dilleri, olayın kendisi... Her şeyiyle muazzam...