ibb etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ibb etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Mart 14

Kurallara Bağlılık

Tek tek pozisyon tartışmayı seven biri değilim. Zaten yine bir pozisyonu tartışıp değerlendirme yapmak istemiyorum. Bir felsefeden bahsetmek gerek. Ve bunun için iyi bir örnek var elimizde.

Adnan Januzaj'ın Gedson'a yaptığı hareketi görmüşsünüzdür. Hatta daha doğrusu Gedson'a bir hareket yapmıyor. Ayağı kayıyor ve o hareket Gedson'u buluyor. Kırmızı kart olmalı mı olmamalı mı? Kural ne diyor?

Hepsi çetrefilli sorular. Kuralın ne dediğine kitaptan bakarsak kırmızı kartın çıkarılması hiç abes değil. Üstelik bu tip pozisyonu VAR'dan izleyen bir hakemin dönüp devam etmesi, hele son aylarda Türkiye'de yaşananları düşününce, hiç kolay değil. Haliyle bu bir Mete Kalkavan eleştirisi de değil.

Fakat yine de bir soru var aklımızda; bu oyunda gerçekten kurallara sadık kalmak zorunda mıyız? Ya da kurallar gerçekten bu kadar keskin mi?

Hepimizin bildiği ve sık sık dillendirdiği gibi, "hakem yorumu" diye bir olgu var. Bu olgu, birçok sporda futboldaki kadar güçlü yer kaplamıyor. Oysa futbolda kesin çizgilerle tasvir edilmiş kurallar çok azdır. Ofsayt gibi geometrik kurallar veya maça nasıl başlanacağına dair ritüeller kesinleştirilmiştir ama fauller ise gri bölgede yer alır. Yani hakeme yorum yapma alanı bırakılmıştır. Çok geniş bir alandır bu...

Son yıllarda hem dünya hem de Türkiye futbolunda 'adalet' vurgusu çok yapılıyor. Yanlış anlaşılmayı göze alarak buna karşı çıkacağım. Gerçekten de oyunun önceliği adalet ve kurallar mı?

Dünya çapında adalet vurgusunun bu kadar ortaya çıkmasının nedeni bana göre genç kuşağın bu oyunu konsollar üzerinden öğrenmesi ve sevmesi. Haliyle kuralların bir mekanizmaya yüklenmesini (ona en yakın gerçekliği) ve her oyunda kuralların aynı şekilde uygulanmasını talep ediyorlar. Bundan bizim gençlerimiz de muaf değil. Onlar da benzer şekilde oyunu sevdiler.

Fakat Türkiye'de ekstra olarak bir adalet açlığı var. Bu açlık toplumsal hayatın her alanını etkiliyor. Haliyle trafikte bile en ufak konuya dahi 'adalet' üzerinden bakmamızı sağlıyor. Yani kurallara o kadar uymayan insan var ki ve bunlar cezasız kalıyor ki; yolda yavru kediyi gördüğü için sağ şeritte durup yolu kapatan adama kızıyoruz.

Futbolda da benzer durumlar söz konusu. Trafik tabi ki tamamen kurallarla çevrilmiş bir alan. En ufak bir ihlal bir domino taşı etkisi yaratabilir. Oysa futbolda durum daha farklı. Onun doğası başka. Onun önceliği adaleti sağlamak değil, oyunu devam ettirebilmek. Hatta oyunu eşit şekilde devam ettirebilmek bile diyebiliriz ve buradaki 'eşitlik' kavramını da adaletten ayırabiliriz. Hatta adaletten çok rekabete yakınlaştırabiliriz. Zira bizim için önemli olan adalet değil, rekabet...

Çok geniş konu. Biz kısa kesmek zorundayız. O nedenle bu pozisyon iyi bir örnek. Onun üzerinden devam edelim.

Aslında hakemin varlığı; bir tarafın diğer tarafı sistemli bir şekilde ezmesinin önüne geçmek için oyuna eklenmiş. Mahalle maçlarını düşünelim. Bıçkın mahallenin çocukları, daha naif çocuklara istediklerini hükmettirirdi. Kurallar esnerdi. Zira aksi halde, yani en ufak bir çıkışmada, dayak yeme tehlikesi mevcuttu. Futbolun ilk zamanları da bundan farklı değildi. Kavgalar çıkıyor, maçlar tamamlanmıyordu. Çözülemeyen meseleler maçın oynanmasını engelliyordu. Bir pozisyona biri faul diyor, diğeri faul değil diyor. Aslında ikisi de haklı olabilir. Pozisyon çetrefilli olabilir. Hakem de işte tam burada devreye giriyor. Onun en doğru kararı vermesi tabi ki önemli ama 22 kişinin anlaşamadığı, hatta herhangi bir "adamın faul diyor" sözünün bile duyulmadığı pozisyonda hakem nasıl "doğru" karar verecek ki... Doğrusu hangisi? Kural kitabı bu noktada ne kadar yardımcı olacak.

İşte o yüzden hakemden istenen kitabın sayfaları karıştırıp doğruyu bulması değil, en hızlı kararı vermesi ve maçın devamını sağlaması.

"Abi sen gel maçı yönet. Bu oyundan anlıyorsun zaten. Biz anlaşamıyoruz. Sen gel böyle anlarda bir karar ver, biz de sana saygı duyalım ve devam edelim. En azından maç devam etsin..."

Hakemin oyuna girişi böyleydi. Tabi ki, aradan 150 sene geçti. Futbol değişti, dünya değişti. Fakat yine de bu ruha biraz olsun sahip çıkmak gerekir.

Net konuşalım. Bazı pozisyonlar bazı maçlarda faul olabilirken, aynı pozisyonlar başka maçlarda faul olmayabilir. Bu da hiç adaletsiz bir durum oluşturmaz. Zira her maçın kendine has bir atmosferi ve kendine ait bir doğrusu vardır. Bazı maçlar sert geçer, bir pozisyon faul olmaz. Bazıları yumuşak geçer ve o diğer maçtaki sertlik oyunu baltalar.

Bazı pozisyonlar kitaba göre kırmızı kart olabilir ama kitabın anlattığı pozisyon gerçekleştiğinde kırmızı kart çıkmak zorunda değildir. Önemli olan maçın, oyunun kendisidir. O yüzden verilecek kararın, oyuna ve oyunun rekabetçi yapısına ne kadar zarar vereceği düşünülmelidir.

Bu pozisyonda da benzer durum söz konusu. Kırmızı kart mı? Olabilir. Çıkmalı mı? Hayır. Oyuncunun ayağı kaymış. Maç boyunca agresif bir görüntü çizmemiş. Üstelik takımı da 1-0 mağlup. Oyundan atıldığı anda maç 30. dakikada sona erecek. Bir formaliteye dönecek. Oyunu bu kadar değersizleştirmeye gerek var mı?

Pozisyon ilk gerçekleştiğinde Gedson yerde kıvranırken bile Beşiktaşlı oyuncuların bir kart talebi yoktu. Mete Kalkavan VAR'a giderken pozisyon henüz ekrana gelmeden "Hangi pozisyon için gidiyor" diye sorduk birbirimize. Yani saha içindeki vicdanın kırmızı kart talebi yoktu. Tartışmalı bir pozisyon da değildi. O eski çağlara dönersek, aynı pozisyon o yıllarda yaşansaydı, sahadaki oyuncular kendi aralarında maça devam eder, kimse de "Bu adam atılsın" demezdi. Zaten o dönem kırmızı kart yoktu ama olsun. Derdimin anlaşıldığını düşünüyorum.

Adnan Januzaj 30. dakikada kırmızı kart gördü. Geri kalan 60 dakikayı zor izledim. Keyifle ekran başına oturduğum maç, beni hayal kırklığına uğrattı. Oysa ilk yarım saat fena gitmemişti.

Adalet toplumsal hayatın birçok alanında çok önemli. Tabi ki futbolda da belli, bir seviyede korunması gerekiyor. Fakat öncelik oyunun ve rekabetin devam etmesi olmalı. Ayağı kayarak düşen bir oyuncunun istemsiz hareketini görmezden gelmek ayıp, sahtekarlık, adaletsizlik değil. Tam tersi oyunun akışına saygıdır... İyi bir maç izlemek için; oyuna ve rakibine saygısızlık etmeyen her oyunun sahada kalmasını sağlamak gerekir diye düşünüyorum.

Cuma, Mart 3

Başlama Vuruşu

Geçen haftanın ertelenen maçlarını saymazsak, lig bu hafta yeniden başlıyor.

Açıkçası henüz lige konsantre olamadım. Geçen hafta maçları açtım ama hakkını vererek izlediğim söylenemez. Hem erteleme maçları olması bir formalite hissiyatı doğurdu hem de saha içinden çok istifa seslerine odaklandık.

Bize cuma akşamı 20:00 de başlayacak bir hafta başlangıcı ve o ilk maçı izlemek için haklı bir neden lazımdı. Yani güçlü bir hikaye...

Fikstür ilk açıklandığında Alanyaspor - Başakşehir karşılaşması bize bunu pek vadetmiyordu. Yani iki takımın oyunu ve kafaya oynamaya çalışması belki bir nebze ama yine de yeterli değildi.

Fakat hazırlık maçında Galatasaray'a yenilince istifa eden Farioli'nin ardından (bu istifanın zamanlaması da sanki biraz yersizdi) Ersun Yanal göreve gelince işler değişti.

Bu akşam Ersun Yanal ile Emre Belezoğlu karşı karşıya gelecek. Müthiş kapışma..

Gerçi cuma akşamı bu maçı mı izlerim yoksa eşimle evden çıkıp kaliteli zaman mı geçiririm onu da bilmiyorum.

Yine de lige bir yerden başlamak lazım... İzlenmese bile beş dakikada bir Maçkolik'ten skoruna ve en çok da maç sonu açıklamalarına bakılır.

Translation results

Transla

Pazartesi, Temmuz 25

Kaleci Lazım


Zorlasak her takımdan böyle bir 11 çıkar belki... Büyüklerden kesin çıkar da Anadolu'dan çıkar mı?

Fakat Başakşehir'den çıkıyor işte. Üstelik sadece son beş yıl içinde... Viscalar, Cengizler falan girmiyor buraya. Çünkü bu kadroda önemli olan, kariyeriyle takıma gelenler. Yaşı biraz büyük olan abiler. Üstelik Mevlütler, Elialar, Gökhan İnlerler zorlayamadı bile ilk 11'i...

Fakat her şeye rağmen; bir kaleci bulamadılar. İyi ki de bulamadılar, milli takıma iki kaleci yolladılar.

Cumartesi, Aralık 11

Liderler

Başlık ve fotoğraf biraz sarı-kırmızı kokabilir ama yazımızda Galatasaray'dan bahsetmeyeceğiz, sadece biraz hafıza tazeleyeceğiz. Galatasaray'ın Avrupa Ligi'nde yakaladığı liderliğin benzerini başaran Türk takımlarını anacağız.

Şampiyonlar Ligi karnemiz liderlik konusunda biraz verimsiz. 2017-18'deki Beşiktaş'ın namağlup liderliği, nadide bir parça olarak duvarda asılı. Fakat Avrupa Ligi öyle değil. Süper Lig takımları (altı takım) tam 10 kez gruplarını lider olarak bitirdiler.

Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor'un bunu başarması şaşırtıcı değil. Fakat listede Osmanlıspor ve Başakşehir de var.

En çok puanı toplayarak lider olan takım Fenerbahçe. Bunu da ilk liderliğinde başardı. 2009-10 sezonunda sarı-laciverli takım, altı maçta 15 puan topladı. Aynı sezonun sonunda Süper Lig şampiyonluğunu bir kez daha son maçta kaçıracak Christoph Daum, aslında fena olmayan bir Avrupa sezonu geçirmişti.

Gerçi gruptaki takımlar birçok kişi için kolay gözüküyordu. Fakat ilk maçta Twente'ye Kadıköy'de yenilince kazan kaynamaya başladı. Sonrasında ise beş galibiyet geldi. Bu sezonun yıldızı FC Sheriff ve S.Bükreş ikişer kez alt edildi. Twente'den de rövanş alındı. Tıpkı bu sezonki Galatasaray gibi, altı maçın dördünde gol yemedi Fenerbahçe. Ayrıca o dört maçın tamamını da 1-0'lık skorla kazandı.

Türkiye açısından güzel bir dönemdi, zira aynı sezonda Galatasaray da kendi grubunu lider bitirmişti. Frank Rijkaard önderliğindeki sarı-kırmızılılar, Panathinaikos, Dinamo Bükreş ve S.Graz'dan oluşan grubu 13 puan toplayarak geçti. Galatasaray, son maçta S.Graz'ı yenseydi Fenerbahçe'nin 15 puanlık rekorunu, 16'ya çıkartarak elinde bulunduracaktı. 

O dönemde blogu takip edenler, gruptaki bazı maçları yerinden izlediğimizi hatırlayacaktır. Son 32'de Galatasaray, Arda Turan'ın santrfor çıktığı maçta Simao, rahmetli Reyes, Servet'in sakatladığı Agüero ve Forlan gibi oyunculara sahip A.Madrid'e yenilerek elendi.

Fenerbahçe ise Emre Belözoğlu'nun muhteşem oynadığı maçta Lille ile 1-1 berabere kalarak aynı turda, aynı günde kupaya veda etti. Hazard, Aubameyang, Gervinho gibi oyunculara sahip Lille'e son anlarda turu getiren golü stoper Adil Rami atmış, o da daha sonra Fenerbahçe'ye gelmişti ama konumuz bu değil.

Liderlerimizden devam edelim. İki sezon sonra zirve Beşiktaş'ın oldu. Stoke, Dinamo Kiev ve Maccabi Tel Avivli grubu en çok Quaresma'nın muhteşem golü ile hatırlıyorum. Liderliği getiren maç ise Dolmabahçe'de oynandı. Beşiktaş 1-0 geriye düştüğü Stoke maçında zor anlar yaşadı. Fakat ikinci yarıda Matt Upson kırmızı kart görünce ve ardından penaltı ile skor 1-1'e gelince, Carvalhal'ın öğrencileri için yol açıldı. Devamında Braga'yı eleyen Beşiktaş, son 16'da  iki maçta altı gol yiyerek (kalede Cenk Gönen) Atletico'ya elendi.

Aykut Kocaman'ın Fenerbahçe'yi yarı finale taşıdığı efsane sezonda grubu lider bitirmesi şaşırtıcı değildi. Fakat grup da zordu. Kadıköy'de 2-2'lik Marsilya beraberliğ ile başlayan serüven Alex, Valbuena ve Aykut Kocaman'ı bir araya getirmişti. Bir sonraki maçta rakip Mönchengladbach'tı. Alex artık Fenerbahçe'de değildi, ben de Uğur Ozan Sulak ile Galatasaray ile Fenerbahçe arasında oynanan basketbol maçını izlemek için İzmir'e gitmiştim. O akşam Almanya'da 4-2 kazanan sarı-lacivertliler, grubu 13 puanla lider bitmiş ve Mayıs ayına kadar turnuvanın içinde kalmıştı.

Bir sonraki sezon Mustafa Reşit Akçay, Trabzonspor'u grup lideri yapmıştı ama bir sonraki eleme maçında takımın başında Hami Mandıralı vardı.  Bordo-mavili takım Lazio, Apollon ve Legia Varşovalı grupta 14 puan topladı. Fenerbahçe'nin 15 puanından sonraki en yüksek rakam. Üstelik hiç bir rakibine de yenilmedi. Hatta ilginçtir, yine grubun liderlik maçında temsilcimiz Roma'da Lazio ile karşılaştı ve maç 0-0 bitince liderliği eline geçirdi. 

Fakat ligdeki istikrarsız sonuçlar Akçay'ın biletinin kesilmesine neden oldu. Galatasaray, o günlerde Şampiyonlar Ligi gruplarında Juventus'a "Arriverdeci" demişti. O sürecin devamında Trabzonspor'un rakibi, yukarıdan elenen Juventus oldu. İki maç da 2-0 sona erdi ve Trabzonspor'un macerası sona erdi.

2014-15'e geliyoruz. Yine yenilgisiz bir liderimiz var. Bu sefer Beşiktaş... Slaven Bilic'i Premier Lig'e taşıyan sezona siyah-beyazlılar, başa baş oynadıkları Arsenal maçlarıyla başladı. Fakat ön eleme maçlarında Şampiyonlar Ligi bileti gelmedi. Sonra Feyenoord'u eleyerek kendini Avrupa Ligi gruplarına attı. Orada Asteras, Tottenham ve Partizan'ı eledi. Liderlik maçında Tottenham'ı konuk ettiklerinde, ben bir pizzacıda çalışıyordum. Pochettino'nun takımı, Cenk Tosun'un golüne engel olamayarak evine ikinci olarak döndü. 

Çok sevdiğim dayımın vefat ettiği Şubat ayında Liverpool'u eleyen Beşiktaş, Mart ayında Bolingoli Mbombo'nun yıldızlaştığı maçta C.Brugge'a elendi.

2016-17 sezonunda Fenerbahçe, üçüncü kez gruptan lider çıktı. Vitor Pereira ile sezona giren sarı-lacivertliler, Şampiyonlar Ligi'nde Monaco'ya elenmenin faturasını Portekizli teknik direktörü çıkardı ve yola Dirk Advocaat ile devam etti. Monaco, o sezon Şampiyonlar Ligi yarı finaline yürürken, Fenerbahçe de Zorya, Manchester United, Feyenoord'lu grubu 13 puanla noktaladı. Bir sonraki turda Krasnodar'a, bu sezon Lokomotif formasıyla Galatasaray'a rakip olan Smolov'un golüyle elendi.

O sezonun tek lideri Fenerbahçe değildi. Mustafa Reşit Akçay bir kez daha sahneye çıktı ve Avrupa Ligi gruplarında iki kez liderlik yaşayan tek Türk hoca oldu. Akçay, Osmanlıspor'u Villarreal, Zurich ve S.Bükreşli gruptan 10 puanla lider çıkardı. Badou Ndiaye, Aminu Umar, Raul Rusescu, Pierre Webo, Tiago Pintolu takım, grup sonrası ilk turda Olympiakos'a elendi.

Son olarak Başakşehir... Okan Buruk, takımdaki ilk sezonunda Avrupa Ligi'ne kötü başlamıştı. Roma'ya 4-0 yenilen ve Mönchengladbach ile 1-1 berabere kalan Başakşehir için pek umutlu bir gelecek gözükmüyordu. Fakat geri kalan dört maçta (grubun diğer takımı Wolfsberger) üç galibiyet alınca ufak çaplı bir mucizeye imza attı. Almanya'daki son maçta Marco Rose'nin takımını İrfan Can ve son dakikada Crivelli'nin golleriyle yenerek liderlik koltuğuna oturdu. Bir sonraki turda da Sporting'i elemeyi başardı.  Ardından da Kopenhag'i İstanbul'da 1-0 yendi. Fakat devamında araya pandemi girdi. Başakşehir, beş ay sonraki rövanşı 3-0 kaybedince yola devam edemedi.

12 yıl, 10 farklı takım. Unutulmaz maçlar, unutulmaz goller, acı-tatlı hatıralar. Liderlik bahane. Ortak bir nokta bulup geçmişe bakmak ve zaman geçirmek güzel oldu sadece...

Pazartesi, Şubat 17

Sporting - Başakşehir Eşleşmesine Doğru


Yaklaşık iki ay önce Başakşehir, Sporting ile eşleştiğinde durumlar biraz farklıydı. En azından Sporting için...

Okan Buruk yönetimindeki Başakşehir, sevabıyla günahıyla beklentileri sahaya yansıtmaya devam ediyor. Ne oynadığını görebiliyor, ne yapabileceğini tahmin edebiliyoruz. Bazen kötü günlerinde oluyorlar (Beşiktaş maçı gibi) ama yine de şaşırtmıyorlar. Fakat Sporting için aynı durum geçerli değil. Adeta istikrarsızlığın görsel bir sunumu gibiler.

Portekiz'in köklü kulübü bu sezon Avrupa Ligi gruplarına fena performans sergilemedi. En azından kendi evlerinde üç galibiyetle turun kapısını araladılar. Fakat ligde işler o kadar iyi gitmiyor. Lider Benfica'nın 19 puan gerisindeler. Daha ligin yarısı yeni geçilmişken bu kadar fark yemek sık rastlanan bir durum değil. Tabi Benfica'nın kusursuza yakın performansı da önemli bir detay ama yine de Sporting'in oynadığı 20 maçın dokuzunda puan kaybetmiş olması da kolay kolay açıklanamaz.

En azından ligde, iç saha avantajlarını olması gerektiği kadar kullanamadılar. İlk altı sıra içindeki beş rakiplerinin dördüne yenildiler. Sadece Braga'yı mağlup edebildiler ki, onlara da deplasmanda boyun eğdiler. Bunun sebebi ne? En başta evlere şenlik savunmaları...

Sporting'in savunma hattı çok fazla açık veriyor. Hatta bazen açık vermesine gerek kalmadan, bireysel hatalardan rakiplerine goller hediye ediyorlar. Mesela Sebastian Coates sezonun ilk yarısını facia bir şekilde geçirdi. Kırmızı kartlar, kendi kalesine attığı goller, yaptırdığı penaltılar... Buna rağmen eldeki en iyi isim o. Bir örnekle savımızı güçlendirelim. Savunmada zaman zaman şans bulan isimlerden biri, Süper Lig'den adeta alay edilerek yollanan Luis Neto. Sporting savunmasının düştüğü durumu özetlemek için yeterli olur. Gerçi Neto çok fazla şans bulamadı ama rotasyona girebiliyor. Neto'nun forma bulmasını sağlayan değişken ise sistem. Üçlü oynadıklarında kadroya, üçüncü stoper olarak girebiliyor. Dörtlüde ise genelde Coates'in yanında 36'lik Jeremy Mathieu forma giyiyor. Biri sakar biri yavaş iki oyuncu rakipler için nimet. Burada Neto ile üçleme yapılıyor. Fakat bu sefer de öne atılan beklerden hücum anlamında çok fazla verim alınamıyor. Kolombiyalı Borja, Arjantinli Acuna ve Makoedon Stefan Ristovski üçlüsü bu sezon sadece toplam bir asist yapabildi. 

Mesela bu konuda Başakşehir'in ne kadar başarılı olduğunu biliyoruz. Kendi beklerini oyuna katma ve rakip bekleri oyuna fazla dahil etmeme onların en büyük başarıları. Okan Buruk bu sezon beklere, Avcı dönemindeki kadar fazla yük bindirmiyor ama belki de bu sayede daha fazla verim alıyor. Clichy ve Caicara'nın dörder asisti var. Aynı zamanda Başakşehir savunmasının doğru yerleşim konusunda örnek bir takım olduğunu da düşününce oyunun bu kısmında temsilcimizin Sporting'e bir üstünlüğü var. En azından Coates'in ilk yarıdaki durumunda düşecek bir oyuncu yok. Kötü oynadıkları Beşiktaş maçında, savunmalarına güvenerek rakiplerine pozisyon vermediler ve bir tane iyi atak yaparak üç puan alabildiler. Avrupa arenasında savunmadaki doğru tutum, dengeli eşleşmelerde turun anahtarı olabilir.

Hücum kısmında işler, ara transfer dönemine kadar Sporting lehineydi. Başakşehir son yıllarda sonuna kadar geldiği ama bir türlü koparamadığı şampiyonluğun kaçışlarını, hücum hattının kısırlığına bağlamalı. Bir türlü takımın doğru işleyen hücum organizasyonlarını bitirecek doğru santrforu bulamadılar. Hatta bazen santrforsuz oynadılar. Geçen sene Robinho'dan çok şey beklediler. Bu sene ise o sorunu Enzo Crivelli biraz olsun çözdü.  Demba Ba da Beşiktaş'taki ilk döneminden sonra en iyi sezonunu geçiriyor. Üstelik Okan Buruk zaman zaman çift forvetle sahaya çıkarak hücum futbolu aşıklarının özlemini gidermeye çalışıyor. Gerçi bunun Başakşehir için çok işe yaradığını söyleyemeyiz. Hatta Sporting karşısında yeterli olmayabilir.

Neyse ki Sporting de sezonun ilk yarısında ayakta kalan tek oyuncusunu Manchester United'a gönderdi. Bruno Fernandes 27 resmi maçta 15 gol 10 asistlik performansının altından Ada'nın yolunu tuttu. O gittikten sonra skor yükünü çekecek kimse ortaya çıkmadı.

Geçen sezonun devre arasında 2.Lig'den transfer edilen ve gelir gelmez katkı sağlayan (14 maç 8 gol) Luis Phellype, bu sezona tutuk başladı. Ligde henüz altı gol atabildi. 2020'de golü yok. Sönük Ada macerasının ardından İberya'ya dönen Vietto, üretkenlik anlamında bir şeyler yapmaya çalışıyor. Fakat o da bir santrfor değil. Zaten Fernandes gidince; Phellype ile Vietto'yu saymazsak takımda dört gol atan isim yok! Üçer gol atanlar ise stoperler Coates ve Mathieu...

Başakşehir'de ise herkes skora katkı yapmaya çalışıyor. Crivelli ve Demba'dan bahsettik. Onlar dışında Visca, İrfan, Aleksic ve Gulbrandsen devreye girebiliyor. Kısacası Başakşehir'de sistem tıkır tıkır işliyor.

Eşleşmenin kaderini Sporting tarafı belirleyecek. Bu sezon işler halen rayına oturmadı. Bir ara sular durulmuştu ama o da çabuk bozuldu. Sezon içinde, hatta neredeyse başında teknik direktör değişikliğine gitmişlerdi. Şu anda takımı 43 yaşındaki (Okan Buruk'tan üç yaş küçük) Silas çalıştırıyor. Silas geçen sezon Belenenses ile iyi işler çıkarmış, takımını Avrupa potasına sokmuştu. Fakat bu ilk deneyiminin ardından Sporting gibi kaynayan bir kazana düşmesi biraz erken oldu gibi. Şu anda da hem oyuncuların verimini yükseltmekte başarılı olduğunu hem de bir sistem oturttuğunu söylemek zor. Başakşehir ise yetenek bakımından belki bir Portekiz takımının üstüne çıkamaz ama bahsettiğimiz iki alanda da rakibinin üstünde. Ve kıran kırana geçmesi beklenen bir Avrupa eşleşmesine en önemlisi o...

Avrupa Ligi'nin en zorlu gruplarından birinden çıktığını düşününce, Başakşehir'in hem Lizbon'dan galibiyetle hem de eşleşmenin sonundan turla dönmesi şaşırtıcı olmaz. Belki de Lizbon'da onları en çok rakip taraftar zorlayacak ve belki de İstanbul'da karşılık veremeyeceği tek alan orası olacak. Onun dışında tüm kozlar Başakşehir'den yana...

Cuma, Ağustos 2

Doğru Transfer Yanlış Takım


Bu yaz birçok dikkat çekici transfer yapıldı. Fakat benim en çok merak ettiğim Enzo Crivelli oldu. Fransız oyuncuyu geçen sezon Caen formasıyla sıkça izlemiştim. Fiziğiyle dikkat çekmemesi mümkün değil zaten. Kocaman bir adam. Bir o kadar da beceriksiz. Yermek için söylemiyorum. Tam tersine benim izlemeyi en sevdiğim hücum oyuncusu tiplemelerindendir. Çok güçlü ve çok sakar. Sezon boyunca 10 gol atamayacak tiplerden. Fakat sahaya her şeyini koyacak. Mücadeleden vazgeçmeyecek. Hiç durmadan didinecek. Sadece golü atarken zorlanacak.

Zaten Crivelli'nin gol sayıları ortada. 2015-16'da Bordeux formasıyla üç gol, 2016-17'de Bastia formasıyla 10 gol (en verimli sezonu), 2017-18'de Angers ve Caen ile üç gol, geçen sezon altı gol... 

Her izlediğimde de "Tam Süper Lig topçusu" dedim. Dört büyükler için yetersiz kalabilirdi, zira son vuruş beceriksizliğine tahammül edebilecek bir tribün bu ülkede yok. Fakat Anadolu'da rakibi bozma maksatlı takımlarda iş yapabilirdi. O ise tam ikisinin arasına geldi; Başakşehir'e...

Başakşehir büyük takım gibi zirveyi hedefliyor. Diğer yandan taraftar baskısı yok. Oynadığı oyun da çok baskılı değil. En azından geçen sezon öyleydi. O nedenle Crivelli'den nasıl faydalanacaklarını merak ediyorum. Abdullah Avcı kalsaydı, belki onu transfer etmezdi bile. Zira geçen sezon dört tane santrforunu kenarda tutup Robinho'yu en öne atmıştı. Crivelli ona fazlasıyla 'sert' gelirdi. Okan Buruk'un ise ne oynatacağını henüz kestiremiyorum. Rizespor'daki gibi bir hızlı hücum taktiği için Crivelli ağır kalır. Bir Muriç yaratır mı? Bilemiyorum.

Gerçekten merak ediyorum. Heveslendim. Başlık biraz aldatmacalı. Sorularımın hiçbir cevabı yok. Yanlış takım diyemem. "Bu transfer tutar" veya "tutmaz" tahminlerimi yapamam. Sadece onun için en uygun takım Başakşehir değildi. Yine de stoperlerle boğuşan, ayağından top almanın imkansız olduğu bir santrforu izlemek güzel olacak.

Çarşamba, Mayıs 10

Siyasi Kavga



Emre Belözoğlu ve Başakşehirli futbolcuların Rize'de çıkardığı kavga çok konuşuldu. Puan farkı ikiye indiğine göre konuşulmaya da devam edecek. Olan biten, verilen cezalar, kulüplerin tavırları; bambaşka konular. Fakat bu olayın; en azından başlangıç noktasının şampiyonluk mücadelesinden, PFDK cezalarından, spor sayfalarından daha farklı bir boyutu var.

Emre, vukuatlı adam. Antipatik gelmesi çok normal. Ama çoğu olayın çıkış noktasına genelde haklı olan taraf. Fakat olaylara verdiği tepkiler ve tepkilerinin karşılığı olarak al(ma)dığı cezalar, gündemi daha çok işgal ediyor. Normaldir de. Sonuçta bir spor organizasyonunda (aslında hayatın her alanında) bireyler haklı olsalar bile cezayı kendileri kesmemeli ve öfkelerini kontrol edebilmeli. Bunu yapamıyorlarsa da herkesle eşit cezaları almalı. Buraya kadar sıkıntımız yok ama yine de, toplumda son yıllarda yaşanan kaynama da düşünülünce; yaşanan son olayın normalden daha farklı olduğunu hissediyoruz.

Eğer yanlışımız yoksa, anlatılanlara göre; olay tamamen Emre'nin iki genç kız hayranıyla fotoğraf çektirmesinden doğuyor. Rizeli bir orta yaşlı, bu durumdan kendine bir ahlak bekçiliği görevi çıkarıyor. Hem Emre'ye küfrediyor, hem de İstanbul-Rize ayrımı yaparak "Burası İstanbul'a benzemez. Burada böyle fotoğraf çekemezsin" tarzında bir cümle ile tespitini koyuyor ortaya. Bunu duyan Emre çıldırıyor. Ondan sonra iş bir anda orada çekim yapan muhabir ile Başakşehir takımı arasında yaşanan bir kavgaya dönüşüyor. Konunun o karmaşaya nasıl geldiğini anlamakta ben de zorlanıyorum ama böyle anlık kavgalarda ipin ucunun nereye gideceği de belli olmaz. Olayın ikinci yarısı 10 gündür spor kamuoyunda tartışılıyor ama nedense ilk kısım görmezden gelindi. Oysa asıl tehlikeli olan taraf da burasıydı.

Bir futbolcunun iki kız hayranıyla fotoğraf çektirmesi ülkenin bazı şehirlerinde sıkıntılıymış. Üstelik o şehirlerde; bu "ahlaksız" işi yapan şehirlere de kötü gözle bakılıyormuş.

Zaten buna şaşıracak değiliz. Fakat oluşan siyasi atmosfer sayesinde güç alanlar, bu hastalıklı düşüncelerini çok rahat bir şekilde; üstelik küfür de ederek dışa vurabiliyor artık. Daha da kötüsü, futbolcu buna tepki gösterdiğinde, işin o kısmı es geçiliyor ve günün ikinci kavgasından dolayı kimin kaç maç ceza alacağı daha çok konuşuluyor.

İnsan, bu dönemde ve böyle olaylarda Emre'nin yanında olmak ister. Artık cehalete ve yaşam tarzına müdahaleye karşı konulan her duruş destek bulmalı. Fakat biliyoruz ki, Emre başka saflarda ve bugün onun tavrını haklı bulsak yarın zararını Emre'den çok biz çekeriz. 

Emre, toplumsal gerginliğin bu kadar üst düzeyde olmasının sebebi olan, yaşam tarzlarının her şehirde kinle bakılmaya başlanmasına neden olan oluşumlara, spor dünyasından en büyük desteği verenlerden biri. 

Bu işler böyledir. Daha çok korunmak, daha çok kollanmak için bazı güçlere yakın olursun. Sana fayda da sağlar. Uzun yıllar bunun faydasını görürsün. Oysa zaten işinde yeteneklisindir. Sadece yeteneğin öne çıktığı bir dünyada seni yanına kimse yaklaşamaz. Böyle desteklere ihtiyacın da yoktur. Ama yine de kendini sağlam kazığa bağlamak istersin. Ve o güç; zamanla bir felakete neden olurken senin olan bitenden haberin yoktur. 

Sonra bir gün; şampiyonluğa giderken, o gücün esiri olmuş bir kentte sana gayet normal bir davranışın yüzünden küfür edilir. Çünkü o normal davranış, oralarda anormaldir. Sen öfkenin esiri olup olayı kendin çözmeye çalışırsın. Fakat artık kartopu çığ olmuştur bir kere.

Başakşehir, durduk yere şampiyonluk yarışında kriz yaşadı. Oyuncuların son üç yılda oluşturduğu pozitif hava, bir maç çıkışında kayboldu. Sırf bir densiz yüzünden. Sırf bir olay yüzünden. Sırf yaratılan bu toplumsal kaynama yüzünden. 

Olay öyle bir açmazda ki; Başakşehir takımı Rize'de yaşanan bu olay yüzünden A Spor muhabiri ile kavga ediyor. Her ayrıntısı ayrı bir yazı konusu. İnsan sokağa çıktığında rahat olduğunu hissetse çıkıp "Etme bulma dünyası" diyebilirdi ama biliyoruz ki bu alev sadece orayı değil, yeri geldiğinde bizi de saracak. Etmesek de hepimiz payımıza düşen bir şeyleri bulacağız. Herkes Emre kadar şanslı olmayabilir ve buradan ceza almadan çıkamayabilir.


Cuma, Ocak 20

Sol



Başakşehir'i izlemek büyük zevk. Ligin en iyi takımı. Ne yaptığını bilenden daha fazlası; çünkü artık işin üretim aşamasındalar. Topu ayaklarına aldıktan sonra hücuma çıkışları mükemmel. 

Bu övgüleri pek sık göremiyoruz ama bundan sonra, ligin boyu kısaldıkça mecburen dillenecek. Yine de bu övgüleri şimdilik es geçelim; yeteri kadar yaptık. Bu hafta sadece tek bir anı öne çıkarmak istedim, çünkü izlerken keyif aldım. Herhalde 25 kez izlemişimdir.

Başakşehir'in 5 gol atarak kazandığı Kayserispor maçının  öne çıkan golü Cengiz'inki oldu. O da güzeldi ama kaleci Muammer'in bir hatası vardı. Fakat üçüncü golleri kusursuzdu.

Sırasıyla tek toplarla sahanın 90 metresini geçtiler ve golü attılar. Topa değenler; stoper Epureanu, arka orta saha Emre, ön orta saha Mossoro, kanat Edin Visca... Toplam süre 8 saniye. Kısaca tekrarlayalım; 90 metre, 8 saniye, 3 pas, 1 gol.

Muhteşem bir gol. Peki yazının başlığı neden sol. Çünkü ilk üç pas sol ayakla atıldı. Epureanu, Emre ve Mossoro'nun bilekleri oyunu öne taşıyor. Keşke Visca da golü soluyla atsaydı.

Cuma, Ocak 8

Hiç Çalışmadı



FourFourTwo'nun Aralık sayısında Mehmet Batdal röportajı var. Böyle röportajlar güzel oluyor. Özellikle Süper Lig topçularına dair bilmediğimiz şeyler çıkıyor. Ama oyuncuyu biraz tanımak ve satır aralarını okumak da gerekebilir.

Bu kısa röportajın büyük bir kısmı Galatasaray ile ilgiliydi. Batdal'ın Galatasaray günleri, yaşadıkları, sakatlıkları. Fakat bunların hepsi bir yana; asıl konumuz bunlar değil. Röportajın son sorusu futbol dışı. Cevap da öyle gibi. Ama belki de aynı cevapta 30 yaşındaki Mehmet Batdal'ın; yani kariyerine yeni Hakan Şükür olarak başlayan, yeni Zlatan diye devam eden ama sonrasında Süper Lig'de bile zor tutunan bir santrforun neden atılım yapamadığının cevabı da yatıyor olabilir. Ya da belki de sadece sayfada yer kalmadığı için ayrıntılı cevap kısa kalınca bizim önümüzde bu kadarı geldi ve biz de bunu anladık ama aslında iyi de denk geldi. Soru ve cevap şu:

Güzel yaptığın başka yemekler de var mı? Yemek tariflerini inceler misin?
Balık, et ya da salata yapabiliyorum. Arada bir de makarna. Bildiğimi yapıyorum. Kendimi hiç geliştirmeye çalışmadım.


Evet Mehmet Batdal, kendini hiç geliştirmeye çalışmadı. O sakatlıklarla, tercihlerle, planlarla, hayallerle geçen röporatjda; güzel bir son cümle...

Röportaj burada

Pazar, Kasım 23

Hangi Dizi



Herkes ismimi biliyor ama yüzümü unutmuş.. Ya da ben değiştim, bilmiyorum. Bir gün babamla simit yemeye gittik, kasadaki adam  "Hangi dizide oynuyorsunuz" diye sordu. Bir kere de taksicinin biri, "Sen bir futbolcuya çok benziyorsun" dedi. "Can Arat'a mı" diye sordum. "Allah onun belasını versin" dedi.

Can Arat / 4-4-2 Kasım / Hilal Gülyurt röportajı

Cumartesi, Ağustos 30

Emekli Forma



Yeni sezonda umarız, Yeni Türkiye'ye yakışan bir şekilde futbola siyaset karışmaz.. Tribünler ve kulüpler siyaset arenası olmasın. Eski Başbakanımız da kesin talimatı vardı bu konuda, futbol ailesinin başı TFF Başkanı da gerekli hassasiyetleri gösterecektir.

Pazar, Ocak 19

Boy Pos



Bucaspor altyapısından çıkan ama şu anda İstanbul BB Spor'da oynayan Mehmet Batdal için Bucasporlu taraftarların Bucaspor - İstanbul BB Spor maçında açtıkları pankart...

Çarşamba, Ağustos 1

Kırılma Maçları #1



Yeni sezon başlamadan önce eski sezonu hatırlamaya başlayalım. Neden? Çünkü şampiyon olduk ve şampiyon olduktan sonra pek bir şey yazmadık. Sıkıntılı bir sezondu. Stresliydi. Bitmesi, mutlu bitmesi yeterliydi. Ama özellikle şampiyonluk almanağını aldıktan sonra bende "vay amk nereden nereye geldik" hissiaytı oluştu.

Koca 1 sezon var sonuçta.  Yenilgiler, galibiyetler, yağmur, çamur. Bazı maçların önemi o maçın oynandığı tarhite çok yüksekti, bazıları daha düşüktü. Ama o gün düşük olanlar şimdi dönüp geriye bakınca "unutumaz maçlar" arasına girebilecek kalitede ve önemde. O maçları ufak ufak anmak lazım.

İlki sezonun ilk maçı, İstanbul BB Spor maçı. Sezonun ilk maçı olması önemli değildi ama yenilgiyle başlayınca oluşan ortam gerçekten acı vericiydi. Bir önceki sezondan değişen bir şey olmadığını gördük. Koca takım değişmiş, yeni umutlar yeşermiş ama o iğrenç stadyumda yine yenilgiyle başlanmış.

Bazıları, "ama efsane 2000 sezonunda da ilk maçta yenilmiştik" dese de, 2011 hatıraları, 2000'den daha tazeydi.

Şampiyonluğun aktörlerinden; Muslera kötüydü, Elmander sahada yoktu, Selçuk var ama yoktu, Melo belki de ilk maçtan kırmızıyı yemeliydi.

Bir önceki sezon yaşanan iflas yeni isimlerle devam ediyordu. Değişen hiç bir şey yoktu. Her şey kötüydü. Kötü bir sezon bizi bekliyordu...

 O yüzden bu İBB maçının ayrı bir yeri olacak.

Cumartesi, Nisan 28

Hakem Kararı



- Belediye'nin ilk golü penaltı değil bence.

- Kırmızı kart da ağır gibi geldi.

- Maç bir anda döndü, Eneramo'nun kaçan penaltısı kırılma anı.

- Sivasspor, bunu Kadıköy'de Pedriel ile de yaşamıştı.

- Sivasspor yine bir deplasmanda gol attı.

- Yarın Bursa kazanamaz, işler iyice karışır.

- Avrupa Ligi Play-Off > Şampiyonluk Play-Off

- Olimpiyat Stadı'nda güzel havada bir maç, ilginç geldi.

- Cihan Haspolatlı mutlu olsun. Çok küfür ettik zamanında ama severiz

- Doka'nın golü güzeldi

- Ömer Can Sokullu'nun Süper Lig'de ilk golü

Salı, Mart 27

Olimpiyat Klasiği





- Olimpiyat Stadı'nda oynanan nadir güzel maçlardan biri.

- İstanbul BB Spor için ne yazılsa boş, yetersiz.

- Bir de Doka yoktu.

- Beşiktaşlılar fazla ilgi göstermemiş maça da Olimpiyat Stadı'nı boş bırakan tribünü yargılamam.

- Beşiktaş'ta suratını bilmediğim adamlar oynuyor. Burak, Tanju falan. Edu beyazmış, 32.haftada fark ettim.

- Toraman ile kapışmasa onu da görmeyeceğiz.

- Maç sonu açıklamalarına baktım, Toraman Fernandes'i baya kıskanıyor. "İçine kapanık bir çocuk" falan diyor. Sanki Veli Kavlak amk, Fernandes'den bahsediyoruz.

- Maç sonu açıklamalarında Carvalhal'i tek geçerim. Schuster'i andırmış.


- Mustafa Pektemek'in her gol atışında içim sızlıyor.

- Efe ve Visca bize de gol atmıştı.

- Visca, Melo'ya özendi.

- Bebe 32.haftada döndü. Play-off'ta iş yaparsa ne bomba olur.

- Tabi ki Veli'nin kaçırdığı gol

-

Pazar, Ocak 8

Kör Baykuş


İnci Sözlük'ü çok sevmesem de Boz Baykuşlar'ın eğlencesi güzel. İlgiyle takip ediyoruz

Trabzonspor maçında totem yapmışlar (zaten totem yapanı ayrı severiz), gözlerini kapatmışlar.

Bütün maçı böyle mi izlemişler, ne kadar süre gözleri bağlı kalmış bilmiyorum. Fakat yıllar önce Tribün Dergi henüz dergiyken, Alen Markaryan bundan bahsetmişti. En büyük hayallerinden biri olarak, bütün Kapalı'nın gözünü bağlayıp, maçın gidişatını bilmeden 90 dakika tezahürat yaptırmaktan bahsediyordu.

Beşiktaş tribünü için bu ütopik bir hedefti. Çok küçük versiyonu yaklaşık 1.5 sene önce kurulmuş bir gruba -bilerek veya bilmeyerek- nasip oldu. Tribünün rantından uzak, eğlencesine yakın bir oluşum. İyi denk gelmiş.

Cuma, Ocak 6

Galatasaray 4-1 İstanbul BB




Gerçekten şaka gibi. Üst üste ikinci maç Seyrantepe'de. Hala Seyrantepe diyorsak belli ki ısınamamışız. Ama gidiyorum. Takımın, oynadığı futboldan daha farklı bir güzelliği var. Bir cezbediciliği var. Sırf gol sevinçlerini izlemek için bile gidilir. Senelerdir gol sevinçlerinden mana çıkaran, anlam arayan bir kitleyiz. Böyle amacsız, mesaj kaygısı taşımayan, içten sevinçleri görünce golden daha çok seviniyoruz.

Ama hala bir maç günü havamız yok. Hala, o taraflarda işimiz düşmüş gibi.

Her zaman en üstte maç izlemeyi seven biriyidim. Tribünün en arkasında olalım, hem tribünü hem sahayı görebilelim. Yeni Açık'tan,Eski Açık'a; hep böyle oldu. Şimdi en üste çıkınca sahadan da oyundan da tribünden de kopuyorsun. Zaten artık biletin numarası var, yerin var koltuğun var, stadın içinde gezinemiyorsun. Sıkıntı büyük. Ergenlik döneminin en heyecanlı anıları arasında yeni açık'tan kapalı'ya tırmanarak geçmeye çalışmayı sayan biri için büyük zulüm; 4 blok alta inememek.

Geçelim, yazmanın faydası yok. Bu yazıyı yazma nedeni takım. Baba...

Yanıldığımızı görmeyiz inşallah ileride. Zaten şampiyonluk gibi bir beklentim yok. Büyüdük herhalde. Veya çok kötüydük eskiden. Nisan ayından şampiyonluk yarışında olmak yeter. O heyecan yeter. O heyecanın sahada da, Florya'da yaşandığını, hissedildiğini görmek yeter.

Maçın kırılma anı tabi ki kırmızı kart. Tribünden seçemedik, çok güvendiğim Tolga Abim devre arasında aradı kırmızı ağır dedi. Tekrarını izledim hak verdim. Ama kırmızı olmasaydı da yenerdik sanki. Emre Çolak ilk golü attı, ardından yedik. Erhan, "Emre'nin golüne yazık oldu" dedi. Ben de "bir daha atar" dedim. Ben bile inanamamıştım kendime bunu derken. Bundan 1 ay önce (daha 7 Aralık olmadığına göre) Emre'den futbolcu olmazdı. Fenerbahçe maçından sonra işler değişti. Emre Çolak, Suat Kaya, Ayhan Akman tarzı bir dönüşüm yaşar mı? Arda'nın 3 senede yapamadığını 1 ayda yaptı. Uzaktan şut çekiyor. Artık kornerlerde topu havaya kaldırabiliyor. Emeği geçen herkese teşekkürler.

Semih için, çok tedirgindim. Çok hata yapmaya müsait dedim. 2011 yılında en çok izlediğim topçu odur herhalde. Oynadığı her maçı izledim nerdeyse. Hem Kartalspor'da hem Galatasaray'da. Kartalspor'da da iyidi ama bu kadar değildi. Fark var tabi. Yanında Hamza yok, artık Ujfalusi var. Şunu da es geçmemek lazım, Webo sahadayken çok zorladı onu. Webo gibi forvetler Semih'i bozar, Semih'in şansına Webo 45 dakika sahada kaldı.

Engin Baytar'a çok güvendim ama bu maçta üzdü beni. Bu kadar kötü top oynanmaz. Yeteneksiz olduğu için kötü oynayan çok Galatasaray topçusu gördüm (mesela Ali Turan) ama Engin kadar takımı sabote edenini görmedim. Herhalde Hasan Şaş ile beraber fazla idman yaptılar. Buna rağmen güzel olan; ikinci yarıda bir pozisyonda, herhalde 5 . defa yine pas vermedikten sonra, artık takım isyan edecek ona diye düşünürken hepsi ona koştu, teseelli vermeye ve tabi biraz da akıl vermeye.

Üst üste kaçırdığı gollerden sonra Muslera hariç tüm takımın Baros'a koşması. Skor 3-1 olmuş, rakip 10 kişi, golün çok fazla önemi yok. Buna rağmen, sahanın dört bir yanından, köşede tribünleri selemlayan forvete doğru koşan sarı formalılar. Bu takım ocak ayında 10 kişi kalmış İBB'ye atılan 3. golde bu kadar seviniyorsa, nisan ayında mayıs ayında ne yapar?

Her sene sonunda, her yenilen kazıkta futbolcularla bu şekilde bağ kurmayalım diyoruz, sonra yine kapılıyoruz. İşin kötü yanı, takım iyi ve liderken, oyuncular bu kadar bizdenken hala ıslıklanan adamlar var. İşler biraz kötü gittiği zaman neler yaşanacak tahmin edemiyorum.

Herşeye rağmen; I will Survive'ı 4 kere duymak güzel şey.

Pazar, Ekim 2

Stoch Maçı



- Bir sezondan fazla, hatta Twente maçından beri bu günü bekleyen Peralta, kombinesiyle maça gitti, Miroslav ona selamını çaktı.

- Orhan Şam'ı oynatmak için düzende, tatktikte oynamak Kocaman'ın hatasıydı. 45 dakikada döndü. Maç da döndü.

- Holmen ve Webo'nun ilk yarıda kaçrıdıkları kırılma anı.

- Şimdi ben Kayserispor'dan sonra İBB'nin de penaltısı verilmedi desem, Uğur kardeşim "bizim başımıza neler geldi" demeye başlar. Demeyelim.

- Volkan takımı rezil de eder vezir de.

- Webo, Ozan İpek'ten sonra Kadköy'de bir maçta Fenerbahçe'ye 2 gol birden atan ilk futbolcu.

-Webo: Muslera, Tolga, Volkan. Arada bir de İlker Avcıbay var ama o önemli değil.

- Metris Türküsü?

- Fenerbahçe taraftarı soruşturmayla ilgili tezahratlar yapmış. Şike ile ilgili tezahüratlar yasak
derken bunlar da dahil mi?

- Bir futbolcunun anlık dramı: Bekir İrtegün'ün kısa düşen geri pası

- Galatasaray, Euroleague için maç yaparken, Fenerbahçe maçı da izlemem, ilginç. Hayat, ekmek parası.

Pazartesi, Eylül 12

Başlangıç


- Olimpiyat Stadı'nda yenilen takıma kızmam, kızamam.

- O kadar transfer yap, takım yenile, sol bek yine Çağlar.

- Belediye'nin yabancıları iyi. Holmen'i biliyorduk zaten, Zayatte, Visca ve Webo da iyidi.

- Çağlar'ın arkasına adam kaçırdığı dakikalarda, Florya çıkışlı sol bek Anıl Karşıyaka'ya gol attı.

- Muslera son 3 sezonun en iyi yer tutan kalecisi olabilir.

- Kasımpaşa, Bursaspor, Trabzonspor. Oyuna giren isimlerin geçen sezon oynadığı takımlar.

- Sabri beke geçse, çatır çatır yardırsa...

- Melo, bu sene çok maç kaybettirir. Gereksiz bir kavga, anlamıs bir kırmızı kart. Olacak bunlar.

- 65'te oyuna giren Gökhan , 66'da hakeme itirazdan sarı kart görüyor. Tam bir 10 numara.

- Boz Baykuşlar yine güldürdü.

- Sezon başladı, ligi değil ama topçuları, hocaları, tribünleri falan özlemişiz.

Cuma, Temmuz 15

Kupa Holmen'e Gitsin


Beşiktaş Yönetimi kupayı verdi. Şimdi bu konuyla ilgili bir şeyler yazarsam Beşiktaşlı arkadaşlar kızacak bana, o noktayı es geçelim. Peki kupa ne olacak?

Kupa işin biraz formalitesi. Kupanın nerede, kimde durduğu pek önemli değil. Kupanın getirisini, kazançlarını Beşiktaş kullanmaya devam edecek, kupanın yeri değişecek sadece. Ama birinin kupa galibi olması gerekiyor. Bence o kişi, geçen senenin kupa finalisti İBB'nin oyunucusu Samuel Holmen olmalı.

Holmen zaten kısa zamanda kendini sevdirdi. Sessiz sedasız işini yapan, iyi de top oynayan genç futbolcu. Bu futbolcunun bir diğer özelliği; kupa beyi olması. Türkiye'ye gelene kadar iki kulüpte oynadı; İsveç'te Elfsborg, Danimarka'da Brondby. Ve bu iki takımda da kupa sevinci yaşadı. 2003'te ve 2008'de ülke kupalarını kazandı. İBB tarihinin ilk kupa finalinde sahada o vardı. Kupayı kazanamadı. Kazanamadığı ilk ülke kupası. Ama şu an o kupa boşta.

Yılın futbolcusu ödülü gibi bir şey olur. Temiz suratlı bir çocuk, karakteri de temizmiş gibi duruyor. UEFA'ya gitmesine de gerek yok. Takımında oynamaya devam etsin, evinin bir köşesinde de kupa dursun.

Zaten Yıldırım Demirören kupaları başkalarına götürmeyi çok sever. Bu sefer de İsveçli'ye gitsin.