tribün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tribün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Mart 6

Mesaj



Tribünlerde ırkçılık evrensel bir sorundur. Sadece Türkiye ile sınırlandıramayız. Avrupa da bu konuda geniş bir sicile sahip. Tabi yetkili kurumların bu sorunu nasıl değerlendirdiği ve nasıl çözmeye çalıştığı apayrı konular.

Fakat insan aynı... Kumaş aynı...

Yine de ırkçılık toplumsal hayata dair bir sorun olsa da tribündeki tezahürü, başka motivasyonlardan beslenir. O da rakip oyuncuyu veya rakip takımı yıpratma isteğidir. Mesela İtalyan bir takım Inter ile karşılaştığında tribünler ırkçılığı Lukaku üzerinden sergiler. Evet bu insanlar zaten ırkçı düşüncelere sahiptir. Fakat bunu her zaman göstermeyebilirler. Hatta belki de ideolojik olarak çok baskın da olmayabilirler. Stadyum ise iyi bir alan ve kısa bir süredir. Zira Lukaku tehlikeli bir rakiptir ve maçı kazanmak için onu moralini bozmak gerekir. Irkçı tepkiler de bunun en kolay yöntemidir. Mesela ırkçılık seviyesi aynı olan tribün, daha zayıf bir takımla karşılaştığında o takımın stoperine aynı tepkiyi göstermeyebilir.

Bu paragrafı, ırkçılığı meşrulaştırmak için yazmadım. Fakat tribündeki motivasyonunu da  iyi anlamak gerekir. 

Son 15 yılda Diyarbakır ve Bursa'da oynanan maçlar hepimizin aklında. Dünkü karşılaşma da bunun bir yenisiydi. Tezahüratlar, sahaya atılan maddeler, ortaya saçılan nefret... Bunların hepsine karşı duruyoruz ama her karşı çıkışımızda alacağımız cevap "Onlar da bize aynısı yaptı" oluyor. Haklılar mı tartışılır. Fakat bardak artık taştı zaten. Bunun devam edeceği aşikardır. Sadece siyasi tandanslı bir rekabette değil, derbilerde de bunu çok görürüz. "Onlar bizi böyle yendi, biz de böyle yeneceğiz."

Peki... Kabul etmiyoruz ama anlıyoruz. Irkçı tezahüratlar da maalesef bu işin bir parçası haline geliyor. O sertliği göstermek, rakip takımı yıldırabilir, sindirebilir. Ayrıca kendi cenahınızı yekpare hale getirmek için en iyi yöntemlerdir.

Fakat son maçta açılan pankart artık işin başka bir noktaya taşındığının göstergesi... Bu pankartın, sahadaki futbolcularla, maçı kazanmakla çok fazla alakası yok.

Lukaku kendisine söylenen ırkçı tezahüratlardan etkilenebilir, onun için pankartlar açılabilir çünkü direkt olarak o nefret edilen grubun bir temsilcisi. Pankartı gördüğüne hissettikleri başka bir şey olacaktır muhakkak...

Amedsporlu oyuncular ise aynı noktada değil. İlk 11'de sadece bir tane Güneydoğu doğumlu oyuncu var. Takımın Türkiye'nin hemen her bölgesinden oyuncusu bulunuyor. Oyuncuların çoğunun HDP'ye oy verdiğini de sanmıyorum. Hatta Bursaspor altyapısında futbola başlayan, Bursa'da daha önce top oynayan, ailesi Bursa'da yaşayan oyuncular var. Teknik direktörleri sağ tarafa mensup olduğunu bildiğimiz Amasya doğumlu Ahmet Yıldırım...

Tabi ki bunların hepsi insan. Haliyle soyunma odasında zorlanmaları, sahaya çıkarken su şişeleri ile karşılanmaları, ıslıklanmaları, yabancı madde yemeleri onları böyle bir deplasmanda zor duruma sokar.

Fakat pankartın onlarla hiç alakası yok. Çoğu Yeşil'in kim olduğunu fotoğraftan zor anlar. Daha çok Pala'yı tanırlar, ama Pala sevdikleri bir dizi karakteri bile olabilir. Beyaz Toros ile bir geçmişleri yok. Serdar Eylik oynuyor ilk 11'de, ne anlar o beyaz Toros'tan...

Türkiye'nin en organize, tribün kültürünü en iyi bilen, tribün geleneğini nesilden nesile aktaran tribünlerinden biri olan Bursaspor'un bunu bilmediğini sanmıyoruz.

Haliyle iş başka yere dönüyor. Öyleyse bu pankart, "ilk maçtakilerin hesabını sormak için yaptık" savunmasının üstünü çiziyor. Oyuncuların moralini bozmak, onlara cehennemi yaşatmak gibi bir amaca da hizmet etmediği belli.

Öyleyse bu; tüm Türkiye'nin izleyeceği belli olan bir maçta bir mesajdı. Kimin kime verdiğini anlaması da hiç zor değil.

Haliyle sadece Bursaspor tribünleriyle sınırlandırmak da haksızlık olur.

Maçtan sonra Zafer Partisi'nin attığı tweet bunun bir sinyaliydi. Komik olduklarını zannediyorlardı ama aslında pankartı sahiplenmenin mesajıydı. Herhalde Yeşil'i de Bursa'nın yeşili ile bağdaştıracaklardı. Kısacası pankartı sahiplenecek çok geniş bir çevre var. Pankartın muhattabi da Amedspor'dan daha fazlası...

Pazartesi, Şubat 20

Anlatılmaz Yaşanır

 


Kendimi sosyolog olarak tanımlamam mümkün değil. Gerçi bu blog sayfalarında "Atanamamış amatör sosyologlar yazıları" serisini yazdık. Gerçi yazan ben değildim ama olsun. 

Sonuçta o serinin de bir sebebi vardı. Dört sene sosyoloji bölümünde okumuş ve sonrasında da hobi olarak sosyolojik çalışmalara merak salmış biriydik. Haliyle çok yakın çevrem zaman zaman toplumsal mevzuları tartışırken bana da danışır ve "Aslan bu olay neden böyle oldu" veya "Bu olayın toplumdaki karşılığı ne olur?" sorularını sorarlar. Dilimizden döndüğünce cevap veririz. Fakat gerçekten Türkiye'de birçok şeyi anlamlandırmak benim gibi 'amatör'ler için çok zor.

İşte yukarıdaki pankart gibi...

Görselin aslını bilirsiniz. Yunan bir kurtarma ekibi görevlisi, bir depremzedeyi kurtartıyor. Birçok yerde paylaşıldı. Paylaşanlardan biri Madonna'ydı. 14 Şubat'taki yardım postunda kullandığı fotoğraflardan biri buydu. Üstelik Instagram'da bugüne kadar 13 post atmış birinden bahsediyoruz.

O paylaşıma Türkiye'den çok tepki geldi. Özellikle AFAD yerine Ahbab'ın kullanılması milliyetçi-muhafazakar kesimi rahatsız etti. O rahatsızlığı, hamasetle taçlandırmak için de bu fotoğraftan faydalandılar. Onlara göre, Madonna dünyanın bilinçaltına "Güçlü Yunan, aciz Türk" düşüncesini pekiştirmek istemiş. 

Bu noktaya kadar şaşırmıyoruz. Bugüne kadar neler neler gördük, duyduk. Bu ne ki...

Fakat bundan bir gün sonra, Trabzonspor - Basel maçında çok iyi bir koreografi hazırlanıyor. Koreografinin ana planı bu fotoğraf üzerine kurulmuş. Tamam; yardıma koşan diğer ülkelerin de bayrakları var ama aynı görsel işte...

Üstelik bu görseli kullanan şehir, ülkenin en milliyetçi kentlerinden biri.

Mayıs ayındaki şampiyonluk kutlamasında Yunanistan'dan gelen Trabzonsporlu sanatçıları, sahneye çıkarmamış...

Öte yandan bu tepkinin oluşabilmesine rağmen; takımda iki tane çok sevilen Yunan oyuncu da var.

Yani bir bakıyorsun bir tarafa gidiyoruz, bir bakıyoruz diğer tarafa gidiyoruz.

Şimdi bu ülkeyi nasıl anlamlandıralım.

"Anlatılmaz yaşanır" kalıbı Türkiye için kullanıldığında romantik bir hava veriyor. Kesinlikle o noktada değilim. Fakat burayı anlatmak da anlamlandırmak da gerçekten zor. Yaşayınca en azından normalleşiyor tüm absürdlükler, zıtlıklar...

Yine de  romantiklik seviyesini "Başka yerde yaşayamam" kalıbına çıkarmıyorum. Onu da ekleyelim. Başka yerde yaşanır. Burası da yaşamak için oldukça zor bir yer; artık bunu kabullenelim. Yine de yaşamaya devam edeceğiz.

Perşembe, Aralık 15

Muchachos Kazansın

Dünya Kupası'nda tarafım devamlı değişiyor. Zaten takım sayısı azaldıkça, kalanlarla idare ediyoruz. Fakat esas sıkıntı benim kararsızlığım ve bir takımın arkasında olamam...

A Milli Takım bizi turnuvalardan o kadar yıl boyunca uzak tuttu ki, çevremdeki herkesin ikinci bir milli takımı var. 2002'den önce de böyleydi, sonrasında bizim kuşak da takımlarını seçti. Herkesin her turnuvada desteklediği bir başka takımı var. Ben her zaman İtalya ve İspanya'ya daha yakındım ama hiçbir zaman da (2006 hariç) çevremdeki çoğu 'sıkı' taraftar gibi olamadım.

Bu turnuvada zaten İtalya yoktu, İspanya da daha Katar'a gelmeden beni umutsuzluğa sürüklemişti bile. O nedenle turnuva boyunca sık sık başka başka takımların kazanmasını istedim. Sabit bir noktada kalamadım. Fakat turnuva havası başkadır ya; işte o hava beni her geçen gün Arjantin'e yakınlaştırdı ve emin olun bunun Lionel Messi ile hiç alakası yok.

Sanırım bizim yakaladığımız Dünya Kupası zamanının en renkli takımı Arjantin...

86 ve 90 Maradona ile finaller, 94 doping skandalı, 98 İngiltere ve Hollanda maçları, 2002'de favori gelip ölüm grubunda erken elenme, 2006 belki en renksizi, 2010'da zar zor geçilen elemelerin ardından kulübede Maradona sahada Messili maçlar, 2014 kaybedilen final...

Son 30 yılda bu kadar renk katan, turnuvaya her duyguyu veren, dibi de zirveyi gören de başka bir ülke olduğunu sanmıyorum.

2014'te durdum, zira orası önemli. O turnuvada Arjantin finale kadar giderken, bir aya damga vuran tezahürat vardı. Pele ile Maradona'yı kıyaslayan, 1990'daki maça atıfta bulunan harika bir tezahürat... Brezilya ile Maracana'da oynanacak bir finale ve kazanılacak kupaya kilometrelere uzaklarda olan beni bile inandırmışlardı. Christian Vieri bile bu tezahüraı söylüyordu.

Yani renklilik sadece sahadan ibaret değildi. Arjantin taraftarları da, tıpkı takımı ve figürleri gibi turnuvalara damga vuruyor. Hadi Brezilya komşu ülkeydi, aktılar oraya kolayca. Katar'da bile şu an Arjantin şovu izliyoruz. Başka hiçbir ülke taraftarı bu kadar yoğun ve coşkulu değil (Belki Fas'ı ayırabiliriz ama onlar da takımlarının peri masalı sayesinde güç alıyor). Her maçta tribünlerin dörtte üçü Arjantinlilerle dolu. Üstelik öyle kuru gürültüden, sıkışınca söylenen milli marşlardan ibaret değiller.

2014'teki tezahüratları kadar güzel olmasa da 2022'ye de damga vurdular. Muchachos her maçta dakikalarca söyleniyor. Oyuncular maç sonunda tribünlerle beraber söylüyor, sonra gidip soyunma odasında kendilerinden geçiyor.

Arjantin'i Lionel ve Diego'nun ülkesi olarak tanımlayan, Falkland Adaları'na gönderme yapan, kaybedilen finalleri unutmayan, geçen sene Maracana'da kazanılan Copa America'yı unutmayan muhteşem sözleri ve iyi bir melodisi olan tezahürat.

Aslında bir tezahürat değil. Ya da aslında bir tezahürat. Racing taraftarlarının aynı melodiden başka bir tezahüratları vardı. Sanırım Racing taraftarı olan La Mosca grubu, turnuvadan önce bu melodinin üzerine milli takım için sözler yazıp bir şarkı yayınlanıyor. Bu şarkı da ülkede bir fenomene dönüşüyor. Sosyal medyada kendi cover'larını yayınlayanlar, televizyon programlarında söyleyenler ve daha fazlası...

Konuyu bölmeyeyim ama Racing tezahüratının buraya kadar gelmesi de bizim için şaşırtıcı. Yani Boca-River değil, Racing... Biz de Eskişehirspor tribünlerinin bir tezahüratının milli takıma seçilmesi gibi. Zaten büyüklerin (kitlesi yoğun olanların) tezahüratları bile milli takıma adapte olamıyor... Arjantin futbol kültüründe her şey mümkün demek ki...

Bu tezahüratı bana ilk olarak turnuvanın ilk günlerinde İspanya'daki dostumuz Ata Atay göndermişti. Dinlediğimde güzel bulmuştum ama 2014 etkisi de alamamıştım. Fakat turnuva ilerledikçe tezahüratın kendisine değil, yarattığı coşkuya hayran kaldım.

Bu coşkuya, bu inanmışlığa, bu adanmışlığa kayıtsız kalamam. Biz duyguların esiriyiz. Tutkuları olan insanlarla ortak noktamız var. 2014'te de böyle hissetmiştim ama o zaman finalde rakip Brezilya olmayınca hava kaybolmuştu.

Şimdi ise durum öyle değil. Arjantin sadece Brezilya'ya nanik yapmak için değil, artık zamanı geldiği için bu kupayı istiyor. Her unsuruyla istiyor ve bu da beni çok etkiliyor.

Tribünde taraftarlar, protokolde eski futbolcular, sahada şu andaki futbolcular... 

Hollanda maçında soyunma odası koridorları karışıyor, bir bakıyorsunuz Agüero orada... Ne alaka diyorsunuz, bu sefer tribünde Crespo'yu, Sorin'i, Kempes'i görüyorsunuz. Kulübeye bakıyorsun, yenilince ve yenince ağlayan bir Aimar... İnsan ister istemez Dünya Kupası maçlarına kafası güzel gelen coşkulu Diego Maradona'yı da arıyor ama kimse onun yokluğunu  hissettirmiyor. Hollanda maçı öncesinde Brezilya'nın elendiği haberi geliyor, tribün coşuyor.

Sadece Katar değil; normal olarak Buenos Aires'te de meydanlar kalabalık. Tüm halk hep beraber maçları izliyor. Bir sosyal etkinlik olarak değil ama; orada olmak için değil. Herkes kupayı istiyor. Çok istiyor.

Duyguları olanları severiz. Haliyle biz de bir ay içinde, zamanla artarak, kartopu çığa dönüşerek Arjantin'e gönül vermeye başladık. Şimdi artık Fransa ile oynanacak finalde Muchachos kazansın diyorum. Fransa'ya Mbappe'den dolayı sempatim vardı ama bu oyun sadece futbolcularla sınırlı değil ki. Tribünden geldik biz, özümüzü unutmayalım.

Hem zaten Fransa geçen turnuvayı kazandı. İki turnuva üst üste kazanmak da Pele'ye yakışıyor. Orada kalsın. Arjantin'in vakti geldi artık...

Son dönemde hep şuna benzer cümleler kullanılmıştı: Messi'nin Dünya Kupası'nı kazanmaya ihtiyacı yok. Dünya Kupası'nın, Messi'nin kazanmasına ihtiyacı var...

Messi falan hikaye... Yani gerçekten işin hikaye kısmı. Belki şampiyonluk gelince detaylandırırız orayı. 

Fakat esas olarak; Dünya Kupası'nın bu taraftarlığa bir kupa borcu var...

Cumartesi, Eylül 17

Çıkarmayın Formayı


Bazı olayların bize veya bizden daha Doğu'da yaşayan toplumlara özgü olduğunu düşünüyoruz. Fakat yanılıyoruz. Konu futbol olunca, güney hattının en ucu da bizden farklı değil.

Avrupa'nın en batı noktalarından biri olan Portekiz, tabi ki tam bir Batı ülkesi sayılmaz. Ne de olsa serde Akdenizlilik var. Her ne kadar Akdeniz'e kıyısı olmasa da... Lizbon'a giden dostların sık sık belirttiği gibi, "Burası aynı İstanbul" denilen şehrin ve ülkenin toplumu da bizden çok farklı olmayacaktı.

Gelelim konuya. Bu adamlar niye çıplak? Bu adamlar Benfica takımı oyuncuları. Geçen hafta, Famalicao deplasmanında ter döktüler ve bu sezon oynadıkları tüm maçlarda olduğu gibi yine kazandılar. Fakat sorun saha içinde değildi.

Benfica gibi popüler bir takım için deplasmandan bahsetmek kolay değil. Dünyanın en çok üyeye sahip kulüplerinden birinin, ülkenin her yerinde taraftarı olması normal.

Famalicao deplasmanında da taraftarlar yalnız bırakmadı. Fakat Portekiz'de bazı stadyumlarda ilginç bir kural var. Aslında ilginç değil, zira bizim kulağımıza aşina gelebilir. Eğer takımınızı izlemek istiyorsanız ve deplasman tribününde değilseniz; o zaman formayla içeri giremezsiniz. Formayla stadyum önüne gelenlerin forması çıkarılıyor.

Bu yasalaşmış bir kural mı bilmiyorum. Fakat yetkililer bu ezberi geçen hafta, 10 yaşında bir çocuk üzerinde uyguladılar. Çocuğun maçı çıplak izleyen fotoğrafı tüm ülkede sansasyon etkisi yarattı. Olaylar da gelişti. Şimdi, bu kural veya bu gelenek yeniden tartışılmaya başladı.

Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde zaman zaman gördüğümüz, duyduğumuz olaylardan biridir formaya el koymak. Biz de yine de forma çıkarmak son çaredir. Genelde formanın üstü başka bir aksesuar ile örtülür. Portekiz bizden sıcak olduğu için, forma çıkarılmış herhalde.

İşte bu fotoğraf da o konuyla ilgili. Benfica futbolcuları yaşananlar protesto etmek için böyle bir yola girişmişler. İşe yarar mı göreceğiz...

Hem çocuğun tribündeki çıplak fotoğrafını manşete taşıyan hem de bu protestoyu organize eden ise A Bola gazetesi... Onlara da ayrı bir takdir belgesi bizden...

Cumartesi, Nisan 23

Bahar Gelmiş Tribünlere


Geçen haftadan bir tribün performansı...

Eskiden; yıllar evvel bunları çok paylaşırdık, son dönemde ilgimiz azaldı. Sebebi Türkiye'de tribünlerden kopmamız ve Türkiye'deki tribünlerin coşkusunu kaybetmesi.

Almanya, konu tribün olduğunda adı sıkça anılan bir ülke olmasa da aslında kıtanın en iyilerinden. Bu  video da geçen hafta oynanan Kaiserslautern - Saarbrücken maçından. Bir 3.Lig karşılaşması. Aynı zamanda iki komşu şehir arasındaki bir mücadele...

Çok üst düzey bir koreografi veya görsellik yok belki. Fakat bir 3.Lig maçındaki tribünlerin bu kadar dolu, coşkulu ve organize olması kıskandırdı.

Pandemi nedeniyle Alman tribünleri de diğer her yerde olduğu gibi büyük bir yara almıştı. Ya da biz yara aldığını düşündük. Oysa belki de sadece ara vermiş olabilirler. Bu sene yavaş yavaş geri dönüyorlar meydanlara...

10 gün önce E.Frankfurt tribününün Barcelona'ya yaptığı çıkartma yıllar geçse de unutulmayacak. Hatta belki de başkan Laporta'nın başını bile yiyecek.

Diğer yandan ülke içindeki deplasman organizasyonları da hızını artırdı. Ayrıca aylarca yanmayan meşaleler, atılmayan konfetiler sandıklardan çıktı. Kaiserslautern maçında görüyoruz atkıları, balonları ve daha fazlasını... Darısı buralara...

Maça gelirsek; tribün desteğiyle kazanan ev sahibi.. 3-1 sona erdi maç. Kaiserslautern ligde ikinci sırada. Böyle devam ederlerse onları seneye Bundesliga 2'de görebiliriz. Bu camianın 1990'larda 2 kere Bundesliga şampiyonu olduğunu da unutmayalım.

Cuma, Temmuz 9

Kibir Sanılan Mizah

İngiltere futbolu çok fazla çelişkiyi bir arada tutuyor. Bir yandan inanılmaz muhafazakar ve geleneklerine bağlı bir futbol kültürüne sahip. Bir yandan da futbolun sektör olmasında ilk ve en güçlü adımları atan ülke. Süper Lig projesinde yaşananlar da bunun bir örneği. Projenin yarısı, altı 'sahipli' kulüp oradan çıktı. En geniş katılım Ada'dan geldi. Fakat İtalya'nın Ultras'ları, İspanyolların tutkulu çocukları sessiz kalırken olayı protesto etmek için vakit kaybetmeyen 'romantikler' İngilizler oldu.

Bu çelişkiler de benim her daim kafamı karıştırır. Premier Lig'i, Premier Lig pazarlamasını, Türkiye'deki Premier Lig sevdalıların 'Gerçek futbol bu' dayatmalarını sevmiyorum. Ligden uzaklaşıyorum, soğuyorum. Premier Lig takımlarına da mesafeliyim. Fakat bir yandan da İngiltere'nin futbol kültürüne, İngilizlerin oyuna sadakatine gıptayla bakıyorum.

Bir de milli takım mevzusu var. Yaz turnuvalarında her zaman Akdeniz takımların tutan biri olarak İngiltere benim gönül sıralamamda çok geride kalıyor. Bir de Premier Lig antipatisi, onlardan iyice soğutuyor. Ayrıca yıllardır devam eden bu kupa kazanamama bahtsızlığı da çok komik geliyor. Onun da sürebildiği kadar devam etmesini istiyorum.

Öte yandan İngiltere Milli Takımı ile yıldızı barışmayan tek kişi ben değilim. Dünya halklarının büyük bir kısmı da İngiltere ile yaşadığı kötü anılar nedeniyle takıma mesafeli duruyor. Güneş batmayan imparatorluk yıllarından kalan husumetler, yaz turnuvalarında kendini yeniden hatırlatıyor.

Belki de bu nedenle Euro 96'dan beri hayatımızda olan ve son yıllarda giderek yüksek sesle söylenen "Football's coming home'' şarkısı / sloganı dünyanın geri kalanı tarafından oldukça kibirli bulunuyor.

İngiltere'ye mesafeli biri olmama rağmen bu haksızlığa karşı durmak istiyorum. Zira hem şarkı güzel hem de sanıldığı kadar kibirli değil. Hatta bu kadar kendisiyle dalga geçen bir şarkının nasıl kibirli bulunduğunu da anlamıyorum.

Tabi artık şarkının tamamı kimsenin umurunda değil. "Football's coming home'' bir slogan oldu. Bu tek cümle, tarihinde sadece bir Dünya Kupası kazanabilmiş bir ülke için fazla iddialı duruyor. Haliyle insanlar boş bir müzenin ev sembolünü kaldıramayacağını iddia edebilir.

Fakat ne kadar sevsek de sevmesek de bir gerçek var. Futbol, Britanya topraklarından çıktı ve bizlere sunuldu.

Yani onların bir 'ev'den bahsetmeleri hiç abes değil. Yani gerçekten de İngiltere toprakları meşin yuvarlak için bir ev olabilir. Zaten şarkının çıkış tarihinde düzenlenen Avrupa Şampiyonası da İngiltere topraklarında düzenlendiğine göre slogan haksız sayılmaz.

İngiltere'nin ev olduğunu kabul edebiliriz ama peki İngiltere Milli Takımı bu evin sahibi mi? İşte aslında esas tartışma burada dönüyor. İngiliz taraftarlar, turnuvalarda tur atladıkça bu sloganı söylüyor. Fransa'da, Rusya'da... Aslında onların derdi futbolun eve dönmesi değil, kupanın eve dönmesi... Daha doğrusu bir kupa kazandıkları zaman futbolun esas noktasına ulaşacaklarını iddia ediyorlar. Etmeseler bile dünyanın geri kalanı öyle düşündüklerini iddia ediyor.

Fakat şarkı bunu demiyor. Ben de bu şarkının çok fazla dinlenilmediğini düşünüyorum. 


Şarkının klibi bile İngiltere'nin kaçan golleriyle, kaçan gollere ve yılların şanssızlığına sinirlenen oyuncularla, arkadan konuşan spikerin "İngiltere için bir kötü haber daha" repliğiyle başlıyor.

Şarkını ana fikrini de bu oluşturuyor. Yani İngiltere'nin o dönem 30. senesine tekabül eden, şimdi 55 seneye ulaşan uzun kuraklığını anlatıyor. 

Tabi ki bir milli takım şarkısı olduğu için umut dolu, güzel mesajlar vermesi gerekiyor. Onu da yapıyor. Eski başarılara (daha doğrusu sadece 1966'ya) atıfta bulunuyor. Fakat 'başarısızlık' imgesi kendini sık sık hissettiriyor. 

Şarkının sözlerinde "So many jokes, so many sneers" ifadesi yer alıyor. Rakipleri tarafından sıklıkla alaya maruz kalmış bir ülkenin bunu hatırlatması bile kolay rastlanacak bir durum değil. 

Esasında özetle şunu demek lazım. Ne olursa olsun umut aşılayan, öz güven aşılamak isteyen bir şarkıdan bahsediyoruz. Hemen hemen bütün milli takım şarkıları da böyledir zaten. Fakat burada önemli bir fark var. Bu umudu sadece nostaljik başarılardan değil (o da bir tane zaten), başarısız geçen yıllardan beslenerek elde ediyor.

Klibiyle, sözleriyle kendi mizahını yapan bir şarkının, kibirli bulunması büyük haksızlık.

Öte yandan; bir süre daha bu hayalle yaşamaya devam etseler fena olmaz. Son 90 dakikada tarafımız İtalya olacak. Şarkı güzel, futbol evi İngiltere'dir ama futbol eve dönmeyince daha güzel...

Pazar, Mart 28

Seyircisiz de Güzel Sanki


Bundan seneler önce seyircisiz maça çok karşıydım. Zaten seyircisiz maç neden olurdu ki? Bir kulübe ve taraftar grubuna ceza verildiği için... Yani insanların maça girme hakları elinden alınıyordu. Bir hak ihlali olduğu için zaten en başından sempatik değildi. Onun dışında da alışık olmadığımızdan, devamlı seyircili maçları izleyip karşımıza bir anda boş tribünler gelince yadırgıyorduk.

Artık başka bir dünyayı yaşıyoruz. Seyircisiz maç normalimiz oldu. Hatta geçen sene bugünleri düşününce televizyonda maç izleyebildiğimiz için şükrediyoruz. Seyircili veya seyircisiz ne fark eder, maç olsun da...

Tabi yine de seyircili maçın yerin tutmuyor.. Hatta bazen eski maçların özetlerine, gollerine bakınca çok şaşırıyorum. Ne günlermiş öyle. Bir golde çıkan ses, bir çalımda duyulan uğultu, yapılan tezahüratlar... Çok eski zamanlara ait değil ama çok başka bir çağın olayıymış gibi.

Haliyle birçok insan halen seyircisiz maçlara alışamadı. 

Ben alıştım. Hatta hoşuma gittiğini bile söyleyebilirim. "Seyircili maç mı seyircisiz maç mı" sorusuna seyircisizden yana bir cevap verecek değilim ama seyircisiz maçın da ilginç noktaları var.

En önemlisi, belki de tek olumlu noktası futbolcuların ve saha kenarındaki kulübelerin konuşmalarının duyulması...

Bana çok ilgi çekici geliyor. Mesela atağa kalkan bir takımın oyuncularının o sırada konuşarak atağı yönlendirmesi ve vizim buna şahit olamamız heyecan verici geliyor. Ama asıl güzel olan savunmadakiler... "Bas", "çıkma", "bırak", "faul yok".... Organizasyonun her anına şahit oluyoruz. Planları duyuyoruz. Plana uymayanları da işaretliyoruz.

Arada kavgalar ve küfürler de duyuluyor. O da ayrı bir ruh katıyor.

En çok üzen ise yabancı maçlar. Dilini bilmediğimiz ülkelerdeki konuşmalar hiçbir anlam ifade etmediği için bir yerden sonra baş ağrısına neden olabiliyor. Fakat yine de maçın temposu ve önemine göre seslerin şiddeti de değişkenlik gösteriyor. Buradan da kendi payımıza bir şeyler çıkarabiliyoruz.

Futbol maçları uzun bir süredir bilgisayar oyununa dönmüştü. Veya gladyatör savaşları da çok sıkça kullanılan benzetmelerdendi. Sahadaki oyuncuların kusursuz olması ve tribünleri memnun etmesi istenirdi. Gerçi hâlâ öyle. Eskiden futbolcuların ne konuştuğu, ne dediği duyulmazdı, zaten önemsizdi de.

Son bir yılda yeni bir futbol maçı algısını deneyimliyoruz. Biraz daha insani bir oyun var sanki. Biz de 'yargılayıcı" değiliz, jüri gibi izlemiyoruz, biraz daha oyunun içindeyiz. Sahada olan biteni daha iyi anlamımıza yardımcı oluyor.

Bu blogda yıllar önce yazdığım yazıları düşününce, bu satırlar onlarla inanılmaz derecede çelişiyordur. Seyircisiz bir maçı seveceğimi ve öveceğimi düşünemezdim. Hatta onu daha insani bulmam mümkün değildi. İnsanlar olmadan nasıl 'insani' olacaktı ki?

Oluyor işte. Zaten seyircili veya seyircisiz televizyondan maç izlemek futbola dair en az sevdiğim şeydi. Son dönemde de çok az maça gittiğim için, yani çok fazla televizyondan maç izlediğim için bir değişikliğin olması da fena sayılmazdı. En azından bir yenilik geldi. Çok şahane bir durum değil ama zaten geçici. O zaman keyfini çıkarmak gerek. Ya da bir keyif unsuru yakalamak gerek..

Zaten insanların stadyumlara dönmesine karşı değilim tabi. Biz yine Passolig olmadığı için 2.Lig'de yer alırız ama giden de gitsin, mahrum kalmasın.

Perşembe, Temmuz 9

Buralar Eskiden...


Tamam Madridli değiliz. Atletico Madridli de değiliz. Ama insanın içi bir cız ediyor.

Burası Vicente Calderon Stadı. Yani öyleydi bir zamanlar. Bu hafta son darbeler de vuruldu ve tamamen yıkıldı. Atletico zaten birkaç senedir Metropolitano'da oynuyordu. Yani zaten eskisine veda edilmiş, yenisine alışmaya başlamıştı. Olan çoktan olmuştu...

Fakat işte bir zamanlar adını sıkça duyduğun, televizyondan maçlarını izlediğin bir stadyumun halini böyle görünce insan bir garip oluyor. Bir de kendi ülkende, kendi şehrinde bu tip kareleri sıkça görünce empati kurmak daha hızlı oluyor.

İspanya da zamanında inşaat sektörüyle ayakta duran bir ülkeydi. Herhalde o gaz  devam diyor. Bir de futbolda 'modern ve geniş stadyum' hevesi oluşunca zaten bu tip bir görüntünün orada da olmaması kaçınılmazdı. Hele başkenti ve en büyük şehri Madrid'de daha normal. Zaten bu aralar Santiago Bernabeu da tadilatta. Neyse ki en azından orası yıkılmıyor; güçlendiriliyor!

Bu satırları yazarken "Madrid ile İstanbul'u kıyaslamak doğru mu?" diye düşündüm ve Google'a yazdım. Karşıma çıkan ilk bilgi ile araştırmayı sonlandırdım. Doğru olmazmış zira. İstanbul'un nüfusu 17 milyon. O büyük, en büyük, Avrupa'nın en büyük beşinci şehri Madrid ise 6 milyon... Ne kadar sessizdir şimdi oralar...

Neyse; sonuçta İspanya'daki bir stadyum için de ağıt yaktık. Tamam orada bir anımız yok ama olsun.  Gitmek isterdim açıkçası. Bir de Vicente Calderon fonetik açıdan güzel bir isimdi. Maça ayrı bir heyecan atıyordu. Wanda Metropolitano; sanki konser salonu, tiyatro sahnesi gibi. İçinde maç olduğunu anlamak için maçın başlaması gerek.. Ona da alışacağız muhakkak.

Foto: Instagram

Perşembe, Temmuz 11

Böyle Başa...



2014'ten beri Süper Lig ve 1.Lig maçlarına gitmiyorum. Benim gibi birkaç arkadaşım daha var. Eskiden daha fazlaydık ama şimdi azaldık.

2014'te Passolig ilk çıktığında bireysel bir tepki koyduk. Kitlesel bir harekete dönüşmedi ama en azından tarafımız belli oldu. Tavşanın dağa küsmesi gibiydi ama en azından iç huzuru koruduk. 

O günlerde "Passolig Gezi yüzünden çıkıyor" diyenlerin saflığına da tutulmadık. Zira Passolig, daha doğrusu E-Bilet uygulaması 2011'de meclisten geçmişti. Ortada daha Gezi yoktu. O zamanlar, kulüplerden tribün gruplarına kadar herkes memnun veya en azından sessizdi. Belanın ne olduğunu üç sene sonra anladılar.

2014'te gökten bir anda böyle bir uygulamanın indiğini sandılar. Önce bir tepki oldu. Basında veya muhalif kesimde yer alan söylemler bir kenara; tribün ahalisi çok da inandırıcı bir tepki koymadı. Birkaç "delikanlı tavrı", hafiften "Biz taraftarız bizle şaka olmaz" söylemi duyuldu ama ondan sonra herkes kendi köşesine çekildi. "Arma yalnız mı kalacak?" sorusuyla başlayan süreç yavaş yavaş "Kardeşim herkes alıyor, ben mi kurtaracağım"a döndü. Son dönemde bizim gibi kalan azınlığa "Kardeşim farklı olmak için amma uzattınız ya" denmeye başlamıştı ki; yüce meclisimiz yasayı biraz daha genişletti.

Tabi ki iyi olmadı ama konuyla ilgili her haberi okuduğumda  "Oh iyi oldu" diyorum. Umarım devletimiz bu düşüncesinin arkasında kararlı adımlarla durur. 

Tribün grupları ortak açıklama yayınladı. Yasayı eleştiriyorlar ama yasa çıkarsa ne gibi bir yaptırım uygulayacaklarını söyleyemiyorlar. Çünkü öyle bir tavırları olmayacak. Paşa paşa uyacaklar çıkan yasalara. Artık inandırıcılıkları kalmadı.

Muhalifler de iktidarı eleştirmek için bir kaynak buldular. Muhakkak üzerine gitsinler. Gerçi ilk yasa çıktığında nasıl tüm partilerin kabul oyu verdiğini de hatırlıyoruz ama zararın neresinden dönülürse kârdır. Fakat bu esnada tribün ahalisine gaz vermesinler; yalnız kalırlar, hatta arkadan vurulurlar.

Şimdilerde forumlarda "Maçlara gitmeyelim" gibi fikirler yazılıyor. Boykot yapılacakmış. Olmayacağını hepimiz biliyoruz.  "Futbol taraftarla güzel! Bunu görsünler" diyorlar. Zaten görüyorlar! Taraftarsız bir dönemimiz hiç olmadı...

En çok Passolig satın alan tribünün, diğerlerine hava attığı bir dönemde bu tepkilerin hepsi sadece sıkıcı yaz aylarını doldurmak için gibi geliyor. Devlet de bu tepkisiz kanalı buldu. Beş yıl önce çıkardığı yasanın iyi iş yaptığını görünce, genişletmeye karar verdi. Kaçırması hata olurdu. Avrupa'nın en pahalı biletlerini satın alan taraftarların ekmeğini sadece kulüpler yememeliydi zaten.

Yukarıdaki pankart benim çok hoşuma gitmişti. Çok güzel bir benzetme. Ve tabi toplumdaki yansımaları da aynı. Kentsel dönüşümden herkes rahatsız ama herkes binalarını müteahhitlere vermek için kapıştı. TOKİ'yi kimse sevmiyor ama herkes TOKİ'nin ev kapmak istiyor. Passolig'i kimse sevmiyor ama herkes alıyor.

O zaman aynen devam... 

Pazar, Nisan 21

Nika: Oyundan Öte



Eksikleri olsa da, süresi kısa olsa da, biraz fazla dar çevre de kalsa da izlenmeyi hak ediyor... Futbola ve tribüne dair çok az görsel içerik var. Emeğe sahip çıkmak gerek.

Cumartesi, Nisan 20

Oy Değil Gol


Eski futbolcular son dönemde bir furyaya kapıldı. Röportaj veriyorlar, röportajlarında takım içinden bilinmeyen anıları komik bir dille anlatıyorlar. Serhat Akın'ın Twitch'i ile başladı, Atakan Kurt'un programıyla hızlanarak devam ediyor. Biz de gülerek dinliyoruz. Takım içinde olan bitenler onları bağlar ama tribünlerde yaşananları, ya da tribünlerin tepkilerini biraz yanlış anlamış olabilirler.

Geçtiğimiz  günlerde de gündeme bir açıklama düştü. Beşiktaş'ın eski futbolcusu Ahmet Dursun verdiği bir röportajda "Beşiktaş'ta estiğim zamanlar 'MHP'ye sempatim var' dedim. Bunu diyince taraftarlar bana karşı cephe aldı. Sürekli yuhalandım. Gol attığım bir maçta da yuhaladılar. Tayfur Havutçu taraftara 'yapmayın' dedi. Ona da, 'Ahmet'i alana Tayfur bedava' diye bağırdılar" ifadelerini kullandı. Ahmet'in açıklaması bayağı dikkat çekti. Beğenenler, gülenler, "Ulan Çarşı!" diyenler oldu. İyi, güzel ama gerçekten olaylar böyle mi gelişti?

Esasında Ahmet Dursun böyle bir açıklama yapıyor. 2001 yılının Ocak ayında Sabah gazetesine bir röportaj veriyor. Tabi Sabah o zamanlar, şimdiki gibi bir siyasi partinin yayın organı değil. Magazine de çok fazla kayıyor. Röportajın havasında da magazin esintileri var. Zaten Ahmet de magazinel bir futbolcuydu. O dönemde de hem gol atıyor hem de tartışılıyordu. Mesela takım içinde Mehmet Özdilek ve Erman Güraçar ile kavgaları manşet olmuştu. Özellikle efsane kaptan Şifo ile kavga etmesi yüzünden tribün onun plakasını almıştı bile. Sonrasında Sabah röportajı geliyor. MHP'li olmasından ziyade daha ilgi çekici cümleler var. O dönemde tabu olan konulara giriyor. "Seksi zamanında yaparım" diyor mesela. Özel hayatı o günlerde zaten gündemdeyken böyle bir açıklama yapma ihtiyacı hissediyor. Hatta röportajda formsuz olduğunu kabul ediyor ama bunun özel hayatıyla ilgili olmadığının altını çiziyor. MHP konusuna ise "Tokatlıyız, doğuştan MHP'liyim. Ama programını bilmem" cevabını veriyor.

Beşiktaş tribünün sadece bu cümle yüzünden, program bilmeyen Ahmet'e tepki göstereceğini sanmıyorum. Üstelik o sezonun (2000-2001) ikinci yarısı boyunca Ahmet Dursun protesto ediliyordu. Bir cümle yüzünden beş ay gidilmezdi. Başka sebepler olmalıydı. O dönem Beşiktaş'ın maçlarına giden arkadaşlarıma da konuyu sordum. Hepsi Ahmet'in yuhalandığını hatırlıyor ama hiçbiri MHP açıklamasını bilmiyor.

Öyleyse arşivlerde biraz daha gezelim. Ahmet Dursun, 1999-2006 arasında altı sezon Siyah-Beyazlı takımın formasını giydi. Son üç sezonunda gol sayıları da ilk 11'de oynadığı maç sayısı çok düşük. İlk üç sezonunda ise gerçekten estiriyor.  Resmi maçlarda sırasıyla toplam 21,  16 ve 14 gol atıyor. İlk sezonunda o dönemin meşhur "Ahmet dursun, Seba gitsin" tezahüratı yapılıyor.

İkinci sezonunda, yani 2000-2001'de Ahmet Dursun ligde 12 gol atıyor. Fena rakam değil. Sezonun ilk yarısında çok daha iyi günler geçiriyor. Devre boyunca 7 gol atıyor. Galatasaray maçında attığı iki golle derbiye damga vuruyor. Bir de unutulmaz Barcelona maçı var. Gerçekten esiyor! Fakat sezonun ikinci yarısında aynı gitmiyor. Zaten Beşiktaş da iyi başladığı sezonda giderek formdan düşüyor. Nevio Scala gönderiliyor, Daum geliyor. Tribünler huzursuzlaşıyor. Tüm oyunculara tepki oluyor. Bazı maçlarda Kapalı, eski futbolcuların isimlerini bağırarak sahadakilere nispet yapıyor. Sevilen, protestolardan muaf tutulan tek bir isim var; o da Pascal Nouma.

Nisan ayında bir Samsunspor maçı oynanıyor. 0-0 sona eriyor. Forvetler saç baş yolduruyor. Mehmet Özdilek penaltı kaçırıyor. En çok tepkiyi Ahmet Dursun çekiyor. Siyasi bir tepki yok. Ahmet o sıralar formsuz. Bilal Meşe bile ertesi günkü köşe yazısında "Biz Ahmet'i eleştirmekten bıktık, o kötü oynamaktan bıkmadı" yazıyor. O maçı çok iyi hatırlıyorum. Çünkü bir gün sonrasında Bağdat Caddesi'nde Ahmet Dursun'u görmüştüm. Orada bile denk gelen Beşiktaşlı taraftarlar kendisine laf atıyordu. Beşiktaş için şampiyonluk hayalinin sonraki sezonlara ertelendiği gündü. Sezon resmen değil ama fiilen bitmişti ve taraftarların odağında gol atamayan Ahmet Dursun vardı.

İki hafa sonra Beşiktaş, İstanbulspor ile karşılaştı. Galibiyete, hatta erken gollere rağmen 90 dakika bütün takıma protesto yapıldı. Maç 30 dakikada 2-0 oldu. 36. dakikada ise Beşiktaş bir penaltı kazandı. Taraftarlar penaltıyı Nouma'nın atmasını istese de topu eline alan Ahmet Dursun'du. Taraftarın isteğine karşı gelerek penaltı noktasına giderken, stadyumdan uğultular yükseliyordu. Golü atsa belki her şey düzelebilirdi ama penaltıyı kaçırdı. Sonrası çılgınlık... "Ahmet dışarı" sesleri İnönü'yü inletiyor.

Sezonun son iç saha maçında (Siirt Jet Pa) ise Ahmet Dursun sadece 45 dakika sahada kalabiliyor. 

Yine de zaman her şeyin ilacı. Futbolda yeni sezon yeni umutlar demektir. Nouma gidiyor, Ahmet kalıyor, takım değişiyor, transferler geliyor. Yazın düzenlenen sezon açılışı töreninde tribünler doluyor. Taraftarlar en çok desteği Ahmet Dursun'a veriyor. Küsler barışıyor. Belki Ahmet Dursun yine MHPli olmaya devam ediyor ama zaten o konu pek de tribünün umurunda değil gibi duruyor. Onlar sadece Ahmet'in sahada toparlanmasını bekliyor. Yeni sezon öncesi beyaz bir sayfa açıyorlar. Ahmet Dursun 14 golle sezonu tamamlıyor ama Beşiktaş yine üçüncü oluyor!

Konuyu nereye bağlamak lazım bilmiyorum. Aradan 18 sene geçmiş. Belki bizim bilmediğimiz, arşivlere girmeyen, 30.000 taraftarın büyük bir kısmının bilmediği mevzular vardır. Olabilir. Fakat sanki biraz abartı da hakim. Bu tip açıklamalar son dönemde çok arttı. Futbolcuların hafızaları da, tribünü anlama konusundaki düzeyleri de pek yeterli değil gibi. Neyse ki arşiv var...




Perşembe, Mart 28

Stadyum Müziği


.... Karmaşık taktikler maçın başlama düdüğü çaldığında çabucak anlamsız hale gelir. Antrenörlerle ve oyuncularla yapılan basın toplantıları ve röportajlar zamanın güzelce boşa harcandığı oyalanmalardır. Maçın özü maç sırasında, oyun oynandığında mevcudiyete gelir. Tabii müzik de çınlamalı. Tragedyada koronun söylediği Dor odlarının tekrarlı, ince ritimleriyle değil de adeta hipnoz etkisi yapan ve sahadaki aksiyonun hem yankısı hem enerjisi olan taraftar şarkılarının devamlı, bütünleşik koral eşliğiyle... Stadyumun korkunç hoparlör müziği taraftarların çınlayan müziğini berbat eder, özellikle de Queen'in We Are the Champions'ı gibi boş beleş şarkılar. İsterseniz bana Talibancı bir gerici deyin ama bence stadyum müziği yasaklanmalı.

Simon Critchley - Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz

Pazar, Kasım 11

Tribün Sevdası


Koray Şener'in vefatı çok üzücüydü. Zaten ben gazetelerde okuduğum, sokakta duyduğum her ölüm haberine üzülürüm. Hele genç insanların ölümleri çok daha fazla üzer. Bir de bizim gibi olanlara denk gelince insan, bu hisler üzülmenin de ötesine geçiyor. En azından bende öyle oluyor.

20'li yaşlarının başında, tuttuğu takımının peşinden stadyum stadyum gezen insanlardandık. Aslında birçok yaşıtımıza göre çok fazla badire atlattık ama bunun farkında değildik. Karlı havalarda şehirler arası yolculuklar yaptık, kafamızın üzerinden taşlar geçti, gözümüzün önünde bıçaklar çekildi. O zamanlar hayatın sonsuz olduğunu düşünecek kadar gençtim. Oysa tehlike hemen yanı başımızdaydı. Ne zaman ne olacağını kestiremiyorduk, zaten düşünmüyorduk da. Sadece eğleniyor ve önümüzdeki maçlara bakıyorduk. Bazen yeniliyorduk, yenilince üzülüyorduk ama tribünde olunca tüm yenilgiler bile güzel geliyordu. Hayata yeni anılar biriktiriyorduk, çevremizde tedirgin olanlara "Bana bir şey olmaz" diyorduk.

O nedenle Koray Şener ile bağ kurmam çok kolay. Diğer yandan da onun öyküsü akla gelmeyecek kadar uzak. Bir kalp krizi, hem de erken yaşta! İnsan anlam veremiyor. Bu kadar kolay olmamalı sanki! Ama yapacak bir şey yok.

Tabi biz, hepimiz yine yapacağımızı yaptık. Bu ölümü, berbat çekişmemiz için kullandık. Fenerbahçeli bazı yorumcular, "Seni sevmeyen ölsün" tezahüratı üzerinden ortamı kışkırtmaya, kendilerine de pay çıkarmaya çalıştı. Diğer yandan Fatih Terim, Schalke maçından sonra neredeyse ölüleri yarıştırmaya kalktı. Gerçi Terim'in de haklılık payı vardı. Olay öyle bir şekilde kullanılmaya başlanmıştı ki... Bu tatsız olaydan bile kahramanlık destanları çıkarıldı, karşı taraflara ders verildi. Onları geçelim. 

Bir kalp krizi hadisesi olunca, olayın sorumlusunu bulamazsınız. Takdir-i ilahi! En fazla derbinin heyecanın bağlanıp çıkarsınız. Tıpçılar, doktorlar daha iyi bilir ama bu gerçekten o kadar kolay mıdır?

O tribünlerde çok bulunduk. O derbilere çok gittik. Nasıl bir çile olduğunu iyi biliriz. Şimdi herkes, "muhteşem derbinin heyecanına dayanamadı" dese de, aslında biz geçmişte ne heyecanlı derbiler gördük. Geçen haftaki, onların yanında öyle büyük bir heyecan sunmuyordu. Fakat koşullar hâlâ aynı. Yine 10 sene önceki gibi, yine 20 sene önceki gibi, yine bir önceki çağ gibi...

Deplasmana gitmek hele derbide büyük iştir. Koray Şener'in o gün yaşadıklarını hiç bilmiyorum ama tahmin edebiliyorum. Büyük ihtimalle sabahın erken saatinde kalkmış, evden çıkıp toplanma noktasına gitmiştir. Gün boyunca bir polis arama noktasından geçmiştir. Yüzlerce insanın içinde olduğu bir belediye otobüsüne bindirilmiştir. O belediye otobüsünde sigara içen de olmuştur, zıplaya zıplaya tezahürat yapan da. Tıkış tıkış bir otobüs yolculuğunun ardından stadyuma gelinmiştir. Stadyumda yine kontroller. Turnikelerden geçişler, arkadan yüklenmeler. Hava değişimleri. Otobüsten inmeler, stadyuma girmeler, tribüne çıkmalar. Muhakkak devamlı aranmalar. Sıraya girmeler. Sırada beklemeler. Saatler..

O gün birçok Fenerbahçeli, (hatta kocaman ve yeni stadyuma sadece metrodan ulaşabilen Galatasaraylılar da) insani şartlar denilen kavram neredeyse onun tam zıttı olan yoldan stadyuma ulaşmıştır.

İnsanlar bunu söylemeye cesaret edemiyor. "Tribün şehidi", "Fenerbahçe sevdalısı" gibi sıfatlarla durumu anlatıyorlar. Muhakkak Koray'ın kocaman bir sevdası vardı ama sevdasını böyle yaşamak zorunda mıydı?

Bir taraftan kime kızacağımı bilemiyorum. İnsan gibi maça gelmeyi ne biz, ne bizden öncekiler, ne de şimdiki çocuklar öğrenebildi. Bu kalabalığa, insan gibi maça gidip gelme hakkı tanınsaydı bizim bir kısmımız yine birbirine girerdi. Bazen kendimize başka yol bırakmıyoruz, kendimizi biz zorluyoruz ama en sonunda çilesini çeken biz oluyoruz. Tribünde olmak zaten böyle çelişkili bir durum işte.

Spor dünyasının önemli isimleri, bu ölümün ardından taziyelerini bildirdi. Kısa sürdü cümleler. Çünkü tatsız olay bir kavga sonucu gerçekleşmedi. Bir trafik kazası değildi. Tribün çökmedi, izdiham olmadı. Kalp krizi denilerek geçildi. Ecel geldi aldı. Görünürde kimsenin suçu yoktu. Trajik ama münferit bir olaydı.

Fakat o basık havayı soluyanlar iyi bilir ki, bunda hepimizin payı vardı. Sonucun nadir olması, eşi benzerinin pek görülmemiş olması gerçeği değiştirmiyor. O kuyruklarda, o yollarda, o koşturmalarda kaç kişinin fenalık geçirdiğini ben hatırlıyorum. Hepsine "Su iç geçer" dedik. Geçti de. Ama bazen geçmiyormuş işte! 22 yaşında genç bir yürek bile bazen dayanamıyormuş.

Artık tribünü 22 yaşımdayken düşündüğüm gibi düşünemiyorum. Ama en azından umarım ölüm 22 yaşımdayken düşündüğüm gibidir.

Pazar, Eylül 16

Yeni Bir Fanzin



Bu blogun başlangıcı aslında bir fanzindir. Bilen bilir. Seneler önce denedik, uğraştık, tadı damağımızda kaldı. Tam vazgeçecekken birden karşımıza internet çıktı, biz de işi bloga döktük. Pişman değiliz, güzel oldu. 

Bloglar sayesinde birçok insan birbiriyle tanıştı. O insanlardan bazıları hayatımızda yer etmeye devam ediyor. Fırat; yaş olarak bizden büyük olsa da her kesimle aynı yakınlığı sağlayabilen, herkesle iletişim kurabilen, herkesin dilinden anlayan bir insan. Aynı ilçe sınırlarında yaşasak da çok fazla denk gelemiyoruz. Onunla ve birçok insanla bir araya geldiğimiz yerdi Yoğurtçu Parkı. Orası sayesinde dostluğumuz sürdü. İyi ki de sürdü...  Birçok kişi bizi zaman içinde yanıltmış olsa da emeğin ve iletişim kurmanın değerini bilen Fırat hâlâ eskisi gibi...

Şimdi de Fenerbahçeli arkadaşlarımız Fırat'ın önderliğinde bir Fenerbahçe fanzini çıkartıyorlar. Bu blogun onursal yazarı ama artık yazmayanı Peralta da o ekipte. Tıpkı buraya verdiği katkı gibi, oraya da katkı vermiyor ama olsun! Ekibin geri kalanı çok iddialı. 1000 adet bastılar. Ben "Manyak mısınız oğlum, biz zamanında 200 tane bile satamadık" desem de dinlemediler. Üstelik bizim zamanımızda hem insanlar okumaya daha hevesliydi hem de şimdiki gibi okuyan insanlar internet üzerinden ihtiyaçlarını gidermeye bu kadar alışmamıştı. Yine de onların fanzini, onların kararı.

Evimde bir sürü fanzin var. Tribün Dergi'nin ilk sayısı hariç bütün sayıları mevcut; hepsi baş köşede. Onun dışında SAGS, GK, Ver Lefter'e, Parçalı.... Birçok tribünden, birçok takımdan fanzinler... "Söz uçar yazı kalır" önemli bir laftır. Fakat atık yazılar sanal aleme döküldüğü için zaman içinde onlar da uçuyor veya uçuruluyor. O nedenle fanzinler önemlidir. "Gelecek kuşaklara" kalıbı benim için geçerliliğini kaybetmiş olsa da, gelecek günlere referans olacak bir birikim oluşturmak için hepsi çok kıymetli...

Tribünlerin kan kaybettiği, birçoğumuzun oralardan elini ayağını çektiği ama içimizde bir yerlerde hâlâ ateşinin yandığı bir zamanda her fanzinin, her eserin bir değeri var. Arkadaş fanzini olmasının çok önemi yok. O sayede burada paylaşıyorum; o kısmı doğru ama her fanzin gibi içeriğine kefil olmamın tanışıklıkla alakası yok.

Sanırım Fenerbahçe - Beşiktaş maçından önce parkta dağıtımını yapacaklarmış. İlgilenenlere duyurulur. Onun dışında da Twitter'dan takip edilebilir.

Cuma, Temmuz 20

Mağlubiyet İlahisi



İngiltere'yi övdük, hemen ardından İngiltere elendi. O zaman blogu ısıtmaya oradan başlayalım.

İngilizler, turnuva boyunca ilerlerken "Football coming home" dediler. Ne de güzel dediler. Fakat her şeyden rahatsız olanlar, bu tezahüratı oldukça kibirli buldular. Bir futbol takımına bundan başka nasıl tezahürat yapılır onu bilmiyorum. Sezon boyunca yaptıkları bütün tezahüratlarda "En büyük biziz", "Şampiyon biziz, kral biziz" diyenler, milli takım için söylenen bu tezahüratı beğenmemiş.

Zaten milli takım taraftarlığı zor iştir. Kemik taraftar grubu yoktur, klasik tezahüratlar çıkmaz. Fakat İngilizler bu konuda, diğer ülkelere göre biraz daha öndedir. Acaba futbolu bulan ülke oldukları için olabilir mi?

Olabilir. Bu da bahsi geçen tezahüratı yine 'kibirli' sıfatından çıkarır. Evet İngiltere kazansaydı futbol evine dönerdi, zira sadece bir uluslararası şampiyona kazansalar da hepimizin sevgisi onların paltosundan çıktı. Dünya Kupası defterini kapattıktan sonra "Aaabbi Premier Lig be!" diyenlerin de tezahürata antipatisi tam buralara yakışacak cinstendi. Futbolun evine dönmesine gerek yok, zaten siz her haftasonu o evde misafirsiniz!

Bu arada ben İngiltere'yi sevmem. Daha da ilginci neden sevmediğimi de bilmem. Oysa ligi de, milli takımı da, futbol kültürü de tam bana göre. Çelişkimin nedenlerini çok da aramamak lazım. Zaten son turnuvada da İngiltere'yi yine tutmadım. Fakat zaman ilerledikçe hakkını vermek gerekiyordu. Bir noktada onu yaptık, sonra da elendiler.

İngiltere, Hırvatistan'a yenildikten sonra, artık "Footbal coming home" diyemeyen bu kibirli İngilizler anında besteyi girmiş. Daha doğrusu stadyum hoparlöründen çalmış, onlar da eşlik etmiş. Zaten, eskiden de ara sıra söylüyorlarmış. Yenildikleri maçın hemen ardından, Dünya Kupası'ndan elendikten sonra, ilk defa bu kadar yoğun hayaller kurup 120 dakika sonunda yıkılınca, 1990'ların en popüler şarkısını söyleyerek stadyumdan ayrılmışlar. Oldukça kibirli!

İlginçtir, şarkı 1996'nın başında patlamıştı. Yani futbolun gerçekten eve döndüğü 1996 yazının hemen öncesinde. Ve o zaman taze olan şarkı, şimdilerde nostaljik kalıyor.  Geçmişten bahseden sözleriyle de artık o yılları anımsatıyor.

Neyse, sonuç olarak kaybedilen bir maçtan sonra stadyumda çalan şarkı veya söylenen tezahürat çok önemlidir. Kimisi akılda bile kalmaz ama kimisi öyle bir duygu verir ki senelerce unutulmaz. Moskova'daki İngiliz taraftarları için karmakarışık bir akşamdı herhalde... O duyguyu biliriz.


Zihninden içeri kay
Bilmiyor musun bulabilirdin
Oynayacak daha iyi bir yer
Hiç olmadığını söyledin
Ama gördüğün her şey
Yavaşça solup gidecek
Öyleyse bir ihtilal başlatıyorum yattığım yerden
Çünkü dedin ki aklım başıma geldi
Dışarı çık, yaz ayı çiçekler açtı
Şöminenin yanında ayağa kalk
Yüzünden şu bakışı uzaklaştır
Kalbimi bir daha asla yakmayacaksın
Ve Sally bekleyebilir, biz yürüyüp geçerken artık çok geç olduğunu biliyor
Ruhu kayıp gidiyor ama geçmişi öfkeyle hatırlama dediğini duydum
Gittiğin yere beni de götür
Kimsenin gece mi gündüz mü bilmediği yere
Ama lütfen hayatını bir rock grubunun
Ellerine bırakma
Onu fırlatıp atacak olan
Öyleyse bir ihtilal başlatıyorum yattığım yerden
Çünkü dedin ki aklım başıma geldi
Dışarı çık, yaz ayı çiçekler açtı
Şöminenin yanında ayağa kalk
Yüzünden şu bakışı uzaklaştır
Kalbimi bir daha asla yakmayacaksın
Sally bekleyebilir, biz yürüyüp geçerken artık çok geç olduğunu biliyor
Ruhu kayıp gidiyor, ama geçmişi öfkeyle hatırlama dediğini duydum
Sally bekleyebilir yürüyüp geçerken artık çok geç olduğunu biliyor
Ruhum kayıp gidiyor
Ama geçmişi öfkeyle hatırlama
Geçmişi öfkeyle hatırlama dediğini duydum
En azından bugün değil

Salı, Haziran 5

Bir Zamanlar Anadolu'da | Festival Gibisin Atkı Takmak İstiyorum




Yazar: Refet


Erken seçim, Ortadoğu'da kartların her gün yeniden dağıtılması, kafa yarılması, dolar-euro, Hürriyet'in (gazete olan) satılması, hürriyetin(insan hakkı olan) satılması, hububat fiyatlarının açıklanması, işlenmiş şekerin zararı ve Adana Adliyesi merkezli tüm 3.sayfa haberleri, internet dizileri, Facebook'un bilgilerimizi çalması...

Camdan/Kandan/Cannes'den bakılınca Van görünmüyor, Kutay gibi gidip görmek ve atmosferi koklamak lazım.

Genel gündemin dışında, ev-iş-ev-iş-ev fasit dairesinde, faşist bir çemberin "içimde kalacaksınız, kafanız dışarıda kalacak" zorlamasıyla gidip gelen milyonların gündemleri var.

Eskiden edebiyatçılar taşırmış bunları kitaplarına, gazeteler yazı dizileri yaparmış, mizah dergileri işlermiş ya da türkülere konu olurmuş.

Bunlardan birine gidiyoruz şimdi. İstanbul dışına tayini çıkan bir çift. Şarkıda dediği gibi "belki şehre bir film gelir" misali, şehirlerine sevdikleri bir sanatçı geliyor konser için.

İstanbul'da iken sık sık konserlere gider, hayattan çalarlarmış çünkü. Bu şehre sanatçılar ya kiraz festivali, ya iftar ya da seçim zamanları gelirmiş.

Biletler alınıyor, konser öncesi maça gider gibi ritüeller yaşanıyor. "Ertesi gün de izinliyiz zaten" rahatlığı ve huzuru da eklenince müthiş bir gün. Hani Cuma günü oynadığın maçta 3 puanı 3 golle alıp, sonraki 3 günde rakiplerini Cappy Ramazan şerbetini yudumlayarak beklemek gibi bir huzur.

Konser başlıyor. Tabi öyle açıkhava veya festival tadında değil. Düğün salonunun bir tık üstü, barın (Altan'ın Ayla'ya ithaf edeceğinden biraz büyük) bir tık altı mekan.

Ön tarafta protokol, minik masa, su, çiçek yok ama yine şehrin önde gelen abilerinden olduğu belli olan bir güruh var.

İlerleyen dakikalarda sahneye istek şarkılar gitmeye başlıyor. Laf atmalar, şakalar, komiklikler... Derken sahneye bir atkı atılıyor. O şehrin futbol takımının atkısı. Siyasetçilerin mitinglerde atkı takması daha önce bu blogda illa yazılmıştır zaten... Tam da o muhabbet.

Normalde o atkı alınır, hatta yere düştüğü için -ekmek muamelesi yapılıp- öpülür, başa konur, takımla ilgili 1-2 kelam edilir "Hiç hak etmediğiniz yerdesiniz ama kötü günler geçecek inanıyorum, sizi görmek istiyoruz belalımız olsanız ve ters gelseniz de" diyerek "Belalım" falan okunur.. Şu iş yapılsa bir dakika tutar.

Ama sanatçımız bu tiyatroya girmiyor ve teşekkür edip başkanın sahneye gönderdiği atkıyı takmıyor.(Önde oturan güruh başkan ve adamları imiş)

Başkan belki ayranı çok kaçırdığı için olayı büyütüyor, salonun da fanatik çıkmasıyla başlıyor tezahüratlar. Belki takımın haftaya iç sahada oynanacağı Menemenspor maçında olmayacak ve bu kadar bağırmayacak kalabalık bir anda panterleşiyor.

Sahnedeki sanatçı "yapacağınız işin" diyerek sahneyi terk ediyor. PFDK veya TFF gibi kurumlar olmadığı için de konser iptal tabi. Ceza falan da yok. Bence berberlerde çalınan müzikten bile telif kovalayan MESAM'ın falan müdahil olması lazım böyle olaylara. Mekana 3 gece kapatma, biletlerin iadesi, konserin kaldığı yerden playback yapılarak devam edilmesi gibi cezalar...

Yerel basın ikiye bölünüyor. Kimi başkana kızıyor kimi sanatçıya sövüyor. Mekan sahibi başkana kızıyor. Çift limoni. "Sana demiştim gelmeyelim"ler "Gelmese miydik"lere "İşte sen hep böylesin! Gelmese miydik, yapmasa mıydık... Otsun işte"lere kadar uzanıyor.

Bu mini krizleri yönetmek "Abi ibne mibne ama sahnesi müthiş. Deli eğlendiriyor" cümlesindeki "sahnesi iyi" kavramına giriyor herhalde. Nabza göre şerbet verebilmek.

O zaman müzik mekanını stadyuma çeviren taraftarların nabzına "Anneler Günü hediyesi elektronik ve pilleri yenilenmiş tansiyon aleti" misali ilaç olan Yıldız Tilbe ile bitirelim, bir ayin sanki:



Pazar, Mayıs 13

Duruş



Tribün cemaatine son yıllarda kırgınlığımız var. Futbol izlemeyi seven ve ara sıra maçlara giden insanları bir kenara bırakıyoruz. Derdimiz her maça giden, sosyal hayatını fikstüre göre dizayn edenlerle. Yani bir zamanlar bizim olduğumuz gibi. Meselemiz onlarla, zira yakın geçmişte ikiye bölündük. İlk başta biz çoktuk, şimdi az kaldık. Her şey Passolig ile başladı. Birileri karşı çıktı, bazıları aldı. Daha sonra karşı çıkanların da bir kısmı kaldı. Fakat problemin özü Passolig değildi.

Bu sorunun kaynağı Türkiye'de var olmayan 'dik duramama' problemiydi. Öyle bir problem ki, dik duramamanın, tavır koyamamanın yokluğunda insanlar bıçkın ağız kullanmayı dik duruş zannediyor. Oysa dik durmak zor bir iştir.  Haklarını korumak uğruna sevdiği şeylerde feragat etmeyi gerektirir.

Akhisarspor, altı sene önce alt liglere mücadele eden, varlığı ile yokluğu Türkiye genelinde belli olmayan bir ilçe takımıydı. Şimdi ise, yani tam bu hafta, Türkiye Kupası'nda final oynadılar. Diyarbakır'daki finalde rakipleri ülkenin en büyük güçlerinden Fenerbahçe'ydi. Ve öyle bir karar alındı ki eşi benzeri yok. Tarafsız sahada oynanması gerektiği için Diyarbakır'a (yani iki takımın şehrinden kilometrelerce uzağa) alınan finalde Fenerbahçe taraftarına daha çok yer ayrıldı. Kararın nedenine de güvenlik gerekçesi dendi. Bari finale Kadıköy'e alsalardı, en azından daha çok futbolsever maç izlerdi. Gerçi o zaman Fenerbahçe taraftarı cezalı olabilirdi!

Akhisarsporlu taraftarlar, kulüp tarihinin en büyük maçına, en büyük kupasının kazanılacağı finale, belki bir daha ulaşamayacakları noktanın sembolü olan maça gitmediler. Kararı protesto ettiler. Bizim hasret kaldığımız hareketlerden... Oysa onlara da muhakkak Akhisar ilçesi içinde "Arma yalnız kalmaz beyler", "Cezayı siz takıma kesiyorsunuz, olmaz öyle" diyenler olmuştur. Yine de dönmediler karardan. Ciddi anlamda beni çok mutlu etti. O sayede seslerini duyurdular. Hem maç içinde hem maçtan sonra bu duruma dikkat çekildi.

Bir işe yaradı mı ya da yarayacak mı emin değilim. Ne de olsa burası Türkiye, adaletsizliklerin alışkanlık oluğu bir yer. Fakat yine de isyan bulaşıcıdır. Belki birilerine örnek olur. En azından o gece bazı tribün çocukları, gece yataklarına huzurla girdiler. Huzurun tek nedeni de kazandıkları kupa değildi...

Pazar, Nisan 29

Racon


Bursaspor taraftarı ile Karabükspor taraftarı arasında bir husumet var mı bilmiyorum. Olsa sanki duyardık. En azından Beşiktaş, Eskişehirspor gibi tribünlerle aralarında olan şeyler  yok.

Peki madem öyle, Karabükspor'a dört gol attıktan sonra "Karabük öldü, Allah rahmet eylesin" ne demek oluyor? Zaten takım küme düşmüş. Gencecik çocuklar ligi tamamlamak için oynuyor. Karabükspor ile oynayan herkes üç puan alıyor. Üstelik Bursaspor o üç  puanı bile zar zor aldı. Zaten kendisi de ölüm tehlikesi altında. Bir iki  tane ters gelecek skorla küme de düşebilir. Geçen sezon takımın nasıl ligde kaldığı ortada, bu sezonu nasıl geçirdiği ortada...

Tüm bunlar bilinirken bir deplasman takımının tribününün, rakibini öyle yakalamışken bu tezahüratı bağırması bana şık gelmedi. Bursaspor'un çok daha büyük sorunları var ve bu sorunları için önce kendi kapısından temizliğe başlamalı. O sorunlar devam ederse bir iki sene içinde Türkiye'de başka tribünler onlar için bağıracak aynı tezahüratı.