yunanistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yunanistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Temmuz 24

Opa!

Defalarca benzerlerini izlediğimiz ve emsallerinden farklı bir heyecan aşılayamayan vasat bir film. Klasik bir Batılı bakışı ile hazırlanmış. Batı'nın işinde gücünde profesyonel ve başarılı adamı (burada kendisi arkeolog), daha otantik bir yere gider (Burası genelde Doğu olur ama Batı'nın ucundaki Akdeniz'de fena alternatif değildir). Burada hayatın gerçek güzelliklerini ve aşkı keşfeder.

Daha ilk dakikalardan filmin nereye gideceğini anlıyoruz zaten. Fakat işte Ege öyle güzel bir coğrafya ki, ister istemez keyif alarak izliyoruz filmi. Bir de böyle yumuşak konulu filmler de zaman zaman lazım. Kafayı boşaltmak ve hatta hayal kurmak için bire bir. Üstelik Opa! en azından akıcı ilerliyor.

Opa kelimesi de Yunanca'da herhalde "Haydi", "Hoppa" gibi bir anlama sahip. Eurovision'a da aynı isimle bir şarkıyla katılmışlardı. Sık sık sirtaki yapılan ve uzi içilen bu filmin adı da bu kelime olmuş.

Öte yandan başroldeki hanım Agni Scott, Kıbrıs doğumluymuş. Yukarıdaki fotoğrafta çirkin çıkmış ama kendisi güzel bir hanımefendi. Bunun sebebi de doğduğu yerin havası suyu olsa gerek. Oysa ismine bakınca hiç anlamazdık oralardan geldiğini.

Pazar, Nisan 17

Mia Aioniotita Kai Mia Mera

 


En büyük bahanelerden biridir. "Yazılacak her şey yazıldı, çekilecek tüm filmler çekildi, anlatılacak tüm hikayeler anlatıldı, tüm şiirler yazıldı tüm notalar bestelendi"

Bütün insanlık tarihi tek bir insan bedeninde vücut bulsaydı, üretememe sancısı yaşayan bir ihtiyar olurdu. Neyse ki bu dünya halen üretebilen ve en eski, en bilindik hikayeleri bir daha ve daha başka bir şekilde anlatabilenlerin yüzü suyu hürmetine dönüyor.

Theo Angelopoulos onlardan biri. Ona Cannes'da oy birliğiyle büyük ödülü kazandıran Mia Aioniotita Kai Mia Mera da onun başyapıtı.

Bugüne kadar çok film izledim. Çoğu film duygusal sahneler barındırıyordu. İzleyicinin damarına basmayı hedefliyorlar ve başarıyorlar. Fakat yine de beni hüzne boğan film sayısı yok denecek azdır. Üzüldüğüm olaylar, karakterler olur, bazen gözler dolar ama film sona erdiğinde kavgalı bir maçın ardından kol kola soyunma odasına giden rakip futbolcular gibi yola devam ederim.

Mia Aioniotita Kai Mia Mera çok büyük bir istisna. Dünya sinema tarihi için de, benim kişisel sinema hatıram için de bir istisna... Hüzünlendiriyor. Bunu yaparken bir duygusal pornoya dönüşmüyor. Yukarıda bahsettiklerim gibi ajitasyona başvurmuyor. Hatta olabildiğince sertleşiyor. Fakat bir o kadar da yumuşak ilerliyor. Bu karışımı sağlamak muazzam bir iş değil mi?

Angelopoulos çok bilindik bir konuyu işliyor. Direkt insanı! Belki de en bilemediğimizi. Ya da unuttuğumuzu... İnsan kendi kendinin kurdudur bir yandan. Ayrıca evrende bir nokta olmasına rağmen sonsuzluğu yakalamış gibi yaşar. Yani insan zordur. Ve her zaman pişman olur.

Senaryonun bir konusu var tabi. Kansere yakalanan orta yaşlı bir yazar ölmeye hazırlanır. Sevdikleriyle, geçmişiyle, kendisiyle vedalaşır. Bir günü vardır ve o günü sokakta tesadüfen gördüğü bir göçmen çocuğa ayırır.

Ama film bundan ibaret değil. Angelopoulos, yazar Alexandros'un sonsuz sandığı bir ömrünü ve son gününü öyle bir anlatıyor ki; sadece bir gün ve bir ömür sığmıyor içine. İnsanlığın tarih boyunca peşini bırakmayan tüm duyguları en gerçek haliyle aktarıyor. Bir yandan da ülkesi Yunanistan'ın tarihine selamlar yolluyor.Bunu yaparken efektler, uzun diyaloglar, bir albüme sığacak müzikler kullanmıyor. Sadece bir kamera, usta bir oyuncu (Bruno Ganz), ona eşlik eden az sayıda isim ve sadece tek bir şarkı yetiyor. İşte gerçek sinema bu değil midir?

Bruno Ganz, muhteşemdi. "Sen Almansın nasıl böyle Yunanca konuşabildin" dedim, meğer dublajı yapılmış. Bu açıdan filmin tek eksisi mi? Ama biz anlamadık ki! Bu arada o rol ilk önce Marcello Mastroianni'ye gitmiş. Bence Ganz tam uymuş.

Kendimi paramparça hissettiğim o kadar çok sahne oldu ki...

Alexandros'un köpeğiyle vedalaşması, göçmen çocuğun ölen arkadaşının ardından "Selim" diye başlayan cümleleri, Alexandros'un trafik ışığı defalarca yeşile dönerken geçmeyip kırmızıda geçmesi, Alexandros ile çocuğun sınırda gördükleri manzara, ve daha neler neler...

Sahne demişken, Angelopoulos neredeyse her sahneyi tek planda çeker. Normalde bu çok sıkıcı bir hale gelebilirdi. Fakat öyle görüntüler var ki, hiç bir sahnede gözleri kırpmak bile mümkün olmaz. Sinema filminden bahsediyoruz ama konusu ve kurgusu  ile şiir, tekniğiyle fotoğraf haline bürünüyor.

Bu film çok güçlü ama yine de eksik. Zira izledikten sonra bile insan yine aynı yaşantısına geri dönüyor. . Hüzünleniyor ama ders çıkarmıyor.  En azından benden öyle oldu. Hayatım boyunca unutmayacağım ama hayatımı değiştiremeyecek. Çünkü insan inattır ve kendi kendinin kurdudur.

Selanik'te geçen bu filmi izleyince aklıma Meis'te geçen replik geldi. 

"Hayat yeterli değil. Tek bir hayat yetmiyor bana. Yeteri kadar gün yok. Yapacak çok şey var. Bir sürü fikir. Her gün batımı beni hüzünlendirir. Çünkü bir gün daha geçmiştir"

Pazar, Ekim 7

Çocukluk Rüyası



"Kaş, Antalya, Fethiye... Orada savaş yok"

1991 yapımı Mediterraneo'yu ilk izlediğimde kaç yaşındaydım hatırlamıyorum bile. Ama 10'un altında olduğum kesindi. Tam da bir çocuğun ilk hayallerini ve hedeflerini oluşturduğu yaşlardaydım. Karşıma bu film çıktı ve ondan sonra aklımda devamlı Meis vardı!

Yazının girişindeki replik filmin tek Türk karakteri Aziz'e ait. İtalyan askerlerine esrar satan Aziz, onlarla sohbete girer. Telsizleri bozulduğu için dünyadan bihaber kalan İtalyanlar, 2. Dünya Savaşı hakkında bilgi almak isterler ama Aziz'in de dünyayı esir altına alan savaşa dair herhangi bir bilgisi yoktur. Dünyadan kopuk bir yerde hayatlarını sürdüren İtalyanlar, gezegende onlardan daha habersiz birisinin olmasına şaşırır ve sinirlenirler. Onun nereden geldiğini sorarlar ve yukarıdaki cevabı alırlar.

Belki de hem savaş yılları 1940'larda, hem de bu replik sayesinde filmin damga vurduğu 1990'larda savaşlardan uzak kalmaya çalışan bir ülke imajı verebilirdik. Tabi ki öyle değiliz. Zaten Aziz de bir hırsızdı. Fakat filmin tam ortasında geçen o cümle de çok güçlüydü işte.

Sırf kafaya kazınan bu cümle sayesinde, küçük yaşlardan itibaren Kaş'a gitmek aklımdaydı. Nasıl bir yerdi acaba? Meis gibi miydi? Meis'i görmemiştim ama en azından filmdeki Meis harika bir yerdi. Üzerinde yaşayan insanların akıp geçen zamanı önemsemediği, yaşamı sadece futbol oynamak, sevişmek, dans etmek, oyun oynamak üzerine kurdukları gerçek bir ütopya gibiydi. Adada yaşayanlar hiçbir şeye sahip değillerdi ama çok şeyleri vardı. Meis, yaşanabilecek ideal dünyaydı. Tıpkı Aziz'in savaşlardan uzak, saklı Kaş'ı gibi.

2018, Kaş ve Meis'e gittiğim yıl olarak kişisel tarihime geçti. Tabi ki önce Kaş! Ne olursa olsun, hangi hayallerle yola çıkarsanız çıkın, bu çağda bir yere hareket etmeden önce mutlaka ön bilgi almanız gerekiyor. Kaş için de öncesinde internete girildi. Kendini 'gezgin' olarak adlandıranların blogları, internete düşen tüm TV gezi programları, sözlük entry'leri... Hepsi yetersiz, hepsi anlamsız... Bütün gezginler hayatlarını, yazılarını, değerlendirmelerini 'not/derece' üzerinden kurmuş. Oraya gidin, bunu yapın, şu iyi, o kötü! Bir yeri tasvir etmek ve anlatmak sadece bunlardan mı ibaret? Her şey kıyasla mı mümkün? Ya da sadece sıfatlarla? Peki ya oranın yaşamı, oranın rutini, oranın insanları?

Yemekten ve kaliteden anladıklarını göstermek için yarışan vizyoner güruhun açıklamaları yetersiz kaldı. Hele Ekşi Sözlük'te çatışmalar almış gitmişti. "Siz Kaş'a gelmeyin, Kaş'ı bozmayın, Kaş'ı sevmeyen Bodrum'a gitsin..." gibi cümleler had safhadaydı. İnsanlara Kaş'a gelmemesini salık verenler kaç senelik Kaşlı acaba? Aslında o da önemli değil. Ne de olsa Kaş'a dışarıdan gelip bağlanmak mümkün. Peki bunu düzgün ve mantıklı cümlelerle açıklama çok mu zor? "Kaş'ı çok seviyoruz, çünkü Bodrum kitlesi burada yok. Aman sakın gelmesinler" değerlendirmesinden çıkamayan cümleler nasıl bir ruh halinin ürünü?



O zaman Kaş'ı kısaca değerlendirelim. Öncelikle ulaşım çok zor. Uçakla bir saat süren yolculuğun ardından en az iki saat süren kara yolunu çekmek zorundasınız. Üstelik kalacağınız yere yerleştikten sonra, bu sefer de koylara ulaşmanın zorluğu karşınıza çıkıyor. Kaş'ın denizinin çok güzel olduğu belli. Ulaşım zorluğu orayı bakir bir nokta olarak bırakıyor. Denizi, dalmayı, yüzmeyi sevenler için muazzam bir merkez. Fakat bunlar için de ya araba kiralamak (veya arabayla gelmek) ya da tekne ayarlamak lazım. Yani biraz zengin işi. O nedenle çok tavsiye edilen ve beni de heyecanlandıran yerlere gidemedim. Bunlardan ikisi Kekova ve Patara'ydı. 

Kekova'ya sadece tekne turu ile gidebiliyorsunuz ama tanımadığım insanlarla bir günümü denizde geçirmek pek sevdiğim bir organizasyon değil. Bizim vapur hatları gibi dolmuş tekneler olsaydı çok sevinirdim ama onlara da denk gelemedik. Patara ise Kalkan'a daha yakın. Arabasız gitmek çok zor, dönmek işkence. Daha yakında olan Kaputaş'tan dönmek bile zorlayıcıydı. Sınırlı sayıda dolmuş ve çok fazla yolcu... Yine de Kaş içinde en keyif aldığım plajın Kaputaş olduğunu söylemeliyim. Bir kanyonun önünde, geniş bir kumsal, dalgalı ve eğlenceli bir deniz. Normalde durgun suyu daha çok severim ama Kaş'ta ayağımın kuma değmesine hasret kaldığım için Kaputaş çok iyi geldi.  Merkeze daha yakın olan, yarım saat yürünecek mesafede olan Limanağzı da bir diğer hoş yer. İkisi de halk plajı. Kaş, koy ve plaj bakımından zengin bir yer değil ama halkın rahatlığı açısından Bodrum'un çok önünde. Belediye birçok yeri başarıyla muhafaza etmiş.

Merkezdeki yerler ise oldukça sıkıntılı. Bana göre değiller. Denizde taş çok, çoğu yerde kumsal yok iskele var. Küçük bir Türkbükü! Tabi deniz olarak değerlendiriyorum. Yoksa Kaş merkez, aslında küçük bir Cihangir!  Oldukça küçük bir yerde, sayıca çok insan var. İnsanların buralarda rahat etmesine şaşırıyorum. Fakat sanırım görüşler bulaşıcı. Biri sevdi mi peşinden herkes gidiyor. Midyecilerin Mardinli, Belçikalı gurbetçileri Afyonlu olması gibi... Kaşseverler de Cihangir ve etrafından.. Kadınların çoğu kocaman desenleri dövmelere sahip, erkekler ise Datome sakallı. Mekanlar, restoran veya cafe, ağzına kadar dolu. Hatta bazı yerler bir hafta sonrasına rezervasyon alıyor. Gece hayatı gürültülü değil. Club yok; bar var. Bu açıdan artı puanı alır ama tehlike kapıda. O kadar ufak bir alanda, o kadar az işletmenin olduğu yerde bu kadar çok kişi olunca boşluk kalmıyor. Üstelik bu gözlemler sezonu sonu olan Eylül ayına ait!

Gece hayatındaki durgunluk önemli. Zira Kaş sadece Cihangir tayfadan ibaret değil! Yazlık bir yerdeyiz ama gürültülü müzikler, sarhoş kavgaları, bağıranlar, yere kusanlar yok. Türkiye'nin güneyinde böyle bir yer bulmak çok zor. Haliyle bu fırsatı İslami kesim de değerlendirmiş. Kalkan'da daha fazla, ama Kaş'ta da hatırı sayılır bir muhafazakar kitle var. Sağ tarafın gençleri eşleri ile beraber, daha yaşlıları da çocuklarıyla beraber  oradalar. Onlara uygun bir ortam var. Herhalde onları  rahatsız eden tek şey, her gece hemen hemen her otelden gelen sevişme sesleridir.

Kısacası Kaş için hayal kırıklığı demesem de beklediğim gibi çıkmadı. Aslında son dönemde sosyal medyayı takip edince böyle bir durumla karşılaşacağımı bekliyordum ama en azından denize ulaşmanın daha kolay olmasını ve diğer tatil yerlerine göre biraz daha 'boş' umuyordum.

Önemli değil. Zaten benim aklım karşı taraftaydı. Fakat benim hevesim Kaş esnafı için şaşırtıcıydı. Kaş'tan Meis'e günlük tekneler var. Yarım saat sürüyor. Vizeniz varsa zaten sorun yok. Vize sıkıntınız varsa da önemli değil. Euro'nun artışı biraz bel bükse de, günlük vizeleri iki günde çıkartabiliyorsunuz. Fakat bu isteğimiz Kaş tarafında anlaşılır bulunmadı. Sorduğumuz hemen tüm acentalar "Meis'te bir şey yok ki, neden oraya gitmek istiyorsunuz?" sorularıyla bizi karşıladı. Hatta bizi Meis yerine Rodos'a göndermek isteyenler bile oldu. Bu ilgisizlik Kaş esnafının genel sorunu. Ya para kazanmak istemiyorlar, ya da yaz boyunca çok para kazandıkları için artık salmışlar. En sonunda daha profesyonel yaklaşan bir kurum, sorgusuz sualsiz (sadece kimlik bilgilerini sorarak) biletimizi kesti. Hayatımın bir koca gününü Meis'te geçirecektim. Yetmez ama evetti!

Meis'te bizi tabi ki Yunan polisleri karşıladı. Kadın ve erkek; hepsi mankenlik ajansından çıkmış gibiydi. Zaten genelde bir ülkenin yüzü olan noktalara 'güzel' yüzler konur ama bunlar biraz daha iyiydi. Kısa bir bekleme süresinden sonra adaya ayak basıyoruz. İnsan hiç bilmediği bir yere gelince önce korkuyor ama bir süre sonra keşfedilecek çok fazla nokta olduğunu düşününce heyecanlanıyor. Bizi hemen Türkçe bilen biri karşıladı ve bir turdan bahsetti. Meis'in meşhur noktalarından Mavi Mağara'yı gösterecekler, ardından da bir koya götürüp denize girmemizi sağlayacaklar. İstediğimiz saatte de gelip bizi alacaklar. Gayet mantıklıydı, hemen kabul ettik. Esasında Kekova için de olması gereken sistem buydu ama geçti artık!

Mavi Mağara, ömrümde denize girdiğim en ilginç noktalardan biri. Bir mağarada, sanki altta ışıklandırması olan bir denizde yüzüyorsunuz. Eşsiz ama kısa bir deneyim.

Meis tüm dünyada Kastellorizo olarak biliniyor. Oraya Meis diyen bir tek Türkler. Bir de Kızılhisar var; Kastellorizo'nun Türkçe'ye çevrilmiş hali. 12 Ada'nın en küçüğü. 450 kişinin yaşadığı bir yer.  Eskiden daha kalabalıkmış ama birçok insan Avustralya'ya göç etmiş. Yazları memleketlerinde geçiriyorlar. Hatta birçok mekanda Avustralya bayrağı asılı. Sydney isimli bir mekan da vardı. Onun dışında adaya her gün karşıdan turist geliyor. Çoğu Türk. Denize girdiğimiz koyun işletmesi de bir Türk'e ait. Yunan çalışanlar bile Türkçe'ye hakim. Espri dahi yapabilecek kadar konuşuyorlar. Bir insanın Meis'te çalışması veya yaşaması oldukça ilginç duruyor. Bomboş bir ada. Binalar en fazla üç katlı. İnsanlar az. Başkente, anakaraya uzak. Mesela kapıdaki polisler, mekanlardaki garsonlar... Doğumları Meis mi? Normal zamanda nerede yaşıyorlar? Yoksa bütün bir yazı mı Meis'te geçiriyorlar? Sıkıcı oluyor mu? Meis, Rodos'a bağlı bir ada. Acaba Rodos'ta mı yaşıyorlar. Rodos ile Meis arasındaki yolu (125 km) kaç saatte gidip geliyorlar? Öğrenmek istediğim sorulardı ama tatil rehaveti, güneşin altında yatıp yiyip içmeye odaklandırdı. Kaş'tan aldığım Fanatik'i Meis'te okumak, Meis sosyal hayatına dair bilgiler elde etmekten daha cazip geldi.

Asıl soruyu öğrenmek için akşama doğru hareketlendim. Gerçekten filmdeki gibi miydi? Küçük bir adadan bahsediyoruz. Bu insanlar nerede, neler yapıyorlar? Filmin sahneleri neredeydi? Merkezi gezince biraz üzülmeye başlamıştım. Küçük bir yerleşim alanı, binaların çoğu otel. Yabancılar var sadece. Sessizlik çok net duyuluyor. Peki bu adanın yerlisi ne yapıyor? Sadece turizm mi? Ütopya sandığımız hayat burada da mı yok? Güzel manzarası var adanın. Arada Kaş'a bakıyoruz. Oranın yeni yeni yükselen çirkin binaları karşıdan bile belirgin. Meis'e bakınca içimiz rahatlıyor yeniden. Fakat bu kadar mı her şey? Ara sıra gözümüze kiliseler çarpıyor. Çoğu boş ve kullanılmıyor. Yerli halk ortada yok. Gezen yok, yaşayan yok, evler boş. Bir tane müze var, o da kapalı. Hemen girişteki cami çok şık ama o da kapalı.

Filmin efsane sahnelerinden biridir. İtalyanlar Ada'da yalnız kalmıştır. Adanın terk edilmiş olduğunu düşünürler. Sonra bir gün çocuklar gelir, onları uyandırır. Askerler çocukları takip ederler. Ve adanın diğer tarafında, beyaz ve temiz çarşafların ardından halk çıkar. Aynısını yaşayacağımı tahmin etmezdim. Fakat adayı gezerken, taşlık, dağlık yükseklerin arasında yürürken, bu ıssız adada insanların nerede olduğunu, nasıl  yaşadığını düşünürken bir anda adanın arkasına geldik ve esas yerleşim yeriyle karşılaştık. Tabi sokağa serilen çarşaflar yoktu ama yukarıdan aşağıya bakıp kocaman bir futbol ve basketbol sahasına sahip köy görünce İtalyanlarla aynı duyguları hissettim. Filmin meşhur müziği yerine, bir gencin basketbol topunu sektirmesi duyuluyordu.

İçeriye doğru girdikçe filmin çekildiği birçok mekana denk geldim. Mesela kahvehane! Orada kahve de içtik. Az sayıda ama çok huzurlu gibi duran insanlar normal bir hayat yaşıyordu. Ne iş yapıyorlar, nasıl yaşıyorlar bilmiyorum. Belki de sadece tatilciler ve yaz sonunda Avustralya'ya dönecekler. Akşam olunca hepsi tıpkı bizim Türkiye'de yaptığımız gibi merkeze inip Ajax - AEK maçını izledi. 

Adalı olmayı ölçmek bir günde çok zor. Hemen benzerlikler dikkat çekiyor ama dört tarafı sularla çevrili bir yerde, kendi kendine yetmek zorunda olan ve bir de ekstradan kendi ülkesinden çok uzakta duran bir yerde yaşamanın başka bir mekaniği olmalı. Hem sınır şehri hem bir ada... Kaş'a, Atina'dan daha yakın... Belki sosyal hayat da öyledir. Bazı evlerin çanak antenlerinde Kaş esnafının adı ve telefon numarası var mesela. Evlerin mobilyaları nereden geliyor acaba? Kaş işte orada, hemen karşıda...

Tabi tüm bunları düşünürken Haliç gibi bir konumu olan adanın tam ortasında bir savaş gemisi geldi. Büyük ihtimalle merkezi yönetim burayı küçük bir üs kullanıyor. Adanın hemen çoğu evinde bir denizci simgesi var. Tahminimiz, ölen denizcilerin evleri. Adanın çoğu denizci. Fakat hepsi balıkçı olmayacağına göre, belki de bir kısmı askerdir!

Çocukluktan kalan bir istek yeniden alevleniyor. Tüm dünyadan uzakta bir adada yaşamak. Antisosyal bir düşüncenin ürünü değil bu. Tam tersi; iyice sosyalleşmek için. Beraber çalışıp, beraber yaşamak, beraber futbol oynayıp beraber eğlenmek için. Küçük ama yeterli bir yerde... Zamanın ve ömrün nasıl geçtiğini düşünmeden, hatırlamadan. Kendine yeterek. Biraz zor. Hele 2018 yılında çok daha zor. Dünyanın tüm ışıltılı cazibelerini televizyondan ve internette görmüşken, kendini geri kalan her yerden ve her şeyden soyutlamak ne kadar mümkün olabilir?

Filmde adaya yıllar sonra dışarıdan uçakla bir İtalyan askeri gelir. Pilot, İtalya'daki son gelişmeleri anlatırken 'bizimkiler' de benim sorduğum soruları düşünerek çelişkilere düşerler. Bir güneşli günde deniz kenarında balıklarını yerken İtalya'dan aldıkları haberlerin sonunda kafaları karışır. O adada huzurla oturdukları o güneşli günde, dışarıdan gelen kişi onlara "İtalya'da artık çok fazla fırsat ve çok fazla yapılacak şey var. Ortaya konan büyük idealler var. Çok para kazanılabilir" der. Peki bir insanın ömründeki en büyük ideali ne olabilir ki? Bunu test edecek sadece bir tek yaşantı ve o da kimseye yetmiyor. Adadan Cihangir'e; pardon Kaş'a bakınca bir alternatif çıkıyor karşıma. O mu gerekten tercih edilecek ideal?

Sanırım filmi tekrar izleyeceğim. Çünkü çok büyük ideallerim yok ama kafamda bir şeyler var. Çocukluktan işlenmiş bu artık, geri dönüşü zor.  Birilerinin beni itmesi için her türlü ilhama açığım. Film itiyor. Meis'teki gün itti. O yüzden ömrümün bir tam gününü Meis'te geçirdiğim için çok şanslıyım.

Bir de karşı taraftaki insanlar "Orada bir şey yok" demişlerdi. Gerçekten mi?

"Siz kazandınız ama beni suç ortağınız yapamazsınız"



Cumartesi, Aralık 9

13


Gate 13; Panathinaikos - Olympiakos kadın voleybol maçında...

Salı, Ekim 17

The Lobster


"Bir şey hissetmediğin halde bir şey hissediyor gibi yapmak, bir şey hissettiğin halde bir şey hissetmiyor gibi yapmaktan daha zor"

Cumartesi, Temmuz 5

Perşembe, Temmuz 3

Mediterraneo



Sanırım hayatımda izlediğim ilk yabancı film. Ve kesinlikle hayatım boyunca en çok izlediğim film. En uzun süre boyunca... Hayatımın her döneminde... Öyle ki, her yaşta, her dönemde bu filmden bir kıvılcım çaktım kendime. Valla istemeden oldu. Sırf o gazla Ege'de yaşadım. Her izlediğimde farklı bir yere takıldım.

Ve şimdi, 30'a çok az kala, hayatımın araya sıkışmış döneminde, bir kez daha izledim ve şu cümle çıktı karşıma:

"Öyle bir yaştaydık ki, bir aile kurmak ile kendini bu dünyada kaybetmek arasında karar verememiştik"

Gerçi, "bu dünyada kendini kaybetmek" diyerek neyin ifade edildiği hakkında kendi aramızda bazı tartışmalar yaşamadık değil. Negatif bir anlamı da olabilir pozitif de... Ama burada geçireceğimiz az zamanı özgürlük içinde yaşayabilmek için bu dünyada kaybolmak gerektiğini düşünüyorum.

Filmle paralelel olarak; olan biten her şeyin (İkinci Dünya Savaşı) dışında kalıp gözlerden uzak bir yerde (Meis) kaybolmuş bir şekilde, bu dünyada küçük bir nokta olmak ama dünyanın nimetlerinden özgürce faydalanabildiğin hayat... Bu kararı verebilmek için çok az vakit kaldı... Denemediğimiz şey değil, belki de yöntemi değiştirmek gerekiyordur.

Çarşamba, Haziran 25

Kalk


Allah'ın dediği olur...

Bu arada Samaras'ı her gördüğümde aklıma, ona "Kansız manken" diyen Tolga abim akla gelecek...

Pazar, Mart 2

Gate 13 Amsterdam'da


Gate 13, youtube kanalından muhteşem bir işe imza attı geçtiğimiz hafta. Eski maçların tribün görüntülerini arşivinden çıkardı, internet alemini nostaljiye boğdu.

Benim ilgimi en çok 1986 yılında oynanan Kızılyıldız maçı çekti. Yugoslavya'nın ayakta olduğu zamanlarda bir Belgrad deplasmanı. Baya olaylı olmuş herhalde.

Ama bir de Amsterdam deplasmanı var. 1996 yılından meşhur maç. Karşılaşmayı hatırlamıyorum ama 1-2 sene sonrasında bir futbol dergisinde hikayesini okumuştum ve çok hoşuma gitmişti. İlk dilencilik zamanlarım. Ne dergiyi, ne yazıyı hatırlıyorum. Ama maç hafızaya girmişti. Daha önce buralara ulaşamamış insanların, hayatları boyunca unutamayacakları anılarına ortak olmuş gibi hissetmiştim.

O şekilde bir çocukluk hatırası oluşturan maçın tribün videosunu bulunca baya hoşuma gitti. Maç öncesi şehir merkezinde yapılan tezahüratlarla başlıyor. Çekirge gibi zıplayan insanların görüntülerinden sonra stadyuma geçiyoruz. 

Bilmedikleri bir ülkenin bilmedikleri bir şehrinde, kalabalık bir stadyumda, nisan ayında (belki kısa kollularla değil ama) yarı final maçı bekleyen insanlar... Karşı tarafın gösterisine, sesleriyle , efsane tezahüratları Horto Magiko ile karşılık vermeye çalışıyorlar. Demek ki bu tezahürat baya eskiymiş. 21.45'e dakikalar kalmış ama güneş hala batmamış, CL müziği çalıyor, bu sefer de meşaleleri yakıyorlar.

Gündüz vakti girdikleri tribüne karanlık çekiyor. Aynı anda hem bir ürküten atmosfer vardır, hem de beraber olmanın güveni. Yabancı ülke kısmını bilmesem de başka şehirlerde ben de hissettim. Gün geceye dönerken yanında kimler var ve o an orada neyi bekliyorsun? Güzel duygular.

Sonra gol geliyor. Gol sevincinde ağlayanlar. Yarı final maçı, final için sarkan umutlar, heyecanlar. İlk maçı 1-0 kazanıyor Panathinaikos. Benim okuduğum yazı da biraz bunları anlatıyordu. Maçla pek alakası yoktu. Ya da varsa da benim aklımda yer etmemiş. Rövanşı da kaybediyorlardı. Peri masalları her zaman mutlu sonla bitmiyormuş. Ama adamların hala unutamadıkları güzel bir anıları var.

O gün kim çekmişse bu görüntüleri sağolsun. Taraftarı olmadığım bir takımın tarihindeki en büyük heyecanlardan birine şahit olduk sayılır. 

 Amsterdam deplasmanına gidemeyenler için telafi???




Pazartesi, Kasım 12

Aziz




Yunanistan'ın Meis Adası Belediye Başkanı Pavlos Panigiris, Meis Adası sakinlerinin önemli ihtiyaçlarının yıllardır Türkiye tarafından karşılandığını belirterek, bu nedenle "Ada'nın Türkiye'ye bağımlı olduğunu" söyledi.

Panigiris, eski başbakanlardan Georgios Papandreu'nun (PASOK'un eski lideri Yorgo Papandreu'nun büyük babası), Kıbrıs'ta bir şeyler karşılığında Meis Adası'nı vermeyi kabul ettiğini, bu konunun ABD Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde yer aldığını iddia etti.

Meis Adası sakinlerinin, karşı taraftaki Kaşlılarla olan ilişkilerine değinen Panigiris, 1995 yılında ilk kez belediye başkanı seçildiğinde Kaş belediye başkanı ile irtibata geçerek, kendisine ilişkileri daha da iyileştirme teklifinde bulunduğunu söyledi.

Panigiris, Meis Adası'nın yıllardır Atina hükümetleri tarafından tecrit edildiğini ve bu nedenle Türkiye'ye bağımlı duruma geldiğini ifade etti ve "Kaşlılarla uzun yıllardır ticari ilişkilerimiz var. Ben ilişkileri daha insani, daha dostça bir duruma getirmek istedim. Karşıdakilerle hiçbir sorunumuz yok. Yıllarca sağlık konusu dahil bizim sorunlarımıza çare oldular. Bunu söylemek ayıp değil. Unutmayalım ki hala onlara bağımlıyız" diye konuştu.

Türkiye'den sadece 1300 metre uzaklıkta bulunan Meis Adası belediye başkanı Panigiris, daha önce yaptığı açıklamada, Atina hükümetlerinin ilgisizliği nedeniyle Meis'in bağımsızlığını ilan ederek, eski para birimi Drahmi'ye dönme tehdidinde bulunmuştu.





Kaş, Fethiye, Antalya, Meis > Mussolini, Hitler

Salı, Ekim 23

Eylem


Yunanistan'da eylemler devam ediyor. Böyle olacaksa hep olsun zaten. Öğrenciler, kaldırılan servisler için sokağa çıkmışlar. O yüzden o kızcağız çocuğun omuzunda. Temsili olarak yani. 

Perşembe, Ekim 18

Yunanistan


Yunanistan yanıyor. Onlar yakınca biz de yakmış sayılıyor muyuz? Sayılalım ya, içimiz rahat eder...



Cumartesi, Haziran 2

Duble Sezonu



- Olympiakos hem futbolda hem basketbolda şampiyon oldu.

- Basketbol takımı hem ligi hem Avrupa'yı aldı.

- "Son maç"a göre oldukça rahat bir maçtı.

- Panathinaikos iki kez gelmeye kalktı ama olmadı.

- Çok basit hata yapıldı, Obradovic fena çıldırdı.

- Yunanistan Ligi final serisini izlediğimiz için Ntv'ye teşekkürler.

- En çok basketbol topunu beğendim, benim bile oynayasım geldi.

- Olympiakos tribünleri bizle oynadıkları maçta ne kadar kötüydü. Önce Final Four'da, sonra seride coştular.

- 3.periyotta maçın en stresli anında alınan molada, Beyonce çalıp, dansçı kızların girmesi...

- Neyse ki tribün fena bastırdı.. Biz de olsa herkes durup kızları izlerdi.

- 15 senede 14 şampiyonluk. Bu sezon kaybetmek koymaz herhalde.

- Spanoulis

Cuma, Nisan 6

Diamantidis Taşıdı






- Panathinaikos sempatim her geçen sene artıyor.

- Diamantidis'den bağımsız olmaya başladı.

- Jasikevicius'u canlı izledik geçen sene.

- Bir ara telefon çaldı, bir geldim Panathinaikos öne geçmiş. Yoksa çok kötü başladılar.

- Eskiden Yunan tribünlerini "abi aralarına kız almıyorlar, herkes apaçi" diye överdik, şimdi ablalar var.

- Salonda Olympiakos'tan daha iyiler.

- Papaloukas'ın bu salonda maça çıkması, güzel hikayeler.

- Kaymakoğlu & Berberoğlu

- Panathinaikos aklıyla oynuyor. Kaymak'ın 2de sıfır atmasından önceki hücum ne güzeldi.

- Son dakikalar kaç dakika sürdü?

- Maç bitince yanan meşaleler.

- Türk hakem

- Eurolig iyi babalar.



Salı, Şubat 7

Grev Gözcüsü


Yunanistan'da tüm halk greve gitti. Birlik içindeki halka, destek olan canlılar çok. Grev sözcüsü bir köpek. Polisin sert müdahelesine verilen cevap ise ağaçlardan toplanan narenciyeler.

Kaotik ülkeleri severiz. Yunanistan buradan 45 dakika.

Pazar, Eylül 18

Güzel Turnuva




1 Ekim Cumartesi
Anadolu Efes-Panathinaikos
Fenerbahçe Ülker-Olympiakos

2 Ekim Pazar
Genç takımlar All Star maçı
Anadolu Efes-Olympiakos
Fenerbahçe Ülker-Panathinaikos

Turnuvanın adı Two Nations Cup. Güzel birşey olacak sanki. 4 takımın kürek yarışları da olacakmış. Gençler oynayacak. Diamantidis de gelecek mi? Gerçi biz o günlerde Eurolaegue elemesi için aklımızı Litvanya'ya vereceğiz.

Bir de zaten Olympiakos ve Panathinaikos senede bir defa İstanbul'a geliyorlar. Futboldaki Şampiyonlar Ligi gibi değil ki. Milan'ı Barcelona'yı, Real' görmüyoruz yıllardır. Yine de ortada güzel bir turnuva var. İlgilenenler için tıks.

Cuma, Ağustos 26

Güle Güle Panathinaikos

Mayıs ayında basketbol takımı Avrupa'nın en büyüğü oldu. Özellikle Barcelona maçlarında yaptıkları tribün çok konuşuldu. Takım kupa alırken, taraftarı da övgü aldı; her kesimden, her ülkeden.

Bugün ise aynı insanlar tribünü yaktı. 3-0'ın rövanşında 2-1 kazandılar. Yetmedi. Turu geçen Maccabi oldu. Uefa'dan elenince ligine dönüyorsun. Bu sezon burada biter. Artık hedef; Diamantidis ile İstanbul'a ulaşabilmek.

Pazartesi, Mayıs 9

Şampiyon Panathinaikos


2011 Euroleague Şampiyonu belli oldu. Final öncesinde seneye şampiyonun İstanbul'da belli olacağını öğrendik, bu çok daha güzeldi. İstanbul'da Efes ve Fenerbahçe'nin (hakkını verelim Fenerbahçe 2.grup aşamasında salonu doldurdu) maçlarına bilet bulmakta zorlanmıyorduk. Şahan Gökbakar ve türevlerinin seneye bu aylarda basketbol aşkı ortaya çıkmazsa Euroleague için bilet bulmakta zorlanmayız.

Bu sezona gelelim. Bu takımı bu sene canlı izledik. Kötü Efes Pilsen'in aldığı galibiyetlerden biriydi. Hiç umut vermemişti o akşam Yoncalar. Diamantidis'i canlı izlemek için gitmiştik, canlı izledik. Kendi takımı bile Diamantidis'i izliyordu. Herşey onun üzerindeydi, onun birşey yapması bekleniyordu. O da bir yerden sonra sinirlenmiş ve kendi isteğiyle oyundan çıkmıştı. Aslında dün bile hemen hemen aynı şey vardı. Yunanlı basketbolcuların tek amacı topu Diamantidis ile buluşturmak gibiydi.

Sezon içinde Olympiakos ve Barcelona 'nın şampiyonluk şansının daha çok olduğunu düşünüyorduk. İkisi Final Four'a bile kalamadı. Panathianikos ise zoru başardı ve şampiyon oldu. Son 5 senede 3.şampiyonluk ama belki de en zoruydu.

MVP tabi ki Dimantidis. En iyi 5; Diamantidis, takım arkadaşı Batiste, bir başka Yunan Baby Shaq, Navarro ve Emeterio. Rakoçeviç sayı kralı.