euroleague etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
euroleague etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Aralık 16

Onun Gibisi

"Bodiroga her zamanki gibi takıma liderlik etti ama finalin (2002 Kinder Bologna - Panathinaikos) esas yıldızı, dostum İbrahim Kutluay'dı. Böyle bir şutör o-la-maz. Efes'te de birlikte oynadığımız dönemden hatırlıyorum, bugün dahil, hayatımda birçok şutörle oynadım ama İbrahim gibisine hiç rastlamadım. Hiç zorlanmadan 40 attığı olurdu. 'Watch me Mula, watch me' diye bağırırdı perdeyi takip ederken. Ne adamdı... Onun gibisi gelmedi gelmeyecek."

Damir Mulaömerovic / Socrates Ekim 2020 sayısı

Cuma, Nisan 28

Darüşşafaka 81-88 Real Madrid



Blogu yıllar öncesinden takip edenler hatırlar. Eskiden burada maç yazıları eksik olmazdı. Çünkü devamlı maça gidilirdi. Futbol, basketbol, hatta voleybol... Giderdik ve aklımızda kalanları yazardık. Haftada bir tane banko olurdu, bazen ikiye, üçe bile çıkardı. Günde iki maça gittiğim dönemleri hatırlıyorum. Şimdi ise senede bir tane belki oluyor. Bu sezonun maçı da sürpriz bir şekilde Darüşşafaka - Real Madrid oldu.

O kadar uzak kalmışız ki; Daçka'nın hangi salonda oynadığını bile bilmiyordum. Bu sene iç saha maçlarını da pek izlemedim zaten. Bunu da sonradan fark ettim. Zaten toplasan 5-6 tane Daçka maçı izlemişimdir; onlarda da deplasmandaydılar. Ben Ayhan Şahenk'te oynarlar sanıyordum. O nedenle maça da gidesim pek yoktu. Gitme ihtimali ortaya çıkınca biraz çekimser kaldım. Fakat gün boyunca hiçbir yerden "Halı saha maçı yapalım" teklifi gelmeyince; bari değişiklik olsun diye gittik.

Gittiğimiz yer; Wolkswagen Arena şahane bir yermiş. Bugüne kadar İstanbul'da birçok salona gittim. Abdi İpekçi'yi çok severim ama köfte ekmek satan adam bulmak bile zordur bazı günlerde. Ülker Arena adamı bitirir, Sinan Erdem ve Ahmet Cömert iyidir güzeldir ama hayata küstürür, Ayhan Şahenk maç başlayana kadar depresyona sokar. Burası ise öyle değil. Maç öncesi yaşayan, nefes aldıran bir platform var. En azından TT Arena'dan daha güzel... İnsan maça gitmekten korkmaz bu sayede. Hatta insan bir yerden sonra, "O zaman bundan sonra daha sık gelelim" diye düşünüyor ama Darüşşafaka-Euroleague-Doğuş arasında yaşanan ayrılıklar silsilesi bizim düşüncemizi filizlenmeden bitiriyor.

Darüşşafaka'nın Doğuş olarak çıktığı son maçları izliyoruz. Siz bu satırları okuduğunuzda belki de Euroleague defteri kapanmış olacak. İnsanın Euroleague'den soğuma nedenlerinden biridir bu. Darüşşafaka'nın lige dahil olması da başlı başına bir sıkıntıydı zaten. Ligden çıkmasına lafım yok ama ligden çıkınca yine eski vasat günlerine dönecek olması da üzücü. Bu kadar çok değişimin yaşandığı bir branşta ve bu kadar kafaya göre plan yapılan bir organizasyonda biz nasıl takipçi olacağız ki?

Neyse ki; artık eskisi kadar sevmesek de, hayatımızdan çıkarmaya çalışsak da hâlâ bir Galatasaray - Fenerbahçe rekabetimiz var. Bu sayede organizasyona konsantre olabiliyoruz. Seneye Galatasaray olmasa bile Fenerbahçe'nin varlığı bir yerden bizi yakalayacak. Bu maçı da Fenerbahçe'nin rakibi kim olacak ve o maçta ne yapar gözüyle izledik.

Şimdi uzun uzun maç analizi yapmaya gerek yok. Zaten hakim değilim bu sezona. Eskiden her takımın hangi planlarla oynadığını, hangi oyunculara sahip olduğunu net bilirdik. Düştüğümüz durum çok acayip. Ama şu bir gerçek; Real Madrid  Fenerbahçe'ye zorluk çıkaramaz. Yine de tek maçlık atmosferlerde her şey yaşanabilir, eğer seri olsaydı Real'e hiç şans tanımazdım. Daçka 15 sayı geriye düştüğü maçı kazanacak duruma getirdi. Eğer fark o kadar açılmasaydı, nefesi yetecek ve maçı da kazanabilirdi. Fenerbahçe ise herhalde, maçın başında yapılan hataları yapmaz. Real Madrid'de en kritik yerlerde Llull devreye giriyor, biraz nefes aldırıyor ve sonrasında vitesi düşürerek oynamaya devam ediyorlar. 

Bütün analiz bu kadar! Doğru mu yanlış mı bilmiyorum.

Tribüne de değinmek isterdim ama taraftarı az olan bir kulüpten bahsediyoruz. Performans sanatları sahnesinde bir akşam geçirmek yerine "bu sefer salona gelelim" diyen basketbolsever kitle oturdu, maçını izledi ve evine döndü. 35'ten sonra salonda maç izlemek istiyorsak; bu kitleye dahil olmak daha sağlıklı olabilir. Yavaş yavaş o kanala girilebilir. Zaten hemen hepsi, koşan, yoga yapan ve sabahları portakal suyu içen insanlar. Bir maç gününde tribünde yorulmak istemezler.

İşin aslı ne Daçka'ya, ne Real Madrid'e, ne maça, ne tribüne şaşırıyorum. Sadece kendime şaşırıyorum. Hadi futbola passolig yüzünden gidemiyoruz; basketbola niye bu kadar uzak kaldık? Kesin bir sebebi vardı ama ben unuttum. Ya salonların uzaklığı, ya biletlerin pahalılığı ya başka bir şey. Bu sorunun cevabını bile unutmuşuz. Bir de Mehmet Yağmur nasıl Euroleague çeyrek finali oynar; buna da şaşırdım. Biz ortalarda yokken çok şeyler değişmiş. 

Cumartesi, Nisan 12

Galatasaray 64 - 55 Partizan



"Nereden nereye geldik" muhabbetinin basketbol şubesi için artık abartıldığını düşünüyorum. O kısmı çoktan geçtik. 2006'dan beri sistemli olmasa da adım adım ilerleyen, üzerine koyan (bazen geri adım atsa da) bir durum sözkonusu. Bu olaylara üç sene önce küme düşüyorduk diye bakmak artık yersiz. O bir kazaydı, tamam büyük bir krizdi ve belki de tarihin baştan yazılmasına neden olacaktı ama Cem Akdağ'ya binlere kez daha teşekkür etmekten başka söylenecek çok başka bir şey yok, kalmadı.

Yine de taraftarlık hissiyatı bakımından olaya ilk Euroleague maçımızdan, Unics Kazan'a yenildiğimiz maçtan bakabiliriz. 2.5 sene öncesiydi. Büyük bir heyecan vardı içimizde. Çok ayrı duygularla salona gelmiştik. Şu an takımda olan Domercant'ın üçlüğü ile buz kesmiştik. "Buraların havası başka usta" diyerek çıkmıştık salondan. Sonra o hava da değişmişti. Bir sonraki maç Barcelona gelmişti. Şimdi Top 8'deki rakip. Sopalı pankartlar, Navarro, "Barcelona Kocan Geliyor".. Kötü giden futbol takımının panzehiri olmuştu İpekçi. Muhteşem maçlar. Muhteşem sezon.

Bu sezon benzeri olmadı sanki. En azından benim için. Uzun Euroleague takvimi, sürekli değişen kadrolar, koçun kalp kıran demeçler sürekli bir adım daha uzaklaştırdı. Ama tarihi maçta, salonda olmak gerekiyordu. Senelerdir görmediğin arkadaşlarınla, bir düğünde bir araya gelmek gibi.

Büyük ihtimal Barcelona maçları da (bence iki maç oynarız içeride) aynı atmosferde geçer. Fakat bu Partizan maçı da bir saygı duruşu olarak hatıralarda kalacaktır.

Çok mu mutluyuz peki? Ben değilim. Mutsuz da değilim. Ama iki sene önce veya Ahmet Cömert günlerinde daha sağlam bağlar kuruluyordu. Tam da şube kapansın mı küçülsün mü denildiği dönemlerde. Buralarda olmak çok güzel ama feda edilen ve es geçilenleri topladığımızda değer mi emin değilim?

Oyuncuların emeğini ve başarısını takdir etmekle beraber, sevdiğimiz şeyler üzerinde bu kadar tartışmanın dönmesi, başarılara karşı mesafeli durmamıza yol açıyor.

Cumartesi, Şubat 22

Anadolu Efes 63 - 71 Fenerbahçe Ülker



Bu sefer hata bende. Cuma akşamını Efes-Fenerbahçe maçı için İpekçi'de geçirmek çok gereksiz bir aktivite oldu. İki takım şahane basketbol oynasa bile gidilecek maç değildi. Ne yazık ki iki takım da çok kötü oynuyor. Bunu kazanan takımın koçunun maç sonunda "Bugün çok çok kötü oynadık" demesinden anlayabiliyoruz. Fenerbahçe, bu kadar tatmin edemediyse Efes'i siz düşünün.

Gerçekten maça dair aklımda hiç bir şey yok.Yani çok az şey var ama onlar da önemsiz. Geçen seneki iddiasız ve dibi görmüş Fenerbahçe - Beşiktaş maçları bile daha iyiydi.

O nedenle maç boyu Fenerbahçe tribünleri dikkatimi daha çok çekti. İyilerdi. Ülker Arena'da aylardır yapamadıklarını İpekçi'de kendilerine ayrılan az sayıda yerde yaptılar. Obradoviç'in maçtan sonra memnun olduğu tek şeydi belki de, Arena'da görmediği için şaşırmış olmalı. Kötü haber koça, bir daha aynısı olmayacak

Şimdi böyle bir paragraf yazınca efsane tribün yaptıkları da sanılmasın. Ama sağlamdı. Efes de olsa, deplasman tayfası deplasmandır her zaman. Özlemişiz. Şu deplasman yasakları bitse artık da hayatımızda güzel şeyler yaşasak. Fenerbahçe tribünlerine bakıp hüzünlenmemek elde değildi. Eskiden karşılıklı kapıştığımız günler aklıma geldi. Eski derbiler, eski tribünler, eski maçlar, eski olaylar.

Tribünler bitiyor, iyi tribün anıları çok uzaklarda kalıyor... Bardağın dolu tarafı; ileride o günleri anlatmak bize nasip olacak.

Cumartesi, Şubat 1

Galatasaray 90 - 83 Zalgris Kaunas



Ne maçın tam gününü biliyordum ne de gruptaki şansımızın matematiksel olasılıklarını. İki sene önceki halimden eser yok. Bizim de kendi içimizde yaşadığımız buhranların, küskünlüklerin, kırgınlıkların etkisi var ama Euroleague yönetiminin de payı büyük. 8 takımlı bir grup, sürekli maç, azalan iddialar, eksilen sürprizler, cuma akşamı gibi sosyal bir güne konulan maçlar.

Diğer tarafta ise karışık bir şube. Şampiyonlukla doyuma ulaşan camia, çok sık yaşanan kadro değişimleriyle bağları zayıflayan taraftar. Maça gitmek aklımda bile yoktu, bir arkadaşım ısrar etti, o vazgeçti, ben başkasıyla gittim, köşede maçı izledik, döndük.

Galatasaray tribününün içinde olmak istedim sadece. Son zamanlarda, son yıllara duyulan özlem artıyorken. "O eski günler" nostaljisi artık bizim dilimize yerleşmişken, iyice yalnız bırakılırken, orada görünmek iyi gelir diye düşündüm. Sahadaki oyundan bağımsız, aslında bir türbe ziyareti gibi...

O nedenle parkede koşturan adamların ne yaptığını anlamadım, anlamak için çaba da sarfetmedim. Sadece Arroyo'nun topla her buluşmasına dikkat kesildim. Farklı bir oyuncu, farklı bir karakter. Futbola yoğunlaşan bir ülkede, tribünün basketbol maçlarına ilgi göstermesi için böyle oyunculara ihtiyaç var. Mrsiç, El Amin, Arroyo... Bunlar takımın yıldızı değil, daha fazlası takımın, şubenin ihtiyaç duyulan kahramanı...

Gelen, gelmeyen ayrımı yapmayacağım. Ben de bu sene çok az geldim maça. Zaten hocadan azar işitmek için kim gelir ki oraya? Ne gerek var? Ama gelmeyenlerin yine gelenlere akıl verdiği bir maç olmuş. Gelenlere, gelmeden önce sopalı pankartları boyayanlara, maç boyunca susmayanlara bu galibiyet armağan olsun. Sopalı pankartları cover page yapıp, youtube'dan tezahürat paylaşıp en sonunda da evinden "Bu tribün çok cahil " diyerek omuz bükenlere de helal olsun...

14 Şubat'ta CSKA Moskova maçı. O gün sabahında Only You pankartının şovunu yapıp öyle geleceksiniz salona, gün sizin gününüz olacak...

Cumartesi, Kasım 16

Galatasaray 84 - 74 Bayern Münih



O eski heyecan, en azından bende, kayboldu. Sebebini bilmiyorum. Geçen sene cumartesi günleri Gaziantep, Tofaş gibi rakiplere karşı oynanan normal sezon maçlarına gitmek bile bu kadar koymuyordu, bu kadar zorlamıyordu.

Rakibin adı Bayern olunca insanın merakı bir tık daha artıyor. Futboldan kalan bir özgüven. Ama kadroları kötü bir Oktay Mahmuti takımı kadrosu. Savoviç, Dedoviç vs... Bu kadroyu görüp "Bayern kesin yener" diyen Galatasaraylı adamı anlamak mümkün değil. Üstelik Ergin Ataman'ın Telekom maçındaki molalarından sonra kazanacağımızdan emindim. Basketbol, futbol, spor böyle bir şey. İnsan olgusunu görmek gerekiyor. Yoksa kağıt üzerine bakıp değerlendirme yapmak doğru sonuçlar çıkarmıyor.

O kadar fark yakalayıp, son bölümde zora giren bir maç görmek beni iyice üzdü, canımı sıktı. Umarım takım, üzerindeki o isteksizliği atar. Çünkü artık kendilerinden çok bize de zarar vermeye başladılar.

Öte yandan maç öncesi Fenerbahçe'ye edilen küfürleri anlamadım. Yani anladım da, biraz fazla gibi geldi. Az olaylı bir derbiden sonra basketbol maçında bu kadar küfür edilmesini anlamlandıramadım.

Cuma, Ekim 25

Galatasaray 67 - 78 Olympiakos




Devre arasında salonda konuşmalar... Taraftarlar maçı tartışıyor. Arkamda biri "Ben bu yüzden Mahmuti'yi istiyorum, Ataman olmaz, savunma yapmıyor" diyor. Sezonun iç sahadaki ikinci maçı olabilir ama Ergin Ataman ile 1 sezon çoktan geçmiş bile. Üstelik özlenen şampiyonluk kupası alınarak.

Kimseyi yargılamak haddim değil ama salondaki sayıya bakarak bu yorumu genellemem mümkün. Aradaki 1 senede salona gelmediğiniz için unutmuş veya görmemiş olabilirsiniz ama Ataman, yaptıkları sayesinde kupa kazanırken, Mahmuti yaptıkları - veya yapamadıkları- sayesinde iki seneyi kupasız geçirdi. Tıpkı deplasmanda alınan Siena galibiyeti gibi, çoğunluk için Euroleague galibiyetleri, Euroleague maçları daha önemli. Aksi halde salon bu kadar dolmazdı. Geçen sene hiç dolmadı.

İki sene önceki Euroleague macerasının son iç saha karşılaşması olan Efes maçından sonra salona ilk kez gelen var mıdır acaba? Cezalı olduğumuz için kadın ve çocuklar önünde oynanan Fenerbahçe maçı bile kurtarıcı olamadı o geçiş dönemine . Hatta Banvit serisi ve Beşiktaş bile değil. Bazıları için ortada koca bir boşluk var. Geçen seneki başarıyı yok sayarak henüz sezonun ilk ayı içinde hala aynı kısır tartışmalara zemin hazırlamanın başka bir nedeni olamaz.

Devre arası bu tartışmalar eşliğinde geçti. Fakat soyunma odasında farklı şeyler konuşulmuş. Bu oyunun, bu sporun analizini yapamıyorum. İki farklı devre arasında nelerin değiştiğini görebilmek benim için çok zor, daha da önemlisi çok da zevk veren bir şey değil. Ama takımın mücadelesini görüp keyiflenmemek için de çok iyi bir basketbol bilgisine ihtiyaç yok. Basketbol özünde çok zor ve akıl oyunlarına ihtiyaç duyan bir oyun olabilir ama bizim için oldukça kolay. Top potadan girsin, takım mücadele etsin yeter.

Ukala kesimler, tribünün hakim gruplarını her zaman cehaletle suçlar. En büyük savları da "Maçı izlemiyorlar,  oyundan kopuk bağırıyorlar" cümlesidir. Bu akşam her hücumda ve hatta savunmada hocaya ve takıma taktik verenleri gördükçe tribünün kafa tayfasının daha güzel ve zevkli bir iş yaptığına bir kez daha kanaat getirdim. Maçı izlemiyorlar. İzlemesinler de. İzleyenler yeteri kadar farklı ses çıkarıyor zaten...

Aslında bu maça çok gidesim yoktu. Ama Kopenhag maçında açılan sopalı pankartlardan sonra İpekçi'ye gitmeye karar verdim. Bilet bulması falan zor işlerdi ama oldu, girdim. Ama şunu da unutmamıştım, ne zaman böyle bir maça çok gitmek isteyip zor bilet bulmuşsam o maçta yenilmişizdir. Sezonun daha başı, telafisi edilir. Yaz başında çıkan "Maçlar bu sene Sinan Erdem'de oynanacak" haberleri de geçerliliğini yitirmiş, bütün maçları İpekçi'de oynayacakmışız. Bunu da bu hafta öğrendim ve sevindim. Bundan sonra hem takım olarak hem de tribün olarak gerekli dersleri çıkarıp, 2 sene öncesinde takılı kalmayıp güzel işler çıkarabiliriz.


Cuma, Şubat 1

Beşiktaş 55 - 77 Maccabi Electra




Geçen sene bu aylarda Euroleauge maçı için İpekçi'ye giderken yaşanan coşku hala akıllarda. Evet, bir Galatasaraylı olarak benim hissetiğim duyguların farklı olması normal ama sokağa yansıyan atmosfer arasında bu kadar fark olması normal değil... Vapurda, trende, salon çevresinde derken en son salonda. Sanki Avrupa'nın basketboldaki en üst organizasyonu değil de TBL'deki en iddiasız maç. Seyircisiz diye küçümsediğimiz Anadolu Efes bile, Sinan Erdem'i iyi kötü bir çeşit organizasyonlarla dolduruyordu.

Beşiktaş'tan TOP 16'da zirve mücadelesi yapması beklenmiyordu muhakkak. Kötü sonuçlar olması normal.Hatta, kötü sonuçlardan daha çok, zaman zaman isteksiz oyunlar sergilenmesi taraftarı kötü daha çok üzmüş olabilir. Ama özellikle geçen hafta Siena maçındaki direnci gördükten sonra bu takım desteği hak ediyordu.

Geçen sene sopalı pankartlarla dalga geçen, her maç salonu doldurmayı küçümseyip "biz de yaparız" diyen, yapılan tezahüratı bile eleştiren kitleyi, bu akşam salonda görmek isterdik. Göremedik. Ama tabi bu cümleler salona gelmeyenlere. Salona gelenleri bu bağlamda değerlendirmek haksızlık olur. Maç öncesi sürekli Galatasaray'a küfür olunca ve skor ilk devrede 20 sayı farka ulaşınca o dakikadan sonra bize saracaklarını tahmin ettim. Ama yanılttılar.  Sürekli takıma destek verdiler. Zaten her zaman söylediğim birşey var; eğer az taraftar varsa o gün güzel tribün olur. Oraya gelen şovmen değildir, hesapçı adam değildir, sevdasının peşindedir. Kendileri için anlamlı olan "Ateşini yolla bana" nostaljisi ile başladılar, "Her gece efkarım" iledevam ettiler, "Gündoğdu" ile bitirdiler. Ufak bir eleştiri; çok kopuktular. Sahaiçinde pşduğum için fazla görme şansım olmadı ama sanırım kafa abiler de pek yoktu. Bir bütünlük sağlanamadı tribünde, lider eksiği vardı sanki. Olsun, bu da onların problemi.

Bir de illet olduğum dj rezaleti. Tribün coşmuş, 20 sayı gerideki takımına bağırıyor, mola alınıyor ses daha çok çıkıyor, o sırada dj basit, kötü, rezalet bir kulüp marşını köklüyor. Neden yapıyorsun abi bunu? Neyin şovu. Bırak tribün sazı eline almış zaten, kesme...

 
Tribün böyle, saha içi ise, özellikle Maccabi bench kısmı takım elbiseli adamlarla dolu. Güvenliği sağlayan İsrailliler. Gerçekten ilginçti. İsrail'i hiç görmedim, ama Maccabi benchinin civarı filmlerde gördüğüm 1970'lerin Avrupası gibiydi. Ortada hayat devam ediyor, dış tarafında ajanlar kol geziyor.


Maçı çok anlatmaya gerek yok. Beşiktaş kötüydü. Gücünün yetmemesi normal ama isteksizlik yakışmadı. Erman Kunter de maç sonu basın toplantısında bahane üretmeden açık açık konuştu Takdir etmek bize düşmez, ama kendisi takdir edilmesi gereken bir karakter. Beşiktaş'ın başında uzun yıllar kaldığı müddetçe çok büyük işler başaracaktır.

Maccabi ise saha içinde gördüğüm en eğlenceli, daha doğrusu en çok eğlenen takımlardan biri. Sahaya çıkışları ayrı, oyunları ayrı. Sharpe'ın salonda çalan müziğe kenardan kafa tutuşu, Blatt'ın oyuncularının sürekli sırtına vurması ( basketbol koçlarında buna pek alışkın değiliz)... Bana sempatik geldi.

22 sayı farkla biten bir maç için söylenecek fazla şey yok. Ama organizasyona dair bir eleştiri, değişen Top 16 turu rezalet olmuş, hiç heyecan yok. Umarım eski sisteme dönerler.











Cumartesi, Mayıs 12

Bir Teodosiç Klasiği




Biri buna, İstanbul'a gidince yapmanız gerekenler diye bunu mu söyledi?

Müthiş



- Böyle bir maç izlettirdikleri için her iki takıma da teşekkürler.

- Obradoviç, Jasi ve tabi ki Diamantidis için üzüldüm.

- Yine de o son topun açıklaması yok.

- Gerçi maç sonunda Obra Hoca, 39 dakika 52 saniye iyidik, oyuncularıma gurur duyuyorum falan demiş.

- Maçı Deron Williams da izledi, o da Euroleague > NBA dedi.

- Geçen sene kenardan oyuna Saras'ı sokan Fenerbahçe, geçen yaz Saras'ı beğenmeyen Fenerbahçe, 2 gün önce çeyrek finalde elenen Fenerbahçe.

- Teodosic'i eskiden çok severdi, artık ayar oluyorum, finale çıkmasına iyice ayar oldum.

- Herif yine degaj yaptı.

- Adam bir de en kritik anda 2'de sıfır attı.

- Shved bu sezonun yıldızı belki de.

- Olympaikos taraftarı salona girdi, önce Panathinaikos'u eledi, sonra kendi takımlarına tur atlattı.

- İlk periyotta 29 sayı, 30 dakikada 35 sayı.

- Panathinaikos tribünü kötüydü bence, asıl tayfa finale çıkınca gelecekti herhal...

- Teodosiç'in hala Olympiakos'a, Olympiakos taraftarına dilenmesi.

- Atıyorum Final Four'dayız, Lakoviç Barcelona taraftarından yardım istiyor.

- Güzel kızlarla tribün yapılmaz.

- Murat Kosova çok yoruyor bizi.

- Hakemler, son anlarda fena saçmaladı. Yılların intikamı mı acaba?

- Seneye Panathinaikos'u yeneriz, onlar oynar finali.


Cuma, Nisan 6

Diamantidis Taşıdı






- Panathinaikos sempatim her geçen sene artıyor.

- Diamantidis'den bağımsız olmaya başladı.

- Jasikevicius'u canlı izledik geçen sene.

- Bir ara telefon çaldı, bir geldim Panathinaikos öne geçmiş. Yoksa çok kötü başladılar.

- Eskiden Yunan tribünlerini "abi aralarına kız almıyorlar, herkes apaçi" diye överdik, şimdi ablalar var.

- Salonda Olympiakos'tan daha iyiler.

- Papaloukas'ın bu salonda maça çıkması, güzel hikayeler.

- Kaymakoğlu & Berberoğlu

- Panathinaikos aklıyla oynuyor. Kaymak'ın 2de sıfır atmasından önceki hücum ne güzeldi.

- Son dakikalar kaç dakika sürdü?

- Maç bitince yanan meşaleler.

- Türk hakem

- Eurolig iyi babalar.



Cumartesi, Mart 31

Fenerbahçe 70-74 Rivas Ecopolis

Her ne kadar ligi domine etse de, yerelde kazanmadık kupa bırakmasa da Eurolig'de final çok değil, Taurasi transferinden önce yani 2010'da bile hayalden ibaretti. Dün bu hayali gerçekleştirmeye çok az kalmıştı, kötü oyuna, yorgunluğa ve zafer sarhoşluğuna rağmen detaylarda kaybettik. Onun için çok üzgünüm.
***
Bir gün öncesine dönelim, Galatasaray maçı öncesinde tribün atışmaları falan harika, aynı bizim lise koridorları gibi, müzik devreye girince müdür yardımcısı geldi gibi oldu, tezahurat kesildi, maç beklenmeye başlandı. Sayı olarak net üstündük, Galatasaray'ın iyi oynadığı 2.periyodun son 2-3 dakikası hariç tribünde de üstündük, sindirdik. Sadece bence Galatasaray tribünü bizden daha organizeydi, top rakipteyken ıslıklamayı biliyorlardı en azından, uzun süre bunu akıl edemedik. 3.periyodla birlikte sahada da tribünde de tüm insiyatif elimize geçti diyebilirim, bunu sağlayan insan da Birsel'di. Ne kadar teşekür etsem az, bir basketbol maçında hayatımda yaşadığım en güzel 3.periyodu yaşattı bana.
***
Dün ise bu yıl euroligde gördüğüm en kötü 3.periyodu oynadık. En sıkı deplasmanlarda muhteşem 3.periyodlar oynadık bu sene. Avenida deplasmanı, Nadezhda deplasmanı, geriye gitmeyelim, 24saat öncesi, bu kez sadece 9 sayı atabildiğimiz bir 3.periyod pahalıya mal oldu. Buna rağmen, Penny'nin sakatlığına, Angel'ın hastalığına, derbi yorgunluğuna, Çağlayan'a rağmen çok yaklaştık. Bence Birsel'den önce asıl ölümcül hatayı yapan, dışarıya kadar gelip saçma Vidmar faulü ile Matovic oldu. Sıkışmışlardı, şapkadan tavşan çıkaracaklardı o hücumda, faul ile rahatladılar, üstelik faul yapılacak son insana Aguilar'a yaptı Matovic. Ecopolis adına Aguilar, Jones ve Cruz mükemmeldiler. Şans da onların yanındaydı, panyalı 3'lük dahil yüksek yüzdeli attılar. Her neyse, çok büyük bir fırsatı kılpayı kaçırmış olduk, hala çok üzgünüm bu yüzden.
***
Çağlayan'a rağmen dedik, değinmeden geçmek olmaz. Bu yağmurda oraya gidip sırf Fenerbahçe sevgisini ifade etme şekli benden farklı diye oradaki renkdaşlarımı eleştirmek ne haddim, ne de vicdanım buna müsaade eder. Ancak dün salonda 500 kişi falan vardı. Ömer Koçsan'ın eli gitmemiş olabilir yazmaya, biz yazalım. Büyük balık kaçtı, evet haklı, ancak Galatasaray maçının yarısı değil, Çağlayan'daki kalabalık önce salona gelse takımın direnci kesinlikle artardı. Eurolig finali bu, 1 haftada 2 Avrupa Kupası getirecektik, olmadı. Çağlayan'dan tweet atanlar falan oldu, salon bomboş olmaz böyle diye, e sen neredesin o zaman, keşke maça gelseydin önce! Münferit taraftar, Ahmet, Mehmet, Kutay, Uğur maç seçebilir. Ben mesela kimsenin gelmediği yedeklerin oynadığı kupa maçlarını severim, derbilerden sonraki maçları severim, ne bileyim, Caferağa'daki her maçı severim, Burhan Felek'i de sırf Üsküdar'da diye sevmem, maç seçilir. Ama maç seçen tribün grubu var, bunu anlamıyorum. Tribün grubu ve kemik bir tayfa maç seçmez diye düşünüyorum. Dün GFB neredeydi, ben mi göremedim acaba? Her neyse, bu topa da girmeyelim, özellikle bu yıl, insanlar birbirlerinin Fenerbahçe sevgisini ölçer hale geldi, kim daha çok fedakar, kim nereye gitti, ne yaptı, Fenerium fişlerini ortaya dökecekler neredeyse... Takım eleştirilerinde de aynı şey var.
***
Bir de, Çağlayan'da ya da başka bir yerde, polisin zulmüne maruz kalıp da isyan ettikten 1 gün önce, sebebi her ne olursa olsun copuyla, gazıyla Galatasaraylıların üstüne saldıran polisi alkışlamasın Fenerbahçe taraftarı. Gitsin ayırsın, ya da polise saldırsın demiyorum, ama en azından yuhalayalım artık. Düşmanımın düşmanı diye alkışlanıp vur vur vur denilecek son meslek grubu polisler.

Cuma, Mart 30

İflas




- Rivas maçı sezonun çöküşydü, derbide fikirler, planlar iflas etti.

- Bundan sonra yetkili ve etkili kişileri kurtaracak tek şey TBL. O da yeter mi bilmiyorum.

- Tarihin en pahalı kadrosu, kendi evindeki organizasyon, ve derbi yenilgisi.

- Üstelik öndeyken kaybedilen bir maç.

- Işıl 0 sayı, Birsel 17 sayı.

- Matoviç çok ilginç hatun. Takımımda olsun isterdim.

- Tamen büyük iş yaptı.

- Kübra bile iş yaptı.

- Sanırım seneye Esmeral bizde oynar.

- Taurasi hakkında neler düşünüyoruz?

- Taylor'a üzüldüm

- Ve insanlar Kübra Siyahdemir'i keşfetti.

- Tribünler hakkında konusmak lazım da olan biteni hiç bilmiyorum.

- Fenerbahçe tribünü daha kalabalıktı.

- Bizim tribünün az olma nedeni sezon geneliyle alakalı diye tahmin ediyorum.

- Daha bir de final serisi var, bitsin bu sezon.

Perşembe, Mart 29

Çöküş




- Kafadan geçen; Fenerbahçe'ye yenilip iki galibiyetle elenmekti, erken dank etti.

- Şaşırdık mı? Hayır.

- Daha 2 gün önce Sinan ile konuşurken, o Taranto maçları aklıma geldi. Bu şube 3 senede ne hale geldi?

- Büyük denizde boğulduk desek, o da değil çünkü biz de çok büyüdük.

- Büyümek güzel değil aslında.

- Taurasi çok büyük topçu ya...

- Tina-Fowles falan, Fenerbahçe'ye değil maç ribaund vermeyiz bu sene.

- Yine de önünüzde bir Fenerbahçe maçı var, şans iste, kazan unuttur her şeyi.

- Taranto maçında 3000 kişi vardı, bir 3000 daha girerdi. Bugün 500 sanırım.

- Yabancı oyuncularını bile bu 3 gün için alıyorsun. İlk maçtan yenilgi, büyük fiyasko.

- Yine de herşey bitmedi diyoruz.

- Aynı şeyleri yazmaktan sıkılıyorum.

- Biraz rakibi yazalım o zaman. 36 yaşındaki kadın dışarıdan ne salladı öyle.

- Tabi ağzımıza asıl sıçan Asjha Jones oldu. 19 sayı 13 ribaund.

- Tijana Krivacevic , 1.92 boyunda. 1990 doğumlu. Novi Sad doğumluymuş. Novi Sad'a selamlar.


Cumartesi, Mart 24

Yine de Olympiakos




- Bizi eleyen takım olsa da suyun öte tarafı.

- Bir de Siena'ya hiç ısınamadım.

- "Kimsenin şans vermediği Olympiakos" Al sana Olympiakos

- O maç nasıl buraya geldiyse artık.

- Sahada olanların aklında kesinlikle geçen seneki seri var.

- İki takım da çok sut kaçırdı. Aslında beklediğim kalitede olmadı.

- Siena'nın salonunu da tribünü de sevmiyorum.

- Sloukas başka zaman olsa ebesinin nikahından sokar, bu maçta şutu yok.

- Spanoulis de kötüydü biraz.

- İlk yarıda Siena'nın attığı sayı: 48

- Acie Law kahraman oluyordu.

- Mesela ben Law yerinde olsam Printezis'e ayar olurdum.

- Yunanistan'daki maçlar güzel olacak.




Cuma, Mart 2

Bu Son Olmasın




- Bugün şu maçı yazmak, şu maçı izlemek. Değil seneler önce 4-5 ay önce bile uzaktı.

- Ödül gibi bir maç aslında. Keyfini çıkarmak lazım.

- Gram üzüntü yok, hatta tatlı bir yorgunluk var, gurur var. Alnımızın akıyla çıktık.

- 21.45'e maç koyarsan, millet gaza gelir. Eski günleri hatırlar.

- Olympiakos zor deplasman, zor salon diyeni de. Banvit deplasmanı daha sert.

- Takım heyecanlıydı. Tek sebep bu.

- CSKA deplasmanında bile daha cesurduk. Bu çocuklar niye bu kadar gerildi?

- Bu maçın tekniğini, taktiğini anlatmak da olmaz. Maçı çok farklı gözlerle izledik.

- Ama yine de Haluk'un bu kadar süre alması ilginç.

- CSKA maçından sonra Cevher'in çok az süre olması ilginç.

- Spanoulis büyük topçu.

- Gordon'da birşey yoktur umarım.

- Her top bize geçtiğinde de savaş marşı çalınmaz. Çin işkencesi.

- Efes'i sevmiyorum.

- Hakemler iyidi. Sadece bir yerde takdir hakkını onların lehine kullandılar. O kadar da normal.

- Deplasmanda 81 sayı atmak çok güzel.

- 88 sayı yemek çok kötü.

- Tamam Efes'e ayarız da, ulan Olympiakos'a burada 12 sayı öndeydik, maçı uzattık. Bir tek o maça üzülüyorum.

- Hamburg maçının ekibiyle aynı semtte Olympiakos maçı.

- Yine İstanbul'da final kaçtı.

- Basketbol takımının; 93'te elendiğimiz Roma maçı. 7 sene sonra kupa gelecek.

- Biz gerekeni yaptık, sıra Euroleague'de.

Perşembe, Mart 1

Bir An Oluyor Sandık




- Son periyotu izlemeyerek totem yaptım, 3 periyot idare ettik.

- Zaten bu galibiyette totemlerimin payı büyük.

- Galibiyet? Olamaz, bir Türk takımının rakibini tuttum.

- Adamların taraftarı yok, salonu boş. Türkler, mazlumu sever.

- Kazan maçı olmasa bu kadar gerilmezdik, bir an "noluyoz lan" dedik. Olmadı.

- Ömer Cook, adamsın..

- Milano'ya çantalar gitmiş.

- 1 ay önce Bandırma Kırmızı'ya yenilen takım.

- Bu takım, Fenerbahçe tarihinde kötü bir anı olarak kalacak. Ruhsuz, isteksiz bir takım. Spahija'dan bağımsız.

- Spahija, kimya oluşturamıyor diyene hak veririm ama maç içinde saha içinde olan şeylerden topçu sorumlu.

- "Şampiyon mu olacaksınız lan ibneler"

- Gist, Jerrels,Lavrinoviç, Jasi...

- Maçın kırılma anı Gentile'nin Mirsad'ı saha dışına yollaması olabilir mi?

- Murat Kosova bir Milano basketinde öyle bir bağırdı ki, Türk takımı final four'a kaldı sandım. Bazen o da şaşırıyor.

- İbrahim Kutluay'ın duyguları samimi.

- Hücum süresinin bitmesine 1 saniye kala faul yapan Milano vs Topu oyuna sokarken hatalı yürüme yapan Fenerbahçe

- Panathinakos yenince ne oluyordu?

- Ömer Onan olmayınca Fenerbahçe yüzde 50 manevi güç kaybediyor.

- Olympiakos maçının gerginliği azaldı. Süper Lig'in 33. haftasına 5 puan farkla lider girmiş gibiyim.


Cuma, Şubat 24

Galatasaray 64-56 Efes




1 Nisan 2006'dan başlayalım.

O akşam Ali Sami Yen'de Galatasaray-Gençlerbirliği maçı vardı. 2006; yani Galatasaray tarihinin en efsane şampiyonluklarından birinin öncesi, belki de birincisi. İşte o maçın gündüzünde bir Efes maçı vardı. Ahmet Cömert'te. Ev Suadiye'de. Maç, yanlış olmasın ama sanırım 13.00'te başlıyordu. Suadiye'den Ataköy'e gidip, maç çkışında Gençlerbirliği maçını beklemek için 3 saat geçirmek falan gözümde çok büyümüştü. Efes bizi nasılsa yenecekti, yenerdi, senelerdir yeniyordu, biz hiç yenemiyorduk. Televizyondan izlerdim.

O gün inanılmaz birşey oldu. Bir önceki senesinde play-out oynayan takım Efes'i yeniyordu seneler sonra. O gazla Ali Sami Yen'de sinerji yayıldı. Gençlerbirliği'ni yendik. Ben ise Efes'i bir daha ne zaman yeneriz hiç bilmediğim için, tahmin edemediğim için üzülmüştüm. Her halde gidemediğim için en çok üzüldüğüm 10 maç arasına girer. Girerdi. Artık girmez. Daha sonra Efes'i çok yendik, geçen sene ligde farklı yendik. Ama asıl olarak buu gözler, Efes'i, Efes Pilsen'i, Anadolu Efes'i Euroleague Top 16 turunda yendiğimizi gördü. İlk kez katıldığımız organizasyonda Efes'i altta bıraktığımızı gördü. Daha ötesi kolay kolay olmaz.

Ekim ayındayız. 1 hafta sonra Kazan maçı var. Can ile konusuyoruz. Ona "tek isteğim Kazan, bir de Barcelona maçına gitmek" diyorum. Diğer maçlara gidememe ihtimalim vardı. İki maça, ilk Euroleauge maçına ve Barcelona maçına gitmem yeterliydi. O günün üzerinden 4 ay geçti. İstanbul'da 9 maç oynadık. 5 galibiyet aldık. CSKA'yı, Olympiakos'u yendik. 2 maç uzatmaya gitti, Olimpia maçı dışında hemen hemen bütün maçlar son topa kaldı, hepsinde tribündeydim, defalarca kalbim sıkıştı veya sıkıştığını sandım, çok büyük keyif aldım, çok mutlu oldum. Yenildiğimiz Barcelona, Siena ve deplasmandaki Efes maçı dahil.

Dün, iyi oynamadık aslında. Hatta tribün de iyi değildi. Maçtan önce Efes alkışlanmış. Ziyade olsun. Lig maçında Galatasaray'a ve diğerlerine 40 lira fiyat çeken takımı alkışlamak güzel bir cevap oldu. Bir de koreografi var. Nerede Barcelona maçında sopalılar, nerede CSKA maçı öncesi açılması yürek isteyen pankart, nerede dün geceki takım elbiseli adamlar. Tamam yönetici-basketçi-taraftar da, yani ne biliyim.

Bir de Top 16'daki, belki de Euroleugae'deki son top 16 maçımızda, içeride 3te 3 yaptıktan hemen sonra, Çarşı'ya tecavüz etmeye gitmek vardı. Kötü bir son oldu aslında tribün açısından diye düşünürken Mahmuti çıktı "Burada bir maç daha oynamak istiyoruz" dedi. Belki ekim ayında yanıldığımız, tahmin etmediğimiz gibi, birkaç hafta sonra yine İpekçi'ye gideceğiz. Oysa dün devre arasında, baya "son maç" tribine girmiştim.

Ne olursa, ne kadar eleştiri olursa olsun, bu tribünü, bu atmosferi senelerdir görmüyorduk. Efes maçı için aileler daha çok gelmiş maça, daha nezih bir ortam. Ama sahaya bakma, tribüne bak sanki 2000'lerin başı.

Bu takım, geçen sene sazı eline aldı. Camianın en sıkıştığı, en dibe vuracağı andı öyle bir sinerji yarattı ki, İpekçi'nin anlamı, misyonu değişti. Şimdi belki de TBL ply-off'larına kadar bir durgunluk olacak.

Maça geleyim diyorum, gelemiyorum. Kötü oynadık işte. Efes daha da kötü. Euroleague'e 3425634.kere katılıp, 3425632.defa başarısız olan Efes bizden daha kötüydü. Bütçe büyük ama. Olympiakos'u yense belki rahat olacaktık şu an.Boşver, kendi ipimizi kendimiz çekelim.

Gordon kötüydü, Ship kötüydü. Katil abim geri döndü sayılır, kritik zamanlarda soktu, bir de blok koydu. Ender'i çok sevmem ama bu maça fena bilenmiş, hayran kaldım. Andriç, her topla buluştuğunda korkuyorum ama çoğu zaman işe yarıyor. Furkan'daki düşüş sürüyor. Ve Göksenin, bayrak adam olacak inşallah...

Ve bu takım, kişilerden bağımsız olarak, sırf bu 9 maç için seneler sonra bile anlatılacak. Maçtan da tibünden de daha önemlisi buydu dün geceye dair. O yüzden dün takımın kazanması çok önemliydi. Ve bu galibiyeti, bir Avrupa takımına karşı değilde, yerel rekabette en çok zolandığı takım olan Efes karşısında alması çok anlamlı oldu.


Salı, Şubat 21

Tarihi Efes Maçı




Bu post belki maç sonucuna göre çok can acıtacak ama olsun. Yazalım. İçimizde kalmasın.

Son günlerde birçok Galatasaraylı arkadaşıma sordum aynı soruyu. En mlliyetçi olanlara bile.
Top 16 grubunda ikinci biz olamıyosak kim olsun, kim çıksın? Efes mi Olympiakos mu?

Bir kişi bile
Efes demez mi? İnanılmaz bir nefret, kin. Bu kin nerdeyse Fenerbahçe'ye karşı bile yok. Hatta nadir de olsa bazı Fenerliler bile Efes çıkacağına siz çıkın diyor.

Çarşamba günü son yılların en sert tribünü olabilir. Hakettiler bunu. Koraç Kupası'ndan ekmek yenilen yılların son bulması yakındır.

Çarşamba günü oynanacak maç, Top 16 maçı değil, çok başka bir maç. Biletlerin saatler içinde tükenmesinden belli. Allah utandırmasın.

Not:Efes'in Avrupa Kupaları'ndaki 450.maçıymış. Son olsun diyeceğim de, olmayacağını biliyoruz. Unutamayacakları bir hezimet olsun en azından.

Cumartesi, Şubat 11

Galatasaray 68-64 CSKA Moskova




Nasıl başlayacağımı düşünüyorum iki gündür. Nasıl anlatılır? Hatta önce idrak etmeye çalışıyorum, ne kadar büyük bir başarı var ortada? Bazıları 3-2'lik Milan maçıyla, bazıları 2006 şampiyonluğuyla kıyaslıyor. Belki şu an sıcağı sıcağına böyleyiz, 1 sene dolmadan tatlı bir anı olarak kalacak. Belki de gerçekten çocuklarımıza anlatılacak maç, bu maç olacak.

Mesele CSKA'yı yenmek değil aslında. Top 16 da değil, Euroleague de değil. Özlenen duyguların geri dönüşü var. Geçen sene final yürüyüşünde hissetmiştik birşeyler. Yıkılan Ali Sami Yen'in yerini alan Abdi İpekçi, geri dönen eski tribüncüler, tekrar bir araya gelen Galatasaray camiası...

Şimdi 80'ler, 90'lar geri dönüyor sanki... Herşeyiyle.. Sadece bizden olanların yaşayabildiği hisler. 1987'deki PSV maçı belki de bu maç. Özgüven maçları. Kapalı'nın ortasındaki davullar United maçı, Gençlik Marşı, Frankfurt maçı.

Mesele gerçekten basketbol ile ilgili değil. O 12.000 insanın ağlayarak tezahürat yapmasının sebebi kesinlikle "Top 16'da alınan kritik bir galibiyet" değil. Maçı izleyen herkesin bir sonraki sabah duyduğu hazzın nedeni CSKA Moskova'nın namağlup unvanını bitirmiş olmak değil.

Bu takım 2 senedir öyle işler yapıyor ki. Kupası, finali önemli tabi ama tarihe geçme nedeni daha başka olacak bu takımın. Bu takımın başardığını, son 10 senede ne tribün, ne kongre, ne lise, ne başkası başarabildi.

Maçtan 1 hafta önce, iki CSKA maçı arası forumlarda yazılanlara bakıyorum. Vururuz, yeneriz, diyenler var. Bir kısmı ironi, bir kısmı totem olarak başladı, sonra ciddiye bindi. Bu kadar rahat olacağımızı tahmin edemezdim. Yenilirsek çok üzülecek ve şaşıracak insanlar vardı.

Uzun seneler sonra salona bu kadar erken girdim. Salona girdğimde skorbordun geri sayımında 77 yazıyordu. 77 dakika ne amk? En son 2 Ocak 2005'te Fenerbahçe maçı için bu kadar erken girmiştim. Onda da deplasmandaydık. O gün çok güzeldi ve burada herhalde 25 kez yazmışımdır. CSKA Moskova maçını, 9 Şubat'ı 50 kere yazmak gerek.

77 dakika önce salondayım. Salonun, tribünün yavaş yavaş doluşunu izlemeyi özlemişim aslında. İnsanlar geliyor yavaş, herkes çok emin galibiyetten. Sanki 2001 yılındayız ve Milan ile oynuyoruz. Koreografi için son hazırlıklar. Bir ucundan da biz tutuyoruz, çorbada tuzumuz olsun. Zaten şu takımın başarısında milyarda bir payımız varsa ne mutlu bana. O hazzı hissediyorum. Bunu en son 2006 şampiyonluğunda hissetmiştim. Zaten o yüzden maç sonunda herkes coşku içindeyken, biz bir köşeden olan biteni izlemeyi tercih ettik.

Lazer ve ışık şovlarını sevmiyorum. Karanlıkta söylenen milyonlarca'ya tapıyorum. Tribünde hazırlanan şeyi göremedim o esnada ama CSKA'nın oyuncularını bakarken gördüm. Şunu da itiraf edelim, böyle bir maçtan önce böyle bir şey hazırlamak göt ister. Böyle bir maçta; maç öncesi yazdığını maç sonrası açabiliyorsan büyük tribünsün işte.

Maç başlıyor. Takım iyi oynuyor. Maç öncesi "kesin yeneriz" diyenler bile şaşırıyor. Andriç, Krilenko'nun yanından vuruyor, Göksenin Teodosiç'i siliyor. Ulan maçı neden yazıyorum ki, çok net hatırlamıyorum oysa. Tekrar izlemek lazım.

İkinci periyotun sonu ve üçüncü periyotun başında sönüyoruz. "Adamlar maça başladı, herifler oynuyor artık" deniyor. O esnada takım geri geliyor. Hem de üçüncü periyotta. Bu sene takım ne zaman düşse tribün ayağa kaldırdı. Bu sefer ödeşme zamanı. Tribünü ayağa kaldıran takım oldu.

Neyin ne zaman olduğunu hatırlamıyorum. Ne zaman öne geçtik mesela. Öne geçince geriye düştük mü? Ne oldu ne bitti. Hatta inceden, "ulan buraya kadar getirip kaybedeceğiz yazık olacak" deniyor.

O maçın başında, salona ilk girdiğim anda baktığımda 77 yazan skorbord, "nasıl geçecek zaman" beklerken, kafayı kaldır, 2'den düştüğünü gör. 1.59, 1.58... Ne oluyoruz lan? Yeniyoruz galiba. Öndeyiz çünkü. Öndeysek kazanırız. Adamlar buradan döner mi? Ship ve Gordon varsa dönmez. Ship ve Gordon'daki yürek.. Galatasaray'da hiç 22 sayı attı mı Ship?

CSKA'da Khyrapa yokmuş. Bizde de Tutku yoktu. Teodosiç topa degaj dikmiş. O esnada kimin altında üstündeyiz bilmiyorum. Göremedik haliyle. Ama Teodosiç'in suratının maç içinde girdiği o ifadeleri yakından gördük. 3 serbest atıştan ikisini nasıl kaçırdı acaba?

Yazının sonunu bağlayamadım. Burada tıkandım. Zaten iki gündür bağlayamadık. Maç bitti, salon boşaldı. Biz de kaldık öyle boş boş. Bu kadar yazmak bile başarı.