ispanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ispanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Temmuz 7

Hayallerin Kaosundan Sert Real'e

Arda Güler'in damgasını vurduğu son bir ay her haliyle çok ilginçti. Aslında onun sahada olduğu önceki dönem de çok ilginçti. Sahada müthiş işler yapan olağanüstü bir yetenek vardı ve üstelik zaman zaman sahada da değildi'

Fakat yine de bizler, çoğu zaman sahada parlayan genç bir yıldız adayı görürüz ve onu tartışırız. Bu kısa alışığız. Fakat Real Madrid ile Barcelona'yı peşinden koşturan bir oyuncuyu her zaman görmüyoruz. Haliyle hem futbolsever olarak bizler, hem Fenerbahçe yönetimi, hem Fenerbahçe taraftarı hem de basınımız fena çuvalladı. Hatta bana kalırsa Arda Güler'in ekibi de peki sağlıklı iş yapamadı. 

İstanbul depremi gibi bir süreçti. Bağıra bağıra gelen bir yıldız vardı ama kimse onun ortaya çıkışına hazırlanmamıştı!

Çok uzun bir yazı olacak; bakalım sonu nereye varacak?

Aslında sonu kadar, nereden başlayacağımı da bilmiyorum. Fakat ilk olarak, yakın çevreme söylediğim bir cümleden bahsetmek istiyorum. Arda Güler, Galler'e enfes golü attığında Fenerbahçeli taraftarlar gururlanmış ve her yerde bu golü paylaşmıştı. Gayet doğaldı. Ertesi sezon takımı üzerine kurmayı düşündükleri yıldızları, onları bir kez daha mahcup etmemişti. Ben de o maça kadar Arda'nın 2023-24 sezonunda Fenerbahçe'de kalacağını düşünüyordum. Fakat golü gördükten sonra fikrim değişmişti. Fenerbahçeli arkadaşlarıma "Bu gole ileride çok üzüleceksiniz" demiştim.

Çünkü o gün dünya Arda Güler gerçeği ile tanıştı. Tanıştı kelimesi belki biraz anlamsız durabilir, zira scout'lar, hocalar, menajerler zaten onun farkındaydı. Fakat o gün daha fazla insanın gündemine Arda Güler girdi. 

Yurtdışındaki gazeteleri takip ettiğimde zaten ufak tefek Arda haberlerini görüyordum. Gol ise daha büyük haber oldu. Bu da doğaldı. Futbolun duraklamaya geçtiği Haziran ayında, sıkıcı milli maçların arasında, 'tık' aldıracak bir kaliteydi o an. Tüm Avrupa, çölde vaha bulmuş gibi o golü paylaşıyordu. İşte o gol sayesinde Avrupa'daki bir çok 'okuyucu' ve ' futbolsever' de Arda ile tanıştı. İşin şekli de ondan sonra değişti.

İşin bu noktasında birkaç tane paydaş var. Hepsi birbiriyle alakalı, bir o kadar da birbirinden bağımsız. Yazıyı karmaşık hale getirme riski de burada yatıyor. Fakat Arda, artık Real Madrid'e transfer olduğuna göre bir parçayı diğerlerinden ayırmak mümkün olabilir. Fenerbahçelilerin büyük hayalini; Arda ile bir sene daha beraber geçirme isteklerini...

Fenerbahçeli Arda

Tabi ki her taraftarın isteği, arzusu, hayali yetenekli futbolcuların kendi takımında oynamasıdır. Bazıları biraz daha gerçekçi yaklaşır. O tip oyuncuları yakalasa bile, onların uzun süre takımda kalamayacağını fark eder ama en azından süreyi uzatmanın düşünü kurar. Buraya kadar beklentilerin oluşması normal. Fakat bu beklentilerin çok kısa bir zamanda baskıya dönüşmesi (Arda bundan ne kadar etkilenmiştir ayrı konu) çok acımasızdı.

Arda, Fenerbahçe'de çok uzun süre oynamadı. Bahsettiğimiz süre 1.5 sezonun ta kendisi değil. Evet 1.5 sezon da uzun değildi ama esas olarak o 1.5 sezonu da doya doya yaşayamadı. Oysa kalitesi vardı. Önce İsmail Kartal onu "korumak" istedi, ardından Jorge Jesus görmezden geldi. İş artık koptuğunda, dakika doldurmak zorunda kalınan noktada Arda'yı sahada görmek başladık. Buna rağmen sezon sonunda, en çok süre alan 17. oyuncu olabildi. Ondan daha iyi 16 oyuncu varmış yani!  Burada suçlu Arda mıydı?

Galatasaray TV spikerinin bile yıllar önce canlı yayında övdüğü bir oyuncuyu Fenerbahçe camiası uzun zaman görmezden geldi. Değerini bulduğunda ise ona "takımın efsanesi" rolünü verdi. Üstelik efsane olmanın güzelliklerini yaşamadan, sadece sorumluluklarını yükleyerek.

"Bizi şampiyon yapıp öyle gitmelisin"

Son bir ayda Twitter'da  çok defa okuduğum cümlelerden biriydi. Fecaat bir bakış açısı aslında. Arda gibi bir oyuncunun, bu isteğe "önce bana şans verin de sonra sizi şampiyon yapayım" demesi isabet olurdu. Tabi ki kendisi böyle bir polemiğe girmedi. Onun yerine biz kullanalım o cümleleri. Fenerbahçe taraftarı bir hülya kurdu ve oyuncunun bu romantik isteğe kayıtsız kalmayacağını sandı. Esas hülya ise şuydu; Fenerbahçe'nin seneye şampiyonluk şansının düşük olmasının görmezden gelinmesi...

Tabi ki sezon içinde işler değişir, ligler uzun maratonlardır ve Fenerbahçe de her zaman zirveye oynar. Fakat şu anki kaotik ortamda Arda Güler'i Fenerbahçe'ye çekebilecek, ona şampiyonluk hayalini kurduracak ne var? Mesela, Arda sezonu Fenerbahçe ile benzer noktada bitiren Beşiktaş'ta oynasa daha farklı cümleler kurabilirdik. Arda da başka düşünceler geliştirebilirdi. Çok iyi bir ikinci yarı geçirmiş, iyi bir hoca ile altı ay çalışmış, biraz daha oturmuş bir takımın parçasına dönüşmüş olabilirdi. Ve o zaman kendi kendine, "Sezonun ikinci yarısı çok güzel geçti. Yanımda Gedson, önümde Cenk-Abuş... İyi kadro olduk. Alıştık da birbirimize. Derbiler kazandık. Şenol Hoca da bana değer veriyor. Tamam ya; bir sene daha beraber olalım." diyebilirdi. Peki Fenerbahçe ona benzer bir alan sağlıyor muydu?


Haziran ayının sonuna kadar hocası belli olmayan, en sonunda ise Arda'nın en rahat oynayabileceği sezonda (şampiyonluk yarışından kopulmuş, baskısız ortamda) ona forma vermeyen hocayı açıklayan bir kulüp, sahanın neresinde oynayacağı bile belli olmayan bir yıldız oyuncuya nasıl "Kal da şampiyon olalım" deme cüretini gösterebilir?

"Eda Erdem, Instagram'dan kal demiş" de falan filan... Pardon da Eda Erdem kim? Tabi ki büyük bir voleybolcu ve Fenerbahçe'nin kaptanıdır. Saygımız sonsuzdur. Fakat 17 yaşındaki Arda'nın kararlarında nasıl bir etkisi olabilir, nasıl bir gücü olabilir? Ferdi veya Altay gibi akranı sayılabileceği, hayata beraber baktıkları arkadaşları "Kal be abi" dese daha etkili olur da, büyük ihtimalle onlar da çıkışın yolunu arıyorlar zaten. 

Eda Erdem'in Instagram mesajından daha güçlü iletişimler de kuruyor üstelik bu çocuk. Mesela Luka Modric ve Carlo Ancelotti ile konuşuyor. Siz futbolcu olsanız hangisi sizi daha çok etkiler? Dünyanın en iyi futbolcularından biri mi, yoksa kulübünüzün voleybol şubesinin kaptanı mı? 

Daha acımasız ve gerçeklikten kopuk olan ise "voleybolcu sana böyle diyorken, sen nasıl kalmak istemezsin" bakışıydı...

Tüm bu saçmalığa tuz biber eken de Ali Koç oldu. Başkan, İsmail Kartal'ı açıkladığı son basın toplantısında Arda konusunu "Fenerbahçe'de kalmak istemedi" olarak yorumlamadı. Tam bir Türk melodramı, romantik soslu mağduriyeti. Hayır! Arda Fenerbahçe'de kalmak istemedi değil; Arda dünya devlerine gitmek istedi. Arda Fenerbahçe'de kalmak istemese; mesela Galatasaray'a, Olympiakos'a, Wisla Krakow'a gitmek isterdi. Neresi olursa olsun... "Ben bu iş yerinde kalmak istemiyorum" diyorsanız, her seçeneği düşünürsünüz. Fakat Arda Fenerbahçe'de kalıp kalmamayı düşünmedi. O Real Madrid ve Barcelona'dan gelen teklifleri gördü ve oralara gitmek istedi. Arda bu seviyede kalmak istemedi. O sıçrama yapmak istedi. Fenerbahçe (ve Süper Lig) ona aynı imkanı tanımayacaktı. 

Gidiyor ama nereye?

Şu an cevabını bildiğimiz soru son bir ayda çok seçenekliydi. Bu tip savaşları kazanan da genelde (eğer savaşın tarafıysa) Real Madrid olur. Gelenek değişmedi. Fakat açıkçası benim düşünceme göre bu tercih biraz soru işaretleri barındırıyor.

Zaten Real Madrid ve Barcelona, transfer sayfaların en önce düşen takımlardan değillerdi. Benfica, Ajax, Bayern, Sevilla ile Milan; adı daha önceden ve daha sık anılan takımlardı. Benim kafamdan geçen plan; geliştirmeye yatkın, Arda'yı oynatacak ve şampiyonluk baskısını yaşayacağı bir kulübe gidilmeseydi. Yani Benfica ve Ajax ilk adaylarımdı. Sevilla'da kafaya oynayamaz, Milan'da gelişemez, Bayern'de süre alamazdı. Zaten Benfica ve Ajax etiketini alınca da değeri otomatikman artacaktı. Belki bu iki takımdan birinde iki sezon geçirse, 100 milyonluk bir transfer yapması işten bile değildi.

Zaten diğer devlerinin ağzının sulanması da tam olarak buradan doğdu. 17.5 milyon, günümüzde devler için sakız parasından hallice. Arda'nın yeteneği tartışılmaz. Eksikleri de var ama 17.5 milyon o eksikleri görmezden gelmeye değecek kadar düşük bir miktar. Üstelik rakiplerinizin bu oyuncuyu kapma ihtimali de korkutucu.

Haliyle Real Madrid de yokladı. Tabi Barcelona da. İşin bundan sonrası biraz benim komplo teorilerim, biraz da satır aralarını okumamla alakalı. Sanırım Arda'nın ekibi, onu Real Madrid'e götürmeyi kafasına çok önceden (yani bir ay öncesinde) koymuştu. Fakat Real ilk başlarda çok hevesli değildi. İşte tam o anlarda Barcelona devreye girdi. Nasıl girdi bilmiyorum ama benim aklımda iki senaryo var. Düşük ihtimal şu; Barcelona ile ufak bir ittifak yapıldı Real Madrid'in daha çok para ödemesi için "devredeymiş" gibi davranılması sağlandı. Bu da Real'in elini çabuk ve bonkör tutmasına neden oldu.

Fakat vurguladığım gibi; düşük ihtimal. Zira Arda'nın menajeri aynı zamanda Courtois'nın da menajeri ve Real Madrid ile papaz olmak istemeyeceği gibi, Barcelona'yı da böyle bir iş için kullanması kolay olmazdı. Ayrıca Barcelona olarak böyle bir gündeme dahil olup, "Real Madrid'e topçu kaptırmanın" maliyeti, rakibinizin ödeyeceği ekstra ücretten daha büyük kayıp olabilir.

O zaman ikinci senaryom devreye giriyor. Arda'nın menajerinin İspanya bağlantıları, medyada çok fazla haber üretilmesini sağladı. Bu da Barcelona'nın bir yoklama çekmesine neden oldu. Fakat tüm o haberler esnasında Barcelona'nın Arda'yı transfer edemeyeceğini hepimizi biliyorduk. Zira kulüp değil bonservis ödediği oyuncuyu; bedavaya aldığı İlkay'ı bile listeye yazdıramama tehlikesini yaşıyor. Yani bu operasyonu bitirebilecek maddi gücü yoktu. Gerçi burada da yedek alternatif, Fenerbahçe'de bir sene kiralık oynama düşüncesi, devreye girebilirdi. Fakat bu da Arda ve ekibi için seçenek olmaktan çoktan çıkmış gibiydi.

Şurada konuyla ilgili bir teori daha var, meraklısına onu da bırakıp yola devam edelim.

Yani Real Madrid ve Arda'nın kaderi çoktan yazılmıştı. Ya da yazdırılmıştı. Peki bu iyi bir sonuç verir mi? Bekleyip göreceğiz.

Yine de bu yazdıklarımızdan "Arda, menajer şişirmesi" gibi bir anlam çıkmasın. Fakat onlar açısından başarılı bir operasyon olduğu da gerçek. Sonuçta Süper Lig'deki oyuncuyu, doğrudan Real'e götürmek, bitmiş bir kariyeri (menajeri için) yeniden canlandırabilir. Arda da; son dönemde Bellingham, Rodrygo, Endrick, Vinicius, Camavinga, Valverde gibi oyuncuları transfer eden ve gelecek 10 yıla damga vuracak bir takım yaratmaya çalışan Real Madrid'in politikasına daha çok uyuyor. Hatta Pedri ve Gavi gibi evlatlarına takım kuran Barcelona'dan daha çok uyuyor. 

Fakat yine de oyuncu için en doğru adres orası mı emin değilim. Tam da bu noktada Arda'nın eksiklerinden bahsetmek gerek. Aslında amaç onu eleştirmek değil. Fakat şu an Türk spor içeriklerini okuyunca - dinleyince, elimizde kusursuz bir futbolcu var gibi gözüküyor. Oysa Arda'nın bazı eksikleri Süper Lig'de bile ortaya çıktı. Temposu düşüktü, bazı büyük maçlarda söndü, fiziği de halen çok yetersiz. Bunlar büyük sorunlar değil elbet. Hallolmayacak işler de değil. Öylesine kusursuz bir tekniği bulmak her şeyden daha zor zaten. Tempo yüklenir, fizik gelişir, mental güç artar. Fakat insanın aklına şu soru geliyor. Bu çocuk, Real Madrid'de ilk etapta forma bulamazsa ülkede yaşanan hayal kırıklığı ve çocukta oluşacak üzüntü kolay tamir edilir mi?

Hele hele acımasız sosyal medya terörü kapıda beklerken. Arda'nın Real'de üst üste üç maç oynamaması onu Türkiye'nin internet platformlarında "yerli Messi"den "çöp"e taşımaya yetecek. Peki bu Arda'nın umrunda olur mu? Bilmiyoruz.

Tabi bir yandan bu tip eleştirileri, kötü günleri, zaman zaman çöküşleri görmesi de iyi bir eğitim süreci olabilir. Tam da bu noktada Türkiye'de kalmasının ne kadar kötü olacağını bir kez daha hatırlıyoruz. Hatırlayın Galatasaray ile oynadıkları son maçı. Dünya derbisinde, Fenerbahçe'nin en iyi oyuncusu olan Arda ıslıklandı, rakip stoper ona omuz attı, sert bir atmosferle tanıştı. Ertesi gün Fenerbahçeli taraftarlar, bunların ne kadar kötü olduğundan bahsediyordu. Oysa tam tersiydi. Camp Nou deplasmanına çıkınca da kimse ona iyi davranmayacak (Belki daha çok saygı duyulur o ayrı). Fakat dünyada kimse ona, kendini yere attığı maçtan sonra "Olur böyle şeyler" diyen Cenk Tosun ve Mert Günok abileri gibi davranmayacak.

Yani her türlü Arda'nın buradan çıkması iyi bir tercih. Devamını kestirmek ise çok zor. Tahmin yapmak imkansız. 18 yaşındaki bir çocuktan bahsediyoruz. Bu çocuk İspanya'da bir kıza aşık olabilir ve her şey ters gidebilir. Ya da tam zıttı; takım içinde çok iyi bir rol modeli bulur ve o rol modeli ona hayatı ve futbolu öğretir. Ya da fiziği gelişir, ya da gelişmez. Arda'nın üç sene sonra hangi pozisyonda ustalaşacağı bile belirsiz.

Zaten bizi heyecanlandıran kısım da burası. Bir karakter yola çıktı ve hep beraber onun yolunu izleyeceğiz. İyi de olabilir kötü de bitebilir. Fakat en azından buranın artık klişeleşmiş hikayelerinden biri daha çıkmayacak önümüze. Bütün sonlar, alıştıklarımızdan farklı olacak.

Salı, Haziran 20

Barcelona - Sofya Uçuşu

Hiç akla gelmeyecek insanların, onlarla hiç yan yana gelmeyecek yerlere gitmesini seviyorum. Transfer dönemlerine dair en büyük beklentim de bu tip hikayeleri duymak.

Şu an henüz yazın başı. Çok fazla imza düşmedi önümüzde, düşenler de az çok tahmin edilebilir olanlardı. Joselu'nun 33 yaşında küme düşen Espanyol'dan Real Madrid'e dönmesi kesinlikle çok iyi hikaye. Fakat o hikayenin taçlanması için sezonun başlamasını bekleyeceğiz ve Joselu'yu sahada izleyeceğiz.

Şu anda ise benim favorim bir teknik direktör hamlesi. Aslında teknik direktör de sayılmaz. Barcelona'nın 90'lardaki kaptanı Jose Mari Bakero, yaklaşık 10 yıldan beri kulübün scout bölümündeydi. Bu yaz radikal bir karar aldı ve teknik direktörlüğe döndü. Üstelik daha radikali, tercihini Bulgaristan'dan yana kullandı. Oysa bir-iki sene önce adı Lokomotiv Moskova gibi biraz daha ciddi takımlarla anılıyordu. Oraları tercih etmedi, üç sene sonra Avrupa futbolunun en formsuz ülkelerinden birinin en başarıdan uzak başkent takımına adım atacak.

Aslında Bakero, bir dönem teknik direktörlük yapmış ve o zamanlar da farklı ülkelere gitmişti. Lech Poznan (Polonya) bunlardan biriydi. Fakat Polonya'da İspanyol bir teknk direktörün olması çok abes değil. Sonrasında bir de Peru yaptı. İspanyolca'dan dolayı o da bir nebze kurtarıyordu.

Tabi ki ikisi de ilginç tercihlerdi. Fakat Slavia Sofia daha da şaşırtıcı oldu. Bakero ve Bulgaristan dediğimizde aklımıza ilk olarak Bulgar kulüpleri gelmezdi herhalde. Stoichkov daha çok öne çıkabilirdi. Acaba işi de o mu bağladı eski takım arkadaşına?

Tabi ki değil. Ya da şöyle belirtelim; Bakero'nun Slavia ile tek bağlantısı eski takım arkadaşı değil. Jose Mari'nin 1999 doğumlu oğlu Jon; 2022 yılında Slavia'da oynamıştı. Babadan oğula nesil bunlar yani..,

Öte yandan Bakero'nun futbolculuğunu hatırlamayanlar olabilir. Bizim çocukluk dönemimizin en iyi 2-3 takımından biriydi Barcelona. Bakoer da o takımın kaptanıydı. Üstelik bir Basklı olarak bandı koluna takıyordu. Galatasaray'ın ilk Şampiyonlar Ligi sezonlarında karşımızdaydı. Karizmatik, olgun ve çok temiz ayaklıydı. İspanyol orta sahalarına karşı sempatimi başlatan isim olabilir.



Pazartesi, Haziran 12

Kalite, Heyecan ve Duygular

Bir futbol maçının heyecanını ve dramasını adı belirlemez. Yani en üst seviyede oynanan maçlar, size bol kalite vadedebilir belki ama bu, bol dramanın, yüksek tansiyonun ve duygusal gelgitlerin garantisi değildir.

Cumartesi gecesi izlediğimiz Şampiyonlar Ligi finali mesela. Tarihin en iyi takımlarından biri, tarihin en ciddi ekollerinden biri ile karşılaştı. Heyecan beklentimiz vardı ama finallerin adresi olarak gösterebileceğimiz İstanbul bile kurtaramadı. 1-0'a tatmin olmaya çalıştık.

Son yıllarda üst düzey futbolda drama ve heyecan bulmak eskisi kadar kolay olmuyor. Oysa aşağılar öyle değil. Avrupa'nın orta sınıf ligleri ve alt ligler sıklıkla futbolun eski saf halini anımsatan maçlara sahne oluyor.

Cumartesinin sıkıcı finalinden pazar gününe uzanıyoruz.

İspanya'nın üçüncü liginde bir play-off maçı. Final bile değil; çeyrek final. Üstelik ilk maç da öyle heyecan fırtınası içinde geçmemiş.

Bir zamanların La Liga şampiyonu SuperDepor, pandemi senesinde (2020) averajla ve biraz da katakulliyle veda ettiği Segunda'ya dönmek için sahaya çıkıyor. Rakibi yan gruptan Castellon.

Deportivo La Coruna sezona, gruptan direkt çıkma; yani liderlik, hedefiyle başlamıştı. Fakat türlü sakatlıklar, şanssız iç saha maçları (kayıplar) ve tabi ki kader maçlarındaki yetersiz oyunuyla bu şansını kaybetti. Play-off'tan şansını zorlayacaktı.

Castellon ile oynanan ilk maç öncesinde, şehrin ne kadar inandığını gösteren videolar sosyal medyadan önümüze düştü. O inancın sonucunu sadece 1-0'la alabildiler.

Rövanş deplasmandaydı. Ve maç nefes kesti.

Önce statüyü anlatalım. Bizim 2.Lig'de de iki grup var ve play-off'a katılan takımlar kendi gruplarındaki rakipleriyle karşılaşır. Ondan sonra da grupların kazananları final maçında kozlarını paylaşır.

İspanya'da ise yan gruptaki takımla oynuyorsunuz. Öte yandan ikili eşleşmelerde deplasman golü kuralı artık geçersiz ve uzatmalar sonunda maç penaltılara gitmiyor. Oysa ben tam tersini tercih ederdim; uzatma olacağına penaltılar olsun. Zira yarım saatlik uzatmaların çoğu, dünkü maçın aksine aynı tadı vermiyor.

Sonuç olarak zurnanın "zırt" dediği yer de burası. Peki uzatmada eşitlik bozulmasa ve penaltılar da yoksa kazanan nasıl belirleniyor? Sezon içinde sıralamada daha üstte yer alan takım tur atlıyor.

Castellon - Deportivo maçına ev sahibi çok hızlı başladı. 31. dakikada 2-0'ı buldu. Bu da turu geçmesine yarayacak sonuçtu. Fakat Depor, her iki yarıda birer gol bularak skoru 2-2'ye getirdi.

Gollerden birini atan, diğerinin de asistni yapan solak Lucas Perez'e ayrı bir parantez açalım. Adı tanıdık gelebilir. Zira kendisi Arsenal, West Ham United gibi takımları görmüş Lucas Perez'in ta kendisi. Bu sezonun ilk yarısında da Cadiz formasıyla La Liga'daydı. Fakat Coruna doğumlu santrfor, doğduğu şehrin takımının kendisine ihtiyaç duyduğunu hissederek devre arasında şehrine döndü. 19 maçta sekiz gol atarak da önemli bir katkı verdi.

2-2'lik skor Coruna'ya yarıyordu. Fakat maçın son anlarında işler değişti. Castellon 90'da golü buldu. Daha da kötüsü yedi dakikalık uzatma bölümünün beşinci dakikasında Coruna kalecisi Juan Mackay (Roy Makaay ile bir alakası yok), ceza sahası içinde topa sahip olduğu bir anda rakip oyuncuyu yere devirmeyi tercih etti. Bu da bir penaltı ve kırmızı kart demekti.

Castellon işi bitirmeye çok yaklaşmıştı. Zaten işi o noktaya getiren de yine Mackay'dı, zira yenilen ilk iki golde de fahiş hataları vardı (Real Madrid alt yapısından çıkan Jaime Snchez de ona eşlik eti). Fakat Castellon, bu sefer ikramı geri çevirdi ve penaltı vuruşunda topu auta atmayı başardı. Deportivo'nun şansı devam ediyordu ama kalan yarım saati Mackay'ın gereksiz hareketi yüzünden 10 kişi oynamaya devam edeceklerdi. (Mackay maçın ardından sosyal medya hesaplarını kapatmak zorunda kaldı).

Buna rağmen mavi-beyazlılar golü buldu. Kuki skoru 3-3'e getirdi. Yarı final bileti bir kez daha Depor'a geçti.

Fakat Castellon 10 kişi kalan rakibine bir gol atmayı başardı. Skor 4-3 olmuştu. 120 dakika da böyle sona erdi. Peki turu kim atladı?

Deportivo kendi grubunu dördüncü sırada bitirmişti. Castellon ise üçüncüydü. Bu da yola devam edenin Castellon olduğunu gösteriyordu. Fakat bir diğer açıdan bakınca haksızlık iddiasında bulunabilirdik. Zira Deportivo sezon boyunca 67, Castellon ise 62 puan toplamıştı. Üstelik Deportivo'nn grubu daha zordu. Madem böyle bir mantık vardı, daha çok puan toplayanı ilerletmek gerekirdi.

Olan oldu. İspanya futbolunun kurallarını tam da şu anda değiştirecek değiliz zaten. Draması dolu bir maçın sonunda SuperDepor, yine süper günlerinden uzak kalmaya devam etti. Ezeli rakibi Celta Vigo'nun ikinci takımı ile aynı ligde kalmaya devam etti.

Oysa şehir tıpkı ilk maçtaki gibi çok inançlıydı hem tura hem Segunda'ya dönmeye. Riazor'da ve şehir meydanlarında dev ekranlar kurulmuştu. Çocuk, genç, yaşlı, 7'den 70'e herkes maçı takip etti. Olmadı. Valencia yakınlarında küçük bir şehir olan ve ambleminde yarasa olan Castellon yola devam ederken Galiçya'nın en önemli şehrinin takımı aşağıda kalmaya devam etti. Bize de; onlarca maç izlediğimiz sezonda aradığımız heyecanı bulduğumuz bir alt lig müsabakası anısı kaldı.

Bu dramaların sonunda kazananlar yola devam eder ama kaybedeneler de bizim desteğimizi kazanır. Haliyle Los Turcos ile aramdaki bağ biraz daha güçlendi. 

Önümüzdeki sene her şey daha farklı olacak. 



Çarşamba, Haziran 7

Derin



1993-94 sezonu...

İspanya La Liga'da Barcelona ve Deportivo la Coruna şampiyonluğa çekişiyor. Sezonun son haftasına lider giren Depor, Valencia'yı yenerse şampiyon olacak. Barcelona ise kazanması halinde rakibinin puan kaybını bekleyecek.

Maçlar aynı saatte başladı. Barcelona iki kere yenik duruma düşmesine ve ilk yarıyı geride kapamasına rağmen son 20 dakikadaki üç golüyle maçı kazanmasını bildi. Deportivo için ise işler iyi gitmiyordu. Valencia kilidini bir türlü açamadılar. Karşılaşma 0-0'a kilitlendi. Buna rağmen son dakikada bir penaltı kazandılar. Fakat penaltıyı kullanan Miroslav Djukic, topu filelere gönderemedi. İspanya futbol tarihinin en büyük trajedilerinden biri o gün gerçekleşti. Günlerden 14 Mayıs'tı.

Bir gün sonra Bursaspor'u 2-0 yenen Galatasaray, Süper Lig şampiyonu oldu.

2001-02 sezonu...

Bundesliga'da Borussia Dortmund, Bayer Leverkusen ve Bayern Münih şampiyonluğa çekişiyor. 

Sezonun muhteşem takımı Bayer Leverkusen üç kulvarda yoluna devam ediyordu. Almanya Kupası ve Şampiyonlar Ligi'nde finale çıkmıştı. Ligde de sondan bir önceki haftaya lider girmişti. Önündeki Nürnberg (küme düşme hattındaydı) ve Hertha Berlin maçlarını kazanması ona yeterdi.

Fakat planlar tutmadı. Nürnberg'e 1-0 yenilip liderliği kaptırdılar. Ertesi hafta da herkes kazandı, yani Leverkusen kaybetti. Bir daha da şampiyonluğa hiç o kadar yaklaşamadılar. Hatta o maçın ardından Şampiyonlar Ligi finalini ve Almanya Kupası'nı da kaybettiler. Her şeyin başladığı gün o gündü. Günlerden 27 Nisan'dı.

Bir gün sonra Kocaelispor'u 2-0 yenen Galatasaray, Süper Lig şampiyonu oldu.

2011-12 sezonu...

Diğer hikayelerden biraz daha farklı ama kalbi zayıf olanların zorlandığı bir gün.

Manchester City, 44 senedir hasret kaldığı şampiyonluğa 90 dakika uzaklıkta. Kazanmak için sahaya çıkıyor. Premier Lig'de sezonun son haftası, rakip vasat QPR. Puan durumunda City ve Manchester United aynı puanda ama averaj City'den yana. QPR karşısında kayıp yaşamazsa şampiyon City, tökezlemesi durumunda United kazanacak kupayı.

İşler iyi de başlıyor. City öne geçiyor. Fakat ikinci yarının başınca QPR beraberliği yakalıyor, ardından da öne geçiyor. Üstelik United da 1-0 önde Sunderland deplasmanında. Etihad'da 90 dakika halen 2-1 devam ediyor. Uzatma tabelası 5 dakikayı gösteriyor. City'nin talihi de bundan sonra dönüyor. Beraberliğin bile yetmeyeceği maçta beş dakikaya iki gol sığdırıyor ve şampiyon oluyor. Manchester City için tarihi bir gündü ama aynı zamanda Premier Lig'de unutulmaz bir 90 dakikaydı. Günlerden 13 Mayıs'tı...

Bir gün önce Fenerbahçe ile 0-0 berabere kalan Galatasaray, Süper Lig şampiyonu olmuştu.


2022-23...

Yine Almanya'dayız. 21 sene önce şampiyonluğu son anda kazanan Borussia Dortmund bu sefer senaryoyu tersten yaşıyor. 33. haftada Bayern'in puan kaybıyla liderliği eline geçiriyor. Son hafta maçını kazansa şampiyon olacak. Fakat olmuyor. Bayern de son dakikada kazanıyor. Ligin düğümü bir 27 Mayıs günü çözülüyor. Borussia Dortmund son hafta şampiyonluğu veriyor.

Üç gün sonra (seçim olmasa bir gün sonraydı) Ankaragücü'nü 4-1 yenen Galatasaray Süper Lig şampiyonu oldu.

Salı, Mart 21

Son Sekiz

Şampiyonlar Ligi kuralarına bir bakalım.

Bir taraf alev alev yanıyor, diğer taraf bir başka...

Manchester City, Real Madrid, Chelsea ve Bayern Münih'ten üçü finali göremeyecek. Açıkçası artık finalde bir Real Madrid görmekten sıkıldım. Bu sezonun Bayern Münih'i de çok verimli değildi. Gerçi Bayern'e böyle derken, Chelsea'den olumlu bahsetmek adaletsiz olur. Fakat adamların finale çıktıkları her sezonda hoca değiştirdiklerini düşününce (2012 Boas - Di Matteo / 2021 Lampard - Tuchel) ve ligde beraber gittiklerini düşününce insan ister istemez bir "acaba" diyor...

Bu sezon Pep Guardiola kupayı kazanırsa hepimiz rahatlayacağız. Yani hayranı değilim, sıkı takipçisi değilim ama onun gibi bir hocanın Şampiyonlar Ligi şampiyonluğundan bu kadar yıldır uzak kalması da futbolun bir ayıbı gibi. Bence City ile bir kupa hak ediyor. Yine de ilk tercihim olmaz. Fakat bu dörtlüden ilk sıraya onları yazarım.

Diğer dörtlü, biraz düşük seviye kalıyor. Yine de bizim gönlümüz burada yatıyor. Benfica, Napoli, Inter ve Milan dörtlüsünden birinin final görmesi değişik olacak.

Benfica 1990'dan beri final göremedi. 1990'da Milan'a yenilmişlerdi. Bir kez daha yolları kesişebilir. Milan ise 2007'den beri burada yok. 2007'de tarihin en çok final oynayan ikinci takımıydı. Gerçi halen öyleler ama 2007'de Real ile aralarındaki fark sadece bir finaldi. Kapanabilir gibi duruyordu. Şimdi ise fark altıya çıktı.

Napoli'nin zaten daha önceden hiç finali yok. Finali en taze gören takım Inter bile 2010'da çıktı buraya. Eğer Inter, Benfica'yı yenerse bir İtalyan'ın İstanbul'a geleceği kesinleşecek. Diğer tarafta da iki İngiliz olduğuna göre; 2005'te olduğu gibi bir kez daha bir İngiliz-İtalyan finaline ev sahipliği yapmamız en yüksek ihtimal...

Benim bu dörtlüden tercihim İtalyanlardan ziyade Benfica. Napoli zaten yıllar sonra ligi kazanacak. Onlara o coşku yeter. O coşkunun devamında da buralar da oynamayı bir alışkanlık haline getirebilir. Inter'e karşı ekstra bir samimiyetim yok. Milan'ı severim. Final dünyanın başka yerinde olsaydı onları isteyebilirdim ama İstanbul'da bir final daha izleme imkanım olursa, bir kez daha Milan'ı görmeyi tercih etmem. Değişik bir takıma denk gelelim. Benfica da zaten çok iyi bir baş altı ekip. Buralara üç büyük lig ve Bayern ile PSG dışından biri gelirse çok şaşırıyor ve seviniyoruz. Üstelik Benfica buraya kadar da şansa gelmedi. Çok iyi oynayan bir ekip. Hak ediyorlar yani finali...

Bu sekizli; aynı zamanda çok fazla hikaye potansiyeli de barındırıyor. Mesela bir Real-Milan eşleşmesi Carlo Ancelotti açısından ilginç olur. Veya yarı finalde Milano derbisi. Ya da yarıda geçen seneden ve son 15 seneden kalan bir Real - Guardiola... Onlara da zamanla bakarız.

Şu an elimizde Bavyera'ya dönecek bir Pep Guardiola ve geçen seneki geri dönüşün devamı olan bir Real - Chelsea var.... O hafta gelince belki eşleşmeler özelinde daha yakından irdeleriz.

Ama şimdilik temennim belli.  Umarım TV 8.5, Milan - Napoli maçlarını verir...

Perşembe, Mart 16

Savaşçı Yetenek


8 numara

Bayrak adam

Adı savaşçı

Kendi yetenekli

Kupa kazanamadı ama çok sevildi

Çarşamba, Mart 15

La Combi Barcelona

Barcelona en sevdiğim takımlardan biri olmadı. Nedenini bilmiyorum ama tahminim 1990'larda Şampiyonlar Ligi'ndeki eşleşmelerdi. Çocuk aklımızla, o zamanki rakiplere soğuk bakmış, hatta ciddi bir şekilde nefret etmiştik. O da bir şekilde bilinç altımızda kaldı. Benzer duygular Manchester United için de geçerliydi mesela. Juventus'u saymıyorum bile, o bilinç altını da aştı...

Yine de o zamanlarda Barcelona'nın saygı duyduğum bir özelliği vardı. Formasına reklam almıyordu. Tıpkı Athletic Bilbao gibi; kendi kültürünün önemli bir sembolü olarak formasını görüyordu ve orayı sponsorlara ayırmamaya inat ediyordu.

Tabi ki futbol ekonomisi bu direnmeyi bir yerde engelleyecekti. Geçişi Unicef ile yapmışlardı. Biz yutmamıştık ama en azından Barcelona taraftarı "Kutsal bir görev, sosyal sorumluluk" diyerek durumu kabullenmişti. Sonra Katar Havayolları'ndan Spotify'a uzanan bir süreç gerçekleşti. Formanın yazısızı olduğu zamanlar, sanki ilk çağlar kadar uzak. Oysa 15 seneden daha fazlası değil...

Fotoğraftaki isim, meşhur şarkıcı Rosalia. Üzerindeki, Barcelona'nın önümüzdeki El Clasico'da giyeceği forma. Formanın üzerine yazan Motomami, Rosalia'nın bir sene önce çıkan albümünün adı.

Tamam kızımız Barcelona taraftarı, o sayede kulübün yüzü olabilir. Fakat formaların önü artık bu şekil işlere mi ayrılacak? En popüler olan formanın önünü mü kapacak? 

Türkiye'de yıllar önce, sponsorluk emekleme dönemindeyken oluyordu bunlar. Bir maçlığına Samantha Fox konserinin reklamı ile çıkan Altay gibi örnekler mevcuttu. Fakat 40 sene öncesinden bahsediyoruz.

Sponsorluğun fersah fersah önümüzde olduğu Avrupa'da bir kulüp, 40 yıl önceki Türkiye'ye mi benzeyecekti? Şaşılacak bir durum. Tabi ki Barcelona, Altay'dan daha çok gelir elde etmiştir ama yine de içimize sinmedi. Barcelonalıları bilemem; acaba ne düşünüyorlardır.

Yine de kapıyı tam kapatmıyorum. Ergen değiliz sonuçta. Olur da hayatımızın bir döneminde Barcelona'da yaşarsak FC Barcelona taraftarı oluruz ve en azılı fanatik gibi savunuruz. Espanyol taraftarı olacak değiliz ya. Gerçi Camp Nou'da bilet bulmak da zor olur.

Başlığı merak eden olursa; Motomami albümünün şarkılarından biri La Combi Versace'ydi. Rosalia, kombinini değiştirmiş!

Bu arada tam bunları yazarken, Omuz Omuza kampanyasına yüklü miktar bağış yapan Trendyol'un Süper Lig kulüplerine bir maçlığına sponsor olacağı duyuruldu. Aslında bu bambaşka bir mevzu. Depremzedeler bağış mı yapıldı, yoksa bağış adı altında sponsorluk mu koparıldı? Bu sorunun cevabını başka yazılarda aramak lazım, zira Türkiye çok karışık. Futbol ve pazarlamanın dışına çıkmak gerekecek...

Zaten karışık olduğu için kendimize İspanya'dan takım bakıyoruz ya...

Salı, Mart 7

9 Puan

 


Ruud Hesp, Abelardo, Frank de Boer, Rivaldo, Luis Enrique, Pep Guardiola

Phillip Cocu, Patrick Kluivert, Michael Reiziger, Sergi Barjuan, Luis Figo


Barcelona, Real Madrid'in dokuz puan önünde yer alıyor. Buradan şampiyonluk verir mi?

Sanmıyoruz...

Yukarıdaki kadro dokuz puan geriden gelip şampiyon olan son takım. Barcelona, o sezon Mallorca'dan şampiyonluk kapmıştı. Fakat dokuz puan geriye düştüğünde henüz sezonun 14. haftasıydı. Şimdi ise 14 maç kaldı. Yani aynı değil şartlar.

Önemli olan kimin şampiyon olacağı değil zaten. Bu maksatla nostaljik bir fotoğraf koyup eski günleri yad edelim işte...

Perşembe, Şubat 2

1-0'cı Xavi

Xavi'nin futbolculuğuna hayrandım. İnsanlar Messi-Ronaldo kavgası yaparken ben Xavi'den yana olurdum. Zaten çok garip bir tercih değildi, dünyanın en fazla saygı gören futbolcularından biriydi.

Barcelona'daki konumu ise daha başka seviyedeydi. O nedenle futbolu bırakmasıyla beraber "Gönüllerin teknik direktörü" sıfatına nail oldu. Bir gün Barcelona'yı çalıştıracağı kesindi. Bir kurtarıcı gibi inecekti şehre.

Laporta da başkan seçilince hemen onu getirdi. O dönem yerden yere vurulan Ronald Koeman'a büyük haksızlık edilmişti. Bunun nedenlerini de yazmıştım.

Aradan geçen günlerde fikrim çok değişmedi ama Barselona şehri benimle hemfikir değil. Xavi de Koeman gibi, Şampiyonlar Ligi gruplarından çıkamadı ama bu başarısızlık onun tartışılmasına olanak sağlamadı. Koeman yerden yere vurulurken, Xavi'nin kredisi tükenmiyordu.

Fakat diğer yandan, kasım ayındaki elenişin ardından bugüne geldiğimizde La Liga'da 5 puan farkla lider olan bir Barcelona görüyoruz. Üstelik geçtiğimiz ay İspanya Süper Kupa'yı da kazandılar.

Kazanan da her zaman haklıdır. En azından galibiyetler kesilene kadar...

Peki Xavi'den istenen galibiyetler miydi? Muhakkak son yılların öz güven kaybetmiş takımı için çok önemliydi kazanmak. Fakat aynı zamanda Xavi'den istenen bir Xaviball' yaratmasıydı; yani onun oyunculuğu döneminde Barcelona'nın oynadığı futbolun bir benzer... Merkezinde Xavi'nin olduğu futbolun, kenarda Xavi varken oynanan hali...

Sadede gelelim. Yani güncele. Barcelona ligdeki son üç maçını (Atletico, Getafe, Girona) 1-0'lık skorlarla kazandı. Oysa biz Barcelona'nın farklı skorlarına, kaybederken bile gollü maçlar oynamasına alışmıştık. Böyle bir seri, 1980'den beri görülmüyordu. 1980, gerçekten çok eski bir tarih. Hatta Barcelona için antik çağ bile denilebilir. Zira Cruyff (teknik direktör olarak) henüz kulübe gelmemiş, kulübün çehresini değiştirmemişti.

Peki en son üst üste üç 1-0'lık galibiyete imza atan teknik direktör kimdi? İtalya'da şöhrete ulaşan, Katanaçyo ile özdeşleşen ve 1980 yılının mart ayında Barcelona ile sözleşme imzalayan Helenio Herrera...

Göreve gelir gelmez nisan ayında, Atletico Madrid, Las Palmas ve Athletic'i arka arkaya 1-0 yenmiş Herrea'nın takımı.



Yani; Xavi kazanıyor eyvallah ama şu an sanki futbol ve sahadaki durum, Cruyff'un ve Guardiola'nın devamı gibi değil de daha çok Herrera mirası gibi gözüküyor...

Gerçi şampiyon olunca tüm hikayeler değişir.

Herrera'nın takımı o sezon puan durumunda Real Madrid'in 14 puan gerisinde (hem de iki, puanlık sistemde) kalmıştı. Xavi ise beş puan farkla lider. İstatistiklerden daha gerçek olan da burası....

Pazar, Ocak 29

Farklı Yollar


Emre Çolak'ın kariyeri ilham verici mi hayal kırıklığı mı çözemiyorum...

Galatasaray altyapısından çıkıp, uzun süre boyunca kulübe iyi kötü hizmet vermiş oyuncu görmek biraz zor. 1987 jenerasyonundan çıkanlardan sonrasına bakarsak o boşluğu doldurmaya en yakın iki isim Emre Çolak ve Semih Kaya...

İlginçtir ikisi de Galatasaray'da hem çok uzun oynadı hem de çok az! Yazıyı yazarken kontrol ettim; Emre Çolak 181 maça çıkmış Galatasaray formasıyla. Biri bana bu rakamı söyleseydi inanmazdım. Semih'in daha çok maça çıktığına emindim ama ondan sadece 30 maç fazlaymış. Yani nereden baksan bir sezon...

Neyse sonuçta ikisi de bir Sabri Sarıoğlu olamadı! Semih Kaya bir ara yolunu Prag'a kırdı. Emre de Coruna'ya... Avrupa'nın birbirinden farklı iki şehrinde, yaşamı yumuşak, kültürü geniş ama futbolun zirvesine uzak iki ayrı noktada top oynadılar. Medeni cesaretleri takdir edilesiydi.

Fakat Emre daha sonra Suudi Arabistan'a gitti. Neydi bu? Önceki tercih bizim için ilham vericiydi. İşini yapmaya imkan bulabileceği, zirvede olmasa da tat alabileceğin bir yere gitmişti. En azından bizde yarattığı imaj buydu. 

Takımınla işler istediği gibi gitmese de, ayrılık vakti geldiğinde benzer bir yoldan devam edebilirdin. Nereden çıktı Suudi Arabistan?

Demek ki herkesin hayattan beklentileri farklı. Bireylerin tercihlerine not verecek değiliz elbette. Herkesin kendi hayatı, kendi doğruları, kendi zorunlulukları ve sorumlulukları var. Fakat ne kadar kayıtsız kalmaya çalışsak da bu iki tercihin arasında zıtlık olduğu da inkar edilemezdi.

Emre bu maceraların ardından Türkiye'ye döndü. Son iki sene içinde, dört farklı kulüpte oynadı. Yani onlara oynamak denirse... Bir tanesi de alt lig takımı Göztepe'ydi. Bu esnada akranı Semih Kaya, baktı olmuyor; zorlamadı ve futbolu bıraktı. Oysa Semih istese daha oynardı. O ışığı veriyordu. Biz Emre'nin artık savrulduğunu düşünürken, o bir kez daha İspanya'nın yolunu tuttu.

Tabi bu sefer 3.Lig... Emre artık Intercity Alicante oyuncusu. Şu anda küme düşme hattında olabilir ama dikkat edilmesi gereken bir kulüp.

2017'de kuruldu. Beş sezonda dört lig birden yükseldi. Bu sezon Kral Kupası'nda son 32'ye kaldı. Barcelona'ya 4-3 yenilerek elendikleri maç İspanya'da gündem oldu. 

Böyle bir proje kulüp, Emre Çolak gibi 31 yaşında olmasına rağmen uzun süredir pek topa dokunmayan bir oyuncuyu transfer ediyor. İyi mi yaptılar, kötü mü yaptılar ileride göreceğiz.

Fakat Emre için iyi oldu. Yeniden İspanya. Biraz daha güneyde, daha sıcak iklimde, daha yumuşak bir ligde... Belki keyifle top oynamaya başlar.

İşleri zor ama küme düşme hattından kurtulup bir de play-off yaparlarsa belki Deportivo La Coruna ile rakip bile olabilirler.

Aslında yazıyı da çok uzattık. Anlatmak istediğim her şey imza töreninde servis edilen fotoğrafta mevcut. Emre Çolak bir kulüple el sıkışır. Arkasında da "Different Way" yazan bir tablo asılıdır. 

Daha iyi özet olamazdı...

Cumartesi, Ocak 28

Ender Gelişen Osasuna Finali

Türkiye'de kendine has sempatisi olan ama dünyanın başka hiç bir yerinde o kadar da meşhur olmayan bir takım Osasuna. Sebebi de malum; artık deyim haline gelen o meşhur kalıp... Başlığımız da oraya gönderme...

Osasuna tam bir asansör takım. Fakat öyle bir asansör takım ki; mesela bizim Samsunspor gibi değil. Samsunspor küme düşer haber olur, lige çıkamaz "Nerede bunlar" denir, yükselir "geri döndüler sonunda" denir. Osasuna küme mi düşer, La Liga'da mı kalır bilinmez. Bir yerlerde gezinir durur ve illa bir ara karşınıza çıkar.

2019-20'den beri La Liga'dalar ama. Üç sezon boyunca 10. sıranın etrafında dolandılar. Varlıkları ile yoklukları yine belli değildi. Zaten berbat pandemi sezonlarına denk geldiler ama onlar da pek renk katamadılar. Fakat bu sezon ise bambaşka bir şekilde ilerliyorlar.

Aslında oyun olarak bana halen keyif vermiyorlar. Ligdeki sekiz galibiyetlerinin altısı tek farklı. Hiçbir maçlarında üçten fazla gol olmadı. Zaten üç gollü maç sayısı da 5...

Yine de; bu sezon sonuç alıyorlar bir şekilde. Sekiz galibiyet hiç fena değil. Puan durumunda yedinci sıraya kadar yaklaştılar ve Avrupa kupaları ihtimalleri doğdu.

Fakat asıl olarak Kral Kupası'nda yarı finale yükseldiler. İki ezeli rakip Real Betis ve Sevilla'yı elediler. Hadi, bu sezon kötü günler geçiren Sevilla galibiyeti anlaşılabilir. Zaten ligde de yenmişlerdi. Fakat geçen sezonun finalisti Real Betis'i elemek önemli işti. 

Nasıl yapıyorlar anlamıyorum. O nedenle bunu anlatacak durumda değilim. En fazla, teknik direktörleri Jagoba Arrasate'ye şapka çıkartırım. 44 yaşında bir Basklı. Görkemli bir futbolculuk kariyeri yok. Teknik direktörlüğü de Bask bölgesine sıkışmış. Real Sociedad'ın altyapısı, ardından kısa bir Numancia, ve 39 yaşında Osasuna'ya geçiş. Ardından da takımı alıp büyütme... 

Bu sezona dair çok bir şey yazamayız belki ama Osasuna benzer bir kupa serüveni yaşamıştı. Kupada sadece bir kez final oynadılar. O zaman da (2004-05) çok ilginç bir hikaye yazmışlardı. 

Meksikalı teknik direktör Javier Aguirre'nin çalıştırdığı takım ıkına ıkına ilerlemişti adeta. İlk turda alt lig takımı Castellon'u penaltılarla elemişlerdi. Ardından Girona'yı uzatmalar sonunda geçtiler, ki attıkları gol penaltıdan gelmişti.

En rahat geçtikleri Getafe eşleşmesinde bile ecel terleri döktüler. Çeyrek finalde ilk maçta 2-1 yenildikleri Sevilla'yı (Dani Alves, Sergio Ramos, Jesus Navas, Baptista, Diego Capel, Ariza Makukula'nın yer aldığı takım), ikinci maçta elediler.

Bu arada o Osasuna da bomboş bir takım değildi. Sık sık kulüp değiştirerek bir kariyer inşa eden Savo Milosevic, en çok oynadığı kulüpteki ilk sezonunu geçiriyordu. Pierre Webo kadrodaydı. Bu günlerde halen futbol oynayan Atletico efsanesi Raul Garcia yeni yeni çıkıyordu. Fakat tabi tartıya koyunca da bunlardan fazlası da çıkmazdı.

Biraz vasat bir ekipti ama yarı finalde 120 dakika boyunca tek golün atıldığı eşleşmede Atletico'yu geçerek finale yükseldiler. Madrid'de Real Betis'e toslayarak peri masalına son vermerk zorunda kaldılar.

Bu sene yine benzer bir şekilde gidiyorlar. Kimse anlamadan, fark etmeden bir anda yarı finalist oldular.

Finale bir engel kaldı. Torbadan Real Madrid ve Barcelona gelebilir. O zaman pek şansları olmaz. Fakat Bask derbisi de çıkabilir ve eğer Athletic ile eşleşirlerse biraz daha şanslı olabilirler. Gerçi kağıt üzerinde ağır basan yine Athletic olur ama Osasuna ligde konuk olduğu rakibine yenilmemişti. Tabi ki tipik bir Osasuna maçı olarak 0-0 bitti.

Bu arada bu sezon Madrid'de Real'e de yenilmedikerini hatırlatalım. Barcelona'ya ise 1-0'dan maç verdiler, 85. dakikada yedikleri golle...

Kuralar 30 Ocak'ta çekilecek. Takipteyiz...

Cumartesi, Ocak 21

Kazanç ve Kayıp



Blog tarihinin en çok okunan yazılarından biriydi bu. Sık sık paylaşıldı. Seneler içinde güncelliğini hiç yitirmedi.

Gerard Pique, tarihin en iyi futbolcusu değildi belki ama tarihinin en özenilecek sporcusu gibiydi. 

Fakat son dönemde işler değişti. Son 3-4 yılda antipatik bir karaktere dönüştü. Çok fazla falsosu ortaya çıktı. Pandemi zamanında kulübü ile yaptığı maaş görüşmeleri, şirketinin karıştığı yolsuzluk iddiaları, 12 yıllık sevgilisi Shakira'yı aldatması ve daha fazlası...

Futbolu bırakmak zorunda kaldı. Erken değildi belki ama ani oldu. Onun gibi bir kariyerin son vedası böyle olmamalıydı. Shakira ile ayrıldı. bir zamanlar 'geleceğin başkanı' olarak görüldüğü Barcelona'da eski sempatisini kaybetti.

Yine de bu adam halen kazanan mı yoksa yeni bir kaybeden mi çözemiyorum.

Pique, son olarak Shakira'nın şarkısı ile yeniden gündeme geldi. İlk başta herkes Shakira'nın bu atarlı giderli şarkısıyla Pique'nin karizmasını çizeceğini düşündü. Fakat bana kalırsa, nasıl gerçekleşeceğini anlamadan tam tersi oldu.

Shakira'nın ağırlığı ve karizması daha çok zedelendi. Davanın haklı tarafı olan Kolombiyalı, bir anda Demet Akalın'a döndü.

Şarkı sözlerini zaten duymuşsunuzdur. Shakira, "bir Rolex'i Casio ile takas ettin" diyor. Şarkının yayınlanmasından hemen sonra Casio piyasada değer kaybediyor. Fakat Pique ne yapıyor? Yeni projesi Kings League'e Casio'yu sponsor yapıyor. Hem kendisi bir sponsor kazanıyor hem de Casio kendini toparlıyor.

Benzer bir durum Ferrari-Twingo mısrası için de geçerli. Twingo'nun durumu biraz daha farklı. İlk başta Twingo için negatif bir durum söz konusu değildi ama özellikle Casio'nun hareketinden sonra Twingo da kült haline geliyor.

Neyse bunlar detay... Sonuç olarak Pique kaybederken yine kazanıyor.

Barcelona'dan ayrıldıktan sonra  (hatta ayrılmadan önce) bir iş insanına dönüştü. Belki de daha çok para kazanmaya başladı. Kings League de birçok ülkeye yayılacak bir proje gibi duruyor. Acun Ilıcalı bunu beğendi!

Sponsor da kazanıyor. zaten. Öte yandan İspanya'da birçok insan, bu üçgende Ferrari'nin 22 yaşındaki Clara olduğunu düşünüyor. Tabi ki iki hanımefendiyi kıyaslayacak değilim ama Clara da bbu sayede 'yuva yıkan kadın' imajından popüler bir figüre dönüştü. Bu arada kendisi bana göre özellikle bazı fotoğraflarında Shakira'yı andırıyor. Uzun süreli ilişkilerde eşlerini aldatan insanların, partnerlerine benzeyen insanlarla sevgili olduklarını gözlemliyorum. Zira eşlerini fiziksel olarak beğenmeye devam ediyorlardır zaten ama ilişkide daha çok karakter uyuşmazlığı yaşanır, sıkılmalar baş gösterir ve 'yeni' kişi benzer fiziksel özellikleriyle hayat girince karakter olarak daha ilgi çekici gelir.

Bu da ayrı bir konu...

Sonuç olarak Pique kazanan mı kaybeden mi bilmiyorum. İspanya'da son dönemde şöyle deniyor: "Pique'ye saldırırken dikkat edin, zira o, ona yolladığınız oklardan faydalanmasını iyi bilir."

Kelimesi kelimesine böyle değil tabi de ana fikir bu. Yani ona saldırdığınızda zararlı çıkan siz oluyorsunuz, o ise bir şekilde kâr etmesini biliyor.

Yine kâr etmiş olabilir. Ama esas olarak son üç senede itibar kaybetti... Gerçi bunu dert eder mi bilmem..

Pazartesi, Aralık 12

El Caso Figo

El Caso Figo, bu senenin Ağustos ayında Neftlix'e geldi. Birkaç gün sonrasında Terim belgeseli de 'vizyon'daydı. O zamanlar nişanlım, şu anda eşim olan canım sevgilim ikisinden birini izleyebileceğimizi söyledi. Karar bendeydi. Onunla beraber izleyebilmek adına ve onun da çok sıkılmamasını düşünerek tek bölümlük El Caso Figo'yu tercih ettim.

Faka bu tercihte başka etkenler de mevcuttu. Terim içeriğine gelen bazı eleştirileri duymuştum. Sadece Fatih Terim'in başarıları odaklanan, bizim bilmediğimiz bir şey söylemeyen, birçok merak edilen soruyu sormayan, detaya girmeyen bir işti.

Figo hakkında çok fazla yorum okumamıştım ama tahmin edebiliyorum. Zaten isimler de farkı belli ediyordu. Biri sadece Terim'di, diğeri Figo olayıydı... O nedenle istikamet Adana değil, İberya oldu! 

Terim belgeseline gelen eleştirilere hakimim ama yapımı henüz izlemedim. İzlersem kendi yorumlarımı yazarım. Fakat eleştiriler hakkında birkaç cümlem olabilir. O eleştirilerin, aslında Türkiye'deki spor içeriklerinin büyük bir kısmının hak ettiğini belirtmem lazım. En basit röportajdan, en detaylı prodüksiyona kadar...

Karşımızdaki spor figürlerini konuşturmak için çok fazla taviz veriyoruz. Onları kırmak istemiyoruz. Onları üzmek istemiyoruz. Onları övmeye çalışıyoruz. Onların istedikleri havuzlarda yüzüyoruz. Onlara kendilerini anlatmaları için alan veriyoruz ama o alanda herhangi bir baskı kurmuyoruz. Baskı kurma işini, proje sonra erdikten sonra karşı karşıya olmadığımız zamanlarda yapıyoruz. Sonra da ortaya gudik işler ve düşünceler çıkıyor.

Bu paragrafı fazla uzatmayalım ama El Caso Figo'da en sevdiğim ve özendiğim durum buydu. Yoksa zaten hikayenin ana planına hakimdim. Ezeli takıma belenmedik bir şekilde transfer olan yıldız futbolcu. Defalarca benzerlerini yaşadığımız gibi, Luis Figo'nun Barcelona'dan Real Madrid'e geçişini de o yaz gün gün yaşamıştık.

Fakat belgesel, olayın tüm bilinirliğine, popülerliğine ve işlenmişliğine rağmen bize daha fazlasını veriyor. Luis Figo, konuşturulan isimler arasında. Ben hem belgeselin ismini, hem fragmanını hem de belgeselin ilk sahnesini (Figo, 'olanları bir de benden dinleyin' minvalinde bir cümle kuruyor) izleyince Portekizli oyuncunun günah çıkartma seansı olduğunu düşünmüştüm. Oysa yanılmışım.

Belgesel boyunca çok az kişi konuşuyor. Bu bir anlamda iyi bir anlamda eksik... Fakat yine de ana karakterler orada. Luis Figo, menajeri, transferde etkin rolü olan eski futbolcu Paulo Futre (ne kadar değişmiş yaşlanınca), Real Madrid'in o dönem için başkan adayı Florentino Perez, Figo'nun o dönem yakın arkadaşı olan Pep Guardiola, Barcelona'nın o dönemdeki başkanı Joan Gaspart... Yani o yaz günlerinin tüm aktörleri karşıızda.

Belgselin (buna belgesel demek ne kadar doğru bilmiyorum, 20 yıl sonra çıkan yeni haber/haberler de diyebiliriz) en güzel kısmı herkes kendi hikayesini, kendi bakış açısıyla anlatıyor. Herkesi kendisin haklı olduğunu iddia ediyor ama izleyiciye göre kimse ak değil. Yaklaşık iki saat sona erdikten sonra, birbirinize şu soruyu soruyorsunuz: Sence hangisi yalan söylüyor?

Bu sorunun cevabını vermek zor. Luis Figo'nun bu belgeseli tercih etmesi ilginç olmuş. Zira Barcelonalılar için nefret unsuruyken dünyanın geri kalanı için "Bize ne canım, adam gitmek istedi gitti" denilecek noktaydı. Belgeselden sonra, Barcelona'yı daha yüksek maaş için tehdit ettiğini düşüneneler artmış olabilir. Tabi ona olan sempati de azalmıştır. Florentino Perez oldukça karizmatik bir şekilde iş bitiren başkan rolünde. Kulübünün haklarını savunan ve bir oyuncuya iltimas geçmeyen Gaspart'a yazık olmuş gibi duruyor. Futre'nin bu olayda yer alması can sıkıcı. Ve tabi ki yine bir Portekizli menajer oyunları başrolde...

Öte yandan kel teknik direktörler çarpışmasında iyi bir Zidane'cı olan ve Pep Guardiola'ya ilgisiz kalan eşim; bu belgeselden sonra sıkı bir Pep sempatizanı oldu. Haksız da değil. Konuyu bir transfer çalımı ve hikayesi olarak değil de insanı bakış açılarıyla ele alan, koltukta oturanların en duygusalı kendisiydi.

Konuyu biliyorduk ama detayları öğrenmek istiyorduk. Belgeselde bunu bulacağımızı tahmin ettik. Fakat kafamız daha çok karışarak ekran başından ayrıldık. Normalde bunun bizi rahatsız etmesi gerekirdi. Oysa tatmin ediciydi. Çünkü tüm o karakterler, 22 yıl öncesini kendi gözlerinden anlattılar. Bir anlamda başrol karakteri bol bir gençlik dizisi kadar entrikalı ve bir soygun filmi kadar heyecanlıydı ama tamamen gerçekti.

Projenin başındaki yönetmenler David Tryhorn ve Ben Nicholas, daha önce Pele'yi de çekmişler. Duyduğum ama izlemediğim bir yapımdı. Bu sayede Pele hakkındaki hevesim de tavana çıktı. Bu ikilden Tryhorn, "Biyografilerden veya sportif başarılardan ibaret olmayan, yeni bir şeyler söyleyen spor belgesellerine rastlamak giderek zorlaşıyor. El Caso Figo'nun bu açıdan farklı olduğuna inanıyoruz." diyor. 

Kesinlikle haklı. Yine de son dönemde bu tarz işlerin arttığını kabul etmek ve haklarını vermek gerek. Öte yandan bir kahramanın renkli hayatını veya başarıya giden yolda yaşadığı zorlukların destanlaştırıldığı hikayeler biraz sıkmaya başladı. Onlar da lazım ama sporcuları konuşturmak için sadece bunlara ihtiyaç kalmamalı. 

Güzel bir gazetecilik işi de diyebiliriz El Caso Figo'ya. Fakat diğer yandan İspanyol gazetecilerin o dönem yaptıkları işleri unutmamak lazım. Radyoda erkenden haberi patlatan ve ufak bir yalanla ortalığı karıştıran Jose Ramon de la Morena, Figo'nun kaldığı otele denizden girip fotoğraflarını çeken Jose Felix Diaz benim tüm iştahımı uyandırdı. 

Belgeselden aklımda kalan çok fazla şey var. Fakat en can acıtıcı kısmı, Real Madrid ile sözleşme imzaladığı günü Akdeniz sahillerinde gemileri batmış gibi duran Luis Figo'ydu. O görüntüleri defalarca izlemiş ama hiç böyle hissetmemiştik. El Caso Figo'yu izleyince ve sıra o anlara gelince, Figo'nun aslında Madrid'e gitmek istemediğine ikna oluyoruz.

Fakat sonuç olarak gitmişti. Açıkçası Fenerbahçe ile sözleşme imzalayan Tanju Çolak gibiydi. Ve Tanju Çolak'ın da o gün üzgün olması, affedilmesine yetmemişti.

Salı, Eylül 13

Eski Bir Kral


Sade formalar, tutkulu santrforlar, fotoğraftaki silik lekeler... Eskiler ve onların kralları güzeldi...

Pazartesi, Ağustos 1

Anacleto: Agente Secreto

 


Başroldeki Quim Gutierrez'i sevgilisiyle bağlanmış bir şekilde gördüğünüz bu fotoğraf karesi ve filmin adı size bir ipucu verebilir. Bir ajan filmi var ama ajanımız biraz başarısız gibi. Gerçi hemen her örnekte; ajanımız, casusumuz, dedektifimiz, süper kahramanımız hikayesi devam ederken bazı zorluklarla karşılaşır. Fakat Gutierrez (Adolfo) vücut diliyle pek başarılı bir ajan olmadığını belli ediyor.

Zaten kendisi bir ajan değil. Ajan olan babası. Onun adı Anacleto. Yani filmin esas yıldızı o. Fakat biz Azuloscurocasinegro'dan beri Gutierrez'in filmlerine göz atmaya çalışıyoruz. Genelde iyi filmlerde, iyi projelerde çalışıyor.

Burada biraz komedi denemiş. Film de oyuncularımız da işin mizah ve komedi boyutunu kotarmışlar. Fakat filmin geri kalan unsurları çok da yeterli olmamış. Senaryo çok klişe detaylar üzerinden ilerliyor. Belki de komediyi o klişeler üzerinden kurmak istemişlerdir. Zaten eserin aslı 1970'lerde gazetelerde yayınlanan bir karikatür serisinden geliyor. Yani İspanya'da bilinen ve sevilen bir  öykü. Biraz James Bond parodisi. Hatta bu karikatürler filmin bazı yerlerinde (duvarlarda) kullanılır. Klişelerden beslenmesi bu anlamda mantıklı.

Fakat sonuçta bir ajan hikayesi olduğu için, yani sürükleyici bir konuya sahip olma zorunluluğu da vardı. Onun altından kalkamamışlar. 90 dakikalık bir film olmasına rağmen sonu gelmek bilmiyor.

Yaşlanan ajan artık emekli olmak ister. Bu sırada olaylar karışır. Ve herkesten sakladığı oğlu olayların içine dahil olmak zorunda kalır. Yalnız bir sorun vardır. Bu delikanlı, ajanlık bir yana normal hayatında kavga edemeyen hatta sevgilisiyle bile tartışamayan pısırık,, uyuşuk bir gençtir. Üstelik babasının da bir ajan olduğunu hiç bilmemektedir.

Öğleden sonra izlemelik çıtır filmlerden biri. İspanyolca öğrenmeye çalışmam, filmi tercih etme sebeplerimden biri olmuştu. Pişman da değilim ama daha iyisini beklerdim.

Bu arada Anacleto rolündeki Imanol Arias da bu filmde Philip Baker Hall gibi göründü gözümüze. Arias'ın Bask, Gutierrez'in Katalan olduğunu ekleyelim. "İşte tam bir İspanya mozaiği" diyerek bitirelim.

Pazar, Temmuz 31

Kombinasyon

 


Bir orta sahada olması gereken, daha doğrusu olması zor ama olursa da tadından yenmeyecek iki özellik.

Brezilyalı yeteneği ve İspanyol bakışı.... Adam doğuştan önde başlamış zaten... Üstüne; doğduğu yerde İtalya

Dünyanın en iyisi mi emin değilim. O kadar gösterişli ve heyecan verici değil. Fakat dünyanın en iyilerinden biri.

Cuma, Temmuz 15

Ah Be Kraliçe

Kadın futbolu son dönemde çok fazla yıldız çıkardı. Marta, Ada Hegerberg, Alex Morgan, Megan Rapinoe, Vivianne Miedema...

Hepsi çok iyi oyuncular. Diğerleri de ellerinden, ayaklarından gelenleri yaptıkları için saygıyı hak ediyorlar. Fakat bu branşta hep bir eksik vardı. Bir sihir, bir büyü, bir olgunluk...

Bu saydığım isimleri dünyanın en iyi erkek futbolcuları ile eşleştirseydik en sonunda şunu derdik: "Messi eksik kaldı!"

Yukarıda saydığım isimlerin ABD'li olanları fazla mekanik geliyor bana. Miedema golcü, bitirici ama sınırı var. Hegerberg zaten bir var bir yok. Marta biraz daha süslü futbol oynamaya yatkındı ama onun da en iyi dönemleri kadın futbolunun emekleme dönemlerine denk geldi. Yani rakipleri çok zorlayıcı değildi.

Şu anda Avrupa futbolunun rekabet seviyesi yükselmişken, bu seviyeyi paramparça eden bir isim çıktı. Barcelona'dan yetişen Putellas, o eksiği, sihri, büyüyü tamamlayan isimdi. Tamam; o da sahadaki birçok oyuncudan daha farklı ve daha güçlü duruyor. O nedenle haksız rekabet hissi yaratıyor olabilir. Fakat onda daha fazlası da var. Sanırım Barcelona genlerinden geliyor. Daha önce hiçbir kadın futbolcu için kullanılmayan, kullanılsa da inandırıcı olmayan cümle ona gidebilir. Putellas erkeklerle oynayabilecek kalitede...

Bunu cinsiyetçi bir bakışla belirtmiyorum. Erkek futbolundaki seviye, yüzyılın getirdiği imkanlar nedeniyle arşa yükselmiş durumda. Oraya dahil olmak kolay değil. Fakat Putellas, onların arasına girebilecek seviyede gibi duruyor. 

Büyük bir Xavi Hernandez hayranı. Küçüklüğünde onunla fotoğraf çektirmiş. Xavi o fotoğrafı yıllar sonra, "Dünyanın en iyi futbolcusuyla beraberim" notuyla paylaştı. Kesinlikle abartı yok. Bir Barcelonalı kayırması da değil. Fakat Putellas'ı en iyi bir Barcelonalı anlardı zaten.

Fakat zaten tek anlayan onlar değildi. Bunu da son dönemde Putellas'ın kazandığı ödüllerle gördük. Tam da bunun üzerine Kadınlar Avrupa Şampiyonası'nda onun oynayacağı maçları merakla bekledim.

Aslında 2019 Dünya Kupası'nı da izlemiştim kendisini. Fakat o zamanlar çok fazla dikkatimi çekmemişti. O takımın yıldızı yine bir başka Barcelonalı; Jenifer Hermoso'ydu. Hermoso halen çok iyi ama bu yaz sahne tamamen Putellas'a kalacaktı.

Peki ne oldu? Nazar değdi! Turnuvanın başlamasına iki gün kalan Putellas idmanda sakatlandı. Önce turnuva kadrosundan çıkarıldı. Tamam; böyle bahtsızlıkla olabilirdi. Birçok futbolcunun, sporcunun başına geldi bu tip olaylar.

Fakat sonrasında iş giderek derinleşti. Yapılan kontroller sonucu sol diz ön çapraz bağlarının koptuğu açıklandı. Şu anda Putellas'ın bir sezon boyunca futbol oynamayacağı iddia ediliyor. Eğer öyleyse, bir sezon sonra nasıl döneceği de ayrı bir soru işareti olarak kalacak.

Kadın futboluna damga vurabilecek (aslında vurdu ama daha uzun soluklu bir damga), branşın çıtasını yukarıya taşıyabilecek, hepsinden önemlisi izleyenlere keyif verecek bir oyuncu sahnelere ara verecek. Bu yazın en kötü futbol gelişmesi gibi duruyor. 

Umarım, 2023 Dünya Kupası'nda (Avustralya ve Yeni Zelanda) bu yazın ve bu yazının acısını çıkarır. Zira bir kadın futbol maçı, dolayısıyla da Putellas'ı izlemek her zaman nasip olmuyor.

Sahada zaten çok karizmatik duruyordu; sakatlandıktan sonra kafasında şapkası, üzerinde takım arkadaşı Torrecilla'nın forması, elinde koltuk değnekleriyle tribüne gelip takım arkadaşlarını desteklediğinde yine çok karizmatikti.  Geri dönüşün işaretini veren bir mental güç...

Cumartesi, Temmuz 9

Başlangıç Günü

 


9 Temmuz 2009

Genç yaşında Real Madrid'e transfer olmuş, verdiği pozdan öz güven akıyor. Biraz sinir bozucu. Gelenekçilerin "bundan bir numara olmaz" diyeceği bir giriş.

Aradan geçen 13 sene. Yaşanan skandallar, iddialar, çapkınlıklar, yedeklikler... Verdiği poza uygun bir hikaye. Sürecin sonunda dönüştüğü şey ise artık o imajın tam tersi; bir bayrak adamlık...

Hayat... O ilk günlere dair bir yazı için TIKS