ac milan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ac milan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Mart 31

O Bir Milanlı



Öğrenmenin yaşı yok...

Bazen ne kadar çok ilgi duyarsanız duyarsanız, bir şeyleri ıskalamanız mümkün oluyor. 90'larda da kısıtlı kaynaklarla Avrupa futbolunu takip etmeye çalışırdım. Milan'ın 90'larını iyi bilirim. Brian Laudrup'u çok beğenirim. 

Brian Laudrup'un Bayern'de oynadığını biliyordum. Fiorentina'da oynadığından haberim vardı. Hatta takım küme düşmüştü ve kötü bir sezondu. Daha sonra Rangers'ta onu tanıdım. O yıllarına yetiştim yani. Müthiş bir top sürme yeteneği vardı. Çok zarif bir oyuncuydu. Sonra yeni yeni transferde para saçan Chelsea'ye transfer olmuştu. Orada pek tutunamadı ama zaten yaşlanmıştı.

Bunların hepsi tamam. Fakat beni şaşırtan son bilgi başkaydı. Yeni bir bilgi. 90'ların en özel orta sahası neden düşük profil takımlarda kaldı diye merak ederdim her zaman. Ağabeyi Michel gibi hem Real hem Barcelona yapamamıştı ama en azından bir dev görebilirdi. Meğer Brian Laudrup, en şaşaalı döneminde Milan'a gitmiş.

Dün öğrendim bu bilgiyi. Ya da zaten biliyordum ama binlerce bilgi atınca kafaya bu çıkmış zamanla. 

1993-94 sezonuymuş. Yani Milan'ın finalde Barcelona'yı 4-0 yenerek Şampiyonlar Ligi'ni kazandığı dönem. Laudrup çok az maç oynamış o sezon. O kadrodan herhangi birini kesmek kolay değildi zaten. Yabancı kuralı da işini zorlaştırmış olabilir.

Süre aldığı 15 maçın 12'sinde Milan ya gol atamamış ya da sadece tek gol atabilmiş. Barcelona'ya dört gol atabilen bir takım için kötü bir istatistik. Demek ki gerçekten bekleneni verememiş.

Zaten mesele bu eğil. Acaba bilmediğimiz daha neler var?

Salı, Mart 21

Son Sekiz

Şampiyonlar Ligi kuralarına bir bakalım.

Bir taraf alev alev yanıyor, diğer taraf bir başka...

Manchester City, Real Madrid, Chelsea ve Bayern Münih'ten üçü finali göremeyecek. Açıkçası artık finalde bir Real Madrid görmekten sıkıldım. Bu sezonun Bayern Münih'i de çok verimli değildi. Gerçi Bayern'e böyle derken, Chelsea'den olumlu bahsetmek adaletsiz olur. Fakat adamların finale çıktıkları her sezonda hoca değiştirdiklerini düşününce (2012 Boas - Di Matteo / 2021 Lampard - Tuchel) ve ligde beraber gittiklerini düşününce insan ister istemez bir "acaba" diyor...

Bu sezon Pep Guardiola kupayı kazanırsa hepimiz rahatlayacağız. Yani hayranı değilim, sıkı takipçisi değilim ama onun gibi bir hocanın Şampiyonlar Ligi şampiyonluğundan bu kadar yıldır uzak kalması da futbolun bir ayıbı gibi. Bence City ile bir kupa hak ediyor. Yine de ilk tercihim olmaz. Fakat bu dörtlüden ilk sıraya onları yazarım.

Diğer dörtlü, biraz düşük seviye kalıyor. Yine de bizim gönlümüz burada yatıyor. Benfica, Napoli, Inter ve Milan dörtlüsünden birinin final görmesi değişik olacak.

Benfica 1990'dan beri final göremedi. 1990'da Milan'a yenilmişlerdi. Bir kez daha yolları kesişebilir. Milan ise 2007'den beri burada yok. 2007'de tarihin en çok final oynayan ikinci takımıydı. Gerçi halen öyleler ama 2007'de Real ile aralarındaki fark sadece bir finaldi. Kapanabilir gibi duruyordu. Şimdi ise fark altıya çıktı.

Napoli'nin zaten daha önceden hiç finali yok. Finali en taze gören takım Inter bile 2010'da çıktı buraya. Eğer Inter, Benfica'yı yenerse bir İtalyan'ın İstanbul'a geleceği kesinleşecek. Diğer tarafta da iki İngiliz olduğuna göre; 2005'te olduğu gibi bir kez daha bir İngiliz-İtalyan finaline ev sahipliği yapmamız en yüksek ihtimal...

Benim bu dörtlüden tercihim İtalyanlardan ziyade Benfica. Napoli zaten yıllar sonra ligi kazanacak. Onlara o coşku yeter. O coşkunun devamında da buralar da oynamayı bir alışkanlık haline getirebilir. Inter'e karşı ekstra bir samimiyetim yok. Milan'ı severim. Final dünyanın başka yerinde olsaydı onları isteyebilirdim ama İstanbul'da bir final daha izleme imkanım olursa, bir kez daha Milan'ı görmeyi tercih etmem. Değişik bir takıma denk gelelim. Benfica da zaten çok iyi bir baş altı ekip. Buralara üç büyük lig ve Bayern ile PSG dışından biri gelirse çok şaşırıyor ve seviniyoruz. Üstelik Benfica buraya kadar da şansa gelmedi. Çok iyi oynayan bir ekip. Hak ediyorlar yani finali...

Bu sekizli; aynı zamanda çok fazla hikaye potansiyeli de barındırıyor. Mesela bir Real-Milan eşleşmesi Carlo Ancelotti açısından ilginç olur. Veya yarı finalde Milano derbisi. Ya da yarıda geçen seneden ve son 15 seneden kalan bir Real - Guardiola... Onlara da zamanla bakarız.

Şu an elimizde Bavyera'ya dönecek bir Pep Guardiola ve geçen seneki geri dönüşün devamı olan bir Real - Chelsea var.... O hafta gelince belki eşleşmeler özelinde daha yakından irdeleriz.

Ama şimdilik temennim belli.  Umarım TV 8.5, Milan - Napoli maçlarını verir...

Çarşamba, Mart 2

Sporcu Karizması


Rusya - Ukrayna savaşı hakkında iki kutuptan birini tercih edebilirsiniz. Bu konu hakkında zaten uzun uzun konuşacağız gibi...

Fakat esas meseleyi bir kenara bırakırsak; gerçekten sporcuların bu dünyada çok önemli bir gücü yok mu?

Son olarak Milan-Inter derbisi öncesi Andrei Shevchenko dev ekrandan stadyuma bağlandı. Tüm stadyum, Milanlılar, ezeli rakibinin taraftarları, sahada onu izleyerek büyüyen futbolcular ve televizyon başındaki milyonlarca insan onu pür dikkat dinledi.

Gerçi biraz 1984 tarzı bir kare gibi duruyor ama olsun. Belki de etkileyici olan kısmını da oradan almıştır. Bir politikacının, çok yüksek oylar almış bir devlet başkanının, çok zengin bir iş insanının, hatta (spora benzer kültürel bir alan olduğu için) çok sevilen bir sanatçının bile bunu başarması kolay değil gibi geliyor bana. 

Bu sadece sporculara özgü bir karizma, onlara yüklenmiş bir güç.

Yine de bu işin zirve noktası, ülkesindeki savaşı durduran Didier Drogba'dır. Onu anmadan da geçmek olmaz. Bakalım bu savaşın Drogba'sı kim olacak? Yani inşallah biri olur ve tez zamanda çıkar ortaya...

Cuma, Kasım 26

Amatörden Şampiyonlar Ligi'ne


 Junior Messias, bu yaz Milan'a katılınca hakkında birçok haber ve yazı okumuş olabilirsiniz.

Bu hafta Atletico Madrid deplasmanında oynanan Şampiyonlar Ligi maçında, benzer yazıları daha dokunaklı cümlelerle bir daha (veya ilk kez) okumuş olabilirsiniz.

Açıkçası burada da daha farklı bir konsept olmayacak. Zira adamın hikayesi çok güzel, başkasına gerek yok!

Eskiden bu tip hikayelere blogda daha çok yer veriyorduk. Daha çok heyecanlanıyordu. Daha az çiğneniyordu. Zamanla oyunun bu yönlerine bakışımız azaldı. Belki de bizim duygularımız köreldi. Artık o kadar etkilenmiyoruz. Fakat Junior Messias, bize o duyguları yeniden hatırlattı.

Nedir peki bu adamın hikayesi?

Brezilyalı futbolcu, aslında kısa bir zamana kadar profesyonel bir futbolcu değildi. Esasında hayali futbolculuktu. Ülkesinde Cruzeiro altyapısında yer aldı ama A takıma çıkamadı. O da 20 yaşında, eşi ve iki oğlunu yanına alarak ( o yaştaki sorumluluğa bak) ağabeyinin yaşadığı İtalya'ya göç etti. Amacı top oynamaktan ziyade hayatını kazanmaktı. Bunun için kuryelik, nakliyecilik ve benzeri işler yaptı. Zaman zaman da amatör takımlarda top oynamaya devam etti. 

Böyle böyle 24 yaşına kadar geldi. Peki, 24 yaşında halen amatör bir takımda futbol oynuyorsanız, en yüksek hayaliniz ne olabilir? Profesyonel liglere transfer olmak çok uç bir istek değil. Kendinizi gösterirseniz neden olmasın? Belki Serie B bile olabilir. Peki Serie A? Bu gerçekten zor duruyor. Şampiyonlar Ligi ise hayalin de ötesinde sanki...

Amatör liglerden en üst liglere giden yolculuklara aşinayız ama bunu başarmak için bile mesaiye erken başlamak lazım. 24, günümüz futbolunda çok geç bir yaşmış gibi duruyor. Yine de Junior Messias kısa sürede imkansızı başardı. Filme çekseler, izlediğimizde "Abartmışlar ama" diyerek kalkarız koltuktan.

Junior Messias önce Casale isimli bir takımda forma şansı buldu. O şansı da biraz şans ve ısrarla buldu. Torino'nun eski futbolcusu Ezio Rossi, onu amatör liglerde izleyip beğenmişti. Onu bir iki takıma önermişti ama Messias'ın hayatını idame ettirmesi için uygun fırsatlar değildi. Rossi, Casale'nin başına geçince de ilk transferi Messias oldu. Hemen onu telefonla aradı. Ayda 1500 euro'ya anlaşmışlardı.

Brezilyalı oyuncu, Casale'de iyi bir performans sergiledi. Sonrasında birkaç alt lig takımında daha oynadı. Serie B'de Crotone'ye transfer olduğunda sene 2019'du. 34 maçta forma giydi ve takımı sezonu ikinci bitirerek Serie A'ya çıktı. Acaba pandemi nedeniyle ligler ertelenseydi ve düşmeler-çıkmalar kaldırılsaydı ne olurdu? Bu hikaye yarım kalır mıydı? Bilmiyoruz. Ya da Crotone Serie A'ya yükselmeseydi, Messias da Serie B'de takılı kalır mıydı? Bunu da bilmiyoruz. 

Bildiğimiz tek şey, öykünün devam etmesi... Crotone ile beraber Messias da Serie A'ya yükseldi. İlk sezonunda 36 maça çıktı ve 9 gol attı. Bu yazın başında Milan onu kiraladı. Kulübün amacı onu rotasyonda kullanmaktı. Zaten şu ana kadar da öyle oldu.

Ligde sadece iki maça çıkabildi. Toplam 51 dakika... Şampiyonlar Ligi'nde ise hiç forma şansı bulamamıştı. Ta ki bu haftaya kadar...

Kritik Atletico deplasmanına yedek kulübesinde başladı. Pioli onu 65. dakikada oyuna sürdü. 22 dakika sonra Milan kariyerinin ilk golünü attı. Hayatındaki ilk Şampiyonlar Ligi maçında, Atletico Madrid deplasmanında...

Bu gol zaten Junior Messias için çok değerli bir gol. Fakat Milan için de çok kritik. O gol gelmeseydi Milan, Şampiyonlar Ligi'nde elenecekti.Şimdi son maçlar öncesinde bir şansı daha var.

Junior Messias zaten kendisi için bir peri masalı yazdı. Fakat Milan'ın sezon sonu geleceği noktayı gördüğümüzde bu golün değeri daha başka bir seviyeye de çıkabilir.

30 yaşında bir futbolcu için ne hikaye ama....

Cumartesi, Ekim 3

Bir Haftada Milan'a

 

Jens Hauge'nin kısa süre içinde Avrupa'ya gideceği belliydi ama bu kadar kısa sürede olacağını tahmin edemezdim. Kader bazen böyle ilerler. Hayat böyledir. Bodo Glimt, Milan ile eşleşti. Takım San Siro'ya gitti. Hauge orada iyi bir maç oynadı, gol attı. Ve bir haftada Milan topçusu oldu...

Milan yetkililerinin dediğine göre, maç oynanana kadar bir temasları da olmamış. Görmüşler beğenmişler. Böyle transfer hikayelerini seviyorum. Bizim 90'larda çok olurdu. Anadolu topçusu İstanbul'da maça çıkar, bir gol bir asist yapar, futbol şube sorumlusu hemen devreye girip konuk takımın yetkililerine fiyat sorardı. Sanırım o günleri andırdığı için hoşuma gitti. Öte yandan bu devirde bir ligin yenilgisiz lider takımında 14 gol atan orta saha oyuncusuyla daha önceden ilgilenmemiş olmak, pek aklıma yatmıyor.

Sonuç olarak, adam (ya da çocuk) parladığı sezonda Milan'a transfer oluyor. Üstelik Bodo formasıyla son golünü de Milan'a atıyor. Aslında Milan'dan üç gün sonra Valerenga'ya da gol atabilirdi ama o maçta penaltı kaçırdı. Bu da enteresan. Yetiştiğin kulüpten ayrılırken, oynadığın son maçta penaltı kaçırıyorsun.  Oynadığın 21 maçın 14'ünde gol at, son maçta penaltı kaçır! Olacak iş değil. En azından sonuca etki etmedi. 

Bu arada bu transferde en çok şaşırdığım Hauge için ödenen bonservis bedeli. Yetenekli bir oyuncu olduğu aşikar. Genç, 20 yaşında, potansiyeli var. Diğer yandan piyasa çok yükselmiş. En standart topçu için bile kapılar 10 milyondan başlıyor. Fakat Hauge 5 milyona gidiyor. Norveç fakir bir ülke olsa, her kuruşa ihtiyaçları olduğunu düşünüp anlayış göstereceğim ama öyle bir durum da yok. Tamam futbol kulüpleri zengin değil ama piyasayı kızıştırıp daha yüksek bedel elde edebilirlerdi. Benzer bir transfer de Sarpsborg'dan Sheffield United'a giden Ismaila Coulibaly'de oldu. Tabi o, Hauge kadar yetenekli değil. Fakat sonuçta Premier Lig gibi piyasanın tavan yaptığı bir yere adım attı. Bonservis bedeli ise 2 milyon Euro. Beni, çok şaşırtan iki transfer...

Hauge'ye dönersek Milan çok iyi bir oyuncu transfer etti. Norveç Ligi kıyas kabul etmez ama Milan maçında oynadığı oyun bir referans sayılır. Dikine oynayan, adam eksilten, şutu olan bir oyuncu. Gelişime açık. Merakla bekleyeceğiz. Öte yandan Norveç Ligi'nin en iyi oyuncusu 5'e gidiyorsa, bizim ligimiz için de bir kaynak olabilir. Potansiyelli oyuncular var. Zaten lige oradan gelen çok oyuncu oldu. Linnes, Omar, N'Diaye gibi... Şu an favorim Viking'de oynayan 26 yaşındaki Veton Berisha. Bir başaltı takımında iş yapar... Onun da kariyerinin nereye evrileceğini merak ediyorum. Takip edeceğim.


Perşembe, Ocak 16

Sen Hoşgeldin


Bundan tam 11 sene önceydi. David Beckham, MLS kariyerine kısa bir ara verip Avrupa'ya dönmüştü. O zamanlar 20'li yaşlarının başında olan ben de bloga bir yazı yazmıştım. Beckham'a oldukça tepkiliydim. Avrupa'ya döndüğü için değil, Avrupa'dan ayrıldığı için. Zirve futbolu bırakmış, kendini California'nın sıcak iklimine bırakmıştı. Futbolsever olarak beni üzmüş, sonra ilk fırsatta canı isteyince dönmesine bozulmuştum.

O zamanki duygu ve düşüncelerim şimdikilerle aynı değil. Artık olgunlaştığımı sanıyorum. Fakat yine de temelde yazdıklarımın arkasındayım. Tamam, o kadar tepki vermemeliydim. Artık her insanın, her bireyin kararlarına saygılıyım ve hatta o kararların arkasında duruyorum. Fakat yine de 'iyi'lerin kendi ortamımızdan çıkıp gitmesini istemiyorum.

Zlatan Ibrahimovic, Manchester United'dan LA Galaxy'e gittiğinde (Beckham'ın kariyerinin başlangıç ve bitiş noktası olması tesadüf mü?) o kadar bozulmadım. Zaten Zlatan o günlerde o kadar da zirvede değildi. Yaşadığı ağır sakatlık onun United'daki son sezonunda sadece 7 maça çıkmasına neden olmuştu. Yani Avrupa sahalarından yavaş yavaş siliniyor gibiydi. Dünyanın diğer ucuna gidip oraya bir hava katması güzel olabilirdi. Ki öyle de oldu. Her ne kadar şampiyonluk yaşayamasa da hem şehrin diğer takımıyla girdiği rekabet hem Carlos Vela ile didişmesi hem de demeçleri onun futbol dünyasında halen canlı kalmasına neden oluyordu.

Açıkçası 38 yaşındaki Zlatan'ın Los Angeles kariyerinin ardından Avrupa'ya hem de Serie A gibi zorlu bir lige dönmesini beklemiyordum. Ama bu sefer Beckham'a attığım tripleri atacak değilim. Hoşgeldin Zlatan Ibrahimovic. Seviyoruz seni. Ronaldo ve Messi gibi iki insanüstü futbolcu olmasaydı geçtiğimiz 10 yıla damga vuran futbolcu o olacaktı. Hem estetik, hem güç, hem zeka...

Zaten Milan'ın da ona ihtiyacı vardı. Zlatan'ı bir her yerde izleriz de Milan'ı böyle görmek çok üzüntü verici. Umarım katkı verir. Şöyle güzelinden 1.5 sene top oynasa keşke. Üstelik Serie A izlemek için para ödüyorken, çok iyi olurdu. Zaten fena da başlamadı. Gelir gelmez ilk maçına çıktı, ikinci maçında da golünü attı. Öyle yalandan bir transfer gibi durmuyor yani...

Bu arada Beckham döndükten, daha doğrusu dönüşünün ardından sahaya çıktıktan sonra bloga attık ilk post da buydu. Bu da mu tesadüf?

Çarşamba, Ekim 24

O Ses İtalya



Milan ile Inter'i kıyaslarsak her zaman Milan'ı seçerim. Juventus dışında bütün İtalyan takımlarına sempatim var ama iki üç takım seçmem gerekirse Milan, önde yazacağım takımlardan biri olur. Inter de Mourinho dönemi dışında hiç bir zaman çok fazla ilgi çekmedi.

Yine de bu gole ekran başında şahit olmak bile güzeldi. San Siro'da bir son dakika golü! Tribünden gelen ses muazzam. 

Bir zamanlar Milano derbisinin olduğu gün programımı ona göre ayarlardım. Artık öyle değil. Hem ben eski heyecanımı kaybettim hem de Milano derbisi değerini... Geçen sezon ligin yayıncısı bile değişmişti. Neyse ki bu sene yeniden buluştuk. Maçın ilk yarısını izleyemedim, çünkü bisiklete biniyordum. 6-7 sene önce böyle bir cümle kuramazdım. Fakat ikinci yarıya da yetiştim.

Güzel maç oldu. En sonunda Inter kazandı, golü de 'kimsenin sevmediği adam' attı. En istemediğim senaryo gerçekleşti belki de ama o ses yok mu? İtalya hâlâ İtalya işte! Yıkılsa da mihrap yerinde.  Tribünler eski günlerinden uzakta olsa da yine zaman zaman o enerjiyi veriyor. Bana göre dünyanın en güzel stadyumlarından biri olan San Siro'da bir derbi izlemek isterdim. Bir maçın atmosferini, daha da yukarıya çekebiliyor. Her mekana nasip olan bir özellik değil. Üstüne de böyle sesler çıkınca tadından yenmiyor.

Bu arada adamı sevmiyoruz ama Icardi'nin ceza sahası içindeki koşusu harika. Golde aslan payı Donnarumma'ya ait olsa da, gerçek bir santrfor var burada! Ve hâlâ 25 yaşında! Acaba hep burada mı kalacak?

Salı, Mayıs 17

Milanlı Lothar



Kariyerinde dört sezon Inter forması giyen Lothar'ı Milan formasıyla görmek... Acaba kimin formasını aldı?

Çarşamba, Aralık 23

Bir Zamanlar Bir Ülke Vardı





Kafasındaki kasketten dolayı suratı çok net belli olmayan adam büyük bir futbolcu....Daha doğrusu eski futbolcu. Alttaki stadyuma aldanmayın; bu futbolcu büyük topçu olma yolunda ilerlerken o stadyuma çok fazla çıkmadı ama ilk adımlarını da burada attı. İlk fotoğraftaki eski bina da futbolcunun doğup büyüdüğü ev...

Bosna tarafında doğan Sırp bir baba ile Hırvat bir annenin çocuğu olan Sinisa Mihajlovic eve döndü... Yaklaşık 25 sene  aradan sonra. Kurir Gazetesi, onu evine götürmüş. Yeni yıl hediyesi gibi bir şey herhalde. Burası Borovo şehri. Sırp futbolcu Mihajlovic'in büyüdüğü şehir. Şehir ise Hırvatistan'da. Zaten Mihajlovic de bir röportajında kendisini Sırp ama ülkesini Hırvatistan olarak gördüğünü söylemişti. 

Onun da Balkanlar'daki hemen herkes gibi karışık fikirleri ve duyguları var. Mihajlovic, savaştan sonra ilk kez buraya geliyor. 1988'e kadar şehrin takımında top oynadıktan sonra, Novi Sad'a ardından da Kızılyıldız'a yani Belgrad'a gidiyor.  Evine, mahallesine en son uğradığında tarihler 1991'i gösteriyor. Borovo, o zamanlar Yugoslavya'ya bağlıydı. 

Şimdilerde Milan'ın teknik direktörü olan Sinisa, ''Fotoğraflara bakarak anılarımı taze tutmak istedim. Harap bir şehir olarak hatırlamak istemezdim'' diyerek neden yıllardır şehrine dönmediğini açıklamaya çalışıyor. Gazetenin haberine göre, ziyareti esnasında zaman zaman gözünde yaşlar beliriyor.

Kusturica'nın Underground'ında evini arayan Ivan, BM görevlisine Yugoslavya'yı sorar. ''Yugoslavya yok'' cevabını alınca filmin en can alıcı anı oluşur. Bu Hırvatistan ziyareti de sanki o sahnenin devamı gibi olmuş.

Salı, Aralık 22

Daha Çok Genç



Ancelotti, yıllardır aynı tipte. Teknik direktörleri düşününce sanki Lippi, Trapattoni, Ferguson dönemindenmiş gibi... Babacan, Hulusi Kentmen tadında. Oysa sadece 56 yaşında. Mourinho ondan sadece 4 yaş küçük. Benitez ile aralarında bir yaş var. 

Şu fotoğraf da çok acayip Adamın suratı aynı. Sanki şimdiki halini 25 sene öncesinin Milan'ına fotoşoplamışlar gibi.

Pazar, Kasım 23

Bilica'nın Kurtardığı Penaltı



Ben bunu hem yeni izliyorum, hem de yeni öğreniyorum.

Bilica İtalya'da Venezia forması giydiği yıllarda, Milan maçına çıkar. Maç içinde yaşananlardan sonra kendini kaleye geçmiş olarak bulur. Penaltı noktasının başında ise, dönemin en iyi golcülerinden biri olan Andrei Shevchenko vardır.

Sonuç şaşırtıcı. Bilica penaltıyı kurtarır. 

Seneler sonra Türkiye'de penaltı noktası kazan adamın yaptığına bak. Büyük anı. Belki de futbolculuk kariyerinin zirve noktası...

Çarşamba, Şubat 26

Dönis Vays



Şimdi Chelsea maçı öncesi herkes bu pankartı ve Dennis Wise'ı hatırlıyor. İyi güzel, Londra'da sahaya giren örgüt üyesini dışarı attığı için Türkiye'de kahraman olmuştu.  Adına pankartlar açılmıştı.



Ama aslında o adamın bize başka bir hayrı dokundu, bu da gözden çıkarılıyor. Biz Berlin'i deplasmanda 4-1 yenerken Milan ile Chelsea ile karşılaşıyordu. Bu maçtan beraberlik çıkması çok önemliydi Galatasaray için. Milano'daki maç Milan'ın 1-0 üstünlüğüyle devam ediyordu. 76'da Wise bu golü attı. Milan 1 puan aldı.

Maç berabere bitmeseydi Milan 8 puana yükselecekti, Galatasaray'ın da UEFA Kupası olmayacaktı. 

Böyle işte. Bu yazıyı yazmak için de bugünü bekledim ki, anlamı olsun.

Pazartesi, Mayıs 13

No Totti No Balo



Balotelli ile Totti bu tekmeden sonra ilk kez birbirlerine rakip oldular. Aradan 3 sene geçti; sorunlar unutulmuş, çözülmüş.

İşin ilginç kısımı Totti yine son dakikada kırmızı kart gördü.

Cumartesi, Kasım 17

Interliler Atıp Tutuyor



Dün Galatasaray TV'de şu görüntüleri izleyince Milan tribünü Fatih Terim'e beste yapmış sandık ama gerçek öyle değilmiş, düzeltelim.

Bayadır söylenen ama muhattap alınan Interliler olduğu tezahürat; Sözlerini de yazalım tam olsun:


Come sempre a inizio stagione
(Sezon hep aynı başlıyor)
Interista fai lo scappone
(Interliler atıp tutuyor)
La scudetto coppa campioni
(Şampiyonluk, Şampiyonlar Ligi)
Sono sogni per voi coglioni
(Götoğlanları rüya görüyor)
Interista diventi pazzo
(Interliler deliye dönüyor)
Son 10 anni che non vinci un cazzo
(10 yıl hiç bir sik kazanamadılar)
In trasferta e troppo lontano
(Deplasmanda, çok uzakta)
non ti muovi mai da milano
(Milano'da asla kıpırdayamazsın)
non cantate non caricate
(Şarkı ve marş söyleyemezsin)
ma allo stadio che cazzo fate
(Ama stadın içinde ne sik yersen ye)
puoi gridarlo finche vuoi
(Pardon, biz gelene kadar bağırabilirsin)
ma Milano siamı noi
(Çünkü Milan bizimdir)






Cumartesi, Haziran 30

Seksi Kulüp



Buraya gelip Ünal Aysal'ın işgüzarlığını savunacak değilim. 

Fakat "seksi kulüp" tanımının bu kadar aşağılanması da saçmalık. Seksiliği kadınsal bir özellik sanan kitle de en az Ünal Aysal kadar boş muhabbetlerin adamı. 

Fakat seksi kulüp denmişken, dünya futboluna bir selam çakmadan olmaz. Kulüp kısmı tartışılır ama herhalde, dünya tarihinin en seksi futbolunu Milan oynamıştır. Dünya tarihinin en seksi futbolunu oynayan da Gullit'tir. Sadece Rijkaard ve Van Basten'i eklemek yetiyor.

İzlendiği zaman istediği şeyi yapabilen, yaratıcılığın doruklarına çıkan, oynarken zevk alan, izlerken zevk veren bir takımın beyni. İnanılmaz bir fizik, inanılmaz bir teknik, inanılmaz bir hız. Ve bunun yanında inanılmaz bir rahatlık.

Milan, 90'larda seksi bir takımdı. Ve bu aslında onlar için bir övünç kaynağıydı.

Pazartesi, Nisan 4

Derby Della Leonardo


- Bu seferki derbi Leonardo derbisi olarak geçmeli.

- Milan tribünü aklını Leonardo ile bozmuş. Olmamış.

- Pato'nun erken golü maçın şeklini değiştirdi.

- Zlatan olmayınca Milan daha iyi oynadı sanki.

- Cassano değişik bir adam. 10 dakikada 2 kart 1 gol. Zaten oyuna girerken gazla girdi, gözlerinden belliydi.

- Bir zamanlar Abate için "Milan topçusu değil" diyordum. Bu blogu okuyorsa ondan özür diliyorum.

- Chivu'ya da maskesine de...

- Eto'o Juventus maçından sonra bu maçta da Inter'in kaderiyle oynadı.

- Milan'ın büyük fikstür avantajı var Güntekin.

- Boateng'in Flamini'yi kesmesi iyi oldu. Bu kadar tahammül fazlaydı.

- Julio Cesar farkı önledi.

- Saat 21.45'te evde olmak için çabalamam. Cumartesi akşamı herşeyi iptal edip maçı izlemem. Bu çabaları artık San Siro'ya gitmek için kullanmak lazım.

Perşembe, Mart 10

Gol Atamazsan Gidersin


- 2 maçta gol atamayan Milan. Üstelik böyle bir Tottenham'a.

- Tottenham'ı bu sene ilk defa Milan maçlarında izledim. Baya abartılmış. Kadro iyi ama icraat yok.

- Milan'da ise kadro yok. Gattuso yok, Pirlo yok, Inzaghi yok. Hatta Van Bommel ve Cassano yok.

- Robinho Milan'da oynuyor ve Boriello Roma'ya gönderiliyor. Adalatsizlik.

- Sahada 2 tane büyük balon vardı. Biri Robinho, diğeri Lennon.

- Seedorf; inanılmazsın hocam sen. Adamın oyun kurma yeteneği zaten üst düzey, dün bir de içine Appiah kaçmış.

- Ertem Şener ve türevleri sayesinde Şampiyonlar Ligi'nden soğuyoruz.

- Kurumların tekel olması, çalışanlarına saçmalama hakkı kazandırmamalı.

- Tottenham tribünü kötüydü. Gergin ve heyecanlı oldukları da belli oluyordu.

- 2 günde 2 İtalyan gitti. Artık Inter'in Bavyera'da kazanması şart.

- Tottenham'da iyi oynayan adam yok. Sandro iyidi sadece.

- Abate bu sezon her maç üzerine koyuyor. Hakkını vermek lazım.

- "Zlatan Catania maçında gol atsa ne olur, bana bu maçta lazım."

- Ertem Şener'in kısıtlı bilgisiyle, muhtar kaıytlarıyla anti-Milanclığa soyunması ayrı bit rahatsızlık.

- 2 gündür hakemler, ev sahibi takımları kolluyor. Flamini'nin gördüğü sarı kart falan çok acayip.

- Milan için en güzel yorumu Twitter üzerinden Şaban kardeşim yaptı: Milan 2008 Fenerbahçe'si gibi olmuş. İlk 11'de herkes yıldız, kenara bakıyorsun İlhan Parlak var.

- Seedorf kalk, Allah'ın dediği olur.

Salı, Mart 1

Milano'da Şampiyonluk Nağmeleri


- Serie A'da ilk 2 Milano takımlarının.

- Haftaya Milan, Juventus deplasmanında. Bu ligin altından çok su akar.

- Lavezzi; Cavani ve özellikle Hamsik'ten daha önemli bir futbolcu.

- Zlatan, Tottenham maçında kötüydü, bu maçta da kötü.

- Zlatan-Pato-Robinho, ilk etapta pası düşünmeyen adamlar. Önce topu alıyorlar sonra bakınıyorlar. O kapris yapmaya hakları var ama 3'ü birden aynı tarz olunca hücumlar yavaşlıyor.

- Jankulovski hala Milan'daymış lan. O zaman niye Antonini falan oynar ki, severim Can Kulovski'yi

- Saçları kesilen Nesta, Portekizli 2 çocuk babası kamyon şöförüne benzemiş. Karizma gitmiş yani.

- Boateng önemli futbolcu.

- Dünyanın en karizmatik futbolcusu Oddo olabilir. Ama dünyanın en karizmatik olmayan mevkisinde oynuyor; sağ bek.

- De Sanctis iyi başladı maça. Gollerde hatası yoktu.

- Pato'nun golü çok güzeldi.

- 3 Nisan tarihini not edin; İnter-Milan maçı var.

- Napoli'nin kadrosuna bakıyorum, gerçekten o kadroyla buraları zorlamaları önemli. Ön taraf iyi ama arka vasat. Aronica, Campagnaro falan filan.

- İtalya Ligi'nin en önemli sorunu stadlardaki yayın kalitesi. San Siro'da maç izlerken bazen bekleri-stoperleri göremiyoruz. Topa vuranın kadraja giremediği anlar oluyor. Juventus'un da stadı sıkıntılı. Zaten 3 tane lokomotif takım var, 3'ünün maçlarında bu tip sıkıntılar. Haliyle insanlar lige kalitesiz diyor. Aslında kalitesiz olan yayıncılık.

- Yine de ister San Siro diyin, ister Meazza diyin en çok maç izlemek istediğim staddır.

- Bloguma dokunanın Allah belasını versin.

Çarşamba, Şubat 16

İngiliz Fobisi


- Geçen sene Manchester United, 2008'de Arsenal, 2007'de şampiyon olurken gruplardan sonra tek yenilgi United'a, 2005'de İstanbul'da Liverpool faciası. Şampiyonlar Ligi'nde Milan İngilizler'e takılıyor.

- Sanırım son 1.5 senede izlediğim en kötü Milan'dı.

- Milan'ın bekleri baya kötüydü. Üstelik rakibin en iyi oyuncusu olan kanat Bale sahada değildi.

- Corluka'ya hepimiz üzüldük.

- Herkes Gattuso'ya taşıyor ama Flamini'nin yaptığı daha büyük olay yaratmalıydı..

- Gattuso'nun adı çıkmış.

- Zlatan İbrahimoviç kayıplarda.

- Yepes Milan'ın en iyisi. O kadar kötüydü Milan.

- Pato girince Milan biraz hareketlendi sanki.

- Bence son dakikadaki gol verilmeliydi.