roma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Nisan 10

Lige Oyuncu Bakıyoruz

Bu hafta Avrupa Ligi çeyrek finalinde Feyenoord - Roma maçı var. Haftaya da rövanşı oynanacak. Gözlerimiz bu iki maçta olacak. Neden?

Bu iki takım tarihlerinde üç kez karşılaştı. Üçü de yakın dönemde. 2014-15 sezonunda yine Avrupa Ligi'nde eşleşmişlerdi. İlk maç 1-1 sona ermiş, Hollanda'daki rövanşı 2-1 kazanan Roma tur atlamıştı.

Berabere biten ilk maçta goller Gervinho ve Colin Kazım'dan gelmişti.

De Kuip'teki rövanşta Roma'nın golleri Adem Llajic ve Gervinho'dan geldi. Feyenoord'un Elvis Manu ile ile bulduğu tek gol tura yetmedi.

Geçen sezon Arnavutluk'ta oynanan Konferans Ligi finalini ise Roma 1-0 kazandı. Kupayı getiren golü Nicolo Zaniolo kaydetti.

Bu kadar bilgiden sonra neden bu haftaki maçları dikkatle izleyeceğimizi anlamamış olamazsınız...

Gervinho, Colin Kazım, Llajic, Elivs Manu ve son olarak Nicolo Zaniolo...

Bu eşleşmede gol atanlar muhakkak kariyerlerinin bir bölümünde Süper Lig'e uğruyor.

Zeki Çelik ve Orkun Kökçü şu anda gole (ve Süper Lig'e) en yakın isimler gibi duruyor!


Pazartesi, Nisan 4

Haydi Roma, Saldır Marsilya

UEFA'nın Konferans Ligi gibi bir organizasyona ihtiyacı var mıydı emin değilim. Temel düşünce, Avrupa Ligi'nin kalitesini yükseltmekti. Kalite de rekabet seviyesinin yükselmesiyle oluşur. Bunun için de takım sayısını azaltmak, daha doğrusu aradaki makası kapatmak önemli bir adımdır.

O nedenle Avrupa Ligi'ndeki takım sayısını azaltmayı planlayınca, ortada kalan takımlara yeni bir turnuva imkanı verildi. Mantıklı olabilir. Ben olsam; Kupa Galipleri Kupası'nı yeniden alevlendirirdim. Avrupa Ligi'ne katılacak takımlar lig sıralamasından gelsin; kupalardan gelen takımlar ayrı bir turnuva oynasın. Böylece yerel kupalara verilen önem daha da artardı.

Fakat büyüklerimiz Konferans Ligi'ne karar vermiş. Hayırlısı olsun. Sonuçta bu da bir Inter-Toto Kupası değil. Takvimiyle, kulüpleriyle biraz daha ciddiye alınacak bir organizasyon. Oysa ilk sezonunda Türkiye'de pek rağbet görmedi. Trabzonspor erken elendi; elendiğine sevindi. Fenerbahçe Avrupa Ligi'nde üçüncü olduğunda evine dönecekti normalde, bu sezon Konferans Ligi'ne kaldı diye karalar bağladı. Bugünlerde lig yarışında olan takımlar Konferans Ligi'ne kalmamak için dua ediyor neredeyse. Her sene yarı finaller oynayan bir ülke için, bir Avrupa Kupası'nı angarya olarak görmek anlaşılır tabi!

Türkiye toplumu olarak rekabete girmeyi sevmiyoruz. Bir yerde sportif bir organizasyon varsa ve maddi geliri veya şatafatı yoksa oradan kaçınmak istiyoruz. Türkiye Kupası'nı sevmiyoruz, Konferans Ligi'ni beğenmiyoruz, Uluslar Ligi'ne burun kıvırıyoruz, İtalya ile oynanacak hazırlık maçına ek mesai gözüyle bakıyoruz, ligde şampiyonluğu bile bazen transfer yarışlarına yem ediyoruz. Fakat diğer yandan da en kafa takımların olduğu yerlerde olmak istiyoruz. Sahaya çıkmadan nasıl olacaksa...

Yine de Konferans Ligi özelinde bu beğenmeme durumunun haklılık payı da var. Sonuçta yeni bir turnuva. Bir prestiji yok. Biz kupayı değil prestiji severiz. Burada öyle bir durum yok. Jose Mourinho, Brandan Rodgers gibi futbol insanları sezon içinde organizasyonu eleşirdi. Bizim de onlardan farkımız olmadığına göre, Konferans Ligi'ne sırt dönme hakkını elimizde bulundurabiliriz.

Bu tip organizasyonların değer kazanması için, prestijli bir tarih oluşturması lazım. Şimdi geliyoruz esas noktaya.

Normalde her zaman başaltı takımların, sürprizlerin şampiyonluk hikayelerini yazmasını isteriz. Konferans Ligi'nde de son sekiz takıma baktığımızda bu tip örnekler karşımıza çıkıyor. Slavia Prag, Bodo Glimt, PAOK gibi takımlar müzelerine bir Avrupa Kupası ekleme şansına çok yakınlar.

Fakat benim gönlümden geçen bu sefer biraz daha farklı. Bu kupanın değer kazanması, rekabetin artması, ilginin çoğalması gerek. Özellikle Türkiye'de bakışın değişmesi önemli. Hollanda'nın şu anda iki takımla puan topladığını görünce, Konferans Ligi bizim için çok daha değerli hale gelebilir.

Bu ilginin artması ise ancak şaşalı takımların kupayı kazanması ile gerçekleşir. Mesele önümüzdeki sezon başlamadan önce "Bodo'nun şampiyon olduğu turnuva, çok da ciddiye almamak lazım" diyenleri duyar gibiyim. Bunun önüne geçmek lazım.

O nedenle Roma, Marsilya, Leicester gibi takımların bu turnuvayı kazanması; hatta 3-4 sene boyunca fire vermemesi gerekiyor. PSV ve Feyenoord'a da tavım ama ilk tercihlerim olmaz. Fakat Bodo, PAOK ve Slavia gibi takımların şampiyonluğu, bizim gibi ülkelerin organizasyonu küçümsemesine yol açar.

O nedenle; saldır Roma, saldır Marsilya...

Çarşamba, Temmuz 7

Çarşamba, Ağustos 29

Geri Döndü


Son dönemde herhalde Javier Pastore kadar, tercihleri nedeniyle kendine yazık eden başka bir futbolcu yoktur. Serie A'yı bırakıp Paris SG'e gitmesi onun gençliğinin katili oldu. Şimdilerde para için genç yaşta Çin'e gidenler yetenekli oyuncular da var ama onların kısa sürede geri döneceğini biliyoruz. En azından öyle tahmin ediyoruz. Oralarda kalmak için ancak Hulk gibi kafayı kırmış biri olmak lazım. Zaten Hulk da tüm golcülük özelliklerine rağmen Pastore kadar heyecan verici bir oyuncu değildi.

Gerçi Pastore'ye de haksızlık yapmamak lazım. O Paris'in yolunu tuttuğunda PSG de bu kadar zengin bir takım değildi. İyi oyuncular alıyordu ama Pastore'yi veya Moura'yı yedekte oturtacak kadar lüksü de yoktu. Zaten Arjantinli, ilk yıllarında takımın banko ismiydi. Sonra yavaş yavaş rotasyon oyuncuna dönüştü. İtalya'da kalsaydı veya bir yerden sonra dönseydi ligin yıldızı olurdu.

Hiçbir şey için geç değil! Henüz 29 yaşında. Roma'ya transfer olduğunda bazı kuşkularım vardı. Top oynamaktan soğumuş olabilirdi. Ne de olsa hem bir 'yedek' olmuştu hem de cebi dolmuştu. Fakat dönüşü muhteşem oldu. Şimdilik...

Cengiz'in asistinde attığı gol çok klastı. Atalanta maçının tamamını izlemedim ama Pastore fena değildi. Herhalde daha da ısınacaktır. Böyle bir yeteneğin Serie A'da sadece bir orta sıra takımında iki sene geçirmesi yazık olacaktı. Olgunluk döneminde Roma'ya kan verecektir. Eğer sakatlık olmazsa bu sezon özellikle takip edilecek futbolculardan biri... 

Pazartesi, Ekim 30

Çılgınlık



Bu doğru davranıştır işte. İkinci yarıda 30 dakika geçmişken 4-0 öndeydik ve o iki gol atmıştı bile. Bir tanesi tam aut çizgisinden harika bir vuruştu. Tekrar söylemem gerek, bu şans eseri değil bilinçli bir vuruştu. Tüm zaferi kendisine saklayıp, gazeteler 10 üzerinden 10 alabilirdi. Ancak bunun yerine şu koşuyu yaptı. Burada güzelliğin içinde çılgınlık var.

Cuma, Nisan 22

Öldürmek İçin Geciktiler



Papazlık kurumuna olan hayranlığı burada defalarca yazdık. Eğer böyle bir oluşumdan bahsedeceksek, listenin başına yazılacak adam Totti.

İşin aslı son dönemde Spaletti ile aralarının açılmasında kendisini haksız görüyorum. En azından dışarıya yansıtılan tarafı böyleydi. Sezon boyunca oynamayan Totti, Spaletti gelince yedek kalmayı kabullenemedi. Galiba arka planda daha farklı şeyler olabilir. Belki de Splaetti'nin ilk döneminden kalan bir çatışmanın devamıdır ve Totti de bunu kullanıyordur.

Sonuçta takımın papazlarıyla uğraşmak zordur, elinizin sağlam olması gerekir. Yine de Spaletti, sorun yaşamaya devam etse de oyuncusunu kullanmaktan vazgeçmedi. Torino maçında olanlar ise olayı inanılmaz bir hale getirdi. 

Maç 2-1'ken oyuna girip, iki donuşla maçı çevirmek... Muhteşem bir güç gösterisi. Bütün sezon ilk 11'de oynasa aynı duygu yoğunluğu yaşanamazdı. Zaten tribünde ağlayan genç Roma taraftarı da o akşamın bir simgesi oldu. Totti'nin golden sonra tribüne koşarken ona bakışını yollayan top toplayıcı çocuk benim favorim olsa da, bu genç taraftarın gözyaşları İtalya'da gündem oldu. Bu arada taraftar 22 yaşındaymış. Yani Totti, Roma formasıyla ilk kez sahaya çıktığında dünyaya gelmemiş.

Totti de durur mu; gerçek bir gladyatör gibi gözyaşlarını fırsata çevirdi. 

Genç taraftarla buluştu, ona forma hediye etti. Bu bile gücünü göstermesi açısından çok güçlü mesajdı. Fakat benim asıl ilgimi çeken üzerindeki swaet'te yazan söz oldu. 

Too late to die young

Bunun üzerine bir şey denilemez. Verdiği mesaj çok açık. Keşke die yerine kill olsaydı. Onu öldürmek için çok geç kalındı. O istediği zaman ölecek. Kendi eceliyle. Şimdi değil ama; o henüz 40 yaşında. Gerçi sezon sonunda takımdan ayrılacak herhalde ama arkasında büyük bir miras ve kitle bırakacak ve bir zaman sonra geri dönecek.

Verdiği mesajın önemi de mesele değil. Asıl saygı uyandırıcı olan o mesajı verebilme kudreti. Üzerinde mesajı, yanında tebaası.. Tartışmaya gerek yok, adam çok güçlü, adam büyük papaz.



Çarşamba, Ocak 14

7 kere Totti



Totti'nin derbide attığı gollereden kopamıyoruz. Konuyu kapatacaktım ama 17, yorumlarda kıskançlığını dışa vurunca biraz daha bahsetmenin faydalı olacağını düşündüm.

Totti ikinci golünü attıktan sonra stadyumun atmosferi. Yiğit Yılmaz sevmez, çünkü burada selfie falan yok. Çıkmamış. İtalyan tribüncüler pek ilgilenmemiş o konuyla, şovu sevenlerin ilgi alanına giriyor. Tribünden gelen ses muazzam.  Ardından da hoparlörden Totti'nin adı anons ediliyor. Tam 7 defa. Tribünün "Totti" çığlığı bir kez bile desibel kaybına uğramıyor. Zaman olsa 27 kere daha bağıracaklar.

Her ayrıntısıyla derbiye yakıştı...


Pazartesi, Ocak 12

Kaptanın Kamerası



Lazio - Roma maçlarında artık eskisi kada aksiyon olmuyor dediğimiz gün çok özel bir maça denk geldik. 

Lazio soyunma odasına 2-0 önde girdi. Roma ise ikinci yarıda attığı gollerle 2-2'yi yakaladı. İkinci yarıda atılan gollerin altında da Totti'nin imzası vardı. Nerdeyse 40 yaşında olan ve senelerdir bu derbiyi oynayan efsane kaptan için unutulmaz bir maç oldu. Muhteşem bir kariyerin en coşkulu maçlarından birini oynadı.

Totti'nin, kariyerinin son aylarında Lazio'ya 2 gol birden atıp, takımını yenilgiden kurtarması bile başlı başına bir olaydı. Fakat, ikinci golden sonraki sevinci, maçın da önüne geçti. Golden sonra Roma tribünlerini arkasına alıp selfie çekmesi çok konuşuldu.

Futbolda yeniliği sevmeyen, geleneği korumak isteyen bir kafa yapısına sahip olduğum için ben de bu gol sevinci şeklini yadırgadım. En sevdiğim futbolculardan birinin, önemli bir derbinin kritik bir anında atılan gole böyle sevinmesini kabul edemedim. 2-0'dan geriye dönen bir takımın efsane kaptanının attığı golden sonra selfie çekmesini değil, çılgınlar gibi sevinmesini isterdim. Forma çıkarmak, tellere tırmanmak, yedek kulübesine koşmak, korner direğini sallamak, rakip tribüne doğu sus işareti yapmak.... Bunların hepsi olabilirdi. Böyle durumlarda biraz da olsa aklı kaybetmek iyi olur. Hafif bir çılgınlık göstergesi, böyle günleri ölümsüz kılar. Selfie ise derbinin tarihinde muhakkak bir yer edinecek ama taraftar hikayelerinde anlatılırken ikinci planda kalacaktır.

Mesela Totti'nin ezeli rakibi Di Canio sahada olsaydı ve böyle bir skorda son golü atsaydı bu sevinci yapar mıydı? Sanmıyorum. Zaten maçın son golü olacağı bile belli değil. Skor 2-2 olmuş, ivme bir takıma geçmiş, maçın bitmesine dakikalar var, gerginlik ve hararet hala en üst seviyede... Bu coşkunun hızını azaltmaya değer miydi?

Yine de Totti'yi tartışmaya gerek yok. O yaptıysa vardır bir bildiği. Derbi tarihindeki 11. golünü kaydetti. Sarı-kırmızılı formayı 1950'lerden giyen Dino Da Costa'nın yaklaşık 55 yıldır süren rekorunu egale etti. Artık derbi tarihinin en çok gol atan isimleri Costa ve Totti. Üstelik Totti'nin önünde en azından bir maç daha var. Sezonun ikinci yarısında oynanancak maçta bir gol daha atarsa, Totti zirvede yalnız kalacak. 

Roma tarihinin her yerine adını yazdıran bir adamın gol sevincini yadırgamak da çok doğru değil, kabul ediyorum. Fakat yine de böyle bir karakterin, böyle bir derbide, böyle bir golden sonra daha içten, daha coşkulu ve daha plansız bir şekilde sevinmesini dilerdim. Zaten çektiği selfie de pek güzel olmamış. Zaten "selfie" de çok sevilecek bir akım değil.

Cumartesi, Ocak 10

Bir Zamanlar Unutulmazdı



Lazio - Roma derbilerinin eski havası yok. Zaten Türkiye'de yayını da yok. Televizyonu açıp izlememiz artık mümkün değil. Lig zayıfladı, takımlar zayıfladı, tribünler boşaldı. Bizim de ilgimizi çekecek pek fazla bir şey kalmadı. Belki Totti... O da son dönemini yaşıyor. Gerçi bu hafta oynanacak maçta, ya da sezonun 37. haftasında oynanacak diğer maçla beraber, iki gol daha atarsa derbi tarihinin en golcü futbolcularından biri olacak.

Lazio ile Roma arasında birçok unutulmaz maç oynanadı. Özellikle iki takımın da şampiyonluğa oynadığı (hatta şampiyon olduğu) 90'ların sonu ve 2000'lerin başı çok özeldi. Daha sonra giderek gözden düşmeye başladı. O dönemin öncesinde de güzel maçlar varmış ama zaten onlara da vakıf değiliz.

Fotoğraftaki maç 1992-93 sezonundan. Roma, 4 gün önce Galatasaray'ı 3-1 yenmiş ve rövanş için avantaj sağlamıştı. O hafta sonu  derbi tarihine adını yazdıran 90 dakikalardan biri oynandı. Sorunlu bir İngiliz, Roma şehrine imzasını atıyor. Gerçi bunu 2 sene öncesinde de yapmıştı. Gascoigne, İtalya'da düzenlenen 1990 Dünya Kupası'na gözyaşlarıyla damga vurmuştu. Roma'da oynanan yarı final maçında Almanya'nın karşısına çıkıp sarı kart görmüştü. Final maçında cezalıydı ve bunun için ağlamıştı. Bilinen hikaye. Zaten İngiltere finale de çıkamamıştı, kaçırdığı üçüncülük maçı olmuştu. Kariyer özeti.

Gazza iki sene sonra Lazio formasıyla derbide aynı stadyumun çimlerine çıktı. Roma,  48. dakikada öne geçti. Son sözü ise pek kullanmadığı kafası ile Gascoigne söyledi. Son dakikada attığı gol Lazio'ya 1 puan getirdi ve mavi-beyazlı tribünlerin ezeli rakipleri karşısında boyun eğmemesini sağladı. Yukardaki fotoğraf gol anı, burada ise gol anı...

Di Canio, Montella, Nedved, De Rossi, Mancini, Salas, Jugovic, Batistuta, Mihailovic, Cafu, Signori... Birçok unutulmaz karakter. Bu sefer o kadar gösterişli isimler yok ama insan yine de merak ediyor. Tarihe tanıklık etmek bir yana, anlatacak bir hikaye olsun...

Salı, Aralık 16

Papazlık Bir Sanattır



Üniversitede tez konusu olmalı, futbol takımlarındaki papazlık. Bu konu hakkında gençlik dönemlerimde çok yanlış düşündüğümü itiraf ediyorum. Yine de 180 derece dönmüş değilim. Ama iş hayatına girdikten sonra da bir şekilde empati kurmaya başladım. Papazlık çalışma hayatında ve özellikle futbol takımlarında olması gereken bir müessese. Ve sadece otobüsteki arka koltuğu kapmakla bunu elde ederseniz, kısa sürede tahtınız sallanır.

Şu video derslik. Alınacak dersleri, dikkat çeken öğeleri sıralayalaım. Zaten herkes görmüştür ama olsun.

1) Keita'nın Totti daha oyuna girmeden pazubandı vermeye koşması. Kurallarda bu yok. Totti sahaya girmeden bunu yapamaz. Ama Keita bunu düşünmüyor bile. Onun için önemli olan kaptanına saygı var. Papaza saygı. Oradaki isim Totti olunca böyle oluyor. İbrahim Toraman olsa böyle olmaz mesela. 

2) Totti'nin Keita'ya cevabı, mimikleri. Kötü bir papaz, egosuna yenik düşüp pazubandı anında alırdı. Bu sahne hoşuna giderdi ve camia içindeki bazı yerlerse mesajını yollardı O almıyor. Üstelik öyle şova yönelik bir sadelikle değil. Gayet agresif. İtalyanca bilmiyoruz ama suratından anlıyoruz, o an Keita'ya "Sikerim bandını git topunu oyna" diyor. Taraftara selamını yolladı, saha içine mesajını verdi. Muhteşem.

3) Teknik direktör Garcia'ın Totti yanında eksik kalan karizması. Tanımasak ve üstündekileri görmesek, kumral adamın teknik direktör olduğunu ve oyuncusuna kızdığını düşünürdük. Yanındaki ise oyuna girmeyi bekleyen futbolcu. Ama öyle değil. Orası Roma...

15 saniye civarı bir video. Ama "İyi bir papaz nasıl olur" hakkında en önemli dersleri anlatmaya yetiyor.

Perşembe, Temmuz 10

48 Roma'da



Salih'in anasından babasından sonra en fazla tebrik mesajı bana geldi herhalde.

Forma numarası, ona olan ilgimi yükselten bir etken oldu ama Bucaspor formasıyla Kartal Stadı'nda izlediğimden beri, forma numarasından bağımsız bir sempati duymuştum. Yolu açık olsun.

Aynı gün Prandelli İstanbul'a geldi. Mustafa dedi ki, "Ben senin yerinde olsam 'İtalya'dan gelene değil,İtalya'ya gidene bakın' yazardım" dedi. Haklılık payı var. Beni daha çok heyecanlandırdı.

Sarı-kırmızı forma ve arkasında 48... Güzel eşleşme. Bu aralar geçimişimle ilgili çok fazla pişmanlık duyarken, metaforunu yanında yaşıyarak cesaretini gösteren gençlere daha fazla gıpta edip, elimden geldiği kadar dua ediyorum.. İnşallah mahçup etmez.

Cuma, Nisan 18

La Grande Bellezza


Ne filmi beraber izlediğim arkadaşlarım ne de çeşitli yerlerde okuduğum yorumlar... Büyük çoğunluk filmi beğenmemiş. En iyi bahsedeni bile "Eh işte" dedi. Filmin uzunluğu, daha doğrusu başladığı tempoyla devam edememesi önemli olabilir. Not düşürmeye hak veriyorum. Daha doğrusu anlıyorum. Bir de Oscar algısı nedeniyle büyük beklentilere girdilerse, hayal kırıklığı yaşayabilirler.

Ama ben yaşamadım öyle bir duygu. Çok sevdim. Baya sevdim. Bu sevginin, filmin ilk sahnesinde, bir adamın okuduğu gazetenin arka sayfasında gördüğümüz Totti fotoğrafıyla hiç alakası yok. Daha net gerekçelerim var. Başından sonuna kadar, benim izleyeceğim filmdi. Hatta, bir üretici olsaydım, tam benim yapmam gereken filmdi."Şerefsizim benim aklıma gelmişti" diyemiyorum. Öyle bir durum söz konusu bile olamaz. Bu açıdan, üretemeyen insanlar için üzüntü verici.

Fakat yine de seyirci olarak çok memnunum. Sanki, yıllardır, belki de benim bile fark edemeden yaşadığım travmaları, aklımda olanları, içimde yaşadığım karmaşaları, büyüttüğüm kaygıları açığa çıkarmış. Öyle hissediyorum. Tabi yine de "Bir film izledim hayatım değişti" durumu söz konusu değil. O kadar kolay olsaydı, filmi sevmeme de gerek kalmazdı. Bir filmle hayata yön veremeyeceğimizi anlayalı çok oldu.

Belki bu bahsettiğim farkındalık, baş karakter Jep'te olduğu gibi bende de 65 yaşında çıkabilirdi ama film sayesinde önceden oldu işte. En azından bunu gördüğüm için sevindim. Ne kadar sadık kalırım emin değilim. Zira bu aydınlanmayı bir sinema koltuğunda yaşamak çok etkili olmayabilir. Zaten Jep'te bile henüz oturmamıştı, onun da kafası karışmıştı. Ortak bir nokta işte. Filmle ve karakterlerle bağ kurmak için yeterli ama fazlası da var.

Bu arada; gece hayatının kralı değilim tabi. Ama, bazen -ve aslında olması gereken- filmden haz almak, filmin anlatmak istediğini yakalamak için; başroldeki karakterle aynı sınıftan veya aynı hayattan gelmeye gerek yok. 

İşin sonunda, film bitince, ekran kapanınca, düşünecek bir şeyler buluyorsak iyidir. Bir de ekstra olarak etkileyici sahneler, şahane görsellik varsa bu sefer çok iyidir. Hem kafaya hem göze...

Öznel bir film galiba. Sorrentino, bir hikaye anlatmıyor. Durum sunuyor. Seyirci bunu almak veya almamak arasında özgür. Hikayeyi almayanlar için, izlenebilecek ve mest olunabilecek çok iyi bir teknik, çok iyi bir görsellik var.

Bizim toplum çokça rekabetçi ve biraz egolu olduğu için sunulan simgenin aksini düşünüyorsa veya o simgeden nefret ediyorsa hemen bütüne karşı bir tavır alıyor. Rahibe görünce veya gece hayatında eğlenen adam karşısına çıkınca filmin tamamına bir tavır alınıyor. "Ne bu din övgüsü" diyenler veya "Ne bu yüzeysellik, basitlik". Ancak oradan sıyrılabildiğin zaman keyif (veya katkı) alıyorsun. Benim filmden sonra yaşadığım tartışmaların çoğunun temelinde bunlar vardı.

Neyse çok girmeyeceğim, yazdığım her satır filmin aleyhine delil olarak kullanılabilir. Ben jüri olsam belki de Oscar'ı Jagten'e verirdim belki ama bu film de büyük saygıyı hak ediyor. Ve sevgiyse mesele, ben bu filmi daha çok sevdim. Jagten kadar vurucu veya heyecanlı değil ama benim için çok daha kalıcı. Yönetmeniyle, oyuncusuyla, müzikleriyle, şehriyle, görselliğiyle.... Üzerine yazılacak bir şey yok, belki facebook'a yazılacak repliği bile çok azdır... Sadece 140 dakika ayırıp izlenecek, sonra da sakin kafayla bir ömür boyu düşündürecek.

Veya okumak lazım. Bazı arkadaşlar, "Gecenin sonuna yolculuk" ile bu film arasında paralellikler olduğunu söyledi.. Yıllarını edebiyata düşman olarak geçirmiş biriyim. Haliyle o kitap da eksik. Ama demek ki bir ara onu da okumak lazım. Bu filme benzeyen her şey, bundan sonra kabulümdür. Sorrentino'nun bundan sonra yapacağı her şey başımın tacıdır.


FRAGMAN

Pazartesi, Mayıs 13

No Totti No Balo



Balotelli ile Totti bu tekmeden sonra ilk kez birbirlerine rakip oldular. Aradan 3 sene geçti; sorunlar unutulmuş, çözülmüş.

İşin ilginç kısımı Totti yine son dakikada kırmızı kart gördü.

Pazar, Mayıs 5

Candela Curva'nın Önünde



Roma'nın eskilerinden Candela, geçen hafta oynanan Siena maçında Olimpico'ya gelmiş. Maç öncesi taraftarı selamlamış. Futbolu bırakalı ne kadar az zaman oldu, hemen göbeği yaymış abimiz.

Perşembe, Şubat 21

Efsaneler Sahada



Sene olmuş 2013; Totti, Buffon'a gol atıyor. Şikayetçi miyiz, değiliz.

Cumartesi, Mart 26

Roma - Cruyyff


- Futbolcular için futbol oynamak neyse, kulübede oturmak benim için odur. Orada eğlenmek isterim. Anlayacağınız her kulüp için uygun değilim.

- Ajax, Barcelona, Milan, Roma'ya uygunsunuz.

- Beni anlamamışsınız. Roma'da asla çalışmam. Sahanın etrafında koşu pisti var. Bu olabilecek en kötü şey.