juventus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
juventus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Mayıs 9

İtalya Finali

Juventus ile Inter aynı şehrin takımları değil. Aralarında çok büyük, çok ateşli bir ezeli rekabet de yok. Yani en azından Inter-Milan, Lazio-Roma ve Napoli'nin içinde bulunduğu denklemlerdeki kadar taraftarlar çıldırmaz birbirleri için. Fakat "İtalya Derbisi"diye geçer literatürde. Ünlü İtalyan gazeteci Gianni Brera 60'larda koyuyor bu ismi. Bunun nedeni de, ikilinin o dönem ülkenin en başarılı takımları olarak görülmeleri. Zaten o yıllarda en çok şampiyonluk yaşayanlar listesinin ilk iki sırası da onlara ait. Tabi bir de Agnelli-Moratti aileleri arasındaki rekabet de var. Bana kalırsa ben Milan'ın karizmasını bu iki takımın önüne koyarım ama İtalyanlar kendileri için ne diyorsa o...

Sonuç olarak halen Serie A'yı en çok kazanan iki takımdan bahsediyoruz. Gerçi Inter bunu, Juventus'un devreden çıktığı ve ligin ayarlarıyla oynadığı Calciopoli sonrası döneme borçlu ama olsun.

Asıl konumuza dönelim.

En azından bu ikilinin ülkenin en iyi takımlarından ikisi olduğuna hemfikiriz. Bu sene de İtalya Kupası finalinde karşı karşıya gelecekler. 

İlginçtir; bu iki büyük ve köklü takım 1965'ten sonra ilk kez finalde karşılaşacak. Bana çok garip geldi. 1965'te Roma'da oynanan finalde iki Herrara soyadlı teknik direktör karşı karşıya gelmiş, Paraguaylı Heriberto, Arjantinli Helenio'yu alt ederek kupayı Torino şehrine getirmişti.

O karşılaşma, iki takımın karşılaştığı ikinci final. Ondan önce bir de 1959 finali var. Onu da kazanan Juventus. Üstelik 4-1 gibi farklı bir skorla...

İki takımın kupa eşleşmesinde sadece iki kere finalde buluşmaları çok garip geldi bana. Fakat başka bir açıdan bakınca da; zaten Inter çok sık final gören bir takım değildi. Tarihinde 13 kere final oynadı. Juventus'un sadece kazandığı finallerin sayısı bile daha fazla; 14... 

Üstelik Inter'in 13 finalinden altısı 2005 ve sonrasında.  O altı finalin beşinde de rakip Roma, diğerinde Palermo.. Ne Juventus, ne Milan... Zaten Inter - Roma finalleri, beş kezle kupa tarihinden en çok denk gelen final eşleşmesi oluyor. Ortalıkta takımda kalmayınca Inter o dönemin ekmeğini iyi yedi...

Juventus da aslında son dönemde kupaya ambargo koydu. 2014'te kupayı en çok kazanan takımlar Roma ve Juventus'tu. İki takım da dokuzar kupaya sahipti. Fakat devamındaki yedi sezonda Juventus beş kere final kazanınca, açık ara farkla öne geçmiş oldu. Ayrıca 2015'te kazandığı final sayesinde, 20 senelik İtalya Kupası hasretine de son vermişti.

Bu sene kupayı Juventus kazanırsa Chiellini de tarihe geçecek. Bugüne kadar İtalya Kupası'nı en çok kazanan futbolcular Gianluigi Buffon ve Roberto Mancini'ydi. İki efsanenin de koleksiyonunda altışar kupa var. Chiellini, bu soylular masasına davetiyesini aldı. Oturup oturmaması; Roma'da oynanacak maçın ardından belli olacak.

Biraz da güncele girelim. ınter finale daha zor bir yoldan geldi diyebiliriz. En kolay rakip Empoli'ydi. Ardından Roma ve Milan'ı geçti. Juventus ise devlerle karşılaşmadı. Sampdoria, Sassuolo ev Fiorentina engelleri aşıldı. Geçen sezon ise iki takım yarı finalde karşılaşmıştı ve önce finale çıkan sonrasında kupayı kazanan Juventus olmuştu.

Fakat bu sezon Inter rakibine üç maçta da yenilmedi. Ekim ayındaki lig maçı 1-1 sona erdi. Juventus bir puanı Dybala'nın son dakika penaltısı ile kurtardı.

Sonra Ocak ayında Süper Kupa için sahaya çıktılar. Bu sefer 120'de Alexis Sanchez'in attığı golle kupayı kazanan Inter oldu,

Nisan ayında Tornio'da oynanan son maçta ise Inter, Hakan Çalhanoğlu'nun penaltısı ile üç puanı kaptı.

Açıkçası benim gönlüm bir kez daha Inter'in kazanmasından yana. İtalya futbolunda yeni hikayeler yazılmalı. Sıkıldık Juventus'tan. Geçen sene Inter'in ligi kazanması önemli bir eşikti. Hayalim kupada Inter, ligde Milan şampiyonlukları. 

Fakat önce final; o da 11 Mayıs'ta Roma'da... Bu arada 11 Mayıs ve kupa finali denildiğinde aklıma direkt 2005 geliyor ama onun, bununla pek alakası yok...

Çarşamba, Ocak 8

Kutlama


"Ronaldo'ya gol sevinçlerinde Merih Demiral eşlik etti."

Pazartesi günü oynanan Juventus - Cagliari maçının Türkiye basınına yansıması bu şekilde oldu.  Biraz saçma bir bakış açısıydı ama saçmalık için sadece basını öne çıkarmak olmaz, Twitter'da da birçok kişi bu noktaya eğildi. Zaten bu saçmalık; basının değilin toplumun bir sorunuydu.

Evet, bir sorun. Salı günü Cem Dizdar bu konuya eğildi ama eksik kaldığı noktalar var. Bu sadece kendi çocuğumuza düşman olmanın dışında bir kompleksi de barındırıyor.

Özellikle 1990'lı yılların sonunda bu işi zirve yapmıştı. O dönem zaten ülkece Avrupa Birliği'ne girmek için çabalıyorduk. Avrupa gözümüzde tütüyordu. Avrupa gibi olmak istiyorduk ama hemen olmak istiyorduk. Öyle ki, önümüze uzatılan AB kriterlerine burun kıvırıyorduk. Hem onların arasına girmek istiyorduk hem de onların standartına yaklaşmak istemiyorduk. Yani hem ayran dökülmesin gibi... 

O arada kalma durumunu atlatmanın kısa bir yolu olmalıydı. Eğitimde, sağlıkta, kent yaşamında, toplumsal düzende, hukukta reform yapmadan Avrupa'nın yanına girmeliydik. İşte tam da o zamanlar, başta Galatasaray olmak üzere birçok spor takımımız Avrupa sahalarında başarılar elde etti. UEFA Kupası, Süper Kupası, Dünya Kupası üçüncülüğü, Efes Pilsen, Eczacıbaşı, 12 Dev Adam ve hatta yurtdışına transfer olan sporcularımız derken bir anda kendimizi "Açın kapıları işte, biz Avrupalı olduk artık" derken bulduk.

O dönemde de böyle haberler çok çıkardı. "Inter idmanında Emre ile Ronaldo (bu sefer Brezilyalı) yan yana koştu", "San Sebastian'da teyzeler Nihat'a 'oğlumuz' diyor", "Shaq, Hido'ya Türkçe 'Naber baba' dedi" ve daha niceleri... Gerçekten bunlar haber oluyor ve hatta gururlanıyorduk bile.

Bunların ne kadar doğal durumlar olduğunu ıskalıyor muyduk, gerçekten şaşırıp duygulanıyor muyduk yoksa aslında bilerek mi bu tarz haberleri daha çok görüyorduk emin değilim. Zaten ben de  o yıllarda henüz lise öğrencisiydim. Şimdi, 30lu yaşlarıma gelip düşününce Emre ile Ronaldo'nun, yani aynı takımın 30 kişilik kadrosunda yer alan iki oyuncunun yan yana koşması bende pek heyecan uyandırmıyor. Yani genç Emre için heyecan verici olabilir ama o da herhalde Inter'deki ilk haftasının ardından bunu atlatmıştır.

Fakat aradan 20 sene geçmesine rağmen, siyasi konjonktür değişmesine rağmen benzer haberler devam ediyor. İlginçtir benim yaşımdaki insanlar, aradan geçen 20 seneye rağmen şaşırmaya da devam ediyor. 

Ronaldo gollerden sonra Merih'e sarılmış. Yani? Zaten adamın sahada 10 tane takım arkadaşı var. Kalecinin 100 metre uzaklıkta olduğunu düşünüp onu pas geçersek (gerçi Ronaldo 8-9 saniyede yanına gidebilir); geriye dokuz tane seçenek kalıyor. Yani golden hemen sonra Merih'e sarılması yüzde 10'dan daha yüksek bir ihtimal. Üstelik futbolcuların her bir golde sadece bir takım arkadaşına sarılma hakkı yok. Yani hepsiyle ayrı ayrı bir kutlama/tebrik ilişkisine girebilir. Peki sıkıntı, daha doğrusu şaşırtıcı olan durum ne?

20 senede Türkiye toplumu gibi siyaseti de değişti. Artık AB heveslisi değiliz. Hatta AB düşmanıyız. Hatta stratejik ortaklık kurabileceğimiz bir ülke dahi kalmadı. "Bütün dünya kendini lağvetsin, biz ayakta kalalım" diye bekliyoruz. Haliyle Avrupa'ya bakışımız da değişti. Belki de Avrupa ile ilişkilerimizi yine spor ve sporcular üzerinden kuruyoruz. Zira onlarla temas eden başka bir ürünümüz ve ünümüz yok. Yeni alt metin ise biraz daha farklı:

"Onların en değerli oyuncusu, bizim oyuncumuzla arkadaş. Onunla sarılıyor, onunla kutluyor. İşte biz onlar için bu kadar önemliyiz"

Bu sefer dışarıya değil, içeriye anlatıyoruz... Fazla komplo teorisi gibi mi duruyor? Olabilir ama zaten bir komplo teorisi olduğunu söyleyemem. Yani bilinçli, planlı, organize bir durum değil. Toplumun bilinç altı böyle işliyor. Hepimiz böyle düşüyoruz. Haber yazan muhabir de editör de bu toplumdan olduğuna göre onun da böyle düşünmesi normal. Veya bu tarz haberler yazıldığında daha çok etkileşim alıyorsa, üzerinde çok fazla düşünmeden aynı şekilde üretilmeye devam eder. Yani esasen, Avrupalı'nın yanındaki olmayı, onun güvendiği olmayı, daha doğrusu bir sağ koldan ziyade, "biz olmadan yapamazdı zaten" duygusunu seviyoruz. Bu dönem böyle, 20 yıl sonra başka bir şekilde açıklarız...

Bu durumun incelenmesi gereken, şaşırtıcı bir noktası daha var. Toplumu ikiye ayırırsak bir tarafta Batı'ya yakın olanlar, Batı'yı sevenler, Batı ile temas içinde olanlar var. Bu kesime "Batı hayranı ", hatta "yalakası" diyenler de var. Zaten onlar da ikinci grubu oluşturur. Onlar Batı'ya, Batı'nın değerlerine tamamen karşıdır. O kadar karşıdır ki, Batı'nın karşısında kendi değerleriyle ayakta kalmak yerine Batı'dan gelen her şeyi yadırgar. Batı'dan çıkan her kavramı, ürünü yıkmaya ve yok etmeye çalışır. Onu bir tehdit olarak görür. Batı'yı tamamen düşman olarak görür. Şimdi böyle iki grup varken sizce hangisi Merih'in Ronaldo ile gol sevinci yaşamasını daha çok konuşur, ya da daha çok 'gururlanır'? Sanki ilki gibi değil mi? Fakat değil. Esasında ikinci grup bu tip haberlerle daha ilgilidir. Daha çok konuşur o haberleri, gururlanır. Batı ile biraz daha haşır neşir olan "Ne var bunda? İki takım arkadaşı beraber kutlamış" diye bakarken, diğeri Ronaldo ile Merih üzerinden bir kahraman ve hatta kahramanlık destanı çıkarmaya çalışır. İlginç değil mi? Muhakkak bununla ilgili bir tezler, çalışmalar vardır. Benim bu noktadaki düşüncem gerçekten temas kurabildikleri nadir anlar olması. İdmanda beraber koşmak, maç öncesi ona Türkçe konuşturmak, gol esnasında kutlama yapmak gibi. Tabi Merih ve diğerleri için değil. Onlar yıllarca çok çalışarak, idman yaparak, kendilerini geliştirerek, rakiplerini yenerek bir noktaya geldiler. Bizim gördüğümüz 'sarılma' onlar için en doğal an. Ve zaten Merih, maçtan sonra o anı çok net hatırlamıyordur bile. O oynadığı maça yani geldiği noktaya daha konsantredir. 

O noktaya çıkmak için çabalama zahmetine, derin bir uğraşa girmeyenler için o seviyeye en yakın olunan an sadece o 'sarılma'dır. Batı'yı düşman gören, Batı'dan uzak durmaya çalışan, Batı değerlerini savuşturmaya çalışan insanın, bir yandan da Türkiye'ye gelen turist ile hemen yakınlaşması, Bodrum'da onunla flörtleşmeye çalışması, Sultanahmet'te hemen muhabbet kurup 'kanka' olması gibi... Onunla aynı eğitim ve refah düzeyinde olamayacak ama onunla aynı masaya oturabilecek ve bu sayede "Ben de onlar gibiyim" diyerek kendi ürettiği değerler silsilesine daha çok sarılabilecek. Onların değerlerine, ürettiklerine ihtiyacım yok, ben de onlarla aynı yerdeyim! Ronaldo üretmek için çabalamaya gerek yok, zaten bende de Merih var!

Bitmedi? Değinmek istediğimiz bir noktamız daha var. Siyasi alt metinlerin dışına çıkıyoruz. Bu sefer daha bireysel yaklaşacağız. 

Merih Juventus'a yeni gelen biri. Ronaldo ise dünyanın en iyisi. Yılların Ronaldosu... Gözümüzün önünde zirveye çıktı. Şöhret, kupalar, şampiyonluklar, paralar, karizma... Hayatımıza bir sene önce giren, kimsenin tanımadığı dünkü çocuk Merih ise onun yanında. Merih, Ronaldo ile gol kutlayınca, insanlar Merih'in sınıf atladığını sanmış olabilir. "Benim patronla aram çok iyidir, her öğlen yemeği beraber yeriz" demeyi, o yemeği bir statü belirtisi olarak gören bir toplumdan bahsediyoruz. Patron daha sonra arabasıyla basıp gidiyor ama sen Zincirlikuyu'da metrobüs bekliyorsun. Ama yine de o yemek insana bir özgüven veriyor. Kendini, Zincirlikuyu'da metrobüs bekleyen diğer insanlardan daha farklı bir yere koyuyor.

Gerçi şöyle bir durum var; Ronaldo Juventus'un patronu değil. Patron orada Agnelli. Fakat biz Ronaldo'yu başka bir çıtaya koyduğumuz için ona ulaşmanın çok değerli olduğunu düşünüyoruz. Oysa Merih, Ronaldo ile gol kutlaması yapınca değil; Juventus'a imza attığında, ya da en azından Juventus'un ilk 11 oyuncusu olduğunda sınıf atladı zaten. Başka bir seviyeye yükseldi, başka bir noktaya geçti. Yani mesela aynı ayarda bir takım olarak Manchester City'e transfer olabilirdi ve Agüero ile gol kutlayabilirdi. Peki yine haber olur muydu? Sanki olmazdı. Ya da haberi yapılsa bile bu kadar etkili olmazdı. Çünkü Agüero, bazı kavramları temsil etme konusunda Ronaldo kadar güçlü bir figür değil.

Aslında her şey çok basit. Ne o haberlere gerek olmalıydı, ne de bu yazıya. Merih, Türkiye'den Portekiz'e gitti ve belki de orada Portekizce öğrendi. Belki de o Portekizce sayesinde takım arkadaşı Ronaldo ile diğer arkadaşlarına kıyasla daha rahat iletişim kurdu. Ve Ronaldo gol attığında yanına gidip bir şeyler dedi. Her şey bu kadar basit olmalıydı... Normal şartlarda.... Normal şartları olan bir toplumda....

Cumartesi, Mayıs 27

Çarşamba, Aralık 7

Zidane ve Ahmet Şahin



Juventus, Zinedine Zidane'ı satmış ve ondan gelen parayla Gianluigi Buffon, Lillian Thuram, Pavel Nevded gibi oyunculara yatırım yapmıştı. Şunu söyleyebilrim, ben bir takıma Zidane ve Buffon'dan birini seçecek olsam, Buffon'u seçerdim. Karabükspor'a ise Zidane'ı alırdım, çünkü kalede Ahmet Şahin'e sahibim!

Igor Tudor, Socrates Aralık sayısı

Cumartesi, Ocak 23

Habersiz Dünya



"Messi ilk oynamaya başladığında da dünyanın en iyisiydi ama dünyanın henüz bundan haberi yoktu. Patrick Vieria ile yaptığım bir telefon görüşmesini hatırlıyorum. Barcelona ile Juventus karşılaşacaktı. Ona, 'Bizim takımda bir futbolcu var, önümüzdeki 25 yıl boyunca dünyanın en iyi gollerini atacak'' dedim.  Dünyanın en iyi futbolcularından biri olacağını da söylemiştim. Bana 'Kim' diye sordu, 'Messi' dedim. 'Ona öyle bir tekme atacağım ki bir daha kendine gelemeyecek' dedi. Öyle bir şey yapmadı. Messi maçta karşılaştıkları ilk pozisyonda ona bacak arası attı. Vieria ile göz göze geldik ve güldüm."


Samuel Eto'o /Four Four Two

Pazar, Nisan 6

Eskort Tribün


Napoli - Juventus maçı öncesi...

Napoli polisi Juventus kafilesini stada götürüyor, arkalarından takviye kuvvet de geliyor...

Via: 17

Salı, Ocak 28

Baggio'nun Atkısı






Efsane fotoğrafı ve asıl hikayeyi biliyorum ama görmek ilk defa nasip oldu.

Bunu anlamak için İtalyanca bilmek gerekmiyor.

TIKS

Perşembe, Aralık 12

No Al Calcio Moderno


Gündüz maçı



Yoğun yağış ve soğuk


Futbolcuları zorlayacak derecede bir zemin-çamurlu saha


Kırmızı top



MUHTEŞEM

Galatasaray 1-0 Juventus




Futbolla ilgilendiğim ilk zamanlarda, Galatasaray'ı tutmaya başladığımda, bu oyun çok başka bir şekildeydi. Bir dönüşüm halindeydi belki ama çocuk aklıma farkında değildim. Benim için ortada güzel, ulaşılabilir, makyajlanmamış ve "eşit" bir oyun vardı. 

2000'lerin başında devamlı olarak maça gitmeye başladım. Sayısız maça gittim. Sayısız heyecan yaşadım. Çok sevindim, üzüldüm. Birçok insanla tanıştım. Onların hikayelerini dinledim. Ve her zaman bizden büyüklerin 80'lere,90'lara dair anlattıkları hikayelere özendim. O günleri kaçırdığım için hayıflandım. O günlere benzer bir dönemin bir daha yaşanmayacağını fark ettiğim için kendimi sürüklediğim ortamdan soğudum.

Ve derken kimsenin beklemediği bir şey oldu, aralık ayında İstanbul'a kar yağdı. 

Salı günü oynanan maç angarya gibiydi. Yine her zamanki gibi aynı saatte, 21.45'te başlayan, yüksek bilet fiyatlarını ödeyebilen insanların izleyebildiği, süslü, parlatılmış, doğal olmayan ve aynı zamanda başka gruplarda bir sürü hesabın yapıldığı matematikle bezenmiş bir CL gecesi. Mecburen izlemek zorunda hissettiğimiz, egoyu tetikleyen, rekabeti genişleten, gücü gösteren bir futbol akşamı... Eğer bize anlatıldığı gibiyse; eskilerin anlattıklarına dair hiç bir şey kalmamıştı futbolda.

Sonra kar yağdı. Hakem oynanması mümkün olan maçı erteledi, UEFA maçın 1 gün sonra 15.00'te oynanacağını açıkladı. Bütün ezberler bozuldu. Hafta içi, gündüz saatinde, mesai zamanında, kar altında kalan İstanbul'da bir Şampiyonlar Ligi maçı... Üstelik rakip öyle Anderlecht falan değil; en nefret edilesi takımlardan Juventus ile bir tamam-devam maçı, küçük bir final...

Bu maça gitmem lazımdı... Olağanüstü bir durum vardı ve bu ana tanıklık etmek herkese nasip olmayacaktı.

Aslında var ya, hayatımdaki birçok şeyi çocuğum için yaşıyorum. Sırf ona bazı şeyleri anlatabilmek için. Bu günü ona anlatmak için çok sabırsızlanıyorum.

Sanki salı gecesi Delorean'a bindik ve bir anda 1993'te falan uyandık. İstanbul kar altında ve biz maça gidiyoruz. Türkiye'yi AB ülkesi sananlara selam olsun, ülkenin büyük kısmı işsiz ve öğrenci. Metrobüs, maça giden insanlarla dolu ama çoğunun bileti yok. Zaten bilet satışı yok, olsa bile çoğunun maça girecek parası yok. Daha önce de bu seviye bir maç için hiç olmamış. Ama bir umut, herkes stadyuma gidiyor. Stadyum da öyle Dolmabahçe, Mecidiyeköy'de değil. Eğer stada giremezsen, maçı bir köşede televizyondan izleme imkanın da yok...

Metrobüse sırtlarındaki okul çantalarıyla binen çocuklar, "ulan devamsızlık da 7 gün oldu" muhabbeti yapıyor. Aslında devamsızlık umurlarında değil. Stadın civarına geldiğimizde maçın başlamasına çok az vardı. Bize kombine getirecek çocuklar da henüz gelememişti. Ufak bir telaş başladı bende. Yanımızda da İtalyan çocuklar var, onlar da maça girmek istiyor. Ve bir anda kapılar açıldı. Halk stadyuma akın etti... O kalabalıkta İtalyanları ve bizim Mustafa'yı kaybettim. Biraz sonrasında da benim telefonun sarjı bitti. 1990'ları yaşamamız için her şey sağlanmıştı artık.

Tribüne ilk başladığım zamanlarda, ergenken, Sami Yen'in merdivenlerinden koşarak çıkıp o çimi ilk gördüğüm o anı yaşamayı çok severdim. Yıllar sonra ilk defa aynı hissiyatla koşar adım merdivenlerden çıktım. Bu sefer görebileceğimiz bir çim yoktu ve bu beni daha da çok sevindirdi. Kar, çamur, kötü zemin, sıkıcı ve yavaş futbol ama tribünden sahaya yayılan müthiş bir heyecan. Gündüz vakti final maçı oynuyoruz. Sanki eski maçlarla zenginleştirilmiş bir futbol belgeseli izliyorum. Juventus'un da Galatasaray'ın da klasik formaları üzerlerinde... Neredeyse bir ara Juventus'ta Platini'nin Boniek'in oynadığını düşünecek noktaya geliyorum.

15 dakikada ilk yarı bitiyor. Tıpkı eski günlerdeki gibi stadyum içinde gezinebiliyorum. Gerçi maçtan sonra Mustafa daha farklı olaylar anlattı ama bana denk gelmedi. Modern bir stadyumda, aynı koltukta ikişer kişiyiz, merdivenler dolu. Çevremdeki çocukların bir kısmı ilk defa bir maça girmiş. "Oğlum şaka gibi, adamlar önümüzde oynuyor" diyorlar. Şu an benim hissettiklerim zaten aşmış durumdayken, onların maçtan sonra gece yatarken neler hissettiklerini tahmin bile edemiyorum.

0-0'a kitlenmiş bir maç... Dakikalar geçiyor ve bu Juventus'a yarıyor. Artık yavaş yavaş umudumu kesiyordum. Yalan yok, kışı seven İzi'ye bile laflar hazırlamıştım. Tam o anda futboldan vazgeçemiyor oluşumuzun en çılgın örneği bir kez yaşandı. Güpegündüz, herkesin gözü önünde, Sneijder Buffon'a gol attı. Maçın bitmesine çok az vardı ve seneler sonra ilk defa aynı tribünde, golden sonra bir hamal, reklam ajansı sahibine sarıldı.

Golden beş dakika sonra, bir saatlik maç sona erdi. İkinci turda olmak, sezonun analizini yapmak, Mancini'nin geleceği vs. unutuldu benim için... Önemi yoktu. Juventus'u yendik. Gazozuna bile olsa çok başka bir keyif yaşanmıştı...

Ve öyle bir atmosfer vardı ki, stadyumda ve tüm şehirde, biri gelse "Kupa Galipleri Kupası'nda çeyrek finale kaldık" dese şaşırmazdım.

Maç çıkışı izdiham, rezalet. Bu stadyumdan nefret etmek için her şey var. Ama hiç biri önemli değil. TT Arena tarihinde ilk kez Ali Sami Yen'e bu kadar yaklaştı. Bir  daha da böyle olmaz. Ama buna da şükür. Çok sevindiğin, mutlu olduğun bir günü tekrar yaşamak gibi....

Futbolculara da saygım sonsuz, büyük iş başardılar. Ama kusura bakmasınlar, en azından bu sefer benim için sahne onların değil. Bu şartlarda stadyumda olmak için çaba gösteren herkes bu maçın kahramanı. Bilet aldığı için kendini takımın sahibi olarak görenler değil; takıma yakın olabilmek elinden gelen her türlü fedakarlığı yapanlar vardı bugün. Futbolun gerçek kitlesi; sonunda bir seferliğine de olsa modern (!) stadyumlara girebildi. Kime niyet kime kısmet... Ama eğrisi doğrusuna denk geldi...

Perşembe, Mart 28

İtalya Derbisi


Geçmişten Juventus - Inter maçı., tribünler ağzına kadar dolu.

Bu hafta cumartesi....

Salı, Mart 19

Sopalılar




Juventus tribünü... Sopalı pankartları doldurmuşlar. İtalyanca da bilmiyoruz, belki ana avrat sövüyorlar. Ama hoş görüntü. Bir de bu sopalıların mantığı güzel, aklına geleni yazıyorsun. Başka pankartlarda özlü söz, dokunaklı cümle bulmaya kasıyorsun, bunda tam tersi, ne kadar saçmaladığın önemli. En azından bana öyle geliyor.

Perşembe, Şubat 21

Efsaneler Sahada



Sene olmuş 2013; Totti, Buffon'a gol atıyor. Şikayetçi miyiz, değiliz.

Salı, Şubat 19

Agnelli Müzesi


Juventus'un müzesi değil, Agnelli'nin odası. Seneler içinde bir bu kadar daha ekleniyor.

Pazartesi, Ocak 14

Pirlo Kurtaramadı




Pirlo iki senedir Juventus'ta. Daha doğrusu 1.5 sezon oldu. Bir İtalya Kupası finali, bir de namağlup şampiyonluk sığdırdı. Dünya Kupası finalini saymıyorum. Takımını özellikle geçen sene inanılmaz yönetti. Fakat skora çok fazla katkıda bulunmamıştı. Sadece 3 gol atmıştı ligde. Catania (3-1), Fiorentina (5-0), Roma (4-0)...

Bu sene daha golcü. Parma'yı, 2-0, Roma'yı 4-1, Siena'yı 2-1 ve Atalanta'yı 3-0 yendikleri maçlarda golünü yazdı. Geçen seneki gol sayısını çoktan geçti. Ama dün ilk defa gol attığı bir maçta takımı puan kaybetti.

Parma maçnda attığı golle takımını deplasmanda öne geçirdi, ama karşılaşma 1-1 sona erdi. O transfer olduktan sonra ilk kez onun gol attığı bir maçta puan kaybı yaşadı Juventus. İşler bu istatistikten daha da karışık. Geçen sene güle oynaya şampiyon olan, bu seneye de fırtına gibi başlayan Torinolular, 2013 yılında bir anda puan kayıpları yaşadı.

Son iki maçtaki 5 puan kaybından sonra, Lazio ile aralarındaki puan farkı 3'e düştü. Napoli ve Inter arkadan geliyor. Pirlo totemi de bozuldu. Sezon sonuna doğru, bahar ayları güzel olacak.

Pirlo'nun golü



Salı, Mayıs 22

Yakıştı




- Roma'da kupa Napoli'nin

- İlk yarısı çok iç açıcı değildi, ikinci yarı güzel oldu.

- 17 Mayıs nostaljisi oldu, anlatan Levent Özçelik, yorumlayan Ömer Üründül.

- Napoli, 1987'den sonra ilk defa bu kupayı kazandı.

- Yeni Maradona, Cavani önermesi için bir madde daha eklenir.

- Morgan de Sanctis için de sevindik ayrıca.

- Şampiyonlar Ligi'nde Chelsea'ye elenen Napoli'nin CL finalinden bir gün sonra kupa alması...

- Juventus bu sene ilk kez yenildi ve sezon bitti. Atari oynarken yenilince aleti kapatan çocuk gibi.

- Hoşçakal Del Piero

- Aslında Calcio'ya yazacaktım ama Göksel Kaptan sabahın köründe yazmış, bize bir şey kalmamış.

- İtalya'daki ses bombalarına şaşıran Özçelik ve Üründül

- Bu iki takım bir de Süper Kupa oynar.

Salı, Ağustos 9

Aslında Neler Oldu?


Yarın şike konulu bir konferans varken hafızayı tazelemek lazım. Daha doğrusu, bilinen yanlışları silip yerine gerçekleri yazalım. Konu: Aslında İtalya'da neler oldu? Yarın Declan Hill, Andrea Di Caro ve Oliviero Beha daha iyi anlatır ama Türkiye'de hala "şikeci Juventus" olarak bilinenen olayın aslını kısaca yazalım. Yazmadan önce şunu da hatırlatalım; bu olayla Fenerbahçe olayı arasında bazı benzerlikler göreceksiniz. Bu açıdan Galatasaraylı arkadaşlar bana biraz tepki gösterebilir. Öte yandan Juventus'u da hiç sevmem, hatta İtalya'da sevmediğim tek takımdır (1998 ve 2003 Galatasaray maçları sebebiyle). Ama hakkı yenene, düşene vurmak yakışmaz.

İtalya'da olaylar 2006'da başladı. Birçok kişi için de 2006'da sona erdi. 2-3 ay konuşuldu, Juventus lekelendi, ceza aldı ve olay kapandı. Fakat aslında öyle olmadı. 5 sene sonra olay hala tazeliğini koruyor, üstelik işler iyice arap saçına döndü.

2006 yılında Juventus, Avrupa'nın en büyük 5 kulübünden biriydi. İtalya'da ise tartışmasız bir liderlik sürdürüyordu. Bunun nedeni; bazıları için Del Piero ve Nevded gibi yıldız futbolcular; bazıları için ise karanlık adam Moggi'ydi. Sonuç olarak, İtalya'da son 5 yılda 4 şampiyonluk kazanan bir takım vardı ortada. Önlemek mümkün değildi.

Mayıs ayında İtalya bir anda şike dedikodularıyla sallandı. Başta La Gazetta Della Sport olmak üzere birçok gazete "Juventus Serie C'ye düşüyor" manşetleriyle çıktı. Ortada hiçbir iddianame olmadan. Bunun benzeri burada da oluyor aslında. Fenerbahçe'nin geleceğini belirleyen gazeteler var. Hatta dibi gösterip, az zararla atlatmayı kazanç olarak göstermeyi planladıkları da söylenebilir. Ölüm-sıtma teorisi. İtalya için ayırıcı olan nokta La Gazetta Della Sport'un yönetiminde Inter'in ikinci başkanının yer alması. Burası önemli, akılda tutalım, not edelim.

Davada geçen karşılaşmalar aslında düşünüldüğü kadar "sonu belli maçlar" sınıfında değildi. Davaya adı karışan 5 takımın (Milan, Juve, Fiorentina, Lazio, Reggiana) bazı yöneticileri, hakem atamalarından sorumlu görevliler ile telefonla konuşmuştu. Bunlar suç teşkil ediyor mu veya ne kadar büyük bir cezaya sebebiyete veriyor, az sonra değineceğiz.

Mahkemenin başlamasıyla, dedikoduların konuşulması, yazılması bir oldu. Moggi'nin hakem Paparesta'yı soyunma odasına kilitlediği efsanelerini hatırlarsınız. Efsane diyorum, çünkü ortada herhangi bir delil yok. Ama şehir efsanesi olarak kalan bir olaydır. Türkiye'de dahi, Moggi denilince akla bu olay gelir. Aziz Yıldırım'ın hakem odası basması efsaneleri ise bunun yerel versiyonudur. Paparesta'nın böyle bir olay yaşanmadığını söylemesi zamanında pek inandırıcı olmamıştı. Moggi'nin eksi hanesine çoktan yazılmıştı.

Moggi'nin bir diğer efsanesi de hakemlere FIAT desteği sayesinde Maserati'ler hediye etmesidir. (Aziz Yıldırım'ın gazetecilere hediye ettiği Passat marka arabaların bununla ilgisi yoktur). Hakmeler, Maserati almışlardır ama mahkemelerde kanıtlandığı üzere bu arabalar hediye edilememiş, ücreteleri ödenmiş ve faturaları mahkemeye sunulmuştur.

Moggi-Hakemler ilişkisi dışında, davanın bir de menajerlik şirketi GEA boyutu vardı. İddialara göre, Moggi, GEA'yı kullanarak transfer piyasasını istediğini gibi yönlendiriyordu. 2011 Türkiye'deki olaylarda da şikenin yanı sıra transferlerde usulsüzlük konusu dikkat çekiyor.

Moggi'nin GEA üzerinde hiçbir etkisi olmadıği ve GEA'nın tüm faaliyetlerini federasyonun çizdiği sınırlar içinde sürdürdüğü kanıtlandı. Yani davanın bu kısmından Moggi aklandı.

Moggi'nin Sim kartlar kullanarak hakemlerle iletişim kurduğu iddialar arasında yer aldı. Buraya da değineceğiz ama önce ufak bir ipucu. İtalya'nın en büyük GSM operatörü; TIM markasıdır. Telecom Italia Mobile.

Ayarlanan maçların bilinmemesi de burasıyla benzerlik gösteriyor. Bu maçların hangi maçlar olduğu hep soru işareti oldu. Tıpkı buradaki 19 maç gibi. Önce bir Juve-Sampdoria maçından bahsedildi. Juve'nin bu maçı ofsayttan attığı golle kazandığı yazıldı, çizildi. Fakat o tarihte oynanan maçı Sampdoria 1-0 kazanmıştı. Sonradan iddianameye yeni yeni maçlar katıldı.

Kısacası, Moggi'nin hakemleri ve maçları ayarladığı, bazı kişiler ve kurumların üzerinde baskı oluşturduğu iddia edildi. Son tahlilde, Moggi bu iddiaların hepsinden aklandı. Spor mahkemesinin verdiği kararların hepsini sivil mahkemelere taşıdı ve benim bildiğim çoğundan belki de hepsinden aklandı. Peki Moggi bu kadar beyazsa, Juventus niye siyahlara bağlandı?

İşin komplo teorilerini dökelim.

Şike skandalı ortaya çıktıktan hemen sonra İtalya'da federasyon başkanı değişti. (Buradaki benzerlik, şike skandalı ortaya çıkmadan hemen önce Mehmet Ali Aydınlar'ın federasyon başkanı olması). İtalya'daki başkan, atanarak koltuğa oturdu ki; bunu hala anlayamamış durumdayım. Çünkü UEFA'nın bu konuda yaptırım uygulaması gerekiyordu. Oysa kalantor abiler bu duruma göz yumdu.

Yeni gelen federasyon başkanının ismi yukarıdaki karışıklara biraz ışık tutabilir; Guido Rossi. Kim bu Rossi? 1931 Milano doğumlu. Yaşından dolayı bir saygınlık oluşturmuş olabillir, bilmiyoruz. Kendisi eski Italia Telecom başkanı (buraya dikkat) ve eski Inter ikinci başkanı (buraya dikkate de gerek yok, 10 yaşındaki çocuk da çözer).

Koltuğa atanan Rossi'nin, Aydınlar'dan farkı göreve "deliller gelmeden işi çözemeyiz" veya "kişiler ve kurumlar ayrıdır" gibi sözler yerine icraatle başlaması. Rossi federasyonu yeni bir madde oluşturdu ve hakemleri atayanlar ile yapılan telefon görüşmelerin birden fazla olması halinde şike konusunda delil bulunmasa bile bu kişilerin maç ayarlamaktan dolayı itham edileceği ve cezalandırılacağını belirtti.

Cümle karışık; Yani, 3 kere kırmızı ışıkta geçen kaza yapmasa bile adam öldürmeye teşebbüsten ceza alacaktı.

Dava spor mahkemesinde (bu spor mahkemeleri de ayrı bir yazı konusu olmalıdır) 3 haftada sonuca bağlandı. Juventus -9 puanla Serie B'ye düşürüldü. Mayıs ayında Serie C dedikodulara uyananan Torinolular kötünün iyisini görmüştü. Moggi ise, finansal direktör Antonio Giraudo ile beraber 5 yıl futboldan men edildi. Bu kadar kötü karara rağmen daha da ilginci olan, Juventus yetkililerin gerek TAR'a (bir üst mahkeme) gerekse uluslar arası mahkemelere itiraz etmemesi dikkat çekicidir. Kamuoyunda, özellikle TAR'a yapılacak olası itiraz sonrası Juventus'un cezasının kaldırılacağı tahmin ediliyordu.

Juventus zararlı çıktı, peki kim yararlı çıktı. Şampiyonluğu alınan Juventus'un yerine ligi 3.bitiren Inter şampiyon olarak adlandırıldı. Inter bu işin asıl ekmeğini sonraki yıllarda yedi. Soruşturmada adı geçen Milan'ın (2006'da lig ikincisi), puanları silindi. Zaten mayıs ayında şampiyon değildi, yine şampiyon olamadı ama silinen puanlar onun Şampiyonlar Ligi yolculuğuna çıkmasına engel olmadı. Başbakan Berlusconu'nin takımı Milan Şampiyonlar Ligi'ne katıldı, Atina'da kupayı havaya kaldırdı ve tabir-i caizse Başbakan Erdoğan'ın lafıyla kriz Milan'ı teğet geçti.

Milan, kasasına gelen milyonları sayarken Juventus zarar etmeye başlamıştı bile. Sponsorlar çekildi, bazı oyuncular satıldı. Moggi'nin yerine gelen iş bilmez yöneticiler krizi yönetemedi.

Asıl karışıklık bugünden 1-2 sene önce başladı. Moggi'yi ve Juventus'u suçlatan telefon görüşmelerinin (hakem atalamarını ayarlayan kişilerle yapılan) benzerlerini; Serie A'daki 20 kulüpten 11 tanesinin yaptığı ortaya çıktı. En fazla yapan ise Moratti ve Fachetti. Bunu ortaya çıkaranlar ise Moggi'nin avukatları oldu. Yoksa savcıların ve Juventus kulübünün bunu ortaya çıkaracağı pek yoktu.

2006 davasında görevli Attilio Auricchio'ya, mahkeme heyetine bu delilleri neden sunmadığı soruldu. O da bunun davada işe yaramayacağını düşündüğünü söyledi.

Komployu biraz daha derinleştirelim. Fenerbahçeliler şimdi cemaat bağlantısı ve Nato ihaleleri diyor. Büyük resmi görmekten bahsediyor. İtalya'daki resme bakalım. Juventus gibi bir takım maddi ve manevi bu kadar zarara uğrarken kimse niye ses çıkarmıyordu? Burayı daha kısa geçelim.

Juventus, FIAT'ın kulübü. FIAT'ın sahibi Agnelli ailesi. Büyük başkan Gianni Agnelli 2003 yılında hayata veda ediyor. Yerine torunları Elkann kardeşler geliyor. Yönetim ise Luca Di Montezemolo'ya geçiyor. Bu ismi Formula 1'!i takip edenler yakından tanır. Ferarri takımının en önemli ismidir.

Soru şu olabilir. 82 yaşındaki Agnelli ölünce başa geçen isimler neden 26 yaşındaki genç isimlerdi. Ailede daha tecrübeli insanlar yok muydu? Gianni Agnelli'nin yeğeni Andrea vardı ama o çoktan tasfiye edilmişti. Agnelli'den boşalan yere koltuğa ve yönetimsel kademeye geçecek kişiler bir bir uzaklaştırlıyordu. Geriye kalan tek isim Moggi'di. Moggi, Gianni Agnelli'nin çok güvendiği bir isimdi. Nasıl olmasın ki, onun sayesinde Juve başarıdan başarıya koşuyordu. Haliyle Moggi'yi, Agnelli ölse bile kulüpten uzaklaştırmak zordu. Moggi'nin gitmesi için olağanüstü bir şey gerekiyordu.

Luca'nın, kanının hiç ısınmadığı Moggi'den kurtulması için beklenen teklif bundan geldi. İşte yine başa dönüyoruz. Massimo, yıllardır şampiyon olamayan, babasının mirasını yiyen Inter sevdalısı. Luca'ya dedi ki; gel beraber şu işi halledelim, ben de sana sponsor olayım.

"Sana" dan kasıt bu; sponsor dediği bu.

Bu arada Guido Rossi'ye dönelim mi? Hani atanan federasyon başkanı. 70'inden sonra yepyeni bir CV yazdı Rossi. Federasyon başkanlığı, ardından TIM'in başkanlığı, ardından FIAT'ın danışmanı. Taşların yerine oturduğunu düşünüyorum.

Peki şimdi ne olacak? Juventus, daha doğrusu Moggi yavaş yavaş temize çıkarken ne kararlar alınabilir? Bunu da siz yazın. Ama iyi bir iş çıkardıkları ortada. 2011 yılında, Moggi aklanırken bile, Türkiye'de hala Juventus şike yaptı diye konuşmalara başlamak enteresan. Yarın Declan Hill baba anlatsın bakalım, işin aslı neymiş?

Fotoğraftaki adam: Herşeyi karıştıran adam. Yazıda adı geçmiyor. Savcı Stefano Palazzi. İtalya'daki karizması çok üst düzeyde. Üstelik İtalya'da bak. Karizmanın harman olduğu yerde.

Pazartesi, Şubat 14

Inter Eto'o'ya Yenildi


- Dünkü maçın kırılma anının; -hatta kırılma anlarının- başrolünde Eto'o var.

- O gol nasıl kaçar?

- Juventus hala çok geride. (11 puan fark)

- Matri çok iyi başladı. 2 maçta 3 gol.

- Pazzini de öyle başlamıştı ama dün suskun kaldı.

- Kharja çok vasat sanki.

- Matri neredeyse can verecekti sahada, yine de oyundan çıkartmadılar.

- Leonardo'ya saç baş yoldurtan Eto'o.

- Bu sene Maicon çok durgun.

- Juventus'un kadrosuna bakıyorum, gerçekten çok kötü. Bidonlar topluluğu.

- Juventuslular çok sevindi (bknz.foto). Haftaya Lecce'yi yenerlerse bu sezon ilk defa 3 maç üst üste kazanmış olacaklar.


Pazar, Ocak 23

A Kalite Mücadele


- Maçı izlemeyen 0-0'ı görünce bok atar belki ama gerçekten iyi maç oldu. Mücadele zirvedeydi.

- Kaçan goller maçın şeklini değiştirdi.

- Özellikle son 5 dakikada Juventus 3-0 yapabilirdi.

- Pazzinili bir takım düşünün, sezon başından beri 7.defa bir maçta gol atamıyor.

- Hatta son 19 maçta sadece 4 defa 1 golün üzerine çıkabildiler.

- Moggi olsaydı bir son dakika penaltısı izlerdik.

- İzmitli Macheda.

- Bu senenin büyük hayal kırıklığıdır Sampdoria. Oysa geçen sene ne güzellerdi.

- Ligin en keyifsiz takımı olabilir.

- Juventus zaten kabus yıllarını yaşıyor.

- Amauri, Umut Bulut'a selam çaktı.

- Maçta en çok Guberti'yi beğendim.