barcelona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
barcelona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Haziran 20

Barcelona - Sofya Uçuşu

Hiç akla gelmeyecek insanların, onlarla hiç yan yana gelmeyecek yerlere gitmesini seviyorum. Transfer dönemlerine dair en büyük beklentim de bu tip hikayeleri duymak.

Şu an henüz yazın başı. Çok fazla imza düşmedi önümüzde, düşenler de az çok tahmin edilebilir olanlardı. Joselu'nun 33 yaşında küme düşen Espanyol'dan Real Madrid'e dönmesi kesinlikle çok iyi hikaye. Fakat o hikayenin taçlanması için sezonun başlamasını bekleyeceğiz ve Joselu'yu sahada izleyeceğiz.

Şu anda ise benim favorim bir teknik direktör hamlesi. Aslında teknik direktör de sayılmaz. Barcelona'nın 90'lardaki kaptanı Jose Mari Bakero, yaklaşık 10 yıldan beri kulübün scout bölümündeydi. Bu yaz radikal bir karar aldı ve teknik direktörlüğe döndü. Üstelik daha radikali, tercihini Bulgaristan'dan yana kullandı. Oysa bir-iki sene önce adı Lokomotiv Moskova gibi biraz daha ciddi takımlarla anılıyordu. Oraları tercih etmedi, üç sene sonra Avrupa futbolunun en formsuz ülkelerinden birinin en başarıdan uzak başkent takımına adım atacak.

Aslında Bakero, bir dönem teknik direktörlük yapmış ve o zamanlar da farklı ülkelere gitmişti. Lech Poznan (Polonya) bunlardan biriydi. Fakat Polonya'da İspanyol bir teknk direktörün olması çok abes değil. Sonrasında bir de Peru yaptı. İspanyolca'dan dolayı o da bir nebze kurtarıyordu.

Tabi ki ikisi de ilginç tercihlerdi. Fakat Slavia Sofia daha da şaşırtıcı oldu. Bakero ve Bulgaristan dediğimizde aklımıza ilk olarak Bulgar kulüpleri gelmezdi herhalde. Stoichkov daha çok öne çıkabilirdi. Acaba işi de o mu bağladı eski takım arkadaşına?

Tabi ki değil. Ya da şöyle belirtelim; Bakero'nun Slavia ile tek bağlantısı eski takım arkadaşı değil. Jose Mari'nin 1999 doğumlu oğlu Jon; 2022 yılında Slavia'da oynamıştı. Babadan oğula nesil bunlar yani..,

Öte yandan Bakero'nun futbolculuğunu hatırlamayanlar olabilir. Bizim çocukluk dönemimizin en iyi 2-3 takımından biriydi Barcelona. Bakoer da o takımın kaptanıydı. Üstelik bir Basklı olarak bandı koluna takıyordu. Galatasaray'ın ilk Şampiyonlar Ligi sezonlarında karşımızdaydı. Karizmatik, olgun ve çok temiz ayaklıydı. İspanyol orta sahalarına karşı sempatimi başlatan isim olabilir.



Çarşamba, Haziran 7

Derin



1993-94 sezonu...

İspanya La Liga'da Barcelona ve Deportivo la Coruna şampiyonluğa çekişiyor. Sezonun son haftasına lider giren Depor, Valencia'yı yenerse şampiyon olacak. Barcelona ise kazanması halinde rakibinin puan kaybını bekleyecek.

Maçlar aynı saatte başladı. Barcelona iki kere yenik duruma düşmesine ve ilk yarıyı geride kapamasına rağmen son 20 dakikadaki üç golüyle maçı kazanmasını bildi. Deportivo için ise işler iyi gitmiyordu. Valencia kilidini bir türlü açamadılar. Karşılaşma 0-0'a kilitlendi. Buna rağmen son dakikada bir penaltı kazandılar. Fakat penaltıyı kullanan Miroslav Djukic, topu filelere gönderemedi. İspanya futbol tarihinin en büyük trajedilerinden biri o gün gerçekleşti. Günlerden 14 Mayıs'tı.

Bir gün sonra Bursaspor'u 2-0 yenen Galatasaray, Süper Lig şampiyonu oldu.

2001-02 sezonu...

Bundesliga'da Borussia Dortmund, Bayer Leverkusen ve Bayern Münih şampiyonluğa çekişiyor. 

Sezonun muhteşem takımı Bayer Leverkusen üç kulvarda yoluna devam ediyordu. Almanya Kupası ve Şampiyonlar Ligi'nde finale çıkmıştı. Ligde de sondan bir önceki haftaya lider girmişti. Önündeki Nürnberg (küme düşme hattındaydı) ve Hertha Berlin maçlarını kazanması ona yeterdi.

Fakat planlar tutmadı. Nürnberg'e 1-0 yenilip liderliği kaptırdılar. Ertesi hafta da herkes kazandı, yani Leverkusen kaybetti. Bir daha da şampiyonluğa hiç o kadar yaklaşamadılar. Hatta o maçın ardından Şampiyonlar Ligi finalini ve Almanya Kupası'nı da kaybettiler. Her şeyin başladığı gün o gündü. Günlerden 27 Nisan'dı.

Bir gün sonra Kocaelispor'u 2-0 yenen Galatasaray, Süper Lig şampiyonu oldu.

2011-12 sezonu...

Diğer hikayelerden biraz daha farklı ama kalbi zayıf olanların zorlandığı bir gün.

Manchester City, 44 senedir hasret kaldığı şampiyonluğa 90 dakika uzaklıkta. Kazanmak için sahaya çıkıyor. Premier Lig'de sezonun son haftası, rakip vasat QPR. Puan durumunda City ve Manchester United aynı puanda ama averaj City'den yana. QPR karşısında kayıp yaşamazsa şampiyon City, tökezlemesi durumunda United kazanacak kupayı.

İşler iyi de başlıyor. City öne geçiyor. Fakat ikinci yarının başınca QPR beraberliği yakalıyor, ardından da öne geçiyor. Üstelik United da 1-0 önde Sunderland deplasmanında. Etihad'da 90 dakika halen 2-1 devam ediyor. Uzatma tabelası 5 dakikayı gösteriyor. City'nin talihi de bundan sonra dönüyor. Beraberliğin bile yetmeyeceği maçta beş dakikaya iki gol sığdırıyor ve şampiyon oluyor. Manchester City için tarihi bir gündü ama aynı zamanda Premier Lig'de unutulmaz bir 90 dakikaydı. Günlerden 13 Mayıs'tı...

Bir gün önce Fenerbahçe ile 0-0 berabere kalan Galatasaray, Süper Lig şampiyonu olmuştu.


2022-23...

Yine Almanya'dayız. 21 sene önce şampiyonluğu son anda kazanan Borussia Dortmund bu sefer senaryoyu tersten yaşıyor. 33. haftada Bayern'in puan kaybıyla liderliği eline geçiriyor. Son hafta maçını kazansa şampiyon olacak. Fakat olmuyor. Bayern de son dakikada kazanıyor. Ligin düğümü bir 27 Mayıs günü çözülüyor. Borussia Dortmund son hafta şampiyonluğu veriyor.

Üç gün sonra (seçim olmasa bir gün sonraydı) Ankaragücü'nü 4-1 yenen Galatasaray Süper Lig şampiyonu oldu.

Çarşamba, Mart 15

La Combi Barcelona

Barcelona en sevdiğim takımlardan biri olmadı. Nedenini bilmiyorum ama tahminim 1990'larda Şampiyonlar Ligi'ndeki eşleşmelerdi. Çocuk aklımızla, o zamanki rakiplere soğuk bakmış, hatta ciddi bir şekilde nefret etmiştik. O da bir şekilde bilinç altımızda kaldı. Benzer duygular Manchester United için de geçerliydi mesela. Juventus'u saymıyorum bile, o bilinç altını da aştı...

Yine de o zamanlarda Barcelona'nın saygı duyduğum bir özelliği vardı. Formasına reklam almıyordu. Tıpkı Athletic Bilbao gibi; kendi kültürünün önemli bir sembolü olarak formasını görüyordu ve orayı sponsorlara ayırmamaya inat ediyordu.

Tabi ki futbol ekonomisi bu direnmeyi bir yerde engelleyecekti. Geçişi Unicef ile yapmışlardı. Biz yutmamıştık ama en azından Barcelona taraftarı "Kutsal bir görev, sosyal sorumluluk" diyerek durumu kabullenmişti. Sonra Katar Havayolları'ndan Spotify'a uzanan bir süreç gerçekleşti. Formanın yazısızı olduğu zamanlar, sanki ilk çağlar kadar uzak. Oysa 15 seneden daha fazlası değil...

Fotoğraftaki isim, meşhur şarkıcı Rosalia. Üzerindeki, Barcelona'nın önümüzdeki El Clasico'da giyeceği forma. Formanın üzerine yazan Motomami, Rosalia'nın bir sene önce çıkan albümünün adı.

Tamam kızımız Barcelona taraftarı, o sayede kulübün yüzü olabilir. Fakat formaların önü artık bu şekil işlere mi ayrılacak? En popüler olan formanın önünü mü kapacak? 

Türkiye'de yıllar önce, sponsorluk emekleme dönemindeyken oluyordu bunlar. Bir maçlığına Samantha Fox konserinin reklamı ile çıkan Altay gibi örnekler mevcuttu. Fakat 40 sene öncesinden bahsediyoruz.

Sponsorluğun fersah fersah önümüzde olduğu Avrupa'da bir kulüp, 40 yıl önceki Türkiye'ye mi benzeyecekti? Şaşılacak bir durum. Tabi ki Barcelona, Altay'dan daha çok gelir elde etmiştir ama yine de içimize sinmedi. Barcelonalıları bilemem; acaba ne düşünüyorlardır.

Yine de kapıyı tam kapatmıyorum. Ergen değiliz sonuçta. Olur da hayatımızın bir döneminde Barcelona'da yaşarsak FC Barcelona taraftarı oluruz ve en azılı fanatik gibi savunuruz. Espanyol taraftarı olacak değiliz ya. Gerçi Camp Nou'da bilet bulmak da zor olur.

Başlığı merak eden olursa; Motomami albümünün şarkılarından biri La Combi Versace'ydi. Rosalia, kombinini değiştirmiş!

Bu arada tam bunları yazarken, Omuz Omuza kampanyasına yüklü miktar bağış yapan Trendyol'un Süper Lig kulüplerine bir maçlığına sponsor olacağı duyuruldu. Aslında bu bambaşka bir mevzu. Depremzedeler bağış mı yapıldı, yoksa bağış adı altında sponsorluk mu koparıldı? Bu sorunun cevabını başka yazılarda aramak lazım, zira Türkiye çok karışık. Futbol ve pazarlamanın dışına çıkmak gerekecek...

Zaten karışık olduğu için kendimize İspanya'dan takım bakıyoruz ya...

Salı, Mart 7

9 Puan

 


Ruud Hesp, Abelardo, Frank de Boer, Rivaldo, Luis Enrique, Pep Guardiola

Phillip Cocu, Patrick Kluivert, Michael Reiziger, Sergi Barjuan, Luis Figo


Barcelona, Real Madrid'in dokuz puan önünde yer alıyor. Buradan şampiyonluk verir mi?

Sanmıyoruz...

Yukarıdaki kadro dokuz puan geriden gelip şampiyon olan son takım. Barcelona, o sezon Mallorca'dan şampiyonluk kapmıştı. Fakat dokuz puan geriye düştüğünde henüz sezonun 14. haftasıydı. Şimdi ise 14 maç kaldı. Yani aynı değil şartlar.

Önemli olan kimin şampiyon olacağı değil zaten. Bu maksatla nostaljik bir fotoğraf koyup eski günleri yad edelim işte...

Perşembe, Şubat 2

1-0'cı Xavi

Xavi'nin futbolculuğuna hayrandım. İnsanlar Messi-Ronaldo kavgası yaparken ben Xavi'den yana olurdum. Zaten çok garip bir tercih değildi, dünyanın en fazla saygı gören futbolcularından biriydi.

Barcelona'daki konumu ise daha başka seviyedeydi. O nedenle futbolu bırakmasıyla beraber "Gönüllerin teknik direktörü" sıfatına nail oldu. Bir gün Barcelona'yı çalıştıracağı kesindi. Bir kurtarıcı gibi inecekti şehre.

Laporta da başkan seçilince hemen onu getirdi. O dönem yerden yere vurulan Ronald Koeman'a büyük haksızlık edilmişti. Bunun nedenlerini de yazmıştım.

Aradan geçen günlerde fikrim çok değişmedi ama Barselona şehri benimle hemfikir değil. Xavi de Koeman gibi, Şampiyonlar Ligi gruplarından çıkamadı ama bu başarısızlık onun tartışılmasına olanak sağlamadı. Koeman yerden yere vurulurken, Xavi'nin kredisi tükenmiyordu.

Fakat diğer yandan, kasım ayındaki elenişin ardından bugüne geldiğimizde La Liga'da 5 puan farkla lider olan bir Barcelona görüyoruz. Üstelik geçtiğimiz ay İspanya Süper Kupa'yı da kazandılar.

Kazanan da her zaman haklıdır. En azından galibiyetler kesilene kadar...

Peki Xavi'den istenen galibiyetler miydi? Muhakkak son yılların öz güven kaybetmiş takımı için çok önemliydi kazanmak. Fakat aynı zamanda Xavi'den istenen bir Xaviball' yaratmasıydı; yani onun oyunculuğu döneminde Barcelona'nın oynadığı futbolun bir benzer... Merkezinde Xavi'nin olduğu futbolun, kenarda Xavi varken oynanan hali...

Sadede gelelim. Yani güncele. Barcelona ligdeki son üç maçını (Atletico, Getafe, Girona) 1-0'lık skorlarla kazandı. Oysa biz Barcelona'nın farklı skorlarına, kaybederken bile gollü maçlar oynamasına alışmıştık. Böyle bir seri, 1980'den beri görülmüyordu. 1980, gerçekten çok eski bir tarih. Hatta Barcelona için antik çağ bile denilebilir. Zira Cruyff (teknik direktör olarak) henüz kulübe gelmemiş, kulübün çehresini değiştirmemişti.

Peki en son üst üste üç 1-0'lık galibiyete imza atan teknik direktör kimdi? İtalya'da şöhrete ulaşan, Katanaçyo ile özdeşleşen ve 1980 yılının mart ayında Barcelona ile sözleşme imzalayan Helenio Herrera...

Göreve gelir gelmez nisan ayında, Atletico Madrid, Las Palmas ve Athletic'i arka arkaya 1-0 yenmiş Herrea'nın takımı.



Yani; Xavi kazanıyor eyvallah ama şu an sanki futbol ve sahadaki durum, Cruyff'un ve Guardiola'nın devamı gibi değil de daha çok Herrera mirası gibi gözüküyor...

Gerçi şampiyon olunca tüm hikayeler değişir.

Herrera'nın takımı o sezon puan durumunda Real Madrid'in 14 puan gerisinde (hem de iki, puanlık sistemde) kalmıştı. Xavi ise beş puan farkla lider. İstatistiklerden daha gerçek olan da burası....

Pazartesi, Aralık 12

El Caso Figo

El Caso Figo, bu senenin Ağustos ayında Neftlix'e geldi. Birkaç gün sonrasında Terim belgeseli de 'vizyon'daydı. O zamanlar nişanlım, şu anda eşim olan canım sevgilim ikisinden birini izleyebileceğimizi söyledi. Karar bendeydi. Onunla beraber izleyebilmek adına ve onun da çok sıkılmamasını düşünerek tek bölümlük El Caso Figo'yu tercih ettim.

Faka bu tercihte başka etkenler de mevcuttu. Terim içeriğine gelen bazı eleştirileri duymuştum. Sadece Fatih Terim'in başarıları odaklanan, bizim bilmediğimiz bir şey söylemeyen, birçok merak edilen soruyu sormayan, detaya girmeyen bir işti.

Figo hakkında çok fazla yorum okumamıştım ama tahmin edebiliyorum. Zaten isimler de farkı belli ediyordu. Biri sadece Terim'di, diğeri Figo olayıydı... O nedenle istikamet Adana değil, İberya oldu! 

Terim belgeseline gelen eleştirilere hakimim ama yapımı henüz izlemedim. İzlersem kendi yorumlarımı yazarım. Fakat eleştiriler hakkında birkaç cümlem olabilir. O eleştirilerin, aslında Türkiye'deki spor içeriklerinin büyük bir kısmının hak ettiğini belirtmem lazım. En basit röportajdan, en detaylı prodüksiyona kadar...

Karşımızdaki spor figürlerini konuşturmak için çok fazla taviz veriyoruz. Onları kırmak istemiyoruz. Onları üzmek istemiyoruz. Onları övmeye çalışıyoruz. Onların istedikleri havuzlarda yüzüyoruz. Onlara kendilerini anlatmaları için alan veriyoruz ama o alanda herhangi bir baskı kurmuyoruz. Baskı kurma işini, proje sonra erdikten sonra karşı karşıya olmadığımız zamanlarda yapıyoruz. Sonra da ortaya gudik işler ve düşünceler çıkıyor.

Bu paragrafı fazla uzatmayalım ama El Caso Figo'da en sevdiğim ve özendiğim durum buydu. Yoksa zaten hikayenin ana planına hakimdim. Ezeli takıma belenmedik bir şekilde transfer olan yıldız futbolcu. Defalarca benzerlerini yaşadığımız gibi, Luis Figo'nun Barcelona'dan Real Madrid'e geçişini de o yaz gün gün yaşamıştık.

Fakat belgesel, olayın tüm bilinirliğine, popülerliğine ve işlenmişliğine rağmen bize daha fazlasını veriyor. Luis Figo, konuşturulan isimler arasında. Ben hem belgeselin ismini, hem fragmanını hem de belgeselin ilk sahnesini (Figo, 'olanları bir de benden dinleyin' minvalinde bir cümle kuruyor) izleyince Portekizli oyuncunun günah çıkartma seansı olduğunu düşünmüştüm. Oysa yanılmışım.

Belgesel boyunca çok az kişi konuşuyor. Bu bir anlamda iyi bir anlamda eksik... Fakat yine de ana karakterler orada. Luis Figo, menajeri, transferde etkin rolü olan eski futbolcu Paulo Futre (ne kadar değişmiş yaşlanınca), Real Madrid'in o dönem için başkan adayı Florentino Perez, Figo'nun o dönem yakın arkadaşı olan Pep Guardiola, Barcelona'nın o dönemdeki başkanı Joan Gaspart... Yani o yaz günlerinin tüm aktörleri karşıızda.

Belgselin (buna belgesel demek ne kadar doğru bilmiyorum, 20 yıl sonra çıkan yeni haber/haberler de diyebiliriz) en güzel kısmı herkes kendi hikayesini, kendi bakış açısıyla anlatıyor. Herkesi kendisin haklı olduğunu iddia ediyor ama izleyiciye göre kimse ak değil. Yaklaşık iki saat sona erdikten sonra, birbirinize şu soruyu soruyorsunuz: Sence hangisi yalan söylüyor?

Bu sorunun cevabını vermek zor. Luis Figo'nun bu belgeseli tercih etmesi ilginç olmuş. Zira Barcelonalılar için nefret unsuruyken dünyanın geri kalanı için "Bize ne canım, adam gitmek istedi gitti" denilecek noktaydı. Belgeselden sonra, Barcelona'yı daha yüksek maaş için tehdit ettiğini düşüneneler artmış olabilir. Tabi ona olan sempati de azalmıştır. Florentino Perez oldukça karizmatik bir şekilde iş bitiren başkan rolünde. Kulübünün haklarını savunan ve bir oyuncuya iltimas geçmeyen Gaspart'a yazık olmuş gibi duruyor. Futre'nin bu olayda yer alması can sıkıcı. Ve tabi ki yine bir Portekizli menajer oyunları başrolde...

Öte yandan kel teknik direktörler çarpışmasında iyi bir Zidane'cı olan ve Pep Guardiola'ya ilgisiz kalan eşim; bu belgeselden sonra sıkı bir Pep sempatizanı oldu. Haksız da değil. Konuyu bir transfer çalımı ve hikayesi olarak değil de insanı bakış açılarıyla ele alan, koltukta oturanların en duygusalı kendisiydi.

Konuyu biliyorduk ama detayları öğrenmek istiyorduk. Belgeselde bunu bulacağımızı tahmin ettik. Fakat kafamız daha çok karışarak ekran başından ayrıldık. Normalde bunun bizi rahatsız etmesi gerekirdi. Oysa tatmin ediciydi. Çünkü tüm o karakterler, 22 yıl öncesini kendi gözlerinden anlattılar. Bir anlamda başrol karakteri bol bir gençlik dizisi kadar entrikalı ve bir soygun filmi kadar heyecanlıydı ama tamamen gerçekti.

Projenin başındaki yönetmenler David Tryhorn ve Ben Nicholas, daha önce Pele'yi de çekmişler. Duyduğum ama izlemediğim bir yapımdı. Bu sayede Pele hakkındaki hevesim de tavana çıktı. Bu ikilden Tryhorn, "Biyografilerden veya sportif başarılardan ibaret olmayan, yeni bir şeyler söyleyen spor belgesellerine rastlamak giderek zorlaşıyor. El Caso Figo'nun bu açıdan farklı olduğuna inanıyoruz." diyor. 

Kesinlikle haklı. Yine de son dönemde bu tarz işlerin arttığını kabul etmek ve haklarını vermek gerek. Öte yandan bir kahramanın renkli hayatını veya başarıya giden yolda yaşadığı zorlukların destanlaştırıldığı hikayeler biraz sıkmaya başladı. Onlar da lazım ama sporcuları konuşturmak için sadece bunlara ihtiyaç kalmamalı. 

Güzel bir gazetecilik işi de diyebiliriz El Caso Figo'ya. Fakat diğer yandan İspanyol gazetecilerin o dönem yaptıkları işleri unutmamak lazım. Radyoda erkenden haberi patlatan ve ufak bir yalanla ortalığı karıştıran Jose Ramon de la Morena, Figo'nun kaldığı otele denizden girip fotoğraflarını çeken Jose Felix Diaz benim tüm iştahımı uyandırdı. 

Belgeselden aklımda kalan çok fazla şey var. Fakat en can acıtıcı kısmı, Real Madrid ile sözleşme imzaladığı günü Akdeniz sahillerinde gemileri batmış gibi duran Luis Figo'ydu. O görüntüleri defalarca izlemiş ama hiç böyle hissetmemiştik. El Caso Figo'yu izleyince ve sıra o anlara gelince, Figo'nun aslında Madrid'e gitmek istemediğine ikna oluyoruz.

Fakat sonuç olarak gitmişti. Açıkçası Fenerbahçe ile sözleşme imzalayan Tanju Çolak gibiydi. Ve Tanju Çolak'ın da o gün üzgün olması, affedilmesine yetmemişti.

Cuma, Temmuz 15

Ah Be Kraliçe

Kadın futbolu son dönemde çok fazla yıldız çıkardı. Marta, Ada Hegerberg, Alex Morgan, Megan Rapinoe, Vivianne Miedema...

Hepsi çok iyi oyuncular. Diğerleri de ellerinden, ayaklarından gelenleri yaptıkları için saygıyı hak ediyorlar. Fakat bu branşta hep bir eksik vardı. Bir sihir, bir büyü, bir olgunluk...

Bu saydığım isimleri dünyanın en iyi erkek futbolcuları ile eşleştirseydik en sonunda şunu derdik: "Messi eksik kaldı!"

Yukarıda saydığım isimlerin ABD'li olanları fazla mekanik geliyor bana. Miedema golcü, bitirici ama sınırı var. Hegerberg zaten bir var bir yok. Marta biraz daha süslü futbol oynamaya yatkındı ama onun da en iyi dönemleri kadın futbolunun emekleme dönemlerine denk geldi. Yani rakipleri çok zorlayıcı değildi.

Şu anda Avrupa futbolunun rekabet seviyesi yükselmişken, bu seviyeyi paramparça eden bir isim çıktı. Barcelona'dan yetişen Putellas, o eksiği, sihri, büyüyü tamamlayan isimdi. Tamam; o da sahadaki birçok oyuncudan daha farklı ve daha güçlü duruyor. O nedenle haksız rekabet hissi yaratıyor olabilir. Fakat onda daha fazlası da var. Sanırım Barcelona genlerinden geliyor. Daha önce hiçbir kadın futbolcu için kullanılmayan, kullanılsa da inandırıcı olmayan cümle ona gidebilir. Putellas erkeklerle oynayabilecek kalitede...

Bunu cinsiyetçi bir bakışla belirtmiyorum. Erkek futbolundaki seviye, yüzyılın getirdiği imkanlar nedeniyle arşa yükselmiş durumda. Oraya dahil olmak kolay değil. Fakat Putellas, onların arasına girebilecek seviyede gibi duruyor. 

Büyük bir Xavi Hernandez hayranı. Küçüklüğünde onunla fotoğraf çektirmiş. Xavi o fotoğrafı yıllar sonra, "Dünyanın en iyi futbolcusuyla beraberim" notuyla paylaştı. Kesinlikle abartı yok. Bir Barcelonalı kayırması da değil. Fakat Putellas'ı en iyi bir Barcelonalı anlardı zaten.

Fakat zaten tek anlayan onlar değildi. Bunu da son dönemde Putellas'ın kazandığı ödüllerle gördük. Tam da bunun üzerine Kadınlar Avrupa Şampiyonası'nda onun oynayacağı maçları merakla bekledim.

Aslında 2019 Dünya Kupası'nı da izlemiştim kendisini. Fakat o zamanlar çok fazla dikkatimi çekmemişti. O takımın yıldızı yine bir başka Barcelonalı; Jenifer Hermoso'ydu. Hermoso halen çok iyi ama bu yaz sahne tamamen Putellas'a kalacaktı.

Peki ne oldu? Nazar değdi! Turnuvanın başlamasına iki gün kalan Putellas idmanda sakatlandı. Önce turnuva kadrosundan çıkarıldı. Tamam; böyle bahtsızlıkla olabilirdi. Birçok futbolcunun, sporcunun başına geldi bu tip olaylar.

Fakat sonrasında iş giderek derinleşti. Yapılan kontroller sonucu sol diz ön çapraz bağlarının koptuğu açıklandı. Şu anda Putellas'ın bir sezon boyunca futbol oynamayacağı iddia ediliyor. Eğer öyleyse, bir sezon sonra nasıl döneceği de ayrı bir soru işareti olarak kalacak.

Kadın futboluna damga vurabilecek (aslında vurdu ama daha uzun soluklu bir damga), branşın çıtasını yukarıya taşıyabilecek, hepsinden önemlisi izleyenlere keyif verecek bir oyuncu sahnelere ara verecek. Bu yazın en kötü futbol gelişmesi gibi duruyor. 

Umarım, 2023 Dünya Kupası'nda (Avustralya ve Yeni Zelanda) bu yazın ve bu yazının acısını çıkarır. Zira bir kadın futbol maçı, dolayısıyla da Putellas'ı izlemek her zaman nasip olmuyor.

Sahada zaten çok karizmatik duruyordu; sakatlandıktan sonra kafasında şapkası, üzerinde takım arkadaşı Torrecilla'nın forması, elinde koltuk değnekleriyle tribüne gelip takım arkadaşlarını desteklediğinde yine çok karizmatikti.  Geri dönüşün işaretini veren bir mental güç...

Cumartesi, Ekim 16

Bir Haksızlık Öyküsü


Ronald Koeman
hiçbir zaman sevdiğim teknik direktörlerden biri olmadı. Futbolculuk yıllarından kalma hatıralarımızda yer edinen sert suratı ve teknik direktörlük kariyerindeki ters demeçleri ondan soğumama neden olmuştu. Zaten bugüne kadar çalıştığı takımlarda hep arkasında polemikler bıraktı. Özellikle Valencia, Everton ve Southampton dönemlerinde beraber çalıştığı oyuncular, sık sık Koeman hakkında çok olumsuz sözler söylediler. Uzaktan, geçimsiz bir adama benziyor ve ben geçimsiz adamları kolay kolay sevemem.

Bu referanslara sahip Koeman'ın Bayern'den sekiz gol yemiş ve iflas etmiş Barcelona'yı toparlayacağına inancım yoktu. Diğer yandan onun da Euro 2020'ye gidecek Hollanda Milli Takımı'nı bırakıp problemli Barcelona'ya geçmesi doğru hamle olmazdı.

Zamanlama önemlidir. Eğer pandemi olmasaydı ve Euro 2020 ertelenmeseydi Koeman'ın planları başka olabilirdi. Fakat o, bir sene beklemekten vazgeçip, kalıp kalmayacağı belli olmayan mutsuz Messi'nin liderliğindeki takımı çalıştırmaya karar verdi. Başka zaman Barcelona'yı ona vermezlerdi ama Barcelona'da o zaman alınacak gibi değildi.

O günleri yeniden anımsayalım.

8-2'lik Bayern faciası Barcelona'yı saha içinde öz güvensiz bir hale getirmişti. Üstüne Messi'nin durumunun belirsizliği eklenmişti. Pandemi nedeniyle finansal kayıplar vardı ve transfer yapılamıyordu. O yaz sadece 20 yaşındaki Sergino Dest takıma katılabildi. Koeman'ı takımın başına getiren yönetim kurulu da yerini başka bir oluşuma devretmeye hazırlanıyordu.

Böyle bir kaotik atmosferde hangi teknik direktör ne yapabilirdi? Benim umudum yoktu. Koeman ise beklediğimden daha fazlasını yaptı. "Uzun süre toparlanmaz" denilecek takımı toparladı. Bunun için biraz zaman kaybettiğini kabul edebiliriz. Fakat doğru kimyayı, nihayetinde Ocak ayında yakaladı. 2021 ile beraber hem saha içindeki oyunla hem de alınan sonuçlara çıkışa geçen bir Barcelona vardı.

13 Aralık'taki Levante maçıyla başlayan seri önemli. Nisan ayındaki El Clasico'ya kadar 19 lig maçında yenilmedi Barca. Kral Kupası'nı kazandı. Şampiyonlar Ligi'ndeki 4-1'lik PSG yenilgisi ağır yaraydı ama diğer yandan da gerçekçiydi. Barcelona henüz o sınıfın takımı olamazdı. Fakat rövanşta 21 şut çektikleri ve Messi'nin bir kez daha penaltı kaçırdığı maçta oynadıkları oyun gelecek için umut vericiydi.

Griezmann gibi 'fiyasko transfer' olarak gözüken bir oyuncuya bile yer açmayı başarmıştı Koeman. Fransız oyuncu, o Aralık-Mayıs döneminde 10 gol attı, ki herhalde Barcelına dönemindeki en parlak zamanıydı.

Fakat esas olarak genç oyuncular, grubun içine dahil edildi. Pedri (17), Mingueza (22), sakat olsa da Fati (18), Araujo (21), Puig (21)... Bu sezon takımdan ayrılanları dahil etmiyorum bile. Bu gençlik aşısı Lionel Messi'yi de memnun etmiş gözüküyordu. Artık sahada yüzü gülen bir Messi vardı.



Hatta belki de o PSG maçında kaçırdığı penaltı, Messi'ye yeniden rekabetçi bir Barcelona'yı zirveye taşıma hevesi ve sorumluluğu yüklemişti.

O sezon bir şekilde tamamlandı. Real Madrid ve Granada yenilgileri şampiyonluğun vedasıydı. Olabilir. Hedef zaten yeni sezondu. Messi takımda kalmalı, onun için de rekabetçi bir kadro kurulmalıydı. Gerisi gelirdi.

Mart ayında Koeman'i getiren başkan gitti, onu istemeyen başkan geldi. Aynı zamanda Messi'nin istemediği başkan gitti, istediği başkan geldi.

Koeman'in koltuğu o günlerde sallanmaya başlandı zaten. Laporta'nin aklındaki ismin Xavi olduğu söyleniyordu. Fakat bir değişiklik yapmak için uygun zaman değildi. Messi de takımda kalmanın sinyallerini verince Koeman ile devam etmeye karar kılındı. Messi varsa, kimin hoca olduğu pek önemli değildi zaten...

Devamında Laporta seçim döneminde verdiği sözü tutmak için çalışmalara başladı. Messi'yi takımda kalmaya ikna etmek için rekabetçi bir takım kurmaya çalıştı. Kankası Agüero bu projenin parçası olarak geldi.

Fakat beklenmedik.bir şey oldu. Gecen yaz gitmek isteyen ama artık yer değiştirmemeye karar kılan Messi takımdan ayrılmak zorunda kaldı. Ve tüm taşlar yerinden oldu...

Arjantinli yıldızın saha içindeki önemini anlatmaya gerek yoktur herhalde. Büyük ihtimalle Koeman onu her zamanki gibi takımın merkezine koyacaktı. Belirli bölgelerde birer 'tecrübe' ve yanlarında geleceğin Barcelona'sını oluşturacak çocuklar... Bu iş tutardı...

Fakat planlar bir günde çöktü. Koeman, yeni sezona Barcelona tarihinde Messi'si elinden alınan ilk ve tek teknik direktör sıfatıyla girdi.

Üstelik isim ve kariyer olarak ona en yakın gözüken isim olan Agüero da sakatlığı nedeniyle tek bir maça çıkamadı.

Elde U-21 takımından hallice bir kadro ve Pique, Busquets gibi birkaç papaz kaldı.

Barcelona'nın sezona iyi başladığını söylemek mümkün değil. Özellikle Şampiyonlar Ligi maçlarında durum karanlıktı. Fakat gelecek herhangi bir teknik direktörün de bundan fazlasını yapması pek mümkün değildi.

İçi boşalmış bir kadro ile hayata tutunmayan çalışan ve başkanın desteğini hiçbir zaman alamayan bir teknik direktör...

Bu tip hikayelerde tarafım her zaman bellidir. Ne kadar sevmesem de Koeman bu hikayenin haksız yere yanan ismi. Değerlendirme objektif yapılmıyor ve sadece skorlara bakılıyor. İşin onun açısından daha vahim olan kısmı, arkasında tribün ve medya desteği de bulamaması. Özellikle medya ona sırtını çevirdikçe, o daha da sertleşiyor ve haklıyken haksız duruma düşebiliyor. Zaten geçmişte de  bu tip sorunlar yaratmıştı.

Büyük ihtimalle yakın zamanda Barcelona, son yıllardaki kötü yönetimlerinin faturasını bir teknik direktöre daha kesecek. Oysa ne Valverde ne Setien bunları hak etmişti. Büyük ihtimalle  Koeman da  benzer bir sonla karşılaşacak. O da hak etmemiş olacak. Bir enkaz devralmıştı. Enkazı kaldırmak isterken, üstüne bir enkaz daha düştü. Ve sorumluluk onda kaldı.

Biz testi kırılmadan önce tarafımızı seçelim. Şampiyonlar Ligi, böyle bir sezonda Barcelona için ağır gömlek. Ligde ise, en büyük efsanesini kaybetmiş, yeni kurulmuş, yaş ortalaması düşmüş bir kadro sınav veriyor. O kadro yedi maçta sadece bir kez, onda da son şampiyona, yenilen bir takıma 'kötü yolda' demek mümkün mü? Bence değil...

Belki gelecek bir bir teknik direktör durumu toparlayabilir. Olmaz diye bir şey yok. Fakat Koeman için 'Barcelona'yı vasat takıma çevirdi' demek, haksızlıkların en büyüğü olur.

Cuma, Ağustos 6

Ayrılık Zamanı


Lionel Messi, geçen yaz kulübe faks çekip ayrılmak istediğini belirttiğinde Bodrum'daydım. Bir sene sonra yine Bodrum'da olduğum günlerde Messi, bir kez daha dünya futbolunun gündemine oturdu.

Benim bulunduğum yerin konuyla alakası yok ama ister istemez hafıza, mekandan etkilenerek hızlıca tazeleniyor. Geçen sene o olaylar yaşanırken kendi kendime ve yakın çevreme "Hiçbir şey olmaz, yine kalır Barcelona'da" demiştim. 

Bu sefer her şey resmileşmek üzere. Messi, büyük ihtimalle Barcelona'ya veda edecek. Ve durumu değiştirmek adına görünürde somut bir çıkış yolu yok.

Aslında her güzel şeyin sonu olduğu gibi Messi ve Barcelona birlikteliği de bir gün sona erecekti. Geçen sene de olabilirdi, önümüzdeki sene de... Bu seneye denk geldi. Fakat geçen yaz yaşananlar akla, mantığa, hayatın doğal akışına daha uygundu. Oysa Barcelona'nın Messi'nin maaşını ödeyemeyecek duruma gelmesinden dolayı, sadece en büyük yıldızını değil belki de tarihinin en büyük kültür hazinesini elden çıkarması inanılır gibi değil.

Tabi bu süreç bir anda olmadı. Hatta her şey yıllar önceki Neymar transferiyle başladı. PSG'ye Brezilyalı oyuncusunu kaptıran Barcelona, elde ettiği bonservis geliriyle har vurup harman savurdu. Griezmann (bence mantıklı transferdi), Dembele, Coutinho gibi oyunculara paraları saçtılar. Paralar saçıldı ama gelirler beklendiği gibi olmadı. Başarılar gelmedi. Üstüne bir de pandemi patladı. Gelirler iyice düştü. La Liga'nın belirlediği limitler aşılma noktasına geldi. Kulüp Messi'ye para ödeyemeyecek duruma ulaştı.

Aslında Barcelona'daki kötü gidişin faturası bir önceki yönetime kesilmişti. Zaten sorumluluk onlarındı. Maddi sorunların yanı sıra yaşanan bir türü problemin ardından yönetim değişti. Yeni başkan; eski başkan Joan Laporta oldu. Laporta'nın Mart ayındaki kongrede ezici bir oy çoğunluğuyla seçilme nedeni, tamamen Lionel Messi ile olan yakın ilişkileriydi. Burak Elmas'ın Fatih Terim kozu gibi, Laporta'nın da Messi kozu vardı. Messi'ye yakınlığıyla kongre üyelerini ikna edebilirdi. Etti de... Peki birkaç ay önce kulübe faks çekerek ayrılmak isteyen Messi'yi nasıl ikna edecekti?

Laporta, hem kameralar önünde hem de büyük ihtimalle Messi ile görüşmelerinde rekabetçi bir takım kuracağının sözünü verdi. Messi'nin istediği de para puldan ziyade buydu. Hatta teknik direktör Ronald Koeman da bu uğurda çalışmalarına başlamıştı. 2021 başından itibaren Barcelona, çok daha umut verici bir takım haline dönüştü. Başta Pedri olmak üzere genç oyuncular takıma adapte oldu, Griezmann biraz daha rolünü buldu, takım sahada sonuç aldı ve en önemlisi Messi'nin yüzü gülmeye başladı.

Yaz başlayınca Laporta da mesaiye girişti. Agüero, Wijnaldum, Depay gibi transferler Messi'nin özlediği rekabetçi takımın ilk adımlarıydı. Diğer yandan Messi de Copa America kazanınca, üzerinden büyük bir yük kalktı. Kış ve ilkbahar gibi yaz da çok verimli geçiyordu.

Fakat maddi sorunlar aşılamadı. 30 Haziran'dan beri boşta olan Messi'yi kadroya yazdırabilecek bir ekonomik boşluk yaratılamadı. Hatta yeni transferlere bile lisans çıkarılamadı. Barcelona'nın mevcut uyması gereken limitin yüzde 95'lik kısmını kadroda yer alan oyuncuların maaşları oluşturuyor. Yani Messi'yi dahil edebilmek için  kadroyu muhakkak boşaltmak gerekiyor.

Barcelona'nın önünde az da olsa bir süre var. Messi herhangi bir takımla anlaşana kadar Barcelona ihtimali her zaman masanın köşesinde, yer düşmek üzere olsa da, durmaya devam edecek. Hatta İspanya'da bu ihtimale inananların sayısı, yapılan resmi ayrılık açıklamasına rağmen halen çok fazla. İki tarafın da istekli olduğu aşikâr. Fakat matematik izin vermiyor. Boşa alsan dolmuyor, doluya koysan almıyor!

Messi giderse en büyük sıkıntıyı da Griezmann, Dembele, Coutinho üçlüsü çekecek. Sorumsuz göç politikaları nedeniyle mültecileri "İşlerini ellerinden alan yabancılar" olarak gören ve tüm öfkeyi mülteciler üzerine yükleyenler gibi, Barcelona taraftarı da Messi'nin kaybedilmesinin nedenini en çok bu üçlüde arayacak. Hatta Cuma sabahı yapılan idmana gelen Griezmann'a tesis önüne büyük tepki olmuş. Maç günleri stadyumda neler olacak göreceğiz...

Peki Messi nereye gider? Ben son güne kadar Barcelona ihtimalini masada tutuyorum. La Liga'dan başka takım olmaz. Grealish için rekor kıran Manchester City biraz bekleseydi, bir numaralı aday olabilirdi. Fakat o ihtimali kaçırdı. PSG bu tip transferler için her zaman akbaba gibi hazırda bekler ve en büyük aday konumunda. Üstelik PSG bu transfer için boşluk yaratmak zorunda kalırsa kazanan Real Madrid olur. PSG bir ihtimal Messi için Mbappe'ye yol verebilir. Bu noktada Madrid hem bir yıldız kazanır, hem de rakibinin de en büyük efsanesini uğurlamasını izler.

Messi'nin kıta dışında (ABD veya Arjantin) oynaması ise henüz erken ve düşük ihtimal. Barcelona'da kalması bile daha gerçekçi duruyor.

Şu ana kadar yaşanan süreçte en çok üzüldüğüm ise Agüero oldu. Sen kankan Messi ile aynı takımda oynamak için City'den ayrıl, Barcelona'ya gel ama adam başka takıma gitmek zorunda kalsın.

Eğer PSG transferi gerçekleşirse bir de Neymar tarafı var. Barcelona'da ikinci adam olmak yerine PSG'de kral olmaya git, sonra yanına Messi gelsin. Gerçi Neymar ile Messi'nin arası fena değil ve beraber kupa kazanma ihtimalleri de çok yüksek. Yine de ilginç bir hikaye olur.

Bu arada Barcelona'nın 10 numaralı forması da artık emekli olur herhalde...

Cuma, Mart 22

Kalite Farkı


Futbolcuların tüm o GPS’leri vücutlarına taktıklarını görmek beni çok güldürüyor. Çünkü verilere baktıklarında istatistikçiler şöyle diyebilir: "100 pastan 80’i isabetli." 

Gerçekten mi? Peki bu pasların doğru olduğunu nereden biliyorsunuz? O pasları nasıl saydıklarını biliyor musunuz? Onlar için benim gönderdiğim topu arkadaşım kontrol ettiği an, tamam; pas olarak sayıyorlar. GPS için iyi bir pas. Tamam ama bu arkadaşım topu aldığında tepesinde dört rakip oyuncu var. Demek ki bu, aslında kötü bir pas. Doğru pas; markajdan kurtulmuş, diğer tarafta boşta olan başka bir arkadaşımaydı. GPS bunu belirleyemez. Arkadaşını zora sokacak da olsa bir şekilde toptan kurtulmak yetiyorsa, burada istatistiğin bir yararını göremiyorum. Topu kaybetmemem gerekir ama aynı zamanda takım arkadaşımın da topu kaptırmasından sorumluyum. Büyük takımlarla vasat takımlar arasındaki fark, pas bağlantılarının kalitesinde yatar. Sorun şu ki istatistikler asla bu yetinin, bu kalitenin yerine geçemez.

Xavi Hernandez / So Foot (Röportajın tamamı)

Cuma, Şubat 16

Alkış


Hak yemek istemem. Paulinho, Barcelona'ya transfer olduğunda çok sallamıştım. Katalanlar zaten kötü bir sezon geçirmişti. Kadroları umut vermiyordu. O çok güvendikleri La Masia artık yeni bir yıldız üretemiyordu. Sağlam bir yeniliğe ihtiyaçları vardı. Fakat onlar Çin'den Paulinho'yu transfer ettiler.

27 yaşındayken para için İngiltere'den Çin'e giden bir Brezilyalı oyuncudan korkmalısınız. Açıkçası ben bir kulüp yönetseydim kesinlikle bu transferden önce iki kere düşünürdüm. Üstelik Barcelona gibi üst düzey bir kulüpte görev yapsaydım, kesinlikle bu riske girmezdim. Hatta o da şaşırmıştı ve ''Beni neden transfer ettiler anlamadım" minvalinde açıklamalar yapmıştı. Fakat bu sezon Barcelona'nın en dikkat çeken adamlarından bana kalırsa Paulinho'ydu.

Kendisi şu an, Lionel Messi ve Luis Suarez'den sonra takımın en golcü ismi. Üstelik çok fazla süre de alamıyor. İlk 11'deki yerini Aralık ayında yeni yeni garantileyebildi. Orta sahada oynuyor ama iki ceza sahasına da çok sık giriyor. Zaten o sayede bu kadar çok gol attı. Fazla şut çekmese de yüzdesi çok fazla. Emin değilim, istatistiğini bilmiyorum ama çektiği şutların büyük bir kısmı kaleyi tutmuştur. Onun dışında savunma direncini de ayakta tutuyor. Bence hâlâ çok iyi değil. Hatta hiçbir zaman da çok iyi olamayacak, çünkü temel konularda sıkıntıları var. Ama çok çalışıyor, çabalıyor. Böylelerine saygım ve sevgim var. Üstelik yaşlanan ve doğru takviyeleri yapamayan Barcelona orta sahası için iyi bir çözüm oldu. 

Beklenmedik bir transferdi, beklenmedik bir katkı yaptı. Şu an onun hakkında merak ettiğim tek şey var, bu performans ne kadar devam edecek. Brezilyalı oyuncuların Dünya Kupası öncesi böyle çıkışları meşhurdu. Acaba yazdan sonra nasıl dönecek? Belki de dünya şampiyonu madalyası ile döner...

Cuma, Mart 10

Oluverdi



Maç sona erdiğinde şaşkın bir şekilde televizyona bakmaya devam ediyordum. Barcelona'nın tur atlamasına şaşırmazdım. Ama, az önce izlediğim maçın 6-1'e nasıl geldiğini o an çözemiyordum. Ve aradan geçen iki günde de hâlâ çözemiyorum.

İlk maç sona erdiğinde şundan emindim; muazzam bir rövanş izleyecektik. 2010'daki muhteşem Barcelona - Inter maçı gibi bir klasik karşımızda olacaktı. Hatta şundan emindim; 90 dakikayı tek bir yarı sahada izleyecektik. Olurdu veya olmazdı ama son anlara kadar merakla bekleyecektik.

Barcelona'nın tur atlamasına inananların kafasında tek bir senaryo vardı. Maçın 4-0 bitmesi ve uzatmalara gitmesi... Benim senaryom ise daha farklıydı. Barcelona ilk 20 dakikada 2-0'ı yakalar, sonra tempoyu düşürür ve soyunma odasına 2-0 önde girer. Dönüşte yine bir gol daha atar. 3-0'dan sonra Paris SG kalesini abluka altına alır. Ondan sonra 77-81 arası gelen bir Cavani golü maçı bitirir.

Aslında bu senaryo gerçekleşti. İlk 20 dakikada olmasa da devre 2-0 sona erdi. Sonra 3-0 oldu. Cavani'nin golü beklediğimden daha erken geldi. Fakat 87'ye kadar bu senaryo ufak farklar haricinde tutmuş gibiydi.

Fakat son dört dakikada her şey değişti. Neymar değiştirdi. Neymar maç boyunca kötü oynadı ama Barcelona'nın ön sahadaki 7 oyuncusundan hangisi iyi oynadı ki? Bence sadece Rakitic. Ama maç almak için büyük bir topçuya 5 dakika yeter. Bir frikik, bir kritik penaltıda topun başına geçme cesareti ve muhteşem bir orta... Maç kazandırmak için daha ne olsun? Peki Neymar'ın büyük bir yıldız olarak saygı görmesi için daha ne olacak? Bu çocuk; tipi, saçı ve davranışlardan kaybediyor. Ronaldo da aynı sorunlardan dolayı uzun süre saygı görmedi. Ama en azından yannda Sir vardı ve bu sayede kendisini de geliştirdi. Neymar, Barcelona'ya geldiğinden beri elit bir teknik adamla çalışmadı. Fakat onu sevmeyenler; açıklamalarını saha dışından yapmaya devam ediyor. Olabilir; ama saha içinde hakkını vermek gerekir.

Luis Enrique sezon sonunda gider mi emin değilim. Bu geri dönüşten sonra onun kalması için büyük bir baskı başladı. Ama bence o büyük geri dönüşe rağmen, Barcelona çok da iyi oynamadı. Televizyon önündeki şaşkınlığım tam olarak bundandı. Ne doğru düzgün bir hücum organizasyonu vardı, ne topu düzgün bir şekilde gezdirebildiler. Uzun zamandır, öndeki üçlüyü geniş alanda oynatarak, geçişlerle gol bulmaya çalışmışlardı. 1.5 sene sonra belki de ilk defa yeniden eskisi gibi, dar alanda topa sahip olarak gol aramaya çalıştılar. Bizim aşina olduğumuz Barcelona ezberini uzun süredir yanıstmıyorlardı. Çarşamba akşamı gördük ki, onlar da o ezberlerini unutmuşlar. Luis Enrique'ye yazılırdı bu. Ama maç 6-1 bitti. O zaman yazılmaz. 

Peki nasıl 6-1 bitti? Çünkü karşılarında yok hükmündeki bir Paris SG vardı. Sıfırdan biraz fazla belki. Ama bu seviye için çok yetersiz. Böyle bir maça hiç hazırlanmamışlar gibi. Sanki, ben 11 kişi topun arkasına geçersem; 90 dakika boyunca 4 gol yemem demişlerdi. Ama savunma da o kadar kolay bir iş değil. Bir anda yapamazsınız. Ve en önemlisi mental olarak güçlü ve takım disiplinine sahip olmalısınız. Bu eksikler de kesinlikle Emery'e yazılacak.

Bu maça dair bir iki cümlenin blogda olması lazımdı. Ama tarihin en iyi geri dönüşlerinden biri mi? Bence bir tık altı. Çünkü ne olursa olsun, hakem maçın önüne geçti. Daha temiz bir maç olsa daha şık olurdu. Fakat bu da Paris SG'nin bahanesi olamaz. Kendilerine verilmeyen penaltı, en kritik hataydı. Ama 'o penaltıyı verse maç orada bitecekti' söylemi yersiz. Çünkü ortada Paris SG gol attıktan sonra oynanan bir yarım saat ve yenilen üç gol var. Demek ki 80 dakikalık bir sürede de aynı sıkıntılar yaşanabilirdi. Barcelona'ya verilen ikinci penaltı, Suarez'in Liverpool günlerinden, hatta Hollanda'dan beri klasikleşmiş ayıbı. Bu arada herkesin atladığı, henüz 5. dakikada gücü ve fiziğiyle oynayan Matuidi'nin ağır bir sarı kartla cezalandırılması oldu. PSG'nin maç boyunca yumuşak kalmasının önemli sebeplerindendir. 

Yenilgileri hakemlere bağlamak, bu oyunun en gereksiz bahanesi. Hakemler maçta etkili olabilir. Ama 100 yıldır bu oyun oynanıyor ve bu gerçekle yaşanıyor. Bunlar oluyor, olmaya devam edecek. Hakemin maçın önüne geçtiği bir gerçek, maçın kalitesini bir tık düşürmüş olduğunu da kabul etmek gerekir ama bu izlediğimiz 90 dakikayı yok saymayı gerektirmez. Bu düşünceyi savunmanın futbolla hemen ilişkisini kesmesi gerekir, çünkü bu oyunda aradığı şeyi hiç bir zaman bulamayacak. Veya video hakem sayesinde bulduğu şey de bu oyunun kendisi olmayacak. Saha içinde olanların, yıllardır futbol sahasında ter dökenlerin ve oyunun gerçek sahiplerinin bu konuda daha makul olduklarını düşünüyorum. En azından top oynadıkları ülkelerin, toplumların onlar üzerinde yarattığı baskılar ölçüsünde...

Her şeye rağmen, unutulmayacak bir maç oldu. Bundan 20 sene sonra bile Barcelona, geride olduğu bir maça çıktığında rakibinden daha özgüvenli olacak. Kuşakları, nesilleri etkileyecek bir karşılaşma oynandı. Barcelona'nın kazanma kültürüne büyük bir katkısı oldu. Fakat bu sene için değil! Barcelona, Paris SG'i 6-5 ile geçti ama ilk maçı 4-0 kazanan PSG, ikinci maçı 6-1 kazanan Barcelona'dan çok daha sağlam ve organizeydi. O PSG finale kadar gidebilirdi ama bu Barcelona'nın çeyrek finali bile geçebileceği muamma... 

Cumartesi, Ocak 23

Habersiz Dünya



"Messi ilk oynamaya başladığında da dünyanın en iyisiydi ama dünyanın henüz bundan haberi yoktu. Patrick Vieria ile yaptığım bir telefon görüşmesini hatırlıyorum. Barcelona ile Juventus karşılaşacaktı. Ona, 'Bizim takımda bir futbolcu var, önümüzdeki 25 yıl boyunca dünyanın en iyi gollerini atacak'' dedim.  Dünyanın en iyi futbolcularından biri olacağını da söylemiştim. Bana 'Kim' diye sordu, 'Messi' dedim. 'Ona öyle bir tekme atacağım ki bir daha kendine gelemeyecek' dedi. Öyle bir şey yapmadı. Messi maçta karşılaştıkları ilk pozisyonda ona bacak arası attı. Vieria ile göz göze geldik ve güldüm."


Samuel Eto'o /Four Four Two

Cumartesi, Mart 16

En Kötüsü Oldu




Herkesin çeyrek finalde görmek istediği bir takım vardı. Kimi Malaga dedi, kimi Juventus. Bayern'e bile sempatiyle bakan vardı ama Real ile Barcelona kimsenin istediği takımlar değildi.

Son yıllardaki futbol devrimi Barcelona'yı dünyanın en iyi, en kusursuz işleyen takımı haline getirdi. Doğrudur, olabilir. Sırf bu yüzden Barcelona, rakiplerinin gözünde en çok korkulan takım haline getirmiş olabilir. Tabi bu korkuya katkı yapan bir Messi gerçeği var. Yine de takımın her dişlisinin takır takır işlemesi, rakip olma ihtimalinde bile insanı çekincelere sevk ediyor. Son turda, Milan karşısında 2-0'ın rövanşını 4-0 ile almak önemli bir iş ama onlar bunu oldukça kolay hale getiriyorlar.

Aslında Barcelona ile Real Madrid arasında çok büyük fark yok. İkisi de muhteşem futbolculardan kurulu muhteşem ekipler. Bu turnuvanın favorisi olan, hatta UEFA'nın da finalde görmek istediği iki takım. Sonuç olarak; şu gelseydi daha iyiydi demek biraz saçma oluyor. Ama aklımızdan geçeni yazalım, hem de kendi çapımızda bir kura analizi olsun. Neden Real Madrid, 7 takım arasında en istemediğim takımdı?

Birincisi; çalkantılı bir sezon geçiren Real Madrid için bu sezonu kurtarmak için tek bir hedef var, Şampiyonlar Ligi'ni kazanmak. Barcelona ise öyle değil. Lige, ne kadar kolaylamış olsa da, devam ediyor. Artı olarak Barcelona'nın CL'de herhangi bir açlığı yok. Real Madrid 2002'den beri bu kupayı kazanamadığı gibi, bu dönemde ezeli rakibinin 3 kez kupayı kazandığını gördü. Mourinho, büyük ihtimalle sezon sonunda takımda olmayacak ve Porto'da, Inter'de yaptığı gibi, kupayı kazanıp takımdan ayrılmak istemesi daha mantıklı. Sonuç olarak Real bu kupayı Barcelona'dan daha çok istiyor.

İkinci neden olarak saha içine dönelim. Real ve Barcelona'nın futbol özelliklerini düşünelim. Real hızlı futbolu benimseyen ve sahaya fiziğini, gücünü koyan bir takım. Kontra atak takımı demek haksızlık olur ama defansı sağlam tutup, 2-3 pasla kısa sürede golü atmak isteyen bir takım. Barcelona ise artık ezberlediğiniz gibi. İnanılmaz paslaşmalar, top kaybı yaşadığı zaman inanılmaz bir pres ama zayıf karnı olarak gösterilebilecek  bir savunma hattı.

İki takımı da yenmek çok zor. Ama Barcelona'yı durdurmak (Messi'yi bir kenara koyarasak) daha kolay. Galatasaray gibi iyi oyunculardan kurulu ama oturmuş bir sistemi olmayan; potansiyeli olsa da bunun en uç noktasını belli edemeyen bir takımsanız; yani sürpriz yapmak için birden çok etkenin bir araya gelmesi gerekiyorsa, size en uygun rakip Barcelona'dır.

2 hafta 3 hafta çok iyi çalışıp, çok fazla çalışıp, gece gündüz çalışıp, Barcelona'yı yenebilme ihtimalinizi yüzde 3-5 oranda arttırabilirsiniz.Ortaya biraz yürek katarak, pas kanallarını kapatıp, iyi bir savunma yapıp, ve kontralara çıkıp gol atmayı denemek mümkün. Böyle yazınca kolay geliyor tabi ama o kadar kolay olmadığını bildiğimizi yine söyleyelim.

 Ama Real Madrid'i yenmek için aslında sezon başından beri çalışmanız lazım. Şöyle diyelim; topla oynayan takımı durdurmak için birçok plan ve strateji geliştirebilirsiniz. Topa sahip olarak, topu onlara vererek ama kale önünde açık vermeyerek, hızlı çıkarak vs...

Ama güçlü ve hızlı takımı durdurmak için onlarla aşık atabilecek oyunculara sahip olmanız lazım. Drogba ve Sneijder transferleri bu anlamda önem kazanacak. Belki Burak da, Melo da eşleşmede denge sağlamaya çaışacak isimler olacak ama takımın gerisini  bu özelliklerle tanımlandıramıyoruz. Japon Uchida karşısında bile dağılan, standart Alman takımının karşısında 50. dakikadan sonlar ipleri veren bir takımın Real karşısında tutunması oldukça zor olacak. Barcelona daha keyifli bir eşleşme olabilirdi sanki.

Real Madrid'in fiziğine ve  kuvvetine bu kadar vurgu yaptıktan sonra aslında en çekindiğim adamın takımın orataya en az fizik güç koyan  ama tertemiz bir yetenek ve zekaya sahip olan Mesut olduğunu eklemem lazım. Ronaldo'dan daha çok fark yaratacaktır. Özelliği hız olan bir takımın, hızlı düşünen ve topu hızlandıran elemanı Mesut... Gerçi yine saçmalamaya başladık, Real'i analiz ediyoruz. İniltere Ligi'nde fark yaratan Xabi Alonso'nun bile nispeten geri planda kaldığı bir takımdan..

Saha içi analizini, çok şık şekilde yapacak arkadaşlara bırakalım. Real ve Barcelona'yı istememe nedenlerimden birine daha gelelim. Galatasaray uzun bir aradan sonra döndüğü Şampiyonlar Ligi'ne tutuk başlasa da devamında başarılı sonuçlar aldı ve ihtiyacı olan özgüveni beklenenden daha kolay kazandı. Tarihin en iyi kadrosu bile bu özgüveni 3.senesinde, hatta 93'ten başlarsak 6-7 sene içince kazanabilmişti. 

Bunda Terim'in payı çok büyük. Güzel bir histi. Bu kura çekiminden önce de aynı duygu vardı. Uzun bir ara yaşamış, duraklama ve hatta gerileme yaşamış bir camia, Şampiyonlar Ligi çeyrek finali için çekilen kura öncesi; İtalya Ligi lideri, Almanya Ligi lideri ve Fransa Ligi liderinden korkmuyordu. Muhakkak zor olduğunu biliyor ama elemenin ihtimaller dahilinde olduğunu yüksek sesle söyleyebiliyordu. Önümüzdeki senelerde burada olmaya devam etmek isteyen bir kitle için önemli bir artıydı. Fakat Real ve Barcelona, ve o takımlardan alınabilecek olası farklı yenilgiler bu havayı biraz sarsabilir. Bu açıdan  da hoş bir eşleşme değil. Çeyrek finalde devlere meydan okuma hakkı şimdilik rafa kalktı. Biraz daha lafımızı bilerek konuşmak zorunda kalıyoruz.

Bu maç belki de bu kadronun 93'teki United maçı olacak. Çok büyük beklentiler olmayacak ama kafa tutma ve meydan okuma kısmı belki de maç içinde, hatta skorda farklı yenikken bile ortaya çıkabilir. Zaten Galatasaraylı'nın veya benim bu turdan isteğim rakip kim olursa olsun kazanmaktan öte, buralara" geliyoruz" mesajını verebilmekti.

Ama yine de bir futbolsever olararak bakarsak güzel oldu. Şu dakikadan sonra zaten takım seçecek durumda değiliz. Güzel oldu, çeyrek final oldu. İki maç daha oynarız. Belki bu sefer Seyrantepe'nin çimleri bizim işmize yarar, her şey değişir belki...



Pazar, Şubat 24

Dünya Turunda El Clasico




Gürkan Genç bisikletle dünyayı gezen bir ağabeyimiz. Yakından takip ediyoruz. Ortaokul öğrencileri de onu yakından takip ediyormuş. Çocuklara, "Dünya turuna çıksanız nereye giderdiniz" diye sormuşlar. Bir sürü cevap var. Aralarnda Amerika, Almanya, Fransa ve bir çok ülke var. Bizim ilgimizi çeken ve bu bloga dahil olmaya hak kazanan cevap yukarıda.