almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Haziran 7

Derin



1993-94 sezonu...

İspanya La Liga'da Barcelona ve Deportivo la Coruna şampiyonluğa çekişiyor. Sezonun son haftasına lider giren Depor, Valencia'yı yenerse şampiyon olacak. Barcelona ise kazanması halinde rakibinin puan kaybını bekleyecek.

Maçlar aynı saatte başladı. Barcelona iki kere yenik duruma düşmesine ve ilk yarıyı geride kapamasına rağmen son 20 dakikadaki üç golüyle maçı kazanmasını bildi. Deportivo için ise işler iyi gitmiyordu. Valencia kilidini bir türlü açamadılar. Karşılaşma 0-0'a kilitlendi. Buna rağmen son dakikada bir penaltı kazandılar. Fakat penaltıyı kullanan Miroslav Djukic, topu filelere gönderemedi. İspanya futbol tarihinin en büyük trajedilerinden biri o gün gerçekleşti. Günlerden 14 Mayıs'tı.

Bir gün sonra Bursaspor'u 2-0 yenen Galatasaray, Süper Lig şampiyonu oldu.

2001-02 sezonu...

Bundesliga'da Borussia Dortmund, Bayer Leverkusen ve Bayern Münih şampiyonluğa çekişiyor. 

Sezonun muhteşem takımı Bayer Leverkusen üç kulvarda yoluna devam ediyordu. Almanya Kupası ve Şampiyonlar Ligi'nde finale çıkmıştı. Ligde de sondan bir önceki haftaya lider girmişti. Önündeki Nürnberg (küme düşme hattındaydı) ve Hertha Berlin maçlarını kazanması ona yeterdi.

Fakat planlar tutmadı. Nürnberg'e 1-0 yenilip liderliği kaptırdılar. Ertesi hafta da herkes kazandı, yani Leverkusen kaybetti. Bir daha da şampiyonluğa hiç o kadar yaklaşamadılar. Hatta o maçın ardından Şampiyonlar Ligi finalini ve Almanya Kupası'nı da kaybettiler. Her şeyin başladığı gün o gündü. Günlerden 27 Nisan'dı.

Bir gün sonra Kocaelispor'u 2-0 yenen Galatasaray, Süper Lig şampiyonu oldu.

2011-12 sezonu...

Diğer hikayelerden biraz daha farklı ama kalbi zayıf olanların zorlandığı bir gün.

Manchester City, 44 senedir hasret kaldığı şampiyonluğa 90 dakika uzaklıkta. Kazanmak için sahaya çıkıyor. Premier Lig'de sezonun son haftası, rakip vasat QPR. Puan durumunda City ve Manchester United aynı puanda ama averaj City'den yana. QPR karşısında kayıp yaşamazsa şampiyon City, tökezlemesi durumunda United kazanacak kupayı.

İşler iyi de başlıyor. City öne geçiyor. Fakat ikinci yarının başınca QPR beraberliği yakalıyor, ardından da öne geçiyor. Üstelik United da 1-0 önde Sunderland deplasmanında. Etihad'da 90 dakika halen 2-1 devam ediyor. Uzatma tabelası 5 dakikayı gösteriyor. City'nin talihi de bundan sonra dönüyor. Beraberliğin bile yetmeyeceği maçta beş dakikaya iki gol sığdırıyor ve şampiyon oluyor. Manchester City için tarihi bir gündü ama aynı zamanda Premier Lig'de unutulmaz bir 90 dakikaydı. Günlerden 13 Mayıs'tı...

Bir gün önce Fenerbahçe ile 0-0 berabere kalan Galatasaray, Süper Lig şampiyonu olmuştu.


2022-23...

Yine Almanya'dayız. 21 sene önce şampiyonluğu son anda kazanan Borussia Dortmund bu sefer senaryoyu tersten yaşıyor. 33. haftada Bayern'in puan kaybıyla liderliği eline geçiriyor. Son hafta maçını kazansa şampiyon olacak. Fakat olmuyor. Bayern de son dakikada kazanıyor. Ligin düğümü bir 27 Mayıs günü çözülüyor. Borussia Dortmund son hafta şampiyonluğu veriyor.

Üç gün sonra (seçim olmasa bir gün sonraydı) Ankaragücü'nü 4-1 yenen Galatasaray Süper Lig şampiyonu oldu.

Salı, Mart 21

Son Sekiz

Şampiyonlar Ligi kuralarına bir bakalım.

Bir taraf alev alev yanıyor, diğer taraf bir başka...

Manchester City, Real Madrid, Chelsea ve Bayern Münih'ten üçü finali göremeyecek. Açıkçası artık finalde bir Real Madrid görmekten sıkıldım. Bu sezonun Bayern Münih'i de çok verimli değildi. Gerçi Bayern'e böyle derken, Chelsea'den olumlu bahsetmek adaletsiz olur. Fakat adamların finale çıktıkları her sezonda hoca değiştirdiklerini düşününce (2012 Boas - Di Matteo / 2021 Lampard - Tuchel) ve ligde beraber gittiklerini düşününce insan ister istemez bir "acaba" diyor...

Bu sezon Pep Guardiola kupayı kazanırsa hepimiz rahatlayacağız. Yani hayranı değilim, sıkı takipçisi değilim ama onun gibi bir hocanın Şampiyonlar Ligi şampiyonluğundan bu kadar yıldır uzak kalması da futbolun bir ayıbı gibi. Bence City ile bir kupa hak ediyor. Yine de ilk tercihim olmaz. Fakat bu dörtlüden ilk sıraya onları yazarım.

Diğer dörtlü, biraz düşük seviye kalıyor. Yine de bizim gönlümüz burada yatıyor. Benfica, Napoli, Inter ve Milan dörtlüsünden birinin final görmesi değişik olacak.

Benfica 1990'dan beri final göremedi. 1990'da Milan'a yenilmişlerdi. Bir kez daha yolları kesişebilir. Milan ise 2007'den beri burada yok. 2007'de tarihin en çok final oynayan ikinci takımıydı. Gerçi halen öyleler ama 2007'de Real ile aralarındaki fark sadece bir finaldi. Kapanabilir gibi duruyordu. Şimdi ise fark altıya çıktı.

Napoli'nin zaten daha önceden hiç finali yok. Finali en taze gören takım Inter bile 2010'da çıktı buraya. Eğer Inter, Benfica'yı yenerse bir İtalyan'ın İstanbul'a geleceği kesinleşecek. Diğer tarafta da iki İngiliz olduğuna göre; 2005'te olduğu gibi bir kez daha bir İngiliz-İtalyan finaline ev sahipliği yapmamız en yüksek ihtimal...

Benim bu dörtlüden tercihim İtalyanlardan ziyade Benfica. Napoli zaten yıllar sonra ligi kazanacak. Onlara o coşku yeter. O coşkunun devamında da buralar da oynamayı bir alışkanlık haline getirebilir. Inter'e karşı ekstra bir samimiyetim yok. Milan'ı severim. Final dünyanın başka yerinde olsaydı onları isteyebilirdim ama İstanbul'da bir final daha izleme imkanım olursa, bir kez daha Milan'ı görmeyi tercih etmem. Değişik bir takıma denk gelelim. Benfica da zaten çok iyi bir baş altı ekip. Buralara üç büyük lig ve Bayern ile PSG dışından biri gelirse çok şaşırıyor ve seviniyoruz. Üstelik Benfica buraya kadar da şansa gelmedi. Çok iyi oynayan bir ekip. Hak ediyorlar yani finali...

Bu sekizli; aynı zamanda çok fazla hikaye potansiyeli de barındırıyor. Mesela bir Real-Milan eşleşmesi Carlo Ancelotti açısından ilginç olur. Veya yarı finalde Milano derbisi. Ya da yarıda geçen seneden ve son 15 seneden kalan bir Real - Guardiola... Onlara da zamanla bakarız.

Şu an elimizde Bavyera'ya dönecek bir Pep Guardiola ve geçen seneki geri dönüşün devamı olan bir Real - Chelsea var.... O hafta gelince belki eşleşmeler özelinde daha yakından irdeleriz.

Ama şimdilik temennim belli.  Umarım TV 8.5, Milan - Napoli maçlarını verir...

Cumartesi, Aralık 3

Rekor Fırsatını Heba Eden Adam

Miroslav Klose'nin Ronaldo'nun rekorunu kırıp kıramayacağının konuşulduğu günlerdi...

2010 Dünya Kupası'ydı... Maçlarla beraber en çok tartışılan konu, tüm zamanların en golcüsünün kim olacağı veya kimin olması gerektiğiydi.

Almanya, 2006'daki parlak jenerasyonuyla 2010'da da iyi işler çıkarmıştı. Yarı final oynamışlardı ve herkese "Bu takım kesin bir turnuva kazanır" hissini vermişti.

Thomas Müller de takımın dikkat çeken isimlerindendi. Turnuvayı beş golle tamamlamıştı. Henüz 21 yaşındaydı. Önünde en azından üç Dünya Kupası daha vardı. Daha da tecrübelenecek, daha da bitirici olacaktı. Yani benim tahminim öyleydi.

İşte o günlerde, futbol bilgisine güvendiğim bir büyüğüme şöyle demiştim: "Abi bu Thomas Müller, 2022'de tüm zamanların en golcü oyuncusu olur. Almanya zaten böyle giderse her turnuvada en azından yarı final yapar. Bu da hepsinde 6-7 maç oynaması anlamına gelir.  Müller de bu maçlarda 10 tane gol atsa Ronaldo'yu yakalar" demiştim.

Karşımdakinin cevabı daha ilginçti ve haklıydı. "Emin değilim. Müller öyle bir adam ki, 2014'te sağ bek olursa şaşırmam."

Tamam sağ bek olmadı, hatta rakip kaleye yakın durmaya devam etti. Fakat işler benim düşündüğüm gibi de gitmedi.

Oysa tam da düşündüğüm gibi başlamıştı. 2014'te final oynadılar. Müller 7 maça çıktı ve 5 gol attı. Toplam gol sayısı10 olmuştu bile. Yaşı da 25'ti...

İki turnuvada yedi gol daha atması gerekiyordu. Cidden zor bir iş değildi onun için. Fakat 7-1'lik Brezilya maçında attığı gol, onun Dünya Kupası'ndaki son sayısı olmuş da bizim haberimiz yokmuş.

2018'den sonra bu sene de gruptan çıkamadılar. 13 maçta 10 gol atan adam, sonraki altı maçta tek bir gol atamadı.

Ve milli takımı bıraktı.... Değil Ronaldo'yu Klose'yi, Gerd Müller'i bile geçemeden. Üstüne bir de, gol ortalaması da düştü. Dünya Kupası'nda en çok gol atan 23 futbolcunun arasında ama ortalaması en düşük olan üç oyuncudan biri...

Tahminim tutmadığı için üzülmüyorum, zira o gün konuştuğum abim beni ikna etmişi. Beklentim yoktu. Fakat kaleye bu kadar yakın oynamaya devam ettiği bir kariyerde rekoru kıramaması yine de çok ilginç geliyor bana. 

O halde yeni bir aday bulmamız lazım. Ve gözümüzü Kylian Mbabbe'ye dikiyoruz... Sekiz sene sonra görüşürüz...

Cumartesi, Ekim 8

Çalışkan Öğrenci

 


Sorumluluk sahibi ve çalışkan bir isim olacağı, öğrencilik yıllarından belliymiş...

Cumartesi, Nisan 23

Bahar Gelmiş Tribünlere


Geçen haftadan bir tribün performansı...

Eskiden; yıllar evvel bunları çok paylaşırdık, son dönemde ilgimiz azaldı. Sebebi Türkiye'de tribünlerden kopmamız ve Türkiye'deki tribünlerin coşkusunu kaybetmesi.

Almanya, konu tribün olduğunda adı sıkça anılan bir ülke olmasa da aslında kıtanın en iyilerinden. Bu  video da geçen hafta oynanan Kaiserslautern - Saarbrücken maçından. Bir 3.Lig karşılaşması. Aynı zamanda iki komşu şehir arasındaki bir mücadele...

Çok üst düzey bir koreografi veya görsellik yok belki. Fakat bir 3.Lig maçındaki tribünlerin bu kadar dolu, coşkulu ve organize olması kıskandırdı.

Pandemi nedeniyle Alman tribünleri de diğer her yerde olduğu gibi büyük bir yara almıştı. Ya da biz yara aldığını düşündük. Oysa belki de sadece ara vermiş olabilirler. Bu sene yavaş yavaş geri dönüyorlar meydanlara...

10 gün önce E.Frankfurt tribününün Barcelona'ya yaptığı çıkartma yıllar geçse de unutulmayacak. Hatta belki de başkan Laporta'nın başını bile yiyecek.

Diğer yandan ülke içindeki deplasman organizasyonları da hızını artırdı. Ayrıca aylarca yanmayan meşaleler, atılmayan konfetiler sandıklardan çıktı. Kaiserslautern maçında görüyoruz atkıları, balonları ve daha fazlasını... Darısı buralara...

Maça gelirsek; tribün desteğiyle kazanan ev sahibi.. 3-1 sona erdi maç. Kaiserslautern ligde ikinci sırada. Böyle devam ederlerse onları seneye Bundesliga 2'de görebiliriz. Bu camianın 1990'larda 2 kere Bundesliga şampiyonu olduğunu da unutmayalım.

Çarşamba, Şubat 16

Yolun Devamı İstanbul Olur Mu?

Avrupa Ligi'nin son 16 turundaki eşleşmelerden biri Borussia Dortmund - Rangers...

Kağıt üzerinde sıradan bir eşleşme gibi duruyor. Mesela Barcelona - Napoli gibi ışıltılı değil. Lazio -Porto gibi dengeli de durmuyor. B.Dortmund biraz daha ağır basıyor. Yine de belli olmaz tabi. Fakat  bültende, izlenecek daha iyi eşleşmeler olabilir. 

Fakat nostalji bakımından zengin bir eşleşme. Hatta belki de diğer eşleşmelerin yanında en 'tarihi' eşleşme olabilir. Bir arka planı var. Bu iki takım Avrupa kupalarında sık sık eşleştiler. Daha önce üç farklı turnuvada dört kere rakip oldular, sekiz kez maç yaptılar.  İlk iki eşleşmede Rangers turladı, üçüncüsü 1995 Şampiyonlar Ligi gruplarına denk geldi. İki maç berabere bitti, Rangers elendi, Borussia Dortmund tur atladı.

Sonuncusu ise 1999'da...Bizim için önemli olan kısmı da burası.

Kasım ayında oynanan ilk maçı Rangers kendi sahasında 2-0 kazanıyor. İki takımda da tanıdık isimler var. Rangers'ta; daha sonra Beşiktaş'a gelecek Norveçli kaleci Thomas Myhre, Borussia'da ise daha sonra Fenerbahçe'ye gelecek Miroslav Stevic oynuyor. Ayrıca iki takımın teknik direktörleri de Dick Advocaat ve Michael Skibbe...

Şu an Rangers'ın başında olan Gio van Bronckhorst, o gün takımın sol beki. Bugün Dortmund'da parlayan Reyna'nın babası Claudio; bu sefer Rangers'ta...

Dortmund Aralık ayına sarkan rövanşta, Victor Ikpeba ve son dakikada Fredi Bobic'in golleriyle aynı sonucu, 2-0'ı yakalıyor. Haliyle önce uzatmalar, arından penaltılar geliyor. Ev sahibi avantajı böyle seri penaltı anlarında çok işe yarıyor. Son dakika golünde kalesinden çıkıp golde katkısı olan Lehmann, bu sefer üç penaltı birden kurtarıyor ve Dortmund, Westfallen'da turluyor...

İşte bizim için dikkat çekisi kısım burası. O akşam çıkan sonuç sayesinde, B.Dortmund Galatasaray'ın rakibi oluyor. Bahsettiğimiz organizasyon 1999-2000 sezonu UEFA Kupası. Bugünlerde Galatasaray için hayaller kurmak pek mümkün değil. Yani bu yolun sonu kupa finaline gitmez. Fakat ilginç bir tesadüfün ortasında da olabiliriz.

Galatasaray bu turda yok. Bir sonraki turda rakibini çekecek. Yine bir Dortmund - Rangers mücadelesinden sağ çıkan takım Galatasaray ile eşleşirse hoş bir durum oluşur. En azından bu yazı biraz daha değerlenir. Aksi halde pek bir önemi de kalmaz.


Salı, Aralık 14

Doğu Avrupa'da Yolculuk

 


"Bir gezi kitabı nasıl yazılır" sorusuna verilebilecek en güzel cevaplardan. Üstelik bu işi başaran kişi, gezi yazılarıyla tanınan bir yazar değil. Tabi ki Gabriel Garcia Marquez'den vasat bir iş çıkacağını beklemiyorduk ama bu kadar ustaca bir dokunuş da keyiflendirdi. Sebebi belli; kendisi bir gazeteci. O gözün varlığı, bu tip şeyler için en değerli hazinedir...

Henüz 30'larına gelmemiş genç Marquez, 1950'lerde Berlin'de takılır ve SSCB'de bir konferansa gidecektir. Biraz vakti olunca, arkadaşlarıyla beraber (Hindiçin kökenli Fransız Jacquelin ve İtalyan Franco) Doğu Berlin'e geçmeyi ve oradan arabayla seyahat ederk konferansa ulaşmayı planlar. 'Yolda' gibi ama daha az aksiyonlu ve direkt hedefe doğru...

Şu an birçok dergi ve gazetede gördüğümüz seyahat yazılarından ve hatta içeriği boşaltılmış fast-food gezi programlarından sonra, bu kitap ilaç gibi geldi. Marquez, mekanları, tarihi yerleri, lokantaları gezmiyor. Tabi ki oralara da giriyor, oraları da anlatıyor. Fakat merakını celbeden noktalar oralar değil. Hatta listenin son sırası buralar. Onun merakı insanlar, sokaklar, yaşam ve kültür... Zaten o yüzden mesela Macaristan'da yoğun önlemler altında olmasına rağmen, tercümanını (devlet görevlisi) ekerek şehrin sokaklarında gezmeye çalışıyor. Kitabın ve gezinin son kısımlarına denk gelse de, aslında Marquez'in çabasını ve merakını anlamamıza yarayan önemli bir anekdot burası. Bu açıdan bakınca, satır aralarında geçen "Tıpkı kadınları olduğu gibi, ülkeleri de yataktan kalktıkları halleriyle görmek gerekir" cümlesi de Marquez'in bakışını anlamamıza yardım ediyor.

Şüphesiz ki savaş sonrası Avrupa zaten merak edilen bir coğrafyaydı. Buna bir de sosyalizm deneyimini ekleyen Doğu kısımını da ekleyince, Marquez'in çok şaşırtıcı bir tercih yaptığını söyleyemeyiz. Herkesin merak ettiği kapıdan içeri girmiş ve bize 70 yıl sonra bile okunacak bir metin bırakmış. 

Esasında sosyalist ülkelere giden Latin Amerikalı sosyalist bir yazarın, duygularını katacağını düşünüyorduk. Daha doğrusu ideolojisine esir olabilme ihtimali mevcuttu. Bir röportajında "Dünyanın sosyalist olmasını istiyorum" diyen Marquez, ideolojik esarete hiç olasılık bırakmamış. Gazeteci kimliğine yakışır bir şekilde, objektif bir bakış açısıyla tüm gözlemlerini kağıda aktarmış. Hatta belki de negatif tarafta daha çok durduğunu söyleyebiliriz. Birçok ülkede (hatta hepsinde; kiminde az kiminde çok) eleştirilerini sıralamış. En çok da Polonya'yı kılıçtan geçirmiş gibi geldi bana. Hatta birçok sosyalist, kitabı okuduktan sonra Marquez'i CIA ajanı ve 'emperyalizm uşağı' olmakla suçlamış. 

Oysa Marquez yaşanan sıkıntıları anlamış ve onu da Alman Marksist öğrenciler üzerinden anlatmıştı. Öğrenciler ona, "Devrim Almanya'da yapılmadı. Onu bir sandığın içinde SSCB'den getirdiler" diyordu.

Aslında Türkiye ile benzerlikleri olan bir problem...

Bu arada benim için en merak edilesi nokta da Marquez ile konuşan insanlar oldu. Öğrenciler, garsonlar, gece kulüplerindeki kadınlar, yaşlılar, gençler... Kitapta birçok 'isimsiz' vatandaş var. Karşılarında ise genç bir Latin. Konuşuyorlar, gülüyorlar, tartışıyorlar. Aradan seneler geçiyor ve o yazar çok ünlü oluyor. O gün konuştuklarını da bir kitaba aktarıyor. Sonra Nobel de kazanıyor. Ne anı ama...

Her neyse efendim, daha fazlası kitapta. Merak eden alır okur. Zaten 1950'lerde yazılmasına rağmen Türkçe'ye çevrilmesi ve basılması Marquez'in ölümünden sonra olmuş.

Bu arada kitabının adında geçen tamlamanın Doğu Avrupa'ya değil de Doğu Avrupa'da olmasını çok önemli buluyorum. Oryantalizme benzer bir bakış açısıyla kolların sıvanmadığını, sadece bu açıdan bakarak bile düşünebiliriz.

Neyse; son söz olarak, cevabını bildiğim bir soru bu kitap sayesinde bir kez daha güçleniyor: Çok gezen!


Çarşamba, Kasım 10

Kamp mı Futsal mı?

 


"Doksanların ortasındaki ve sonunda Borussia Dortmund'da teknik direktörlük yapmak zor bir görevdi. Bir grup çılgın ve tamamen farklı insandan oluşuyorduk. Her zaman alev alev yanan Matthias Sammer gibi adamlar vardı mesela. Ya da daha önceki yıllarda Serie A'da forma giymiş Andreas Möller ve Stefan Reuter gibi oyuncular... Ve tabi tatillerden düzenli olarak geç dönen, oldukça dik başlı bir Brezilyalı Julio Cesar... Ottmar Hitzfeld, bir yaz sezon başı kampını Brezilya'da düzenledi. Ve tahmin edin kim gelmedi? Julio! Onu, akşam televizyonda bir futsal turnuvası oynarken gördük."

Knut Reinhardt / Borussia Dortmundlu eski futbolcu

Cuma, Ekim 1

Tek Maçtan Yatan Kuponlar #8

Uzun süredir ihmal ettiğimiz serimizi yeniden hatırlayalım.

Hafta içi oynanan Şampiyonlar Ligi maçlarında güzel karşılaşmalar vardı. Bahisçi arkadaşlarımızın kazandığını düşünüyorum. Biz ise kazanamadık!

Oysa özellikle Salı günü  çok güzel bir kuponum vardı. Güne Ajax - Beşiktaş maçıyla başladık. Nedense bu maçta farklı Ajax galibiyeti bekleyenlerin sayısı çok fazlaydı. O nedenle 2.5 gol üstü ve MS 1 gibi seçeneklere abananlar oldu. Fakat bu seçeneklerin oranları da çok düşüktü. Farklı bir yol denemek gerekiyordu. Benim tercihim, "İlk yarıda daha çok gol olur" seçeneğiydi.

Bu tip maçlarda; yani bir takım diğerine göre daha favoriyse ve farklı kazanması bekleniyorsa iki ayrı durum gerçekleşir. Birincisi o kadar farklı bir skor çıkmaz, ikincisi farklı skor çıksa bile ilk yarıda fiş çekilir. Ben de Ajax'ın ilk yarıda daha çok gol bulup, sonrasında tempoyu düşüreceğini düşündüm. Hatta Beşiktaş da bu periyotta şok bir gol bulabilirdi ki Batshuayi direğe takıldı. Sonuç olarak 2.80'den şık bir oran geldi.

Aynı saatte başlayan diğer maçta Serie A şampiyonu Inter'in zorlu Ukrayna deplasmanında takılacağını düşündüm. Zaten Avrupa'nın devleri için Ukrayna her zaman zor bir coğrafya olmuştur. Bu sefer Shakhtar'ın ilk maçta Sheriff'e yenilmesi oranlarda değişimlere neden olmuş. Fakat zaten Sheriff'in ne kadar ters bir takım olduğu Madrid deplasmanında iyice ortaya çıktı. Yani Shakhtar için maç öncesinde kullanılan "Bu sene kötüler, Sheriff'e bile yenildiler" önermesi biraz haksızdı. Sonuç olarak karşılaşma tam bir Ukrayna deplasmanı skoruyla, 0-0 sona erdi.

22.00 seansında Leipzig - C.Brugge maçı KG Var için ideal seçenekti. Zaten kupondaki en düşük oran da bu maça aitti. Aslında ilk maçta PSG ile berabere kalan, geçen sezon grubu üçüncü bitiren, ondan önceki sezon Real Madrid'e kök söktüren C.Brugge hakkında daha cesur davranabilirdik. Fakat yine de Almanya deplasmanıydı. Dikkat ve temkini öne çıkarmak normal. 22. dakikada da hedefimize ulaştık.

Bizi üzen ise Borussia Dortmund - Sporting maçı oldu. Bu karşılaşmaya da KG Var dedik. Tamam Sporting ilk maçında fena dağıldı ve bu seviyelere henüz boyunun yetmediğini gösterdi ama Almanya'da bir gol atabilirdi. Borussia Dortmund bu maça kadar oynadığı tüm lig ve Avrupa mücadelelerinde gol yemişti. Gol yemediği maç bizi buldu. Belki ikiyi üçü bulamaması etkilemiş olabilir. 1-0'ın tehlikesi onların savunmada daha dikkatli durmasını sağladı. Maçın özellikle son kısmını izledim. Kuponun gelmesini engelleyen dramatik bir pozisyona bile giremedi Sporting. Kaleyi bulan şutu sadece 1'de kaldı. Dağ fare doğurdu resmen. Ya da güvendiğimiz dağlara kar yağdı.

Kupon çok güzeldi. 15 oran veriyordu. Tek maçtan değil adeta tek golden gitti. Pedro Gonçalves, son bir aydır formasından uzak.O geri dönene kadar Sporting'e güvenmeyeceğim. Bu da bize ders olsun.





Tek maçtan yatan kuponlar #6

Tek maçtan yatan kuponlar #7

Pazar, Mayıs 9

Dogs of Berlin


Bazen yerli dizilerimize çok fazla haksızlık ediyoruz.

Çeşit çeşit dizimiz olduğu için, yani ortada bir enflasyon olduğundan ortalamamız biraz düşük kalabilir. Fakat yerli dizilerin yersiz uzunluğunu bir kenara bırakırsak, ortalıkta çok kaliteli işlerin olduğunu ıskalamamak lazım.

Diğer yandan hayran kaldığımız Batı'da çok kötü işler olduğunu da görmezden geliyoruz. Batı kısmını biraz daraltalım. Zira ABD dizileri her zaman bir standartı yakalıyor. Konuyu sevmezsiniz, hikaye sarmaz ama işin profesyonelce yapıldığını izlediğiniz her dizide anlarsınız. Avrupa'da ise işler değişiyor.

İşin içine bir de Netflix girince kalite giderek düşüyor galiba. Çok fazla Netflix yapımı izlemedim ama denk gelenler üzdü. Oysa Netflix, çağımıza uygun platform. Birçok dizi, film, belgesel burada. Bu açıdan geniş bir havuz var. Fakat kendi yaptığı işlerde pek başarılı olduklarını düşünmüyorum.

Konuyu uzatmayalım. Netflix'in Dark'tan sonra çektiği ikinci Alman dizisi olan Dogs of Berlin, kağıt üzerinde yazan konusuyla çok şey vadediyordu. Ölü bulunan gurbetçi bir futbolcu (Mesut Özil benzerlikleri basında sıkça yer aldı), göçmen bir polis, onunla ortaklık yapmak zorunda kalan, pis işlere karışmış ve geçmişinde Nazi ocakları günleri olan bir başka polis, Arap klanı, Balkan mafyası....

Say say bitmez. Bunları ortaya atsan, senaryo yazmana gerek kalmadan insanları ekran başına oturtursun zaten. Sadece biraz özen gerekiyordu. Fakat o da ıskalanınca tatlar kaçtı.

Zaten hemen her zaman Netflix'ye yaşadığımız sıkıntılar burada da mevcut. Altyazılar, özensizliğin sembolü olarak gözümüzün önünde. Derdimiz yabancı dilden çeviride yaşanan sıkıntılar da değil üstelik. Bir kavramın veya kelimenin Türkçe'de nasıl kullandığını bilmeden yapılan çeviriler, izleyici ile alay etmekle eşdeğer. Üstelik insanın tüm hevesini kaçıracak cinsten.

Tabi bu, Türkiye masasının eksisi. Yapım ekibinin sıkıntıları daha da kötü. Nereden başlayacağımı da  bilemiyorum. 

Önce kötü futbol sahnelerine girelim. Tamam futbol maçı çekmek çok zor bir şeydir. Ve Zafere Kaçış dışında bunu başarabilen bir film de görmedik. Orada da sıkıntı yaşamamak için Pele'den Ardiles'e kadar kimi buldularsa oynattılar. Yani bu konuda her futbol filmini anlayabilirim, kolay kolay eleştirmem. Fakat bu kadar kötüsünü de görmemiştim. PES veya FIFA maçı koysaydınız daha iyiydi. En azından figüranlara falan para ödemezdiniz.

Benzer sıkıntı bir polisiye/gangster dizisinin kavga, dövüş, kovalamaca sahnelerinde de mevcut. Mesela Naziler ile Türkler arasındaki kavga... Bunu Türkiye'de çekseler alay konusu olurdu. Yani göçmen çetelerini ve faşist yapılanmayı konu alan bir dizi olarak burada da düzgün bir sahne çekmeyeceksiniz, ayağınıza sıkın veya harakiri yapın daha iyi.

Konu çok iyi, çok ilgi çekici ama sadece iki bölüm. Hadi üç olsun. Merak ettiren o konu, üçüncü bölümden sonra kendini unutturuyor. Ölü bulunan futbolcu veya mafyalar savaşından, kocasını aldatan kadını daha çok izlemeye başlıyoruz mesela. Karakterlerin hepsi de ayrı bir kökenden olduğu için her sahne bir politik mesaj veriyormuş gibi geliyor. Sanki senaryo ekibi toplantıda şöyle konuşmuş gibi:

- Biz dizide ne izlettirir?
+ Heyecan, macera...
- Tamam mafyaları koy.
+ Erkekler futbolu çok sever.
- Koy.
+ Seks de sattırır.
- Onu da koy.
+ Karakterler nasıl olsun?
- 72 milletten olsun işte.
+Nasıl harmanlayalım bunları?
- Harmana gerek yok, sırayla ver işte.

Ben de sağlıklı düşünen biri değilim. Takıntılarım var. Mesela bir diziye başladım mı, bitiririm. Hatta o yüzden çoğu zaman tüm sezonları tamamlanmış dizileri izlerim. Karakterler oturmuş, hikayede çok oynanmamış, övgüleri almış, 'bu olmuş' denilen güçlü yapımlara zaman harcamak için bu yolu seçerim.

Dogs of Berlin'in kağıt üzerinde yazan enfes konusu, bu kuralımı çiğnememe yol açtı. Hevesle izledim, hayal kırıklığına uğradım. Eğer sağlıklı biri olsaydım, üçüncü bölümde kapatırdım. Yine de sonuna kadar izledim. Hakkını vereyim, ilk iki bölümle beraber son iki bölüm de fena değildi ve en azından son virajda şarampole yuvarlanmakan kurtuldu. Fakat ne olursa olsun izlerken tek dileğim, ikinci sezonun gelmemesi yönündeydi. Zira gelse  mecburen onu da izleyecektim. Bundan sonra gelse de izlemem!

Hakkında birçok haber çıkmasına rağmen, "2020'de ikinci sezon gelecek" denmesine rağmen korktuğumuz olmadı. İkinci sezon gelmedi. Oysa beğeneni de çoktu. Lübnanlılar ile Türkleri ayıramayan, Lübnanlıları 6. bölüme kadar Türk sanan  çoğu arkadaşımız diziyi çok beğenmiş.

Fakat bu yapımcılar için yeterli olmamış herhalde. İkinci sezona onay çıkmamış. Bundan sonra da çıkmaz herhalde. Millet diziyi unuttu. Karakterler bile yaşlandı neredeyse.

Kötü bir tecrübeydi, neyse ki kısa sürdü. Biz Son Yaz'dan, Sadakatsiz'den devam...


Perşembe, Ağustos 27

Forget About Nick


İki gün önce komik olmayan bir Avusturya komedisinden bahsetmiştik. Bu sefer Almanya'da şansımızı denedik. 2017 yapımı Forget About Nick, ülkemizde de ilgi çekmişti. Zira başrollerden biri Haluk Bilginer'e aitti. Daha doğrusu biz öyle sanmışız.

Zira Bilginer, başrol olmadığı gibi filmde sadece 5 dakikadan biraz fazla gözüküyor. İki kadın karakterimiz filmin esas unsuru. Bu hanımlar, Bilginer'in canlandırdığı çapkın Nick karakterinin eski eşleri. Bir şekilde bu iki 'kazazede'nin hayatı birleşiyor. Önce geçmişten gelen nefret nedeniyle öfkeli ilerleyen ilişki, daha sonra sıkı bir dostluğa dönüşüyor. Filme adını veren Nick ise pek ortalarda görünmüyor. Belki de erkek karaktere pek yer vermek istememişlerdir. Yönetmen koltuğunda ve senaryonun başında da kadınların imzası var. Kadın dayanışması mesajlarıyla  ilerleyen film, ne yazık ki vasat bir şekilde sona eriyor. IMDB puanı da 5.3'te kalmış. Bence biraz daha fazla olabilirdi.

Aslında güzel, tam komedi olarak işlenecek konu heba edilmiş. İyi oyuncular harcanmış. Nick ismi, filmin adında bile var ama kurgunun içinde pek yok. Mesela hiç olmasa, gösterilmese çok daha anlamlı olabilirdi. Belki de film çekilirken yapımcılar veya başkaları "Buraya bir adam lazım ama" demiş olabilir. Zira Bilginer'in rolünün kısalığının yanı sıra, aynı zamanda çok sıradan olması da dikkat çekiyor.

Kötü film ama bir hiç güldürmüyor değil. En azından bu açıdan beklentileri karşılıyor. Eğlencelik bir film bile diyebiliriz. Ama sıkça başvurduğu klişelere kurban edilmiş. Öte yandan enternasyonel bir film. Alman yönetmen, ABD'li senarist, Türk, Alman ve Norveçli oyuncular, İngilizce isim, bolca Almanca diyaloglar... Hiç izlenmeyecek film değil ama Bilginer gazı olmasaydı göz atmazdık ve o gaza kanıp izlenecekse hiç bulaşmamak daha iyi.

Cuma, Ağustos 21

2020 Şampiyonu


Şu an dünyadaki birçok futbolseverin, Pazar günkü final için Bayern'i desteklediğinden eminim. Her ne kadar Bayern, yıllardır kendi ligini domine ederken ve çok büyük hakimiyet kurarken, güçlenen rakiplerinin en iyi oyuncularını transfer ettiği için antipatik gözükse de; yine de Bayern Münih'tir. En azından bir futbol kulübüdür. Peki diğerleri ne? Onlar son zamanda şirkete döndü.

Bayern de ekonomik kaygılar güden bir şirket değil mi? Evet ama onlar için halen sportif rekabet çok güçlü bir hedef.

Ayrıca bir de  bu sefer karşısında PSG var. Tez - antitez gibiler. Ortadoğu parasıyla zenginleşen, güçlenen ve yapay duran PSG, futbolseverlere hiçbir zaman sempatik gelmedi. Hatta başarısızlıkları birçok insanın hoşuna gitti. PSG ile alay etmek bir alışkanlığa döndü. Başarıları da (genelde yerel ligde) her zaman küçümsendi. Belki Pazar günü şampiyon olurlarsa, yine aynı akıbete uğrayacaklar.

Fakat benim tüm bunların dışında bir Bayern Münih şampiyonluğu isteğim var. Malum bu sene çok farklı şeyler yaşadık. Bu blogda da zaman zaman o konuları işledik. Bir ara, uzun süre futbol oynanmayacağını düşünüyorduk. Hatta bu senenin liglerinden, turnuvalarından vazgeçmiştik bile.

Oysa şu an Şampiyonlar Ligi şampiyonunun kim olacağını bekliyoruz. Tribünlerde seyirciler yok, format biraz değişik oldu, hatta bu nedenle bazı takımların yara aldı ve 'kader' değişti ama  yine de bu turnuva bitecek ve bir şampiyon belirlenecek. Ve finalde bir Alman ile bir Fransız olacak.

Fransızlar kendi liglerini bitirmediler. Hatta yeni sezon bu hafta sonu başlayacak. Kendi liglerini bitirmedikleri için adaletsiz sonuçlara imza attılar. Amiens fikstür avantajına rağmen küme düşürüldü, Şampiyonlar Ligi'nde yarı final oynayan Lyon Avrupa'nın dışında kaldı. Eğer dünya futbolunun akıbetini Fransızlar belirleseydi, şu an ortada final falan yoktu.

Kimse Almanlara da sormadı ama onlar cevabı verdi. Onlar adım attı ve o adımların devamında biz Şampiyonlar Ligi finalini beklemeye başladık. Onlar cesaret etti, planladı, inat etti ve futbola döndüler. Kendi liglerini bitirerek hem diğer ülkelere yol gösterdiler hem de UEFA'nın içini ve işini rahatlattılar. 

Ve Pazar akşamı bir Alman ve bir Fransız olacak. Avrupa futbolunda bu senenin şampiyonu zaten Almanya. O zaman Şampiyonlar Ligi şampiyonu sıfatı da bu sene bir Alman takımına gitmeli. Bundesliga'nın şampiyonuna yakışır.

Salı, Ağustos 11

Nicht Mein Tag


Klasik bir suç-komedi geleneğidir. Hayatı sıkıcı, kariyeri stabil, ilişkisi yok veya varsa da kötü 'süt çocuğu' ile küçük suçlar işleyerek hayatını sürdüren karizmatik 'bad boy' istemeden veya tesadüfi bir şekilde bir araya gelir ve olaylar gelişir. Film ilerledikçe süt kardeşimiz, korkarak başladığı yeni çılgın yaşantısına adapte olur ve kalıplarını kırmayı öğrenir. Serseri kardeşimiz ise zoraki ekürisinin iyiliği ve dürüstlüğünden etkilenerek yeni bir yaşam, temiz bir sayfa için ilk adımlarını atar. Zıtlıklar, güzel bir uyuma neden olur ve izleyen keyif verir.

Sinemaya bu kadar uygun olan konunun bir romandan uyarlanması şaşırtıcı olsa da Nicht Mein Tag'da bunların hepsi var. Bu klişenin Almancası. Tabi her Alman filminde olduğu gibi yine Moritz Bleibtrau karşımızda... Ama bu sefer biraz daha farklı; uzun saçlı haliyle. Bence yakışmış.

Alman yönetmenler isimlerini duyurmak için sanki Bleibtrau ile bir film çekmek zorunda hissediyorlar. Yani bana öyle geliyor. Gerçi bu filmin yönetmeni Peter Thorwarth'ın çok daha başarılı bir filmi var. Die Welle. Çok sevmiştim. Bloga da notumu almıştım. Geri dönüp ne yazdığıma baktım ve "Bleibtrau'nun oynamadığı en iyi Alman filmi" cümlesini gördüm. Yönetmen herhalde bu eksikliği hissetmiş olacak ki bir sonraki filminde onu da yanına almış.

Açıkçası film çok merak uyandırıcı bir öyküye sahip değil. Fakat mizahı yerinde. Güldürüyor. Oyuncular da oldukça başarılı. Öyküye ne kadar aşina olsak da temposu çok yüksek. Bu da yönetmene artı olarak yazar. İzlenmeyecek bir film değil ama büyük beklentilerden kaçınmak lazım. Özellikle filmin ikinci yarısından sonrası biraz sıkıyor. Bu noktada kahramanlarımız Almanya'dan Hollanda'ya geçiyor, yani film Hollanda'ya taşınıyor ve bir Arnavut çetesi ortaya çıkıyor. Fakat bu kısımlar sanki zorlama olmuş gibi... 

Öte yandan filmden bağımsız; Avrupalı filmlerde karakterlerin çok rahat bir şekilde ülke değiştirmesi, filmlerin, öykülerin çok kolay bir şekilde başka bir ülkeye aktarılmasını oldukça kıskanıyorum. Her ne kadar burada film zarar görse de genel olarak öyküye bir zenginlik katıyorlar. Daha da önemlisi; gerçekten de insanların bu kadar rahat hareket edebiliyor olması hafif sinirlendiriyor. Neyse, izlemeye devam...

Cuma, Temmuz 3

Teşekkürler Almanya


Bugün programa bakıyoruz. Sayısız maç var. Dün de öyleydi. Hafta sonu da aynı olacak. Aslında bu yaz daha başka planlarımız, başka maç programlarımız vardı ama iki ay öncesinden de bugünler hayal gibiydi.

Dünyanın nereye gideceğini kestiremediğimiz günlerden, nispeten normalleştiğimiz günlere geçiş çok hızlı oldu. Televizyona bakınca maç görüyoruz. Taraftarlar heyecanlanıyor, futbolcular oynuyor, bahisçiler kuponlarını dolduruyor. İşte bugünlerin gelmesini sağlayana hakkını vermek gerek.

Teşekkürler Almanya, teşekkürler Bundesliga!

Eğer Almanya bu konuda kararlı adım atmasaydı, diğer ülkelere örnek olabilir miydi? Diğer ülkeler, Almanya'nın ilerleyişini görmeseydi aynı kararlığı gösterebilirler miydi? Üstelik Bundesliga oldukça dikkatli ve titiz ilerlediği için sıkıntı yaşamadı. Bu da diğer ülkelerin cesaretini arttırdı.

Lafı çok fazla uzatmaya gerek yok. Yıllar sonra "Pandemi günlerinde spor" tarzı bir konu açıldığında bile hakkı teslim edilecek Bundesliga'nın.

Yukarıda zengin bir programdan bahsetmiştik. O programda Almanya yok (Gerçi Werder Bremen ile Heidenheim arasında play-out maçları başladı). Erken başlayan, erken biter. Artık Bundesliga izlemeyeceğiz. Gerçi bundan önce de çok ilgim yoktu Alman futboluna. Açıkçası yaptıkları bu kıyağa rağmen, ilerleyen yıllarda da bir Bundesliga sevdalısı olacağımı sanmıyorum. Fakat yine de; benim kalbimde ligi oynatmayan Fransa ve Hollanda'nın önünde olacaklar. Bayern 10 sene daha ligi domine edip, yarışın keyfini kaçırsa bile...

Pazar, Ocak 19

Poster Çocuk


Fotoğraf, Almanya Futbol Federasyonu'nun kızları futbol oynama teşvik etmeye çalışan bir kampanyasından. Fotoğrafta sevimli bir kız çocuğu var. Yazan yazıya göre bize, "Ben futbol oynuyorum, peki ya sen?" diyor.

Bu kız sadece güzel gülümsemesinin ilgi çekeceği düşüncesiyle seçilmemiş. Zaten Almanya'nın hemen yerine asılan bu poster bugünlere ait de değil. 2005 yılının posteri. Kız 14 yaşında. Bugünlerde ise 31 yaşında. Ve kendisi profesyonel futbolcu.

Julia Simic, futbolda en başarılı ülkelerden biri olan Almanya'nın değerli oyuncularından biri. Kariyerinde Bayern Münih, Wolfsburg gibi önemli takımlarda oynadı. Milli takıma yükseldi. Şimdilerde West Ham United forması giyiyor.

Özellikle geçtiğimiz yaz düzenlenen Dünya Kupası sayesinde, kadın futboluna biraz daha ilgi göstermeye başladım. Bu tip tesadüflere, hikayelere çok fazla aşina oluyorum. Bu postta da bir mesaj verme niyetim yok. Ama güzel bir tesadüf. Bir dönem yaşıtlarını futbol oynamaya teşvik eden çocuk, belki şimdi ülkesindeki genç kızların odasında poster oluyor. Gerçi kendisinin ve bazı takım arkadaşlarının Playboy'a verdiği pozlar da var ama olsun. Bizim olayımız futbol...

Bu tip kampanyaların başarıya ulaşması nasıl ölçülüyor emin değilim. Ama sanırım gerçekçi olması önemli. Yani gerçekten reklamdaki, posterdeki kişilerin başarılı olması gerekiyor ki o kampanya bir topluma ışık versin. Muhakkak 14 yaşındaki bir çocuğun geleceğini şimdiden bilemeyiz. Yıllar sonra 'tatlı bir tesadüf' oluyor ancak. Fakat yine de bir reklam ajansından değil de, başarılı olması muhtemel gençler arasından seçilmesi çok önemli. Üstelik geri bildirim süresi daha uzun oluyor. O poster sadece 2005 yılında kalmıyor, 2010'larda da gündeme gelebiliyor.

Sözün özü; sadece Alman çocuklar değil, sadece erkekler veya kızlar da değil; herkes top oynasın.


Pazar, Temmuz 28

Tek Maçtan Yatan Kuponlar #1



Tıkanan, biraz monotona bağlanan, uzun süre güncellenmeyen, eski ışıltısını kaybeden bloga yeni sezonda bir renk katmak gerekiyordu. Hem az yazıyoruz hem de blog aynı eksende ilerliyordu. Bir yenilik gerekiyordu. O nedenle yeni bir seriye başlıyoruz. Bakalım ne kadar ilerleyeceğiz?
Malum, yeni sezonda bahis dünyasında yenilikler olacak. İhale sonrası beklentiler yüksek. Canlı bahis oyunlarının geleceği söyleniyor. Oranların artacağını da iddia edenler var ama ben bu konuda negatifim. Zira vergi verilen bir ortamda daha yüksek oran biraz zor. Bekleyip göreceğiz. Fakat kesin olan bir nokta var, zaten çok revaçta olan bahis dünyası artık daha da ilgi çekecek. Bu dönemde sık sık kupon verenler, maç yorumlayanlar, hatta karşılaşma esnasında bahis tüyosu verenler çıkacak karşımıza.
Bu blog hiçbir zaman somut bir şeyler kazandıramadı. Kazandırmak gibi bir iddiası da olmadı. Haliyle aynı iddiada yine bulunamazdı. Sizlere kuponlar, maçlar verecek değiliz. Aynı zamanda bu mecra, kendi reklamını yapmaya çalışan bir blog da olmadı. Tamam ara sıra satır aralarında şovlar döndü ama o kadar! O nedenle size tutan kuponları da göstermeyeceğiz. 11 senelik mazisi olan bloğun ruhuna uygun olarak; karşınızda tek maçtan yatan kuponlar…
Herkesin belalısı olan tek maçtan yatan kuponlar benim de çok canım yakıyor. Çok sevdiğim canım sevgilim, bu konuda benim dünyada tek olduğumu sanıyor ama biliyorum ki bu ülkede tek maçtan yattığını saklamayacak yürekli bahisçiler var. O yüzden toplumsal bir yaraya, ortak bir kadere eğileceğiz ve yolumuz burası olacak.
Tam bu kararı vermişken çok şükür bu hafta da tek maçtan yatmayı başardık ve serinin ilk içeriği için çok beklemedik. Kuponu yukarıda görüyorsunuz. Esasında ilk maçtan yattığımız için, yattığımız maçtan da çok büyük beklentimiz olmadığı için derin bir hayal kırıklığımız yok. Fakat ben kuponu yaptıktan sonra uzun bir süre internete giremedim. Ertesi gün TRT’de Real – Atletico maçının tekrarına denk gelince kuponu hatırladım. Geri dönüp baktığımda o kaçınılmaz sonla karşılaştım. İnsan bir anda tek maçtan yattığını görünce, son maçtan yatmış kadar üzülüyor.
Kendim yaptım diye demiyorum ama güzel kupondu. 25 oran çok cazipti. Önce tutanlardan bahsedelim.
Geçen sezon play-out’tan düşen Stuttgart’ın kısa sürede Bundesliga’ya döneceğini tahmin ediyorum. Böyle köklü takımlar uzun süre aşağıda kalmaz, kalsa bile en azından o ilk dönemi zirveye yakın geçirirler. Tabi karşılarındaki takım Hannover de cidiye alınmalı. Üstelik henüz sezonun başında kimin ne oynayacağına dair bir tahminim de yoktu. Fakat birçok lig henüz başlamamışken, hele bir Cuma gününde maç bulmak kolay değil. Sonbahar ve kış aylarında (pazartesi olmadıkça) böyle bir maça kolay kolay oynamam ama bu sefer güvenerek oynadım. Yanılmadım da.
Atletico Madrid’in Real Madrid’i yeneceğinden emin değildim esasında ama oranlar arasında o kadar dengesizlik vardı ki… Bu bir derbi ve aynı zamanda bir hazırlık karşılaşmasıydı. Her an her şey olabilirdi. O nedenle böyle yüksek oranlı bir Atletico galibiyeti yakalamışken kaçırmak istemedim. 7-3 kazandıklarını görmek şaşırttı ama skorun kendisi bile doğru bir yöntem izlediğimizi kanıtladı.
Bir diğer maç da MLS'ten eklendi. New York City, ligin iyi takımlarından. Hatta belki de Los Angeles FC ile beraber en iyi takımı. Onlara özellikle iç sahadaki maçlarında ayrı güveniyorum. Sporting Kansas karşısında kazanacakları kesin gibiydi. Riski arttırdık ve handikap dedik. Yanılmadık. 
Kuponu yatıran maç için 'Ne alaka?' diyebilirsiniz ama Romanya Ligi yakından takip ettiğim bir organizasyon. Nedeni de internetten kolayca izliyor olmam. Maç saatleri de biraz absürd olduğu için genelde Türkiye ve diğer büyük liglerle pek çakışmıyor. Dünyanın bir yerinde maç yokken, Romanya'da bir lig maçı oynanıyor olabilir. O nedenle iki takıma dair geçen sezonlardan kalan bir fikrim vardı. Fakat sonuçta sezon başındayız. Romanya kısır bir lig. Sezonun başında bu tip maçlarda kolay kolay denge bozulmaz diye düşündüm. Esasında Astra’nın daha iyi bir takım olduğunu biliyordum ama sonuçta deplasmandaydı. Voluntari öne geçti, devre 1-1 bitti. Astra ikinci yarıda öne geçti. O süreçte Voluntari bir gol sıkıştırabilirdi. Maçın özetini dahi izlemedim ama son anlarda kaçan müsait bir gol veya direkten dönen bir top beni çok üzer. Asıl üzücü olan ise oranlar arasında çok fark olmamasıydı. Astra galibiyetine oynasaydık 2.20'yi yakalayacaktık. 25 yerine 21 olacaktı. Yani açgözlülükten kaybetmedik.
Sağlık olsun. Açıkçası uzun bir süre benzer orandan bir kuponu buraya taşıyamayız gibi hissediyorum. Serinin ilk parçası yakışıklı bir kupona denk geldi. Fakat daha dramatik kuponlar gelecektir.