macaristan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
macaristan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Aralık 13

Şampiyonlar Ligi'nin Başladığı Gün


Dünya Kupası heyecanı devam ederken bir yandan da Şampiyonlar Ligi'ni unutmayalım.

Gerçi şimdi güncel Şampiyonlar Ligi sezonundan bahsetmek de biraz yersiz olur. O zaman tam da bugün oynanan bir maçtan bahsedelim. 13 Aralık 1954'te oynanan bir karşılaşmadan...

1954 yılı, kafanızı karıştırabilir. Zira o yıllarda değil Şampiyonlar Ligi, Şampiyon Kulüpler Kupası bile yoktu. Fakat işte o gün oynanan bir maç; Avrupa futbolunun zire organizasyonun doğmasına neden oldu.

Maçın tarafları İngiltere'den Wolverhampton ve Macaristan'dan Honved'di. 

Bugünlerde bir Portekiz takımına dönüşen ve Portekiz takımı olmadan önceleri alt liglerde gezinen Wolves, aslında 1950'lerin iyi takımıydı. 1953-54 sezonunda İngiltere Ligi'nde şampiyon olmuştu. 1954 yılının Aralık ayına gelindiğinde de ligde liderdi. Diğer tarafta ise Honved kendi ligini uzun yıllardır domine ediyordu. Yani iki şampiyon karşı karşıyaydı.

Bir İngiliz ve bir Macar takımının karşı karşıya gelmesi, İngilizlerin rövanş isteğini daha da körükledi. Zira bir sene önce karizmayı fena çizdirmişlerdi. Avrupa'ya ve dünyaya futbolu öğreten İngilizler'in milli takımı, 1953 yılında Wembley'de Macaristan Milli Takımı'na 6-3 yenilmiş, rövanşı almak için gittiği Macaristan'da ise 7-1 mağlup olmuştu.

Haliyle Macarları yenmeleri gerekiyordu. Milli takımla bunu başaramayacaklarını anlayınca (veya bir totem denemek isteyince) bu sefer kulüp takımlarını çarpıştırmayı düşündüler.

Aslında baktığımız zaman Honved, Macaristan Milli Takımı'nın iskeletini oluşturduğu için daha kuvvetli bir takım gibi duruyordu. Fakat Wolverhampton da boş bir takım olmadığını son dönemle kanıtlamıştı. Yabancı takımlarla oynadıkları hazırlık maçlarını kazanmışlardı. Celtic'ten Spartak Moskova'ya; birçok takımı yenmişlerdi. Bu da İngilizleri galibiyet için iştahlandıran bir nedendi. İntikamı bir kulüp takımı ile, özellikle de Wolverhampton ile alabilirlerdi.

Tam da düşündükleri gibi oldu. Hatta daha da şiirseli. 15 dakikada 2-0 öne geçen Honved, ikinci yarıda yediği gollerle (iki tanesi son 15 dakikada) 3-2 mağlup oldu. Hemen hemen altı ay önceki Dünya Kupası finali gibiydi. Tek fark yazın Almanlara yenişmişlerdi, şimdi de İngilizlere...

Almanlar o galibiyeti, savaştan çıkan ulusun inşası için kullanırken, İngilizlerin amacı daha farklıydı. Gazeteler Wolverhampton'un muhteşemliğinden bahsederken, duayen gazeteciler de 'kurtların', Avrupa'nın en iyisi olduğunu iddia etmeye başlamıştı. 

Teknik direktör Stan Cullis de kendilerinin dünya şampiyonu olduğunu söyledi. Tabi bunu test edecek bir organizasyon ortada yoktu. Sadece Honved'i yenmişler, öncesinde de birkaç maç kazanmışlardı. NBA'i veya MLB'i kazanan dünya şampiyonu olduğunu söylemesi gibi değildi ama sonuçta ortaya bir iddia konmuştu.

Ballon d'Or, Fransa Bisiklet Turu, Dünya Kupası, olimpiyatlar gibi organizasyonların fikir babası olan Fransızlar bu tartışmaya kayıtsız kalmadı. Jacques de Ryswick, Avrupa'nın en iyi takımını belirleyecek bir turnuva önerisinden bahsetti. Gabriel Hanot, Wolverhampton'ın bir unvan elde etmek için Budapeşte deplasmanına gitmesi veya Milan ve Real Madrid ile karşılaşması gerektiğini savundu.

Fransızların daha önce tutan fikirleri, yeni yeni emekleme döneminden çıkan UEFA'yı heyecanlandırdı. Hemen ertesi sezon bir turnuva düzenlendi. 16 takım yer aldı. Real Madrid, Milan, PSV, Anderlecht, Partizan, Rapid Wien, Sporting gibi takımlar tarihi organizasyonun ilk parçası oldular. İşin ilginç yanı bir İngiliz takımı yoktu. Daha doğrusu önce vardı. İngiltere'nin şampiyonu Chelsea, turnuvaya ilk turdan katılmış ama sonrasında devam eden lige konsantre olamayacağını düşünerek katılmaktan vazgeçmişti.

Tam bir İngiliz futbolu örneği...

Ve işte Avrupa'nın kulüpler düzeyindeki futbol şampiyonası da böyle doğdu. Orta Avrupalıların oyun gücü, İngilizlerin gazı ve Fransızların fikirleri sayesinde... Kazanan ise Real Madrid ve İspanyollar'dı...

Cuma, Mart 25

A berni követ

 


NATO'ya dahil olmak isteyen Ukrayna'ya Rus müdahalesinin olduğu günlerde izlenebilecek kaliteli bir tarihi film.

Önce biraz tarih bilgisi. Macaristan'ın eski başbakanlarından Imre Nagy, daha yumuşak sosyalist fikirleri ile dikkat çekmişti. Mesela çok partili bir sistemden bahsediyordu. Aslında benzer görüşler bazı Doğu Avrupa ülkelerinde de oluşmuş ve Nikita Kruşcev önderliğindeki büyük abi SSCB fazla sert davranmamıştı. Fakat Nagy ne zaman Varşova Paktı'ndan çıkacağını ve bağımsız bir ülke olara tarafsız kalacağını duyurdu, işte o zaman olaylar daha hızlı ve sert gelişti.

1956'da başbakan seçilen Nagy, 1958'de idam edildi. Komünizme vurulan en büyük darbeydi belki de, zira SSCB'nin bu işgalinin ve cezasının ardından Batı'daki sosyalistler SSCB'ye sırt çevirmeye başladı.

Filmimiz de zaten 1958 yılında geçiyor. Nagy yanlısı iki eylemci, başbakanlarının idamından tam iki ay sonra, yanı sıcağı sıcağına bir zamanda, İsviçre'de Macaristan Konsolosluğu'na sızar ve büyükelçiyi esir alırlar. Tarihsel göndermelerinin yanı sıra tempolu bir vicdan muhasebesini de içinde barındırır. Daha önce defalarca yazdığım gibi "Ben olsaydım ne yapardım" sorusunu sorduran filmleri çok seviyorum. Bu film de onlardan biri.

Öte yandan tarihsel göndermelerinden birinin 1954 Dünya Kupası olması da bir artı daha vermemi sağladı. Malum Bern, Dünya Kupası finaline ev sahipliği yapan şehirdi. Wandorf'ta oynanan maçın ilk sekiz dakikasında, dönemin en muhteşem takımı olan Macaristan 2-0 öne geçer. Macarlar grup aşamasında da rakibine sekiz gol attığı için, finalin tarihi farka gideceği zannedilir. Fakat Almanya geri döner. Hem finalde geri döner ve kupayı kazanır, hem Almanya Milli Takımı bu günlere uzanan kazanma geleneğini başlatır hem de Alman ulusu 2.Dünya Savaşı'ndan sonra ihtiyacı olan umut ve birlik duygusunu bu maç sayesinde edinir. Macaristan ise 1954'ten sonra 1958 işgali ile hem futboldaki hem küresel politikadaki önemini kaybeder.

Sonuç olarak; güzel film. Tavsiye edilir. Bir de Nagy'nin son günlerini anlatan A temetetlen halott isimli bir film varmış. Onu da yakalarsam izlemeyi düşünüyorum.

Salı, Aralık 14

Doğu Avrupa'da Yolculuk

 


"Bir gezi kitabı nasıl yazılır" sorusuna verilebilecek en güzel cevaplardan. Üstelik bu işi başaran kişi, gezi yazılarıyla tanınan bir yazar değil. Tabi ki Gabriel Garcia Marquez'den vasat bir iş çıkacağını beklemiyorduk ama bu kadar ustaca bir dokunuş da keyiflendirdi. Sebebi belli; kendisi bir gazeteci. O gözün varlığı, bu tip şeyler için en değerli hazinedir...

Henüz 30'larına gelmemiş genç Marquez, 1950'lerde Berlin'de takılır ve SSCB'de bir konferansa gidecektir. Biraz vakti olunca, arkadaşlarıyla beraber (Hindiçin kökenli Fransız Jacquelin ve İtalyan Franco) Doğu Berlin'e geçmeyi ve oradan arabayla seyahat ederk konferansa ulaşmayı planlar. 'Yolda' gibi ama daha az aksiyonlu ve direkt hedefe doğru...

Şu an birçok dergi ve gazetede gördüğümüz seyahat yazılarından ve hatta içeriği boşaltılmış fast-food gezi programlarından sonra, bu kitap ilaç gibi geldi. Marquez, mekanları, tarihi yerleri, lokantaları gezmiyor. Tabi ki oralara da giriyor, oraları da anlatıyor. Fakat merakını celbeden noktalar oralar değil. Hatta listenin son sırası buralar. Onun merakı insanlar, sokaklar, yaşam ve kültür... Zaten o yüzden mesela Macaristan'da yoğun önlemler altında olmasına rağmen, tercümanını (devlet görevlisi) ekerek şehrin sokaklarında gezmeye çalışıyor. Kitabın ve gezinin son kısımlarına denk gelse de, aslında Marquez'in çabasını ve merakını anlamamıza yarayan önemli bir anekdot burası. Bu açıdan bakınca, satır aralarında geçen "Tıpkı kadınları olduğu gibi, ülkeleri de yataktan kalktıkları halleriyle görmek gerekir" cümlesi de Marquez'in bakışını anlamamıza yardım ediyor.

Şüphesiz ki savaş sonrası Avrupa zaten merak edilen bir coğrafyaydı. Buna bir de sosyalizm deneyimini ekleyen Doğu kısımını da ekleyince, Marquez'in çok şaşırtıcı bir tercih yaptığını söyleyemeyiz. Herkesin merak ettiği kapıdan içeri girmiş ve bize 70 yıl sonra bile okunacak bir metin bırakmış. 

Esasında sosyalist ülkelere giden Latin Amerikalı sosyalist bir yazarın, duygularını katacağını düşünüyorduk. Daha doğrusu ideolojisine esir olabilme ihtimali mevcuttu. Bir röportajında "Dünyanın sosyalist olmasını istiyorum" diyen Marquez, ideolojik esarete hiç olasılık bırakmamış. Gazeteci kimliğine yakışır bir şekilde, objektif bir bakış açısıyla tüm gözlemlerini kağıda aktarmış. Hatta belki de negatif tarafta daha çok durduğunu söyleyebiliriz. Birçok ülkede (hatta hepsinde; kiminde az kiminde çok) eleştirilerini sıralamış. En çok da Polonya'yı kılıçtan geçirmiş gibi geldi bana. Hatta birçok sosyalist, kitabı okuduktan sonra Marquez'i CIA ajanı ve 'emperyalizm uşağı' olmakla suçlamış. 

Oysa Marquez yaşanan sıkıntıları anlamış ve onu da Alman Marksist öğrenciler üzerinden anlatmıştı. Öğrenciler ona, "Devrim Almanya'da yapılmadı. Onu bir sandığın içinde SSCB'den getirdiler" diyordu.

Aslında Türkiye ile benzerlikleri olan bir problem...

Bu arada benim için en merak edilesi nokta da Marquez ile konuşan insanlar oldu. Öğrenciler, garsonlar, gece kulüplerindeki kadınlar, yaşlılar, gençler... Kitapta birçok 'isimsiz' vatandaş var. Karşılarında ise genç bir Latin. Konuşuyorlar, gülüyorlar, tartışıyorlar. Aradan seneler geçiyor ve o yazar çok ünlü oluyor. O gün konuştuklarını da bir kitaba aktarıyor. Sonra Nobel de kazanıyor. Ne anı ama...

Her neyse efendim, daha fazlası kitapta. Merak eden alır okur. Zaten 1950'lerde yazılmasına rağmen Türkçe'ye çevrilmesi ve basılması Marquez'in ölümünden sonra olmuş.

Bu arada kitabının adında geçen tamlamanın Doğu Avrupa'ya değil de Doğu Avrupa'da olmasını çok önemli buluyorum. Oryantalizme benzer bir bakış açısıyla kolların sıvanmadığını, sadece bu açıdan bakarak bile düşünebiliriz.

Neyse; son söz olarak, cevabını bildiğim bir soru bu kitap sayesinde bir kez daha güçleniyor: Çok gezen!


Cumartesi, Ağustos 14

Isztambul

2017'de çekilen ve hatırı sayılır övgüler alan 1945 filminin yönetmeni Ferenc Török (Macarca Türk demek), 2011'de Isztambul adında bir film çekmiş. Tabi ki belli olduğu üzere, İstanbul'un Macarcası demek.... Fakat şahsen benim böyle bir filmden haberim yoktu.

Zaten baş rolde Yavuz Bingol ve İstanbul'un olduğu film aslında çok da başarılı değil. Senaryosu ilginç olsa da hem çekimler, renkler çok etkileyici değil hem de tempo düşük. Filme adını veren şehir, kadraja çok daha iyi yerleştirebilirdi. Zaten bizim filme tutunmamızı hem bizim şehrimizin görünür olması hem de hikayeye olan aşinalığımız sağladı. Yoksa başka bir ülkenin vatandaşı olsaydık daha da sıkıntılı bir seyir olurdu.

Yakın olduğumuz hikaye; Batılı bir kadınla, Doğulu erkeğin aşkı... Oryantalizmin, post modern dönemle kesiştiği bir nokta varsa, o da bu hikayelerdir. Yaşamayan çoktur ama çevresinde muhakkak denk gelmiştir. 90'lara damga vuran Sarah ile Musa hikayesini kim unutur? 

Batı'da yaşadığı yaşama ve ortama yabancılaşan kültürlü, bireyselliğini yakalamış kadın, mutluluğu Doğu'nun feodal zihniyetinden çıkmış erkekte buluyor veya arıyor. Acaba bunun fazla işlenmesi de bir risk mi mi? Zira söylenecek yeni bir söz de kalmıyor...

Filin doğu tarafında Bingol var. Batı tarafında ise Hollandalı Johanna Ter Stege. Stege, Hollandalı olmasına rağmen Macaristan'da çok sayıda film çevirmiş ve orada sevilen bir isim olmuş. Karakteri Katalin ise kocasının kendisini aldattığını öğrenmesiyle kendini yollara atan bir akademisyen.

Katalin ile Halil'in İstanbul'daki birlikteliği bazen yüzeysel, bazen derine inme çabasıyla geçiyor. Fakat sıklıkla belirsizliklerle dolu. Bu anlatımın yetersizliğinden mi yoksa yönetmenin buna izin vermesinden mi kaynaklanıyor emin değilim. Fakat filme olan ilgimizi düşürdüğü bir gerçek. Buna filmin sonu da dahil. Katalin ne karar veriyor? Bu tamamen izleyiciye bırakılıyor. 

Tüm yetersizliklerine rağmen, Batı'nın Doğu'ya bakışını izlemeyi sevenler açısından verimli bir kaynağa dönüşebilir. Fakat sinema keyfi açısından yetersiz kalır.

Cuma, Nisan 23

Liza, a rókatündér



Çok kaliteli bir mizaha sahip olan; kahkahalar attırmayan ama insanın içini hoş eden çok başarılı bir Macar filmi. 

Filmde vasatın altında kalan herhangi bir unsur yok. Konu çok sıcak, renkler, çekimler çok iyi. Müzikler çok başarılı ki; konu, dil ve müzikler birleşince Aki Kaurismaki havası alıyoruz. Macarca ve Fince birbirine fonetik olarak çok benziyormuş, onu da hissetmiş olduk. Zaten hepsi Ural Altay dil kolundan geliyor.

Zaten filmdeki karakterlerimizin biri Fin müziği sevdiğini söylüyor. Bu da acaba bir mesaj ya da yönetmenler arasında bir gönderme miydi bilmiyorum. 

Oyuncularımız çok başarılı. Başroldeki karakter Liza'ya can veren Monika Balsai işin altından başarıyla kalkıyor. Fakat benim favorim son sahneye kadar repliği olmayan ve tamamen yüzüyle, mimikleriyle, danslarıyla karşımızda duran David Sakurai'ydi. Kendisi Kopenhag doğumluymuş, bu da ekstra bir bilgi.

Filmi Amelie'ye benzetenler olmuş. İlk başta benim aklıma gelmemişti ama bu benzetmeden sonra düşününce haklılık payı sezdim. Fakat yine de çok daha özgün bir iş olduğunu söylemem lazım. Üstelik Amelie'nin popülerliği ona biraz fazla beklenti ve değer yüklemişken, isimsiz bir Macar filmi olarak Liza, a rókatündér beklentilerimizin çok üzerine çıkıyor.  

Tam bir güneşli bir öğlen vaktinde izlenecek film...

Perşembe, Temmuz 19

Ket felidö a pokolban


Bizler, televizyonda her yakaladığımızda tekrar tekrar izlediğimiz 'Zafere Kaçış' ile büyüdük. Hâlâ da yakalandığında izlenir, ara ara açılır. Güzel filmdir. İçinde futbol vardır ama yanında tüm duyguları da barındırır. Stallone'yi Sezai Aydın seslendirir, Pele top sektirir, Michael Caine ile Bobby Moore yan yana oynar, tribünler La Marseillaise'i söyler, biz de onu bir tezahürat zannedip büyülenirdik.

Biz yıllar önce bu hisleri yaşarken, büyüklerimizden birileri çıkar ve "Bu aslında sahte film, orijinali bir Macar filmidir" derdi. Açıkçası o sözün bir şehir efsanesi olduğunu düşünmüştüm. 90'ların sonunda Macar filmini kim kaybetmiş de bulup izlenecek. Dahası bunu diyenler, filmi çok daha öncesinde izlediklerini iddia ediyordu.

Oysa filmi zamanında TRT vermiş ve birçok kişiyi etkilemiş. TRT'nin etkileyici olduğu yıllar. Gerçekten de Zoltan Fabri'nin filmi dedikleri kadar varmış. Yıllar yıllar sonra filmi bir festival kapsamında izledim. Çok şanslı hissediyorum kendimi. Yanımdaki 'dinazor'ların ufak bir kısmı filmi ilk defa izliyordu ama birçoğu için tekrar gösterimdi. Buna rağmen duygu yoğunluğu taştı gitti.

Filmin kendisi zaten harikaydı ama onun yanında filmi izleme deneyimim de güzel katkı verdi. Her zaman salonlarda yaşanmaz bu. En azından ben yaşayamıyorum. Yıllardır merakla beklediğim filme denk gelmesi güzel oldu.

Filme gelirsek; Zafere Kaçış'tan daha gerçekçi, daha sert, daha teknik. Her anlamda bir şaheser. Zafere Kaçış bir futbol filmi ama  Ket felidö a pokolban için benzer bir sınırlandırma haksızlık olur. Bir kere sapına kadar politik film. Hemen ardından alacağı sıfat da felsefe ve psikoloji ile alakalı olmalı. Futbol; taklidindeki kadar merkezde değil.

Bayılacağımı biliyordum ama bu kadar etkili olacağını düşünmemiştim. Savaşın sona ermesinden sonra geçen 20 senede yapılan her filme saygım var. Sıcağı sıcağına bu işler... Harika...

Pazar, Temmuz 8

Az ötödik pecsét


IMDB puanı 8.8!

Eksiği yok, fazlası var. Sanırım tarihin en underrated filmlerinden, zira adını bile pek duymamıştık. İnsan, zaman zaman bu filmi izlemeli ve aynı soruyu kendisine sormalı; bir daha dünyaya gelsek ne olurduk?

Ahlaka, vicdana, insana, topluma dair izlediğim en iyi filmlerden... 

Cuma, Şubat 24

Saul Fia


Saul Fia zor film. İzlemesi zor, tekniği zor. Alışıldık değil. Öyle bir gerçeklik ve sertlik var ki; bu zorluk sizi 'sıkıldım' demekten alıkoymuyor. Ama uyuklayabilirsiniz. Ben kaldım. İki kere izlemeye çalıştım, ikisinde de uyuyakaldım. Ama sıkıldığım için değil. Belki de insan dayanamıyordur ve gözlerini kapatmak zorunda hissediyordur.

Bugüne kadar çok film izledim. Temposu nedeniyle, zayıf senaryosu nedeniyle uyuya kaldığım da oldu, çok şiddetli filmler de izledim. Bariz şiddet. Kanlar, havada uçuşan organlar gibi. Sinemada bunlar olur. 

Saul Fia'da bunlara rastlamazsını ama yine de izlemesi zor. Çünkü öncelikle bir cesarete sahip olmanız lazım. Diğer İkinci Dünya Savaşı filmleri gibi, diğer toplama kampları görüntüleri gibi değil. Orada savaşın kendisi, işkencenin acısını hissediyorsunuz. Dram eklenir biraz, filme güç katar. Ama Saul Fia'da durum aynı değil. Saul'un yüzünde veya arkasındasınız devamlı. Toplama kampına dair pek bir şey görmüyorsunuz. Ama bir insanın yüzündeki korku, acı, hırs, endişe, tepkisizlik hepsine şahit ediyorsunuz. Ama mesela hiçbir Bir insanının hayatında yaşayabileceği en zor iki günde sadece onu hissediyorsunuz. Bu dramatik bir tarihi olay hakkında bilgilenmek gibi değil. Direkt kampın içindesiniz. Hatta direkt Saul'un arkadaşı veya yanındaki herhangi biri oluyorsunuz. 

Yönetmen  László Nemes'in ilk filmi, Oscar dahil neredeyse tüm ödülleri topluyor. Başroldeki Géza Röhrig, yüzü ve mimikleri ile şov yapıyor.

Tekniği farklı, kurgusu farklı... 2015'in en iyi, tarihin en zor filmlerinden.

Cumartesi, Ekim 18

Counter Tarzı Holiganlık


Macar taraftarlar, Romanyalı güvenliklerle kapışıyor. Biz de evde oturup izliyoruz ama sanki oradayız. Heyecanı bire bir yaşadım ve hiçbir yerim yaralanmadı. Harika...

Perşembe, Nisan 3

Karhozat



Bela Tarr değişik yönetmen, zor yönetmen. Filmlerini izlemek gerçekten çok zor. Bu onun tarzı ve beğeneni de çok, karşı çıkmamak lazım aslında. Zaten ben de yeni izlemeye başladım filmlerini, hem çok hakim değilim, hem alışkın değilim, hem de belki eleştiri getirmeye hakkım yok.

İzlerken zorlanıyorum ama. Bir yandan üzülüyorum da. Elinde çok güzel bir senaryo var. Adam kare yakalama konusunda da usta, boş boş baktırıyor ekrana, görsellik denilen olaya şiirselliğe dönüşüyor. Ama işte dedim ya, biz alışkın değiliz. Adapte olmak zor.

Ukalalık yapacağım, keşke bu kadar radikal bir usluba sahip olmasaydı. Birine bunu demek çok rahatsız edici ama "keşke standarta biraz daha yakın olsaydı"

Salı, Nisan 1

Werckmeister Harmoniak


Filmi izlemedim anlamadım. Anlamamak da koymadı. 

Ama adam o kadar güzel film yapmış ki, o yavaş tempoda öyle fotoğraflar çekmiş ki anlamakla uğraşmıyorsun. İşte açılış sahnesi. "Bunu anlamak için Macarca bilmeye gerek yok"

Bela Tarr 3 saate yakın bir film çekmiş. Tamam anlaşılır değil, ağır aksaklık da koparıyor ama ağzın da açık kalıyor. Bazı adamlarla oturup konuşmak istiyorum, "abi kafandan ne geçiyordu" diye sormak istiyorum.

Cuma, Nisan 27

Ataman'ın Takımı




- Sevmesek de, yine başardı Ergin Ataman.

- Aslında büyük iş değil bence, bu kadronun final oynaması normal.

- Ev sahibi ekibi yenmek önemli. Bu sene o salonda 2.kez Avrupa maçı kaybettiler.

- Maçın yıldızı Bonsu

- Mehmet Yağmur bile mücadele etti.

- Olaj takımının koçunun sesi. Mafya lideri sanki.

- Son çeyreklerin adamı Erceg

- Hücum anlamında belki de sezonun en kötüsü.

- Macarlar 27 savunma ribaundu almış, Beşiktaş 22 hücum ribaundu. Yarı yarıya nerdeyse.

- İki takım da 3.periyot dışında birer periyotu 13-17 ve 20'şer sayı atarak tamamladı. Maçı belirleyen 3.periyot oldu, 14-10 bitti.

- Hiç olmazsa Beşiktaş'ın final yürüyüşünde Göttingen maçını izledik.

Çarşamba, Nisan 1

Lazslo Kubala




İspanya Milli Takımı'na gol atma sıkıntımız var. İngiltere gibi onlar da. 1954 yılında oynadığımız 3 maçta attığımız 4 gol dışında golümüz yok. Yani yaklaşık 55 senedir. Onlar ise mütemadiyen yazıyorlar. Ve genelde farklı topçularla. Bize en fazla gol atan İspanyol futbolcu ise bir Macar: Lazslo Kubala

Kendisi 1927 yılında Budapeşte'de doğdu. Bize 3 golü tek bir maçta attı.30 yaşında, 6 Ekim 1957'de oynanan bir özel maçta. O maçta İspanya kadrosunda Alfredo Di Stefano, Francisco Gento, Miguel gibi yıldızlar vardı. Hayatı film olması gereken topçulardan biridir. Modern futbolun emekleme zamanında yaşanan her gelişmeye tanıklık etmiştir.Bazen özne olmuştur.
2.Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında siyasal nedenlerden en çok etkilenen futbolcular Macarlar olmuştu. O, Macarlar'ın ülkeyi ilk terkedeniydi. Dünya tarihinin gördüğü en muhteşem milli takım olan Macaristan Milli Takımı'nda belki de bu sebepten fazla oynayamadı.
Annesi Slovak-Macar, babası Polonyalı-Macar. Patlamaya hazır bir dünyanın içine bu şekilde geldi. Ferncvaros takımında oynadı. 1946 yılında ülkesinden kaçtı ve S.Bratislava takımına geçti. Burada teknik direktörünün kızıyla evlendi. 1948'de Macaristan'a geri döndü. Ama sonra yine kaçtı.

1950'ler Macaristan milli takımı Ferenc Puskas-Sandor Kocsis-Zoltan Czibor ve Nandor Hideguti ile dünyayı titretirken o kendine milli takım arıyordu. Batı'ya kaçanların başında geliyordu.

Avrupa'ya gelince Torino'nun uçak kazası kariyerini değiştirdi. Sonrasında Barcelona keşfetti. İspanya milli takımında oynadı. Hatta Katalan milli takımında da oynadı. Ama ezeli rakip Espanyol forması da giydi. Bir Futbol efsanesi Di Stefano ile karşılıklı oynadı, milli takımda yan yana oynadı. Barcelona'nın Di Stefano'su oldu. Bize de arada 3 gol attı.

Zafere Kaçış, İspanya İç Savaşı, Torino'nun Kazası, Bern Mucizesi ve daha bir çok şey. Bunların hepsini topla karıştır al sana Kubala. Barcelona tarihinin gelmiş geçmiş en iyi futbolcusu.