Cuma, Nisan 7
Sarı-Kırmızı Hediye
Salı, Ocak 31
Gülünesi Aşklar
En popüler kitabının ismi Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği olan bir yazar her zaman okuyucu için biraz mesafelidir ve bu mesafe artık bir ön yargıdan da ötedir. İster istemez bilinç altına işlemiştir.
Oysa Kundera'nın hakkını yemişizdir yıllarca. Yani en azından Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ni okuyana kadar. O zaman da ilk sayfaları okurken nasıl zorlandığımı hatırlıyorum. Sonrasında geçti ve bambaşka bir yere konu ama "Kundera kitabı" tamlaması kulağa korkutucu gelir her zaman.
Sanırım Orta Avrupalı olması önemli bir etken. Fakat içinde "varolmak" kelimesi geçen uzun bir kitap ismi, bize uzun cümlelerin kullanıldığı derin felsefi bir roman ile karşılaşacağımızın izlenimini verir.
Öyle olmadığını yıllar önce ilk defa okuduğumda fark ettim. Ardından birkaç Kundera kitabının kapağını daha, korka korka açtım. Yine beklediğim, daha doğrusu korktuğum gibi değildi. Çok hoş yazan, akıcı, keyifli bir yazar çıktı her defasında karşımızda.
Gülünesi Aşklar da aynı şekilde ilerliyor. Öncekilere göre farkları var tabi. Öncelikle bir hikaye kitabı. İçinde yedi farklı hikaye barındırıyor. Ve mizahı bu sefer daha çok kendini gösteriyor ve hiç sırıtmıyor.
Kitap hakkında internette yapılan yorumlar, genellikle alıntı ağırlıklı. Gerçekten de üzerine düşünülecek ve gülünecek cümleler barındırıyor. Hatta okuduğum kitabın esas sahibi olan sevgili eşimin de birçok satırın altını çizdiğini gördüm. Sanırım bu, ilişkimiz boyunca nasıl devam etmem gerektiğine dair önemli ipuçları yakaladığımı gösterir.
İlginçtir, altı en çok çizilen öykü Sonsuz Arzunun Altın Elması'ydı. İlginçti zira, sanırım kitapta bir kadın - erkek ilişkisini en düşük tonda irdeleyen öyküydü. Daha çok iki yakın arkadaş Martin ve anlatıcının dostluğuna değiniliyordu. Benim de en beğendiğim öykü oydu (Altı çizili olması en beğenilen olduğunu göstermez gerçi). Bana biraz Bizim Büyük Çaresizliğimiz havası verdi. Martin'in ve anlatıcının kadınlara bakışı, sadakat üzerine düşünceleri tekrar tekrar okunası... Ayrıca hayata farklı bakan iki insanın ortak bir yolda beraber yürüyebildiğini göstermesi açısından da saygı duyulasıydı.
Öte yandan iki ayrı hikayede gördüğümüz Dr.Havel de en beğendiğim isimdi. Onun cümleleri, hayata bakışı, kendine karşı dürüstlüğü, hafif kibiri ve yaşamdan (kadınlardan) keyif almasını bilen tavrı etkileyici oldu.
Hiç Kimse Gülmeyecek öyküsünü sinirlenerek okudum ve profesörün başına gelenlere sevindim. Otostop Oyunu harika bir film olabilecek yaratıcılıktaydı. Yaşlı Ölüler Yerlerini Genç Ölülere Bırasınlar, en zayıf bulduğum öyküydü ama geçmişe ve anılara dönmesi bakımından en kapsayıcı öyküydü. Edward ile Tanrı da iyi bir kapanış oldu.
Kundera, bu öyküler sayesinde ikili ilişkilere dair çok net bakış açıları sunmasına rağmen esas olarak komünist partiye ve onun yarattığı "korku" düzenine de çok net bir tavır koyuyor satır aralarında. Zaten Kundera bunu sık sık yapıyor kitaplarında. 1958-68 yılları arasında yazdığı bu kitapta da bu tavrından vazgeçmiyor.
Bence Kundera'yı farklı kulan da bu. Yaşadığı dönemin sert, baskıcı ve tek tipleştiren düzenine karşı bir üslup geliştirebilmiş. Üstelik bunu o düzen devam ederken başarmış. Ve bunu sloganlı cümleler üzerinden eğil, çok derin edebi romanların arasına serpiştirerek yapmış.
Öte yandan son dönemde öykü okumaya dair hevesim artmıştı. Zaman zaman bazı kitaplar nedeniyle bu hevesim kaçtı. Kundera sayesinde yeniden arttı. Başlı başına roman olabilecek konulardan (ve onları iyi bir roman dönüştürebilecek bir yazar olmasına rağmen) çok iyi öyküler kurmuştu.
Devam edeceğiz... Hem Kundera'ya, hem öykülere...
Salı, Aralık 14
Doğu Avrupa'da Yolculuk
"Bir gezi kitabı nasıl yazılır" sorusuna verilebilecek en güzel cevaplardan. Üstelik bu işi başaran kişi, gezi yazılarıyla tanınan bir yazar değil. Tabi ki Gabriel Garcia Marquez'den vasat bir iş çıkacağını beklemiyorduk ama bu kadar ustaca bir dokunuş da keyiflendirdi. Sebebi belli; kendisi bir gazeteci. O gözün varlığı, bu tip şeyler için en değerli hazinedir...
Henüz 30'larına gelmemiş genç Marquez, 1950'lerde Berlin'de takılır ve SSCB'de bir konferansa gidecektir. Biraz vakti olunca, arkadaşlarıyla beraber (Hindiçin kökenli Fransız Jacquelin ve İtalyan Franco) Doğu Berlin'e geçmeyi ve oradan arabayla seyahat ederk konferansa ulaşmayı planlar. 'Yolda' gibi ama daha az aksiyonlu ve direkt hedefe doğru...
Şu an birçok dergi ve gazetede gördüğümüz seyahat yazılarından ve hatta içeriği boşaltılmış fast-food gezi programlarından sonra, bu kitap ilaç gibi geldi. Marquez, mekanları, tarihi yerleri, lokantaları gezmiyor. Tabi ki oralara da giriyor, oraları da anlatıyor. Fakat merakını celbeden noktalar oralar değil. Hatta listenin son sırası buralar. Onun merakı insanlar, sokaklar, yaşam ve kültür... Zaten o yüzden mesela Macaristan'da yoğun önlemler altında olmasına rağmen, tercümanını (devlet görevlisi) ekerek şehrin sokaklarında gezmeye çalışıyor. Kitabın ve gezinin son kısımlarına denk gelse de, aslında Marquez'in çabasını ve merakını anlamamıza yarayan önemli bir anekdot burası. Bu açıdan bakınca, satır aralarında geçen "Tıpkı kadınları olduğu gibi, ülkeleri de yataktan kalktıkları halleriyle görmek gerekir" cümlesi de Marquez'in bakışını anlamamıza yardım ediyor.
Şüphesiz ki savaş sonrası Avrupa zaten merak edilen bir coğrafyaydı. Buna bir de sosyalizm deneyimini ekleyen Doğu kısımını da ekleyince, Marquez'in çok şaşırtıcı bir tercih yaptığını söyleyemeyiz. Herkesin merak ettiği kapıdan içeri girmiş ve bize 70 yıl sonra bile okunacak bir metin bırakmış.
Esasında sosyalist ülkelere giden Latin Amerikalı sosyalist bir yazarın, duygularını katacağını düşünüyorduk. Daha doğrusu ideolojisine esir olabilme ihtimali mevcuttu. Bir röportajında "Dünyanın sosyalist olmasını istiyorum" diyen Marquez, ideolojik esarete hiç olasılık bırakmamış. Gazeteci kimliğine yakışır bir şekilde, objektif bir bakış açısıyla tüm gözlemlerini kağıda aktarmış. Hatta belki de negatif tarafta daha çok durduğunu söyleyebiliriz. Birçok ülkede (hatta hepsinde; kiminde az kiminde çok) eleştirilerini sıralamış. En çok da Polonya'yı kılıçtan geçirmiş gibi geldi bana. Hatta birçok sosyalist, kitabı okuduktan sonra Marquez'i CIA ajanı ve 'emperyalizm uşağı' olmakla suçlamış.
Oysa Marquez yaşanan sıkıntıları anlamış ve onu da Alman Marksist öğrenciler üzerinden anlatmıştı. Öğrenciler ona, "Devrim Almanya'da yapılmadı. Onu bir sandığın içinde SSCB'den getirdiler" diyordu.
Aslında Türkiye ile benzerlikleri olan bir problem...
Bu arada benim için en merak edilesi nokta da Marquez ile konuşan insanlar oldu. Öğrenciler, garsonlar, gece kulüplerindeki kadınlar, yaşlılar, gençler... Kitapta birçok 'isimsiz' vatandaş var. Karşılarında ise genç bir Latin. Konuşuyorlar, gülüyorlar, tartışıyorlar. Aradan seneler geçiyor ve o yazar çok ünlü oluyor. O gün konuştuklarını da bir kitaba aktarıyor. Sonra Nobel de kazanıyor. Ne anı ama...
Her neyse efendim, daha fazlası kitapta. Merak eden alır okur. Zaten 1950'lerde yazılmasına rağmen Türkçe'ye çevrilmesi ve basılması Marquez'in ölümünden sonra olmuş.
Bu arada kitabının adında geçen tamlamanın Doğu Avrupa'ya değil de Doğu Avrupa'da olmasını çok önemli buluyorum. Oryantalizme benzer bir bakış açısıyla kolların sıvanmadığını, sadece bu açıdan bakarak bile düşünebiliriz.
Neyse; son söz olarak, cevabını bildiğim bir soru bu kitap sayesinde bir kez daha güçleniyor: Çok gezen!
Perşembe, Aralık 2
Bir Penaltıdan Daha Fazlası
Panenka penaltısı bugün doğmadı ama Antonin Panenka bugün doğdu.
Ve Panenka, bir penaltıdan daha fazlasıydı...
Pazartesi, Ağustos 30
Chodník cez Dunaj
Denizler, dağlar, okyanuslar, nehirler. İnsanı etkiliyor hepsi. Ya köyündeki çorak tepe ya doğduğu yerin çok uzağındaki kudretli dağ... Herkesin bir ilham kaynağı var. Yoksa da olmalı... Ağrı Dağı, Ege Denizi, Büyük Okyanus, Everest, Etna...
Benim için Tuna... Çok acayip değil mi? Daha uzun nehirler var oysa. Veya Tuna, benim yaşadığım şehre uğramıyor. Gerçi zamanında buzlarını yollamış ama olsun. Yine de uzağız birbirimize. Fakat Tuna'yı hissetmemek, onu anlamamak, ondan etkilenmemek mümkün değil.
Onun kadar gezen, onun kadar çok yere uğrayan, onun kadar çok insana temas eden, onun kadar anı biriktiren başka bir nehir var mıdır?
Almanya'dan başlıyor, Orta Avrupa'dan geçiyor, Doğu Avrupa'dan Karadeniz'e dökülüyor. Donau olarak başlıyor, Dunay olarak bitiyor. Herkes ona farklı sesleniyor, her dilden insana dokunuyor.
Çok şükür ki zamanında Belgrad'a giderek nehri yakından görme fırsatı buldum. Fakat konumuz bu değil.
Konumuz, pandemiden önce sinemada izlediğim son film; Chodnik cez Dunaj. Sinema dediysek vizyon filmi demedik. Bir etkinlik sayesinde izleme imkanı bulduğumuz 1989 yapımı Çekoslovak filmi. Hatta sinema filmi de değil, zamanında televizyon için çekilmiş. Tam da ülkenin neredeyse kansız bir şekilde dağılma sürecine girdiği dönemde çekilmesi ve yayınlaması enteresan. Zira film 2. Dünya Savaşı'nda geçse de, 89 yılının gündemine de ışık tutabilmiş.
Demiryolunda çalışan Slovak Viktor Lesa, fırlamalığın verdiği etkisiyle bilerek postaları yanlış trenlere yükler. Bu hatası öğrenilir ve Naziler Lesa'nın peşine düşer. Lesa, Çek ve Yahudi olan arkadaşıyla sınırdan geçerek (yani Tuna'dan) Macaristan'a kaçmaya çalışır. İşte film bu macerayı konu alır.
Filmin Türkçesi, "Tuna Üzerinde Bir Yol" anlamına geliyor. Benim sevdiğim Tuna'yı uygun düşen bir isim. Tuna'yı kullanarak birçok film çekilebilir. Birçok yol filmi, birçok sınır/savaş filmi, birçok sıcak kasaba filmi. İyi, kötü, hüzünlü, neşeli... Zaten çekildi de... Avrupa kullanıyor bu ulu nehri. Önüme düşünce de bayıla bayıla izliyorum.
Tarafsız bir gözle bakarsam harika bir film değil. Hatta karakterimiz Lesa'ya oldukça kızarak izledim. Fakat Avrupa'nın ortasında ve Tuna'nın üzerinde geçen bir filmi kötü sözlerle değerlendirmem pek mümkün değil. Zaten vasatı da aşıyor. 71 kişinin kullandığı oylarla oluşan IMDB puanı 7.0... Daha ne olsun.







