çek cumhuriyeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çek cumhuriyeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Nisan 7

Salı, Ocak 31

Gülünesi Aşklar

 


En popüler kitabının ismi Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği olan bir yazar her zaman okuyucu için biraz mesafelidir ve bu mesafe artık bir ön yargıdan da ötedir. İster istemez bilinç altına işlemiştir.

Oysa Kundera'nın hakkını yemişizdir yıllarca. Yani en azından Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ni okuyana kadar. O zaman da ilk sayfaları okurken nasıl zorlandığımı hatırlıyorum. Sonrasında geçti ve bambaşka bir yere konu ama "Kundera kitabı" tamlaması kulağa korkutucu gelir her zaman.

Sanırım Orta Avrupalı olması önemli bir etken. Fakat içinde "varolmak" kelimesi geçen uzun bir kitap ismi, bize uzun  cümlelerin kullanıldığı derin felsefi bir roman ile karşılaşacağımızın izlenimini verir. 

Öyle olmadığını yıllar önce ilk defa okuduğumda fark ettim. Ardından birkaç Kundera kitabının kapağını daha, korka korka açtım. Yine beklediğim, daha doğrusu korktuğum gibi değildi. Çok hoş yazan, akıcı, keyifli bir yazar çıktı her defasında karşımızda. 

Gülünesi Aşklar da aynı şekilde ilerliyor. Öncekilere göre farkları var tabi. Öncelikle bir hikaye kitabı. İçinde yedi farklı hikaye barındırıyor. Ve mizahı bu sefer daha çok kendini gösteriyor ve hiç sırıtmıyor.

Kitap hakkında internette yapılan yorumlar, genellikle alıntı ağırlıklı. Gerçekten de üzerine düşünülecek ve gülünecek cümleler barındırıyor. Hatta okuduğum kitabın esas sahibi olan sevgili eşimin de birçok satırın altını çizdiğini gördüm. Sanırım bu, ilişkimiz boyunca nasıl devam etmem gerektiğine dair önemli ipuçları yakaladığımı gösterir.

İlginçtir, altı en çok çizilen öykü Sonsuz Arzunun Altın Elması'ydı. İlginçti zira, sanırım kitapta bir kadın - erkek ilişkisini en düşük tonda irdeleyen öyküydü. Daha çok iki yakın arkadaş Martin ve anlatıcının dostluğuna değiniliyordu. Benim de en beğendiğim öykü oydu (Altı çizili olması en beğenilen olduğunu göstermez gerçi). Bana biraz Bizim Büyük Çaresizliğimiz havası verdi. Martin'in ve anlatıcının kadınlara bakışı, sadakat üzerine düşünceleri tekrar tekrar okunası... Ayrıca hayata farklı bakan iki insanın ortak bir yolda beraber yürüyebildiğini göstermesi açısından da saygı duyulasıydı.

Öte yandan iki ayrı hikayede gördüğümüz Dr.Havel de en beğendiğim isimdi. Onun cümleleri, hayata bakışı, kendine karşı dürüstlüğü, hafif kibiri ve yaşamdan (kadınlardan) keyif almasını bilen tavrı etkileyici oldu.

Hiç Kimse Gülmeyecek öyküsünü sinirlenerek okudum ve profesörün başına gelenlere sevindim. Otostop Oyunu harika bir film olabilecek yaratıcılıktaydı. Yaşlı Ölüler  Yerlerini Genç Ölülere Bırasınlar, en zayıf bulduğum öyküydü ama geçmişe ve anılara dönmesi bakımından en kapsayıcı öyküydü. Edward ile Tanrı da iyi bir kapanış oldu.

Kundera, bu öyküler sayesinde ikili ilişkilere dair çok net bakış açıları sunmasına rağmen esas olarak komünist partiye ve onun yarattığı "korku" düzenine de çok net bir tavır koyuyor satır aralarında. Zaten Kundera bunu sık sık yapıyor kitaplarında. 1958-68 yılları arasında yazdığı bu kitapta da bu tavrından vazgeçmiyor.

Bence Kundera'yı farklı kulan da bu. Yaşadığı dönemin sert, baskıcı ve tek tipleştiren düzenine karşı bir üslup geliştirebilmiş. Üstelik bunu o düzen devam ederken başarmış. Ve bunu sloganlı cümleler üzerinden eğil, çok derin edebi romanların arasına serpiştirerek yapmış.

Öte yandan son dönemde öykü okumaya dair hevesim artmıştı. Zaman zaman bazı kitaplar nedeniyle bu hevesim kaçtı. Kundera sayesinde yeniden arttı. Başlı başına roman olabilecek konulardan (ve onları iyi bir roman dönüştürebilecek bir yazar olmasına rağmen) çok iyi öyküler kurmuştu.

Devam edeceğiz... Hem Kundera'ya, hem öykülere...

Salı, Aralık 14

Doğu Avrupa'da Yolculuk

 


"Bir gezi kitabı nasıl yazılır" sorusuna verilebilecek en güzel cevaplardan. Üstelik bu işi başaran kişi, gezi yazılarıyla tanınan bir yazar değil. Tabi ki Gabriel Garcia Marquez'den vasat bir iş çıkacağını beklemiyorduk ama bu kadar ustaca bir dokunuş da keyiflendirdi. Sebebi belli; kendisi bir gazeteci. O gözün varlığı, bu tip şeyler için en değerli hazinedir...

Henüz 30'larına gelmemiş genç Marquez, 1950'lerde Berlin'de takılır ve SSCB'de bir konferansa gidecektir. Biraz vakti olunca, arkadaşlarıyla beraber (Hindiçin kökenli Fransız Jacquelin ve İtalyan Franco) Doğu Berlin'e geçmeyi ve oradan arabayla seyahat ederk konferansa ulaşmayı planlar. 'Yolda' gibi ama daha az aksiyonlu ve direkt hedefe doğru...

Şu an birçok dergi ve gazetede gördüğümüz seyahat yazılarından ve hatta içeriği boşaltılmış fast-food gezi programlarından sonra, bu kitap ilaç gibi geldi. Marquez, mekanları, tarihi yerleri, lokantaları gezmiyor. Tabi ki oralara da giriyor, oraları da anlatıyor. Fakat merakını celbeden noktalar oralar değil. Hatta listenin son sırası buralar. Onun merakı insanlar, sokaklar, yaşam ve kültür... Zaten o yüzden mesela Macaristan'da yoğun önlemler altında olmasına rağmen, tercümanını (devlet görevlisi) ekerek şehrin sokaklarında gezmeye çalışıyor. Kitabın ve gezinin son kısımlarına denk gelse de, aslında Marquez'in çabasını ve merakını anlamamıza yarayan önemli bir anekdot burası. Bu açıdan bakınca, satır aralarında geçen "Tıpkı kadınları olduğu gibi, ülkeleri de yataktan kalktıkları halleriyle görmek gerekir" cümlesi de Marquez'in bakışını anlamamıza yardım ediyor.

Şüphesiz ki savaş sonrası Avrupa zaten merak edilen bir coğrafyaydı. Buna bir de sosyalizm deneyimini ekleyen Doğu kısımını da ekleyince, Marquez'in çok şaşırtıcı bir tercih yaptığını söyleyemeyiz. Herkesin merak ettiği kapıdan içeri girmiş ve bize 70 yıl sonra bile okunacak bir metin bırakmış. 

Esasında sosyalist ülkelere giden Latin Amerikalı sosyalist bir yazarın, duygularını katacağını düşünüyorduk. Daha doğrusu ideolojisine esir olabilme ihtimali mevcuttu. Bir röportajında "Dünyanın sosyalist olmasını istiyorum" diyen Marquez, ideolojik esarete hiç olasılık bırakmamış. Gazeteci kimliğine yakışır bir şekilde, objektif bir bakış açısıyla tüm gözlemlerini kağıda aktarmış. Hatta belki de negatif tarafta daha çok durduğunu söyleyebiliriz. Birçok ülkede (hatta hepsinde; kiminde az kiminde çok) eleştirilerini sıralamış. En çok da Polonya'yı kılıçtan geçirmiş gibi geldi bana. Hatta birçok sosyalist, kitabı okuduktan sonra Marquez'i CIA ajanı ve 'emperyalizm uşağı' olmakla suçlamış. 

Oysa Marquez yaşanan sıkıntıları anlamış ve onu da Alman Marksist öğrenciler üzerinden anlatmıştı. Öğrenciler ona, "Devrim Almanya'da yapılmadı. Onu bir sandığın içinde SSCB'den getirdiler" diyordu.

Aslında Türkiye ile benzerlikleri olan bir problem...

Bu arada benim için en merak edilesi nokta da Marquez ile konuşan insanlar oldu. Öğrenciler, garsonlar, gece kulüplerindeki kadınlar, yaşlılar, gençler... Kitapta birçok 'isimsiz' vatandaş var. Karşılarında ise genç bir Latin. Konuşuyorlar, gülüyorlar, tartışıyorlar. Aradan seneler geçiyor ve o yazar çok ünlü oluyor. O gün konuştuklarını da bir kitaba aktarıyor. Sonra Nobel de kazanıyor. Ne anı ama...

Her neyse efendim, daha fazlası kitapta. Merak eden alır okur. Zaten 1950'lerde yazılmasına rağmen Türkçe'ye çevrilmesi ve basılması Marquez'in ölümünden sonra olmuş.

Bu arada kitabının adında geçen tamlamanın Doğu Avrupa'ya değil de Doğu Avrupa'da olmasını çok önemli buluyorum. Oryantalizme benzer bir bakış açısıyla kolların sıvanmadığını, sadece bu açıdan bakarak bile düşünebiliriz.

Neyse; son söz olarak, cevabını bildiğim bir soru bu kitap sayesinde bir kez daha güçleniyor: Çok gezen!


Perşembe, Aralık 2

Bir Penaltıdan Daha Fazlası

 


Panenka penaltısı bugün doğmadı ama Antonin Panenka bugün doğdu.

Ve Panenka, bir penaltıdan daha fazlasıydı...

Pazartesi, Ağustos 30

Chodník cez Dunaj

Denizler, dağlar, okyanuslar, nehirler. İnsanı etkiliyor hepsi. Ya köyündeki çorak tepe ya doğduğu yerin çok uzağındaki kudretli dağ... Herkesin bir ilham kaynağı var. Yoksa da olmalı... Ağrı Dağı, Ege Denizi, Büyük Okyanus, Everest, Etna...

Benim için Tuna... Çok acayip değil mi? Daha uzun nehirler var oysa. Veya Tuna, benim yaşadığım şehre uğramıyor. Gerçi zamanında buzlarını yollamış ama olsun. Yine de uzağız birbirimize. Fakat Tuna'yı hissetmemek, onu anlamamak, ondan etkilenmemek mümkün değil.

Onun kadar gezen, onun kadar çok yere uğrayan, onun kadar çok insana temas eden, onun kadar anı biriktiren başka bir nehir var mıdır?

Almanya'dan başlıyor, Orta Avrupa'dan geçiyor, Doğu Avrupa'dan Karadeniz'e dökülüyor. Donau olarak başlıyor, Dunay olarak bitiyor. Herkes ona farklı sesleniyor, her dilden insana dokunuyor. 

Çok şükür ki zamanında Belgrad'a giderek nehri yakından görme fırsatı buldum. Fakat konumuz bu değil.

Konumuz, pandemiden önce sinemada izlediğim son film; Chodnik cez Dunaj. Sinema dediysek vizyon filmi demedik. Bir etkinlik sayesinde izleme imkanı bulduğumuz 1989 yapımı Çekoslovak filmi. Hatta sinema filmi de değil, zamanında televizyon için çekilmiş. Tam da ülkenin neredeyse kansız bir şekilde dağılma sürecine girdiği dönemde çekilmesi ve yayınlaması enteresan. Zira film 2. Dünya Savaşı'nda geçse de, 89 yılının gündemine de ışık tutabilmiş.

Demiryolunda çalışan Slovak Viktor Lesa, fırlamalığın verdiği etkisiyle bilerek postaları yanlış trenlere yükler. Bu hatası öğrenilir ve Naziler Lesa'nın peşine düşer. Lesa, Çek ve Yahudi olan arkadaşıyla sınırdan geçerek (yani Tuna'dan) Macaristan'a kaçmaya çalışır. İşte film bu macerayı konu alır.

Filmin Türkçesi, "Tuna Üzerinde Bir Yol" anlamına geliyor. Benim sevdiğim Tuna'yı uygun düşen bir isim. Tuna'yı kullanarak birçok film çekilebilir. Birçok yol filmi, birçok sınır/savaş filmi, birçok sıcak kasaba filmi. İyi, kötü, hüzünlü, neşeli... Zaten çekildi de... Avrupa kullanıyor bu ulu nehri. Önüme düşünce de bayıla bayıla izliyorum.

Tarafsız bir gözle bakarsam harika bir film değil. Hatta karakterimiz Lesa'ya oldukça kızarak izledim. Fakat Avrupa'nın ortasında ve Tuna'nın üzerinde geçen bir filmi kötü sözlerle değerlendirmem pek mümkün değil. Zaten vasatı da aşıyor. 71 kişinin kullandığı oylarla oluşan IMDB puanı 7.0... Daha ne olsun. 

Salı, Ocak 14

Sürpriz Transfer


Milan Skoda'nın bir şekilde Süper Lig'e yolunun düşmesi benim için sürpriz oldu. 

Bunun birden fazla nedeni var. Tamam, Süper Lig zaten son dönemde yurt dışından yaşı geçmiş oyuncuları transfer ediyor. Artık maddi durumlar kötüleşince üst düzey liglerden gelen eski yıldızlar yerini biraz daha düşük seviyelerden oyunculara bıraktı. Bu da normal.

Fakat Milan Skoda ismi 'büyükler' ile anılsa bile şaşırtırdı. Ya da daha doğrusu Skoda oralara gidebilirdi. Mesela Fenerbahçe'nin ve Beşiktaş'ın yedek santrforda sıkıntıları varken orada iş yapabilirdi. Galatasaray'ın eğer Andone kalır ve iyileşirse sayı olarak fazla eksiği yok ama ilk yarı performanslarına bakınca bir eksiği vardı. Orada bile iş yapabilirdi. Tabi ki 'transfer yapılsın' demiyorum. Zaten yabancı sayıları 14'ü aşmışken mümkün de değil ama şampiyonluk adaylarında rahatlıklar rol alabilecek bir isim Çaykur Rizespor'a transfer olunca şaşırdım.

Esasında Skoda'nın adı ilk olarak Gençlerbirliği ile anıldı. Son dönemde çıkışa geçen ve hücumda oyuncularına özgürlük katan bir teknik direktöre sahip takımda Skoda renk katabilirdi. Formda bir Stancu ile ne işler yapacaklarını merak ediyordum. Fakat bir anda ters köşe olduk ve Skoda'yı Rize'de gördük.

Aslında isimden bağımsız Rizespor'un bir santrfora ihtiyacı vardı zaten. Muriç gittikten sonra çok sıkıntı çektiler. Sezonun ilk devresinde önce El Kabir'i kaybettiler. Nill de Pauw ve Marco Scepovic ikilisi de ligde hiç gol atamadılar. Sonrasında forvetsiz oynadıkları maçlar oldu. Ön taraftaki üçlüyü  geriye alarak bir varyasyon denediler. Bu değişim skor anlamında her zaman işe yaramasa da özellikle Oğulcan'ın bu dönemde iyi katkı verdiğini söyleyebiliriz. Yine de iyi bir merkez santrfora ihtiyaçları vardı.

Asıl konumuza dönelim. Milan Skoda ismini Avrupa futbolunu takip edenler duymuştur zaten. Ülkesinin iyi forvetlerinden biriydi. Fakat artık yaşlandı. Yine de 2017 yılında gol krallığı yaşadı. Ve dokuz sezondur iyi bir takımda oynadı; Slavia Prag'da...

Gol kralı olduğu sezonun ardından iki sezonda yedek oyuncu durumuna düşmüştü. Zaten o iki sezon Slavia Prag'ın Avrupa'da herkesi kendisine hayran bıraktığı sezondu. Genç ve potansiyelleri oyunculara daha çok forma verildi. Haliyle Skoda da yedeğe düştü. Belki de o nedenle 33 yaşına gelen ve kariyeri boyunca ülkesinden dışarı çıkmayan Skoda yeni bir macera denemek istedi. Avrupa'nın tepe ligleri onu zaten almazdı. Orta seviye ligler arasında da Süper Lig bir cazibe merkezi sayılabilir. Hem iyi paralar veriliyor (eskisi kadar olmasa da) hem de rekabet seviyesi yüksek. Çekler, oyuncunun gönlünde MLS'in yattığını belirtiyordu ama herhalde istediği teklifler oradan gelmeyince Skoda'nın direksiyonu Anadolu'ya kırıldı. 

Tabi Skoda'nın adı birçok Süper Lig takımıyla anıldığına göre menajerlerin de bu transferde payı çok fazladır. Bu çok da eleştirilecek bir durum değil. Menajerler doğru oyuncuyu doğru kulüplere öneriyorlarsa sorun yoktur. Skoda, Rizespor için doğru isim olabilir. Fakat İsmail Kartal'ın oyun planı uyar mı ondan emin değiliz.

Skoda, uzun boylu bir forvet. Çok hareketli değil. Artık 33 yaşında ve ondan hız da beklenmez. Fakat son vuruşları, servisleri, oyun aklı üst düzeyde. Mesela bu sezon yedek kulübesine hapsoldu ama Aralık aynda forma ona gelince kalitesinden bir şey kaybetmediğini gösterdi. Aralık ayında oynadığı üç lig maçında dört gol attı. Asist ve servisleri de ön plandaydı. Fakat Slavia Prag'ın ligi domine ettiğini, maçların büyük bir kısmını neredeyse rakip ceza sahasında oynadığını, hatta topu rakiplerine vermediğini söylemek lazım. Skor 0-0'ken "Bir puanı nasıl korurum" diye düşünmeye başlayan İsmail Kartal için Skoda'nın meziyetleri işe yarar mı emin değilim. Diğer taraftan Oğulcan, Umar gibi hızlı deparlı ama son vuruşta sıkıntı yaşayan isimlerin yanında Skoda bir alternatif hücum planı olabilir.

Açıkçası Skoda'yı Süper Lig'de izleyeceğim için kendi adıma sevinçliyim. Süper Lig'e gelmesini beklemediğim bir oyuncuydu. Kariyerinin son zamanlarında, iyi bir profesyoneli burada izleyeceğiz. Fakat diğer yandan takımıyla uyum yaşama ve bir nevi 'rezil' olma tehlikesi de kapıda. Doğru takım kadar, doğru teknik direktör de önemli... Meraktayız...



 

Çarşamba, Ağustos 28

Tek Maçtan Yatan Kuponlar #2


Yaklaşık bir aylık aradan sonra yeniden tek maçtan yatan bir kuponla karşınızdayız. Sanmayın ki aradan geçen bir ayda hiç tek maçtan yatmadık. Bir sürü kupon, bu süreçte heder oldu. Özellikle Paul Pogba'nın kaçırdığı penaltı ile 2.5 gol üstüne dönüşmeyen Wolves - Manchester United maçı bizi çok yaraladı. Fakat geçmişi bırakalım ve bu haftanın tek maçtan yatan kuponuna bakalım.

Görüldüğü gibi tematik bir kupon yapıldı. Çekya Ligi özel kuponu. Futbol nerede oynanıyorsa oradayız, ilgimiz var, heyecanımız yüksek. Fakat kazanamıyoruz.

Kupon yüksek bir orana sahip değil. 6.70'lik bir orana sahip. O yüzden yatması çok üzmez. Fakat kupondaki en güvendiğiniz maç sizi yatırıyorsa; sinirleniyorsunuz.

Önce tutanlar... Pribram - Jablonec maçında ev sahibinin kazanacağına neredeyse emindim. Pribram alt  sıralarda yer alsa da kötü takım değil. Özellikle iç sahada oynadığında, karşısında da Slavia, Plzen gibi takımlar yoksa ona güvenilebilir. Jablonec'i de bu sezon deplasmanlarda çok fazla görememiştik. Oynadıkları iki deplasmanı da kaybettiler. O nedenle Pribram galibiyeti ağır basıyordu. Fakat bahis oranları çok dengesiz olunca biraz şaşırdık. Bilmediğimiz gelişmeler olabilirdi. Hatta Jablonec'in eksikleri çok fazlaydı. Böyle bir bilgiye sahiptik ama insan yerel gazeteleri okumayınca şüpheye düşebiliyor! Yine de aynı nedenden dolayı (oranların dengesizliği) tercihimizi çifte şans ile koruma altına alma ihtimalimiz yükseldi. 1-0 çifte şansa 1.60 veriyordu. Gayet iyiydi. 30 dakikada 2-0 oldu maç. 90 dakika ise 4-0 bitti. Şu bir gerçek ki; eğer kupon tutsaydı yine üzülecektik ve "Keşke direkt 1 oynasaydık" diyecektik.

Bir sonraki maç Mlada Boleslav - Ceske Budejovice karşılaşması. 2.5 gol üstü ağır basıyordu. Biz de onu tercih ettik. İki takım da ligin en çok gol yiyenlerinden. Savunmaları çok kötü. Ekstradan Boleslav'ın kendi sahasında çok daha golcü olduğunu biliyorduk. Oran biraz daha iyi olsaydı galibiyetlerine oynardık ama düşük orandan alınacak, çok güvenilir bir takım değil. Onun yerine 2.5 gol üstünü aldık, pişman olmadık. Mlada da güç bela kazandı. 2-0'dan 4-2 aldı maçı. Biz ilk yarıdan istediğimizi kopardık.

Bir diğer maç yine 2.5 gol üstüydü. Slovan Liberec - Sparta Prag karşılaşmasında favori belki konuk takımdı ama bu sezon Sparta Prag'a kolay kolay güvenilmez. Hücumda iyiler, baskı kuruyorlar, top oynuyorlar ama inanılmaz savunma hataları yapıyorlar. Ben kazanacaklarını tahmin ettim ama yine de güvenemedim. İyi yapmışım. Deplasmanda vasat, dört haftadır maç kazanamayan Liberec'e mağlup oldular. KG Var da aklımdan geçmişti ama daha yüksek orandan 2.5 gol üstünü aldım. 63. dakikada hem KG hem de 2.5 gol üstü geldi. Sparta Prag aslında daha iyi oynadı ama savunmada öyle işler yaptılar ki... Hele yaptıkları bir penaltı var ki evlere şenlik... Neyse biz alacağımızı aldık.

Fakat toplamda bir şey alamadık. Zira en güvendiğimiz maçta Fastav Zlin, ligin son sırasındaki Karvina'ya 4-1 yenildi. Bu, Karvina'nın ligdeki ilk galibiyeti! Resmen bize denk geldi. Maçın başında öne geçtiler, sonra devamlı atak yediler ama gol yemediler. İkinci yarıda ev sahibi 10 kişi kalınca da farka gittiler.

Ne desek boş...Futbol ve bahis böyle durumları yaşatıyor. Güzel bir kupon bize yar olmadan yok olup gitti.

Pazartesi, Mart 26

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği


Bodrum'da, direkt bahçeye açılan bir kapısı olan odada bu kitabı okumaya başladım. İlk paragrafı okuyunca şunu dedim: Bu kitap bitmeyecek galiba!

İki bölüm ve dört sayfa okuduğumda fikrim yine değişmemişti. Oysa kitap hakkında çok güzel övgüler almıştım. Bir birahane gecesinde, gençliklerinde Kundera'yı sevmediklerini itiraf eden solcular kitabı çok fazla övmüştü. Ama okumakta çok zorlanıyordum. Elim de gözüm de gitmiyordu. Galiba bir hata yapmıştım. Kitaptan sıkılmak değildi mesele. Ama okuduklarım, benim her gece yatarken hortlayan karamsar düşüncelerimi zirveye çıkaracaktı. Buna da hiç gerek yoktu. Dört sayfa okumuştum henüz. O akşam yarım saat okumayı düşünüyordum. Korktum, vazgeçtim ve uyudum. Uyumadan önce o dört sayfayı bir daha okudum. Bu kitabı bitirecektim ve sonrasında kesinlikle aynı ben olmayacaktım. Ama ne olacağımı da hiç kestiremiyordum:



"Rastlantı bu ya, yedi yıl önce Tereza'nın yaşadığı kentin hastanesinde çetin bir nörolojik vaka görülmüştür. Prag'da Tomas'ın çalıştığı hastanedeki baş cerrahı konsültasyona çağırmışlardı ama rastlantı bu ya, Tomas'ın çalıştığı hastanedeki baş cerrah siyatik ağrıları çekiyordu. Kıpırdayamadığı için yerine Tomas'ı gönderdi taşradaki hastaneye. Kasabada birkaç otel vardı ama rastlantı bu ya, Tomas'a Tereza'nın çalıştığı otelde oda ayırdılar. Rastlantı bu ya, treni kalkmadan önce otelin lokantasında oyalanacak kadar boş zaman buldu Tomas. Rastlantı bu ya, o gün servis sırası Tereza'daydı ve gene rastlantı bu ya, Tomas'ın masasına Tereza bakıyordu. Sanki kendisinin pek niyeti yoktu da, Tomas'ı Tereza'ya doğru iten bu altı rastlantısal olay olmuştu. Prag'a Tereza için dönmüştü. Dayanağı böylesine rastlantısal bir aşk iken, kişinin yazgısını böylesine yönlendirebilen bir karar; yedi yıl önce baş cerrahın siyatik ağrıları tutmamış olsa bugün varlığından söz edilemeyecek bir aşk. Ve işte o kadın, mutlak rastlantısallığın cisimleşmiş biçimi olan o kişi, yeniden yanına uzanmış uyuyor, derin derin soluk alıyordu..."

Salı, Aralık 12

Yaşam Başka Yerde


2017 bana ne kattı? Birçok şey; ama biri kesinlikle Milan Kundera.

Bugüne kadar hiç bir satır okumamışken, bu sene ilk okumalara Yaşam Başka Yerde ile başladım. Çekçe karşılığı Zivot je jinde... 2017 bir de Zivot je nekad siv, nekad zut kattı ama onun konuyla pek alakası yok.

Kundera'nın birçok kitabının adını, okumamış olsam da duymuştum. Biliyordum. Aşinaydım. Yaşam Başka Yerde, diğerlerine göre biraz kıyıda kalmıştı sanki. Fakat çok iyi sardı.

Biz lise ve üniversite yıllarındayken, yarı heyecanla sol taraf ilgilenirken ama bir yandan da yanımızdaki ukala komünist çocuklara karşı mesafeli duruyorduk ve en olunmaması gereken yerde yani tam arada kalıyorduk. O, çocuklar birçok şeyi sevmezdi ama beni en çok şaşırtan anti-komünist Kundera'yı hiç sevmemeleri oldu. Onlar kendi taraflarına yakınlaştırma konusunda beni etkilemeyi pek beceremediler belki ama biz onlara kanarak Kundera'yı biraz geri plana atmakta zorlanmadık.

Yani, herkesin yaptığı gibi zamanı boşa harcadık. Olsun; geç olsun, güç olmasın. Bu yılın içinde şahane bir kitap okuduk.

Kundera'nın diline bayıldım. Anlatımı, fikirlerini, tekniğini... Özellikle o dönemin Çekoslovakya'sını harika bir şekilde anlatıyor. Gereksiz tasvirler yok, ama merak edilecek her konuya dair gözlem ve tespitleri var. Çevre değil, insan ve yaşam anlatıyor. Ve her şeyin sonunda o çapsız Jaromil, bütün kitap boyunca hayranlıkla, kahraman gibi anlatılan genç, kitabın sonunda çok güzel sıkışıyor. Bunlar hep yazarın işleri. Bir hesabı var ve hesabı kapatıyor. Üstelik hiç açık bırakmadan.

Son sayfa da bittiğinde, kantindeki komünistlerin neden sevmediğini daha iyi anlıyorum... Güzel kitap.