müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Temmuz 17

Müslüm


Ayvalık'tan Bodrum'a giderken Tolga Çevik'in orta düzey Sen Ben Her Şeyimsin filmine denk gelmiştim.

Aynı rotadaki dönüş yolculuğumda ise seçenekler arasında Müslüm vardı. Müslüm filmine ilk çıkış yılından itibaren (2018) oldukça mesafeliydim. Daha doğrusu; filmin yapımcısı Mustafa Uslu çıkardığı ürünlerle ve sonrasında dünyayı kurtarmış gibi davranmasıyla bizi bu tip hikayelerden soğutmayı  başarmıştı. O nedenle Müslüm'e doğal bir mesafe koymamız kolay oldu. Fakat her şeye rağmen bir otobüs yolculuğunda izlemek için hiç fena bir seçenek sayılmazdı.

Hatta filmin girişindeki isimleri okuyunca "Acaba haksızlık mı ettim?" diye kendime sormadan edemedim. Senaryo kısmında Hakan Günday'ın olduğunu beş yıldır bilmiyordum, bu bilgiyi filme başladıktan hemen sonra öğrendim. Bu da düşük beklentilerimi bir anda yukarıya çekti.

Fakat yine de karşımda iyi bir film bulamadım. Aslında benim yıllardır düşündüğüm kadar da kötü değildi. Ben tam bir ajitasyon ve drama bekliyordum. Popüler bir isme sırtını dayayarak üretilmiş, tiraj kaygılı bir 'reklam ürünü' çıksa şaşırmazdım. Aslında bu düşüncelerimiz belli noktalarda kendini gösteriyor. Fakat en azından oyunculuk, zaman zaman görüntü yönetmenliği ve tabi güçlü bir öykü bizi bir şekilde filmde tutuyor.

Yine de Müslüm Gürses gibi, uzun yıllara damga vurmuş, kitleleri harekete geçirmiş, bunun yanına da tam anlamıyla "tam filmlik" bir hayat hikayesi eklemiş bir karakterin biyografik filmi çok daha derinlikli olabilirdi. Hatta film genel olarak, standart bir sinema filmi kadar derin değil. Kompakt da değil.

Sinematografik kısımda pek sıkıntımız yok. Zaten çok iyi oyuncular var. Teknik anlamda da masraftan pek kaçılmamış. Filmin iki yönetmenli olması ise büyük sıkıntı. Hangi sahneler Ketche hangi sahneler Can Ülkay'a ait bilemedim. Buna rağmen filmin konusunda bir kopukluk var. Filme başlar başlamaz ve sonrasında iyi bir süre boyunca Müslüm Gürses'e farklı bir açıdan bakacağımızı zannediyoruz. Fakat sonrasında paket paket bilgiler doğru yanlış olduğu düşünülmeden önümüze atılıyor.

Oysa biz Müslüm Gürses'i biliyorduk. Bize bu bilgiler pek lazım değildi. Daha önemlisi, Müslüm Gürses'in külliyatında iddialı olmasak da onun bu ülkedeki etkisini biliyorduk. Ve onu farklı kılan da oydu.

Üstelik benim gibi çok büyük Müslüm Gürses hayranı olmayan birinin bile bildiği basit bilgiler, tarihsel gerçekliğinden kopartılmış. Filmi daha ilgi çekici hale getirmek için mi denenmiş bunlar? Oysa hikayenin özü zaten ilgi çekici olmaya yetiyor. Sanırım iki saatlik bir filme bilinen her detayı sıkıştırmak için çalakalem bir şeyler yazılmış. İster istemez burada oklar Hakan Günday'a dönüyor ama projenin arka planında olan biteni bilmediğimiz için günah almayalım.

Bir iki örnek verelim. Gürses'in Gülhane konseri dillere destandır, efsanedir. Başlı başına bir olaydır. Bir de jiletçi hayranları ile kurduğu ilişki ve devamında bıçaklandığı bir Bursa konseri vardır. Bu da Müslüm Gürses olgusunun en sert örneklerinden biridir. İki konser de farklı anlamlar ifade eder ve kendi sınırlarında yeterince güçlüdür. Oysa biz bu iki konserin birleştiğini görüyoruz filmde. Müslüm Gürses Gülhane konserinde bıçaklanıyor güya... Neden? Ya da Müslüm Gürses ile Burhan Bayar'ın tanışması çok eskilere, 15-16 yaşlarına dayanıyor. Burada ise çok daha sonrası. Üstelik Bayar filmin müzik yönetmeni. Öyleyse neden? Böyle olunca hikaye daha bir peri masalına mı dönüşüyor? Bir başarı hikayesi mi? Peki Müslüm Gürses'in yarattığı sihir bir başarı hikayesi olması mı? Tam tersi değil mi?

Bu tarz sahte dokunuşlar, beni biyografik filmlerden uzaklaştırıyor. Vasat sinema seyircisini aldatmak ve etkilemek kolay, onların parasını alıp gişe yapmak kolay, devamında her işi vasata hizmet edecek şekilde yapmak daha da kolay... Maalesef toplu bir kalite düşüklüğünü işte bu tip alışkanlıklar doğruyor. Kim daha fazlası için uğraşsın ki?

Üstelik bilinen her detayın anlatılmasından daha fazlasına ihtiyacımız var bu tip işlerde. Yani tıka basa dolu bir Gülhane konseri görmek istemiyoruz filmde; Halfeti'den çıkan, babası annesini öldüren, bir müddet şöhreti de yakalayamayan adamın o konser alanını nasıl doldurduğunu gösteren gelişmelere ihtiyacımız var. Sadece türkü söyleterek olmazdı bu! Türkü söyleyen yüzlerce sanatçı var zaten. Müslüm Akbaş'ın bir farkı olmalıydı. O fark ise filmde yoktu. Hatta zaten bir "müzik" filmi olarak baktığımızda bile Müslüm Gürses sadece türkü söylemezdi ya... Onu farklı kılan sesler de yoktu...

Müslüm Gürses'te dramatik bir hayat hikayesinden daha fazlası var. Film bize hiç çocuğu olmamış "Baba"nın hayat hikayesini anlatıyor ama onun nasıl "Müslüm Baba" mertebesine yükseldiğinden bahsetmiyor. Hatta adını Müslüm koyarak da kısa yola saptığını itiraf ediyor. Müslüm Akbaş'ı mı, Müslüm Gürses'i mi Müslüm Baba'yı mı anlatıyor? Hepsinden biraz, ortaya karışık. Kesişim kümeleri Müslüm işte...

Biz burada, onun İstanbul'un varoşların da varoşlarında nasıl sevildiğini, yoksul halkın değil yoksul halkın bile ittiği Müslümcülerin gönlünde nasıl taht kazandığını görmüyoruz. Sanki o şarkı söyledi, herkes sevdi, bir de sonsuz bir aşka sahip oldu... Filmin bize verdikleri bunlardan ibaret. Hatta Batılı tarzda şarkı söylediği 2000'ler bile çok kolay geçilmiş. 'Yüksek kesimin" Müslüm'ü sahiplenmesi o kadar kolay mıydı peki? Ya da onun evlatları, babalarının Harbiye'de caz söylemesini olgunlukla kabullenmiş miydi?

Cevapları biz biliyoruz. Hatta tek bir cevap bile veremiyoruz. Zira çok fazla cevabı var. Müslüm Gürses'i, diğerlerinden farklı kılan da buydu biraz. O Ferdi ve Orhan gibi zirvede değildi. Biraz kenardaydı. Kenarda olmasının da sebepleri vardı, çünkü çemberin dışını temsil ediyordu. Gülhane'de de öyleydi, Harbiye'de de... Fakat filmimiz bunlara girmemiş. Eh kabul edelim; zor konular... Sigara, alkol, uyuşturucu az, varoşlar yok, 1980 darbesi yok, 1980 sonrası yok, işçiler, yoksullar yok, İstanbul yok, kasetçiler yok, Orhan ve Ferdi de yok... E peki ne var o zaman? Geriye kalanlarla nasıl bir Müslüm Gürses atmosferi iddia edilebilir? Filmin başındaki ıssız Urfa ve kaotik Adana da olmasa yanmıştık...

Hakan Günday'ın varlığı bizi sırf bu yüzden rahatlatmıştı ama beklediğimiz katkı gelmedi.

Onlar Müslüm'ü anlatmış. Wikipedia'da okuyabildiğimiz Müslüm satırlarının görsele aktarılmış hali. Etkileyici bir hayat hikayesine, başarılı bir sinema uyarlaması. Fakat, ansiklopedik bilgilerden daha fazlası vardı Müslüm'de. Onu Müslüm Baba yapan bir şey olmalıydı. Arabeski herkes dinledi ama bir tek onun hayranları kendilerini jiletledi. Bunun bir nedeni olmalıydı. O nedenler filmde yoktu. 

Oyuncularımız gerçekten çok iyiydi. Timuçin Esen'e tek eleştirim Müslüm Gürses'in şarkı söylerken kendinden geçtiği halleri biraz fazla abartması ve aslında sanki Levent Kırca'nın Müslüm Gürses taklidine dönüşmesiydi.

Şahin Kendirci'yi yıllar önce filmin fragmanında gördüğümde onu Taner Ölmez sanmıştım. Ölmez olmadığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Oysa ikisi de filmdeymiş. Biri genç Müslüm'ü, diğeri de Müslüm'ün kardeşi Ahmet Akbaş'ı oynuyorlar. Başarılılar. Zerrin Tekindor sanki fazla kasmadan işin altından kalmasına yetmiş. Muhterem Nur bizim kuşağın gözünün öne pek çıkmadığı için, ona bir can vermek, kendinden bir şeyler katmak daha kolay olmuştur diye tahmin ediyorum. Bir de zaten onun karakterinden istenen 'paket' de çok basitti. İlginçtir en beğendiğim oyuncu, lümpen, milliyetçi Türk dizilerinin vasat oyuncusu Turgut Tunçalp oldu. Müslüm'ün babası rolünde bence filmin en iyisiydi.

Yine de oyuncularımız da ne yapabilir ki en fazla?

Eğer Şanlıurfa'nın ücra bir köyünde doğan, hatta bir ara ölen, sıfırın da altından gelen ve buna rağmen Türkiye'de kitleleri peşinden sürükleyen bir fenomenin ülkeye, popüler kültüre ve sosyolojik fay hatlarına yaptığı dokunuşları merak ediyorsanız; üzgünüm koca bir hayal kırıklığı sizi bekler... Hatta bu anı görmeye en çok yaklaştığımız Gülhane Konseri' sahnesinde bile, bir anda jiletlerle ortaya çıkan "Baba" fanları öyle bir karikatürize edilmiş ki, Kolay Para filmindeki Cevher (Özcan Deniz) hayranı Arıza'dan (Erkan Taşdöğen) farkı yoktu.

Tahminim;  Gürses'in Cihangir sokaklarına taşınması ile hayal kırıklığına uğrayan 'eski' kitlesi, bir kez daha hayal kırıklığına uğradı, hatta bu sefer onunla yeni tanışan (veya barışan) Cihangir bile bu hayal kırıklığına ortak oldu.

Bugünlerdeki vasat Türkiye'nin ekonomik anlamda hem aşağıdan hem yukarıdan kimliksiz kalmış yığınları için ise oldukça yeterli ve hatta spektaküler bir film belki de... 

Bir internet sitesinde bir yorum şöyle diyordu mesela; "Gerçek olaylardan aktarılmış başarılı bir film"

Yani, elde kalan sinema seyircisi için bir biyografinin gerçek olaylardan aktarılması onlara yetiyor. Bir de üstüne bu gerçek olaylar sahiden etkileyici olaylarsa; fazlasına gerek kalmıyor...

O nedenle de Müslüm filmi ve benzer şifrelerle çekilen ardılları uzun süre daha (beş sene oldu bile) konuşulmaya ve izlenmeye devam edecektir.



Cuma, Nisan 7

Çarşamba, Mart 15

La Combi Barcelona

Barcelona en sevdiğim takımlardan biri olmadı. Nedenini bilmiyorum ama tahminim 1990'larda Şampiyonlar Ligi'ndeki eşleşmelerdi. Çocuk aklımızla, o zamanki rakiplere soğuk bakmış, hatta ciddi bir şekilde nefret etmiştik. O da bir şekilde bilinç altımızda kaldı. Benzer duygular Manchester United için de geçerliydi mesela. Juventus'u saymıyorum bile, o bilinç altını da aştı...

Yine de o zamanlarda Barcelona'nın saygı duyduğum bir özelliği vardı. Formasına reklam almıyordu. Tıpkı Athletic Bilbao gibi; kendi kültürünün önemli bir sembolü olarak formasını görüyordu ve orayı sponsorlara ayırmamaya inat ediyordu.

Tabi ki futbol ekonomisi bu direnmeyi bir yerde engelleyecekti. Geçişi Unicef ile yapmışlardı. Biz yutmamıştık ama en azından Barcelona taraftarı "Kutsal bir görev, sosyal sorumluluk" diyerek durumu kabullenmişti. Sonra Katar Havayolları'ndan Spotify'a uzanan bir süreç gerçekleşti. Formanın yazısızı olduğu zamanlar, sanki ilk çağlar kadar uzak. Oysa 15 seneden daha fazlası değil...

Fotoğraftaki isim, meşhur şarkıcı Rosalia. Üzerindeki, Barcelona'nın önümüzdeki El Clasico'da giyeceği forma. Formanın üzerine yazan Motomami, Rosalia'nın bir sene önce çıkan albümünün adı.

Tamam kızımız Barcelona taraftarı, o sayede kulübün yüzü olabilir. Fakat formaların önü artık bu şekil işlere mi ayrılacak? En popüler olan formanın önünü mü kapacak? 

Türkiye'de yıllar önce, sponsorluk emekleme dönemindeyken oluyordu bunlar. Bir maçlığına Samantha Fox konserinin reklamı ile çıkan Altay gibi örnekler mevcuttu. Fakat 40 sene öncesinden bahsediyoruz.

Sponsorluğun fersah fersah önümüzde olduğu Avrupa'da bir kulüp, 40 yıl önceki Türkiye'ye mi benzeyecekti? Şaşılacak bir durum. Tabi ki Barcelona, Altay'dan daha çok gelir elde etmiştir ama yine de içimize sinmedi. Barcelonalıları bilemem; acaba ne düşünüyorlardır.

Yine de kapıyı tam kapatmıyorum. Ergen değiliz sonuçta. Olur da hayatımızın bir döneminde Barcelona'da yaşarsak FC Barcelona taraftarı oluruz ve en azılı fanatik gibi savunuruz. Espanyol taraftarı olacak değiliz ya. Gerçi Camp Nou'da bilet bulmak da zor olur.

Başlığı merak eden olursa; Motomami albümünün şarkılarından biri La Combi Versace'ydi. Rosalia, kombinini değiştirmiş!

Bu arada tam bunları yazarken, Omuz Omuza kampanyasına yüklü miktar bağış yapan Trendyol'un Süper Lig kulüplerine bir maçlığına sponsor olacağı duyuruldu. Aslında bu bambaşka bir mevzu. Depremzedeler bağış mı yapıldı, yoksa bağış adı altında sponsorluk mu koparıldı? Bu sorunun cevabını başka yazılarda aramak lazım, zira Türkiye çok karışık. Futbol ve pazarlamanın dışına çıkmak gerekecek...

Zaten karışık olduğu için kendimize İspanya'dan takım bakıyoruz ya...

Cumartesi, Ocak 21

Kazanç ve Kayıp



Blog tarihinin en çok okunan yazılarından biriydi bu. Sık sık paylaşıldı. Seneler içinde güncelliğini hiç yitirmedi.

Gerard Pique, tarihin en iyi futbolcusu değildi belki ama tarihinin en özenilecek sporcusu gibiydi. 

Fakat son dönemde işler değişti. Son 3-4 yılda antipatik bir karaktere dönüştü. Çok fazla falsosu ortaya çıktı. Pandemi zamanında kulübü ile yaptığı maaş görüşmeleri, şirketinin karıştığı yolsuzluk iddiaları, 12 yıllık sevgilisi Shakira'yı aldatması ve daha fazlası...

Futbolu bırakmak zorunda kaldı. Erken değildi belki ama ani oldu. Onun gibi bir kariyerin son vedası böyle olmamalıydı. Shakira ile ayrıldı. bir zamanlar 'geleceğin başkanı' olarak görüldüğü Barcelona'da eski sempatisini kaybetti.

Yine de bu adam halen kazanan mı yoksa yeni bir kaybeden mi çözemiyorum.

Pique, son olarak Shakira'nın şarkısı ile yeniden gündeme geldi. İlk başta herkes Shakira'nın bu atarlı giderli şarkısıyla Pique'nin karizmasını çizeceğini düşündü. Fakat bana kalırsa, nasıl gerçekleşeceğini anlamadan tam tersi oldu.

Shakira'nın ağırlığı ve karizması daha çok zedelendi. Davanın haklı tarafı olan Kolombiyalı, bir anda Demet Akalın'a döndü.

Şarkı sözlerini zaten duymuşsunuzdur. Shakira, "bir Rolex'i Casio ile takas ettin" diyor. Şarkının yayınlanmasından hemen sonra Casio piyasada değer kaybediyor. Fakat Pique ne yapıyor? Yeni projesi Kings League'e Casio'yu sponsor yapıyor. Hem kendisi bir sponsor kazanıyor hem de Casio kendini toparlıyor.

Benzer bir durum Ferrari-Twingo mısrası için de geçerli. Twingo'nun durumu biraz daha farklı. İlk başta Twingo için negatif bir durum söz konusu değildi ama özellikle Casio'nun hareketinden sonra Twingo da kült haline geliyor.

Neyse bunlar detay... Sonuç olarak Pique kaybederken yine kazanıyor.

Barcelona'dan ayrıldıktan sonra  (hatta ayrılmadan önce) bir iş insanına dönüştü. Belki de daha çok para kazanmaya başladı. Kings League de birçok ülkeye yayılacak bir proje gibi duruyor. Acun Ilıcalı bunu beğendi!

Sponsor da kazanıyor. zaten. Öte yandan İspanya'da birçok insan, bu üçgende Ferrari'nin 22 yaşındaki Clara olduğunu düşünüyor. Tabi ki iki hanımefendiyi kıyaslayacak değilim ama Clara da bbu sayede 'yuva yıkan kadın' imajından popüler bir figüre dönüştü. Bu arada kendisi bana göre özellikle bazı fotoğraflarında Shakira'yı andırıyor. Uzun süreli ilişkilerde eşlerini aldatan insanların, partnerlerine benzeyen insanlarla sevgili olduklarını gözlemliyorum. Zira eşlerini fiziksel olarak beğenmeye devam ediyorlardır zaten ama ilişkide daha çok karakter uyuşmazlığı yaşanır, sıkılmalar baş gösterir ve 'yeni' kişi benzer fiziksel özellikleriyle hayat girince karakter olarak daha ilgi çekici gelir.

Bu da ayrı bir konu...

Sonuç olarak Pique kazanan mı kaybeden mi bilmiyorum. İspanya'da son dönemde şöyle deniyor: "Pique'ye saldırırken dikkat edin, zira o, ona yolladığınız oklardan faydalanmasını iyi bilir."

Kelimesi kelimesine böyle değil tabi de ana fikir bu. Yani ona saldırdığınızda zararlı çıkan siz oluyorsunuz, o ise bir şekilde kâr etmesini biliyor.

Yine kâr etmiş olabilir. Ama esas olarak son üç senede itibar kaybetti... Gerçi bunu dert eder mi bilmem..

Pazar, Temmuz 17

Kader


Tells me that today, you're on your way
And you'll be coming home, home to me

Çarşamba, Mayıs 11

5. Beatle

 


Hamburg, Liverpool ve müzik... Ve süperstarlık...

Pazartesi, Nisan 18

Gölge Hayat

Müzik dinleme alışkanlığım yıllar içinde nasıl değişti hayret ediyorum.

Lise ve üniversite yıllarında ve biraz daha sonrasında radyo benim için vazgeçilmez bir araçtı. Tabi ki kasetler, CD'ler, walkman'ler, mp3 player'ler, araba teypleri de vardı ama radyo bambaşkaydı...

Radyonun lokomotifi de Radyo Eksen'di. O yıllarda teknoloji çok başka bir seviyeydi, biz de ona ayak uydurmak zorundaydık. Adını bilmediğimiz güzel bir şarkı çıktığında çıldırırdık. Neydi o şarkının adı?  Bir daha ne zaman dinleyeceğiz? Nereden bulacağız?

25 yıllık arkadaşım Zafer (o zamanlar daha ilişkimizin başıymış; 7-8 sene falan) ile bir sistem geliştirmiştik. Eksen'de adını bilmediğimiz veya güzel bir şarkı çıktığı zaman cep telefonlarından birbirimizi çaldıracaktık. Çaldırılan hemen Eksen'i açıp, şarkının adını not edecekti. Tabi biliyorsa... Bilmiyorsa da araştıracaktık bir şekilde, o şarkı hedefimiz olacaktı. 

O dönemin modası flörtlerin "Şu an seni düşünüyordum" mealinde birbirlerini çaldırmasıydı. Biz ise bunu gayet ulvi bir amaca dökmüştük. Pratik olan buydu. Hem kontör gitmeyecekti, hem de telefonu açıp "Alo ne oldu" gibi bir bürokrasiyle zaman kaybetmeyecektik. Şarkı her an bitebilirdi, vaktimiz kısıtlıydı. Çaldırıp uyandıracaktık karşı tarafı.

"Herhalde" diyordum kendi kendime, "ölene kadar devamlı Radyo Eksen dinlerim.

Öyle ya, müzik zevkim oturmuştu. Ufak tefek oynamalar olabilirdi ama Eksen'i açmaktan veya oradaki şarkıları dinlemekten sıkılmazdım.

Müzik zevkim değişmedi ama yavaş yavaş dünya değişti. Benim radyo dinlediğim yıllar bile 2000'lerin orasıydı ve radyo birçok insana artık demode geliyordu. O demode görünen mecrayı bile içselleştirdiğime göre bundan sonra bir değişime uğramam imkansızdı. Böyle düşünüyordum ama değişime direnmek imkansızdır.

Önce ben iş hayatına girdim, sonra da hayatıma Youtube girdi. Bir ofis ortamında çalışırken radyo açıp müzik dinlemek çok pratik değildi. Fakat fırsat buldukça kendi radyomu kurabilirdim. Youtube benim için yeni bir radyoydu.

İnsanlar fizy, sonradan Spotify ve daha birçok mecradan müzik dinlerken ben Youtube'da düzenimi kurmuştum. O sağ tarafta önerilen videolardan ne şarkılar keşfettim... Benim için vizontele gibiydi, radyonun resimlisi. Tüm sevdiğim şarkıları dinliyor, yenilerini keşfediyor ve bir yandan da kliplerini izliyordum. Alttaki yorumlar ve tartışmalar da çok enteresandı. ABD'de çıkmış İngilizce bir şarkının altında Türk-Yunan tartışmasına denk gelebiliyordum ve bu bana gayet komik gözüküyordu.

O günlerde Radyo Eksen çıktı artık hayatımdan. Eksikliğini de hissetmedim. Esas olan hedefti, aracı olan kurum çok önemli değildi. "Herhalde" diyordum kendi kendime, "ölene kadar devamlı Youtube'dan müzik dinlerim"

Bu dediğim süreç  çok uzun sürdü. 2017'lerde, 2018'lerde canım sevgilimi Youtube'dan açtığım şarkılarla tavlıyordum. Canı müzik dinlemek çektiğinde, benim müzik zevkime çok güvendiği için telefonumu bana uzatır ve "Hadi bir iki şarkı aç" derdi. 

Öyle zamanlarda radyonun ve Youtube'un sağ tarafının getirdiği doğaçlamalık kayboluyordu ama olsun. İpleri elime alıyordum. Neyse ki teknolojinin algoritması bizi kurtarıyordu. Youtube'u açtığım anda zaten sevdiğim şarkılar en önde çıkıyordu. Gayet kolay bir DJ'lik serüveni oluyordu.. 

Tam o yıllarda hayatım değişmeye başladı. Radikal değişimler değildi ama gündelik hayat pratiğimde ufak oynamalar yaşandı. Önce freelance çalışmaya başladım. Artık bir ofise gitmez olmuştum. Üstüne de pandemi geldi. Dönem dönem çalışmaz bile oldum. Müzik dinleyecek daha çok zaman gibi dursa da öyle olmadı. Eğer laptop'u açmıyorsam Youtube'da girmiyordum. Laptop'u açıp çalışmaya başladığım anlarda da televizyonda spor kanallarını açıyordum. Aslında artık geçmiş zaman kullanmamam da gerekmiyor, zira şu anda da öyle...

Müziği sadece günün belirli saatlerine dinliyorum. Koşuya çıktığımda veya bisiklete bindiğimde emektar mp3 player'ımı (Onu da 12 sene önce Zafer'den 75 liraya satın almıştım) yanıma alıyorum. Mp3 player'daki hafıza belli, şarkılar belli. Listeyi güncellemekle uğraşacak biri de olmadığım için yaklaşık 4 yıldır neredeyse aynı şarkıları dinliyorum.

Zaman zaman sınırların dışına çıkıyordum. Eğer evden çıkıp uzun bir yol gideceksem (en az 45 dakika) ve telefonun sarjı yeterliyse, telefondan radyoyu açıyordum. Fakat orada da eski dostum Eksen'e sabitlenmiyordum. Her radyoya uğruyordum. Fakat pandemi ile beraber sokağa çıkışlar da azaldığı için bu durum da devam etmedi. Son 2 senede sadece üç kere Kadıköy'den Avrupa Yakası'na geçmiş biriydim. 45 dakikalık yolculuklar hayatımdan çıkalı çok oldu.

Uzun uzun yazdım ama sanmayın ki bu yazıyı kafamda uzun süre kurguladım. Bu değişimler devamlı kafamı kurcalamıyordu. Farkında bile değildim. Her şey bir anda oldu.

Sık müzik dinleyenlerin hobisine dair en sevdiği özelliğidir; bir şarkı duyar ve bir anda kendi hayatında 'flaschbackler patlatır. "Anısı var kardeşim" der ve hislenir. Hislendikçe çorap söküğü gibi arka arkaya ampuller patlar kafasında.

İşte standart bir günün standart bir anında benim de başıma gelen buydu. Bir anda karşıma Moonlight Shadow çıktı.

Sene 2002'ler, 2003ler, 2004'ler.. Üniversitedeki ilk yıllarımız... O günlerde düştü hayatımıza 1989 çıkışlı bu şarkı. İlk zamanlarda şarkının adını da bilmiyorduk, söyleyenini de. Hatta şarkının sahibini kadın sanıyorduk haliyle. Zafer ile o birbirimizi çaldırdığımız dönemde girmişti hayatımıza bu şarkı.

Önce şarkının ismini bulduk. Sonra söyleyeni (Maggie Reilly) veya sahibini (Mike Oldfield). Sonra yeni yeni aşina olduğumuz internet sayesinde şarkıyı bilgisayarlarımıza indirdik, hâlâ evin bir köşesinde  duran ve hiçbir işe yaramayan dolu dolu içerikli CD'lere yükledik. Moonlight Shadow tek değildi. Forever JLollobrigida, James şarkıları, You Are ve çok daha fazlası... Az bilinen, az bulunan güzel şarkılar.

O zamanlar İngilizcemiz de çok yetersizdi. Şarkıları dinlerken ne dediklerini anlamıyorduk. Ben Moonlight Shadow'un pozitif, mutluluk dolu bir şarkı olduğunu sanıyordum mesela. Oysa trajik ve kanlı bir içeriği varmış. Olsun; biz zaten kafamızda sözler yazmıştık kendi çapımızda. Yani birden çok dize üretmemiştik ama moonlight ve shadow kelimeleri ile melodinin verdiği hislerden yola çıkarak "Şöyle bir şey anlatıyor olsa gerek" diyerek sınıflandırmıştık. Hatta klibine denk gelmem bile çok sonra olmuştu. Tam radyodan Youtube'a geçiş zamanları işte.. Klibi ilk kez 2009 yılında izlediğimi basit bir Twitter araştırmasıyla hatırladım. Üzülmüştüm, zira kafamdaki klip başkaydı.

O yıllarda "Herhalde" diyordum, "Ölene kadar devamlı Moonlight Shadow dinlerim"

Standart bir günün standart bir anında karşıma Moonlight Shadow çıkınca şok oldum. İki ihtimal vardı; ya ben ölmüştüm haberim yoktu, ya da ben tüm zevklerimi geride bırakmıştım ve ondan da haberim yoktu.

Youtuba'a girdim hemen. Moonlight Shadow'u uzun bir aradan sonra hakkını vererek dinlemem gerekiyordu. Arama butonuna  yazmadan önce Youtube'un algoritması sayesinde bana sunduklarına baktım. Ruşen Çakır'dan Benekli Ayhan'a, Kukla Kabare'den Rusya Ligi maç özetlerine, Yargı fragmanından Sırrı Süreyya Önder'in meclis konuşmalarına kadar envai çeşit içerik vardı. Fakat doğru dürüst bir müzik videosu yoktu ortalarda.

Tamam mecralar değişebilirdi. Bunu ömrüm boyunca defalarca yaşamıştım. Fakat en azından yol arkadaşlarım baki kalmalıydı. Öyle sanıyordum.

Üstelik bir anlık aydınlanmayla o pratiği değiştirebilecek gibi durmuyorum. Ne yapacağım şimdi; mesai harcar gibi her gün belli saatlerde müzik mi dinleyeceğim? Oysa eskiden hiç böyle bir çabam olmamıştı. Hayatın içinde var olan, zorlamaya gerek kalmayan bir etkinlikti o. Güzelliği de oradaydı.

Aklıma direkt babam ve arkadaşları geldi. Ben küçükken onların sohbetlerini dinlerdim. Evlerde ve sokaklarda gördüğüm o ağır oturaklı profiller, birbirleriyle sohbet ettiklerinde geçmişe dair izler veriyor ve şaşırıyordum. 80'lerde tuttuğu takımın her maçına gidenler, gençliğinde rock dinleyenler, bir zamanlar çapkın olanlar, o dönemin imkanlarıyla gençliğinde Türkiye'yi gezenler. Bizim evin salonundan hepsi daha farlı gözüküyordu oysa. Ve şimdi ben de o salonun diğer tarafındaydım artık.

3 dakika 42 saniye sürdü Moonlight Shadow'u dinlemem. Bitince "Acaba" dedim, "Ölene kadar daha neleri kaybedeceğim?"

Salı, Aralık 21

Bathtubs Over Broadway



Son dönemde çok ilginç belgeseller izliyorum. Artık konu çeşitliliğinden midir yoksa sektördeki belgesel konuları, klasikleşmiş konulardan sıyrıldı mı bilmiyorum ama 20 sene öncesinin tarzından eser yok. Siyasi-tarihi olaylar, kişiler veya popüler kültürdeki kült figürler için çekilen belgeseller halen revaçta ama işleniş tarzları yavaş yavaş değişiyor. Fakat diğer yandan akla gelmeyecek değişik konular da sıklıkla önümüze düşüyor.

Bathubs Over Broadway, bundan yirmi yıl önce çekilemezdi. Fakat bugünler için oldukça uygun. Konusu beni çok sarmasa da ilginç olduğunu inkar edemem. Olayı hissetmek için biraz ABD'li olmak gerekiyor ama yine de kendini izlettiriyor.

David Letterman'ın yıllar süren gece yarısı programında senarist olarak çalışan Steve Young'ın ilginç bir hobisi varmış. Hobi denemez aslında; bir takıntısı... Kendisi ABD'de bir dönem  varlığını sürdüren ama kıyıda köşede kalan 'ticari müzikaller' ile ilgili dökümanları (en başta plakları) toplayıp bir koleksiyon oluşturmuş.

Nedir bu ticari müzikal? Ben de belgeseli izlerken öğrendim. Bir firma, çalışanları veya müşteriler için kendini tanıtan ve bilgilendiren müzikaller hazırlıyor. Bunu da kapalı bir ortamda sahneliyor. Basında veya müzik dünyasında denk gelmek pek mümkün olmuyor. 1950-1980 arasındaki 30 senede çok fazla iş yapılıyor ve adeta gizli bir modaya dönüşüyor.

Aslında tam bir Amerikan işi. İşin içinde reklam var, eğlence dünyası var, gizlilik var, gizlilik sayesinde sonradan edinilen bir değer var. İlginç ilginç işler yapılmış. Bazıları çok komik, bazıları çok amatör ama bazıları da buraya kurban gidecek kadar başarılı....

Belgeselde işlerin önemli bir kısmını duyuyoruz. Hemen hepsi zaten Young sayesinde açığa çıkıyor. Kendisi tesadüfen bunlardan birine ulaşıyor ve sonradan çorap söküğü gibi gelen bir uğraş ediniyor.

Beni pek sarmasa da Amerikan Senaristler Birliği, en iyi belgesel dalında ödülü vermiş. Zaten olay sadece müzikalleri açığa çıkarmakla sınırlı değil. O dönemin şarkıcıları, bestecileri, organizatörleri Young'ın radarına girmiş. Aslında biz de bir yandan Young'ın çabasını izliyoruz.

Sıradan bir izleyici olarak konuya sadakat hissetmek zor. Fakat her türlü belgeselin içinde bulunan o küçük 'gazetecilik' kırıntısını sevenler rahatlıklar üzerine gidebilir ve sıkılmadan izleyebilir.

Perşembe, Kasım 25

Marianne & Leonard: Words of Love

 


Bir Leonard Cohen belgeseli değil. Hatta bir şarkının (So Long, Marianne) belgeseli de değil. Hatta ve hatta Marianne belgeseli de değil. Fakat bize Marianne Ihlen'i tanıtan bir yapım.

Bunca yıl dinlediğimiz, mırıldandığımız şarkının baş karakterini bu sayede tanımış olduk.

Leonard Cohen'in henüz Leonard Cohen olmadığı, başarısız yazar Leonard olarak tanındığı (hatta kimsenin tanımadığı) yıllarda sevgilisi olan Marianne ile ilişkisini öğreniyoruz. Ve sonrasında iki insanın hayatının nasıl şekillendiğini...

Yönetmen ve yapımcı Nick Broomfield çok iyi iş çıkarmış. Doğru yerlere direksiyonu kırmış. Öyküyü Cohen'in şarkılarından başlatmış belki ama Cohen'in üzerinde çok durmamış. Tabi ki durmuş ama baskın karakter o değil.

Zaten Broomfield daha önce Kurt Cobain & Courtney Love ilişkisine de el atmıştı. Onu izlememiştim. 1998 yapımıydı. Broomfield,  aradan geçen 20 seneye rağmen edindiği tecrübeyle hareket etmiş olabilir. Bu olgunluk ve sağlam adımlar başka şekilde açıklanamaz. Tabi bir de hikayeye canlı şahit olması da önemli bir artıdır.

Broomfield'in kendisi için de önemli bir figür Marianne. Broomfield de Marianne'e aşık olan onlarca erkekten biri. Hatta Loeonard Cohen'in ilham perisi olan ve onun yuvadan uçmasına neden olan Marianne, Nick Broomfield'i de film çekmesi için teşvik ediyor, onu cesaretlendiriyor.

Cidden ilginç ve etkileyici bir kadınmış. Şarkılara konu olmuş, insanları etkilemiş, çevresini değiştirmiş bir kadının ölümünden sonra unutulması haksızlık olurdu. Belgeselin çıkışında da Broomfield'in bu düşüncesi yatıyor.

Öte yandan. izleyici olarak Cohen'e çok fazla kızıyoruz. Oysa benim çok sevdiğim bir isimdir. Onun o 'görkemli kaybeden' imajının altında böyle bir hikaye olması ve onun sorumsuz tavrının başka bir insanda, üstelik de bir zamanlar sevdiği bir insanda yarattığı tahribatı görmek sinirlendirdi ve üzdü.

Bir de öyle bir nokta var ki... 1960'ların İdra Adası'ndaki ortama konuk olmak çok etkileyiciydi. Ütopik görülebilen bohem bir yaşantının gerçeğe dönüştüğü yıllar ve mekan. Fakat orada yer alan insanların (sadece Marianne değil) nasıl sarsıntılar yaşadığını da gördük. Bir Ege adası olarak; ister istemez filmlerin şahı Meditarrenao'yu da anımsadık. Bir de belki de İdra'nın kendisine de bir belgesel çekmek gerekir...

İzlediğimiz belgeselin fikir noktası sanırım bu iki eski sevgilinin ölüm zamanlarıydı. Birbirinden uzak geçen yılların ardından önce Marianne hayatını kaybediyor. Leonard ise dört ay sonra peşinden gidiyor. Çok kısa bir süre. 50 sene beraber yaşayan sevgililerin sıralı ölümü gibi... Bu da başka bir etkileyici nokta...

2016'daki bu kayıpların ardından işe koyuluyor ekip. 2019'da da belgesel ortaya çıkıyor.

Müthiş. Fragmanı bile heyecanlandırıyor...Son zamanlarda izlediğim en iyi işlerden...

FRAGMAN

Cumartesi, Ağustos 7

This Is It

Michael Jackson 2009 yılında bir turneye çıkmıştı ve o günlerde hayatını kaybetti.

This Is It, o turnenin adıydı. Sonrasında çekilen belgesel ise Jackson'a veda projesi altında değerlendirilebilir. Staples Center'de yapılan provalar esnasında çekilmiş görüntüler bir araya getirildi. Hatta Jackson'ın ölümünden iki gün önceki görüntüleri de mevcut. Usta gayet sağlıklı ve dinç duruyor. Hayat işte...

Aslında düşünce güzel. Popüler müzikte sahnenin önemini ortaya koyan ve bir mihenk taşı olan Jackson'ı anmak ve anlatmak için daha iyi bir yol olmazdı. Fakat uygulama pek içime sinmedi. Jackson'ın sahne sovları, Jackson'ın ekibinde dansçı olmanın dayanılmaz hafifliği ve koreografi sanatının detayları yerine bir Jackson konseri hazırlamış. Büyük ihtimalle Jackson turneyi gerçekleştirip ölmeseydi, aynı görüntüler önümüze turnenin kamera arkası DVD'si adı altında piyasaya sürülecekti.

Sanatçının ne kadar mükemmeliyetçi olduğunu izleyip,  "Hadi biraz da şarkı arası verelim" diyen öğle kuşağı programı gibi devam ediyoruz. 112 dakika içinde 20 şarkı var.

"Ölen öldü, biz ekmeğimize bakalım" zihniyeti de hissettirdi kendini. Bu da üzdü. Hatta vizyona da "Sadece iki hafta" diye sokmuşlar, sonrasında da devam etmişler. Güzel pazarlama taktikleri bunlar...

Sonuç olarak ortaya çıkan yapım Michael Jackson hayranlarını kesinlikle tatmin eder. Hatta zaten onlar kesinlikle şu ana kadar 10'ar kere fazla izlemiştir. Fakat benim  gibi uzaktan takip eden birinin içime sinmedi. Daha farklı bir içerik bekliyordum. Ve keşke öyle bir şey olsaydı. Bunlar zaten var...

Cuma, Temmuz 30

Yaz 2021

 


2021 yazının resmi şarkısı olmalı...

Kungs'u severiz. Her ne kadar şarkı Mind Enterorises'ten çıksa da, bu düzenleme ona ait. Kendisi 1996 doğumlu ama uzun bir süredir, yıllardır güzel işler çıkarıyor.

Ve diyor ki "Never going home..."

Evlere kapatıldığımız berbat bir kışın ardından, imkan bulduğumuz her an sokaktayız. Ve eve dönmeyeceğiz. Dönmemeliyiz.  

Bir de; futbol da bu yaz eve dönmedi! Belki de asla dönemeyecek.

Bu yaza daha uygun bir şarkı yok.

Bu arada klip de güzel. Gencinden yaşlısına herkes aynı yerde takılıyor. Tam bir ideal yazlık yer ortamı. Keşke havuz yerine arkadaki denize girselerdi. Deniz varken ne havuzu be kardeşim...

Cuma, Temmuz 9

Kibir Sanılan Mizah

İngiltere futbolu çok fazla çelişkiyi bir arada tutuyor. Bir yandan inanılmaz muhafazakar ve geleneklerine bağlı bir futbol kültürüne sahip. Bir yandan da futbolun sektör olmasında ilk ve en güçlü adımları atan ülke. Süper Lig projesinde yaşananlar da bunun bir örneği. Projenin yarısı, altı 'sahipli' kulüp oradan çıktı. En geniş katılım Ada'dan geldi. Fakat İtalya'nın Ultras'ları, İspanyolların tutkulu çocukları sessiz kalırken olayı protesto etmek için vakit kaybetmeyen 'romantikler' İngilizler oldu.

Bu çelişkiler de benim her daim kafamı karıştırır. Premier Lig'i, Premier Lig pazarlamasını, Türkiye'deki Premier Lig sevdalıların 'Gerçek futbol bu' dayatmalarını sevmiyorum. Ligden uzaklaşıyorum, soğuyorum. Premier Lig takımlarına da mesafeliyim. Fakat bir yandan da İngiltere'nin futbol kültürüne, İngilizlerin oyuna sadakatine gıptayla bakıyorum.

Bir de milli takım mevzusu var. Yaz turnuvalarında her zaman Akdeniz takımların tutan biri olarak İngiltere benim gönül sıralamamda çok geride kalıyor. Bir de Premier Lig antipatisi, onlardan iyice soğutuyor. Ayrıca yıllardır devam eden bu kupa kazanamama bahtsızlığı da çok komik geliyor. Onun da sürebildiği kadar devam etmesini istiyorum.

Öte yandan İngiltere Milli Takımı ile yıldızı barışmayan tek kişi ben değilim. Dünya halklarının büyük bir kısmı da İngiltere ile yaşadığı kötü anılar nedeniyle takıma mesafeli duruyor. Güneş batmayan imparatorluk yıllarından kalan husumetler, yaz turnuvalarında kendini yeniden hatırlatıyor.

Belki de bu nedenle Euro 96'dan beri hayatımızda olan ve son yıllarda giderek yüksek sesle söylenen "Football's coming home'' şarkısı / sloganı dünyanın geri kalanı tarafından oldukça kibirli bulunuyor.

İngiltere'ye mesafeli biri olmama rağmen bu haksızlığa karşı durmak istiyorum. Zira hem şarkı güzel hem de sanıldığı kadar kibirli değil. Hatta bu kadar kendisiyle dalga geçen bir şarkının nasıl kibirli bulunduğunu da anlamıyorum.

Tabi artık şarkının tamamı kimsenin umurunda değil. "Football's coming home'' bir slogan oldu. Bu tek cümle, tarihinde sadece bir Dünya Kupası kazanabilmiş bir ülke için fazla iddialı duruyor. Haliyle insanlar boş bir müzenin ev sembolünü kaldıramayacağını iddia edebilir.

Fakat ne kadar sevsek de sevmesek de bir gerçek var. Futbol, Britanya topraklarından çıktı ve bizlere sunuldu.

Yani onların bir 'ev'den bahsetmeleri hiç abes değil. Yani gerçekten de İngiltere toprakları meşin yuvarlak için bir ev olabilir. Zaten şarkının çıkış tarihinde düzenlenen Avrupa Şampiyonası da İngiltere topraklarında düzenlendiğine göre slogan haksız sayılmaz.

İngiltere'nin ev olduğunu kabul edebiliriz ama peki İngiltere Milli Takımı bu evin sahibi mi? İşte aslında esas tartışma burada dönüyor. İngiliz taraftarlar, turnuvalarda tur atladıkça bu sloganı söylüyor. Fransa'da, Rusya'da... Aslında onların derdi futbolun eve dönmesi değil, kupanın eve dönmesi... Daha doğrusu bir kupa kazandıkları zaman futbolun esas noktasına ulaşacaklarını iddia ediyorlar. Etmeseler bile dünyanın geri kalanı öyle düşündüklerini iddia ediyor.

Fakat şarkı bunu demiyor. Ben de bu şarkının çok fazla dinlenilmediğini düşünüyorum. 


Şarkının klibi bile İngiltere'nin kaçan golleriyle, kaçan gollere ve yılların şanssızlığına sinirlenen oyuncularla, arkadan konuşan spikerin "İngiltere için bir kötü haber daha" repliğiyle başlıyor.

Şarkını ana fikrini de bu oluşturuyor. Yani İngiltere'nin o dönem 30. senesine tekabül eden, şimdi 55 seneye ulaşan uzun kuraklığını anlatıyor. 

Tabi ki bir milli takım şarkısı olduğu için umut dolu, güzel mesajlar vermesi gerekiyor. Onu da yapıyor. Eski başarılara (daha doğrusu sadece 1966'ya) atıfta bulunuyor. Fakat 'başarısızlık' imgesi kendini sık sık hissettiriyor. 

Şarkının sözlerinde "So many jokes, so many sneers" ifadesi yer alıyor. Rakipleri tarafından sıklıkla alaya maruz kalmış bir ülkenin bunu hatırlatması bile kolay rastlanacak bir durum değil. 

Esasında özetle şunu demek lazım. Ne olursa olsun umut aşılayan, öz güven aşılamak isteyen bir şarkıdan bahsediyoruz. Hemen hemen bütün milli takım şarkıları da böyledir zaten. Fakat burada önemli bir fark var. Bu umudu sadece nostaljik başarılardan değil (o da bir tane zaten), başarısız geçen yıllardan beslenerek elde ediyor.

Klibiyle, sözleriyle kendi mizahını yapan bir şarkının, kibirli bulunması büyük haksızlık.

Öte yandan; bir süre daha bu hayalle yaşamaya devam etseler fena olmaz. Son 90 dakikada tarafımız İtalya olacak. Şarkı güzel, futbol evi İngiltere'dir ama futbol eve dönmeyince daha güzel...

Pazar, Ekim 4

The Lennon Report

İzlediğim iyi filmlerden biri. Bir film, "Ben olsam ne yapardım?" sorusunu sordurtuyorsa iyi filmdir. Bu film de bunu çok iyi beceriyor.

Yaşanmış ve çok bilinen tarihi bir olaydan bahsettiği için filmin konusunu anlatmaktan çekinmiyorum. Dileyen burada yazıya ara verir ama filmi neden beğendiğimi konusundan bağımsız anlatamam. 

"Ben önce gazeteciyim, sonra insanım" diyen gazeteci Alan Weiss, mesaisinin sonunda bir kız arkadaşıyla buluşmak için ofisinden çıkar ve motoruna atlar. Fakat talihsiz bir şekilde ciddi bir kaza yapar. Veya biz 'talihsiz' olduğunu düşünürüz. Kendisi de büyük ihtimalle ambulansa binerken benzer düşünceler içindedir. Fakat bu kaza birkaç dakika sonra hayatının fırsatını ayağına getirecektir.

Önce bir kaza.. Çok kötü yaralama ve hastaneye kaldırılma... Kızla buluşamama... Bir gece daha nasıl mahvolur. Üstelik bacakta dayanılmaz ağrılar... İşte Weiss böyle bir durumda sedyenin üzerinde yatarken bir anda hastanede koşturmalar başlar. Biri ameliyata alınır. Weiss o kişinin kim olduğundan emin olamaz. Fakat hem konuşmalardan, hem adamın tipinden kişinin John Lennon olduğunu düşünür. Polisler ve hastane çalışanları konuyla ilgili konuşmaz. Fakat hisleri ona haberi yakaladığını söyler. İşte film böyle başlar...

Günlerden 8 Aralık 1980'dır. Yani John Lennon'un öldürüldüğü gün. O günün popüler kültür tarihinde yaşattığı şoku ve yarattığı sonuçları çok iyi biliyoruz. Hatta olaya dair çok fazla şey öğrendik. Katil kimdi, bunu neden yaptı, olay nasıl oldu? Fakat işin bir de perde arkası var. O akşam hastanede neler oldu? The Lennon Report bu noktaya dikkat çekiyor ama sadece hastanede olan biteni bir belgeselci edasıyla anlatmıyor. Karakterlerin o gece yaşadıkları bütün çelişkileri, heyecanlarını, üzüntülerini yansıtıyor. Biz 'sözlü tarih' dosyası gibi işlenen (zaten gerçek karakterler filmin sonunda ortaya çıkar ve o geceyi bir kez daha anlatır) ama aynı zamanda kurgusal sinemanın tüm heyecanını veren bir film.

Alan Weiss o gün tesadüfen hastanede olan bir gazetecidir. ABD halkı sakin bir gece geçirirken ve televizyonda bir NFL maçı (Dolphins - Patriots) izlerken, kendisi tarihi bir ana tanıklık eder. Hatta ona eşlik eden ve sakin durmasını isteyen polise "İçeride (ameliyathane) tarih yazılıyor. Barışa şans verin diyen adam vuruldu. Bundan daha başka ne haber olabilir" der. Weiss'in işinin zorluğu ve çelişkileri burada başlar.

Lennon'un vurulduğunu ve ameliyat edildiğini biliyorsunuz ama konuyla ilgili resmi bir açıklama olmadığı için kimse size inanmıyor. Bir fotoğrafınız veya ses kaydınız da yok. Ne zor bir durum! Weiss çalıştığı yere haberini iletir ama elinde kanıt olmadığı için inanan olmaz. Weiss'e güvenirler ama böyle ciddi bir haberi hislere dayanarak vermek büyük risktir. Fakat Weiss bir şekilde ofisi ikna eder. Ofisin bağlı olduğu ulusal kanal da maç yayını keserek Lennon'ın öldürüldüğünü halka duyurur. Tabi bunların hepsi uzun bir süreç. Biz de filmde bu koşturmayı izliyoruz. Diğer yandan hastanede Weiss'tan haberi yaymamasını isterler. Hatta onu zor zapt ederler. Resmi açıklama zaten yapılacak, o an ameliyatta olan bir star, acılı bir eş, işini yapmak zorunda olan doktorlar varken kendi derdine düşmesi bencillik olarak görülür. İşte "önce gazeteci mi insan mı" sorusu da  bu aşamada devreye girer.

Tabi konu sadece gazeteci Weiss değil. Lennon hayranı genç doktor, ameliyatı yapmak zorunda kalır. İki farklı adam. O gece biri işini başarıyla yerini getirir, diğeri Lennon'ı kurtaramaz. Yani işini iyi yapamadığını düşünür. Weiss hevesle ulusal kanala bağlanırken, doktor kameraların önüne çıkıp açıklama yapmak istemez. Hem işi rast gitmemiştir hem de sevdiği müzisyenin ölümüne en yakından şahit olmuştur. Bu zıtlıklar da filme renk katar.

Tüm bu karakterlerin, bu gerçek insanların o geceye dair duygularını izlemek ve düşüncelerini öğrenmek harikaydı. Aynı zamanda tüm o çelişkileri, sanki kendi başımıza gelmiş gibi hissetmek, devamında derin düşüncelere yol açtı. Yönetmen ve senarist Jeremy Profe harika bir iş çıkarmış. Bu filmin az bilinmesi, IMDB'de sadece 745 oy kullanılması ve puanının 6'nın altında kalması hayal kırıklığı olarak görülebilir. Üzüldüm ama herkes kendi bilir. Ben çok sevdim. Yine denk gelsem yine izlerim. Bu cümleyi de her film için kullanmam.

Salı, Eylül 29

The King


Bu blogda onlarca film paylaştık. Filmleri analiz ederken bazı genel görüşlerimizden de bahsettik. Okuyanlar bilir, bunlardan en sık vurguladığımız, 2000 sonrası özellikle ABD'den çok fazla güçlü film çıkamamasıydı. Artık film değil bilgisayar oyunlarını izliyoruz. Kurgusal sinemada böylesine bir düşüş yaşanırken, başka bir tür giderek güçleniyor ve zenginleşiyor. O da belgeseller....

Gerçi belgeselseverler de şu aralar 'konuşan kafalar mı yoksa daha önce yayınlanmamış görüntüler mi' konusunda tartışma yaşasa da ikisinin de geçerli olmadığını (veya birinin diğerinden daha önemli olmadığını) ortaya döken bir stil kendini gösteriyor. The King böyle bir belgesel...

Belgeselin merkezinde adında da anlaşılacağı gibi Elvis Presley var. Fakat burada Elvis'in kariyerini, şöhretini, sırlarını izlemiyoruz. Bir kronolojik hayat hikayesinden veya onunla yolları kesişmiş tanıkların anılarından ibaret değil. Elvis merkezde ama aynı zamanda köşede. Esas anlatılan Elvis ile özdeşleşen ABD'nin hikayesi. Ve bu hikaye sadece iyi anılarla ve övgülerle dolu değil.

Bu hikayeyi dinlerken yaklaşık 100 dakika boyunca Elvis şarkıları bize eşlik etse de ana planda sadece müzik yok. Amerika popüler kültürü ve siyasi tarihi, onların dönüşümü, bu dönüşüme Elvis'in etkisi ve hatta etkisizliği belgeselin içine sığıyor. Tabi Elvis'in kendi hikayesinden de mahrum değiliz. O uzaktan bildiğimiz, bize anlatılan Kral'ın aslında zaman zaman nasıl sarsıldığını, onun korkularını ve hayal kırıklıklarını da görüyoruz.

Geçmişte yaşananlar bize, tüm dünyada tanınan ve bilinen bir Elvis algısı hediye etti. Fakat o algı bugünlerde bambaşka bir tepkiye de neden olabiliyor. Yani geçmiş ve bugün arasında bir zıtlık doğuyor. Bu zıtlığı karşı karşıya getiren bir köprü diyebiliriz The King için. Üstelik bu köprüden geçerken altımızda bir araba var. Elvis'in meşhur 1963 model Rolls Royce'u tüm anıları bagajına atarak Doğu'dan Batı'ya tüm Amerika'yı turluyor.

Belgesele katkıda bulunan çok sayıda popüler figür var. Lana Del Rey, Alec Baldwin, Ethan Hawke, Ashton Kutcher gibi birçok insanı belgeselin içinde görüyoruz. Muhakkak izleyenlerin en çok ilgisini çeken Chuck D olmuştur. Kendisi Elvis'i en sert ve düzgün şekilde eleştiren kişi olarak karşımıza çıkıyor. Fragmanda bile kendisi çok fazla kullanılmış. Belki de böylesine belgesellerde bu kadar sert sözlere  aşina olmadığımız için isyanı ve dürüstlüğü cazip gelmiştir. Belgeseli de neredeyse tek başına 'övücü' sınıfından çıkarıp 'kışkırtıcı' sıfatına sokmuş. Fakat yine de benim en çok beğendiğim kişi Mike Myers oldu.

The King, bir başka açıdan da çok başarılı. Belgesellerin de bir kurgusu vardır. Ve bir görsellik sunduğu için teknik önemlidir ama genelde ihmal edilir. Hem eski görüntüler hem konuşan kafalar, bu konulara eğilmeye fırsat vermez. Kamera kullanımları, sahneler arası geçişler genelde belgesellerde gözden kaçar. Fakat burada oldukça etkileyici kullanımlar mevcut. Tek sıkıntı olarak temposundan bahsedebiliriz. Bir belgeselden çok yüksek bir tempo beklemek doğru değil belki ama burada hem hareketli Elvis şarkıları dinlerken hem de tüm Amerika'yı otoyolda turlarken biraz daha sürükleyici olabilirdi.

Fakat genel anlamda çok başarılı bir belgesel. Cannes ve Sundance'de gösterilmesi boşuna değil. Büyük bir emek olduğu aşikar. Stüdyolarda animasyonlarla değil, sokaklarda, şehirlerde insanlarla yapılmış. Özlüyoruz böyle yapımları. Bugünün belgeselleri, bugünün filmlerinden çok daha güçlü. Bunu bir kez daha anlıyoruz. Ne yazık ki sayıları daha az ama zaten hepsini izlemeye zamanımız yetmiyor. O nedenle sayıdan dolayı hayıflanacak değiliz, şikayet etmeye de hakkımız yok. Zaten az olsun öz olsun...

Pazartesi, Ağustos 3

Blue


Blue Blues Band'in iki üyesi Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı... Bir tarafta iki üretken ve yetenekli insan ve onların kısa süren hayatları, diğer yanda o hayatları ciddi bir emek vererek belgesele dönüştüren bir ekip. Yani tam bir uyum. Ortaya çıkan ürün şahane.

Genelde belgeseller izlendikten sonra, izleyicide garip bir durum oluşur. Hele böyle yakın geçmişten bahsediyorsa ve özneler popüler kültüre aitse bu durum kaçınılmazdır. Nedir o durum? İzleyen herkes, belgeselde konuşan diğer isimler gibi duygu ve düşüncelerini açıklamak isterler. Kendilerini belgeselin bir parçası gibi hisseder. O bahsedilen döneme tanık olduklarını ve o kişilere temas ettiklerini düşünürler. Kurgusal filmlerde böyle bir durum yoktur. İzlersiniz ve üzerine düşünürsünüz. Ya da sevmezsiniz ve geçersiniz. Belgeselde ise durum biraz değişiyor.

Haliyle internette Blue ile ilgili yorumlara bakarken çoğunlukla bu minvalde yazılar gördüm. Genelde insanlar belgeseli değil Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı ile ilgili bildiklerini, anılarını, onların kendilerine hissettirdiklerini anlatmış.

Ben yaş olarak Blue Blues Band'e yetişemedim. Yani yetiştim, Yavuz Çetin de dinledim, biliyorum. Fakat mesela bir Nejat İşler ve Aylin Aslım gibi sık sık gidip dinlediğim bir grup olmadı. Gerçekten 90'larda yaşamayan, yaşasa bile Kemancı'ya, Hayal Kahvesi'ne uğramayan, oraların müdavimi olmayanların biraz eksik hissedeciğini düşünüyorum. Ben öyleyim. Fakat diğer yandan, o kuşağa ve o döneme ucundan temas etmiş olmanın dahi çok büyük deneyim kattığının da farkındayım. Yine de bizim söyleyecek sözümüz yok. 

Fakat belgeselin kendisi hakkında birkaç söz söylemek mümkün. Bugüne kadar Yavuz Çetin ile ilgili belgeseller vardı. Fakat Kerim Çaplı'yı dahil ederek bir ortak alan yaratmak, üzerine de bugünden bakınca çok farklı anlatılan bir döneme ışık tutmak çok değerli. Konuşulan kişilerin verdiği katkı inanılmaz. Ercan Saatçi'den Deniz Arcak'a kadar çok geniş bir grup var. Hatta ekip, Kerim Çaplı'nın az bilinen hayatının detaylarına inmek için ABD'ye kadar gitmiş. Bütün konuşanlar arasında benim en çok hoşuma giden Teoman oldu. En çok üzüldüğüm de Yavuz Çetin'in babasıydı. Her ne kadar belgeselde aralarının iyi olmadığı vurgulansa da; oğlunu hastaneden çıkarması ve akşamında oğlunun intihar etmesi çok trajik geldi. Dinlemesi, yazması bile çok zor... Devamında da baba ve oğlun yan yana aynı mezarda görmek de üstüne tuz biber ekti...

Tabi bu iki yetenekli insan sadece müzisyen değiller. Bir hayatları ve aileleri var. O nedenle ikisinin de çocuklarına gidilmesi ve kuşaklar arası bir köprü kurulması da ayrı bir açı katmış. Herkesin hayran olduğu, hikayeleri nedeniyle herkesin bir anlam yüklediği iki isme çocuklarının nasıl baktığı bence çok önemliydi. Bu noktada Çetin ile Çaplı'nın çocuklarının babalarına bakışlarında çok büyük farklar gözüküyor. Bu da belgeselin karakterleri tasvir ederken yan yollara sapmasını ve uzatmasını engelliyor. Bu sayede çok daha kısa yoldan kafamızda figürler belirleniyor.

Öte yandan anlatıcıların röportaj esnasındaki saf halleri de duyguyu artırıyor. Bunu sadece Blue için demiyorum. Başka zamanın bir konusu. Ama bir belgeselde konuşan insanın sesinin dışarından gelmesi ile onun yüzüne bakmamız arasında çok ciddi bir fark var. Mesela Erkan Oğur'un ağladığı ve gitarının arkasına saklandığı sahneyi görmemek belgeselin gücünü yarı yarıya düşürürdü. Gerçi bir belgeselde bu kadar duygu olması tarafsızlığa zarar verir mi? Bu da ayrı bir tartışma konusu. Fakat anlatılan onların hikayesi, anlatan onlar... Belgeselci de bunu aktarıyor işte..

Ayrıca dış ses olmaması da Blue'nun bir diğer başarısı. Başka birinin geçişler arasında bağlantı kurmasına gerek yok. Siz yeteri kadar insana ulaşıp emek verirseniz, dışarıdan müdahale etmenize gerek kalmaz.

Eksiği bulunmayan (belki MFÖ; ama onun da mantıklı gerekçesi vardır) çok başarılı bir iş. Yönetmen Mehmet Sertan Ünver'in bir sonraki çalışması Kolej Takımı; onu da izlemek için sabırsızlanıyorum. Yine 90'ların başındayız ama bu sefer daha aşina olduğumuz bir konu... Çok iyi bir iş çıktığına eminim, zira burada sağlam bir referans var.

Bu arada Vahe-Yavuz-Ercan grubunun I will cry şarkısını belgeselde çok az dinledik. Beni hemen etkiledi ve ardından ufak bir internet taramasıyla buldum. Dinlerken insanın gözünün önünden 90'lar akıyor. Belgeseldeki en güzel şarkı seçiyorum.

Cumartesi, Şubat 29

Wheeler


Böyle filmleri yakalamayı çok seviyorum. Tam bir scout'un oyuncu keşfetmesi gibi bir haz duyuyorum.

Bu film hakkında internette çok fazla bilgi bulamazsınız. Özellikle Türkçe sitelerde sıfıra yakın. Ben hiç bulamadım zaten ama illa kıyıda köşede vardır diye iddialı konuşmuyorum. Öte yandan ABD'de de çok fazla izlenmiş bir film değil. IMDB puanı 5.8. Bu puana bakarak filmi izlemeye karar vermek kolay değil. Diğer yandan bu filmi sadece 375 kişi oylamış. Bu istatistik de ne kadar kıyıda köşede kaldığını gösteriyor.

Beklenti bu kadar düşük kalınca, alınan zevk de yüksek oluyor. Kesinlikle 'harika' bir film değil. Orası bir gerçek. Fakat hikayenin işlenişi ve sonuyla insanı etkiliyor.

Wheeler, Teksas'ın taşrasında yaşayan, zar zor geçinen ama amatör olarak müzikle (country) ilgilenen biridir. Fazla konuşmayan biri olmasına çevresinde sevilir. Çevresindekiler ayrıca onun müziğini de sever. Fakat 300 milyon insanın yaşadığı ABD'de müzik piyasasına girmesine pek kolay değildir. Fakat bir anda şansı yaver gider. Birkaç günlüğüne Country müziğinin merkezi olarak kabul edilen Nashville'e gider. Orada bir yerlerde sahneye çıkar, birileri onu duyar, birileri onu birileriyle tanışır. 

Böyle bakınca klasik bir 'Amerikan rüyası' öyküsü izliyormuşuz gibi gelir. Fakat aslında tam öyle değildir. Detayları filmi izleyince görülür. Diğer yandan filmin genel özellikleri de bazı farklar barındırır. Kurgusal bir ilerleyiş söz konusuyken, bir yandan da belgesel ögeleri mevcut. Zaten filmde profesyonel oyuncu sayısı sadece bir. Wheeler karakterini canlandıran Stephen Dorff hem başrolde hem de senaryoda. Ayrıca kendisi fena halde Robert Pires'e benziyor. Geri kalanlar ise Wheeler'ın hayatına girmiş gerçek kişiler. Bu noktada filmin yaşanmış bir hikayeyi anlattığını da belirtmiş oluyoruz. Etkilenmemizin bir diğer nedeni de bu. Görüntü yönetmenliği ve kamera kullanımı da geçer not alıyor benden.

Tabi filmin eksileri de var. Mesela 100 dakika biraz fazla uzun. Genel sinema standartında çok uzun değil ama hikaye daha az süreye sığabilirdi. Gerçi film boyunca Wheeler'ın şarkılarını da dinliyoruz. Bu da hatırı sayılır bir süre tutuyor tabi. Şarkıları dinlerken filmin akışından kopmak mümkün. Fakat diğer yandan şarkılar da güzel. Özellikle o tarzı (Country) sevenler için keyifli olacaktır. Zaten genel olarak film memnun edecektir. Gerçi biraz üzecektir de...

Hikayesi benzer olmasa da son dönemde izlediğim The Rider ile benzerlikleri var. The Rider daha kaliteliydi ama iki film de farklı duruş ve anlatımlarıyla beni etkiledi. İyi ki yakalamışız...