yakın dönem türk sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yakın dönem türk sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Temmuz 17

Müslüm


Ayvalık'tan Bodrum'a giderken Tolga Çevik'in orta düzey Sen Ben Her Şeyimsin filmine denk gelmiştim.

Aynı rotadaki dönüş yolculuğumda ise seçenekler arasında Müslüm vardı. Müslüm filmine ilk çıkış yılından itibaren (2018) oldukça mesafeliydim. Daha doğrusu; filmin yapımcısı Mustafa Uslu çıkardığı ürünlerle ve sonrasında dünyayı kurtarmış gibi davranmasıyla bizi bu tip hikayelerden soğutmayı  başarmıştı. O nedenle Müslüm'e doğal bir mesafe koymamız kolay oldu. Fakat her şeye rağmen bir otobüs yolculuğunda izlemek için hiç fena bir seçenek sayılmazdı.

Hatta filmin girişindeki isimleri okuyunca "Acaba haksızlık mı ettim?" diye kendime sormadan edemedim. Senaryo kısmında Hakan Günday'ın olduğunu beş yıldır bilmiyordum, bu bilgiyi filme başladıktan hemen sonra öğrendim. Bu da düşük beklentilerimi bir anda yukarıya çekti.

Fakat yine de karşımda iyi bir film bulamadım. Aslında benim yıllardır düşündüğüm kadar da kötü değildi. Ben tam bir ajitasyon ve drama bekliyordum. Popüler bir isme sırtını dayayarak üretilmiş, tiraj kaygılı bir 'reklam ürünü' çıksa şaşırmazdım. Aslında bu düşüncelerimiz belli noktalarda kendini gösteriyor. Fakat en azından oyunculuk, zaman zaman görüntü yönetmenliği ve tabi güçlü bir öykü bizi bir şekilde filmde tutuyor.

Yine de Müslüm Gürses gibi, uzun yıllara damga vurmuş, kitleleri harekete geçirmiş, bunun yanına da tam anlamıyla "tam filmlik" bir hayat hikayesi eklemiş bir karakterin biyografik filmi çok daha derinlikli olabilirdi. Hatta film genel olarak, standart bir sinema filmi kadar derin değil. Kompakt da değil.

Sinematografik kısımda pek sıkıntımız yok. Zaten çok iyi oyuncular var. Teknik anlamda da masraftan pek kaçılmamış. Filmin iki yönetmenli olması ise büyük sıkıntı. Hangi sahneler Ketche hangi sahneler Can Ülkay'a ait bilemedim. Buna rağmen filmin konusunda bir kopukluk var. Filme başlar başlamaz ve sonrasında iyi bir süre boyunca Müslüm Gürses'e farklı bir açıdan bakacağımızı zannediyoruz. Fakat sonrasında paket paket bilgiler doğru yanlış olduğu düşünülmeden önümüze atılıyor.

Oysa biz Müslüm Gürses'i biliyorduk. Bize bu bilgiler pek lazım değildi. Daha önemlisi, Müslüm Gürses'in külliyatında iddialı olmasak da onun bu ülkedeki etkisini biliyorduk. Ve onu farklı kılan da oydu.

Üstelik benim gibi çok büyük Müslüm Gürses hayranı olmayan birinin bile bildiği basit bilgiler, tarihsel gerçekliğinden kopartılmış. Filmi daha ilgi çekici hale getirmek için mi denenmiş bunlar? Oysa hikayenin özü zaten ilgi çekici olmaya yetiyor. Sanırım iki saatlik bir filme bilinen her detayı sıkıştırmak için çalakalem bir şeyler yazılmış. İster istemez burada oklar Hakan Günday'a dönüyor ama projenin arka planında olan biteni bilmediğimiz için günah almayalım.

Bir iki örnek verelim. Gürses'in Gülhane konseri dillere destandır, efsanedir. Başlı başına bir olaydır. Bir de jiletçi hayranları ile kurduğu ilişki ve devamında bıçaklandığı bir Bursa konseri vardır. Bu da Müslüm Gürses olgusunun en sert örneklerinden biridir. İki konser de farklı anlamlar ifade eder ve kendi sınırlarında yeterince güçlüdür. Oysa biz bu iki konserin birleştiğini görüyoruz filmde. Müslüm Gürses Gülhane konserinde bıçaklanıyor güya... Neden? Ya da Müslüm Gürses ile Burhan Bayar'ın tanışması çok eskilere, 15-16 yaşlarına dayanıyor. Burada ise çok daha sonrası. Üstelik Bayar filmin müzik yönetmeni. Öyleyse neden? Böyle olunca hikaye daha bir peri masalına mı dönüşüyor? Bir başarı hikayesi mi? Peki Müslüm Gürses'in yarattığı sihir bir başarı hikayesi olması mı? Tam tersi değil mi?

Bu tarz sahte dokunuşlar, beni biyografik filmlerden uzaklaştırıyor. Vasat sinema seyircisini aldatmak ve etkilemek kolay, onların parasını alıp gişe yapmak kolay, devamında her işi vasata hizmet edecek şekilde yapmak daha da kolay... Maalesef toplu bir kalite düşüklüğünü işte bu tip alışkanlıklar doğruyor. Kim daha fazlası için uğraşsın ki?

Üstelik bilinen her detayın anlatılmasından daha fazlasına ihtiyacımız var bu tip işlerde. Yani tıka basa dolu bir Gülhane konseri görmek istemiyoruz filmde; Halfeti'den çıkan, babası annesini öldüren, bir müddet şöhreti de yakalayamayan adamın o konser alanını nasıl doldurduğunu gösteren gelişmelere ihtiyacımız var. Sadece türkü söyleterek olmazdı bu! Türkü söyleyen yüzlerce sanatçı var zaten. Müslüm Akbaş'ın bir farkı olmalıydı. O fark ise filmde yoktu. Hatta zaten bir "müzik" filmi olarak baktığımızda bile Müslüm Gürses sadece türkü söylemezdi ya... Onu farklı kılan sesler de yoktu...

Müslüm Gürses'te dramatik bir hayat hikayesinden daha fazlası var. Film bize hiç çocuğu olmamış "Baba"nın hayat hikayesini anlatıyor ama onun nasıl "Müslüm Baba" mertebesine yükseldiğinden bahsetmiyor. Hatta adını Müslüm koyarak da kısa yola saptığını itiraf ediyor. Müslüm Akbaş'ı mı, Müslüm Gürses'i mi Müslüm Baba'yı mı anlatıyor? Hepsinden biraz, ortaya karışık. Kesişim kümeleri Müslüm işte...

Biz burada, onun İstanbul'un varoşların da varoşlarında nasıl sevildiğini, yoksul halkın değil yoksul halkın bile ittiği Müslümcülerin gönlünde nasıl taht kazandığını görmüyoruz. Sanki o şarkı söyledi, herkes sevdi, bir de sonsuz bir aşka sahip oldu... Filmin bize verdikleri bunlardan ibaret. Hatta Batılı tarzda şarkı söylediği 2000'ler bile çok kolay geçilmiş. 'Yüksek kesimin" Müslüm'ü sahiplenmesi o kadar kolay mıydı peki? Ya da onun evlatları, babalarının Harbiye'de caz söylemesini olgunlukla kabullenmiş miydi?

Cevapları biz biliyoruz. Hatta tek bir cevap bile veremiyoruz. Zira çok fazla cevabı var. Müslüm Gürses'i, diğerlerinden farklı kılan da buydu biraz. O Ferdi ve Orhan gibi zirvede değildi. Biraz kenardaydı. Kenarda olmasının da sebepleri vardı, çünkü çemberin dışını temsil ediyordu. Gülhane'de de öyleydi, Harbiye'de de... Fakat filmimiz bunlara girmemiş. Eh kabul edelim; zor konular... Sigara, alkol, uyuşturucu az, varoşlar yok, 1980 darbesi yok, 1980 sonrası yok, işçiler, yoksullar yok, İstanbul yok, kasetçiler yok, Orhan ve Ferdi de yok... E peki ne var o zaman? Geriye kalanlarla nasıl bir Müslüm Gürses atmosferi iddia edilebilir? Filmin başındaki ıssız Urfa ve kaotik Adana da olmasa yanmıştık...

Hakan Günday'ın varlığı bizi sırf bu yüzden rahatlatmıştı ama beklediğimiz katkı gelmedi.

Onlar Müslüm'ü anlatmış. Wikipedia'da okuyabildiğimiz Müslüm satırlarının görsele aktarılmış hali. Etkileyici bir hayat hikayesine, başarılı bir sinema uyarlaması. Fakat, ansiklopedik bilgilerden daha fazlası vardı Müslüm'de. Onu Müslüm Baba yapan bir şey olmalıydı. Arabeski herkes dinledi ama bir tek onun hayranları kendilerini jiletledi. Bunun bir nedeni olmalıydı. O nedenler filmde yoktu. 

Oyuncularımız gerçekten çok iyiydi. Timuçin Esen'e tek eleştirim Müslüm Gürses'in şarkı söylerken kendinden geçtiği halleri biraz fazla abartması ve aslında sanki Levent Kırca'nın Müslüm Gürses taklidine dönüşmesiydi.

Şahin Kendirci'yi yıllar önce filmin fragmanında gördüğümde onu Taner Ölmez sanmıştım. Ölmez olmadığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Oysa ikisi de filmdeymiş. Biri genç Müslüm'ü, diğeri de Müslüm'ün kardeşi Ahmet Akbaş'ı oynuyorlar. Başarılılar. Zerrin Tekindor sanki fazla kasmadan işin altından kalmasına yetmiş. Muhterem Nur bizim kuşağın gözünün öne pek çıkmadığı için, ona bir can vermek, kendinden bir şeyler katmak daha kolay olmuştur diye tahmin ediyorum. Bir de zaten onun karakterinden istenen 'paket' de çok basitti. İlginçtir en beğendiğim oyuncu, lümpen, milliyetçi Türk dizilerinin vasat oyuncusu Turgut Tunçalp oldu. Müslüm'ün babası rolünde bence filmin en iyisiydi.

Yine de oyuncularımız da ne yapabilir ki en fazla?

Eğer Şanlıurfa'nın ücra bir köyünde doğan, hatta bir ara ölen, sıfırın da altından gelen ve buna rağmen Türkiye'de kitleleri peşinden sürükleyen bir fenomenin ülkeye, popüler kültüre ve sosyolojik fay hatlarına yaptığı dokunuşları merak ediyorsanız; üzgünüm koca bir hayal kırıklığı sizi bekler... Hatta bu anı görmeye en çok yaklaştığımız Gülhane Konseri' sahnesinde bile, bir anda jiletlerle ortaya çıkan "Baba" fanları öyle bir karikatürize edilmiş ki, Kolay Para filmindeki Cevher (Özcan Deniz) hayranı Arıza'dan (Erkan Taşdöğen) farkı yoktu.

Tahminim;  Gürses'in Cihangir sokaklarına taşınması ile hayal kırıklığına uğrayan 'eski' kitlesi, bir kez daha hayal kırıklığına uğradı, hatta bu sefer onunla yeni tanışan (veya barışan) Cihangir bile bu hayal kırıklığına ortak oldu.

Bugünlerdeki vasat Türkiye'nin ekonomik anlamda hem aşağıdan hem yukarıdan kimliksiz kalmış yığınları için ise oldukça yeterli ve hatta spektaküler bir film belki de... 

Bir internet sitesinde bir yorum şöyle diyordu mesela; "Gerçek olaylardan aktarılmış başarılı bir film"

Yani, elde kalan sinema seyircisi için bir biyografinin gerçek olaylardan aktarılması onlara yetiyor. Bir de üstüne bu gerçek olaylar sahiden etkileyici olaylarsa; fazlasına gerek kalmıyor...

O nedenle de Müslüm filmi ve benzer şifrelerle çekilen ardılları uzun süre daha (beş sene oldu bile) konuşulmaya ve izlenmeye devam edecektir.



Perşembe, Temmuz 6

Sen Benim Her Şeyimsin

 


Film izlemeyi seviyorum. Zaten bu blog'da az biraz zaman geçiren herkes bunu fark etmiştir. Sinefil olduğumu iddia edemem ama diğer yandan hiç seçici olmadığımı da kabul edebilirim. Çok defa kötü filmler izledim. Bazen bilmeyerek denk geldim, bazen de zaman geçirmek için bile isteye...

Tolga Çevik'in 2016'da oynadığı ve sanırım şu ana kadar son filmi olarak gözüken Sen Benim Her Şeyimsin ikinci kategoriden. Ayvalık-Bodrum arası bir otobüs yolculuğunda ön koltukta otururken biraz Ege manzarasına biraz da filme baktım. Başka alternatifim yoktu, önümde uzun bir yol vardı ve hiç rahatsız olmadan izledim.

O şartlar altında zamanı değerlendirmenin iyi yollarından biriydi. Zaten kaliteli bir filmin de otobüs yolculuğuna denk gelmesini istemezdim. Şimdi mesela bir Ahlat Ağacı, Söke otogarına girerken izlenmezdi zaten.

Bu arada yerli sinemada bazı figürler benim için otobüslerle eşleşmiştir. Çakallarla Dans serisinin ilk iki filmin yolculuklarda izlemiştim mesela. Tolga Çevik'in bir diğer filmi Patron Mutlu Son İstiyor da otobüste karşıma gelmişti. Hatta ben buraya onun hakkında da bir yazı yazdığımı hatırlıyordum ama yazıyı bulamadım.

Neyse; Sen Benim Her Şeyimsin hakkında kurulacak cümleler az çok bunlardan ibaret. Zira yukarıda adı geçenlerin standartına bile yaklaşamıyor. Filmi izlemekten rahatsız olmadım ama başka zamanda çok sıkılırdım. Tolga Çevik o kadar güldürmüyor. Cengiz Bozkurt yandan bir omuz atıyor ama yetmiyor. Çevik'in kızı ve Cem Yılmaz'ın yeğeni Tuna Çevik'i de ilk kez izledik. Kendisinden Maradona'nın damadı Agüero performansı bekliyoruz ilerleyen senelerde ama henüz değil.

İzlerken tam bir "Kore filmi uyarlaması" tadı aldım. Zaten Meksika uyarlamasıymış. Uyarlama olması bizim izin önemli değil. Mesela benzer konulu Garip de Chaplin'den uyarlanmıştı ama hepimiz çok sevmiştik. Fakat Sen Benim Her Şeyimsin'i o kadar sevemedik...


Salı, Haziran 6

İftarlık Gazoz

 


28 Mayıs'taki ikinci tur seçiminden hiçbir beklentim yoktu ama çevremdeki herkes seçim konuşmaya devam ediyordu. Whatsapp grupları harıl harıldı. Sokaklarda uğultu halinde seçim gündemi tartışılıyordu.

Açıkçası canım sıkılmış, daha doğrusu bunalmıştım. Süper Lig zaten yoktu. Sevgili eşim de sandık görevlisi olduğu okula yakın olmak için baba evine gitmişti. Evde zaman geçirmek için bir film izlemekten daha iyi bir yol yoktu. Mümkünse hoş, naif, yumuşak bir film olmalıydı ve tüm gündemi unutturmalıydı.

Dondurmam Gaymak'ı ve Entelköy Efeköy'e Karşı'yı yöneten Yüksek Aksu'nun, bu sefer Cem Yılmaz gibi şöhretli bir komedyene yer verdiği bir diğer filmi İftarlık Gazoz istediğim olabilirdi. Filmin içeriğine dair pek fazla bilgim yoktu. Yukarıdaki künye bilgileri dışında Muğla'da ve 70'lerde geçtiğini biliyordum. Yani ertesi ülke ülke sathında seçim olacak bir cumartesi gecesi için ideal film olabilirdi.

Fakat değilmiş. Politik bir film varmış karşımızda. İzleyenler biliyordur içeriği. Fakat ben biraz ters ayakta yakalandım. Aslında fragmanında da politik bir ip ucu yoktu. Acaba neden böyle tercih edildi?  Bazı kaygılardan dolayı mı yoksa politik mesajların filmin sonuna denk gelmesi bir spoiler yaratır endişesi mi? Umarım ikincisidir...

Kısacası; yine solculara üzüldüğümüz, bu ülkeye dair umut kırıntısı biriktirmenin yersiz olduğunu hatırladığımız bir film izledik. Tam da o gece... Olabilecek en kötü zamanda ...

Tabi film sert ve karamsar değildi. Birçok kişi Babam ve Oğlum'a benzetmiş ama bence tam bir Vizontele ekolüydü. Veya Vizontele için sık sık kullandığım benzetmeden yola çıkarak Emir Kusturica tarzıydı. Görüntü yönetmeni Boşnak Mirsad Herovic olunca belki de bu benzerlik biraz daha belirgin hale gelmiştir.

Oysa Dondrumam Gaymak'ta akış, yapı, ruh aynı değildi. Entelköy Efeköy'e Karşı biraz daha politik göndermeleri olan filmdi ama akışı bu kadar vurucu değildi. Haliyle İftarlık Gazoz Aksu'dan beklemediğim bir film oldu. Bu sürprize rağmen Aksu'nun en iyi filmi olduğu tartışılmaz.

Üstelik politik söylemler konu olunca 'ortalarda' olan Cem Yılmaz'ın varlığı da beni plitik film olma ihtimalinden uzak tutmuştu. Yılmaz'ı başrolde görünce politik bir film beklentimiz hiç doğmadan ölmüştü. Öte yandan tam bu noktada Cem Yılmaz'a bir alkış göndermek lazım. Zaten iyi oyuncu olduğunu her muhabbette vurgularım. Fakat böyle bir filmde (düşük bütçeli ve ünsüz oyuncu arkadaşlarıyla) sık sık karşımıza çıkarken bize hiç "Cem Yılmaz'ın sahnesi" dedirtmemesi çok değerliydi. O tam olarak Cibar Kemal'di. Şöhretli isimlerin birçoğu bunu kolay kolay başaramıyor. Yılmaz, filmin önüne geçmemiş; tam aksine filme omuz vermiş. Bravo...

Bir de "61 gün" konusu vardı. Filmi biz İftarlık Gazoz olarak biliyoruz ama dünya gösterimlerinde "61 days" olarak yer almış. İlk başta bu farkı anlamlandıradım. Daha sonra, Ramazan'da oruç bozmanın kefaretinden bahsedildiği sahneye gelince kafamda bir fikir belirdi ama esasında tam olarak o da değilmiş.

Filmin final bölümünde, yani Aksu şovunu yaparken, müthiş bir bağlama yapıyor. Gerçekten de filmin esas adı (Türkiye'de de) 61 gün olmalıymış. İşte bu sefer de aklımıza şu soru takılıyor. Acaba filmin Türkiye vizyonlarındaki adı 61 gün olsaydı, neler yaşanırdı, ne yorumalar yapılırdı?

Zaten bu haliyle bile gelen yorumlar can sıkıcı. Sinema sitelerinde ve çeşitli internet mecralarında filme halkımızdan büyük eleştiriler var. Tabi ki politik tavrı bir kesimi rahatsız etmiş. Esasında sağ görüşlü insanların filmi sevmemesi de anlaşılabilir. Fakat son 20 yılın mirası olan yeni yeni söylemler türemişler sıklıkla.

Mesela "Yönetmen tarafsızlığını bozmuş" çok sık kullanılan bir eleştiri. Çıldırmamak elde değil. Bir yönetmen neden tarafsız olsun ki? Kendi kafasından geçeni, fikrini, düşüncesini anlatmak için film çeken birine tarafsızlık misyonu neden biçilir? Bu ezber, toplumda nasıl kabul gördü. Haber kanallarının bile tarafsız olmadığı bir ortamda, bir yönetmenin taraf olması mı rahatsız etti insanları? Zaten o tarafsızlığın da sınırlarını belirlemek ayrı bir taraf dayatması ya neyse...

Veya din temalı bazı sahnelerin çocuklara olumsuz mesaj vermesinden yakınılmış. Mesela, henüz ilkokul öğrencisi olan Adem, yazın oruç tutmak istiyor ama ailesi ve ustası ona izin vermiyor. Sanırız; Türkiye'deki birçok ailede yaşanmış bir durumdur. Çocuk büyüklere özenir, büyükler çocuklarına kıyamaz. Çocuk gizli gizli tutmayı dener. Bu hayatın bir gerçeğidir. Ve üzerine uzun uzun analiz yapmaya da pek gerek yoktur. Normaldir. Film de bu normalliği yansıtır. Fakat sen misin 2010'ların Türkiye'sinde bunu gösteren? "Çocukları oruçtan uzaklaştıran kötü yönetmen"den tut, "propaganda yaparak İslam'ı kötüleyenler" diyenlere kadar... Bu insanlara "Yahu sinema sizin neyinize ya; siz oturun evde dizi izleyin" de diyemiyoruz, çünkü bu sefer muhafazakar seçmeni aşağıladığımız gerekçesiyle biz suçlanıyoruz.

Perşembenin gelişi çarşambadan belli işte. Bu filmin tarihi 2016'ydı. 7 Haziran 2015 seçimlerinin verdiği bir umudun hemen sonrasıydı. Ve film yorumlarına çöktükleri gibi, o umudun da üzerine çöküldü aynı tarihlerde. Şaşılacak bir durum yok. 2023'te de şaşılacak bir durum yok.

Ufak bir eleştiri ile kapatalım o zaman bu tatlı ve sinir bozucu filmi. Film 1974 yılında geçiyor. Hatta Almanya-Hollanda Dünya Kupası finali izleniyor kahvede. Fakat 1974 yılında Ramazan ayı yaza değil sonbahara geliyor. Böyle detayları yakalamak ise beni üzüyor... 

Neyse ki Cem Karaca, Deniz Üstü Köpürür türküsünü 1974 yılında söylüyor.


Salı, Şubat 21

Eyvah Eyvah 3

Şimdi bir film yazısı döşeyecek değilim.

Fakat itiraf ediyorum; 6 Şubat depreminden kısa bir süre sonra bir film izledim. Üstelik bir komedi filmi. Üstelik ara ara güldüm de… Suç muydu bu?

Şu an vatandaşların kendi arasındaki en büyük tartışmalarından biri bu. Yıkılan binaların sorumluları, inşaatçılar, belediye görevlileri, bürokratlar, bakanlar, yardımları ulaştırmakta zorlananlar, vergileri toplayanlar, o vergileri hiç edenler, depremlere hazırlık yapmayanlar kadar “benim kadar duyarlı olmayan sıradan vatandaş” da suçlananlar listesine girdi…

Herkes kendisinin en duyarlı insan olduğunu iddia ederek, kendisi gibi davranmayanı; yukarıdaki sorumlularla bir tutuyor. Öte yandan bu duyarlı arkadaşların sosyal hayatlarını nasıl yaşadıklarını bilmiyoruz. Sadece bize anlattıkları kadarını biliyoruz. O da tamamen doğruysa…

Depremin ilk günlerinde hem televizyon kanallarında hem de sosyal medyada bir kaosa ve bolca acıya şahit olmuşken eve çekilip bir film izlemek suç mudur? Bence değildir. Eyvah Eyvah 3’ü, tamamen kafa sağlığını dinç tutabilmek için izledim. Zaten mesela ikincisini de izlememiştim. Birincisini izlemiştim ama hatırlamıyordum. Yani o esnada film izlemek önemli değildi; iki saatliğine başka bir şeye bakabilmek gerekiyordu ve alternatiflerimden biri de buydu.

Tam da o günlerde şu flood düştü önüme. Maalesef bu flood bile tepki gördü sosyal medyada. Oysa kötü bir şey demiyordu. “Boşverin depremi, siz hayatınıza bakın” demiyordu.İlgisiz kalın, sizin derdiniz mi demiyordu. Başka işlerle uğraşabilmenin öneminden bahsediyordu. Zaten herkes böyle devam ediyordu hayatına. Kimi gizlice, kimi radara takılarak. İşte o radar tutmayı sevenler karşı çıktı buraya da...

Tabi ki flood’da bahsedildiği gibi; bu bir toplumsal refleksti. Yıllarca bize böylesi öğretilmişti. Acılardan sonra yas tutulmalıydı, bu yasın süresi çok uzun olmalıydı. Ne kadar uzun sürerse, o kadar kabul görürdü mahallede. Yaşadığın bir acıdan sonra (yakınını kaybetmek) yüzünde tebessüm oluştuysa; ya senin için çürümüştür, ya vicdansız birisindir. Ya da hatta mahalleli ve akrabalar tarafından “miras kondu tabi..” etiketine de düşerdin.

Oysa hayat devam ediyor. Bu süreç bazıları için çok daha zor geçecek ama onlar için de hayat devam edecek. Bizim için de devam edecek. Rutinler de hayatın devam ettiğini göstergesi olarak avucumuzda kalacak.

Taziye evlerinde yemek yenilmesi de bundandır mesela. Cenaze sahibine normal akışın devam ettiği hatırlatılır. "Öğlen yemeği, akşam yemeği yeniyor, hayat devam ediyor" mesajı verilir.

Fakat biz son yıllarda öyle bir toplum olduk ki, her şey birbirine karıştı. Cenaze evlerine, cenaze sahibini normale döndürmek için değil yemek yemek için gidenler türedi. Cenaze sahibine Yemekteyiz yarışmacısı gibi davranıldığını gördük.

Bir yandan zaman zaman bunlar yaşanırken, diğer yandan da kendi hayatına devam etme zorunluluğunda olan ve bunu başaranları suçluyoruz. Bireysel olaylarda da örnekleri var… Instagram’da hiç mi görmedik bir ünlüye “Bak bak babası ölmüş 20 gün önce, gelmiş buraya post atıyor” dendiğini?

Toplumsal olaylarda ise iş daha büyük bir kaosa sürükleniyor. Zira kimin nasıl davranacağına karışmaktan ziyade, herkesin aynı şekilde davranmasını ve yaşamasını bekliyoruz. Üstelik bunun sınırını nereye koyacağımız, her "duyarlı" vatandaşın keyfine göre değişiyor. Bunlara az biraz maruz kalıp, önce arada sıkışmak ve sonra çıldırmamak elde değil.

Yukarıdaki flood’da yazıldığı gibi, giydiğiniz mont, içtiğiniz sıcak çay bile artık size suç aleti gibi gözüküyor böyle anlarda. Oysa bunlar yapılması gereken rutinler. Üstelik beraber yaşadığımız insanlar var. Yaşlı annenizin izlediği haberlerden dolayı kendini kötü hissettiğini gördüğünüzde, ona başka bir şey yaptırmak istemez misiniz? Veya çocuklarınız deprem haberleri izleyip korkmaya başladıysa, onları bir parka götürüp gazoz içirmeniz suç mu? Herkesin bu acı görüntülerin içinde kendini kaybetmesi midir referans aldığımız duyarlılık seviyesi?

Şimdi bir de “ligleri erteleyin” sesi çıkmaya başladı. Aslında tam olarak böyle de değil. Zira bu cümle aslında, TFF’ye ve iktidara bir çağrıdır. Sorumlu ve yönetici onlar olduğu için onların muhatap alınmaları normal olabilirdi. Sonuçta herkesin talebini iletme hakkı mevcut.

Fakat aslında dert bu değil. Yani liglerin ertelenmesinden ziyade esas mesele şunu kanıtlamak: 

“Ben duyarlı biriyim. En azından çevrede öyle gözükmem lazım. Futbolu da sevmiyorum. Ligler oynanmasa da olur. O zaman bu liglerin oynanmasını isteyenleri veya futbol maçı izleyenleri suçlayan bir dil geliştireyim. Onlar ‘vicdansız’ olsun, ben “duyarlı” gözükeyim” 

Oysa bu çağrılar, içinde bulunduğumuz ülkede bambaşka yerlere evrilir. Bir futbol liginin, "acılar varken futbol olmaz" diyerek iptali söz konusu olursa; bir tiyatro gösterimini veya radyoda çalan şarkıları nereye koyacağız? "Acılar devam ederken nasıl gidip salonlarda oyun izliyorsunuz, nasıl radyolarda şarkı çalmaya devam ediyor?" sorusu sorulsa ve buna da bir kısıtlama getirilse kabul mu edeceğiz? Peki yasaklamayı alışkanlık ve hobi haline getiren bir iktidar varken bu ipi gevşetmeye gerek var mı?

Bu duyarlı olduğunu iddia eden insanları pandemide de çok gördük. Sarı öküzü vere vere karşı tarafa mezbaha kurdurdular. Halen de devam ediyorlar. İktidar bir yandan “Bu şartlarda seçim olmaz, acımız büyük” hikayesine sırtını dayamışken, bir yandan karşı taraf da acıdan dolayı yapılmaması gerekenleri sıralıyor.

Üniversitelerin kapanmasına nasıl karşı çıkacağız peki? Komplekslerinden kurtulamamış bir kesim zaten, “Acımız varken, üniversiteliler sevişip içki mi içecek? Bırakın yurtlar mağdurlara açılsın” diyorken, hangi kelimelerle neyi savunacağız? Bir yandan da pandemide kapanan okullar geliyor aklıma ve o dönem “aydın” doktorların “Çocuklar alim mi olacak, altı ay daha okula gitmesinler” demeleri yankılanıyor beynimde.

Hepsi iç içe işte. O nedenle çay içmek de lazım film izlemek de. Eyvah Eyvah 3, adıyla çok uygun oldu şu atmosfere. Birincisi zaten 2002 sonrası çekildi. İkincisi pandemi dönemiydi. Üçüncüsü de şu anda…

Bu arada tam bu zamanların filmi için şuraya gidelim. Acılardan, felaketlerden ayağa kalkmayı “Hayat devam ediyor”

Salı, Aralık 27

Kurak Günler


Emin Alper’in meşhur olan tweet’ini görünce, yani bakanlığın filme verdiği desteği geri istediğini öğrenince Kurak Günler’i izlemek bize farz olmuştu.

Gerçi Cannes’da gösterilen filmi, zaten öncesinde de merak etmiştim. Fakat vizyonda mı izlerdim, vizyonda izlersem hemen mi giderdim yoksa bir platforma düşmesini bekleyip evde mi izlerdim bilmiyordum. Tweet ve haber önümüze düşünce, vizyonda destek olmamız gerektiğine karar kıldık.

Herhalde birçok kişi aynı fikirde olduğu için, salonlar ve seanslar doluydu. Kültür Bakanlığı’nın desteği geri çekmesinin nedenlerini tartışacağız ama herhalde durduk yere, halkın görmesini istemediği sahnelerin (artık onlar hangileriyse) daha çok görünmesine neden oldular. Hiç ilişmeseler, onlar için daha iyiydi sanki...

Filme dönelim.

Filmin temelinde bir ‘hukuk’ teması var. Son yıllarda bu konu çok fazla rağbet görüyor. Sadece sinemada değil, yerli dizilerde de benzer bir konsept var. Birçok dizide baş karakterler savcı, hakim veya avukat. İnsanların (izleyicinin) bir ‘adalet’ sıkıntısı olduğu aşikâr. İzledikleri savcıların, avukatların en azından akşam saatlerinde evlerine adaleti getirmesini, adaletin geldiğini görerek uykuya gitmeyi istiyorlar.

Uzun bir dönem gelir adaletsizliği Türkiye toplumun merkezineydi. Bu da dizilerde zenginliğin lüks arabaların, yalıların gösterilmesine neden oluyordu ki, bu zaten halen devam eden bir durum ve kolay kolay da dinmez. Fakat adalet, son dönemin (Emin Alper bir röportajında 2016 vurgusu yapıyor) en büyük ihtiyacı olduğu için popüler kültürde de karşılık buluyor.

Kurak Günler’de adaletin iki temsilcisi var. Daha doğrusu adaleti uygulayan, sağlayan ve hatta iktidarı elinde bulundurmaya çalışan iki taraf. Biri kurumsal, diğeri en yumuşak olarak ‘sosyal taraf’ olarak adlandırabileceğimiz gruplar. Her ikisinin zamanla iç içe girdiğini filmin ilerleyen dakikalarında görüyoruz ama önce karşımıza savcı Emre çıkıyor.

O kurumsal tarafın yüzü. İyi okullarda okuduğunu tahmin ettiğimiz, laik ve şehirli memur bir ailenin çocuğu olan ve Anadolu’ya tayini çıkan ‘beyaz’ Emre… Diğer tarafta ise Yanıklar kasabasında kendi adaletlerini sağlayan belediye başkanı, oğlu Şahin ve kankası Kemal var… Onlar yoksul Anadolu halkı ile beraber yaşayan, onların bir katman üzerine çıkmış, devletin uzanamadığı kasabada onlara liderlik yapan, iktidarı eline alan, ahlakı ve adaleti ve muhakkak daha fazlasını şekillendiren ama kendilerini de bunlardan muaf tutan bir grup.

Bir dönemin Anadolu romanlarında benzer konu sık sık işlenirdi aslında. Anadolu’ya tayine giden idealist öğretmen, savcı, doktorun yaşadıkları… Fakat o idealist memurlar, her zaman devletin gücünü arkalarında hissederlerdi. O güç her zaman köye kasabaya yetmezdi belki ama en azından gördükleri saygı karşısında maceraya 1-0 önde başlarlardı.

Emre ise yeni kuşağın memuru olarak 1-0 geride başlıyor. Zira iktidar artık Ankara’dan gelen memurda değil, kasabanın yerlisinde. Güçlü olan onlar. Hatta devlete daha yakın olanlar da onlar. Emre'ye karşı bir saygı yok. "Bize ilişmesin" beklentisi bile yok, "bizim işimize nasıl yarar" şeklinde bakılıyor. Ve ilk başta da bunun cevabı olumsuz oluyor. Zira karşılarında bir duvar buluyorlar.

Buna rağmen Emre maçın başında ikinci golü de yiyor. Kasabadaki ilk günlerinde belediye başkanının evine konuk oluyor. Rakılara ‘hayır’ diyemiyor, sarhoş oluyor, geceyi orada geçiriyor ve o geceye dair hatıraları bulanıklaşıyor. Filmin gelişme süreci de orada başlıyor.

Bu noktada Emre’ye kızdım ve hikâye de aslında beni biraz kaybetti. Bir savcının; üstelik idealist durmaya çalışan genç bir savcının, henüz ilk zamandan yabancı olduğu bir yerde bu kadar bariz bir hata yapabilmesi bana inandırıcı gelmedi. Olay örgüsünün sağlanması için konulmuş gibiydi, sanki biraz sahteydi. Filme dair ilk eksi notum buradan çıktı. Hem senaryoya karşı soru işaretlerim arttı hem de Emre karakteri gözümden düştü. Bu çok basit hatayı yapabilme cesaretini bulabilecek kadar ‘tecrübelenmiş’, tuzağa düşmesini engelleyecek ve durumu idare edecek kadar kasabada eski değildi. Annesi-babası memur olan, kasabaya geldiği ilk günlerde direnmesi gerektiğinin farkında olan idealist bir çocuğa yakışmayan bir hamleydi.

Spoiler vermemeye çalışarak devam edelim. Emre’nin o geceye dair iki ihtimali var. Ya köyde eşcinsel olduğu dillendirilen Murat ile geceyi geçirmiş olacak, ya da Pekmez adlı çingene kıza tecavüz olayının ortaklarından biri olacak.

Boynundaki kızarıklık bir cinsel ilişki ihtimalini güçlendiriyor ve o geceye dair seçenekler bu ikisi arasında kalıyordu.

Tecavüz veya eşcinsellik. Kasaba iktidarının hukuku, zaten hangisinin daha büyük ‘suç’ olduğunu çoktan kodlamıştı bile. Tecavüz, o kasabada defalarca olmuş, hatta Pekmez’in başına en az üç kere gelmiş ve halının altına süpürülmüştü. Oysa eşcinsel bir ilişki, aforoz edilmenin nedeni olarak sunulabilirdi.

Büyük ihtimalle bakanlığın esas rahatsız olduğu noktalar burası. Tabi senaryonun değişmesini bahane ediyorlar ve ben senaryonun ne kadarının ve hangi kısımlarının değiştiğini bilmiyorum. Fakat sanıldığının aksine eşcinsellik vurgusundan ziyade; Anadolu toplumun ahlakına ve ferasetine getirilen eleştiriler, devamında da Türkiye siyaseti ile paralel kurulan cümleler rahatsız etmiş olabilir.

Zira eşcinselliğin de filmde çok fazla yer kapladığını söylemek haksızlık olur. Bir değinme var ama bunlar sadece repliklerle sınırlı kalıyor. Üstelik o da beni rahatsız ediyor. Biz Emre’nin cinsel tercihlerini, fantezilerini, Murat hakkındaki hislerini bir türlü kestiremiyoruz. Belki o da kestiremiyor. O nedenle bunları öğrenmemiz elzem değil. Fakat hem Murat’ın gölde çıplak Emre’ye bakışı, hem ikisi arasında evdeki konuşmalar, hem ara sıra Emre’nin zihninde beliren görseller bize daha çok şey vadediyordu.  Haliyle birçok sahne, duygu ve düşünce muğlak kalıyor. O zaman ‘Bunlara ne gerek vardı?” sorusunu soruyoruz. Tabi ki biz de gereksiz ve olaydan kopuk bir “sevişme sahnesi” görmeyi istemiyoruz ama bulanıklık bizi filmden ve hikâyeden biraz uzaklaştırıyor.

Film sonuçta Brokeback Mountain değil. Bir aşk hikayesinden bahsetmiyor. Bence konu eşcinsellik de değil, Anadolu tabiriyle ‘oğlancılık’ denilen olgu daha yaygın. Zira Murat’ın hayat hikayesine girdiğimizde, istismar edilen bir erkek çocuğundan bahsediyoruz. Üstelik bu istismarın başrolünde, ahlak satan bir kasaba halkını görüyoruz. Film buralara da çok değinmiyor. Belki de Emin Alper, kör göze parmak sokan bir mesajlı film çekmek istememiştir. Bu noktada anlayış gösterebiliriz. Fakat filmin ‘eşcinsel içerikli’ adlandırılması beni rahatsız eder ve üzer. Öyle bir durum yok varsa da çok sınırlı. Genç erkek çocukların istismarı konusu ise daha geniş yer tutuyor.

Konudan konuya atlamak gibi olacak ama (film hakkında yazılacak çok şey var) başrollerde Selahattin Paşalı ve Ekin Koç gibi son dönemin iki popüler yakışıklı oyuncunun olması, salonu biraz genç kızlarla doldurmuş gibiydi. Diğer seanslar öyle miydi bilmiyorum ama bize denk gelen nüfus yapısında yaş ortalaması gençti. Bu da filmin etkisini bende düşürdü. Zira gençler filmdeki sert siyasi göndermelerin önemli bir kısmını gülerek karşıladı. Onlar için yaşananlar komikti. Bu noktada gençliği eleştirmiyorum. Onlar başka bir Türkiye’de, başka şartlarda ve oldukça da kapalı bir ortamda büyüdüler. Böyle replikler, mesajlar, göndermelere alışık değiller. Onların hoşuna gidiyor ve hatta onları güldürüyor. Fakat salondaki atmosferin, filmi baltaladığını ifade edebilirim.

Filmin önemli bir metaforu obruklardı. İç Anadolu’da çok yaygın olan obruklar, Yanıklar'ın altyapı çalışmasında yeniden hortluyor. Belediye su kanalları açarak kasabaya su getirmeye çalışıyor ama devamında adeta bir doğa katliamına sebep oluyor. Yargı (bir önceki savcı) buna izin vermek istemiyor ama bu sefer de halk susuz kalıyor. Haliyle halkın tepkisi de hem önceki savcıya hem de devamında Emre’ye dönüyor.

Obruk bir çökmeyi simgeliyor. Filmin henüz başında savcı Emre ile kasabanın hakimi Zeynep’i dev bir obruğun başında görüyoruz. Filmin sonu da benzer bir şekilde taçlanıyor. Fakat ben son sahnenin yeteri kadar vurucu olmadığını, metaforun da da çok güçlü kalmadığını düşünüyorum.

Hatta film öyle bir şekilde noktalanıyor ki; sanki devamı gelecekmiş gibi hissediyoruz. Emin Alper röportajlarında aksini belirtiyor. Emre ve Murat’ın birlikteliği, kalabalık, öfkeli ve şiddetten beslenen halka karşı duruşunun bir devamı olması gerekirdi. Eğer olmuyorsa, o zaman filmden umutlu bir mesaj almamız zorlaşıyor. Öte yandan o öfkeli fanatiklerden kurtulmuş iki ‘yalnız’, dışlanmış ve farklı gencin karşı tarafta sağ salim durabilmeleri bir karamsarlık da vermiyor. Haliyle duygularımız iki arada bir derede kalıyor ve bu ‘sinemadan çıkan insan’ için en kötüsüdür.

Sonuç olarak, öyle veya böyle Kurak Günler, Türk sinemasında eli yüzü düzgün filmlerden biri. Bilen bilir bu blog'da hangi  filmleri yazdık ve izledik. Fakat yine de Kurak Günler benim için en iyilr sınıfının bir üyesi değil. Fazlasıyla muğlak, politik bir film için gerçeklik ve vuruculuktan biraz uzak. Buna rağmen sinematografisi oldukça iyi. Görüntü yönetmeni Yunan isim Christos Karamanis… Soyadı Karamanis insanın aklına Karaman göçmeni mi dedirtiyor. Bu arada Emin Alper de Karaman doğumlu…

Bu artılar benim için değerli. Emin Alper’in daha önce herhangi bir filmini izlememiştim ama bu ‘standart’ deneyime rağmen bakış açısını sevdim ve özellikle Tepenin Ardı için iştahlandım.

Öte yandan Savcı Emre’ Bey’e de laflar hazırladım. Savcı Ilgaz Kaya, Savcı Selim Kaya ve Savcı Fırat Bulut seninle aynı mesleği yaptıkları için utandılar.

Hadi yeri gelmişken oyunculara da değinelim. Selahattin Paçalı, temiz yülü bir çocuk. Fakat karizmatik mi? Değil. Yakışıklı mı? Bence o da değil. Şu an sokakta görsem tanımam. Standart bir yüzü olduğunu düşünüyorum. Oyunculuğunu da çok beğenmedim. Altın Portakal kazanması ayrıca şaşırttı.

Ekin Koç’u normalde çok beğenmem. Fakat burada işin hakkını vermiş. Tarz olarak Birol Ünel’i hatırlattı ama sevgili eşim buna çok sert karşı çıktı. Bu arada Ekin Koç’u her zaman Acemi Cadı’nın Toygar’ı, Çakıl Taşları’nın Cihan’ı ve Şubat’ın Cantona’sı Kaan Yılmaz’a benzetirdim. Kariyerleri de benzer başlamıştı. Keşke buralarda göreceğimiz isim Kaan Yılmaz olsaydı.

Belediye başkanının oğlu Şahin’i canlandıran Erol Babaoğlu (o da Altın Portakal kazanıyor ve hakkıdır) ve onun kankası dişçi Kemal’i oynayan Erdem Şenocak, filmin yıldızlarıydı. Selin Yeninci, uyuz karakter hakime Zeynep’e can verdi ve bizim sinirlerimizi hoplattı. İyi oyunculuk herhalde?!

Çok uzattık. Daha yazacak cümleler de vardı ama onlar da bana kalsın artık. Yine de izlenmeye değer. Özellikle de vizyonda....

Cuma, Ekim 28

Ekşi Elmalar

Vizontele, ruhumuzda öyle derin izler bırakmış ki; sonrasında karşımıza çıkan her Yılmaz Erdoğan filmini oradan yola çıkarak izliyoruz. Benzerlikler varsa seviniyoruz, mutlu oluyoruz. Filmin kalitesi düşük bile kalsa; bize yeniden o duyguları verdiği için bir başka hissediyoruz.

Ekşi Elmalar kötü bir film değil. Fakat hikayesi biraz zayıf. Buna rağmen, sırf yukarıda bahsettiğimiz benzerlikten dolayı hoşuma gitti. Yılmaz Erdoğan bir kez daha Emir Kusturica'nın eski dönemlerindeki filmleri andıran bir iş çıkarmış. Vizontele de böyleydi. Curcuna içinde geçen yıllar, hoş bir mizah, kalabalık karakterler ama en sonunda yüreği dağlama...

Üstelik Erdoğan'ın her üç filmde de tasvir ettiği 1980 öncesi Güneydoğu da, Kusturica'nın tasvir ettiği Yugoslavya gibi.

Vizontele'de hem Kıbrıs hem de 1980 darbesi gibi iki önemli mesele arka metinde olunca dikkatimden kaçmıştı ama Ekşi Elmalar'da şu daha belirgin, hatta filmin ilerleyen dakikalarında kafamıza da vuruyor. 1980'ten önce Güneydoğu'da sakinlik varmış, çatışma yokmuş... Bizim gibi çocuklar için akla hayale gelmeyecek bir gerçeklik. Hatta hikayede 1980 sonrasına geçtiğimizde de, Erdoğan o geçişten çok kısa ve net bir şekilde bahsediyor. Hem bölgedeki terörün yerel halkı ne hallere soktuğunu hem de ülkenin Özal dönemine geçişini bize kısa notlarla anlatıyor. Biz de alıyoruz mesajı.

Filmin büyük bir kısmında 1980 öncesindeki Güneydoğu ortamında, esas dertleri bölgedeki sert muhafazakarlıktan etkilenen babalarının otoriter tavrı olan üç kız kardeşin ilk aşklarını, hüzünlerini ayrılıklarını ve evliliklerini izliyoruz. Basit komedi filmlerinin ve korku filmlerinin arasına sıkışmış Türk sinemasında izleyiciye nefes aldırıyor bu tarz bir hikaye. Fakat diğer yandan acaba film; bu kızların hikayesi mi yoksa belediye reisinin hikayesi mi emin olamıyoruz. Biraz arada kalıyor ve ağırlık noktası kayıyor. Son tahlilde, ağırlık kızlarda buluşuyor ama bizim aklımız başkanda kalıyor. Özellikle hikayenin sonunu düşününce; acaba tamamen ona ait bir hikaye mi olsaydı diye düşünmeden edemiyoruz.

Bölgeyi çok iyi bilen Yılmaz Erdoğan, bize dönemin ve coğrafyanın tüm detayları sunuyor. Tabi ki bunu bir belgeselci havasında değil, kendine has kalemi ile yapıyor. Yine müthiş kelime oyunlarından kurulu bir mizah var karşımızda.

- Bu Türkan Hanım; dedikleri kadar şey midir?
+ Ney midir?
- Güzel midir?
+ Ne kadar dediler?
- Çok dediler.
+ Az demişler.

Mesela bu repliğe saygı duymamak mümkün değil. Bu kadar normal ve kolay bir diyaloga; aynı anda basit bir oyunla hem mizah hem duygu katmak herkesin harcı değil. Sırf bu nedenle; keşke Vizontele Tuba'da olduğu gibi; filmin sonunda yazılar akmaya başladığında ilk olarak yönetmen değil de yazan Yılmaz Erdoğan çıksaydı...

Övgülerin çoğunu Yılmaz Erdoğan'a vermek haksızlık olacak. Müthiş bir oyuncu kadrosu var. Yan rolleri geçtim; çok kısa gözüken Cezmi Baskın gibi oyuncuların varlığı bile anlam katıyor filme... Ben aslan payını Fatih Artman'a veriyorum. Hatta burada izlediğim Artman nedeniyle yakın zamanda Behzat Ç.'ye başlayabilirim. Diğer yandan Türk sinemasının en iyi görüntü yönetmenlerinden Gökhan Tiryaki de bu filmde çalışıyor. Haliyle de ortaya görsel bir kalite çıkıyor.

Hikayeye ilk başta biraz zayıf dedik ama o kadar da sorun değil. Özellikle Yılmaz Erdoğan'ın sonları bağlamasına bayılıyorum. Yine oradan kurtarıyor. Düşük giden filmi, bir anda başka bir noktaya taşıyor. Kısacası, bağlama çekmeyi iyi biliyor diyebiliriz.

Yine de Vizontele gibi başyapıt olamamasının da anlıyorum. Daha dorusu nedenini tahmin edebiliyorum. Zira biri 2000-2004 yapımı olan bir seriydi. Ekşi Elmalar ise 2016 çıkışlı. Aradan geçen 15 senede, Türkiye'de çok şey değişti. Tabi sanatçılar da bundan etkilendi. Yılmaz Erdoğan gibi cesaretini kaybedenler daha da etkilendi. 2000-2004 yıllarında politik meselelere eğilmekten çekinmeyen, sert mesajlar vermese de hikayesine iyi yedirebilen bir Erdoğan varken, 2016'da artık kafasında bir otosansür olduğunu hissettiğimiz bir üretici çıkıyor karşımızda. İlkinde solcuları anlatabilirken, ikincisinde sağcı bir belediye başkanının dramını anlatmak zorunda kalıyor. Yine de haksızlık etmeyelim "zorunda kaldı" abartı olabilir. Bu da onun, bir sağcının hikayesidir belki de... Fakat her ne olursa olsun; 2016 Türkiyesi, sanırım 1980'leri anlatan Erdoğan'ı etkilemiş.

Vizontele ile çok benzerlikler kurdum. Siti Ana'nın sık sık 'Sebep?' demesi gibi, belediye başkanımız Aziz Özay'da sert ifadesiyle sık sık 'Sebep?' diye soruyor. Hatip ile Şükran'ın Antalya'da tesadüfen bir araya gelip çay içmeleri ve o esnada Şükran'ın kocasının da evde olması; ister istemez Vizontele'deki o meşhur repliği anımsattı. Fakat bunların bir sebebi var sanırım. Vizontele'de Altan Erkekli'nin canlandırdığı belediye başkanı, Yılmaz'ın dedesiydi. Buradaki belediye başkanı da Yılmaz Erdoğan'ın dedesinin hikayesiymiş. Zaten Erdoğan, kendi yaşadıklarından yola çıkarak hazırlamış bu filmleri..

O yüzden daha çok benzerlik de bulmak isteseydik çıkarırdık ama gerek yok. Filmin genel havası zaten birbirlerine benziyor. Öte yandan Reis Bey'in elma bahçesindeki son halleri de torunuyla portakal yiyen Vito Corleone'yi hatırlattı ama onun Hakkari'den Antalya'ya uzanan hali ise sanki tam bir Züğürt Ağa'ydı.

Bu sene içinde izlediğim ikinci Yılmaz Erdoğan filmiydi. Diğeri de Kelebeğin Rüyası'ydı. Bence Ekşi Elmalar biraz daha güzeldi. Ve nedense ben ikisinde de zaman zaman duygusallaştım. Bu sene benim için oldukça zor geçti galiba. Nedenini bilmiyorum ama sık sık film izlerken gözlerimin dolduğunu fark ediyorum. Eskiden bu kadar olmazdı. Ya da Yılmaz Erdoğan etkisi diyelim. 

Bu arada film 28 Ekim 2016'da vizyona girmiş. Ben bu senenin Temmuz ayında izledim. Fakat vizyona girdikten tam altı sene sonra blog'da kendine yer buldu. Güzel tesadüf...

Perşembe, Eylül 22

İlk Öpücük

Büyük şehrin uzağında bir kasabada (veya en azından kendi halindeki bir semtte) yaşayan, o çevrede yaşayan herkesin tanıdığı ve çok sevdiği, çocuk ruhlu olduğunu sokakta top oynayan çocukların maçına karışarak gösteren, senaristler tarafından esprili olduğu iddia edilen ama kötü espriler yapan, tabi ki hayvansever olan genç ve çapkın bir erkek....

Bu profilden sıkılmadık mı? Zira ya dizilerde ya da sinema filmlerinden karşımıza bu tip çıkıyor devamlı. Bunun bir diğer versiyonu ise içine kapanık, nemrut ama dürüst ve hakkaniyetli karakter. Bu ikisi sektörü sırtlıyor adeta ama sanırım ilk paragraftaki biraz daha önde.

İlk Öpücük filminde Murat Yıldırım'ın canlandırdığı Hakan karakteri tam olarak böyle. Film de zaten bir uyarlama. Adam Sandler ile Drew Barrymore'un başrollerini paylaştığı 50 First Dates adlı filmin bir benzeri. Hafızasını kaybeden kadın ve onu her gün tavlamaya çalışan erkek. Aslında konu benzerliğinin çok büyük sıkıntısı yok. Ne de olsa tüm dünyada ilgi çeken ve bazı ülkelerde de (Meksika ve Japonya) tekrar tekrar çekilen bir senaryo vardı önümüzde.

Dış yüzey belliydi. Fakat en azından bizim versiyonumuzun iç tarafları biraz güzel ve aklıda kalıcı olsaydı. Oysa son yıllarda izlediğimiz yaz dizilerinin ve romantik komedi filmlerinin bir benzeri gibi bir iş çıktı karşımıza. İşte örnek yukarıda tanımladığımız Hakan karakteri... Uyarlama bir filmin içinde yaz dizisi uyarlamaları konmuş. Bina madem dışarıdan aynı, bari içerideki mermerler, avizeler falan biraz özgün olsaydı...

Kötü espriler, ilerlemeyen senaryo (kız hafızasını kaybetmiş nasıl ilerlesin?!), zayıf oyunculuklar... Gerçi Öykü Gürel'den halen ümitliyim. Sesi ve mimikleri ona doğal bir potansiyel yüklüyor. Fakat yıllardır onun üzerine koyamadı. Bir seviye atlasa ne güzel olacak. Diğer yandan, Suskunlar'da oynamış bir ismin ise bu kadar zayıf kalması (Murat Yıldırım) çok üzücü. Zaten o kadronun da en zayıfıydı ama bari bu kadar da olmasaydı...

Filmin ilk yarısı yine de vasata ulaşmıştı. Bir noktaya kadar iyi gitti. Fakat ikinci yarı gerçekten çekilmez bir hal aldı.

Bizim de aklımızda tek bir soru kaldı: Cezmi Baskın! Üstat; senin ne işin vardı burada?

Salı, Eylül 20

Çok Film Hareketler Bunlar

Çok Güzel Hareketler Bunlar, sevdiğim bir oluşum olmadı. Fakat hakkını vermek lazım, ilk kadro diğerlerinden çok daha iyiydi. Ya da ilk olduğu için bizi daha çok etkilemişti. Gerçi ilk cümlede dediğim gibi; beni o kadar da etkilememişti ama en azından ilkti ve daha özgündü.

Şimdi dönüp bakınca, o kadrodan birçok insanın popüler kültürde yeri olduğunu görünce ufak bir yakınlık, en azından aşinalık hissediyorum. Yeni kadrolara hiç hakim değilim mesela. Bu kalite farkını mı gösterir yoksa ilk olmanın avantajını mı bilemiyorum.

2010 yılında, eski kadro en popüler zamanlarındayken, herhalde "Hazır musluk akıyorken" şeklinde düşünerek bir film çekmişler. Aslında benim haberim yoktu ama filmi izleyince bazı sahnelerin yıllar boyunca devamlı internette önüme düştüğünü fark ettim. Mesela halk arasında Günübirlikçiler olarak bilinen; esas adı Filmsiz Fragman skeci gayet iyi biliyordum.

Ve evet skeç.. Film dokuz ayrı skeçten oluşturulmuş. Yekpare bir film çıkarmamışlar. Peki neden yukarıda "Hazır musluk akıyorken" tabirini kullandım? Zira film, televizyonda gördüğümüz skeçlerin aynısıydı. O skeçler seviliyordu. Neden benzer bir üretim sinemada da olmasın?

Zaten tam da bu noktada, filmin tanıtımını "Daha önce kullanılmamış bir anlatım dili" olarak tasvir etmeleri de pek şık olmamış. Zira bırakın başka ülkeleri, bırakın bizim ülkeyi; kendilerinin bile sık sık kullandığı bir dille filmi devam ettirmişler.

Günah mı benzer bir iş yapmak? Tabi ki değil. Fakat beklentiyi bu kadar arşa çıkarmanın bir anlamı yoktu. Gerçi ben de çok arşa çıkarmamıştım. Anlatım dilinden kasıt herhalde, tiyatro sahnesinde yapamadıkları efektleri yapabilme özgürlükleriydi. Bu sayede ekibin eli daha dolu hale gelmiş olabilir. Fakat bu avantajı da çok iyi kullandıklarını sanmıyorum. Gerçi yönetmen koltuğunda oturan Ozan Açıktan'ın, projeyi en azından ortalama bir seviye çıkarmış.

Yine de iyi tarafları yok değil. Filmsiz Fragman'dan bahsettik. Kafamıza kazındı. Demek ki iyi iş. Bence en komiğiydi. Uçak fena değildi. Bisiklet vasattı ama flachback kullanımları ile oluşturulan hikaye hoşuma gitti. Uçanları Vurmasınlar kötüydü ama başındaki Vizontele Tuuba göndermesi gözleri yaşarttı. Bu arada o skecin çekildiği okulun bizim Kadıköy'deki, eski ismi Kenan Evren Lisesi olan okul olması da oldukça manidar! Hıyarlı Baba kötüydü ama en kötüsü ilk baştaki Dubalar ve Kız Tavlama'ydı ki bunların hemen başlangıçta arka arkaya olması ufak bir kapatma isteği de doğurdu,, Sivrisinekler ise çok sıkıcıydı.

En güzeli ise açık ara Elalem Ne Der'di. Gerçi komedi unsuru, klasik ÇGHB izleyecisni sarmamış olabilir. Oysa senaryosu ile, şarkısıyla, kelime oyunları ile kusursuz bir işti. Sanırım tamamen Zeynep Koçak'ın kaleminden çıkmıştı. Aslında başladığımız yere geri dönmenin tam vakti. İlk kadronun bence en sağlam ismi Zeynep Koçak'tı. Onun yazdığı skeçler her zaman çok iyiydi. Bütün bir ekip Yılmaz Erdoğan'ın kariyeri boyunca canlandırdığı karakterlere özenmiş bir halde karşımıza çıkarken, o Erdoğan'ın kaleminden parçalar sunuyordu. Oyunculuğu da fena değildi. Fakat ekibin büyük bir kısmı adım adım ilerlerken, o hep geride kaldı. Bunun bir nedeni olarak yaşadığı ilişkiler ve hayal kırıklıkları öne sürüldü. Bu kısım beni ilgilendirmez ama bence yetenekli birini sahada görme şansımızı kaybetmemiz bizim açımızdan üzücü.

Oyuncular açısından ise Büşra Pekin'in pestilini çıkarmış ekip. Neredeyse her skeçte o var. Eser Yenenler ve İbrahim Büyükak'ın günümzüde bu kadar sivrilmiş olması bana çok ilginç geliyor. Bülent Parlak veya Şahin Irmak ikisinden de daha iyi oyuncular mesela. Neyse; iç işlere, kıyaslara çok girmeyelim. Aradan yıllar geçmiş, herkes kendi yoluna girmiş.

2010 yılında yapılmış bir filmi (dokuz skeci) bu kadar uzun değerlendirmeye de gerek yoktu. Fakat izledikten sonra, Zeynep Koçak'a ayrı bir paragraf açmak gerektiğini düşündüğüm için uzun bir içerik çıkarmak istedim.

IMDB puanının 4.4 olması ise şaşırttı. Türkiye'de daha kötü komedi filmlerine gülen ve puan veren insanlar bu sefer cimri davranmışlar. Sanırım onlar da televizyonda her hafta gördükleri ürünün bu sefer önlerine parayla gelmesini, veya başka bir ifadeyle; para ödedikleri ürünün aslında her hafta bedava olan ürün olduğunu görünce kızmışlar. Haklılar da bence...

Cuma, Eylül 16

İkinci Şans



Özcan Deniz için yapılan en bilindik esprilerden biridir. Çektiği herhangi bir film için "Bir öncekinin aynısı" denir. Deniz'in filmlerini hiç izlemediğim için, bu şakaya gülsem de henüz hak verecek kıvamda değilim. Fakat bir şans verdiğim İkinci Şans, bugüne kadar izlediğimiz birçok filmin aynısı gibi duruyor.

Bu tespitteki en büyük payını Issız Adam alıyor. Özetle; çapkın bir şefin hayatının kadını bulması... Neyse ki bu sefer Cemal, (Hünal'a gönderme mi acaba?) dramatik bir sonla uğurlamıyor seyirciyi. Fakat hikayenin giriş ve gelişmesi, ufak nüanslar dışından benzer ilerliyor. Tabi ki Issız Adam'ın bir seviye daha derinlikli olduğunu (yine de yetersiz) kabul etmek lazım.

Varolan 4-5 Özcan Deniz filminden, İkinci Şans'a şans vermemin öncelikli nedeni tabi ki Nurgül Yeşilçay'dı. Her ne kadar Asmalı Konak'tan arkadaşı olan Deniz'in herhangi bir filminde oynamak için kritlerlerini düşürmüş olabileceğini tahmin edebilsek de, yine de burada yer alması önemli bir eşikti. İkilinin, dizinin senaristi rahmetli Meral Okay'a filmin sonunda selam göndermesi de, bizim gibileri tavlamaya yetti. O an, filmin kendisinden daha duygusal geldi bana.

Yeşilçay, Paramparça dizisinden hemen sonra çektiği ve çok benzeşen karakterler arası geçiş yaptığı projesinde müthiş oyunculuğunu gösteriyor. Aslında ne kadar eleştiri konusu olsa da Özcan Deniz de kötü bir oyuncu değil. Onu Aşkın Dağlarda Gezer ve Kolay Para dönemlerinden beri takdir ediyordum. Hatta yönetmenlik için de çok başarısız olduğunu belirtemeyiz. En azından iyi bir ekiple çalışarak, asgari standartları sağlıyor. Fakat senaryo sıkıntılı.

Kalem ortağı Avni Dilligil, hissenin ne kadarına sahip bilmiyoruz. Fakat İkinci Şans, Deniz filmlerinin ikinci bir şans almasını engelliyor. Gerçi klasik sinema seyircisini tavlayabilecek şifreleri katmayı biliyor. Sıradan insanların sıradan hikayelerini olağanüstü bir hikayeymiş gibi anlatmak ve karşı tarafa birkaç klişeden fazlasını söylememek çok yeterli. Hem seyircinin görmek istediğini veriyor hem de onu hafta sonu eğlencesinde boğmuyor. Basit bir konu, harcanmış para sayesinde çok iyi kullanılan kamera, renkler, görüntüler, popüler kültür alıntıları, doğru şarkı seçimi... Bitti gitti...

Yine de basit bir filmin pozitif tarafları da var. Film 2016 yılında çekildi. Türk sinemasının komedi ve korku filmlerinin arasına sıkıştığı bir dönemde, en azından farklı bir konuyu gişeye getirebiliyor. Eh bu da fena bir katkı sayılmaz.

Cuma, Ağustos 12

Kelebeğin Rüyası

Son dönemin en çok bilinen ve en çok izlenen Türk filmlerinden biri olan Kelebeğin Rüyası'nı uzun uzun anlatmaya gerek yok. Yıllar önce kız arkadaşım bahsettiğinde ilgimi daha çok çekmişti. Zira beğenileri yüksek olan biri olarak, ondan bu öneriyi beklemiyordum.

Filmi küçümsediğim için demiyorum tabi bunları. Zaten Yılmaz Erdoğan'ın kaleminden çıkan bir hikaye izlenirdi, bu konuda bir sıkıntı yoktu. Fakat kız arkadaşımın hikayeden çok etkilendiğini söylemesi benim ilgimi cezbetmişti.

Gel zaman git zaman, filmi izlemek bu seneye nasip oldu. Yaşanmış gerçek bir hikayenin filme aktarılmış halinden bahsediyoruz. Bu noktada rahmetli Erdal Tosun'a parantez açmak gerekiyor. Erdoğan'a; Zonguldaklı iki şair Rüştü Onur ve Tayyip Uslu'nın hikayesinden bahseden ilk o olmuş. Erdoğan da bu işin üzerine gidip hikayeyi araştırmış ve senaryoya dökmüş.

Sinema açısından eleştirilecek çok nokta bulunabilir. Fakat böyle kıyıda köşede kalmış müthiş hikayelerin anlatılmasını çok seviyorum. Bir belgeselcilik havası katıyor yapıma. Aynı zamanda kurgusal bir öykü de var. Yani her açıdan bizi tatmin ediyor. Kısacası kız arkadaşım haklıymış. Ve gerçekten de Yılmaz Erdoğan, Türk sinemasının son 20-25 yılında kalemini en iyi kullanan isimlerden biri, belki de birincisi. Çok iyi yazıyor, çok iyi anlatıyor.

Buna rağmen Kelebeğin Rüyası için, onun yaptığı en iyi işlerden biri demem. Genelde Erdoğan filmleri (mesela Vizontele serisi), yumuşak, sıcak ve hafif komik giderken birden dramatik bir sona bağlar ve vurucu bir hal alır. Kelebeğin Rüyası ise başından itibaren duygusal ilerliyor. Bunda bir sorun yok. Hatta ilk bir saatteki duygusal ton çok yerindeydi. Bir ajitasyon değil; iki şairin (hatta iki şair ve hocalarının) dayanışmasından oluşan bir atmosfer hakimdi. Fakat son yarım saatte işler biraz ajitasyona kaymaya başlayınca filmden sıkılmaya başladık. Notumuz düştü, film de gücünü kaybetti.

Diğer yandan savaş yıllarında geçen filmin politik ve tarihi göndermeleri çok yerindeydi. Ajitasyondan biraz arınıp, o tarafa biraz daha eğilmek mümkün olabilirdi sanki.

Oyuncularımız filmin çekildiği dönemde çok öne çıkmıştı. Kıvanç Tatlıtuğ, sıska haliyle çok konuşulmuştu. Bence gayet de iyi bir oyunculuk yapmış ki; zaten Aşkı Memnu üzerine Kelebeğin Rüyası onun için bir ispat oldu. Mert Fırat da çok iyi eşlik ediyor. Fakat Belçim Bilgin biraz zayıf kalmış gibi. Farah Abdullah'ın da süresi azdı. Yine de oyunculuk açısından sıkıntılı bir film değil.

Fakat çok iyi bir film olduğunu da söylemek zor benim adıma. Çok iyi bir hikaye ve iyi bir ekip var. Sanki daha güçlü bir eser ortaya çıkabilirdi..

Pazar, Mayıs 8

Aslı Gibidir

 

Film izlemeye karar verdiğimde seçim yaparken kesinlikle dış etkilerden etkilenmem. Yani IMDB puanı veya yapılmış kötü yorumlar gibi konular benim için çok önemli değildir. Bazen denk geldiğim bir filmi hemen izlerim. Zaten blog'u yakından takip edenler, buraya konu olan filmlerin bir kısmından dolayı yalan söylemediğimi anlayacaktır.

Ayrıca, özellikle hayatımın son yıllarında yapılan işleri sert sözlerle eleştirmemek için uğraşıyorum.  Artık olgunlaştık. Herkes bir mücadele içinde emek veriyor. O zaman acımasız olmaya gerek yok. Ekşi Sözlük'teki beğenmeme timi gibi ukalalıklar yapmak istemiyorum. İnsanlara "Siz bu filmi mi izlediniz, ne kadar kalitesizsiniz. Oysa ben neler neler izliyorum" demeyi de sevmiyorum.

Fakat Aslı Gibidir, bana ve ilkelerime zarar verecek.

Son dönemde sosyal medyada çok fazla takipçisi olan insanlara film çektirmek moda oldu. Gerçekten bu iş kazançlı mı? Enes Batur veya Cumali Ceber çok paralar kazandı mı? Kazandılarsa da gözümüz yok ama yine de bu işin başka şifrelerinin de olması gerekmiyor mu?

Aslı İnandık, diğer "çok takipçililer" gibi değil. En azından bir tiyatro eğitimi var sanırım. Gerçi ben yine de onun videolara sığan şive temelli mizahını sevmiyorum ama rakiplerinden daha yetenekli en azından. Bu filmde de beş-altı ayrı karaktere can vermiş işte. Kolay iş değil ne olursa olsun. Fakat yine de bir sinema filmi yaparken "Bu kız çok takipçili, seveni çok. Çektiği videoların benzerini çeksin, bizde onları uzun metrajlı bir film formatında sunalım. Ardından da bilet satalım takipçilere" demek yeterli mi?

Gişedeki karşılığını bilmiyorum. Belki de yeterlidir. Fakat yine de böyle bir ürün çıkarmak, emek veren insanları tatmin etti mi çok merak ediyorum. Aslı İnandık için bir şey diyemem. Kendisi bu alanda ilerlemek istiyor, fırsat bulmuş. Belki bir şöhret avı olarak değil de kendini geliştireceği bir deneyim adımı olarak görmüştür. Fakat sinema salonlarını bu tip filmlerle doldurmak, orta vadede seyircinin kendini Netflix köşelerine atmasına neden olacak. Hatta zaten şu anda öyle... Kendini sinema emekçisi olarak görenler için kabul edilir mi bu durum?

Yoksa acaba yeni sinema formatı, en azından komedide böyle mi olacak? Skeç gibi sahnelerle, yönetmen dokunuşu olmadan, sinema hissi uyandırmadan, Youtube shorts'ta 1 saat gezmiş gibi filmler mi izleyeceğiz? Tamam Aslı Gibidir tam olarak böyle değil ama ona da çok yakın... En azından bizim bildiğimiz sinemanın aslı gibi değil...

Senaryomuz çok kötü. İsimlerini bildiğimiz, işlerine aşina olduğumuz iyi oyuncular var kadroda ama onlar da iyi değiller. Sıkıcı film. Komedi filmi ama komik değil. Belki yaparken çok eğlenmişlerdir ama maalesef biz eğlenmedik bu sefer.

Umarım bu furya son bulur pek yakında...

Cumartesi, Nisan 9

Biz Böyleyiz

 


Biz böyleyiz... Peki biz kimiz? Yani siz kimsiniz?

"Çok çılgınız, çok olaylıyız, çok komiğiz... Neler yaşıyoruz be abi? Offf ne hayat..."

Çevrenizde denk gelmişsinizdir böyle karakterlere. Onları aynı torbaya atıp sınıflandırmak mümkün. Fakat buna müsaade etmezler. Onlar kendilerinin herkesten farklı olduğunu hisseder ve herkese de öyle hissettirmeye çalışır. Aslında sayıca çok fazla olmalarına rağmen, bunun farkında değillerdir.

Marjinal olan ve hatta marjinal olmaya çalışan insanlardan da bahsetmiyorum. Tam tersi, bulunduğu şehre, ortama, iş yerine, ait olduğu sınıfa uygun hareket edip bunun kendilerine özgü olduğunu zannedenler...

Çok mu sert girdim? Biz Böyleyiz'i izleyince insan biraz sinirleniyor. Fakat bu durum, ne oradaki karakterlerin ne de o karakterlere can veren oyuncuların suçu. Gerçi o oyunculardan biri (Berrak Tüzünataç), aynı zamanda filmin senaryo ekibinde. Belki onu ayırmak mümkün.

Aslında elimizde sıcak bir öykü var. Çocukluk ve gençlik döneminde beraber yaz tatilleri geçiren arkadaşları hayat bir yana savurmuştur. Yıllar sonra biraz mecburiyet dolayısıyla yeniden o tatil beldesinde bir araya gelirler. Benim de çok yakında bildiğim, hissettiğim bir hikaye. Buradan çok sıcak bir film çıkabilirdi. Yeter ki devamı gelebilseydi...

Devamı gelmiyor. Tam da burada tıkanıyoruz. Her filmde öykü önemli değildir. "Bunun sonunda ne olacak" dürtüsü, benim tek motivasyonum değil. Her öykü ilerlemek zorunda değil ama bu kadar kalabalık bir grubun hayatına dikiz yapıyorsak, en azından o karakterlerin özgün ve ilgi çekici olması lazım. Derinleştirilmeli. Geçmişleri, ilişkileri daha iyi yansıtılmalı.

Tıpkı yukarıda bahsettiğim prototip gibi, buradaki karakterler de "biz böyleyiz" diyor ama onu detaylandırmayı başaramıyor. Karakterler, birçok etiketin yapıştırılmasıyla oluşması. Birine şundan verelim, diğerine bundan katalım. Üstelik 'bu-şu' dediğimiz etiketler de daha çok sosyal medyadaki atmosferden beslenerek yaratılmış. Instagram'ı çılgın anlarını fotoğraflamak için, Twitter'ı sosyal konulara duyarlı olduğunu göstermek için kullanan kişilere bakılmış. Yani filmdeki karakterler, gerçek hayattaki karakterlerin sosyal medyaya yansıyan halinden ibaret. Yanı sıcak bir öykü, sahte karakterlerle doldurulmuş.

Geçtiğimiz günlerde Melikşah Altuntaş, yeni çekilecek Recep İvedik filminin haberini paylaşıp "sol kolum uyuştu" yazdığında çok eleştirildi. Sonrasında kendini biraz daha iyi ifade edebildi ama ok yayda çıkmıştı. 

Recep İvedik gerçekten hoş bir karakter değil. Peki gerçek mi? Mizah dozu sebebiyle abartılmasına rağmen sonuna kadar gerçek. Hatta çevresindekiler de... Gökbakar'ın karakter tahlilindeki başarısını "Dikkat Şahan Çıkabilir"den beri biliyoruz. Yaptığı işlerin kalitesi, bundan ayrı değerlendirilebilir. Gerçi İvedik serisinin hiçbir filmini tamamen izlemedim ama sahne sahne izleyince bile bir şey yakalamak mümkün. Zaten filmlerin öyle bir bütünlüğü de yok. O nedenle de tamamen izleyince de çok büyük övgüler düzeceğimi de sanmıyorum.

Fakat Biz Böyleyiz gibi bir çalışmayı piyasaya sunduktan sonra, İvedik için kol uyuşturmak da çok hakkaniyetli değil. Zira İvedik ne kadar gerçek ve gerçek olduğu için rahatsız edici olsa da iyi çizilmiş bir karakter. Biz Böyleyiz ise tamamen yapay karakterler üzerinden ilerliyor. Üstelik o yapay karakterlerin bir eleştirisi de yok. Tam tersi bu yapaylığın normal olduğunu zannediyor. Normalleştirme çabası bile yok. Ekibin normali bu... Onlar böyle ama biz de onlara çok yabancı kalıyoruz.

Recep İvedik serisi üçüncü sınıf oyunculara çekildi neredeyse. Biz Böyleyiz ise çok iyi oyunculara sahip. Çok da iyi oynuyorlar. Hümeyra ve Boran Kuzum benim listemde zirveyi paylaştılar. Bu arada liseden arkadaşım Cihan Ayger'i görmek de enteresan oldu. Hiç beklemiyordum kendisini. Yönetmen Caner Özyurtlu'dan da memnunum. Hatta filmin genelini çakma bir Ferzan Özpetek filmi olarak nitelendirmem mümkün. Özpetek ile benzerlik kurmamı sağlayan yönetmenin renklerle mücadelesi ve çok sayıda karakterin oturup beraber zaman geçirmesi. Çakma kısmı ise olmamış karakterlerden dolayı. Delirmiş çılgın Emre (Berrak Tüzünataç), depresif duyarcı Efsun (Özge Özpirinççi), içi geçmiş ve gelenekçi bir kadına dönüşmüş Dolunay (Şebnem Bozoklu), kararsız korkak erkek Gökçe (Engin Öztürk).... Sıkıldık sizden. Haliyle filmden de...

Bir de bu kadar 85-86, hatta 90'lara uzanan jenerasyondan oyuncunun arasına ve o yaş grubunu analatan filme 1979 doğumlu Şebnem Bozoklu'yu koymak da nasıl bir akıl tutulmasıdır. Daha da ilginci, film boyunca ortalarda olan, süre olarak baya öne çıkan Burak Altay'a sadece 2-3 replik yazmak neydiı? Sanki emaneten araya konmuş bir karakter gibi... Eşinin yanında pasif kalan erkek karakter çizmek için bu kadar kolaya kaçmamak lazımdı sanki.

Bu arada bir film sitesindeki yorumu çok beğendim: Samimi ve gerçek arkadaşlıkların hikâyesiyle yakaladığı sıcaklığı atmosferinin ferahlığıyla destekleyen film, yapısal anlamda daha fazla derinliğe ihtiyaç duyuyor. diyor. Benim yukarıda uzun uzun anlattığımı kısaca ve kalp kırmadan anlatmış. Özendim. Keşke ben de sinema filmlerini böyle yorumlayabilsem. Tribünden gelip futbol yazan biri olarak, fazla bodoslama giriyoruz. Neyse, biz de böyleyiz...

Salı, Nisan 5

Sofra Sırları



Ümit Ünal'ın yönetmenliğini yaptığı hiçbir film izleyememiştim. Oysa özellikle 1980 sonu 1990 başı dönemde sinemamızda önemli yer edinen filmlerin senarist kadrosunda yer almıştı. Yani yaptıkları, yapacaklarının referansı gibiydi.

Siftah için Sofra Sırları'nı seçtim ama seçerken de zorlandım. Birçok internet sitesi filmi korku ve komedi türüne sınıflamıştı. Bu ne yaman çelişkiydi? Korku filmleri benim en sevmediğim türdü. Sırf bu yüzden izlemezdim ama Ümit Ünal kalemi ve oyuncu kadrosu filmi izlememi sağladı.

Açıkçası ne komedi, ne de korku filmiydi. Mizah dozu çok düşüktü. Kara komedi denilebilir mi? Belki. Korku ise hiç yoktu. Yani bu korkuysa... Gerilim belki. Açıkçası tüm bu karışıklıklar filmin geneline de yansıyor. 

Çok iyi oyuncular var. Demet Evgar bu tip rollerin kadını. Abartılı, çelişki karakter oldu mu onu en iyi yansıtacak isimlerin başında geliyor. Genelde kendisine çok ısınamasam da... Belki de Evgar denilince aklıma gelen en eski görüntüler Beyza'nın Kadınları'na dair olunca böyle bir bilinç altına maruz kalmış olabilirim. Öte yandan bu proje yıllar önce hazırlanmış ve finansman bulunamadığı için ertelenmiş. Ve o dönemlerde akıldan geçen isim Serra Yılmaz'mış. Hiç bu açıdan düşünmemiştim ama Yılmaz ile Evgar'ın tarzları ve havaları birbirlerini andırıyor.

Alican Yücesoy da (benim gördüğüm) ilk defa bir rolün hakkını tam anlamıyla vermiş. Fatih Al ise belki de filmin en iyisi. Set mekanı Mudanya/Tirilye de en az oyuncularımız kadar başarılı ve filme önemli bir katkı sunuyor. Bu da önemli bir yönetmen başarısına işaret ediyor.

Fakat filmde ne yazık ki bir eksiklik var. Beni kendisine çekemedi. Oysa oyuncuların başarılı olmasının bir diğer sebebi de karakterlerin iyi tasvir edilmesiydi. Orada da bir eksiklik yoktu. Fakat psikolojik bir film mi, sosyolojik bir tahlil mi, kriminal bir kara film mi, ince bir komedi mi derken ortalarda kayboluyoruz. Sanki kitap olsa daha iyi bir şey çıkabilirdi ortaya. Zira kalem sağlam. Fakat film ilerlemiyor. 

Müge Anlı'nın programına özne olan konulardan bile inanılmaz senaryolar çıkarabilecek zengin bir toplumsal havzaya sahip olan ülkenin sinemasında çoğunlukla Eltilerin Savaşı, Maide'nin Altın Günü gibi hikayelere mahkum kalındığını düşününce; Sofra Sırları faklı konusu ile saygı görmeyi hak ediyor. Fakat yine de işleyişinin yetersiz kaldığını da kabul etmek lazım. En azından, çok iyi bir film olma potansiyelini heba etmiş.

Ayrıca bir de o karanlık ve soluk renklerle dekore edilmiş ev bizim içimizi baydı. Gerçi öyle olması gerekiyordu ama  olsun; biz bunaldık. En büyük sıkıntı isi fısıltı ile konuşan karakterlerin ne dediğini anlamamaktı.Belki yabancı bir film olsa ve altyazısı önümüze düşse bakışımız ve notumuz değişebilirdi.

Yine de kurak yerli sinemanın son dönemde çıkardığı böyle bir filmden negatif bahsetmek istemem. Bu gözler neler izledi.... Sofra Sırları zaman harcamaya değecek bir film.

Son not; eğer Ramazan'da oruç tutuyorsanız, iftardan sonra izlemekte fayda var... Fragman bile buna dahil...

Çarşamba, Mart 9

Hayaletler

Ortaya karışık sloganlardan oluşan filmleri sevmiyorum. Has propaganda filmlerini bile tercih edebilirim ama ilki; olmuyor...

Antalya'da Altın Portakal kazanmış Hayaletler, fragmanı ile nefes kesen, yurt dışında aldığı ödüllerle (Venedik Film Festivali) merak uyandıran bir filmdi. Belki de bu beklenti bizi mahvetti. Fakat yine de içimize sinmemesini sağlayan nedenlerde haksız değiliz.

Öncelikle Avrupalıların filmi beğenmesini yadırgamıyorum. Türkiye'nin güncel sosyal, toplumsal ve ekonomik sorunlarına dair bilgi edinmek isteyen varsa; direkt Hayaletler'e yönelebilir. 86 dakikalık süresi ile adeta kısa bir özet geçiyor.

Fakat bizim için; işlenen her konu biraz yetersiz kalıyor. Kentsel dönüşüm mü izleyeceğiz, mülteci sorununu mu düşüneceğiz, kadınların toplumdaki yeri ve mücadelesi hakkında bir soruna mı eğileceğiz? Hepsi olsa yine iyi; hatta çok iyi. Fakat hepsinden biraz olunca tat almak zorlaşıyor.

Gerçi yönetmen Azra Deniz Okyay'ın tat verme gibi bir misyonu yok. Onun derdi var, hatta dertleri var ve bizim suratımıza bu dertleri çarpmak istiyor. Fakat oradan oraya atlayınca surata çarpan sert bir tokattan ziyade, toplamda 10 kilo edecek bir klasör kağıdın fırlatıldığında havada uçuşması gibi bir an yaşanıyor. Açıkçası o kağıtların uçuşması biraz yoruyor. Yani film bizi yoruyor. Fakat diğer yandan zaten ülke de yoruyor... Böylesine gürültülü bir ülkede yapılacak filmin de fazla gürültülü olması şaşılacak durum değil.

Belki de en sert politik eleştiri, yanlış olduğunu düşündüğün durumu tespit edip, onu tamamen yansıtmaktır. Yani eleştiri yapmaya çalışmaktansa bir gözlemi yansıtmak daha gerçekçi duracağından, aynı zamanda daha da sertleşecektir. Zira gerçekler acıdır ve serttir. Peki bu filmde gerçeklerden bahsetmiyor mu? Tabi ki bahsettiği konular tamamen gerçek. Fakat rahatsızlığı anlatmak yerine "Ben bundan rahatsızım" diyor. Sloganlar arka arkaya geliyor, hatta bazıları devamlı tekrarlanıyor. "Muhalif olmak" bu kadar kolay olmamalıydı...

Aslında çok da özgün bir noktası vardı. İstanbul'da saatlerce elektriklerin kesildiği bir gün... Güzel bir düşünceydi. Zaten tek güne sıkışan ve farlı karakterlerin yollarının kesiştiği filmleri severim. Üzerine böyle bir atmosfer katılınca tam benlik gibi duruyordu. Hayaletler vaatlerle yola çıktı ama arkası gelmedi. İyi bir sinema filminden ziyade, iyi bir 140 Journos bölümü gibi durmuş.

Tek gün ve birden fazla karakterin yaşattığı meraka rağmen tempo düşük kalmış. Karakterler karikatür gibi olmuş, üstün körü çizilmiş. Biraz sosyal medyanın gündemine ayak uydurulmaya çalışılmış. Kamera kullanımı konusunda da farklı bir yol tercih edilse de bizim gibi muhafazakarları kaybetmesine neden olmuş.

Yine de acımasız olmak istemiyorum. Zira Okyay'ın ilk uzun metrajlı filmi. Üstelik çok düşük bütçeyle çalıştığını eklemek gerek. Belki de kendisini ilerde çok seveceğiz. Bir ışık olduğunu görmemek mümkün değil. Ayrıca Türkiye'de politik sinemanın az ürettiğini, az üretmek zorunda kaldığını, engellendiğini bildiğimizden, karşımıza çıkan örneklere burun kıvırmak da istemem. Fakat bende günün sonunda basit bir izleyiciyim, o yüzden beklentilerim biraz farklı.

Yemekteyiz'e katılan yarışmacılar gibi; "Eline emeğine sağlık, çok emek vermişsin, bu malzemeden iyi bir iş çıkarmışsın ama beğenmedim."

Pazartesi, Mart 7

Sen Hiç Ateşböceği Gördün Mü?

 

2021'in sokağa çıkma yasakları ile geçen günlerinde bir haber düştü. 1990'ların sevilen tiyatro oyunu Sen Hiç Ateşböceği Gördün Mü? Netflix için çekilecekti. Daha doğrusu çoktan çekilmiş; artık Netflix'te de yayınlanmaya başlayacakmış.

Ben bu gelişmelerden bihaberdim. Canım sevgilim, bu konuya bana ileten kişi oldu. Kendisi tiyatro oyununu izlememişti. Sinema versiyonu vizyona gelince (Netflix'e de vizyon demek) izlemek istemişti. Yapacak daha iyi bir sosyal aktivitemiz olmayan (hatta hiçbir sosyal aktivitemizin olmadığı) o günlerde ben de onu kırmadım. 

Film için sözleştiğimiz akşamdan birkaç saat önce, tiyatro oyununu yeniden hatırlamak istedim. Yıllar önce televizyonda izlemiştim. Anafikrini biliyordum, esprilerini çok hatırlamıyordum ama o dönemin Yılmaz Erdoğan mizahına aşinaydım. Duysam hatırlarım gibiydim. Fakat yine de hangi karakter kimdi, onu kim canlandırmıştı gibi soruları yanıtlayabilmek için Youtube'u açıp hafıza tazelemem gerekirdi. Bir de baktım ki, yıllardır sağ tarafta gördüğüm oyun artık yoktu. Netflix için kaldırılmıştı.

Böyle hamleleri hiç sevmiyorum. O nedenle filme de bir ön yargıyla başladım. Fakat zaten benim gibi tiyatro oyununu izlemiş, onu çok net hatırlamasa bile filmi izledikçe hatırlamaya başlayan biri için sinema filmini sevmek mümkün olmayacaktı. Bunu filmin yetersizliğinden dolayı ifade etmiyorum. Şartlar böyleydi.

Öncelikle bu tip tekrar çekimlerin her zaman eleştirilmek gibi bir bahtsızlığı mevcuttur. Yapımın ilk versiyonunu izlemiş olanlar daha nostaljik ve muhafazakar bakışlarıyla yaklaşırlar. Ben de öyle yaptım ama ilginçtir, o konuda çok fazla değişiklik olmamış. 1998 ile 2021 arasındaki ufak farklar senaryoya yedirilmiş, o da zaten hikayenin son bölümüne sıkışmış.

Malum, hikayemiz bir Türkiye portesi çiziyordu. 1940'lardan başlayıp, 2000'lere kadar ilerliyordu. Şimdi yolculuk 2020'leri bulmuş. Yani hikayeye yüzde 80 oranla sadık kalmak mümkün olmuş.

Bu açıdan şaşırdım ve saygı da duydum. Fakat illa eleştireceğim ya; bu sefer de şu soru aklımıza takıldı: O zaman neden bu film çekildi?

Sanıyorum Yılmaz Erdoğan, en üretken çağının en önemli eserlerinden birinin, daha çok kişiye ulaşmasını istedi. Bir sanatçı olarak bunu isteme hakkı çok doğal. En popüler olduğu zamanlarda bile tiyatro oyunları çok az kişiye ulaşmıştı. Gerçi bir tiyatro oyunu için çok yüksek sayılara ulaştığını hatırlıyorum ama yine de nüfusa vurduğumuzda düşük bir rakamdı (Şimdi baktım 1 milyonmuş). Ayrıca aradan 20 sene geçti ve yeni bir kuşak toplumumuza dahil oldu. Erdoğan'ın o kitleye de bu oyununu tanıtmak istemesi normal bir kaygıydı. Büyük ihtimalle Netflix ve pandemi sayesinde bu amacına da ulaşmıştır.

Fakat bu sefer de kafamda şu soru doğdu. Bir tiyatro oyununu sinemaya aktarmak; sinema filmini yeniden sinemaya aktarmaktan daha zor veya kolay mı? Bunun cevabı bende yok. Pardon'un oyununu izlememiştim ama sinemada altından kalkmıştı. İyi bir sinema filmi değildi ama güçlü hikayesi, az sayıdaki müthiş oyuncularıyla işi çok rahat kotarmıştı.

Sen Hiç Ateşböceği Gördün Mü?'nün en önemli sıkıntısı oyuncu kalitesiydi. Filmde yer alan isimlere saygısızlık etmek istemem ama Demet Akbağ, Yılmaz Erdoğan, Altan Erkekli, Binnur Kaya ve diğer 'eski dönem' BKM oyuncularının yanında (daha doğrusu 20 sene sonrasında) biraz sönük kalmışlar.

Ecem Erkek'i ekranlarda çok gördük. Muhakkak iyi bir oyuncu. Fakat burada çok bir Demet Akbağ gibi davranmaya çalışmış gibiydi. Benim açımdan kazanç ise Merve Dizdar oldu. En sevdiğim karakter olan halayı oynaması bir yana; kendisinden bir şeyler katması da çok özeldi. Zaten filmden sonra kendisini biraz daha takip ettim. Oyunculuk kabiliyeti dışında olduğu her yerde; röportajlarından, O Ses Türkiye peformansına kadar her yerde insanının içini ısıtan bir enerji yayıyor. Yolu açık olsun.

Esasında oyuncu kıyaslamaları dışında da bir yenilik görmüyoruz. Filmin en tartışılacak noktası olabilir. 20 yıl önceki tiyatro eserini sinemaya aktarırken bir yenilik koymak mı gerekir, yoksa muhafazakar kalmak mı lazım? Büyük ihtimalle iki seçenek de eski versiyonunu izleyenleri memnun etmeyecekti.

Fakat ilk defa izleyenler için başarılı bir film olduğunu söyleyebiliriz. Zaten Türk sinemasının son döneminde başarılı işler çıkmadığı için, bu iş çöldeki vaha gibi duruyor olabilir. Hele bir de pandemi etkisiyle geçen kurak üç seneyi düşününce, Allah bereket versin diyoruz. 

Bir de esasında ben böyle hikayeleri seviyorum. Geniş döneme yayılan bir hayat hikayesi, arkada içinde bulunduğu toplumun siyasi ve toplumsal gelişmeleri.. Harika bir tür. Forrest Gump bunun en güçlü örneklerinden ama Türkiye de bu konuda başarılı eserler çıktı. Gerçi çoğu 1990'larda kaldı ama olsun.  Bu noktada Umur Bugay'ın muhteşem dizisi Oğlum Adam Olacak'ı es geçemeyiz. Umarım onu da Youtube'dan kaldırmazlar...

Yine lafı oraya bağlamışken... Film yayınlandı, izlendi, oldu bitti. Yine yeniden tiyatro oyunu Youtube'a mı dönse artık acaba...

Perşembe, Ocak 6

Kelebekler

 


Kelebekler, hayatımıza ilk olarak büyük bir beklentiyle girdi. Zira daha vizyonda yerini almadan, Sundance Festivali'nde ödülü cebine koymuştu. Haliyle beklentisi yüksek bir filmin, Türkiye seyircisinde yaratacağı tahribatı da az çok tahmin edebiliyordum.

Türkiye'deki sinema izleyicisini, sadece 'sanat ve festival filmi izleyenler' olarak düşünemeyiz. Devamlı sinemaya giden ama çıtasını çok fazla yukarı çıkarmayan bir kitle de mevcut. Ve oldukça da kalabalıklar. Onlar olmasa Düğün Dernek veya Ayla gibi filmler nasıl rekor kıracak?

Kelebekler, bu seyirci tarafından eleştirildi. Bunu anlayabilirdik. Fakat acımasız eleştirilerin biraz daha 'beğenileri yüksek' kesimden geldiğini gördük. Esasında bu da çok şaşırtmadı.

Yine de benim için en iyi Tolga Karaçelik filmi değil. Halen Sarmaşık, tartışmasız bir liderliğe sahip. Fakat Kelebek'e yapılan acımasız eleştiriler beklentiyi çok düşürünce, keyifle izlenen bir film çıktı karşımıza. Gişe Memuru'nun da önüne geçti.

Öncelikle kurgusu ve genel anlatım tarzıyla sıkıntısı olmayan bir film. Güzel akıyor. Absürd komedi ile sınırlamak haksızlık olur. Biraz daha fazlası mevcut. Bir komedi filmi değil zaten. Bir yol filmi mi bir aile filmi mi? Nasıl sınıflandırılacağı pek önemli değil. Karaçelik röportajlarında daha çok 'aile' vurgusu yapıyordu. Fakat ne olursa olsun, kesinlikle 'alakasız' bir film değil.

Büyük şehirlerde yaşayan üç kardeşin (Cemal, Kenan, Suzan), unuttukları veya unutmaya çalıştıkları ama çocukluklarından beri hiç uğramadıkları kırsala dönmeleri filmin ana konusu. Bu konu bize bir çatışmanın işaretini veriyor.

Hayatlarında birçok sorun ve soru olan bu kardeşler, sorularına o kadar olanaklı bir yaşamın içinde cevap bulamamışlardır. Fakat esas sorun onların geçmişinde saklıydı. Geçmişten kaçarak kurdukları yaşam, sağlam temeller üzerine inşa edilmemişti. Geçmişe, kırsala ve birbirlerine dönmek de en azından filmin başında, onlar için bir alternatif gibi durmuyordu.

Fakat babalarının hastalığı, hiç istemedikleri bir şekilde bir araya gelmelerine ve köylerine gitmelerine neden oluyor Tabi ki hem film bizi hem de köy de onları 'ulvi cevaplarla' karşılamıyor. Hatta tam tersi, absürdlük akıyor. Yağmur duasına çıkmak istemeyen imam, patlayan tavuklar ve tabi ki kelebekler gibi olağanüstü durumlar, oldukça normal bir şekilde yaşanıyor. 

"Bu sahnelere ne gerek vardı" eleştirileri duyunca çok şaşırdım, zira bu sahneler yönetmenin (Tolga Karaçelik) temelini kurmak istediği çatışmanın temelleri. Şehirden gelen çocukların, köydeki yaşama duyacağı şaşkınlıklar, hikayenin sadece bir parçası. Tabi ki her köyde tavuklar patlamıyor. Hatta hiçbir köyde patlamıyor. Fakat köy halkının buna adapte olması ama şehirden gelen çocukların hem oraya hem de kendi yaşam alanlarına adapte olamaması önemli bir detay. Bir de zaten filmin kendine has bir mizahı olmalıydı.

Geçmişi unutan, geçmişinden kaçan bir ve yeni bir ilişki ağı kuramayan çocukların imdadına babanın ölümü yetişiyor. Babayı geride bırakmaları kolay olsa da, onun ölümü olmadan yeni bir şey kuramıyorlar.

Bu bağlamda film keyif verici bir şekilde ilerliyor. Fakat ufak eksikleri de yok değil. Mesela kardeşler  çok keskin bir şekilde tasvir edilemiyor. '90'lar kuşağı'ndan olduklarını anladığımız birkaç sahne var. Suzan'ın Nazan Öncel'den Gidelim Buralardan açarak dans ettiği sahne gibi. Ne kadar Nazan Öncel seven biri olsam da, o sahneyi sevemedim. Oysa filmi sevmeyenler bile o sahneye bayılmış. Sanırım toplumda var olan '90'lar nostaljisi'ne hizmet ederek, karakterler ile izleyicinin özdeşleşmesine neden oldu ve yine bir "90'lar güzeldi, sonra bozuldu" hissiyatına katkı sağladı. 

Yine Suzan'ın pavyonda birdenbire küfürler saydırdığı sahne de ilginçti. Komikti ama hem orada, hem de diğer çoğu sahnede kardeşleri tanımamız çok kolay olmuyor. Hayatlarına dair belli başlı bilgilerimiz var. Mesleklerini, tarzlarını biliyoruz ama iç dünyaları çok iyi tasvir edilmemiş. Bu da Suzan'ın küfürlerine gülmemize ama bir yerden sonra "Neden böyle oldu şimdi" dememizi sağladı. Tabi ki nedenini olay örgüsü sayesinde anlıyoruz ama Suzan geçekten böyle bir karakter mi, yoksa anlık bir tepkisine geldik mi çözemiyoruz. Benzer durumlar diğer kardeşler için de geçerli.

Suzan'ı daha sonra mezarlıkta abilerine isyan ederken de görüyoruz. Bence Tuğçe Altuğ orada da duyguyu geçirmekte zorlanmış. Bartu Küçükçağlayan, birçok çalışmasından daha başarılı bir oyunculuk sergilese de üst seviyelerde değil. Tolga Tekin üç kardeş arasında en başarılısı. Fakat filmi sırtlayanlar diğer oyuncular. Serkan Keskin, Hakan Karsak, Gülçün Kültür Şahin çok iyiler...

Diğer yandan filmin sonu (yani Ercan Kesal'ın çoban rolünde çıktığı sahne) bir mesaj verebiliyor. Bütün absürd köy yaşamına, kendini bulan kardeşlere, hatta birbiriyle olan sorunların çözümüne rağmen karşımızda, sinema açısından daha absürd bir sahne buluyoruz. Zira beklenen olmuyor çünkü bu sahne çok daha gerçekçi. Üç kardeş gibi, tüm seyirci çobanın ağzından dökülecek sihirli sözleri beklerken, bir anda gerçekle karşı karşıya kalıyoruz.

Biraz eleştirilerden bahsetsem de genel olarak sevdiğim bir film. Tekdüze ilerleyen Türk sinemasında bu tip filmler görmek çok güzel. Mesela "Amerikan filmlerin kötü bir kopyası" gibi bir eleştiri de okudum. Fakat Türk sinemasının külliyatında benzer bir film pek olmadığına göre, havuza böylesini atmak çok değerli. Ayrıca kopya mı bilmem ama kötü de değil.

İyi yanları çok ama kötü yanları da var. Ve hepsi beraber, bize yeni bir Tolga Karaçelik filmini izleme isteği veriyor. Biliyoruz ki burada eksik kalanlar bir sonrakinde tamamlanacaktır. Kusursuz olmayan ama kusursuzun kenarlarında gezen (belki de Sarmaşık ile kusursuzu da yakalaya) bir yönetmeni takip ediyoruz. Heyecan verici...