türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Eylül 1

Tek Kanatlı Bir Kuş

 


"Ben hep korkudan korktum. Korkudan çok korktum. Roman yazdığım zaman içimde bir korku istemezdim. O yüzden bu kitapta da korkuyu anlattım. Kayseri'de askerlik yaptığım kasabanın üzerinde büyük bir taş vardı ve bütün kasaba bu taşın üzerlerine düşeceğinden korkuyor, düşmesin diye taşı demir zincirlerle bağlıyorlardı. 'Madem korkuyorsunuz o zaman çekin gidin' derdim. Seneler senesi bu korkuyu yazmak istedim"

Yaşar Kemal / 2013

Salı, Temmuz 4

Boşuna mı Okuduk

Hocalarımızın (Tanıl Bora, Aksu Bora, İlknur Üstün, Necmi Erdoğan) sözüne söz söylemek bize yakışmaz. Biz de eleştiride pek bulunmayacağız, böyle bir çalışmaya katkıda bulundukları için teşekkür edeceğiz öncelikle.

2011'de hazırladıkları çalışma, halen güncelliğini koruyor. Hatta son döneme damga vuran "orta sınıf bitiyor" tartışmasının şiddetini arttırdığı günlerde sorunun belki de kaynağına iniyoruz.

İşsizlik Türkiye'de her daim bir problemdi. Yani tek bir grubun diğerlerinden ayrılan işsizliği pek şaşırtıcı değildi. Ayrıca beyaz yaka da çok kısa sayılabilecek bir dönemde geniş bir taban bulmuştu kendine. Yani aslında Cumhuriyet tarihine uzun uzun baktığımızda "beyaz yaka işsizliği" problemi büyük bir yer kaplamayacaktır belki de. Fakat sorun giderek büyüyor.

Muhtemelen 2011'de de çok büyük bir problemdi ama sanki görmezden gelindi. Daha doğrusu bir şekilde Türkiye şartlarında, bunun da "hallolacağına" ve kendi akışını bulacağına inanıldı. Fakat bugünlerde bunun ideolojik bir politika olduğunu daha net anlıyoruz.

Aslında 2011'de de benzer sinyaller veriliyordu. Kitabın başlangıcı da buna dikkat çekiyor. "Gençler iş beğenmiyor" söyleminin nasıl ve ne amaçla sosyal hayata yerleştiğini daha net idrak ediyoruz. Ayrıca üniversite sayısının (dolayısıyla mezun sayısının) artması ile aslında iktidarın bir sorun üretmediğini, tam tersine kendi politikasına bir çözüm ürettiğini görüyoruz.

Belki de 2011 yılında biraz istisna, biraz marjinal görünen bir gruptu işsiz beyaz yakalılar. Ya da "burada" çok uzun kalmadıklarına inanılıyordu. Sanki aralarında bir nöbet değişimi vardı. Veya biz de o dönemlerde çok genç ve iş hayatında yeni olduğumuz için ve önümüzde uzun yıllar olduğunu düşündüğümüzden bir şekilde raya oturacağımıza inanıyor ve kendimizi o sınıfın kalıcı bir temsilcisi olarak görmüyorduk.

Zaten kalıcı olmadık da. Fakat zamanla o çembere sadece bir adım uzakta olduğumuzu fark ettik. Üstelik zaman acımasızdı, Türkiye ise zamandan daha da acımasızdı. O çembere düşenlerin ve çıkamayanların sayısı giderek artıyor. 

Haliyle kitapta görüşüne başvurulan kişilerin (10'u üniversite öğrencisi, toplam 57 kişi) söylediği ve bazı internet sitelerinde yer alan yorumlarda cümleler bize bir yakınlık hissettiriyor. Yine de hocalarımızın bu çembere düşenleri biraz küçümsediğini kabul etmem gerek. Bir ayrımcılığa uğramamış (başörtüsü, cinsel tercih, Kürt, yoksulluk vs) beyaz yakalı işsizlerin, bu durumu kabullenmeleri, çaresizliklerini kendi başlarına atlatmaya çalışmaları sol gelenekten gelen hocalarımızın biraz tadını kaçırmış gibi. Esasında haksız da değiller. Fakat yine de kişilerle alakalı bir durum olmadığını düşünüyorum. Bu konuyla paralel bir 'örgütlenme' yazısı da aklımda var.

Ayrıca Tanıl Bora'nın bir filmden bahsetmesi ve sonrasında filmle ilgili yorumları eleştirmesi beni çok korkuttu. Film George Clooney'nin oynadığı Up in the Air filmiydi. Ben izlemediğim için yorum yapamıyorum. Fakat yorum yapanlara çok sert giydirmiş Tanıl Bora. Burada sık sık film yorumu yapan beni de korkuttu bu durum. Acaba 2011'de yaptığım film analizlerine denk gelse ne derdi? İnşallah gelmez!

Yine de futbol camiasında yazılarıyla küçümsenen, oysa futbola eğildiği için müteşekkir olmamız gereken sosyal bilimci Tanıl Bora'ya saygımız büyük. Kalemi de akademi standartlarının üzerinde zaten. Son kitabı Demirel'i merak ediyoruz ama sayfa sayısından doğan ücreti şimdilik yedeğe itiyor onu.

Son tahlilde; aradan geçen 12 yıla rağmen "Boşuna mı Okuduk Türkiye'de Beyaz Yaka İşsizliği", kesinlikle okunması gereken bir çalışma olmaya devam ediyor. Boşuna okumazsınız.... 

Cumartesi, Haziran 10

28 Şubat ve Demokrasi

Öncelikle isme kanıp bu kitabın 28 Şubat sürecini değerlendirdiğini düşünmemek gerek. Hatta neden kitabın ismi bu şekilde konulmuş anlamadım. Ticari bir kaygı mı? Zira 28 Şubat, kendi döneminden daha çok son 10 yılda konuşulur/tartışılır oldu ve ona dair bir içerik bulma hevesi okuyucuda daha da arttı.

Gerçi önsözde içerikle ilgi bilgiler veriliyor; tamamen bir aldatmadan dem vuramayız. Emre Kongar'ın 1999 yılında yazdığı köşe yazılarının derlemesinden ibaret kitap. Fakat yazıların tamamı da 28 Şubat ile alakalı değil. Zaten 28 Şubat da 1997 yılında yaşanmıştı.

Aslında, toplanan yazılarla okuduğumuz 200 küsür sayfa kötü bir çalışma değil. İnternetin yaygınlaşmasıyla her şeyin elimizin altında ama dağınık şekilde bulunması, inanılmaz bir kirlilik yaratıyor. Sadece bilgi kirliliğinden ibaret değil bu; artık geçmişe dahil hatıralarımız, kronolojik bilgimiz, neden-sonuç ilişkilerimiz kaybolmuş ve birbirine karışmış durumda. Haliyle bu tip kitapların bazen soluklanmamız, bazen deüzerimize yağan bilgi bombasından kurtulup sağlıklı düşünmeyi sağlaması açıdan değerli buluyorum.

Hatta internet medyasının hızı ve hızından doğan karmaşıklığı bence gazeteleri yeniden değerli kılacak ve kılmak zorunda ama bu başka bir yazının konusu olsun.

Buna rağmen; yine de 28 Şubat ve Demokrasi kötü bir isim. Mesela "1999 berbat bir yıldı" gibi bir isim çok daha güzel olabilirdi. Kongar'ın yazılarını arka arkaya okurken 1999 gündemini yeniden yaşıyorsunuz. Zaten bir insan neden seneler sonra sadece 1999 yılına ait yazılarını toplar kı? Belli bir konuya, belli bir içeriğe ait değil; tamamen zamana odaklı bir çalışma. Çünkü, 1999'un önemi; 2009'da, 2015'te vs daha net anlaşılıyor. Hatta 2023'de bu kitabı okurken, o kötü yıllarda bile nasıl güzel fırsatların eşiğinde olduğumuzu ve zamanla bu fırsatları nasıl yok ettiğimizi daha net anlıyoruz.

28 Şubat 1997'nin yankılarının halen devam ettiği o yılda Öcalan yakalandı, Nisan ayında genel seçimler oldu, 17 Ağustos depremi yaşandı, Hizbullah operasyonları ve onların infazları göz önüne çıkartıldı, Ahmet Taner Kışlalı öldürüldü, 12 Kasım'da bir deprem daha oldu... Ve tabi ki irili ufaklı birçok olay daha yaşandı.

1999; bir sosyal bilimci için müthiş bir çalışma sahası yaratırken, bir yurttaşın psikolojisini bozan olayları da arka arkaya sıralıyordu. Bugünlerde 90'ları övenlerin okuması gereken bir yıl.

Tabi son cümle, son yıllarda "AKP övgüsü" argümanı olarak kullanılıyor. Biz o açıdan bakmıyoruz ama bir gerçeği de inkar edemeyiz. AKP gökten zembille inmedi, biz de bugünlere de bir günde veya bir seçimle (2002) gelmedik. 2023; bizlere 1990'ların, hatta 1980'in hediyesidir!

Kitabı tekrar okurken o günleri bir daha yaşıyoruz. Fakat zaten tarihsel bir döneme ışık tutan bir kitap değil. Güncel yazılmış yazıların toplanması... Bu noktada Emre Kongar'ın o günkü sıcağı sıcağına tespitlerini okumak önemliydi benim açımdan, daha fazlasını aramak hata olur.

Kongar, fikren çok uyuştuğum bir yazar değildir. Bu kitapta da bazı tutucu değerlere çok fazla sarıldığını görüyoruz. En basitinden 28 Şubat'tan büyük övgülerle bahsetmiş. Haklı olduğu noktalar bulunsa da (bu da onun değerlerine bağlılığından kaynaklanıyor) bir sosyal bilimci olarak yaşananların dip dalgasını o günlerden sezmesi ve anlatması gerekirdi. Üstelik bunu başarabilecek bir birikime sahip olduğunu, başka konularda gösterebiliyor.

Ona göre 28 Şubat sayesinde siyasal islamın önü tıkanmıştı. Bundan sonra (1999) biraz sıkı çalışmayla bu sorun bertaraf edilebilir, Güneydoğu'da Kürt milliyetçiliği ve onu besleyen Türk milliyetçiliği sorunları çözülürse demokrasi kurmaya başlanabilirdi.

Oysa ne Güneydoğu'daki sorun lümpen bir milliyetçilikten ibaretti ne de siyasal islamın önü tıkanmıştı. Hatta çok daha güçlü bir şekilde geldi. Üstelik Kongar, o günlerdeki yazılarında Adnan Menderes döneminden de sıklıkla bahsediyor. Yani bir "mağduriyet"in bazı çevrelerce nasıl kullanıldığına hakim olduğunu da biliyoruz.

Tabi içerik dışında biçim de önemli. O noktada Kongar'ın hakkını vermem lazım. Yaşanan nemli olayları, hatta tarihin kırılma anlarını, 1-2 gün içinde bir gazete köşesinde kısa, akıcı ve derin yazabilmek kolay iş değil. Şimdi ana akımdaki köşe yazarların yazılarına bakıyorum da; arada çok büyük kalite farkı var.

Yine de öncelikli okunması gereken kitaplardan biri değil. Evde bu ara geniş bir temizlik yapacağız. Bazı kitapları elden çıkabiliriz. O nedenle bir süre sonra elimizde tutmaya gerek kalmayacak zayıf kitapları, elden çıkarmadan önce okumaya çalışıyorum. Bu da onlardan biriydi....

Çarşamba, Mart 22

Tek


Siyasi olarak gerginlik yaşadığımız ülkelerle, ne olursa olsun futbol arenasında iyi kötü veya az çok bir ilişkimiz var. 1999 depremlerine kadar Yunanistan ile mesafeliydik ama o da son 20 yılda kırıldı. Ligimizde Yunan futbolcular var, milli takımlar ve kulüp takımlarımız karşılaşıyor. Güney Kıbrıs deplasmanlarına bile gidiyoruz.

Fakat Ermenistan ile aynı sıklıkta denk gelmiyoruz. Tarihimizde iki maç yaptık. 2010 Dünya Kupası elemeleriydi. İçeride dışarıda, iki maçı da 2-0 kazanmıştık. İçerideki maçı Bursa'ya almanın niyeti az çok belliydi ama zaten grubun son maçı bir formaliteye dönmüştü. Iğdırlı Servet Çetin gol atmıştı. Fatih Terim'in de hatırlamadığım döneminin (sanırım ikinciydi) veda maçıydı.

Avrupa kupalarında da herhalde pek denk gelmedik. Şimdi hatırlayamadım ilk anda. Ararat (Ağrı Dağı'nın Ermenice adı), Urartu, Alashkart (Eleşkirt), Van, Noah gibi takım isimlerinin olduğu bir ligin temsilcisi ile karşılaşmış olabilir miyiz yakın tarihte? En azından Galatasaray'ın yok.

Varsa da azdır. "Varsa az" olan bir diğer başlık da ülkemizde oynayan Ermeni futbolcular. Aslında onun da sayısı sıfır. Fakat bu sıfırın içinde bir tane istisna var. Türkiye / İstanbul doğumlu çoğu Ermeni gibi Aras ismini alan ve Ermenistan Milli Takımı'nda daha önceleri oynayan Araz Özbiliz.

Kendisi 2016-17'de Beşiktaş'a transfer olmuştu. Her detayına kadara araştırılması gereken bir transferdi. O transferin sonucunda Aras, sadece bir maç ve sekiz dakika Süper Lig'de oynayabildi. 2016-17 sezonunun ilk haftasındaki Alanyaspor maçı... Ricardo Quaresma'nın yerine oyuna girdi ve sonrasında bir daha hiç ligde gözükmedi. Ara sıra kupa maçlarında oynadı veya altyapıya gönderildi ama onlar konu dışı...

Ermenistan'ın aday kadrosunda; Arsen, Arman, Andre Calısır, Bayramyan (Rostov'da oynuyor, çok beğendiğim bir orta saha), Edgar Babayan, Muradyan, Sargis Adamyan gibi oyuncular var. Fakat artık Aras yok. Bizde de Can Arat yok. Bakalım nasıl bir maç bizi bekliyor.

Ermenistan'ın bizim doğumuzda olması güzel. Bu sayede deplasmandaki maç, 20:00'de başlayacak. Cumartesi akşamı saat 22.00'den sonrası bize kalır.

Maçla alakası yok belki ama mart sonu itibariyle Batı Avrupa ile saat farkımız azalacağı için artık daha rahat maç izleyebileceğiz. Bunu da fark edince bir rahatlama geliyor bünyeye...

Pazar, Ocak 8

Baharda Yine Geliriz


Geçtiğimiz yılların sonlarında Barış Bıçakçı'nın bir romanını okuyunca, kendimce öykülere merak salmıştım. Bir roman okuyup, öyküye ilgi duymak ilginç gelebilir ama Bıçakçı'nın dili buna çok müsait. O günden sonra okuduğum birkaç öykü kitabından sonra ise Bıçakçı'ya geri döndüm.

Baharda Yine Geliriz, Ankara'yı arka plana alan 32 hikayeden oluşuyor. Tamamı da çok kısa. Belki en uzunu dört sayfadır. Durum hikayeleri hepsi. Şehrin belirli mekanlarında (evlerde, sokaklarda, parklarda, pastahanelerinde) sıradan insanların sıradan hikayeleri yazılmış.

Hatta sıradan hikayeler bile değil. Sıradan hikayelerin, en sıradan anlarına bir göz atıp çıkmış. O en sıradan hikayenin sonu bile gelmemiş çoğu zaman. En heyecanlı yerinde kesmiş (mesela iş arayan kızın telefonu çaldığında). Büyük ihtimalle zaten yaratmak istediği heyecan değildi, en heyecansız anların dikkat çekiciliğiydi. Leyla Hanım'ın hayatının hikayesini dinliyoruz ama onunla konuşun adamın gözünden okuyoruz o anı ve onun Leyla Hanım'ı dinlemesi gibi biz de kitabı okuyoruz, "Hikayenin bu kadar olduğunu anlayıverdim".

Sanki yazar herhangi bir fotoğraf karesine bakmış ve o karenin ne anlattığını, o karenin nasıl oluştuğunu, o karedeki inanların ne konuştuğunu yazmış. Yazarlık biraz da böyle işte.

Rivayete göre bir gün genç yazarlar Attila İlhan ile muhabbet etme fırsatı yakalamışlar ve ona "Biz yazacak konu bulmakta zorlanıyoruz, ne yapmak lazım?" diye sormuşlar. İlhan hepsine kızmış. "Siz İstanbul'da yaşıyorsunuz, burada otobüs şoförünün bile bir hikayesi vardır" demiş. 

Sanki Bıçakçı ustaya hem karşı çıkmış hem onay vermiş; "Evet herkesin hikayesi yazılabilir. Ama sadece İstanbul'dakilerin değil... Ankara'dakilerin bile..."

Buna rağmen ve Bıçakçı'nın dilini sevdiğime bir kez daha ikna olsam da kitap beni çok tatmin etmedi. İlginç bir durum. Bir yandan bu tip anlara dikiz atıp bir yazı üretebilme yeteneğine hayran oldum ama bir yandan da okuyucu olarak beklediğim hazzı yakalayamadım.

Öte yandan, son yıllarda çok sevdiğim ama çok detaylı tanıma fırsatına ulaşamadığım Ankara'ya dair merakımı da kabarttı. Orası tam da bu kitap bir şehirdi zaten. Bir İstanbullu olarak orayı ne kadar özlediğimi ama uzun süre kalırsam ne kadar sıkılacağımı düşündüm. Uzun süre kalmayı tercih ederdim sanki. Fakat bu başka bir konu...

Bir de benim için Bodrum kısmı var. Ne alaka?

Baharda Yine Geliriz'in en akılda kalıcı cümlesi "İnsan güzel kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?"di. Haklıydı Aklıma hemen Bodrum'da okuduğum Bizim Büyük Çaresizliğimiz geldi. O kadar heyecanla okumuştum ki, her akşam gün batımında sahilden eve yürüdüğüm yolda bile açıp birkaç sayfa okuyordum önüme bakmadan. O yaz orada çok sıkılmıştım ama sonrasında her yaz oraya gitmeye devam ettim. Bir gün yine aynı hislerle bir kitap okurum veya en azından aynı hislerle başka şeyler yaşarım diye.

O yüzden devamlı "yazın yine geliriz" diyoruz soranlara. Fakat yine de Baharda Yine Geliriz, bir Bizim Büyük Çaresizliğimiz değil...

Salı, Aralık 27

Kurak Günler


Emin Alper’in meşhur olan tweet’ini görünce, yani bakanlığın filme verdiği desteği geri istediğini öğrenince Kurak Günler’i izlemek bize farz olmuştu.

Gerçi Cannes’da gösterilen filmi, zaten öncesinde de merak etmiştim. Fakat vizyonda mı izlerdim, vizyonda izlersem hemen mi giderdim yoksa bir platforma düşmesini bekleyip evde mi izlerdim bilmiyordum. Tweet ve haber önümüze düşünce, vizyonda destek olmamız gerektiğine karar kıldık.

Herhalde birçok kişi aynı fikirde olduğu için, salonlar ve seanslar doluydu. Kültür Bakanlığı’nın desteği geri çekmesinin nedenlerini tartışacağız ama herhalde durduk yere, halkın görmesini istemediği sahnelerin (artık onlar hangileriyse) daha çok görünmesine neden oldular. Hiç ilişmeseler, onlar için daha iyiydi sanki...

Filme dönelim.

Filmin temelinde bir ‘hukuk’ teması var. Son yıllarda bu konu çok fazla rağbet görüyor. Sadece sinemada değil, yerli dizilerde de benzer bir konsept var. Birçok dizide baş karakterler savcı, hakim veya avukat. İnsanların (izleyicinin) bir ‘adalet’ sıkıntısı olduğu aşikâr. İzledikleri savcıların, avukatların en azından akşam saatlerinde evlerine adaleti getirmesini, adaletin geldiğini görerek uykuya gitmeyi istiyorlar.

Uzun bir dönem gelir adaletsizliği Türkiye toplumun merkezineydi. Bu da dizilerde zenginliğin lüks arabaların, yalıların gösterilmesine neden oluyordu ki, bu zaten halen devam eden bir durum ve kolay kolay da dinmez. Fakat adalet, son dönemin (Emin Alper bir röportajında 2016 vurgusu yapıyor) en büyük ihtiyacı olduğu için popüler kültürde de karşılık buluyor.

Kurak Günler’de adaletin iki temsilcisi var. Daha doğrusu adaleti uygulayan, sağlayan ve hatta iktidarı elinde bulundurmaya çalışan iki taraf. Biri kurumsal, diğeri en yumuşak olarak ‘sosyal taraf’ olarak adlandırabileceğimiz gruplar. Her ikisinin zamanla iç içe girdiğini filmin ilerleyen dakikalarında görüyoruz ama önce karşımıza savcı Emre çıkıyor.

O kurumsal tarafın yüzü. İyi okullarda okuduğunu tahmin ettiğimiz, laik ve şehirli memur bir ailenin çocuğu olan ve Anadolu’ya tayini çıkan ‘beyaz’ Emre… Diğer tarafta ise Yanıklar kasabasında kendi adaletlerini sağlayan belediye başkanı, oğlu Şahin ve kankası Kemal var… Onlar yoksul Anadolu halkı ile beraber yaşayan, onların bir katman üzerine çıkmış, devletin uzanamadığı kasabada onlara liderlik yapan, iktidarı eline alan, ahlakı ve adaleti ve muhakkak daha fazlasını şekillendiren ama kendilerini de bunlardan muaf tutan bir grup.

Bir dönemin Anadolu romanlarında benzer konu sık sık işlenirdi aslında. Anadolu’ya tayine giden idealist öğretmen, savcı, doktorun yaşadıkları… Fakat o idealist memurlar, her zaman devletin gücünü arkalarında hissederlerdi. O güç her zaman köye kasabaya yetmezdi belki ama en azından gördükleri saygı karşısında maceraya 1-0 önde başlarlardı.

Emre ise yeni kuşağın memuru olarak 1-0 geride başlıyor. Zira iktidar artık Ankara’dan gelen memurda değil, kasabanın yerlisinde. Güçlü olan onlar. Hatta devlete daha yakın olanlar da onlar. Emre'ye karşı bir saygı yok. "Bize ilişmesin" beklentisi bile yok, "bizim işimize nasıl yarar" şeklinde bakılıyor. Ve ilk başta da bunun cevabı olumsuz oluyor. Zira karşılarında bir duvar buluyorlar.

Buna rağmen Emre maçın başında ikinci golü de yiyor. Kasabadaki ilk günlerinde belediye başkanının evine konuk oluyor. Rakılara ‘hayır’ diyemiyor, sarhoş oluyor, geceyi orada geçiriyor ve o geceye dair hatıraları bulanıklaşıyor. Filmin gelişme süreci de orada başlıyor.

Bu noktada Emre’ye kızdım ve hikâye de aslında beni biraz kaybetti. Bir savcının; üstelik idealist durmaya çalışan genç bir savcının, henüz ilk zamandan yabancı olduğu bir yerde bu kadar bariz bir hata yapabilmesi bana inandırıcı gelmedi. Olay örgüsünün sağlanması için konulmuş gibiydi, sanki biraz sahteydi. Filme dair ilk eksi notum buradan çıktı. Hem senaryoya karşı soru işaretlerim arttı hem de Emre karakteri gözümden düştü. Bu çok basit hatayı yapabilme cesaretini bulabilecek kadar ‘tecrübelenmiş’, tuzağa düşmesini engelleyecek ve durumu idare edecek kadar kasabada eski değildi. Annesi-babası memur olan, kasabaya geldiği ilk günlerde direnmesi gerektiğinin farkında olan idealist bir çocuğa yakışmayan bir hamleydi.

Spoiler vermemeye çalışarak devam edelim. Emre’nin o geceye dair iki ihtimali var. Ya köyde eşcinsel olduğu dillendirilen Murat ile geceyi geçirmiş olacak, ya da Pekmez adlı çingene kıza tecavüz olayının ortaklarından biri olacak.

Boynundaki kızarıklık bir cinsel ilişki ihtimalini güçlendiriyor ve o geceye dair seçenekler bu ikisi arasında kalıyordu.

Tecavüz veya eşcinsellik. Kasaba iktidarının hukuku, zaten hangisinin daha büyük ‘suç’ olduğunu çoktan kodlamıştı bile. Tecavüz, o kasabada defalarca olmuş, hatta Pekmez’in başına en az üç kere gelmiş ve halının altına süpürülmüştü. Oysa eşcinsel bir ilişki, aforoz edilmenin nedeni olarak sunulabilirdi.

Büyük ihtimalle bakanlığın esas rahatsız olduğu noktalar burası. Tabi senaryonun değişmesini bahane ediyorlar ve ben senaryonun ne kadarının ve hangi kısımlarının değiştiğini bilmiyorum. Fakat sanıldığının aksine eşcinsellik vurgusundan ziyade; Anadolu toplumun ahlakına ve ferasetine getirilen eleştiriler, devamında da Türkiye siyaseti ile paralel kurulan cümleler rahatsız etmiş olabilir.

Zira eşcinselliğin de filmde çok fazla yer kapladığını söylemek haksızlık olur. Bir değinme var ama bunlar sadece repliklerle sınırlı kalıyor. Üstelik o da beni rahatsız ediyor. Biz Emre’nin cinsel tercihlerini, fantezilerini, Murat hakkındaki hislerini bir türlü kestiremiyoruz. Belki o da kestiremiyor. O nedenle bunları öğrenmemiz elzem değil. Fakat hem Murat’ın gölde çıplak Emre’ye bakışı, hem ikisi arasında evdeki konuşmalar, hem ara sıra Emre’nin zihninde beliren görseller bize daha çok şey vadediyordu.  Haliyle birçok sahne, duygu ve düşünce muğlak kalıyor. O zaman ‘Bunlara ne gerek vardı?” sorusunu soruyoruz. Tabi ki biz de gereksiz ve olaydan kopuk bir “sevişme sahnesi” görmeyi istemiyoruz ama bulanıklık bizi filmden ve hikâyeden biraz uzaklaştırıyor.

Film sonuçta Brokeback Mountain değil. Bir aşk hikayesinden bahsetmiyor. Bence konu eşcinsellik de değil, Anadolu tabiriyle ‘oğlancılık’ denilen olgu daha yaygın. Zira Murat’ın hayat hikayesine girdiğimizde, istismar edilen bir erkek çocuğundan bahsediyoruz. Üstelik bu istismarın başrolünde, ahlak satan bir kasaba halkını görüyoruz. Film buralara da çok değinmiyor. Belki de Emin Alper, kör göze parmak sokan bir mesajlı film çekmek istememiştir. Bu noktada anlayış gösterebiliriz. Fakat filmin ‘eşcinsel içerikli’ adlandırılması beni rahatsız eder ve üzer. Öyle bir durum yok varsa da çok sınırlı. Genç erkek çocukların istismarı konusu ise daha geniş yer tutuyor.

Konudan konuya atlamak gibi olacak ama (film hakkında yazılacak çok şey var) başrollerde Selahattin Paşalı ve Ekin Koç gibi son dönemin iki popüler yakışıklı oyuncunun olması, salonu biraz genç kızlarla doldurmuş gibiydi. Diğer seanslar öyle miydi bilmiyorum ama bize denk gelen nüfus yapısında yaş ortalaması gençti. Bu da filmin etkisini bende düşürdü. Zira gençler filmdeki sert siyasi göndermelerin önemli bir kısmını gülerek karşıladı. Onlar için yaşananlar komikti. Bu noktada gençliği eleştirmiyorum. Onlar başka bir Türkiye’de, başka şartlarda ve oldukça da kapalı bir ortamda büyüdüler. Böyle replikler, mesajlar, göndermelere alışık değiller. Onların hoşuna gidiyor ve hatta onları güldürüyor. Fakat salondaki atmosferin, filmi baltaladığını ifade edebilirim.

Filmin önemli bir metaforu obruklardı. İç Anadolu’da çok yaygın olan obruklar, Yanıklar'ın altyapı çalışmasında yeniden hortluyor. Belediye su kanalları açarak kasabaya su getirmeye çalışıyor ama devamında adeta bir doğa katliamına sebep oluyor. Yargı (bir önceki savcı) buna izin vermek istemiyor ama bu sefer de halk susuz kalıyor. Haliyle halkın tepkisi de hem önceki savcıya hem de devamında Emre’ye dönüyor.

Obruk bir çökmeyi simgeliyor. Filmin henüz başında savcı Emre ile kasabanın hakimi Zeynep’i dev bir obruğun başında görüyoruz. Filmin sonu da benzer bir şekilde taçlanıyor. Fakat ben son sahnenin yeteri kadar vurucu olmadığını, metaforun da da çok güçlü kalmadığını düşünüyorum.

Hatta film öyle bir şekilde noktalanıyor ki; sanki devamı gelecekmiş gibi hissediyoruz. Emin Alper röportajlarında aksini belirtiyor. Emre ve Murat’ın birlikteliği, kalabalık, öfkeli ve şiddetten beslenen halka karşı duruşunun bir devamı olması gerekirdi. Eğer olmuyorsa, o zaman filmden umutlu bir mesaj almamız zorlaşıyor. Öte yandan o öfkeli fanatiklerden kurtulmuş iki ‘yalnız’, dışlanmış ve farklı gencin karşı tarafta sağ salim durabilmeleri bir karamsarlık da vermiyor. Haliyle duygularımız iki arada bir derede kalıyor ve bu ‘sinemadan çıkan insan’ için en kötüsüdür.

Sonuç olarak, öyle veya böyle Kurak Günler, Türk sinemasında eli yüzü düzgün filmlerden biri. Bilen bilir bu blog'da hangi  filmleri yazdık ve izledik. Fakat yine de Kurak Günler benim için en iyilr sınıfının bir üyesi değil. Fazlasıyla muğlak, politik bir film için gerçeklik ve vuruculuktan biraz uzak. Buna rağmen sinematografisi oldukça iyi. Görüntü yönetmeni Yunan isim Christos Karamanis… Soyadı Karamanis insanın aklına Karaman göçmeni mi dedirtiyor. Bu arada Emin Alper de Karaman doğumlu…

Bu artılar benim için değerli. Emin Alper’in daha önce herhangi bir filmini izlememiştim ama bu ‘standart’ deneyime rağmen bakış açısını sevdim ve özellikle Tepenin Ardı için iştahlandım.

Öte yandan Savcı Emre’ Bey’e de laflar hazırladım. Savcı Ilgaz Kaya, Savcı Selim Kaya ve Savcı Fırat Bulut seninle aynı mesleği yaptıkları için utandılar.

Hadi yeri gelmişken oyunculara da değinelim. Selahattin Paçalı, temiz yülü bir çocuk. Fakat karizmatik mi? Değil. Yakışıklı mı? Bence o da değil. Şu an sokakta görsem tanımam. Standart bir yüzü olduğunu düşünüyorum. Oyunculuğunu da çok beğenmedim. Altın Portakal kazanması ayrıca şaşırttı.

Ekin Koç’u normalde çok beğenmem. Fakat burada işin hakkını vermiş. Tarz olarak Birol Ünel’i hatırlattı ama sevgili eşim buna çok sert karşı çıktı. Bu arada Ekin Koç’u her zaman Acemi Cadı’nın Toygar’ı, Çakıl Taşları’nın Cihan’ı ve Şubat’ın Cantona’sı Kaan Yılmaz’a benzetirdim. Kariyerleri de benzer başlamıştı. Keşke buralarda göreceğimiz isim Kaan Yılmaz olsaydı.

Belediye başkanının oğlu Şahin’i canlandıran Erol Babaoğlu (o da Altın Portakal kazanıyor ve hakkıdır) ve onun kankası dişçi Kemal’i oynayan Erdem Şenocak, filmin yıldızlarıydı. Selin Yeninci, uyuz karakter hakime Zeynep’e can verdi ve bizim sinirlerimizi hoplattı. İyi oyunculuk herhalde?!

Çok uzattık. Daha yazacak cümleler de vardı ama onlar da bana kalsın artık. Yine de izlenmeye değer. Özellikle de vizyonda....

Perşembe, Aralık 22

Ziverbey Köşkü


 Ziverbey Köşkü, İlhan Selçuk'un bu kitabı ile meşhur oldu. Fakat yanlış köşk...

Aslında ufak bir yanılgı var. Kadıköy'de Ziverbey diye tabir edilen bölgede büyük bir köşk vardır. Şimdi orası site oldu. Çoğunluk o köşkü, kitapta bahsedilen köşk zanneder. Oysa orası Beyaz Köşk'tür.

Ziverbey Köşkü ise Erenköy tarafındadır. Daha doğrusu o taraftaydı. Artık yok. Tabi ki kentsel dönüşüme kurban gitti. İşin ilginç tarafı, Neuchatel Xamax maçında tribünde olduğunu iddia eden 20 milyon insan gibi yüzlerce insan da; bu kitap çıktıktan ve Selçuk anılarını anlattıktan sonra köşke dair hikayeler üretmişlerdir. Zamanında Ziverbey'deki köşkte acı acı bağrışlar duyduklarını söyleyen birçok insan vardır. Oysa kitapta bahsedilen yer orası değildir. Ne diyelim; belki de orası da bir işkence köşküydü.

Esas konumuza gelelim. 1970'lerde bir ay boyunca bu köşkte tutulan ve işkenceye maruz kalan isimlerden biri İlhan Selçuk'tur. Selçuk yıllar sonra bu kitabı yazar ve yayınlar. Açıkçası ben, işkencecilere duyulan öfke nedeniyle o bir ayın detaylarıyla anlatılacağı bir derleme bekliyordum.

Tabi ki anılar ve izlenimler mevcut. Oysa Selçuk, "Ben ne acılar gördüm" demiyor. Tam tersi büyük bir olgunlukla o bir ayı analiz ediyor. Esas olarak beni şaşırtan ve kitabın temelini oluşturan kısım ise Selçuk'un köşkte mahkemeye gönderilmeden önce tasarladığı müthiş plan.

Malum; işkenceye maruz alan insanlardan istenen ifadeler alınır ve işlem öyle tamamlanır. Yani ya o istenen cümleleri kullanacaksınızdır ya da işkence sürenizi uzatacaksınızdır.

Selçuk, ifadesini yazarken ve yazdırırken akrostiş sanatına başvuruyor ve işkence altında olduğunu hiçbir işkenceciye fark ettirmeden belgeliyor. Mahkemede de savunmasını buna göre yapıyor.

Kitabı yazma nedeni, ise yıllar sonra ortaya çıkıyor. Nazlı Ilıcak yönetimindeki Tercüman gazetesi, Selçuk'ın ifadesine ulaşıyor ve o ifadeyi 'itiraflar' adı altında yayınlıyor. Bunun üzerine Selçuk tüm olan biteni yazmaya karar veriyor. Belgelerle beraber...

Tabi ki işkenceye maruz kalmış birinin anılarını Hollywood gözüyle değerlendirmek ayıp kaçacaktır. Fakat bu yaratıcı fikrin verdiği ilhama şapka çıkarmak lazım. Gerçekten filmi çekilse heyecanla izlenecek bir öykü. Diğer bir açıdan romanı bile olabilirmiş. Bana ara ara Kelebek'i hatırlatmadı değil.

Kısacası, kolay okunan ama akılda detayları kalmayacak bir anı kitabı bekliyordum; daha fazlasını buldum...


Salı, Aralık 20

Kadının Adı Yok

Duygu Asena ve Kadının Adı Yok isimlerini 90'larda sıklıkla duyardım. En çok da Hıncal Uluç diline pelesenk etmişti. Üzerinden çok zaman geçti, konuşmaların ve tartışmaların odak noktasını pek hatırlamıyorum. Sanıyorum Uluç (Erkekçe'nin genel yayın yönetmeni), sıklıkla Asena ile (Kadınca'nın genel yayın yönetmeni) dalga geçiyordu. Belki de dostça atışmalar yapıyorlardı ama o zamanlar (ve sonrasında da) ekranlarda en çok görünen isim Uluç olduğu için, onun iğneli cümleleri daha çok yer ediyordu zihnimizde. Asena'nın verdiği cevapları ise duymuyorduk bile.

Bizler henüz ergenliğe bile girmemiş tıfıllardık. Fakat hem okumadığımız kitap hem de ekranlarda pek görmediğimiz yazar, o günlerde gözümüzde biraz itibarsızlaştırılmıştı. Neredeyse "Deli kadın" formuna sokulmuştu.

Açıkçası Asena da zaman geçtikçe, bu tanıma uygun cümleler kurmaya başlayacaktı. Belki ana akımın üzerine gelmesi onda bir öfke yarattı. Belki de bu sivrilme hali hoşuna gitti ve daha da sivri olması gerektiğine inandı. Tıpkı Uluç'un her zaman yaptığı gibi. Fakat Uluç bir erkekti ve zaten futbol, konser, sinema, güzellik yarışmaları konuşan bir adamdı. Asena daha ciddi meselelere giren bir kadındı. Sivrilmesi hoş karşılanmazdı. Karşılanmadı da...

Öyle veya böyle; sonuç olarak 1980'lerde yazılan ve 1990'larda sıkça tartışılan Kadının Adı Yok romanını ancak 2020'lerde okuyabildim.

Bugünlerde 'feminizm' kavramı çok revaçta. İçerik olarak değil, tanım olarak değil ama en çok sıfat olarak kullanıyor. Birçok insan (bunun başını ünlüler ve sosyal medya fenomenleri çekiyor) kendilerine feminist sıfatını takıyorlar ve kavramın içini kendi istedikleri gibi dolduruyor. Kimin nasıl düşüneceğine ve ne şekilde yaşayacağına karışacak değiliz ama bu çok seslilik, halen hak ettiği gücü yakalayamamış bir hareketin karman çorman bir hale gelmesine neden oluyor. Kısacası, halen bu hareketin zayıflıkları ve kavramın ise (en azından Türkiye'de) boşlukları var.

Oysa, 1980'lerin sonunda bu kavram çok hızlı güçlenmeye başlamıştı. Darbenin sonrasıydı ve birçok politik düşünce eriyip giderken feminizm baş kaldırmaya çalışıyordu. O kitleselleşme Duygu Asena'nın hem gazetelerde ve dergilerde yazdığı yazılardan hem de Kadının Adı Yok'un (60'tan fazla baskı yapmış) yayılmasından geliyordu.

Kadının Adı Yok, tam da bu yüzden halen önemini koruyan ve her zaman koruyacak güçlü bir roman. Aslında Duygu Asena'nın yazarlığı eleştirilebilir. İyi bir romancı değil gibi. Gerçi bu romanı, onun ilk eseri. O açıdan düşününce eksiklerini görmezden gelmek mümkün olabilir. Fakat en azından edebiyat çevreleri o yıllarda sırtlarını çok çabuk dönmüşler. Bir hafta önceki postta ilk kez bir kitabını okuduğum Tomris Uyar bile, bir kadın olmasına rağmen dayanışmaya gitmemiş ve Asena'yı yerden yere vurmuş. Bana kalsa (kalmaz gerçi) Uyar'ın ve Asena'nın bir hafta arayla okuduğum iki kitabını tartsam; Asena'ya önceliği verirdim.

Oysa zaten kitabın önemi edebi dilinde ve gücünde yatmıyordu. Duyu Asena, bugün bile halen kafa karışıklığına sebep olan 'feminizm' hareketinin başucunu kitabını yazmış. Muhakkak tarihte hem yerli hem yabancı yazarlar ve akademisyenler konuyla ilgili çok daha detaylı ve kapsamlı eserler üretmiştir. Fakat esas önemli olan, hem her toplumun kendi özelliklerini vurgulayarak öznel bir ürün çıkarmak hem de bunu sade bir dille her kesime ifade edebilecek şekilde yazabilmekti.

Duygu Asena, yarı otobiyografik bir roman yazmış. Kitaptaki birçok olay onun hayatında yaşanmış. Romandaki muhafazakar babaya benzeyen kendi babası, kızlarına aynı tutuculukta davranmış. Tıpkı romandaki gibi, kızlarının üniversite okumasını istememiş, kazanamayacaklarını düşündüğü için sınava girmelerine izin vermiş ve sınavı kazandıkları için bu kararından pişman olmuş.

Asena tıpkı romandaki gibi, çalıştığı Hürriyet gazetesinde ayrımcılığa uğramış, bu esnada özel hayatı ile gündeme gelmiş, gazetede evli biri ile ilişki yaşayınca kovulmuş, oysa aşkın diğer tarafındaki adam (kim olduğunu bilmiyorum) işine devam etmiş. 

Biyografik bir roman gibi dursa da özellikle şehirli orta sınıf Türk kadının toplumda, ailede, iş hayatında, okulda, ilişkilerinde yaşadığı, yaşayacağı ve yaşayabileceği her sıkıntıyı örneklendirmiş. Romanın giriş ve gelişme bölümleri bu anlamda çok önemli. Türkiye'deki feminizm hareketinin kitlelere yayılması için halen kullanabilecek, değerini kaybetmemiş bir roman.

Fakat yine de son tahlilde ufak bir zaafı var. Asena'nın yarattığı kadın karakter, yine bir erkeğe ihtiyaç duyuyor. Buna ihtiyaç demek belki yanlış olur ama kitabın sonun yine 'onunla/onlarla' bitiyor.  Oysa roman boyunca, ayakları üzerinde duran, bunun için mücadele eden bir kadının tasvirini okumuştuk. Bunu da başarıyordu. Peki o zaman romanın sonundaki hüznümüz niye? Aşkı bulamayan kadına üzülecek miydik? Tabi ki başka romanlarda, benzer hikayelerde üzülürdük de sanki burada bu hüzün bize geçmemeliydi. Özgürlüğün bedeli yalnızlık olabilirdi ama bu bize kötü, acı hatta pişmanlık yaratan bir duygu vermemeliydi.

Kitabı okurken sıklıkla zihnimde film sahneleri canlandı. Hatta kendi kendime "Tam bir Müjde Ar- Atıf Yılmaz filmi çıkar bundan" dedim. Üstelik romandaki karakter (kadının adı yok) sarı saçlı bir kadın olarak tasvir edilmişti. Buna rağmen Müjde Ar imajından arınamıyor, Atıf Yılmaz'ın klasikleşmiş anlatım tarzından çıkamıyordum.

Sonradan öğrendim ki zaten bu roman filme çevrilmiş. Yönetmen koltuğunda tabi ki Atıf Yılmaz vardı. Fakat sene artık 1980'lerin sonu olduğu için Müjde Ar'ın yerini Hale Soygazi almış. Filmi izlemedim ama zaten kafamda çektim bile. Sanırım izlememe gerek kalmadı.

Filmi es geçelim şimdilik. Roman ise halen hak etmediği eleştirileri almaya devam ediyor. İnternet sitelerindeki yorumlara bakıyorum, yine bayağı bir bakış açısı ile eleştiriler mevcut. "Kadın madem feminist, neden diğer kadınlarla dayanışmıyor da bireysel takılıyor"; "Madem kadın babasının annesini aldatmasına kızıyor, neden evli adamlarla ilişki yaşıyor" gibi; aslında romanı ve karakteri değil, feminizm hareketini ve biraz sivrilen kadınları eleştiren, onları baskılamayı amaçlayan, baskılamayı da kendi menfaatleri için değil de ahlaki sınırlar çizerek meşrulaştırmaya uğraşan kitleler bunu yapıyor.

Oysa Asena'nın bu ilk romanı dışında yaptığı işlere bakarsak, kadın dayanışması için uğraştığını görüyoruz da. Özellikle Kadınca dergisi esnasında, üreten ve çalışan kadınları sıklıkla gündeme getirmiş, örnek rol modelli olarak sunmuş, kadını Cosmopolitan modeli olarak değil, toplumun asli unsuru olarak göstermeye çalışmış; bunu da en azından 1980 sonrası karanlık dönemde yapabilen ilk cesurlardan biri olmuş.

Sanırım Asena iyi bir dergici, gazeteciydi. Ve yazı dili de o alanlar için keskinleşmişti. Hatta bir dönem (Hürriyet'ten kovulduktan sonra) bir reklam ajansında metin yazarlığı da yapmış. Daha kısa ama vurucu cümleler üretmeye kodlanmış bir kalem. Belki de o yüzden Romanın Adı Yok, edebi açıdan güçlü değildi, zira onun alanı başkaydı. Fakat önemli olan edebiyat çevrelerini sarsmak değildi. Esas amacına da ulaşmıştı.

Açıkçası bunlara dair benim de çok bilgim yoktu. O nedenle 'sanırım' ve 'belki' kelimelerini, -miş'li geçmiş zamanları sıklıkla kullandım. Zaten buraya yazdığım birçok kitap ve film yazısında; kafamda kalanları hızlıca yazar, internetten da çok kısa bir araştırma yapardım. Fakat edebi olarak zayıf bulduğumu itiraf ettiğimi Kadının Adı Yok, beni birçok internet sitesini tıklamaya yönlendirdi. Merak ettim. Bu kitap nasıl yazıldı, nasıl yasaklandı, Duygu Asena kimdi, bu romanı nasıl üretti? Bu kadar çok meraklı soruyu sordurması başlı başına önemliydi.

Bütün bu soruların cevaplarına ve yukarıdaki bilgilere de (Asena'nın hayatı, Tomris Uyar eleştirisi, Kadınca dergisi vs) o sayede ulaştım. Yani ne roman sadece bir romandan ne de Duygu Asena sadece romandaki kadından ibaret...

Peki ben, internette rahatlıkla bulabileceğini bu bilgileri neden uzun uzun burada yazdım. İşte onun için ilk paragrafa dönmek gerekiyor. Sanrım, 90'larda bu kadına haksızlık edildiğini ve yaşım küçük olsa da o haksızlığın bir parçası olduğunu düşünüyorum. Belki de bir özür, belki de bir günah çıkarma...

Çoğu kitabı çok satanlara girmiş ve hayatını kaybetmiş bir yazar için önemli değil ama onun hakkında birkaç satırdan fazlasını yazmak, onu daha uzun anmak gibi bir borcum vardı galiba. Ödedim mi? Sanmıyorum. Ama başladım...

Pazar, Aralık 18

Huzursuzluk


Zülfü Livaneli'nin müzisyenliğine daha aşinayım. Edebiyat kısmı ise aynı derecede değil. 2008 yılında askerdeyken okuduğum Mutluluk'u çok sevmiştim mesela. Aslında o günden ve o referanstan sonra daha çok okumam gerekirdi ama orada kaldı birlikteliğimiz!

14 sene bekledim. Livaneli'nin 2017 yılında yazdığı ve o dönemin gündeminden beslendiği romanı Huzursuzluk'un hiç farkında değildim. Tamam; ben de kitap kurdu veya her yeni çıkan kitabı merak eden bir okuyucu değildim ama en azından bu tip popüler yazarların çıkan kitaplarından bir şekilde haberdar olurdum. Üstelik Huzursuzluk oldukça geniş kitlelere ulaşmış, çok satmış... Benim radarıma girmemesine şaşırdım.

Livaneli gibi 70'li yaşlarında birinin zamanını ruhunu yakalamaya devam etmesine şapka çıkarıyorum. Ne yaşadığı ülkeden, ne beraber yaşadığı insanlardan uzak değil. Fildişi kulelerde değil, toplumun içinde. Belki de gerçek aydınlardan biri.

Huzursuzluk da bu anlamda doyurucu bir kitap. Ortadoğu'da yaşanan ve Amerika'ya kadar uzanan bir dramı merkezine alıyor. Hikayeyi anlatırken hem karakterlere hem mekana hem kültürlere uzanıyor. Hiçbirine uzak değil. Bize çok sayıda bilgi veriyor ama bu esnada öyküden de uzaklaşmıyor. Yani bilgi yağmuruna uğramadan bilgileniyoruz. Üstelik aynı anda hem kadim kültürlerden hem popüler kültürden bahsediyor, bir Ezidi kızını anlatırken şehirlilerin yaşantısından da bahsediyor.

Aslında Mutluluk'ta da bu durum vardı ve çok daha güçlüydü.

Bu arada karakterlerin de genç olduğunu ekleyelim. Yani 70 yaşındaki Livaneli, 30'larındaki insanları tahlil ederken zorlanmıyor. Bu bile toplumun herhangi bir kesiminden uzak kalmadığının kanıtı gibi...

Fakat diğer yandan kitabın ebedi açıdan çok kuvvetli olmadığını üzülerek belirtmem gerek. Livaneli'nin ülke standartlarında (hem de 2017 standartlarında) iyi bir roman kaleme aldığını kabul edebiliriz ama sanki eser biraz çalakalem yazılmış gibi geldi.

Hızlı hızlı geçilmiş, kafadan geçenler hemen yazıya aktarılmış. Akla bir konu gelmiş. Bu konu karakterler üzerinden detaylandırılmış ama yazıya geçerken çok fazla üzerine düşünülmemiş gibi. Hatta belki de yazarın, belirli kesimler, gruplar, karakterler üzerinde bazı fikirleri vardı. Bunları ifade etmek istiyordu. Bunun için bir roman kurguladı ve satır aralarına bu fikirleri döşedi. Yalnız o cümleler de biraz slogan tarzında kalmış gibiydi.

Belki de biz yanılıyoruzdur. Üstelik bu önemli bir eksi(k) mi onu da bilemiyorum. Sonuçta kitapta anlatılan dram bir şekilde içimize işliyor, kafamıza giriyor ve bizi de bir şekilde huzursuz etmeyi başarıyor.

Belki biz de Livaneli ile benzer fikirlere, 2010'larda Ortadoğu'da yaşanan cehennemde hangi tarafların acı çekip hangi tarafların acımasız olduğu konusunda aynı düşüncelere sahip olduğumuzdan bir bağ kurduk. Konuya daha ortadan veya daha bilgisiz bakan birini çok fazla etkilemeyebilir. Oysa esas mesele, benzer fikirlere sahip olanların yüreğine girmek değil, diğerlerini etkilemek olmalıydı.

Sonuç olarak; kötü bir roman değil. İyi de değil. Eminim ki Livaneli'nin daha iyi eserleri vardır. Bundan sonra arayı 14 sene uzatmamayı planlıyorum.


Cuma, Aralık 16

Ödeşmeler ve Şahmeran


 

Barış Bıçakçı ile başlayan hevesim beni Sait Faik'e götürmüştü. Bir süre hikaye formunda kalmak istemiştim. Kendi hevesimi alevlendirmeliydim. Tomris Uyar'ı daha önce pek okumamıştım. Bir öykü kitabı ile başlamak iyi fikir olabilirdi. Hem kendisi ile tanışmış olurdum gem de serime devam ederdim.

Fakat nedense beklediğim hazzı alamadım. Uyar'ın şairlik yeteneği kitabın satırlarına sızmış. O konuda diyecek lafımız yok. Kelimelerle oynanmış. Bir edebiyatçı olduğunu hissettirmiş.

Oysa benim için konu önemliydi. Konulara girmekte çok zorlandım. Yazarın oldukça tepkili olduğunu hissettiğim ama neye tepkili olduğunu kavramakta sıkıntı yaşadığım öykülerdi. Hatta öykü de denemezdi. Daha çok bir iç döküş gibiydi belki de. Kurgusal karakterler yaratılsa da sanki Uyar kendinden bir şeyler anlatmaya çalışıyormuş gibiydi. Biraz bunaldığımı itiraf etmeliyim.

Açıkçası öykülerin içine girmekte zorlandım. Aklımda kalan bir öykü var mı diyerek kendime sorsam, herhalde kitabın kapanışı olan Şahmeran dışında bir alternatif üretmem zor oldu. Şahmeran da zaten çok iyi değildi bence ama en azından akılda kalması için yeterli sayıda motif kullanmıştı. Kısacası; en iyisi bile beni çok etkilemedi.

Böylece kısa süren öykü kitabı silsilem sona erdi. Galiba arar vermem lazım. 2023'te yeniden oraya yönelmeyi planlıyorum ama önce biraz daha roman, anı ve diğerleri...

Çarşamba, Aralık 14

Alemdağ'da Var Bir Yılan

Sinek IsırıklarınınMüellifi’ni okuduktan sonra, (sanırım eli kalem tutan her fanide olduğu gibi) gaza geldim. Belki ben de öyküler yazabilirdim. Bir roman yazamayacağımın farkındayım. O kadar geniş bir olay örgüsünü kurgulayamam ve çok sayıda karakter yaratamam. Fakat öykü neden olmasın? Ne de olsa Barış Bıçakçı bunu kolay göstermişti. Fakat bu işler 'ha' deyince olmazdı, yazmadan önce okumaya devam etmek gerekirdi. O nedenle de Türkiye’de öykücülüğün bir numaralı yazarına döndüm.

Yıllar önce birçok hikayesini okuduğum ve çok sevdiğim Sait Faik Abasıyanık’ın okumadığım bir kitabına rastladım. Alemdağ’da Var Bir Yılan…

Oldukça şaşırdım, zira bu öyküler bildiğim ve alıştığım Abasıyanık öyküleri gibi değildi. Özellikle de kitabın başındakiler… Genelde basit insanların, sıradan hikayelerini anlatan Abasıyanık, gerçekçilikten uzaklaşmış ve sürreal tonda öyküler yazmıştı.

İlk başta yadırgadım. Okumak istediğim böylesi değildi. Hele Sinek Isırıklarının Müellifi’ni okuduktan sonra ve "Yazmak bir bakıma anlatılmaya değmez olanı anlatmaktır. Böylelikle anlamsız olanı anlamlı kılmaya cüret etmektir.” cümlesine de denk geldikten sonra aradığım hiç bu değildi.

Tabi ki yine usta bir yazarlık, güçlü bir edebiyat vardı. Abasıyanık’ın kalemi gerçekten etkileyici. Dili sade. Fakat ben biraz daha öykü kurgulamanın basitliğini çözebilmek istemiştim. Gündelik yaşamdaki basit bir anı, yazıya nasıl aktardığını, nasıl basitleştirdiğini ve oradan okunaklı bir iş çıkardığını belki bir şekilde anlarım diye düşünmüştüm.

O kısım olmadı. Okuduğum kitap tam anlamıyla bir usta işiydi.

Fakat en azından ilginç bir deneyimle karşılaştık. Sürrealist hikayelerin de nasıl çıktığı benim için ayrı bir merak konusudur zaten. Yönetmen Luis Bunuel’in rüyalarından bir harman yaptığını okumuştum mesela. Ne kadar doğrudur bilemem. Adalı Abasıyanık’ın ise sanırım biraz daha keyif verici maddeler ile bu ilhama kavuştuğunu düşünüyorum. Zira artık ömrünün son dönemleriydi ve kendisini iyice rakıya verdiği zamanlardı. Belki de yanılıyorumdur. Belki de sürreal hikayeler için gerçeklikten kopmak gerekmiyordur ve bu yaratıcının içinde var olan bir yetenektir.

Öte yandan kitaptaki hikayelerin özelliğini tamamen sürreal olarak tanımlamak eksik kalır. Başka özellikleri de var onların. Toplum ve ahlak anlayışı eleştirisi çok güçlü mesela. Belki de o eleştirilerini ve iç döküşünü o yıllarda iyi anlatabilmenin tek yolu sürrealizme sığınmaktı. Veya ölümünden önce yazdığı son kitap olduğu için, belki de ölümle ve yaşamla son bir hesaplaşma içindeydi.

Ayrıca Abasıyanık’ın 1940 ve 50’leri anlattığı öykülerinde, sanki bir eski zaman insanı gibi değil de bu zamanın insanıymış gibi bir dil kullanması beni çok etkiliyor. Çağının ilerisinde mi, yoksa biz o çağı çok mu başka biliyoruz? O dönemde de insanlar yaşadılar (üstelik bizden çok uzak yıllar değil) ve bizimle benzer sorunları vardı. Hem hayat gailesi hem de varoluş problemlerine sahip oldular. Biz ise onları “babalık” olarak gördük. O yüzden ne zaman bir Abasıyanık öyküsü okusam, bizden eskilere haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Tabi bu düşüncem yaş aldıkça Abasıyanık kitaplarından bağımsız bir şekilde güçleniyor ama en azından ergenlikten çıktığımız yıllarda farkındalık yaratan, o yıllarda yazılmış öykülerdi.

Sonuç olarak tam anlamıyla aradığımı bulamasam da, bir şekilde yine çok fazla katkı veren bir kitap ve çok sayıda öykü okuduk. Eline ve kalemine sağlık Abasıyanık…

Cumartesi, Aralık 10

Sinek Isırıklarının Müellifi

 


Yıllar önceydi ve çok da güzeldi..

Barış Bıçakçı'nın 2004 yılında çıkan ve yıllar geçtikçe meşhur olan, sevilen Bizim Büyük Çaresizliğimiz kitabını okumuştum ve hayran kalmıştım. O kadar hayran kalmıştım ki; filmi de sırf bu yüzden izlemişti ve o da bizim büyük hayal kırıklığımız olmuştu. Zira kitap şahaneydi. Film ise biraz eksikti.

O kısa romanı, kendi yaşam hikayemi baz alınca tam vaktinde (2013) okumuştum. Orta yaşa yaklaşıyordum, yaklaşık 20 yıllık arkadaşımla beraber yaşıyordum, iyi kötü bir işim vardı, halı saha maçları yapıyordum her şey akıp rutinde ilerliyordu ama hayatımın geri kalanına dair herhangi bir öngörüm, tahminim ve beklentim yoktu.

Tam olması gerektiği zamanda gelen olması gereken bir kitaptı. Bunu yazan yazara daha fazla ilgigi duymam lazımdı. Fakat nedense 2013 yılından bu yana bir daha bir Bıçakçı kitabı okumadım. Denk gelmedi. Oysa o günlerde bloga, Bizim Büyük Çaresizliğimiz için şu satırları yazmıştım: "Bir daha okumaktan sıkıntı duymayacağım kitabı, yine böyle özel bir zamanda okumak isterim ki; bu da belki 10 senede bir defa denk gelir."

Aradan on değil dokuz sene geçti, Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i tekrar okumadım ama yine bir Barış Bıçakçı kitabı vardı elime.

O kitap Sinek Isırıklarının Müellifi'ydi. Aldım elime ve hızlıca okudum. Ve sanırım bu da tam vaktinde çıktı karşıma.

Yazar olmaya çalışan, para kazanamayan, istese başka bir sektörde iyi para kazanabilecekken bunu hayalleri için geri tepen, eşi yoğun bir şekilde, stresli bir işte çalışırken kendisi evde oturan ve hayallerinin gerçekleşmesini bekleyen melankolik bir adam...

"Siz de bilirsiniz, anlatmaya değer şeyleriniz olduğunu, bir gün bunları anlatacağınızı, yazacağınızı düşünmek ne güzeldir ve bu düşünce bir kez yer etti mi nasıl da perişan eder insanı!"

Cemil'den bahsediyorum tabi. Cemil, yaşamayı seven ama bir yandan da yaşamın anlamsızlığını kabullenen biri...

"Her şey çok anlamsız! Hayat, kendi kendilerini kopyalayan dev moleküllerden başka bir şey değil. Hayat dediğimiz sadece kimyadan ibaret. Periyodik tabloyu ezberlesek yeter. Evrendeki en bol iki elementin, hidrojen ile helyumun, aynı zamanda en hafif iki element olması her şeyi açıklıyor zaten. Böyle hafif bir evrende anlam ne arasın?"

Kitap böyle böyle ilerliyor. Evrenin sırlarını düşünürken bir anda üst katın tuvaletinden sızan su damlaları ile uğraşıyoruz. Cemil'den Cemil'i dinliyoruz sık sık. Fakat araya sevgili eşi Nazlı veya yakın arkadaşı İlhan da giriyor. Bize onlardan da bahsediyor. Daha fazlasından da... Evde pişirdiği nohuttan, yaptığı reçellerden, bindiği otobüsten, üst kat komşusundan, okuduğu bir haberden.. En çok da onlardan, asıl olarak onlardan.

Etkileyici olan kısım da burası zaten. 

Bir insan neden yazar? Neden yazmak ister? Herkesin bir hikayesi var. Onu anlatmak güzel olabilir. Fakat insan şu sorudan kolay kolay ayıklayamaz kendini, "İnsanlar benim hikayemi neden merak etsin?".

Bu soru rahatsız edici bir yere varınca kişi kendi hikayesinden vazgeçer ve bir şeyler kurgulamaya çalışır. Bu da herkesin harcı değildir. Biraz kendinden, biraz gördüklerinden, biraz duyduklarından, biraz da hayal gücünden...

Eğer heyecanlı ve vurucu bir dille yazıyorsanız, insanların ilgisini çekiyorsanız hikaye okutur kendini.

Peki ya sonra... Ne kalır geriye? Tabi ki hiç bir şey! Yazan insan bunu bilir. "Çok satan" olmak dışında bir misyonu olduğunu düşünürse, o zaman yazma çabasına girmesinin geniş bir amacının olması gerektiğini kabullenir. O amacı arar. Kendini rahatlatmak mı, dünyayı kurtarmak mı, insanlara mesaj vermek mi?

Belki hiçbiri belki hepsi. Ben mesela, yıllarca bunu düşündüm. Zaten bir yazar da olmadım. Ve sonra Sinek Isırıklarının Müellifi'ndeki bir cümleyle bazı şeyler canlandı.

"Yazmak bir bakıma anlatılmaya değmez olanı anlatmaktır. Böylelikle anlamsız olanı anlamlı kılmaya cüret etmektir.”

Ciddi meseleler, tartışılan konular gündeme giren dertler, ekonomi, siyaset, felsefe, kadın-erkek ilişkileri, nasıl zengin oluruz soruları, en iyi meslek grupları listeleri... Bunların hepsi yazılıyor ve okunuyor. Sonra kimin ne dediğini unutarak, karıştırarak bir kaosun içine giriyoruz. Fakat pişen nohutu anlatan, tuvaletteki sızıntıdan bahseden Cemil bize daha çok işliyor, bize daha çok şey katıyor.

Sinek Isırıklarının Müellifi tam benim ihtiyacım olan zamanda karşıma çıkan, ihtiyacım olan bir romandı. Bunun faydasını görür müyüm bilmiyorum. Fakat içimi harekete geçirdi. Sanatın da bir diğer amacı bu karşılıklı etkileşim değil mi?

Yine de ufak bir eleştiri. Sinek Isırıklarının Müellifi, az sayfasındaki yüksek doyuruculuğa rağmen yine de kısa cümlelerle ve aforizmalarla ilerliyor. İşte bu yazıda bile çokça alıntısını kullandım. Alıntılar yaratıyor, özlü kısa cümleler kuruyor. Bir yandan yetenekli bir yazarın elinden çıktığını kanıtlıyor ama bir yandan da dönüşen toplumun ihtiyaçlarına cevap veriyor gibi duruyor.

Oysa kitapta bundan şikayet etmiyor muydu?

"Günümüzde pek çok yazarın kitabı aforizmalar toplamından başka bir şey değil. artık romanın, öykünün kendine özgü dünyasını bulamıyoruz. Edebiyat ne yazık ki kolayca dolaşıma girecek cümlelere dönüşüyor. İnsanlar birbirlerine yazacakları, söyleyecekleri ifadeler peşindeler. has okuyucuyu da aşındıran bir şey bu."

Yine de Sinek Isırıklarının Müellifi, has okuyucunun seveceği has bir hikaye....

Salı, Kasım 15

Türkiye ve İskoçlar

Herkes gider Katar'a biz gideriz Diyarbakır'a...

A Milli Takım, Dünya Kupası arası nedeniyle toplanıyor ama sadece hazırlık maçı yapabiliyor. İskoçya ile oynayacağımız karşılaşma kağıt üzerinde formaliteden bir maç gibi duruyor. Zaten öyle... Büyük ihtimalle açıp izlemem. Fakat son bir haftanın gündemi ile ilginç olaylara gebe olabilir.

Şimdilik oralara girmeyelim. Esas dikkatimi çeken; rakibimiz İskoçya ile ilginç istatistiğimiz. Futbol tarihinin ilk milli takımlarından biri olan İskoçya ile daha önce bir kez karşılaşmışız. O da bir hazırlık maçı. 62 sene önce... 

1960 yılında Ankara'da oynanan maçtan bu yana hiç oynamamışız. Koca bir kuşak ve hatta daha fazlası hiç İskoçya maçı görmemiş. Onca alakasız takımla maçımız var, mesela 1990'larda kurulan Letonya, Hırvatistan gibi takımlarla çok sayıda maç yaptık ama İskoçya ile onca ıvır zıvır turnuvada bile eşleşmemişiz. Bana çok ilginç geldi bu bilgi.

62 sene önceki maçı ise 4-2 kazanmışız. İki gol atan Lefter, tarihimizde İskoçlara en çok gol atan milli oyuncumuz konumunda. Yarın hat-trick yapan çıkmaz ise bu unvanı korumaya devam edecek. Herhalde bir 60 sene daha da sürer...

Bu arada İskoçlara gol atan ilk oyuncumuzun Metin Oktay olduğunu es geçmeyelim. Diğer gol de Şenol Birol'den gelmiş... Aynı anda Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş oyuncusunun gol attığı kaç milli maç var acaba? Bir ara ona da bakmak lazım.

Milli takımlar arasında ilişki kısa sürdüğüne göre, biraz da ligimize bakalım. Yabancı cenneti Türkiye'de, İskoç oyuncu sayısı da az gözüküyor. 

İlk gelen İskoç 1989'daki Ian Wilson'du. Beşiktaş'ın altın döneminde "Gordon Milne'in asker arkadaşı" olarak lanse edilen 31 yaşındaki kenar oyuncusu, benim hatırladığım kadarıyla fena topçu değildi ama çok eleştirilmişti. Tek golünü de Fenerbahçe'ye atmıştı.

Wilson'dan sonraki diğer İskoç için 20 sene bekledik. 2008'de Maurice Ross gelmiş. Geçmiş zaman kullanıyorum, zira ben bu adamı hiç hatırlamıyorum. O sezon lige yükselen Kocaelispor'a devre arasında transfer olmuş. Oysa 5-2'lik Galatasaray maçında da canlı izlemişim. Yine de aklımda yeri yok.

Ardından 2010-11 sezonunda Kenny Miller... Bu adamın olayı çok fırtınalıydı. Önce şampiyon Bursaspor'un Şampiyonlar Ligi'ndeki rakibiydi. Rangers-Bursaspor maçlarında mavi-beyazlı takımda oynadıktan sonra devre arasında Celtic'in renkdaşına transfer olmuştu. Gollerle başladı, henüz ikinci maçında Galatasaray'a gol atmıştı, sezon sona erince ülkeden ayrıldı. Sonrasında bazı açıklamaları da oldu. 15 maçta attığı 5 golle lig tarihinin en golcü İskoç'u olmaya devam ediyor.

Asıl fırtına ise ondan hemen sonra geldi. Kris Boyd... Sadece iki maça çıkabildi. Topla 90 dakikası bile yok. Eskişehirspor'un büyük umutlarla getirdiği adam bir anda ortadan kayboldu. Daha doğrusu ortaya da çıkamadı. İki sezon sonra İskoç liginde 36 maçta 22 gol kaydetti. Boş adam değildi ama bir hayrını göremedik.

Beşiktaş'ın 2012-13 sezonunda kalesine transfer ettiği Allan McGregor herhalde lige en çok damga vuran İskoçtu. Çok tartışıldı. Galatasaray onun oynadığı maçta derbiyi 2-1 kazanmıştı. Hala Rangers'ta oynuyor. Hatta Rangers'ın Galatasaray'ı elediği maçta (2020) ve UEFA Avrupa Ligi finalinde (2022) kadrodaydı.

2015'te Barry Douglas geldi. Konyaspor'da 1.5 sezon geçirdi. Herhalde bu listenin en verimli oyuncusudur. Konyaspor'un Türkiye Kupası kazanan kadrosunda yer aldı. UEFA Avrupa Ligi maçlarında oynadı.

Son olarak da Yeni Malatyaspor'un  getirdiği Stevie Mallan vardı. 2021-22 sezonunda yarım devre oynadı. İyi oyuncu mu kötü oyuncu mu bir türlü anlayamadık. Fakat vücut dilinden Malatya'da mutsuz olduğu belliydi.

Tabi bu oyuncuların hiçbirini yarın izlemeyeceğiz. Zaten bir kısmı futbolu bıraktı. Diğerlerini de milli takım bıraktı. Ayrıca Celticli, futbolcuları da izleyemeyeceğiz, zira kulüp, oyuncuların milli takıma gitmesine izin vermedi. Aslında Diyarbakır'daki bir milli maçta Celtic oyuncularının varlığı değişik bir hava katabilirdi. Bundan mahrum kalacağız. Gerçi gelselerdi de maçı açıp izlemezdik ama olsun... Biz notumuzu düşelim...


Pazar, Ekim 23

İnce Memed

Türk edebiyatının belki de en popüler kitabı olan İnce Memed'i okumam için senelerin geçmesi gerekti. Geçen sene, günlerin birine, okunacak bir kitap ararken, canım sevgilimin kütüphanesinde İnce Memed'i görünce artık vaktin geldiğinde kanaat getirdim.

İlk cilt heyecan içinde okundu ve bitti. Ardından ikinci cilt heyecan içinde okundu. O da bitti. Harika bir eseri okuduğumun farkındaydım. Birkaç gün sonra, kitapların esas sahibiyle roman hakkında konuşmaya başladık. Kendisi; romanı okumuş milyonlarca insan gibi, Yaşar Kemal'a hayranlığını vurguluyordu. Fakat konuşmanın bir noktasında, benim gibi takıntıları olan bir insanda sıkıntı yaratacak o bilgiyi verdi:

"Roman aslında dört cilt. İlk iki cilti kapsayan bölüm gazetede yayınlanıyor. Romanın esas kısmı burası. Sonra; yayınlanan hikaye çok sevilince, gazete Kemal'den yazmaya devam etmesini istiyor. O da paraya ihtiyacı olduğunu yazıyor. Son iki cilt de o kısmı oluşturuyor. Fakat ben; sipariş üzerine yazılmış o kısmı son iki cildi satın almadım"

Böyle diyordu evin kütüphane müdürü! Yıkılmıştım. İzlediği filmi sevmese bile yarıda bırakmayan, 3-4  bölüm izlediği diziyi sevmese bile en azından sezon sonuna adar tamamlayan benim için yeni bir görev vardı artık. Acilen diğer iki cildi bulmam gerekiyordu. Oysa birçok yerde dört cilt berabere satılıyordu. Neyse ki; son iki cildi de bir şekilde buldum ve muhteşem eseri tamamladım.

Uluslararası alanda dahi önemli bir şöhrete sahip olan ve hatta ülkede de herkesin dilinde olan bir kitabın, hakkının çok verilmediğini düşünüyorum. Bunun kökleşmiş nedenleri var tabi. Fakat 2000'lerle beraber, Türkiye'nin bazı konuları en azından daha eski yıllara göre bir seviye daha cesur tartıştığı bir dönemde, İnce Memed'in bir başucu kitabına dönüşmesi gerekirdi. Dönüşmedi ve Türkiye yeniden kendisini, özünü, geçmişini, sorunlarını tartışamadığı kapalı bir döneme geri döndü.

Önce Yaşar Kemal... Böyle şeyleri öğrenince bir yandan hayranlığım artıyor bir yandan da kendi vasatlığımı fark ettiğim için üzülüyorum ama yapacak bir şey yok; kendisi bu kitabı 30 yaşında (önce Cumhuriyet gazetesi için) yazıyor. Aynı zamanda; büyük şehrin iyi yetişmiş yazarların hayat hikayesini yazacağı bir karakterin ömrünü yaşamasına rağmen, büyük bir yazara dönüşmesi ayrıca takdir edilesi. Ve esas hayranlık sebebi; bunu henüz ilk romanında çok net gösterebilmesi...

Sonra Çukurova... Romanın esas karakteri İnce Memed ise, yardımcı oyuncusu Çukurova'dır. Yaşar Kemal bölgeyi muazzam şekilde tasvir eder. Oralara hiç inmemiş biri olmama rağmen, romanı okurken her yeri didik didik bildiğimi zannedecek noktaya ulaşırım. Bir yandan da "keşke kitabın bir yerinde veya birden çok yerinde bir harita olsaydı" deme ihtiyacı hissederim. Memed nereden nereye gidiyor, jandarmalar o esnada nerede, köyler nerede... Bunları harita üzerinden görebilsek muhteşem olurdu. Hatta sadece bu haritaları içeren bir kitap bile çıkartılabilir. 

Ve esas olarak İnce Memed.... Hem roman olan, hem karakter olan... En baştan belirtmem lazım ki; bu kadar net bir Türkiye Cumhuriyeti tasviri okumak beni çok etkiledi. Zalim ağalar, güce tapan köylüler, güce boyun eğen köylüler, güce karşı isyan eden köylüler, dağa çıkanlar, dağa çıkanları kovalayan askerler, cumhuriyetin ilk siyasetçileri, yerel halkı avucunun içine alarak siyaset yapan şehrin ağababaları, Kurtuluş Savaşı esnasında ikili oynayıp, savaşın sonunda 'kahramanlık' yapanlar, o kahramanlık unvanıyla Anadolu'ya dağılıp kendilerini köylülerin toprakları ile ödüllendirenler, sürgün sürgün gezen hocalar... Hepsi, ama hepsi bildiğimiz karakterler. 

Fakat bu kadar gerçekçi olması bazı sorunlar yaratır. Zira ülke Arif Saim Bey'lerle doludur. Hatta Arif Saim Bey'in de gerçek bir karakterden (Ali Saip Ursavaş) esinlendiği iddia edilir. O kısmı ben bilemem ama Arif Saim Bey'lerin kalabalık olduğu bir yerde, İnce Memed gibi bir romanın çok okunması mümkün olamazdı. Zaten uzun süre yasaklarla boğuşuyor eser. Hatta İngilizler 1980'lerin başında romanı filme çevirmek, (hatta bunu yapıyorlar da) ve çekimler için Türkiye'ye gelmek istiyor ama bunun izni dahi verilmiyor.

Zaten kitabı okurken de bir yandan şaşırıyordum. Edebiyatımızın birçok romanı, dizi olarak televizyonlara uyarlandı. İnce Memed ise televizyonda izlenecek en iyi içeriğe sahip roman. Heyecan var, aşk var, aksiyon var, zenginlik var... Neden kimse bunu yapmadı? Zira yapılması pek mümkün değil. Nasıl işleyeceksin bu romanı televizyonda? Dağa çıkan, ağalara isyan eden, askerle çatışmalara giren, köylünün sevgisini kazanan bir karakteri her hafta nasıl getireceksin ekrana? Mümkün değildi.

İnce Memed zaten gücünü buradan alıyor ama aynı noktadan dolayı başı derde çok giriyor. Eyyamı yok, freni yok, lafını esirgeme yok. Diğer yandan slogan yok, propaganda yok... Anadolu'da var olanı, son 100 yıla damga vuran gerçekliği tüm hatlarıyla önümüze getiriyor. Üstelik bunu Cumhuriyet'in henüz 30. yılında yapıyor. Belki de o dönemde bu eser daha çok irdelenseydi, bugün birçok sorun çözülmüş olabilir ve belki de roman son 100 yılın fotoğrafı olmak yerine Anadolu'nun geçmiş zaman efsanesi olarak anılırdı.

Fark ettiyseniz, romanın konusundan pek bahsetmiyorum. İnce Memed'in kendisinden, Hatçe'ye olan sevdasından, ilk vurduğu Abdi Ağa'dan, Seyran'dan, Kerimoğlu'ndan bahsetmiyorum. Gerek yok. Kitabı okuyanlara bunları anlatmaya gerek yok, okumayanlara da ne desek boş olur! Öte yandan bu karakterleri ve benzerlerini az çok biliyoruz. Yaşar Kemal de onları anlatmış sayfalarca.

Peki bize ne kaldı? Geriye ne kaldı? Yıllardır okunan ve her yerde övülen bu roman (Hürriyet gibi bir gazete tarafından bile 2017'de edebiyatımızın en iyi eseri seçildi) birkaç okuryazar insan dışında insanların kafasına girebildi mi?

Bugün sokağa çıksak herkes İnce Memed'i bilir. Kitabı okumasa da bilir. Ağalara karşı savaşan bir isyankar. Bir eşkıya. Herkes o İnce Memed'i çok sevdiğini söyler. "Keşke bu ülke bir kaç gerçek İnce Memed çıkarsaydı" der. Kitabı okumayan bile der bunu. O kadar içimizdedir İnce Memed.

Her toplumun tarihi kahramanlar üretmiştir. O kahramanlar romanlara, türkülere, efsanelere girmiş, bu sayede kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. İnce Memed ise tam tersidir. O önce yaratılmış bir kurgu karakter olarak toplumun içine girer. Çok okumayan bir milletin, hikayesini tam olarak okumadığı adamdır. Buna rağmen roman yazıldıktan sonra halkın sevgisini kazanan bir karaktere dönüşür. Türkülere, efsanelere konu olur. Hatta İnce Memed'in gerçek bir kişi olduğu bile iddia edilir.

Fakat tüm bunlara rağmen; İnce Memed karakteri ne kadar sevildiyse, İnce Memed romanı bir o kadar özümsenmemiştir. Zira İnce Memed romanı tehlikelidir. İnce Memed tasviri bizim toplumumuz için yeterlidir. Tasvir olarak kalmalıdır. Roman özümsenirse, bu sefer efsaneden bir gerçeğe, bir gerçekliğe, bir çatışmaya, bir fikre dönüşür.

Zaten İnce Memed de gerçek olsaydı, onu türkülerle anan insanlar onu sevmezdi. "Tamam haklı olabilir ama yolu bu mu bu işin" denirdi. Tıpkı kitaptaki köylülerin Memed hapisteyken onun hakkında olumsuz konuşması, Mehmed dağa geldiğinde onu sevmesi gibi...

İnce Memed bir başkaldırının romanı olarak tanımlanır. Doğrudur da... Fakat neye başkaldırdığının toplum nezdinde pek bilindiğini sanmıyorum. Bu gruba sadece halk değil, kitabı okuyan kesimin önemli bir kısmını da dahil ediyorum. 

İlk cildin hatırına, bir Abdi Ağa vardır günah keçisi. Zalim ağalara başkaldırmıştır İnce Memed'in kendisi. Fakat İnce Memed romanı başka bir yeri karşısına alır. Onun isyanı -o zamanlar için- yeni yeni kurulan bir ideolojiyedir. Cumhuriyet'e değil, cumhuriyetten nemalananlara karşı bir isyandır. Ve ne yazık ki 30. yıldaki sözler, artık 100. yılda iyice kökleşmiştir. 

Tek gözü görmeyen bir köy çocuğunun, 30 yılda gördüğü ve anlatabildiğini 100 yılda bir toplum nasıl göremedi, nasıl anlamadı, nasıl tartışamadı?

İnce Memed, ülkenin son 100 yılını anlatan en iyi romandır ve 70 yıl önce yazılmıştır. Müfredata girmesi gereken ama müfredata girmesi mümkün olmayan romandır. Bir roman değil, bir kurgu değil, tamamen Anadolu'nun ve tüm ülkenin gerçeğidir....

Salı, Mart 29

Puslu Kıtalar Atlası

Puslu Kıtalar Atlası'nın şöhretini duymuştum. İyi bir kitap olduğundan emindim. Okumaya geç kaldığım için kendime de biraz kızgındım. Bir yandan da, acaba oluşan fazla beklentiden dolayı kitabı beğenmeme ihtimalim olur mu diye sorguluyordum.

Hayatımda ilk defa bu kadar derin bir uçurumla, beklediğimden farklı bir eserle karşılaştım. Konu olarak, dil olarak, üslup olarak; beklediğim bu değildi. Zira bunu beklemem için, tahmin edebilmem gerekirdi. Kafamda bir örneği olmalıydı. Değerlendirmeler, tecrübelerle yapılır. Ben, daha önce böyle bir kitabı okuma deneyimi yaşamamıştım.

Türü "fantastik" olarak geçiyor. Kesinlikle benim uzak olduğum türlerden biri. Fakat fantastik türdeki diğer romanlarla aynı mı? Bence değil. Diğer fantastik kitaplar, yeni bir evren, yeni bir dünya yaratır, başka bir dünyada geçtiklerini daha ilk sayfadan okuyucuya verirler zaten. 

Puslu Kıtalar Atlası ise bunun tam tersi; okuyucu normal kurgusal bir roman okuduğunu bile inkar edip tarihte var olan kişilerin öykülerini öğrendiğini hissedebilir.

Belki de o yüzden "rüya gibi bir kitap" demek mümkün. Nasıl ki rüyalar, içine girdiğimizde en gerçekçi hislerle yaşanır ama sona erdiğinde hızlıca akıldan uzaklaşır, Puslu Kıtalar Atlası da benim için öyleydi. İstanbul'un gerçek tarihine ışık tutmuş gibi içine girdim ama sona erince yavaş yavaş ne okuduğumu unutmaya başlamıştım. Karakterler aklımda, olaylar hayal meyal gözümde ama biri sorsa düzgün cümlelerle anlatılamaz gibi.. Buna rağmen; yaşadığım his baki kaldı. Tam bir rüya...

Türk edebiyat tarihinin en iyisi mi? En güzeli mi? İddialı sıfatlar kullandırmaya gerek yok. Bunlardan biri de olmayabilir. Kendisinin bir 'en'i var; ama onu ben bulamıyorum.

Çok mu abarttım? Olabilir. Bugüne kadar birçok kitabı çok beğendim. Çok beğendiğim kitaplar için aklımda hep "Keşke bu kitabı yazabilseydim" cümlesi geçti. Biraz kıskanma gibi gözükse de aslında bir hayranlık barındırıyor. Puslu Kıtalar Atlası'na ise o kadar hayran oldum ki; bu cümleyi kullanmak aklımın ucundan geçmedi.

Eğer bir keşkeli cümlem varsa bu kitapla ilgili; o da "Keşke bu kitabı yazarken İhsan Oktay Anar'ın yanında (veya kafasında) bulunsaydım" olurdu.

Devamlı bahsedilen bir kitap olan Puslu Kıtalar Atlası ve onun yazarı Anar. Bu kadar bahsedilmek, bu kadar övgüye nail olmak; kitabı okumamış birinde bir ezber yaratıyor. O ezbere göre Anar, ustalık eserini yazmış yaşlı bir yazar olmalıydı.

Bugünlerde tabi ki biraz daha yaşlı. Fakat kitabın yayınlandığı 1995 yılında 35 yaşında olduğunu öğrenmem ile şaşkınlığım daha da arttı. Kitabı okurken açılan ağzım, biraz daha genişledi!

Puslu Kıtalar Atlası'na daha sonra, İlban Ertem tarafından çizimler de yapılmış. O kısımları görmedim ama kitabı okurken devamlı kafamda bir çizgi roman tadı belirmişti zaten. Diğer yandan kitabı alıp Suriçi'nde okuma isteğim de artıyordu. Görerek, karakterleri 300 yıl öncesinin İstanbul'unda canlandırarak...

Bunlar olmadı tabi ama kafamda devamlı bir şarkı çaldı.


"Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor.

Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum. 

Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapadı. Az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi: Dünya bir düştür. evet, dünya... ah! Evet, dünya bir masaldır.'"

Cumartesi, Şubat 19

Mahur Beste


- Asıl hedefi göremiyorlar. Sadece Abdülhamit ile meşgul oluyorlar. Onu yıkmak, onu devirmmekten başka bir şey düşünmüyorlar. Abdülhamit tek adam... Beride otuz milyon adam var...

- İyi ama bu tek adam, bu otuz milyona göz açtırmıyor. Bütün hayat hakkını gaspetmiş...

- Orası doğru. Kimse itiraz edemez. Hepimiz onun nasıl bu memleketi yıktığını biliyoruz. Fakat mesele o değil. Mesele bu hürriyet aşkının, bu istibdat düşmanlığının asıl düşünülmesi lazım geleni unutturmuş görünmesinde. Hepimiz Abdülhamit ile meşgulüz. Sarayın etrafındaki beş on kişi hariç, ordu, memur, halk, herkes, sabah akşam onu düşünüyor. Onun fenalıklarını saya saya cezbeye geliyoruz. Bu, Kadiri zikri gibi bir şey oldu.

Memlekette iki ses var: "Padişahım çok yaşa!" "Kahrolsun Abdülhamit!" İyi ama, sade bununla iş çıkmaz. Farz edelim bu adam ortadan yok oldu, onu devirdik, saltanatı bıraktı, yahut öldü; o zaman ne yapacaklar? Abdülhamit gitti, biz işimizi gördük, artık bize ihtiyaç kalmadı, Allahaısmarladık, demeyecekler ya… Her şey gösteriyor ki, Abdülhamit’in hakikî halefi tav’en veya kerhen bu cemiyet olacaktır. Onlar iş başına geçecekler; o zaman ne olacak?

 – Hele bir kere o gitsin de… 

– İşte tam onların ağzıyla konuştun. Hele bir o gitsin… Hele bir sabah olsun… Biz sanıyoruz ki bütün fenalıklar sadece ondandır. Halbuki değil; fenalık daha derin, daha köklü. Abdülhamit gibi bir ifriti doğuracak kadar büyük. İyice yerleşmiş. Abdülhamit nedir? Senin, benim gibi bir insan. Yalnız bizden biraz başka türlü. Abdülmecit’in oğlu olmayıp da benim oğlum olsaydı hiç de fena adam olmazdı. Biraz vehimli, korkak. Orta halli bir marangoz. Titiz, dikkatli, küçük şeylerin üzerinde durmaktan hoşlanan bir adam. Saraydan çıkar şu adamı, şöyle orta halli bir eve koy: muhakkak her akşam kalemden gelir gelmez soyunup dökünüp mutfağa girecek, yahut da elinde keser, tahtaboş tamir edecekti. Terliklerini, takyesini giymiş ve Abdülhamit Bey… Rütbesine göre Beyefendi, yahut Saadetlû Abdülhamit Paşa hazretleri. Sabahleyin İkdam gazetesini penceresinin önünde okuyor. Evden çıkarken mutfağın ateşine dikkat etmesini, çocuklarını sokağa salıvermemesini karısına sıkı sıkı tembih ediyor. Eve dönünce bir fırsatını bulup teker teker bütün ev halkından günün olup bitenini soruyor. Yatarken sokak kapısını kendi eliyle kapatıyor, karyolasının altına bakmadan yatağına girmiyor. Bu adam tesadüfün şevkiyle hükümdar olmuş. Olmasa iyi olurdu, fakat olmuş … Küçük, miskin yaratılışı, bütün bir millete nefes aldırmıyor. Bütün talihsizliğimiz bundan mı ibaret?… 

Keşke bu kadar olsa… Mesele bu kadar olsaydı da biz Abdülaziz devrinde mesut olsaydık… Babalarımız Abdülmecit devrinde rahat etselerdi. Dedelerimiz Mahmut zamanını iyi geçirmiş olsalardı… O zaman çocuklarımızın gelecek devirde daha mesut olacaklarını düşünebilirdik… Tek tek al; ne Abdülhamit babasına, ne Aziz kardeşine benzer; birisi vehimli, hilekâr, fakat sebat sahibi, çalışkan; öbürü zalim ve deli, müsrif ve iradesiz