gündem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gündem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Nisan 15

Yalı Kaplanı


Direkt konuya girelim. Bilmeyenler önce linke tıklayabilir.

Biz devam edelim. Tabi ki Hilal Kaplan hanımefendinin ve olayda adı geçen ama gerçek adını kullanmayan beyfendilerin özel hayatlarına karışacak, onları değerlendirecek ve ahlak bekçiliği yapacak değiliz.

Fakat dönemin başbakanının da dediği gibi "Bu özel değil genel, genel..."

Her ne kadar dönemin başbakanı, bahsettiği olayı (Deniz Baykal) genel sıfatına sokarken bir 'ahlaksızlık' olarak yorumlamış ve bunu halkın üzerine servis ederken işin tamamen uçkur kısmına odaklanmış olsa da biz aynı yoldan gitmeyeceğiz. Biz de bir genel ahlaksızlığı kabul ediyoruz ama bunun iki kadın ve iki erkek arasında yaşananlardan dolayı olduğunu düşünmüyoruz. Bu onların kendi bileceği iş. Bu problemle kendileri yaşayacaklar zaten.

Her daim bireyselleşmenin öneminden bahsederken ve bireysel kararlar alarak hayatlarına yön vermiş insanları iyi örnekler olarak gösterirken; bireysel kararlar alarak hayatlarına devam eden insanların karşısına bu bağlamda çıkmamız mümkün olamaz. 

Fakat işin "genel" bir kısmı var ve onu da atlamamız mümkün değil. Eğer siz bir kanaat önderi olarak yıllardır her Allah'ın günü topluma bir çizgi çizmeye çalıştıysanız, çizginin dışına çıktığınızda başınıza geleceklere katlanmak zorunda kalırsınız.

İnsanlar eşleriyle anlaşamayabilir. Başka ilişkiler yaşarken başka insanlara aşık olabilirler. Hayatlarında kaos ve karmaşa olabilir, duygusal gelgitler yaşayabilirler. Bence de olmaması gerekir. En güzeli yıllarca sürecek uzun bir ilişkidir. Fakat bunu düşünüyorum ve düşlüyorum diye; kesin olarak bu modeli yaşayacağımı iddia edemem. O iddiada bulunsam bile ve tamamen öyle bir hayat yaşasam bile, her insanın böyle yaşaması gerektiğini de söyleyemem. Bunu kendime had göremem.

İnsanların nasıl yaşaması gerektiğini söyleme haddini kendinde bulan Hilal Kaplan ise olayın ortaya çıkmasıyla birlikte ilerleyen günlerde feminizmin 'özgür kadın' ilkesine sarılarak kendini savunacaktır ama bu savunmayı yaparken "Ailenin Adı Yok Ama Neden Feminist Değilim" adlı bir kitabın yazarı olarak çok sakil duracaktır. Olduramayacaktır. Aslında o kitapta yer alan ve devamlı topluma buyurduğu fikirlerini de bir türlü olduramamıştı. Çokça temelsiz, biraz eksikti. Fakat bir şekilde, vasatlığın tahakkümünün damga vurduğu yıllarda, bir de üzerine Fetullahçılar sahneden çekilince, boşluğu doldurdu, yürüdü gitti ve zamanla önümüze bir kanaat önderi olarak düştü. 

Gündemdeki her konu hakkında yorum yaparken en çok "aile, kadın, toplum yaşamı, ahlak" gibi kavramlara sığındı. Zira başka bir sözü olamazdı. Olsa da sonunu getiremezdi. Türkiye'nin ne yazık ki en çok okunan gazetelerinden birinden halka seslenmesini, üzerine devletin kanalından hatırı sayılı miktarda maaş almasını sağlayacak bir yeterliliği yoktu. Fakat muhafazakar topluma, muhafazakar bir kadın olarak  seslenmek için "aile ve kadın" demekten, anti feminizm propogandası yapmaktan başka  bir yolu yoktu. İnönü Savaşları'nın İsmet İnönü'nün soyadından geldiğini sanan, Covid olduğunda burnuna tereyağı süren birine göre oldukça iddialı bir konuma yükselmişti. Bunu da ancak kadına ve aileye biçtiği rollerle sürdürebilirdi.

Netflix'in boşanmalarını arttırdığını, İstanbul Sözleşmesini'nin aile mefhumunu yok ettiğini iddia ederek; AKP  övgüleri dışında da başka sözü olmayan biri olarak bu noktalara kadar gelmişti. Şimdi böyle bir insan için bir empati oluşturmak; onun özel hayatına saygıyı gözetmek mümkün mü? Zira bu olay bir Caner Erkin - Asena olayı değil ki! Hilal Kaplan bir topçu değil, bir popçu değil. Hatta gazeteci olması da onu bir zorunlu hayata hapsetmezdi. Fakat senelerce insanlara anlattığı modelin dışına çıktıysa, konu artık başka bir yere evrilir.

Toplumsal hayata dair fikirlerini ve karanlık ideolojilerini halka empoze ederken; kendisi yalılarda başbakan indirmenin dışında zaman zaman evlenip boşanıyormuş. Bu gayet mümkün. Fakat diğer tarafa ise yoksul halkın kadınları, istemedikleri hayatları yaşamak zorundaydı. Zira onları için çizilen çizgilerin dışına çıkan herhangi bir 'aksi' davranış, ufacık bir isyan, bir başkaldırı (mesela kentsel bir yaşam sürmek) Hilal Kaplan gibilerin şekillendirdiği modele, devamında devlete ve dine zarar demekti. Vatan hainliğine, topluma nifak sokmaya kadar giden bir adım olarak adlandırılabilirdi sıkı sıkıya bağlı toplumsal ilişkilerde...

Haliyle böyle çelişkiler mevcutken; şimdi  'özel hayat" diyerek  hiç sesimizi çıkaramayacağız mı?

Toplumun diğer kesiminde yer alan ve feminizm kavramının sahibi olduğunu iddia eden Düzkan ailesinin Ayşe olanı aksini düşünüyor. O da feminizmi kendi "yalı"sında kurgularken, yine hem steril, hem de bir o kadar buyurgan ve tartışmaya kapalı bir söz söyle şansına erişmişti. Fakat o da beklemediği bir tepki aldı. Sonunda da çareyi Twitter'ını kilitlemekte buldu. Zira toplum artık her nereden gelirse gelsin, bir baskılanma istemiyor. Yukarıdan bir buyruk, bir yol çizici görmek istemiyor.

Tabi ki meselemiz Düzkan değil. Biz yine Hilal Kaplan'da kalacağız. Fakat bazı boş empatilerin romantizmlerin sırası olmadığını vurgulamadan geçemezdik.

Ayşe Hanım bize "Siz de şu an ahlakçı geçiniyorsunuz" derken, bizim bahsettiğimiz ahlaki sorumluluğun yaşanan ilişkiler olmadığı ortada. Dini kullanarak topluma model biçen, tarikat ağlarına düşmüş kız çocuklarında sorun görmeyen, İstanbul Sözleşmesi'ni topluma bir suç unsuru gibi anlatan birine karşı tabi ki ahlaki sorumluluk yükleyeceğiz. Yaşatmadığı hayatı yaşama riyasına girmek; illegal bir durum değil. Suç değil, cezası yok. Fakat ahlaki olarak olması gereken şudur: Sözünden dönmüş bir kanaat önderinin, kendi gerçeğiyle hesaplaşmak.

Skandal patlamadan saatler önce Hilal Kaplan'ın hesabından bir seçim reklamı paylaşıldı.


Bir cafe'de üniversiteli üç genç otururlar. Bunlardan biri göbeği açık, dar pantolonlu bir kız.  Karşısında da iki tane şaşkın delikanlı. Biraz sonra bu şaşkın delikanlıları; "ikon" Merve'nin cazibesinden uzaklaştıracak dürüst, duruşu olan, yerli ve milli, Churchill'e tuz-limon-soda diyen  ve o yüzden Merve'nin yargılayıcı bakışlarına maruz kalacak mağdur AKif girecek ortama...

Aslında zaten vurgulamak istenen belli. Boş hayaller peşinde olan seküler bir kızın yanında mı olacaksınız, ona boyun eğen şaşkınlara mı katılacaksınız, yoksa onun sansürüne uğramayan Akif mi olacaksınız? Tamam; şimdi bu başarısız videonun analizini yapmayacağız. Kız tavlamak için ne yapacağını şaşıran AKP'li nesil onların problemi. Zaten AKP'nin seçim stratejileri ne zaman özel yetiştirilmiş Fetullahçı kadrolardan çıkıp da çapı düşük Pelikancılara geçti; işte o zaman partinin oy oranı da düşmeye başladı. Kendileri çeksinler, düşünsünler; bizi bağlamaz...

Bu başka bir konu ama bizim konumuzla da bağlantısı var: Bu insanların hepsi; yani videodaki AKif de gazetedeki Hilal de; "ikon Merve"yi kıskanıyorlar aslında. Onun, kendi hayatını yaşamasından rahatsızlar. Merve saf olabilir, çok zeki olmayabilir, yetersiz olabilir. Bunların hepsi insani durumlardır. Fakat belli düşüncelere sahip olması, bunu dile getirmesi, ona göre yaşaması ve en önemlisi "bireyselleşebilmesi" (mesela tek başına tatile gitmek isteyip, ailesi ile yaptığı tatilde sıkılması); sıkı örülmüş ağlarla yaşantısına devam eden, o yaşantıyı sorgulamaktansa karşı tarafın bireyselliğine ket vurmayı düşleyen karşı tarafın kompleksini hoplatan en önemli unsurdur. O kompleks yüzünden hem Merve'nin hayat tarzını kısıtlamaya çalışırlar hem de onu itibarsızlaştırmaya, küçümsemeye uğraşırlar. Uğraştılar. Başardılar da... Kaplan ve türevlerinin engin siyasi bilgisi değildi onları buraya taşıyan, tam olarak bu kompleksti.

Sonra takke düştü işte. O yalıların içinde aslında Merve gibi yaşayarak, özendikleri hayatların benzerine girdiler. Bunu da her gün yazılarıyla buluşan, TRT'de kendilerini izleyen toplumdan sakladılar. O toplumun özellikle kızları iki göz odalı evlerin duvarlarına sıkışmışken, onlar dilediklerini yaşamaya muktedir oldular. Üstelik hem dilediklerini hem de yaşadıklarını sakladılar.

Gerçi zaman zaman saklamadılar bile. Tam benzer bir konu olmasa da; Covid zamanı bir yandan devletin verdiği ilaçları halkın kullanmasını tembihlerken, devletin ne kadar güçlü, basiretli, problem çözücü olduğunu anlatırken, iktidara övgü şelaleleri dizerken, ilaçlara karşı bir sorgulama getirenleri kıskanç, devlet düşmanı ve hatta terörist olarak yaftalarken (mesela TTB), kendileri o ilaçları kullanmadıklarını "tıbbi bir tavsiye değildir" şerhi ile anlatıyorlardı. Yani yoksullara, sıradan vatandaşlara bir dayatma sunup başka bir hayat yaşamak yalı tayfası için yeni bir durum değildi.

İnsanlara Netflix'i kötüleyen ama Netflix dizilerine taş çıkaran senaryolara imza atan; hükmettikleri gençler evlerinde Yalı Çapkını izlemek dışında bir sosyal eğlence bulamazken, başbakan devirdikleri yalılarda eşlerini aldatarak ilişkilere girenler; basit bir "aman ahlakçılık yapmayın", "aman özel hayata mücadele etmeyin" düsturuyla halının altına süpürülmemli. Bu, yapılacak en büyük yanlışlardan biri olur.

Çünkü biliyoruz ki, bugüne kadar süpürüldükleri tüm halılardan çıkarak, üzerimizde ahlak satmaya da fikir kusmaya da devam ettiler. Hatta belki de bu halı alından çıkma işini hızlandırmak için; tek olayı sekuler-şehirli görüntüsüyle AKP övgüsü yapmak olan Büşra'ya hızlıca "Siz sokaklarda kucak kucağa otururken sorun yok, biz boşanınca mı mesele oldu. Çok kötüsünüz ve anlamıyorsunuz" içerikli bir video hazırlatırlar

Aslında topluma çizdiğiniz yaşantının dışına çıkmakta da sorun yok. İnsan  70 sene boyunca aynı ilkelere sarılıp yaşayamaz ya! İlla bazen fire verir. Kimse sınanmadığı günahın da masumu değildir. 

Ama eğer topluma çizdiğiniz yaşantının dışına çıktıysanız, artık kanaat önderi olarak ortalıkta gezinemezsiniz. Zaten gereğinden fazla zapt ettiniz köşeleri, ekranları.... Artık kenara çekilme vakti..

Perşembe, Mart 30

İnceciler

Muharrem İnce, konuşulmaya ve konuşmaya devam ediyor. Üzerinde çok durulacak bir konu olmaması gerekirdi ama o zaten böyle şeylere teşne. Bir de ne olursa olsun, seçimin ve dolayısıyla ülkenin kaderi İnce'nin alabileceği az biraz oyla bile şekillenebilir. O nedenle gündemde olması gayet doğal.

Oysa aslında kendisi bir ay öncesine kadar gündemde değildi. 2018'deki fiyaskodan beri kendini ifade etmekte zorlanıyordu. Kimseyi ikna edemiyordu. Onun savunmalarını defalarca dinlemek zorunda kalmış ve çoğunda da kendisine hak vermiştim. Fakat halkın; en azından muhalif kesimin büyük bir kısmı kendisiyle aynı şekilde düşünmüyordu. İnsanları ikna edip de bir sonraki aşamaya (başka konulardan bahsetmeye) geçemiyordu.

Daha eylül ayında bile; yani bundan 6 ay önce ve 2018'den 4 sene sonra, katıldığı Babala TV'de gençlerin esas meselesi bu olmuştu. Ben, Muharrem İnce'nin gelecek planlarını, düşüncelerini, kadrolarını merak ettiğim için açmıştım ama yayın başladıktan yarım saat sonra halen 2018'de kalındığı için, biraz İnce'ye çokça da stüdyodaki gençlere kızarak telefonu kapatmıştım.

Bugün ise İnce'nın destekçilerinin büyük bir kısmı gençlerden oluşuyor. Gerçi konuyla alakalı çok güçlü verilerimiz de yok. Muharrem İnce ne kadar oy alır, bu oyların ne kadar gençlerden, ne kadarı CHP'den ne kadarı sağ seçmenden pek bilgimiz yok. Fakat gözlemlerimiz var.

Öncelikle İnce'nin düşük bir oy alacağından eminiz. Kendisi yüzde 30'lardan bahsederken, şimdi yüzde 15'lere düştü. Üstelik tahmini oyu bile bir hafta içinde değişti. Bu oy oranlarını bizlerle paylaşırken kaynağının, rakip partilere gelen anketler olduğunu söyledi. Oysa hiçbir anket (ısmarlama veya sahici) sonucunun iki haftada bu derece değişeceğini sanmıyoruz. İnce'nin eline ulaşanlar o nedenle merak konusu. Gerçi HDP'nin aday çıkaracağını düşünerek strateji geliştirmiş ve ikinci tura kalma hayalleri kurmuş için bu gel-gitler pek de şaşılası değil.

Fakat bu gelgitli adamın, yüzde 2 de alsa yüzde 6 da alsa, olsun olsun bir şekilde yüzde 10 da alsa seçimin kaderini değiştireceği aşikar. Hatta o yüzde 10'un dahi çıkardığı tantanaya bakarak ne kadar düşük olduğu ortada. Fakat kendisi bunu seçim zaferi olarak görebilir. Zira için ucunda CHP'ye ve Kemal Kılıçdaroğlu'na seçim kaybettirmek var. Kemal Kılıçdaroğlu'nun siyasi kariyerini bitirmek onun içini ferahlatır. O nedenle kendi siyasi kariyerinin bitmesini de göze alabilir. Benzer durumlar yüzde 6, yüzde 2 gibi oranlar için de geçerli ama o zaman yaşayacağı hayal kırıklığı, Kemal Bey'in yenilmesini gölgeleyebilir. Ve hatta belki Kemal Bey'in yenilmesine de yetmeyebilir.

Peki kimler oluşturuyor bu adını koyamadığımız ufak yüzdeyi? Aslında her şey 1 Mart günü başladı. Meral Akşener'in masayı dağıtmasıyla... Yani henüz bir ay bile olmadı. Bir ay önce Muharrem İnce yine adaydı ama ne adı geçen, ne de seçim kaybettirmeye gücü olan bir adaydı. Sadece ortalarda dolanan bir karikatürdü. Çok fazla öne çıkamadığı için de çok fazla ciddiye alınmayan, hatta 'İlla bir yerde vazgeçer" denilen biriydi.

Fakat önce Akşener masayı dağıttı. Sıtma ve ölüm arasında tercih yapmayacağı için geri dönmesi mümkün değildi. Çok güvendiği İmamoğlu ve Yavaş da peşinden gelmemişti. "Kazanacak aday" diye tutturup adaysız kalmıştı. Neredeyse Ersan Şen'e sığınacaktı. İşte o günler Muharrem İnce bir kapı olmuştu. Hatta biz de Akşener'i "Kazanacak aday dedikten sonra, son seçimi kaybeden adayın yanında tavır alırsa" diyerek eleştirmiştik. Akşener, İnce ile bile kazanamayacağını anlayınca masaya geri döndü ama o hafta sonu kafası karışan İYİ Parti seçmeni o kadar kolay dönmedi. Bir kısmı arafta kaldı. İnce, kendisinden bağımsız olarak gelişen olayların yaşandığı hafta sonundan üçüncü aday olarak çıktı. Tam o günlerde Fatih Altaylı'nın Twitter anketlerinde başa güreşmesi de onu iyice havaya soktu.

İşte aslında Muharrem İnce taraftarlarının kim olduğuna buradan bakmak lazım. CHP'den hoşlanmayan, o nedenle İYİ Parti'ye sığınan, Akşener'in masaya devirmesinden memnun olan ama sonrasında Akşener dönünce kendini sahipsiz hisseden, ağırlığı gençlerden oluşan bir kitle. Bu gençlerin ortak bir ideolojik bir tavrı yok. Yani hepsi milliyetçi mi? Değil. En azından eski MHP'li değiller. Sosyal demokrat mı? O da değil. Zaten politik anlamda öyle baskın karakterleri de yok. Hatta sırf bu yüzden AKP'den çok rahatsız da olmuyorlar. Rahatsızlar ama 20 yıl boyunca AKP'yi yaşamış kuşaklar kadar da değiller. Daha önce AKZ Kuşağı yazısında bahsetmiştik biraz.

Bu kitlenin hafızasında kıyaslayabileceği bir başka Türkiye yok. Doğdukları, gözlerini açıkları ülke bu zaten. Bizim gibi 90'ların sonunu ve 2000'lerini başını iyi veya kötü özellikleriyle test edememişler. Biz üniversite yıllarında üç kuruşluk bursla yaz tatili yapabilir, Galatasaray kombinesi alıp deplasmanlara gidebilir, konserlere bilet bulabilirdik. Haliyle şu an düştüğümüz karanlık, bizim içimizi daha çok acıtıyor ve bir tepki göstermeyi kaçınılmaz kılıyor. Oysa bugünün gençleri zaten yeni yeni fark ediyorlar dünyayı. O dünya da gördükleri ve yaşadıkları kadar. Yani iktidarın sunduğu kadar. Haliyle gözlerinin önünde kaybettikleri bir şey yok. Bizim kayıplarımız ise onlara 'anlatı' gibi geliyor.

Haliyle belki de ilk kez oy kullanacakları seçime biraz da gençliğin getirdiği "Ben farklıyım ağabey ya" düşüncesiyle bakıyorlar. Türkiye tarihinin en önemli seçimini; özgürlükler üzerinden değil (zira bunu test edip kıyasladıkları bir zaman olmadı), adaylar üzerinden değerlendiriyorlar. Sanki Survivor'da adada kalacak isme SMS atacakmış gibi bir 'ünlü' seçiyorlar.

Esasında biz de gençlik yıllarımızda kazanamayacağını bildiğimiz radikal partilere oy attık. O da bizi 'cool' hissettirdi. Gençliğin doğasıdır belki.. Fakat o radikal partiler; sağda veya solda konumlansa da aslında ideolojisi güçlü partilerdi. Komünist, milliyetçi, islamcı, sosyalist partilerdi yani. Muharrem İnce ise bambaşka bir kategoride. Onun bir ideolojisi yok. Kadrosu yok. Siyasi anlamda cazip bir tarafı yok. Onun tek derdi CHP'den ve Kılıçdaroğlu'dan intikam almak. Ötesi yok. Kimi siyaset uzmanları (ne kadar uzman olmadıklarını da bu dönemde görmüş olduk) İnce'nin sivrilmesini Kılıçdaroğlu adaylığına bağlıyorlar. Mesela "İmamoğlu aday olarak gösterilseydi bu kadar sivrilmezdi" diyorlar. İnce'nin gücü yeter miydi bilinmez ama onun Ekrem Bey'i de deli gibi kıskandığını görebiliyoruz. "Adam kazandı" dedikten bir sene sonra iki seçimi birden kazanan İmamoğlu'nun, partide kazandığı popülerlik İnce'yi yiyip bitiren başka konulardan biri. Fakat o 'kapışma' çıkmadı karşımıza. Haliyle Kılıçdaroğlu-İnce üzerinden okumaya devam edeceğiz.

Özetle İnce'yi tamamen şartlar öne çıkardı. O, durumu kendi kaşından gözünden sansın ama gerçek bu. Bu gençlerin, üçüncü bir isim arayışı vardı. O günlerde (Mart başı) üçüncü aday başka bir siyasi figür olsaydı (mesela daha güçlü bir Mustafa Sarıgül bile) ona gideceklerdi. Piyango CHP ile intikam savaşına giren ve tek başına otobüs kullanan Muharrem İnce'ye vurdu. 

Tabi ki gençleri yadırgamıyorum. Yani belki seçimden sonra yadırgayabilirim. Muharrem İnce'ye oy verdikten sonra kazanacak bir Cumhur İttifakı'ndan rahatsız olurlarsa tepkim büyük olur. Üniversitedeki konseri iptal edilince, arkadaşlarıyla ortak çıkacağı kiralık ev bulamayınca, KPSS'de pelikancılara geçilince, giydiği kıyafet iş yerinde 'aşırı' bulununca Twitter'a yazacağı şikayet dilekçisi farklı tepkiler alır bizden.

Fakat seçim öncesinde olduğumuz şu günlerde en büyük eleştirimiz muhalefet kanadına gelir. Zira Z kuşağını cepte görerek hareket ettiler uzun zamandır. 5 milyon yeni seçmenin ufak bir kısmının AKP'ye, geri kalanın ise komple Millet İttifakı adayına oy vereceğini düşündüler. O nedenle de gençleri ikna etmek için de pek uğraşmadılar. Aslında hiçbir seçmeni (küskün muhafazakarlar hariç) ikna etmek için uğraşmadılar. Fakat toplumun AKP karşıtı olan kesiminin büyük bir kısmı, ne kadar farklılıkları olsa da, baltalarını gömüp tek aday üzerinde birleşme konusunda mutabakat sağlamıştı. Yani o yüzden ekstra bir çabaya çok gerek yoktu. O nedenle de Z kuşağı denilen ama aslında AKP'nin eğittiği (eğitemediği) kuşak da atlandı. O gençler de Jahrein gibi kanaat önderlerini dinleyerek kendilerine bir yol kurdular. O yolun sonu da üçüncü adaya çıktı.

"CHP abi ya, hiç cool değil. Kemal Bey çok yaşlı ya.. Vermem ben ona" diyenlerin manifestosu da Cüneyt Özdemir'in bıyık altından gülerek yorum yaptığı video oldu.


Bugünlerde hem Jahrein gibi gamerlar hem de Cüneyt Özdemir, başka görüşleri savunuyor. Hatta Özdemir, Muharrem İnce ile son konuşmasında İnce'nin kendisine o videodan bahsettiğini, kendisin de İnce'ye "Dün dündür bugün bugündür" dediğini söyledi. Fakat bu isimlerin etkilediği gençler kolay kolay dönmüyor. Hatta, gelen eleştirilerin ardından bunu bir gurur meselesine çevirmiş durumdalar.

Gençleri ikna etmek benim görevim değil. Bakalım adaylığa soyunan ve taşın altına elini sokmak için direten Kemal Bey ne yapacak? Bir kesim muhafazakarı, milliyetçileri, Kürtleri, sosyalistleri, işçiyi, patronu; hemen her kesimi bir potada tutabilen Kılıçdaroğlu, bu burnundan kıl aldırmayan çocukları ikna edebilecek mi göreceğiz.

Öte yandan İnce'nin tek seçmen grubunun gençler olduğunu da düşünmüyorum. Tabi ki ikinci gruba AKP seçmeni demek de mümkün değil. Fakat zamanında (ekonominin iyi yıllarında) AKP'ye oy vermiş olan ama yaşantı olarak AKP  tabanından ayrılan, laik değerlere çok önem vermese de laik bir yaşantısı olan, aşırı dindar olmayan, belki sıkı devletçi bir yapıda olan, şehirde yaşayan, büyük ihtimalle ticaretle uğraşan ve şu anda ekonomiden canı yanan bir kitle de var. Bunlar zaten AKP'nin işleri düzeltmeyeceğinin farkında. Ayrıca CHP alerjisi de ileri boyutta. İsmet İnönü'yü andıran yuvarlak suratıyla aday olan Kemal Kılıçdaroğlu'na  oy vermezler. CHP'den ayrılmış ve CHP'yi diline dolamış Muharrem İnce onlar için iyi bir alternatif. Fakat zaten o kesim de AKP'ye yakın durması sebebiyle, İnce'ye kaptırılması can yakmayacak bir grup olarak da görülebilir.

Esas sıkıntı sosyal demokrat kültürle yetişmişlerin çocuklarının oyları. Seçime 45 gün kalmışken göreceğiz, bakalım daha neler olacak. En azından dünkü buluşma bile İnce'nin değer kaybetmesini sağladı. İnce ortalarda gözüktükçe 1 Mart seviyesine geri dönecektir zaten. Diğer yandan Türkiye'de siyaset için 45 gün oldukça uzun bir süre...

Sanırım bundan sonra sırf teknolojiyi bizden daha iyi kullandığı ve biraz da anaya babaya asi durabildiği için alttan gelen kuşağın çok demokratik ve özgürlük yanlısı olduğunu sanmayız. Onların başka bir hayatları ve başka gündemleri var. Her genç kuşak gibi...

Cool olmak onlar için esas mesele ve yıllarını verdiği partisi CHP'ye (anaya baba) savaş açıp otobüsle ülkeyi gezerken rap dinleyen, müziği kıstığında da bağıra bağıra konuşan Muharrem İnce, kaybedilmiş tüm değerlerin geri kazanılmasından daha cazip geliyor.

Tıpkı 2002'de milli görüş gömleğini çıkaran Erdoğan'a destek veren liberal çocuklar gibi... O da yolda yürümekte zorlanan Bülent Ecevit'ten daha eğlenceliydi çünkü....

Pazar, Mart 19

Kazanacak Aday Kim ve Nasıl Kazanır?

Ay başındaki "Masa krizi" esnasında gündeme yeniden sokulan "Kazanacak Aday" kavramının tekrar üstünden geçmekte fayda var. Zira her ne kadar kriz çözülmüş gibi dursa da ve aday artık belli olsa da bu kavram yine ara pası olarak ortamlara atılıyor.

Aslında şu yazıda ufak bir değinme yapmıştık. Tekrarlama gibi bir niyetimiz yok ama sözü yine oralardan almak zorundayız.

Kazanacak aday kavramı aslında uzun zamandır Türkiye'nin gündeminde yer alıyordu. Fakat o zamanlarda da, (tıpkı şimdilerde olduğu gibi) içi doldurulmadığından kazanacak aday hep yanlış yerlerde arandı. Bunu dillendirenlere göre adayın 'sağa' çekmesi isteniyordu. AKP'den oy devşirebilecek, özellikle de CHP ile pek bağı olmayacak, tercihen muhafazakar ve milliyetçi bir aday gerekiyordu.

Esasında bu stratetji denendi de. Ve başarısız oldu. Buna rağmen Ekmeleddin İhsanoğlu fiyaskosundan sonra dahi yine ezberlenen formülde adaylar (Abdullah Gül, Ali Babacan, İlhan Kesici) zaman zaman öne çıktı. Zaten toplum iyi okunmadığı için bu isimlere gidiliyordu ama aynı zamanda bu ezberlere takılıp kalmışken toplumun dinamikleri ve öncelikleri değişiyordu. Yani bahsedilen bu figür, giderek "mutlak doğru" olmaktan uzaklaşıyordu. Zaten mutlak doğru sanıldığında ve uygulandığında da başarı gelmemişti.

2017 referandumu bu açıdan önemli bir eşikti. Oraya döneceğiz. 

Ardından 2018 seçimleri geldi. Bu sefer "kazanacak adayı halk belirlesin" gibi resmen açıklanmamış ama uygulanmış bir strateji gelişti. Akşener'in "Halka gidelim" çağrısına ne kadar da benziyor aslında...

O stratejinin sonucunda bütün muhalif adaylar seçime girdi. Buna göre; aralarından biri ikinci tura kalacak, Erdoğan ile kapıştığında da diğer adayları destekleyenler ona verecekti. Fakat ilk aşamada plan patladı; ikinci tur olmadı bile...

Yine de o günün şartlarında bu stratejilerin öne çıkması abes değildi. Biz de zaten aslında sonuçlar üzerinden okuyoruz. Fakat o günlerden sonra halen bu kavram üzerinde durulması oldukça yersizdi. Gelinen noktada "kazanacak aday" diye bir kavram giderek gücünü kaybetti. Artık her aday kazanacak durumdaydı.

Tabi ki 2109 yerel seçimlerindeki büyükşehir zaferlerine rağmen o günlerde bunu söylemek imkanszıdı. Ve o günlerden itibaren kazanacak aday sıfatının altını dolduran tek isim bana göre Ekrem İmamoğlu'ydu. Halen de en yüksek oy potansiyeli onda. Fakat hem onun yargıyla boğuşması hem de diğer adayların da kazanacak hale gelmesi İmamoğlu'nu o sıfattan uzaklaştırdı. Yeni sıfatı "Seçime girebilseydi rekor oyla seçilecek aday" oldu.

Tam da işler bu noktaya gelmişken, ilmek ilmek örülmüşken, şartlar herkes için müsait olmuşken Meral Akşener'in "Kazanacak aday" diye tutturmasının iki ihtimali olabilir. Ya bir akıl tutulması, ya da seçimi kazanacak adayın kendi istediği aday olmasını tercih etmesi (veya tersten okuyacak olursak; tercih etmediği adayın kazanmasını istememesi).

Erdoğan'ın son seçim zaferlerinin hiçbirinde Türkiye bu halde değildi. Dolar 20'lere dayanmamış, çöküş dönemini somut bir simgeye çeviren deprem yaşanmamış, devamında artan toplumsal muhalefet hiç bu kadar göz önünde olmamıştı.

Yani en iyi döneminde bile yüzde 50'yi bazen yakalayan bazen göremeyen Erdoğan'ın yeniden yüzde 50 üzerinde olması hayal ötesi bir durum. Tabi ki seçim matematiğinde durum farklı olabilir. Yani "Erdoğan kesin kaybetti", "Diğer aday kesin kazandı" demek mümkün değil. Fakat Nagehan Alçı'nın bile son 1-2 yılda "Rejim" diye adlandırdığı bir dönemde Türkiye'nin sadece iki ideolojiye sahip olduğunu söylemek mümkün: Erdoğanizm ve antierdoğanizm.

Anti taraf kesinlikle yüzde 50'nün üzerinde, bana göre yüzde 60'a yaklaşıyor. Önemli olan soru ise şu: Seçime girecek adayın bu yüzde 60'tan 51 çıkarabilecek mi?

Bana göre 6 Şubat atmosferinden sonra  (ve 2 Mart krizine kadar) her aday yeterli çoğunluğu çıkarabilirdi. Erkan Baş'ın da son bir senedir çok güzel tasvir ettiği gibi; "ikinci turda oy verebileceğimiz bir adayımız olursa, onu ilk turdan çıkaralım" dediği o doğru aday yeterliydi. Zira artık Erdoğancı seçmenden oy devşirmeye gerek kalmamıştı. Antierdoğancılardan oy almak yeterliydi. Haliyle sağa çekmek gerekmezdi.

Peki kim bu anticiler? Kaba bir şekilde çuvala atalım. Tabi ki CHP seçmenleri, yakın dönemde Erdoğan'la iş tutmamış ve karşısında durmuş milliyetçiler, bir zamanlar AKP ile yürüyen ama şimdilerde muslukları kesilen liberaller, solcular, Kürtler, AKP'nin eski küskünleri...

Bu sayı yüzde 60'u geçer bile. İşte bu nedenle Kemal Kılıçdaroğlu da en az Mansur Yavaş kadar kazanacak adaydı. Fakat İyi Parti'nin yarattığı kriz, Kılıçdaroğlu algısının yeniden sarsılmasına neden oldu. Her ne kadar Kılıçdaroğlu son bir ayda sahada ve masada muhteşem bir performans sergilese de, geçmişinden kalan tortuların yüzeye çıkarılması nedeniyle yeniden bir riskle karşı karşıya kaldı. Üstelik AKP seçmeninin masasında değildi bu kriz; bizzat kendi havuzunda durduk yere "İstenmeyen adam"a döndü.

Mesela 2 Mart'a kadar esamesi okunmayan Muharrem İnce, o kriz zamanı üç gün boyunca bir alternatif olarak sunulmasının ekmeğini yemeye devam ediyor. Alacağı oyun düşük olacağı kanısındayız ama o ufak farkın belirleyici olması da muhtemel. Havaya girmesinin nedeni 2 Mart krizinden kaçanların onda toplanması. Üçüncü aday başka biri olsa, o insanlar oraya gidecekti. Zira rahatsız oldukları Kemal Kılıçdaroğlu'ydu, önemli olan ona tepki göstermekti. Ve Meral Akşener o krizi yaratmasaydı, bu rahatsızlık o kadar da belirgin olmayacaktı.

Oysa Kılıçdaroğlu da bahsettiğimiz yüzde 60'tan oy alabilecek, en azından bir kısmında fire yaşasa da çoğunluğu sağlayabilecek bir adaydı. Bu konuda Mansur Yavaş'tan daha dezavantajlı olmadığını, yukarıda referans gösterdiğim yazıda da belirtmiştim.

Seçim stratejisi: Hedeflenen yüzde 60

Peki bu yüzde 60'ı nasıl test edebildik? İşte onun için 2017 referandumuna gitmek lazım.

Ben son 20 yılda sonuca etki edecek bir seçim hilesi olduğunu düşünmeyenlerdenim. Fakat bir istisnam mevcut. O da 2017 referandumu. 2017 referandumu, net bir Erdoğan ve anti Erdoğan seçimiydi. Ve seçimin esas hakkı anti tarafın kazanmasıydı.

Yine de o kıl payı geçen referandum döneminde bile Türkiye bugünkünden çok daha farklı noktaydı. Doların 4 lira olduğu (ve buna "çok" denildiği), mülteci sorunun gündemde olmadığı, işlerin biraz daha iktidar lehinde olduğu bir dönemdi. Buna rağmen AKP istediğini elde ederken zorlanmıştı. Halkın yarısı bu sisteme karşıydı.

Aradan beş sene geçinde içler değişti. Artık futbolcular güçlü bir Türkiye için mesaj göndermekten çekiniyor. Tribünler 10 sene aradan sonra "istifa" diye bağırıyor ki bunu en son yaptıklarında AKP tek başına hükümet kuramayacak noktaya gelmişti. Hal böyleyken yüzde 60'lık bir havuzun olduğunu iddia etmek hiç de saçma değil.

Fakat yine de bu, öne çıkan adayın yüzde 60 oy alacağını ve hatta kazanacağını göstermez. Özellikle İyi Parti'nin son çıkışının ardından milliyetçi cephenin çok da mutlu olmadığını görüyoruz. Zaten onları Erdoğanizm'den uzak tutan ufak tefek pürüzler var. Yani bu seçimi ölüm kalım seçimi gibi görmemeleri gayet muhtemel. Yani Akşener de ölüm ve sıtma olarak nitelendirdiğine göre; iki tarafı kıyaslayınca çok da keskin bir noktada kalmıyorlardır. 

Yine de özellikle ekonominin belirleyici bir referans olduğu da gerçek

Haliyle seçimin nasıl kazanılacağı da burada bir işaret veriyor. Krizleriyle, 90'ları anımsatan koalisyon görüntüleriyle, mutsuz suratlarıyla, bakanlık pazarlıklarıyla önümüze çıkan altılı masa; yeniden fabrika ayarlarını hatırlamalı.

O fabrika ayarında masanın ne amaçla kurulduğu yazıyor. Yani "Cumhur'a karşı hepimiz bir arada olabiliriz, önceliklerimizi öteleyebiliriz ve bu sayede seçimi kazanabiliriz" mesajı. Masanın ilk günlerinde verdiği bu mesaj değerliydi. Haliyle ortaya çıkacak aday da bu mesajı temsil eden biri olmalıydı. Kemal Bey buna uygun bir isim. Zira o yüzde 60'ın sevmediği biri değil. Asıl nefreti, AKP'nin kutuplaştırması sayesinde karşı tarafta duran yüzde 40'tan alıyor. Onların oyuna talip olmasına gerek kalmadı. Zaten o tarafın oyunu değiştirmesi de pek mümkün değil. Zira tip olarak da biraz CHP'nin 1940'lı yıllarını andıran, zorlasak İsmet İnönü'ye benzeyen, Ecevit gibi kasket takabilecek sembolleşebilecek bir fizikten bahsediyoruz. Sanki CHP alerjisi olan halka bir CHP çiz desek bize bu görüntüyü çizer. Erdoğan'ın marjinalleştirmesi de ekmeğe sürülen yağ...

Bu dezavantaja rağmen kendisi geri kalan yüzde 60'ın rahatsız olduğu bir isim değil.

Son bir aya kadar sokakta sıklıkla duyduğumuz bir cümle vardı; "Abi Kemal Bey iyi ama bu halk ona oy vermez"

Oysa bu kişilere "Sen oy verir misin?" diye sorduğumuzda hiçbiri vermem demiyor, hatta "Veririm, keşke kazansa" diye devam ediyordu.

Öyleyse matematik ortada. Sen, ben ve havuzun içindeki herkes oy verirse seçim kazanılıyor. Bu arada "Siz Anadolu'yu bilmiyorsunuz" diyenlere de bir cevabımız olacak ama o da başka yazılarda. Zaten bu noktada Anadolu'ya çok ihtiyaç da kalmıyor. Zira seçmenin önemli bir kısmı zaten büyükşehirlerde. O büyükşehirleri de yakın dönemde ittifak unsurları kazandı. Ve referandum yine akıllarda olmalı...

Seçim stratejisinin de o koalisyon görüntüleri ve Kemal Kılıçdaroğlu figürü gibi kavramlardan arınması lazım. Bu seçimin, bir geçiş dönemi olduğunun anlatılması gerek. "Bunlar nasıl ülke yönetecek şimdiden kavga ediyorlar" imajının ortadan kalkması onun yerine "Biz ülke yönetmeyeceğiz, yönetiliebilir bir ülke devredeceğiz" mesajı vurgulanmalı. Zira şu anda ülke yönetilemiyor.

Ülkenin tali sorunlarına eğildiğinizde muhakkak birileri rahatsız olacak veya memnun olmayacak. Fakat o sorunlar, şu andaki esas problemlerin tartışılmasının da önünü tıkıyor. Kızılay'ın çadır sattığı, depremzedeye konteynerin gönderilmediği, yoksulluğun derinleştiği, kiraların arttığı bir dönemde başka başka sorunlar üzerinden vaatler vermenin hiç bir faydası yok. Zira onlar ne toplumun önceliği ne de karşınızdakinin yapamayacağı şeyler... 

Öncelikle referandum ile gelen bu ucube sistem ortadan kalkacak, ardından da herkes meşrebine göre oy verecek ve en yüksek oy alanlar denetlenme mekanizmalarının işlediği ortamda ülkeyi yönetmeye talip olacak. Olay bundan ibaret... Oylanacak olan budur! Ne Kılıçdaroğlu, ne başka bir aday, ne CHP, ne ittifak! Halkın da görmek istediği budur!

Keşke tam da bu dönemde Kemal Kılıçdaroğlu, "Ben partisiz cumhurbaşkanı olacağım ve size istediğiniz hükümeti seçebileceğiniz bir ortam bırakacağım. Samimiyetime inanmanız için de CHP genel başkanlığından istifa ediyorum" diyebilseydi. Seçimin kaderini belirleyen hamle olurdu. Fakat ne yazık ki yara alınan Mart krizinin ardından yapılan adaylık açıklamasında o sürecin çok sonralara bırakılacağı ifade edildi. Bana göre yanlış hamle..

Yine de hiçbir şey bitmiş değil. Toparlayacak olursak; önemli olan bu seçimi partiler ve ittifaklar arasında geçen sıradan bir yarış gibi göstermekten kaçınıp, kritik bir eşiğe çevirmektir. Bunu başardığınız anda "kazanacak aday" arayışı anlamsız kalır, zira öyle bir ortamda kazanamayacak aday yok! 

Cumartesi, Mart 4

Bozguncu



Biraz da siyaset...

Malum; herkes aylardır hatta yıllardır altılı masanın adayını bekliyordu. Son tahlilde masa kalmadı. 

Herkes bu olayı konuşurken, süreci en başından yeniden anımsayalım o zaman...

Haziran 2019'a dönüyoruz. Türkiye, yerel seçim maratonunu İstanbul'un ikinci defa oylanmasıyla tamamlamıştı. Tablo açıktı. AKP halen birinci partiydi ama artık yenilmez değildi. CHP ve İYİP ittifakı büyükşehirlerde bir zafer elde etmişti. HDP de aday çıkarmayarak ve ittifak adaylarını destekleyerek galibiyete katkıda bulunmuştu.

Bir sonraki seçim 2023 yılındaydı ve muhalefet ilk defa bu kadar ümitliydi. "Kazanacak aday" sıfatı o günler için ortaya çıkmıştı. Ortaya konulacak doğru aday, Erdoğan karşısında seçim kazanabilirdi. Peki o aday kim olacaktı?

Türkiye'de hiç yaşamamış ve siyasi figürlerin geçmişini hiç bilmeyen biri, en saf haliyle gözlerini  sadece 2019 seçim sonuçlarına dikince ortayda dört tane doğal aday görürdü.

Ana muhalefet partisinin lideri, ona destek veren ve uzun bir aradan sonra umutlu olmasını sağlayan diğer partinin lideri, yıllar sonra İstanbul'u kazandıran belediye başkanı, yıllar sonra Ankara'yı kazanan belediye başkanı...

2019'dan sonra ara sıra bu isimlerin arasına yenileri girdi çıktı. Fakat bizce onların hiçbiri geçerli olacak isimler değildi. Sadece suyu bulandırmaya, gündemi işgal etmeye, biraz kulis bilgisi verme hevesine yaradı. Onun dışında bir katkısı ve geçerliliği yoktu. 

Kısacası esas seçim öncesi bir seçim daha vardı ve o seçimin dört adayı olacaktı. Bunun halk nezdinde bir oylaması olmayacaktı. Bu seçimi sadece çalışmalar, kulisler, stratejiler ve dört yılda yaşanacak gelişmeler belirleyecekti.

İlk etapta kendini eleyen Meral Akşener oldu. "Ben başbakan olacağım" dedi ve adaylıktan feragat etti. 

Geriye kalan üç aday arasında, anketlerde en zayıf görünen Kemal Kılıçdaroğlu'ydu. Benim de en azından o yıllardaki düşüncem; doğru adayın Yavaş ve özellikle İmamoğlu olduğu yönündeydi. Fakat Yavaş süreci doğru yönetemedi. Ya da bir aday olma dürtüsü ortaya koymak istemedi. "Ben belediye başkanı olarak devam edeceğim, ne görev verilirse yaparım" gibi söylemlerle kendini dışarıda bıraktı. Halkın teveccühü inkar edilemezdi ama bu teveccühün altını dolduracak bir siyaset izlemedi. Belki de kendisi için en doğrusunu yaptı. Fakat sonuç olarak adaylıktan elendi. Ya da en azından, kendisini üçüncü alternatif konumuna düşürdü.

Diğer iki aday ise uzun süre çalıştı, birbiriyle yarıştı. Biz bunu gözlerimizle gördük. O esnada aynı zamanda Türkiye'de çok fazla badireler yaşandı. Pandemi ve ekonomik kriz en ağırlarıydı. 2021 yılının Aralık ayında doların bir anda 18 liraya fırlayıp bir haftada 13 liraya düştüğü günlerin ardından muhalefetin ortadan kaybolması büyük bir hataydı. Sahne, istikrarlı bir şekilde oy kaybeden AKP'ye bırakılıyordu. Söylemler sertleşmedi, toplumsal reaksiyon sıfırlandı. O günlerde sarf edilen "Sokağa çıkmayacağız" düsturu tarihi bir hataydı. AKP'nin önünde uzun bir zaman vardı ve takati olmasa da kaybolan oyları toparlaması mümkündü. Buna adeta yol açılmıştı.

Dünyada hiçbir otoriter rejim yoktur ki; sadece sandık günü okullara gidilerek seçimi kaybetsin. Yani, bir halk hareketi, bir toplumsal muhalefet, bir enerji, sokaklarda bir atmosfer değişimi olmadan sandığa gitmek, sandık sonucunu değiştirmeye yetmez. Oyların arkasını dolduracak bir enerji birikimi gerekir. Sosyal hayatta her şey aynı şekilde devam ederse, o zaman yıllar boyunca varlığını sürdüren sert otoriter iktidar da devam eder.

Yine de o günlerde bile Ekrem İmamoğlu sadece okullara giderek dahi seçilebilecek bir umuttu. Zira siyaset oyununu çok iyi bildiğini çok kısa bir süre içinde kanıtlamıştı. Onun adaylığında muhalefet çok büyük oy toplayabilirdi. Her cepheden oy alabilecek yegane isimdi. Türkiye'nin yaşadığı durumu düşününce İmamoğlu ancak kırmızı kar yağarsa seçim kaybederdi.

İbre Kılıçdaroğlu'na geçerken

Fakat işte tam o günlerde, yani Aralık 2021- Ocak 2022 gibi işler değişti. Kırmızı kar yağmadı ama beyaz kar yağdı. İstanbul'a kar yağdığı günlerde İngiliz büyükelçisi ile İmamoğlu'nun yemek yemesi olay oldu. AKP'liler yıpratma taktiği ile konunun üzerine gittiler ki bu hiç şaşırtıcı değildi. Fakat diğer yandan CHP medyasında da çok fazla gündem oldu. Sözcü gazetesi bile konuyla ilgili, İmamoğlu eleştiren manşetler attı. Üzerine bir de İmamoğlu'nun Karadeniz turuna Nagehan Alçı ile gitmesi olayı başka yere çevirdi. Fazıl Say, Athena Gökhan gibi ünlüler bile "Ben bu otobüsten inerim" demeye başladı. Fenerbahçe Başkanı Ali Koç'un İmamoğlu'nu hedef alan sözleri de o günlerdeydi.

Tabi ki İmamoğlu'nun oyunun o günlerde düştüğünü iddia edemem. Anketör değilim. Fakat o günlerde "Erdoğan'ın replikası" ve "Karadenizli inşaatçı" sıfatları ile daha çok yan yana geldi adı. Ve o günlerde artık şu belli oldu:

Artık aday Kemal Kılıçdaroğlu'ydu. CHP'nin genel merkezi zaten buna hazırdı. Bunun yanı sıra CHP'nin diğer katmanları (kanaat önderleri ve çekirdek tabanı) da bunu kabul etmişti. Altılı masanın geri kalan dörtlüsü de onayı vermişti.

O günlerde yakın arkadaşlarıma "Aday Kılıçdaroğlu" dediğimde, hepsi "Yok canım strateji yapıyorlardır, olur mu öyle şey?" diyorlardı. Acaba Meral Akşener de mi böyle düşünüyordu bilmiyorum. Zira o zamanlarda da "Kazanacak aday" vurgusu yapsa da, sesi son iki aydaki kadar güçlü çıkmıyordu. Keşke tavrını o zaman koysaydı. Zira zamanında yapılmayan isyan, isyan değil gürültüdür. 

Yine de her şeye rağmen İmamoğlu'nun adaylık ihtimali halen masadaydı. Hatta İmamoğlu'nu isteyen benim bile umudum Akşener'in masada bunu daha sert bir şekilde dillendirmesiydi. Oysa halkın "adayı açıklayın" nidalarının olduğu o dönemde bile, tavrını çok silik bir şekilde gösterdi Akşener.

Türkiye gelişmelere gebe bir ülke olduğu için her an her şey olabilirdi. İmamoğlu da işleri toparlayabilecek bir siyasetçiydi. Gemiler yakılmamıştı. Fakat işte tam o anlarda İmamoğlu davası geldi. Ayrıntılara girmeye gerek yok. Kılıçdaroğlu o günleri de kendi istediği gibi yönetti. İmamoğlu ismi önceden açıklansaydı ya o karar çıkmazdı, ya da çıksa bile 'mağduriyet' daha büyük kazanım getirirdi. 

Ama artık hepsi çöp kutusundaydı. O günden sonra, seçime girememe riski bulunan birini aday olarak sunmak, harakiri gibi bir şey olurdu. Aralık 2022 itibariyle İmamoğlu'nun adaylığı başka bahara kaldı. Ve tabi ki tek aday ihtimali kaldı: Kemal Kılıçdaroğlu!

Kemal Kılıçdaroğlu ve altılı masa, o davadan biraz önce İmamoğlu'nu aday gösterseydi ve yine aynı karar çıksaydı işler değişebilirdi. İmamoğlu'nu adaylıktan çekip herhangi bir adayı onun temsilcisi olarak göstermek, yaşanan mağduriyet algısı ile bambaşka bir etki yaratabilirdi. Fakat hem onun için geç kalındı hem de zaten CHP genel merkezinin böyle bir düşüncesi de yoktu.

O günlerde İmamoğlu'na bu cezayı veren düzenden çok, Kılıçdaroğlu suçlanmıştı sosyal medyada. Bu da bazı işlerin garip ilerlediğinin göstergesiydi.

Kemal Bey kolları sıvadı. İşin ona kaldığı resmileşmemişti ama kesinleşmişti. Artık daha sert ve daha cesurdu. İşi zordu ama yavaş yavaş sahaya iniyordu. Cumhur ittifakı, kaybettiği oyları az da olsa geri topluyordu ama diğer yandan da matematik ortadaydı. Altılı masaya, bir de HDP oyları eklenirse seçim zaferi kesin gibiydi. Fakat seçimi bekleyerek geçecek altı ay, Cumhur'a toparlama imkanı sağlardı. Yani matematik her şey değildi.

Tam bu hesapların yapıldığı dönemde 6 Şubat depremleri yaşandı. Keşke olmasaydı. Fakat Türkiye artık başka bir gerçekliğe uyanmıştı. İlk üç günün şokundan sonra tüm yurttaşlar aynı korkuyu hissetmeye başladı. Öfke arttı. En temel sorunların çözülemediği, var olan sistemin ne kadar işe yaramaz olduğu çok net ortaya çıktı. Bu günlerde Kemal Kılıçdaroğlu da sahadaydı. İktidarın değil yurttaşın yanındaydı. Meral Akşener ise ortalarda yoktu.

Kazanacak aday

Yukarıda bahsettiğimiz; seçim kazanmak için mecburi olan toplumsal muhalefet havası kendiliğinden, kimsenin organize etmesine gerek kalmadan ortaya çıkmıştı. Stadyumlarda 10 sene aradan sonra "hükümet istifa" sesleri yükselmeye başladı. Bakanlar yuhalandı. Televizyon kanallarının spikerleri daha cesur konuşmaya başladı. Toplum artık değişimin kaçınılmaz olduğunu gösteriyordu.

Öyle bir atmosfer doğdu ki (ben devam edeceğini düşünüyorum), "kazanacak aday" söylemi artık taca çıkmıştı. Zira aday olarak; kimsenin tanımadığı biri bile gösterilse kazanacaktı neredeyse. Kemal Bey ise hayli hayli kazanırdı. Matematik zaten yetiyordu, artık sosyoloji ve psikoloji de ondan yana tavır alıyordu.

Fakat ne olduysa bu anlarda oldu... Yaklaşık iki hafta ortalarda görünmeyen, oraya çıktığı zaman "Devletimizin yanındayız" diyen Meral Akşener bir anda kendini hatırlattı. Tam da Selahattin Demirtaş'ın "Yürü Bay Kemal" tweet'inden sonra...

Türkiye'nin gündemi, deprem, ulaşılamayan enkazlar, yıkılan binalar, Kızılay skandalı ve daha bir sürü türlü türlü rezilliklerken bir anda yeniden Saraçhane'ye döndü. O gün yaşananları gündeme getirdi. Ve kazanacak aday vurgusu yaptı. Oysa orayı artık geçmiştik.

"Biz Noter değiliz" diyerek Kemal Bey'e karşı çıktı. İYİP'e yakın olan kesimler de Mansur Yavaş güzellemelerine başlamıştı. Tabi bunun bir diğer ayağı da Kemal Kılıçdaroğlu'nun yerden yere vurulmasıydı. Kılıçdaroğlu'nun silik bir karakter olduğuna vurgu yapılıyordu.

Bunu kabul etmekle beraber; son 2-3 yıldaki Mansur Yavaş bundan daha farklı bir imaja sahip olmayı nasıl başardı onu da merak ederim. Zira Türkiye'nin temel sorunları hakkında tek bir söz söylememişti. O da bir notere dönüşmüştü. Bir devlet memuru gibi hareket ediyordu. Bundan da hoşnuttu. Suya sabuna dokunmam işimi yaparım kafasındaydı. Demirtaş'ın serbest kalmasına "İnşallah" dediği için sonraki günlerde 40 takla atmıştı mesela. Aday olduğu takdirde kanal kanal gezecekti. Habertürk'te Nagahan Alçı'nın CNN Türk'te Zafer Şahin'in sorularıyla karşılaşacaktı. Sadece Demirtaş ve Kürt meselesi değil, cem evleri, LGBT, mavi vatan, Suriye gibi sorular sorulacaktı ona. Bu "çanak" sorulara nasıl cevap verecekti? "Ben bunlara tek başına karar vermem" diyecekse, o zaman Kemal Kılıçdaroğlu'nun altılı masada, herkese eşit yaklaşan tavrı neden kötülendi? Yok eğer fikirlerini sunacaksa, o fikirler neydi, neden önceden bilemiyorduk? Onu son iki ayda mı tanıyacaktık?

Diğer yandan yine sık sık sunulan "Kılıçdaroğlu kazansa bile hakkını koruyamaz" düşüncesi de Mansur Yavaş'ın sınıfta kaldığı meseledir. Zira kendisi 2014 yerel seçimlerinde hakkı olan bir seçimi Melih Gökçek'e kaptırmıştı ve beş sene sonrasına hazırlanmıştı.

Mansur Yavaş'ı eleştirmek istemem. Kendisinin geçmişi de benim için pek önemli değil. Eğer ilk günden aday olarak çalışsaydı ve altılı masanın ortak ismi olsaydı desteklerdim. Fakat kendisi son iki ayda "başkalarının ortaya sunduğu bir isim"e dönüştü. Aday olma cesaretini göstermeyenlerin, başkanlığı başkalarına kaptırmamak için sunduğu bir restti. "Noter olmayacağız" diyenlerin noter memuruydu. Bunu belki kendisi de istemedi ama gelinen nokta buydu.

Diğer yandan yılların "silik, mıymıntı, pasif" adamı Kemal Kılıçdaroğlu, ilk kez geri adım atmadı. Adaylığı ne kadar istediğini gösterdi. Buna direnemeyen Akşener ise masadan kalkmayı tercih etti.

Oysa Kılıçdaroğlu sıradan bir isim değildi. O masanın kurucusu iki kişiden biriydi. Aday olmaya hakkı vardı. Akşener'in de vardı. Fakat kendisi istemedi. Öyleyse Kılıçdaroğlu talep edebilirdi. Etti de...

Bu açıdan Akşener'in yaptığı; biraz 2019 AKP hamlesine benziyor. Yukarıda bahsettiğimiz kapalı seçimin kazananı Kılıçdaroğlu'ydu. Rakiplerini elemişti.Ustelik artık kazanacak aday arama telaşına da gerek kalmamıştı Fakat Akşener bu seçim sonucuna itiraz etti ve yenilenmesini istedi. Geç kalmıştı.

Amaç neydi?

Veya onun için bu çıkışın tam zamanıydı. Köprüden önceki son çıkış... Bunlar, bugünün konusu değildi. Bugün Türkiye'de yerin yerinden oynamasının üzerinden bir ay geçti. Başka gündemlerimiz, korkularımız, sözlerimiz vardı. Akşener; son beş günde tüm bunları üstünü çizerek yeni bir gündem türetti. Ayrıca herkesin adımlar atarak, bagajlarını bırakarak buluştuğu yere doğru adım atmayı kabul etmedi.

Bunun kime nasıl fayda sağlayacağını bilemiyoruz. Türkiye dinamik bir ülke olduğu için iki ay sonra bambaşka şeyler de konuşabiliriz. Fakat işin bu noktasında; karşımızda bir isyankar değil, taşın altını elini sokacak cesareti göstermeden bozgunluğa girişen birini görüyoruz. Havayı bozan, gündemi bozan, uzlaşmayı bozan biri...

Üstelik Mansur Yavaş ve İmamoğlu'nun sadakat tweet'lerini görünce değil B, A planı bile olmadığını hissediyoruz.

Ya da başka planlar vardır. Bunu ilerleyen günlerde göreceğiz

Bir de "kazanacak aday" dedikten sonra, son seçimi kaybeden adayın yanında tavır alırsa çok daha komik günler bizi bekler.

Daha da önemlisi seçim ikinci tura kalırsa ve orada Kemal Bey ile Erdoğan çekişirse, diğer cephenin nasıl tavır göstereceği Türk siyasetinin kaderini belirleyen fotoğraf olacak.

Öte yandan iyi tarafından bakmak lazım. Türkiye'nin tüm muhalif unsurlarının bir şekilde birleştiği zamanda, bir kişinin olmayacak sebeplerle ve olması gereken gündemi değiştirerek masadan kopması iyidir. Sonradan olacağına erkenden olsun. Kimin ne meselesi olduğu, kendi derdinin ne olduğu erkenden görülsün.

Belli ki bundan sonra çok fazla siyaset yazacağız... Fakat bugün de sıcağı sıcağına buraya not edilsin.

Not defterleri herkese ait...

Perşembe, Şubat 23

Sigorta Planı


6 Şubat'ın ilk şokunu atlattıktan sonra gözler İstanbul'a çevrildi. 20 milyon insanın yaşadığı şehirde, herkes kendi evinin, kendi mahallesinin depreme karşı durumunu merak etti. Bir yandan da bugüne kadar yapılmış olan hataları, ihmalleri, boş vermişlikleri düşündü. Ve böylece daha da korkmaya başladı.

Normal bunlar. Önemli olan bundan sonra nasıl bir yol haritası izleneceği. Herkes akıl veriyor. Bizim neyimiz eksik? 100-200 kişinin okuduğu bir blog olsak da yazılarımız üst noktalara ulaşır belki.

Şu anki durum


Önce fotoğrafı çekelim. Türkiye'de (İstanbul'da) evler; 2000 öncesi ve sonrası diye ikiye ayrılıyor. 2000 sonrası binalar sağlam kabul ediliyor. Bunun nedeni 1999 depreminden sonra çıkarılan yasalar. Fakat o yasalar da üç kez değişti. Yani 2007'de yapılan bir bina, 2018 yönetmeliğine göre sınıfta kalabilir.  Fakat denetimden geçip ruhsatını aldığı için bir şey de denemez.

Öte yandan deprem yönetmeliğinin devamlı değişmesi de ilginç. Sonuçta beklenen deprem değişmiyor! Bu yasadaki değişiklikler nedir, bu değişikliklerin kriterlerine kim, nasıl, hangi koşullarda karar veriyor emin değilim. Haliyle benim mantığım da kabullenmekte zorlanıyor. Zira, bir deprem olacaksa; bunun zamanı bilinmese de hangi şiddette olacağı, hangi ilçenin ne tür zemine sahip olduğu gibi parametreler biliniyor. Hatta bilinmekten ziyade bunlar 5-10 senede değişecek bilgiler de değil. Haliyle "2007'den 2018'e ne değişti " sorusu kafa kurcalamaya devam edecek.

Neyse, sonuçta bir bina yapılıyor. Bu bina yapı denetim firmalarının kontrolünden geçmek zorunda. Fakat birçok yapı denetim firmasının, sadece imza atmakla görevli ve şantiyenin yolunu bilmeyen mühendisler çalıştırdığını da biliyoruz. Belediye de bu raporlara göre ruhsatı veriyor. Bunlar, çok sağlam olduğu düşünülen binalarda yaşanıyor.

2000 öncesinde, bugünün inşaat teknolojisinin kullanılmadığı aşikar. Fakat o binaların tamamının da çürük olduğunu kabul etmek bir rant kapısına hizmet ediyor. Aynı zamanda "Aman tadımız kaçmasın" düşüncesinde olan bir belediye veya "Yeni bina olsun da işimizi görelim" diyen bir belediye 2000 yapımı öncesi bir binanın kontrolünü yaparsa büyük ihtimalle "riskli" raporunu dayar ve önüne bakar. 

Öte yandan bir de DASK adı altında amacına hizmet etmeyen bir saçmalık var. Mülk sahipleri her sene devlete belli bir miktarda para ödüyor. Bu çok düşük bir miktar. Hele son dönemde artan enflasyonla, hiç bir değeri kalmadı. Yani dairenizin bulunduğu bina hasarlı hale gelirse; size ödenecek para bir gecekondu almanıza bile yetmeyecek.

O zaman ne yapalım


Esas soru burası. Şu anda sarf edilen cümleler, bu sistemin devam etmesini ama daha kontrollü hale gelmesini veya sistemin ufak değişikliklere yola devamını içeriyor. Oysa biz bu yolun yol olmadığını anladık. Hatta 6 Şubat'ı görmeden de belliydi. Özellikle 2002'den sonra İstanbul'un şantiyeye dönen semtlerinden birinde yaşıyorsanız, sistemin bir işe yaramadığını idrak etmiş olmalısınız.

Zaten insanların devlete ve belediyelere güveni kalmadı. Lütfü Savaş sağ olsun, son güven kırıntısını da çöpe attı. Devletin, 2016'dan sonra giderek hantallaşan yapısı da bu tip toplara girmesini engelliyor. Organize edebilecek bir manevra kabiliyeti de yok.

Halkımız da daha çok rant ve kâr odaklı düşünüyor. İnşaat firmaları ve yapı denetimcilere girmiyorum bile.

O zaman bu işi kim çözer? Tabi ki hiç sevmediğimiz sigorta şirketleri...

Bireysel sağlık sigortaları hepimizin malumu. Her yıl yüklü miktarda paralar öderiz. Üstelik 15 sene önce geçirdiğiniz ben aldırma ameliyatını bile risk kapsamında değerlendirip priminizi yüksek yatırmanız için kullanabilirler. Hastaneye gittiğiniz zaman da her şeyi kolay kolay karşılamazlar ama olsun. Parası olan birey ne olursa olsun buna güvenmeye devam eder, zira devlet hastanesinde tedavi görmektense işi düştüğünde özel hastanede olmayı tercih eder. 

Kısacası bu firmalar olaya risk odaklı bakarlar. Riskin en yüksek olduğu seçenek üzerinden değerlendirme yaparlar. Eşeği sağlam kazığa bağlarlar. 

O zaman; öncelikle DASK'ı kaldıralım. Bunu ödeyene bir faydası olmadığı gibi, devlete de gelir getirdiği yok.

Fakat binaların bir sigortası olmalı. Bu iş sigorta şirketlerine ait olsun. Dairelere veya binalara (buna karar verilir) bir ruhsat zorunluluğu getirilsin. Bu bilgiler halka açık olsun. Ve bu ruhsatı sigorta şirketleri versin. Her yıl veya en azından 4-5 yılda bir yenilensin.

Söz gelimi bir bina var. Sigorta şirketi, bu binanın bulunduğu ilçeyi, zeminini, binanın kendisini incelesin. Tahmini en kötü deprem senaryosu için uygunluğunu çıkarsın. Buna göre bir sigorta primi belirlesin. Mülk sahibi bunu ödesin. Devlet de burada devreye girsin ve primin saçma seviyelere çıkmasını engellesin. Öte yandan yüksek miktarda olsun. Yüksek miktarda olunca 40 tane ev sahibi olmak da zorlaşacak. O primi çarpı 40 ödemek biraz can yakacak. Haliyle uzun vadede;  boşa çıkan ev sayısını arttıracak, ev fiyatları düşecek ve ev sahibi insan sayısı biraz daha fazla olacak.

Ayrıca bu bina güvenliği-senaryo kısmına göre uygun olan ve olmayan binalar sınıflandırılmış olacak. Bu da halka açılacak. Yani biz ev kiraladığımızda veya satın aldığımızda "Bu binanın sigortası yok (ruhsatı yok)" veya "Bu bina sağlam"  gibi somut ifadeleri anında görebileceğiz.

Öte yandan sigorta şirketlerinin de sırtlanlık yapması engellensin. Şirketler yapılan binaların uyumunu yani inşaat şirketlerini ve mülk sahiplerini; halk binaların gücünü zayıflığını, devlet de sigorta şirketlerini denetlesin.

Üstelik her sene inşaat mühendisi bölümleri binlerce mezun çıkarıyor. Bunların bir kısmı inşaat şirketlerine ve yapı denetim firmalarında iş buluyor, diğerleri ise işsiz kalıyor. Bu sayede dışarıda kalanlar sigorta şirketlerinde istihdam edilmeye başlar. İşin bu kısmına bile çözüm bulduk işte! 

Tabi ki bu sadece fikrin ana planı ve geliştirilmeye müsait. Yani daha detaylı bir hale dönüşmesi gerek. Fakat çıkış noktamız burası olsun. Bu iş devletten ve belediyelerden alınıp, sigorta şirketlerine bırakılmalı.

Bu işin uzmanı olmadığım için, gerçekleşirse nasıl sonuçlanacağını da kestiremiyorum. Fakat esas önemli olan husus şu; halk sağlamlıktan önce şeffaflık istiyor. Hangi evin sağlam hangi evin riskli olduğunu şu an yetkili olan birimlerden duymak çözüm getirmiyor. Zira karşıdan gelen cevapta hep bir bit yeniği aranıyor.

Sigorta şirketleri en azından bu konuda yalana dolana kaçmaz; zira aksi halde olası bir depremde onlar da çökerler... İşin çamura saplandığı yerde herkesin aynı anda kaybedeceği, iyi işlediği zaman işini yapanların sorun yaşamayacağı bir sistem... Hiç fena değil sanki.

Salı, Şubat 21

Eyvah Eyvah 3

Şimdi bir film yazısı döşeyecek değilim.

Fakat itiraf ediyorum; 6 Şubat depreminden kısa bir süre sonra bir film izledim. Üstelik bir komedi filmi. Üstelik ara ara güldüm de… Suç muydu bu?

Şu an vatandaşların kendi arasındaki en büyük tartışmalarından biri bu. Yıkılan binaların sorumluları, inşaatçılar, belediye görevlileri, bürokratlar, bakanlar, yardımları ulaştırmakta zorlananlar, vergileri toplayanlar, o vergileri hiç edenler, depremlere hazırlık yapmayanlar kadar “benim kadar duyarlı olmayan sıradan vatandaş” da suçlananlar listesine girdi…

Herkes kendisinin en duyarlı insan olduğunu iddia ederek, kendisi gibi davranmayanı; yukarıdaki sorumlularla bir tutuyor. Öte yandan bu duyarlı arkadaşların sosyal hayatlarını nasıl yaşadıklarını bilmiyoruz. Sadece bize anlattıkları kadarını biliyoruz. O da tamamen doğruysa…

Depremin ilk günlerinde hem televizyon kanallarında hem de sosyal medyada bir kaosa ve bolca acıya şahit olmuşken eve çekilip bir film izlemek suç mudur? Bence değildir. Eyvah Eyvah 3’ü, tamamen kafa sağlığını dinç tutabilmek için izledim. Zaten mesela ikincisini de izlememiştim. Birincisini izlemiştim ama hatırlamıyordum. Yani o esnada film izlemek önemli değildi; iki saatliğine başka bir şeye bakabilmek gerekiyordu ve alternatiflerimden biri de buydu.

Tam da o günlerde şu flood düştü önüme. Maalesef bu flood bile tepki gördü sosyal medyada. Oysa kötü bir şey demiyordu. “Boşverin depremi, siz hayatınıza bakın” demiyordu.İlgisiz kalın, sizin derdiniz mi demiyordu. Başka işlerle uğraşabilmenin öneminden bahsediyordu. Zaten herkes böyle devam ediyordu hayatına. Kimi gizlice, kimi radara takılarak. İşte o radar tutmayı sevenler karşı çıktı buraya da...

Tabi ki flood’da bahsedildiği gibi; bu bir toplumsal refleksti. Yıllarca bize böylesi öğretilmişti. Acılardan sonra yas tutulmalıydı, bu yasın süresi çok uzun olmalıydı. Ne kadar uzun sürerse, o kadar kabul görürdü mahallede. Yaşadığın bir acıdan sonra (yakınını kaybetmek) yüzünde tebessüm oluştuysa; ya senin için çürümüştür, ya vicdansız birisindir. Ya da hatta mahalleli ve akrabalar tarafından “miras kondu tabi..” etiketine de düşerdin.

Oysa hayat devam ediyor. Bu süreç bazıları için çok daha zor geçecek ama onlar için de hayat devam edecek. Bizim için de devam edecek. Rutinler de hayatın devam ettiğini göstergesi olarak avucumuzda kalacak.

Taziye evlerinde yemek yenilmesi de bundandır mesela. Cenaze sahibine normal akışın devam ettiği hatırlatılır. "Öğlen yemeği, akşam yemeği yeniyor, hayat devam ediyor" mesajı verilir.

Fakat biz son yıllarda öyle bir toplum olduk ki, her şey birbirine karıştı. Cenaze evlerine, cenaze sahibini normale döndürmek için değil yemek yemek için gidenler türedi. Cenaze sahibine Yemekteyiz yarışmacısı gibi davranıldığını gördük.

Bir yandan zaman zaman bunlar yaşanırken, diğer yandan da kendi hayatına devam etme zorunluluğunda olan ve bunu başaranları suçluyoruz. Bireysel olaylarda da örnekleri var… Instagram’da hiç mi görmedik bir ünlüye “Bak bak babası ölmüş 20 gün önce, gelmiş buraya post atıyor” dendiğini?

Toplumsal olaylarda ise iş daha büyük bir kaosa sürükleniyor. Zira kimin nasıl davranacağına karışmaktan ziyade, herkesin aynı şekilde davranmasını ve yaşamasını bekliyoruz. Üstelik bunun sınırını nereye koyacağımız, her "duyarlı" vatandaşın keyfine göre değişiyor. Bunlara az biraz maruz kalıp, önce arada sıkışmak ve sonra çıldırmamak elde değil.

Yukarıdaki flood’da yazıldığı gibi, giydiğiniz mont, içtiğiniz sıcak çay bile artık size suç aleti gibi gözüküyor böyle anlarda. Oysa bunlar yapılması gereken rutinler. Üstelik beraber yaşadığımız insanlar var. Yaşlı annenizin izlediği haberlerden dolayı kendini kötü hissettiğini gördüğünüzde, ona başka bir şey yaptırmak istemez misiniz? Veya çocuklarınız deprem haberleri izleyip korkmaya başladıysa, onları bir parka götürüp gazoz içirmeniz suç mu? Herkesin bu acı görüntülerin içinde kendini kaybetmesi midir referans aldığımız duyarlılık seviyesi?

Şimdi bir de “ligleri erteleyin” sesi çıkmaya başladı. Aslında tam olarak böyle de değil. Zira bu cümle aslında, TFF’ye ve iktidara bir çağrıdır. Sorumlu ve yönetici onlar olduğu için onların muhatap alınmaları normal olabilirdi. Sonuçta herkesin talebini iletme hakkı mevcut.

Fakat aslında dert bu değil. Yani liglerin ertelenmesinden ziyade esas mesele şunu kanıtlamak: 

“Ben duyarlı biriyim. En azından çevrede öyle gözükmem lazım. Futbolu da sevmiyorum. Ligler oynanmasa da olur. O zaman bu liglerin oynanmasını isteyenleri veya futbol maçı izleyenleri suçlayan bir dil geliştireyim. Onlar ‘vicdansız’ olsun, ben “duyarlı” gözükeyim” 

Oysa bu çağrılar, içinde bulunduğumuz ülkede bambaşka yerlere evrilir. Bir futbol liginin, "acılar varken futbol olmaz" diyerek iptali söz konusu olursa; bir tiyatro gösterimini veya radyoda çalan şarkıları nereye koyacağız? "Acılar devam ederken nasıl gidip salonlarda oyun izliyorsunuz, nasıl radyolarda şarkı çalmaya devam ediyor?" sorusu sorulsa ve buna da bir kısıtlama getirilse kabul mu edeceğiz? Peki yasaklamayı alışkanlık ve hobi haline getiren bir iktidar varken bu ipi gevşetmeye gerek var mı?

Bu duyarlı olduğunu iddia eden insanları pandemide de çok gördük. Sarı öküzü vere vere karşı tarafa mezbaha kurdurdular. Halen de devam ediyorlar. İktidar bir yandan “Bu şartlarda seçim olmaz, acımız büyük” hikayesine sırtını dayamışken, bir yandan karşı taraf da acıdan dolayı yapılmaması gerekenleri sıralıyor.

Üniversitelerin kapanmasına nasıl karşı çıkacağız peki? Komplekslerinden kurtulamamış bir kesim zaten, “Acımız varken, üniversiteliler sevişip içki mi içecek? Bırakın yurtlar mağdurlara açılsın” diyorken, hangi kelimelerle neyi savunacağız? Bir yandan da pandemide kapanan okullar geliyor aklıma ve o dönem “aydın” doktorların “Çocuklar alim mi olacak, altı ay daha okula gitmesinler” demeleri yankılanıyor beynimde.

Hepsi iç içe işte. O nedenle çay içmek de lazım film izlemek de. Eyvah Eyvah 3, adıyla çok uygun oldu şu atmosfere. Birincisi zaten 2002 sonrası çekildi. İkincisi pandemi dönemiydi. Üçüncüsü de şu anda…

Bu arada tam bu zamanların filmi için şuraya gidelim. Acılardan, felaketlerden ayağa kalkmayı “Hayat devam ediyor”

Pazartesi, Şubat 20

Anlatılmaz Yaşanır

 


Kendimi sosyolog olarak tanımlamam mümkün değil. Gerçi bu blog sayfalarında "Atanamamış amatör sosyologlar yazıları" serisini yazdık. Gerçi yazan ben değildim ama olsun. 

Sonuçta o serinin de bir sebebi vardı. Dört sene sosyoloji bölümünde okumuş ve sonrasında da hobi olarak sosyolojik çalışmalara merak salmış biriydik. Haliyle çok yakın çevrem zaman zaman toplumsal mevzuları tartışırken bana da danışır ve "Aslan bu olay neden böyle oldu" veya "Bu olayın toplumdaki karşılığı ne olur?" sorularını sorarlar. Dilimizden döndüğünce cevap veririz. Fakat gerçekten Türkiye'de birçok şeyi anlamlandırmak benim gibi 'amatör'ler için çok zor.

İşte yukarıdaki pankart gibi...

Görselin aslını bilirsiniz. Yunan bir kurtarma ekibi görevlisi, bir depremzedeyi kurtartıyor. Birçok yerde paylaşıldı. Paylaşanlardan biri Madonna'ydı. 14 Şubat'taki yardım postunda kullandığı fotoğraflardan biri buydu. Üstelik Instagram'da bugüne kadar 13 post atmış birinden bahsediyoruz.

O paylaşıma Türkiye'den çok tepki geldi. Özellikle AFAD yerine Ahbab'ın kullanılması milliyetçi-muhafazakar kesimi rahatsız etti. O rahatsızlığı, hamasetle taçlandırmak için de bu fotoğraftan faydalandılar. Onlara göre, Madonna dünyanın bilinçaltına "Güçlü Yunan, aciz Türk" düşüncesini pekiştirmek istemiş. 

Bu noktaya kadar şaşırmıyoruz. Bugüne kadar neler neler gördük, duyduk. Bu ne ki...

Fakat bundan bir gün sonra, Trabzonspor - Basel maçında çok iyi bir koreografi hazırlanıyor. Koreografinin ana planı bu fotoğraf üzerine kurulmuş. Tamam; yardıma koşan diğer ülkelerin de bayrakları var ama aynı görsel işte...

Üstelik bu görseli kullanan şehir, ülkenin en milliyetçi kentlerinden biri.

Mayıs ayındaki şampiyonluk kutlamasında Yunanistan'dan gelen Trabzonsporlu sanatçıları, sahneye çıkarmamış...

Öte yandan bu tepkinin oluşabilmesine rağmen; takımda iki tane çok sevilen Yunan oyuncu da var.

Yani bir bakıyorsun bir tarafa gidiyoruz, bir bakıyoruz diğer tarafa gidiyoruz.

Şimdi bu ülkeyi nasıl anlamlandıralım.

"Anlatılmaz yaşanır" kalıbı Türkiye için kullanıldığında romantik bir hava veriyor. Kesinlikle o noktada değilim. Fakat burayı anlatmak da anlamlandırmak da gerçekten zor. Yaşayınca en azından normalleşiyor tüm absürdlükler, zıtlıklar...

Yine de  romantiklik seviyesini "Başka yerde yaşayamam" kalıbına çıkarmıyorum. Onu da ekleyelim. Başka yerde yaşanır. Burası da yaşamak için oldukça zor bir yer; artık bunu kabullenelim. Yine de yaşamaya devam edeceğiz.

Cuma, Şubat 17

Zaman Kavramının Değişimi


17 Ağustos depreminde bir depremzede değildim. Fakat depremi hissettim. Yaşadım. Sallandım. Korktum. Ailemi ve arkadaşlarımı merak ettim. Gecelerce sokaklarda kaldık. O güne kadar sadece selamlaştığımız komşularımızla kader ortağı olduk. Arabalarda uyuduk. Sokakta tüplerin üzerinde yemekler yedik. Yeni Şafak'ın kalemi "yaz günüydü" desin ama üzerimize yorganlar örterek kaldırım taşlarında uyuduk. Çok değildi ama en azından 10 gün böyle bir hayat yaşadık.

Bugün 6 Şubat depreminin üzerinden 11 gün geçti. Hemen hemen aynı süre. 17 Ağustos'u İstanbul'da yaşayan bizlerin artık evlere girme dönemleriydi. Kocaeli ve Sakarya için daha farklı tabi. Kahramanmaraş, Hatay ve diğerleri için de... Kıyasımız onlarla olamaz.

Zaten normale dönmeye başladığımızın ilk sinyalleri Salı günü verildi. Muhabirlerin enkaz önü yayınlarından sonra Acun Ilıcalı, Hülya Avşar, Erkan Petekkaya, Mehmet Şef, Müge Dağıstanlı çıktılar önümüze. Hepsi oradaydı. Hayat normale dönecekti artık.

Bunda bir sıkıntı yok. Biz de benzer fikirdeyiz. Acılara rağmen yaşama devam etmeliyiz. O yüzden bu filmi çok sevmiştik.

Fakat o 10 gün içinde sıklıkla 17 Ağustos ile 6 Şubat'ı kıyasladım. Ve üzüldüğüm çok fazla konu oldu. Onlardan biri de ülkece tartıştığımız konulardı. Hayretle izledim çoğunu. Gerçekten yeri ve zamanı mıydı bazı şeylerin; hiç emin olamadım. Binlerce insanın öldüğü, daha fazlasının evsiz kaldığı, yönetenlerin yetersiz kaldığı, halkın çabasının dışında pek bir şey göremediğimiz, korktuğumuz, çaresiz kaldığımız, yalnız hissettiğimiz günlerde neleri konuşmak zorunda kaldık?

Bunlardan birincisi Netflix ve Starbucks boykotuydu. İnsanların yardım istemesini anlıyorum, bunu buyurganlıkla yapmalarını kabul etmiyorum ama hadi orasını da anlayalım; fakat bunun henüz dördüncü günde tartışılmasını bir türlü kabul edemeyeceğim.

Evlerin ve kamu binalarının yıkıldığı, yangınların söndürülemediği, devletin çoğu ilçeye, kasabaya, hatta bazı şehirlere ulaşamadığı bir afette; yaşananların en büyük sorumlusu, öfkenin adresi yardım yapmayan veya yardım yaptığını açıklamayan şirketler miydi? Onların böyle bir zorunluluğu mu vardı? Varsa da bu konu dördüncü güne mi aitti?

17 Ağustos'a geri dönüyorum. Sokaktayız. Komşularımızla bir aradayız, sohbet ediyoruz. Bir yandan korkuyor, bir yandan haberlere bakıp Kocaeli ve Sakarya'ya bakıyoruz. O esnada, yani o dördüncü günde aramızdan biri çıkıp şunu diyor: "Coca Cola ve McDonalds deprem bölgesine yardım yapmamış. Bunları boykot edelim"

Herhalde bunu diyene şöyle bir bakar, "Deli mi bu" der geçerdik. 2023'te ise böyle olmuyor. Delirmiş binlerce insan tarafından karşılık bulan bu söylem, "Deli mi bu" diyenleri duyarsızlıkla suçlayacak noktaya getiriyor.

Yine o günler. Beşiktaş Başkanı Ahmet Nur Çebi, fikstür ve puan hesabı yapıyor. Zaten kamuoyundan sert bir karşılık aldı, o nedenle uzun uzun yazmaya gerek yok. Zaten yaptığı hesap kökünden yanlıştı ama bunun zamanı orası mıydı? Üstelik o da tek başına değildi. Kendisine bir soru sorulmuştu. O soru, o günün sorusu muydu?

Oksijen gazetesinin edebiyat parçalayan dosyası da aynı şekilde. Ona da sert tepkiler oldu. Yazarların bir kısmı özürler diledi. Tekrara girmeyelim. Ama gerçekten fotoğrafların altında yazı döşeyecek kadar zaman geçmiş miydi? Türkiye'de bu tip ajitasyon dozlu içerikler her zaman iş gördü. Fakat ilk beş gün içine yapılabilir miydi? Kimin aklına geldi? Kim yaşananları anında normalleştirdi de bunu yazıya dökebildi?

Sanırım zaman algımız değişiyor. Zaman aynı şekilde akıyor ama ona yüklediğimiz hız değişiyor. Bazı anları çok çabuk tüketiyor ve o anların hakkını veremiyoruz. Acının da sevincin de yasın da içine giremiyoruz. Paramparça, dağınık bir ruh halinde kalıyoruz. Kendimizi ve duygularımızı tamlayamıyoruz. Böylece hiçbir şeyi hakkıyla anlamlandıramayıp sinirleniyoruz. Sağlıklı bir duygu değil bu...

Sosyal medya bunda etkili muhakkak. Fakat bence daha fazlası var. Birey olarak yaşadığımızdan değil; okuduğumuzdan gördüğümüzden; daha doğrusu birilerinin yönlendirdiği şeylerden etkileniyoruz. En kötü kısım ise toplumun sağlıklı kalmayı iyi kötü başarmış az sayıdaki insanın "Baba ne diyorsunuz siz" sorusunun gürültüde kaybolması... Bu soruyu duyan kimse silkelenmiyor, daha da sertleşiyor.

Aslında yazacak çok şey var. Yazacağız da. Böyle bir afet yaşanınca insan birkaç günü kenara çekilmek istiyor. Sadece 10 gün. Çok mu? Bence normal. Yüzyıllar boyunca yas günleri 7-40 arasında değişmiş; daha uzun yaşayan da olmuş. Ama bu anları sindirmek ve anlamlandırmak belki de kabullenmek için asgari bir süre gerekir.

Asgari derken; kime göre tabi! Çağımızda 10 gün; "uzun zamandır ortalarda yoktun" demeye yeter bir süre oldu. Oysa sadece kısa bir araydı.

Oksijen'in yaptığına düşmüş olmak istemem ama bu yazının üzerine bir fotoğraf konması da gerekiyordu. Aslında biraz bağlantılı oldu. Enkazlar var çevremizde, biz de ortasındayız. Ve o esnada bambaşka şeyler konuşuluyor. İnsan bazen durup, seslerin kesilmesini ve gerçek gündeme geçilmesini bekliyor. Umarım bundan sonrasında olur...


Perşembe, Aralık 29

Örgütlü Bir Halk Yenilmez

Uzun zamandır siyaset ve ülke gündemine dair meselelere dair yazmıyordum. Yazılacak çok fazla konu var ama artık bir şeyler yazmanın veya bir şeyler konuşmanın çok gereksiz olduğu zamanlardayız.

Üstelik bu tip konular artık çok daha fazla tartışılıyor, o yüzden enerjimizi başka mecralara (sokak muhabbetleri, watsapp grupları vs) aktarıyoruz. Bir de seçim öncesi, "Konuşursam yer yerinden oynar, hadi sessizlik bizde kalsın" duygusuna da büründüm.

Fakat son EYT olayına kayıtsız kalmak mümkün değildi. Gerçi yine konu hakkında detaylı bir yazı olmayacak aşağıda. Zaten işin uzmanı da değiliz. Yani nasıl olmalıydı, kim haklıydı gibi sorulara cevap aramayacağım. Yine de söyleyecek cümlelerimiz var ve onun için kısa bir girişle başlayacağız.

Bu olay, birçok çalışan genç insan gibi benim de içime çok sinmedi. Yine birileri mağdur olmasın diye milyonlarca insan bir haktan yararlandı ve bu da seçim öncesine denk geldi. Sırttaki küfeler bizim üzerimize atıldı. Özellikle de 1990'ların sonunda yeni yeni çalışma hayatına giren kişilerin bu torbaya dahil olması, çok büyük haksızlık gibi duruyor. Kısacası ben EYT'nin karşı tarafındayım.

Bunlara benzer yorumları okuyorsunuzdur. Sizin de bir görüşünüz oluşmuştur. Belki de benden farklıdır. Gayet de olağandır. Toplumun bir kesimi bundan faydalanırken, diğer kesimi mağdur oldu. Yasa çıkmasaydı bu sefer oluşmuş başka bir mağduriyet ortada kalacaktı. Diğer yandan ideolojik olarak herkesin konuya yaklaşımı da başka olabilir, olayı herkes farklı değerlendirebilir, ilkeleri ve fikri ayrı bir 'doğru' üzerine eğilir.

Fakat ilginç bir şekilde siyasi arenada; yani ülkede kutuplaşmanın iyice zirve yaptığı bir platformda bu konuda farklı bir söz söyleyen yok. İktidar zaten karar alıcı olarak fikrini beyan etti. Gerçi daha önceki açıklamaları düşününce ve bu kararı seçimden önceye getirerek esas fikri olup olmadığı konusunda emin değiliz ama yine de sonuç olarak eylem esastır.

Diğer yanda ise muhalefet partileri var. Kemal Kılıçdaroğlu'nun zamanında attığı "Loading' tweeti akıllarda. EYT konusunda uzun zamandır destek vericiydi. Eski bir SSK Başkanı olarak, konunun karşısında hiç durmadı. İktidarı bu şekilde zorladığını düşündü. EYT'lilerden yana tavır aldı. İktidar karar alınca da, bunun sebebinin kendisi olduğunu ima etti. CHP'li bazı isimler de buna benzer tweet'ler attılar.

Yani kabataslak bir hesapla ülkede şöyle bir sonuç çıkıyor:

Yaklaşık 3 milyon kişinin yararlandığı bir yasa çıkıyor. Aileler ile 12 milyon yapsın bu rakam. Ülkede ise yaklaşık 30 milyon çalışan insan var. Bu yasadan yararlananları veya yasayla çok alakası olmayanları çıkaralım ve 20 milyona insin bu rakam. 12'ye karşı 20... Yani ülkenin nerdeyse yarısı farklı düşünüyor, diğer yarısı farklı...

Oysa siyasi partilerin aldığı oylara bakınca böyle bir ayrım çıkmıyor. Şu an benim takip edebildiğim kadarıyla, halkın yüzde 95'inde oyunu almış partiler aynı paydada buluşuyor. Yani bu konuda toplumun diğer yarısının sesi olabilen bir oluşum yok.

Neden? Cevap bariz. Tabi ki seçim stratejisi. İlkeler değil, EYT'lilerin en kısa sürede oyunu kapabilmek önemli. İlkeler üzerinden siyaset yapmayınca da çoğunluğun dayatmalarına kurban edilirsiniz. Ve daha kötüsü, kurban olduğunuzu fark etmezsiniz bile. Kendi siyasi başarınız olduğunu düşünürsünüz.

İster misiniz mesela şimdi de, uzun süre iktidara EYT konusunda baskı yapan muhalefet partileri, oluşan tepki nedeniyle bu sefer de yasa komisyona ve meclise gelince iktidarı "EYT çıkardılar, toplum rahatsız" diye eleştirsin? Olabilir.

Peki iktidarı, muhalefeti; bu siyasi partiler nasıl böyle oyuncak olabiliyor? Onun da cevabı başlıkta gizli.

EYT'lilere kızabilirsiniz. Haklı görmeyebilirsiniz. Beddua eden bile var. Fakat haklarını vermek lazım. İnsanlar örgütlendiler. Sosyal medyadan baskılarını yaptılar. Oluşumlar kurdular. Bir çatı altında toplandılar. Yaş konusunda bile geri adım atmadılar. Bu konuyu ülke gündemine soktular. Ve bir şekilde istediklerini aldılar.

Benzer bir süreç bedelli askerlikte de olmuştu. Bedelli Askerlik Platformu'nu kuran ve sık sık Ankara'ya giden çocukla dalga geçenler bile olmuştu. Sonra ne oldu? O örgütlü mücadele, 100 yıllık ülke tarihinin askerlik geleneğini değiştirmeye yetti. Artık parası olan bedelli askerlik yapabiliyor.

Topluma öğretilen, dayatılan "örgütlenmeyin, sokağa çıkmayın, birleşmeyin" anlatılarının ne kadar boş ve yersiz olduğunu biz zaten biliyorduk. Fakat bunu siyaset uzmanları ve siyasiler de dile getiriyor zaman zaman. Yakın fikirde olduğunu düşündüğünüz siyasiler bile "Aman yapmayın sakın, karşı tarafa yarar" diyebiliyor. Fakat toplumun belirli katmanları he defasında örgütlenerek istediğini elde edebiliyor.

Biz de "örgütlenme" denlince akla gelen tek simge; sol oluşumların sokağa çıkıp sert sloganlar atması ve belki de bir çatışma içine girmesi olarak algılanır. Oysa onlar bile tamamen örgütlenebilmiş değillerdir. Savundukları değerleri dile getiren milyonlarca insan varken, sayıları 1000'i zor bulur. Fakat sayılar arttı mı etki de artar. Sokak önemlidir ama artık sokakta olması da şart değildir.

Son 40 yılın en büyük sokak hareketi olan Gezi Parkı, bile böyle bir direnişin ürünü halen. Tabi ki verilen canlar var, içeride olan, müebbet alan insanlar, ödenen bedeller var ve belki de bu bedellerin karşılığında elde edilen kazanımlar, tüm bunların yanında az kalıyor...  Fakat istediğini yapmayı adet haline getirebilmiş muktedir bir iktidarın yapamadığı tek bir şey var son 20 yılda: O da Topçu Kışlası...

EYT konusuna dönersek, halk örgütlenmeye devam ediyor zaten. Son iki günde sosyal medyada ve sözlülerde yazılanlara bakınca yeni bir mağdur kitle de oluştu. Onlar da 8 Eylül 1999 sonrasında SGK'ya girenler. Bir gün, bir ay, bir yıl farkla 20 yıl fazla çalışmak zorunda kalanlar. Şimdi de onlar örgütleniyorlar. 

Zaten bu ülkede mağdur olmamak mümkün değil. Sadece sınır biraz değişir, kapsar, genişler veya sağa, sola, aşağı iner ve günün sonunda birinin kapısına dayanır. Peki bu sefer işin sonu ne olur? Bunu bilemeyiz. Fakat 8 Eylül 1999 sonrası SGK'ya girenler sağlam bir oluşum kurarlarsa; düşman kardeş gibi görünen tüm siyasi unsurların ortak ilgisini çeker, desteğini alır.

Sonuçta ilkeleri olmadan siyaset yapan insanlardan bahsediyoruz. Haliyle biraz güçlenip ses duyurmak korkutmaya yeter.

Pazar, Mart 6

Sportif İzolasyon

10 gündür bambaşka konulardayız. Aklımız Rusya - Ukrayna savaşında. Ne olur, ne olacak, ne olmalı, ne yapılmalı...

Devamlı bunları konuşuyoruz. Biz bunları konuşuyoruz ama dünya da devamlı bir eylemler silsilesi içinde.

Aslında bu yazıyı daha önce yazacaktım. Pazartesi akşamı Avrupa sporundan arka arkaya haberler geldi. Önce Euroleauge, Rus takımlarının haklarını dondurdu. Zaten kafasına göre takım alıp takım sokan bir organizasyon için şaşırtıcı değildi. Haberi duyunca Twitter'dan bir tweet paylaştım ve UEFA'nın benzer bir kararına hak vereceğimi belirttim. Çok geçmeden, dakikalar içinde UEFA'dan da benzer bir karar geldi zaten.

O zaman neden böyle düşündüğümü anlatmanın vakti geldi. Hatta geçiyor bile. Zira basit bir boykot kararının devamında iş bir ulusu topyekun ihraç etme noktasına ulaştı. Bu işin de bir sınırı olmalıydı. Avrupa'da Rus öğrencilerin kayıtları donduruluyor, Dostoyevski yasaklanıyor, uluslararası firmalarda çalışan Ruslar işsiz kalıyor. Bunlar biraz fazla... Ve zaman geçtikçe; UEFA'ya hak veren ben bile "işin ucu kaçtı" demeye başlıyorum. Tüm bunlar aynı torbaya atılacak kararlar değil. Ve iş çığırından çıkmaya başlıyor.

Aslında her şey Rusya'nın Ukrayna işgaline nasıl tepki verileceği konusundaki tartışmalarla başladı. Hem Türkiye'de hem Batı'da çok sayıda kişi Batı güçlerinin, AB'nin ve tabi ki NATO'nun olaya müdahale etmesi gerektiğini söyledi. Rusya bir şekilde durdurulmalıydı. Böyle kafalarına göre ilerleyemezdi. Onları ilk andan beri püskürtmek gerekirdi. Hitler de ilk başta Polonya'yı işgal ettiğinde kimse ciddiye almamıştı, bu sefer ciddiye almak gerekirdi. 

İşin siyasi boyutu ayrı bir konu. Fakat bir parantez açalım. İlkesel olarak savaşa karşı biri olarak; tabi ki her savaşa karşıyım. Yani Rusya'nın işgaline de karşıyım. Fakat bunu doğuran sebepleri de gözardı edemeyiz. O sebepler çözüme kavuşmadan, savaşı başka bir savaş unsuruyla durdurmaya çalışmak, savaşı durdurmayacağı gibi daha şiddetli bir savaşa da neden olabilir. O yüzden üst paragrafta önerilen çözüm önerisine katılmam kolay değil.

Büyük ihtimalle Avrupa devletlerinin bir kısmı da benzer bir korkuya sahip oldukları ve kendilerinden uzaktaki Ukrayna için bir büyük savaş riskine girmeyi göze alamadıkları için böyle bir tercihte bulunmadılar. Bunun yerine ekonomik boykotlar geldi. Çok anlamadığım bankacılık sistemlerinden Rusya'nın aforoz edilmesi gibi örnekler vardı mesela. Kafam basmadığı için neye yarayacağını bilmiyorum. Sponsorluklar iptal edildi. Anlaşmalar bozuldu. Esasında da bunun da çok sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. Rus halkının yoksullaşmasına neden olacak projeler uzun vadede daha zararlı sonuçlar doğurabilir. Birinci Dünya Savaşı'nı kaybeden Almanya'nın Versay Anlaşması sonrası İkinci Dünya Savaşı'nı başlatması boşuna değildi. Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Tabi 1918'den 1938'e kadar geçen 20 yıllık bir süreç var. Dünya şu an 20 yıl sonrasını düşünmüyor. Acil eyleme geçmek zorunda. Fakat yine de bunlar çekimser kaldığım boykotlar.

Fakat kültürel bazı boykotların taraftarıyım. Bunların en önemli farkı; boykot kararını devletlerin değil kurumların almış olması. Yani bir menfaat kavgasından ziyade, sivil bir tavır koyması önemli. Zira Putin ile yıllarca iyi geçinen, ona meşruluk ve güç kazandıran, diğer yandan Ukrayna'NATO'nun bahçesine çeviren Batı'nın resmi yollardan ekonomik hamlelerde bulunması hem inandırıcı değil hem de işe yarayacakmış gibi durmuyor.

Fakat kurumlar böyle değil. Kurumlar daha bağımsızdır. Daha farklı amaçları vardır. Son dönemde çok tartışılan Münih Filarmoni Orkestrası'nın kararına da bakalım. Şef Valery Gergiev işinden, hatta birçok unvanından uzaklaştırıldı. İlk başta rahatsız edici duruyor. Fakat Gergiev'in Putin'i ve rejimini desteklediği biliniyor. Mesela Fazıl Say; Gergiev'i savunanlardan ve "Savaşı o başlatmadı ki" diyor. Haklı da olabilir. Fakat rahatsız edici bir konu. Öyleyse geçmişe baktığımızda Hitler ile dostluğu olan, Nazi sempatizanı sanatçıların savaş sonrasından tarihe kara listede geçmesine ne diyeceğiz? Onlar da savaş başlatmadı ama savaş başlatan bir oluşumun destekçileri oldular. İkinci Dünya Savaşı ile ilgili birçok filmin odak noktası Hitler değil, Hitler'in büyümesine yardım edenlerdir. Hitler'in propagandasını yapanlar, ona güç ve meşruluk kazandıranlar. Belki bir savaş suçlusu değillerdi ama savaşın başlamasına yardımcı olmuşlardı. Belki "Putin henüz Hitler değil" savunması gelebilir. Veya "Putin bir hafta önce de aynı Putin'di, şimdi mi aklınız başınıza geliyor" da denilebilir. Fakat Putin de her iki anlamda da şimdi sınırı geçti... Zaten biz de "bu insanları idam edelim" demiyoruz. Fakat çok uluslu bir oluşumda; hatta misyonu barıştan yana olması gereken bir sanat kurumunda yerini kaybetmesi yadırganacak bir durum değil.

Biz esas konumuza dönelim. Yani UEFA'ya. Ben UEFA'nın kararını onaylıyorum. Fakat bir parantez açıyorum ve FIFA'nın kararını ayırıyorum. Zira iş orada tutarsız kalıyor. Avrupa, uzun yıllar sonra ilk defa savaş görüyor (Yugoslavya İç Savaşı hariç), dünya ise hiçbir zaman savaşlardan başını kaldıramadı. UEFA'nın emsal durumları olmadı ama FIFA diğer savaşlarda kafasını kuma gömdü. O yüzden kalabalığın öfkesine katılan FIFA'nın şovunu geçiyoruz.

UEFA ise Avrupa kültürünü temsil eden en ciddi kurumlardan biri. Düzenlediği organizasyonlar, Avrupa birlikteliğinin sosyal alandaki en büyük karşılığı. AB dediğimiz kurumdan bile daha fazla üyesi var, daha çok insanı ilgilendiriyor. Daha geniş bir alana yayılıyor. Şampiyonlar Ligi'nin Avrupa için önemini ve değerini Süper Lig tartışmaları çıktığında anlatmaya çalışmıştık.

Haliyle böyle bir misyona sahip kurumun şunu demesi bana normal geliyor:

"Kardeşim eğer sen bu birlikteliğe darbe vuruyorsan, gidip bir başka Avrupa ülkesini işgal ediyorsan o zaman bu birlikte yerin yok. İstiyorsan git Asya Şampiyonlar Ligi'nde oyna. Hem UEFA'nın şaşalı varlıklı nimetlerinden faydalanacaksın, hem de Avrupa'nın kültürel varlığını bozmaya uğraşacaksın. Buna hakkın yok."

Ekonomik izolasyon Rus halkının sinirlerini bozabilir, onları öfkelendirebilir ve öfkelerinin adresi Batı dünyası olabilir. Bunu da bir otokrat lider üzerinde vücutlaştırabilirler. Fakat kültürel izolasyon aynı sonucu doğurmayabilir. Moskova'da Petersburg'da yaşayan, uluslararası şirkette çalışan, iş çıkışı Şampiyonlar Ligi maçı izleyen, yazın Yunanistan'da tatil yapan, iş gezisine Londra'ya giden, üniversiteyi Berlin'de okuyan bir insan bu sefer şunu düşünebilir. "Kardeşim ben bu Putin yüzünden UEFA'dan uzaklaştım, Paris'ten, Londra'dan, Berlin'den mahrum kaldım. Çin'e, Hindistan'a kaldım. Bunu yaşamak zorunda mıyım?"

Tabi ki Çin'i, Hindistan'ı ve diğer Asya ülkelerini küçümsemiyorum. Fakat sosyal ve kültürel anlamda Avrupa'da olmanın getirdiği zenginlik daha başka. Bir kulüp Avrupa'da oynayınca mı daha kolay transfer edebilir, Asya'da mı? Hangisinden daha çok gelir elde eder? Zaten aksi olsaydı Kazakistan UEFA'ya girmek ister miydi? Kim Asya Şampiyonlar Ligi'nin rekabetini tercih eder. Veya daha kötüsü, kim uluslararası herhangi bir organizasyonda olmamayı kabullenir... Bir Zenit taraftarı, bir Moskovalı bunun hesabını Putin'den sormaz mı? Büyük ihtimalle soramaz ama olsun. Savaş istemenin, istemesen bile savaş sessiz kalmanın bir karşılığı olmalı. Belki bu sayede şu anda Rusya sokaklarına "Savaşa hayır" diyenlerin sayısı daha da artar.

İşin bir de "eşit rekabet" boyutu var. Bu işgal nedeniyle Ukrayna Ligi oynanacak mı oynanamayacak mı belli değil. Oynanmayı bırak, her gün bir Ukraynalı sporcunun öldüğü haberi geliyor. Şimdi bu ülke ister istemez UEFA'nın tüm organizasyonlarından ayrılmak zorunda kalırken, Rusya'nın içeride kalması hak mı? Belki bu olayların sorumlusu Rus kulüpleri değil ama yine de sizi temsil edenlerin yaptıklarının bir bedeli de olmalı.

Bir de sonuçta uluslararası müsabakalardan bahsediyoruz. Rus kulüpler, Ukrayna kulüpleri, kavgalar, milli marşlar, yuhalamalar... İş çok başka noktalara da taşınabilir.

Aslında bu karara giden yolu açan Robert Lewandowski oldu. Polonyalı oyuncu ve takım arkadaşları, Rusya ile Dünya Kupası elemelerinde karşılaşmak istemediklerini açıkladı. Herkesin takımında, çevresinde, geçmişinde Ukraynalı arkadaşları varken, onlar işgal altında kalırken gidip Rusya Milli Takımı ile maç yapmak da kolay bir iş değil.   

Yine de tüm bunlara rağmen bir "ama" var...

Bu sezon için bu kararın alınması biraz yanlış bence. Spartak Moskova'nın günahı ne şimdi? Buraya kadar gelmiş, oynamış, mücadelesini vermiş. Burada ceza Spartak Moskova'ya veriliyor, Rusya ikinci planda kalıyor. Belki 1-2 aya ateşkes olacak, UEFA da yazın bu kararından vazgeçecek. O zaman ceza-yaptırım kime kesilmiş olacak? Hatta Spartak'ın kadrosunda Rus olmayan, 8-9 oyuncu var. Böylesine kozmopolit bir takımı dışarıda bırakmak ve Leipzig'i bir üst tura çıkarmak adalet duyusunu da zedeliyor.

Kısacası kararın ana fikrine katılmakla beraber, zamanlaması rahatsız edici geldi.

Ve ayrıca UEFA'nın da tıpkı FIFA kadar büyük olmasa da ufak bir samimiyet problemi var: İsrail!

İsrail, Rusya'dan çok farklı değil. Tek farkı Avrupa birliğine darbe vuracak bir şekilde bir başka Avrupa ülkesini işgal etmiyor. Zaten bir başka sorun da tam olarak buradan kaynaklanıyor. İsrail'in Avrupa'da ne işi var? Aslında onun da cevabı Rusya gibi. Fakat İsrail'e piyango çıktı. Asya konfederasyonundaki Arap ülkeleri, tıpkı şimdinin Batı ülkeleri gibi İsrail'i boykot etti. İsrail Asya'da maç yapamayacak duruma geldi. Çare ülkeyi UEFA'ya dahil edilmekte bulundu. Neyse; sonrasında ikinci soru geliyor. İsrail'in olduğu yerde, İsrail'in rahatsız etmediği yerde Rusya mı Avrupa'ya batıyor?

Fakat bunlar sonraki dönemin soruları olarak kalmalı. Zaten büyük ihtimalle sonraki dönem sağlanırsa o dönemde de havada kalmaya devam edecek. Şu anda ciddi anlamda bir 3.Dünya Savaşı tehlikesi var. Bunun da muhatapları Rusya ve Ukrayna. Biz de buradan devam edeceğiz bir süre daha.

Bu kararlar bir işe yarar mı bilmiyorum ama hiçbir şey olmamış gibi devam etmek de rahatsız ederdi. İnsanlar bir hafta önce evlerinde işlerini yapıp, hafta sonu çocuklarıyla parklara giderken şimdi trenlerle bilmedikleri yerlere kaçmaya çalışıyorlar. Coğrafyamız sebebiyle hepimizin başına gelebilecek, ya da başımıza geldiğini düşündüğümüzde bile tüylerimizi diken diken eden bir atmosferden bahsediyoruz. İnsanlık namına bu işin durması gerek. Fakat bunu durdururken de işin 3.Dünya Savaşı'na dönüşmesi riskinden de kaçınmak lazım. Bu nasıl olur bilmiyorum ama en işe yaraması muhtemel kararlar ve eylemler bunlar gibi. Daha iyi fikri olan varsa, ona da kapımız açık...