avrupa kupaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
avrupa kupaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Eylül 2

Kazananı Dövmek

 

Türk futbol kamuoyundaki tahammülsüzlük ve tatminsizlik kendi rekorlarını kırmaya devam ediyor. Eşik her geçen sene biraz daha yukarı çıkıyor. 

İşte örnek Galatasaray! 2023 yılı içinde sadece iki maçta yenildi ama buna rağmen taraftarı memnun değil, medyadakiler de taraftardan alkış almak için oyuncuya ve teknik heyete karşı kılıç kuşanmaya devam ediyor.

Son olarak Galatasaray, Molde ile iki maç oynadı. Çok mu iyiydi? Değildi. Hatta Molde daha iyiydi. Bunlarda bir sorun yok; tartışmayacağız. Kabulleniyoruz. Fakat günün sonunda Galatasaray kazandı mı? Kazandı. Üstelik iki maçı da kazandı. Kalitesi, işi kotarmaya yetti. Önemli olan da buydu.

Geçen sezon şampiyon olan takımın ağustos ayındaki durumunu hatırladıkça, bu sene daha iyi bir Galatasaray olduğunu da söylemek mümkün. Tabi ki sabır beklemek hayalcilikle eş değer artık. Fakat keşke en azından kazanılmış kredinin bir değeri olsa...

Aslında problemin kilit noktası basın. Zira taraftar, hoşumuza gitse de gitmese de takımından en iyisini isteme hakkına sahip. Karşısında bir Alman, Fransız, PSV, Benfica değil de Norveç Ligi şampiyonunu görünce, yaz boyunca yıldız oyuncuların adı da manşetleri süsleyince içeride dışarda rahat maçlar izlemek istiyor. Zaten taraftar oturup Norveç Ligi izleyecek, oradaki takımların analizini yapacak değil. Molde’nin nasıl bir takım olduğunu bilme sorumluluğuna sahip değil. Fakat bu eşleşmenin gideceği noktayı insanlara hazırlama ve açıklama misyonu da birilerine ait. 

Tabi ki günde 25 saat tweet atıp, dijitalde muhabbet edenler...

Kısa bir özet geçelim. Molde zaten bahsedildiği kadar kötü takım değil. Neden öyle bahsedildiğini de bilmiyorum. Gerçi artık "kötü takım" olarak da vurgulanmıyor. Ne kadar iyi takım olduğundan bahsediliyor. Fakat bunun da sorumlusu Galatasaray kadrosu oluyor. Yani konuşmalar, atılan tweet'ler, eleştiriler özetle şuraya geliyor: 

"Molde, aslında kötü takım değilmiş. Biz kötü sandık ve sizden dışarıda üç, içeride beş atmanızı bekledik. Fakat fena takım değilmiş. Gayet iyiymiş. Fakat nasıl olur da siz yine de beklediğimizi gerçekleştirmez ve dışarıda beş, içeride üç atmazsınız"

Bodo ve Molde, Norveç Ligi’nde standartların üzerinde olan iki takım. Bodo, 2020 ve 2021’de Norveç’te şampiyon olmuştu. Bu şampiyonluklar çok anlamlı durmayabilir. Fakat bu esnada Avrupa kupalarında mücadele etmiş ve Avrupa’nın devlerine kafa tutmuştu. Mesela 2020’de Milan ile oynadıkları tek maçlık turda, rakibe ecel terleri dökmüştü. Esas bombayı da ertesi sezon Roma’ya altı atarak patlatmıştı. Geçen sezon Bodo sallantılıydı ama yine de fena değildi. Molde de işte bu Bodo’nun 18 puan önünde şampiyon oldu.

Molde de yakın dönemde Fenerbahçe’yi Kadıköy’de 3-1 yenmiş, Trabzonspor ile penaltılara kalan bir tur oynamıştı. Yani aslında bu takımları az çok izlemiştik.

Tabi ki bu takımları turnuvaların başaltı ekiplerı arasında göstermeyeceğiz. Fakat bunlar da bir Zalgiris, bir Tirana, bir Zimbru da değil. Haaland’ın, Benfica’nın en sevilen oyuncusu haline gelen Aursnes’in bir zamanlar oynadığı takımlar. Chelsea'ye, Milan'a oyuncu yolluyorlar. Şimdi de Emil Brevik gibi isimleri piyasaya sürmeye hazırlanıyorlar. Yani topu bilen ekipler. Rakip kalenin yolunu bulabilecek, oraya ulaşınca da topu kaleye sokabilecek takımlar. Özellikle sezonun bu zamanlarında onlarla kıran kırana maçlar oynamak zorunda kalabilirsiniz. Bunu Milan da Roma da yaşadı; bizim onlardan farkımız, ayrıcalığımız ne?

Bazı yorumcular Molde’den 11’ini sayamadığından bahsediyor. Muhakkak bu vurgunun nedeni, kadrosunda yıldız oyuncu bulunmamasından. Oysa pratikte yanlış bir cümle. Zira Molde, kadro istikrarı ile öne çıkıyor. 2018’den beri aynı teknik direktör çalışıyor. İki sene önce Trabzonspor’a karşı oynayan kadronun neredeyse yarısı, bu sefer Galatasaray’a da rakip oldu. Galatasaray’da ise Muslera ve Kerem dışında üç sezonu tamamlamış oyuncu yok. Şimdi bunlara hiç değinmeden, sadece piyasa değerlerine bakıp Galatasaray'dan rahat galibiyet mi bekleyeceğiz? Neden ki?

Üstelik yakın tarih bu tip maçlarda yaşanan kazalarla doluyken. Galatasaray yola devam etmiş, üç eleme grubunu aşmış ve kendini gruplara atmış. Bu neticenin ardından suların biraz durulması gerekmez mi? Önemli olan sizin tatmin seviyeniz mi? "Ben fikrim ve bilgim olmadan rakibi küçümsedim. Bu doğru değilmiş. Ama yine de benim beklediğim gibi olmalıydı" şımarıklığı biraz terk mi etse artık bizi?

Oysa tam tersi olmaya devam ediyor. Mesela şimdi de Beşiktaş, Bodo ile eşleşti. Bir de Brugge var aynı grupta. C.Brugge’u yenebilen sadece tek bir Türk takımı var tarihte, o da Başakşehir... Bodo da tehlikeli bir takım, hatta bu sezon bence Molde’den daha iyi oynuyor. Buna rağmen konuşmayı çok seven arkadaşlarımız Bodo maçlarından en az dört puan yazmaya başladılar bile. İnşallah haklı çıkarlar. Fakat o dört puan da zor bela gelirse, onlara bir şey olmaz, fatura yine hocalara ve futbolculara çıkar. 

Gerçi kim takar onlara çıkan faturayı… Türk futbol ortamı deniz, yemeyen domuz… 

Salı, Ağustos 29

Eyyamı Futbol Sıcakları

Bu hafta, Avrupa’da ülkemizi temsil eden dört takımın oynayacağı maçlar ertelendi. Çok ilginç bir şekilde, bu karar kamuoyundan büyük bir alkış aldı. Karar henüz açıklanmadan önce basına sızmıştı zaten. O esnada kendi aramızda, “Bu saçma kararı kim sundu” acaba diye tartışırken, Uğur Meleke gibi birkaç kişi Bu öneriyi haftalar önce ilk ben yazdım bile dedi. O kadar büyük bir sevinçle karşılandı ki yani, herkes kararın altında bir imzası olduğundan bahsetti.

Oysa bundan birkaç sene önce, Avrupa kupaları için maç ertelemeler büyük bir günah olarak sunuluyordu. Maçı ertelenen takımın kollandığı düşüncesi genel bir kabuldü. Sırf bu yüzden, uzun süre maç ertelenmesi olmadı.

Türkçe’yi yeni öğrenen yabancı arkadaşlarınıza veya konuşmaya başlayan çocuklarınıza “Eyyam” kelimesinin anlamını anlatmak çok zor olabilir. Neyse ki Türk futbolu bu konuda yardımınıza her zaman yetişir. Her defasında kelimenin hakkını veren güçlü örnekler çıkarıyor karşımıza. Böylece bu ay içinde de imdadımıza yetişti.

Bu tip ciddi kararların günlük alınması her zaman sıkıntıdır. Yıllardır bu alışkanlıktan vazgeçemedik. Kararın doğruluğu, faydası önceliğimiz olmuyor. Bir ilke üzerinden karar alınmıyor. Önce şartlara bakılır, şartlar uygunsa karar alınır. 

Yani ülkemizi Avrupa’da temsil eden dört takımın da mücadelesine devam etmesi, kararın alınmasında önemliydi. Bu takımlardan biri, önceki turlarda elenmiş olsaydı bu karar alınmazdı. Hatta lobisi daha zayıf Adana Demirspor da elenmiş olsaydı bu karar alınmazdı.

Oysa mesela sezon başında böyle bir karar alınabileceği vurgulansa, o zaman içimiz daha rahat olurdu. Fakat işlerin bu noktaya geleceğini kimse ön görmemiş demek ki?

Üstelik neden bu sezon böyle bir karar alındı ki? Ülke puanının çok değerli olduğu vurgusu yapılıyor da önceki sezonlarda değil miydi? Trabzonspor, geçen sezon son yılların ön eleme oynamak zorunda kalan ilk şampiyonu oldu. Yıllardır şampiyonumuz ön eleme oynamadan gruplara kalıyordu. Geçen sezon böyle bir durum varken neden Trabzonspor için aynı karar alınmadı? Geçen sezon ülke puanımız çok mu yüksekti de şimdi çok kıymetli hale geldi.

Trabzonspor, iki Kopenhag maçı arasında Antalyaspor deplasmanına gitti ve beş gol yedi. O beş golün yarattığı yıkımla çıktığı Kopenhag maçında bir gol atsa maçı uzatmaya götürecekti, ama 90 dakika 0-0 sona erdi. Üstelik bir de bu sezonun başında oynamayan Süper Kupa maçına çıkmışlardı. O maçta da Hamsik sakatlanmıştı. Şimdi o Trabzonspor – Kopenhag eşleşmesini, mesela bu seneki Fenerbahçe – Twente eşleşmesinden daha önemsiz kılan nedir?

Rakiplerimizin, Portekiz, Belçika, Norveç, Hollanda gibi ülkelerin bu tip kararlar alındığından bahsediliyor. Doğru da. Fakat zaten bu ülkeler bu ertelemeleri sık sık yapıyor. Hatta ne zaman yapacakları haftalar öncesinden belirleniyor. Biz ise kararı bir anda ve duruma göre bakarak alıyoruz. Sezon başında; fikstür çekildiğinde, “sezonun üçüncü haftasında Avrupa’da devam eden takımları maçları ertelenecek” denilebilirdi mesela. Ne beklendi ki? Cevap belli. Yukarıda bahsettik neyi beklediklerinden…

Türk futbolu, kendi ayaklarının altına dinamit koymayı çok seviyor. Gereksiz gündemlerle başını ağrıtmak, polemikler yaratmak ve onları çözememek en büyük hobimiz. Bu hafta da o hobiye alet olduk.

Gelen her yeni sezonda; bir zamanlar tüm vasatlığına rağmen katlanarak sevdiğimiz ligimizden uzaklaşıyoruz. Biz uzaklaşıyorsak, bu ligle yeni yeni tanışan genç kuşaklar nasıl bağlanacak merak ediyorum.


Pazartesi, Nisan 10

Lige Oyuncu Bakıyoruz

Bu hafta Avrupa Ligi çeyrek finalinde Feyenoord - Roma maçı var. Haftaya da rövanşı oynanacak. Gözlerimiz bu iki maçta olacak. Neden?

Bu iki takım tarihlerinde üç kez karşılaştı. Üçü de yakın dönemde. 2014-15 sezonunda yine Avrupa Ligi'nde eşleşmişlerdi. İlk maç 1-1 sona ermiş, Hollanda'daki rövanşı 2-1 kazanan Roma tur atlamıştı.

Berabere biten ilk maçta goller Gervinho ve Colin Kazım'dan gelmişti.

De Kuip'teki rövanşta Roma'nın golleri Adem Llajic ve Gervinho'dan geldi. Feyenoord'un Elvis Manu ile ile bulduğu tek gol tura yetmedi.

Geçen sezon Arnavutluk'ta oynanan Konferans Ligi finalini ise Roma 1-0 kazandı. Kupayı getiren golü Nicolo Zaniolo kaydetti.

Bu kadar bilgiden sonra neden bu haftaki maçları dikkatle izleyeceğimizi anlamamış olamazsınız...

Gervinho, Colin Kazım, Llajic, Elivs Manu ve son olarak Nicolo Zaniolo...

Bu eşleşmede gol atanlar muhakkak kariyerlerinin bir bölümünde Süper Lig'e uğruyor.

Zeki Çelik ve Orkun Kökçü şu anda gole (ve Süper Lig'e) en yakın isimler gibi duruyor!


Salı, Mart 21

Son Sekiz

Şampiyonlar Ligi kuralarına bir bakalım.

Bir taraf alev alev yanıyor, diğer taraf bir başka...

Manchester City, Real Madrid, Chelsea ve Bayern Münih'ten üçü finali göremeyecek. Açıkçası artık finalde bir Real Madrid görmekten sıkıldım. Bu sezonun Bayern Münih'i de çok verimli değildi. Gerçi Bayern'e böyle derken, Chelsea'den olumlu bahsetmek adaletsiz olur. Fakat adamların finale çıktıkları her sezonda hoca değiştirdiklerini düşününce (2012 Boas - Di Matteo / 2021 Lampard - Tuchel) ve ligde beraber gittiklerini düşününce insan ister istemez bir "acaba" diyor...

Bu sezon Pep Guardiola kupayı kazanırsa hepimiz rahatlayacağız. Yani hayranı değilim, sıkı takipçisi değilim ama onun gibi bir hocanın Şampiyonlar Ligi şampiyonluğundan bu kadar yıldır uzak kalması da futbolun bir ayıbı gibi. Bence City ile bir kupa hak ediyor. Yine de ilk tercihim olmaz. Fakat bu dörtlüden ilk sıraya onları yazarım.

Diğer dörtlü, biraz düşük seviye kalıyor. Yine de bizim gönlümüz burada yatıyor. Benfica, Napoli, Inter ve Milan dörtlüsünden birinin final görmesi değişik olacak.

Benfica 1990'dan beri final göremedi. 1990'da Milan'a yenilmişlerdi. Bir kez daha yolları kesişebilir. Milan ise 2007'den beri burada yok. 2007'de tarihin en çok final oynayan ikinci takımıydı. Gerçi halen öyleler ama 2007'de Real ile aralarındaki fark sadece bir finaldi. Kapanabilir gibi duruyordu. Şimdi ise fark altıya çıktı.

Napoli'nin zaten daha önceden hiç finali yok. Finali en taze gören takım Inter bile 2010'da çıktı buraya. Eğer Inter, Benfica'yı yenerse bir İtalyan'ın İstanbul'a geleceği kesinleşecek. Diğer tarafta da iki İngiliz olduğuna göre; 2005'te olduğu gibi bir kez daha bir İngiliz-İtalyan finaline ev sahipliği yapmamız en yüksek ihtimal...

Benim bu dörtlüden tercihim İtalyanlardan ziyade Benfica. Napoli zaten yıllar sonra ligi kazanacak. Onlara o coşku yeter. O coşkunun devamında da buralar da oynamayı bir alışkanlık haline getirebilir. Inter'e karşı ekstra bir samimiyetim yok. Milan'ı severim. Final dünyanın başka yerinde olsaydı onları isteyebilirdim ama İstanbul'da bir final daha izleme imkanım olursa, bir kez daha Milan'ı görmeyi tercih etmem. Değişik bir takıma denk gelelim. Benfica da zaten çok iyi bir baş altı ekip. Buralara üç büyük lig ve Bayern ile PSG dışından biri gelirse çok şaşırıyor ve seviniyoruz. Üstelik Benfica buraya kadar da şansa gelmedi. Çok iyi oynayan bir ekip. Hak ediyorlar yani finali...

Bu sekizli; aynı zamanda çok fazla hikaye potansiyeli de barındırıyor. Mesela bir Real-Milan eşleşmesi Carlo Ancelotti açısından ilginç olur. Veya yarı finalde Milano derbisi. Ya da yarıda geçen seneden ve son 15 seneden kalan bir Real - Guardiola... Onlara da zamanla bakarız.

Şu an elimizde Bavyera'ya dönecek bir Pep Guardiola ve geçen seneki geri dönüşün devamı olan bir Real - Chelsea var.... O hafta gelince belki eşleşmeler özelinde daha yakından irdeleriz.

Ama şimdilik temennim belli.  Umarım TV 8.5, Milan - Napoli maçlarını verir...

Perşembe, Mart 9

Lale Devri Sona Erdi

Paris SG ne derece bir Lale Devri yaşadı emin değiliz. Milyarlarca eurolar harcadılar, çok büyük kadrolar kurdular ve bir Şampiyonlar Ligi finali dışında bir şey üretemediler. Oysa bekledikleri Şampiyonlar Ligi kupaları ile dolu şatafatlı yıllardı.

Haliyle başlık biraz iddialı... Fakat bizim işaret ettiğimiz bu sefer kulübün kendisi değil. Kulüp zaten bir Lale Devri yaşamadı, yaşamadığı gibi de her zaman kötü sonuçların faturasını teknik direktörlere kesti. Hatta final oynatan Thomas Tuchel bile ertesi sezonun yarısı gelmeden cezalandırıldı. 

Yani o tarafta işler özetle şöyle ilerliyordu: Dünyaca ünlü futbolcular büyük paralar kazanmak için Paris'e geliyor. Keyifle futbol oynuyorlar. Her defasında Şampiyonlar Ligi'nden eleniyorlar. Ve günün sonunda teknik direktörler kovuluyor. Oyuncular da para kazanamaya devam ettikleri yeni sezonlara başlıyorlar.

Bu sefer ikinci turda Bayern Münih'e elenince, sanki işler değişecek gibi. Zira hem Fransız medyasında hem de diğer ülkelerin basınında büyük bir revizyondan bahsediliyor. Tabi ki teknik direktör Christophe Galtier'nin bundan muaf olacağını sanmıyoruz. Fakat bu sefer bir teknik direktör giderken, yanında diğerlerini de götürecek.

Lionel Messi'nin akıbeti çok belirsiz. Üç ihtimal var önünde. Ya Paris'te kalıp, kurulacak yeni ve daha bir rekabetçi takımın ( o hangisi olacaksa artık) lideri olacak. Bence bu ihtimal güçlü ama eğer Arjantinli Dünya Kupası'nı kazanamasaydı işler değişirdi. Messi, Aralık ayı sayesinde bir kez daha vazgeçilmez konumunda. Fakat bu ihtimalin de eski Messi zamanları kadar yüksek olduğunu da iddia edemeyiz.

İkinci seçenek, Messi'nin "yeter ulan" diyerek Avrupa'nın başka bir rekabetçi Şampiyonlar Ligi takımına gitmesi. Bu ihtimal ne yazık ki düşük. Ancak Barcelona ihtimali ile yeni bir hikaye kazanabilir ve oraya yönelebilir. Diğer kulüplerin Messi için kesenin ağzını açacağını sanmıyoruz. Yine de futbol her zaman sürprizlere gebedir.

Bir diğer ihtimal de Messi'nin kariyerinin son dönemini eksantrik bir futbol liginde geçirmesi. Bu da yüksek ihtimallerden biri. ABD, Arjantin, hatta Brezilya ciddi adaylar...

Neymar ise topun ağzındaki ilk isim. Bayern rövanşında yoktu. Bu da artık bardak taşıran damla oldu. Kritik maçların çoğunda sakattı. Paris SG kariyeri, Barcelona'yı arattı. Barcelona, onun döneminde dört sezonda tam 19 Şampiyonlar Ligi eleme turu maçına çıktı. Neymar bu maçların hepsinde sahadaydı. PSG'de ise altı sezonda 13 eleme maçına çıktı. Kaçırdıkları da bir o kadar. Yani sahadaki varlığı yüzde 100'den yüzde 50'ye düştü. Üstelik adamı bu maçlar için transfer etmişsin ama en ihtiyaç duyduğun zamanda yok. Haliyle Neymar için yolu sonu gözükmüş gibi. Basının da kendisine eleştirisi yüksek dozda.

Fakat basının eleştirisi sadece Neymar ile sınırlı değil. Donnarumma'dan Verratti'ye herkes eleştiriliyor. Eski futbolcu Jerome Rothen bile Verratti için "Yollayın Pescara'ya rahat rahat sigarasını içsin" tadında bir cümle kullandı. Sergio Ramos, Bayern maçlarında takımın ayakta kalan isimlerindendi ama ondan da dertli olan çok kişi var.

Eleştirileri en düşük tondan alan kişi ise Kylian Mbappe. Fakat onun da Paris'te çok kalmayacağı kesin gibi. Ona Fransa'dan çok eleştiri gelmedi ama İspanya basını adresi gösterdi. Bence günün en güzel manşetiydi.

Marca, adı sık sık Real Madrid ile anılan oyuncu için bir kez daha manşet attı ve bu sefer Bayern - PSG maçını kullandı:

"Eğer Şampiyonlar Ligi'ni kazanmak istiyorsan, biliyorsun..."




Pazartesi, Şubat 20

Anlatılmaz Yaşanır

 


Kendimi sosyolog olarak tanımlamam mümkün değil. Gerçi bu blog sayfalarında "Atanamamış amatör sosyologlar yazıları" serisini yazdık. Gerçi yazan ben değildim ama olsun. 

Sonuçta o serinin de bir sebebi vardı. Dört sene sosyoloji bölümünde okumuş ve sonrasında da hobi olarak sosyolojik çalışmalara merak salmış biriydik. Haliyle çok yakın çevrem zaman zaman toplumsal mevzuları tartışırken bana da danışır ve "Aslan bu olay neden böyle oldu" veya "Bu olayın toplumdaki karşılığı ne olur?" sorularını sorarlar. Dilimizden döndüğünce cevap veririz. Fakat gerçekten Türkiye'de birçok şeyi anlamlandırmak benim gibi 'amatör'ler için çok zor.

İşte yukarıdaki pankart gibi...

Görselin aslını bilirsiniz. Yunan bir kurtarma ekibi görevlisi, bir depremzedeyi kurtartıyor. Birçok yerde paylaşıldı. Paylaşanlardan biri Madonna'ydı. 14 Şubat'taki yardım postunda kullandığı fotoğraflardan biri buydu. Üstelik Instagram'da bugüne kadar 13 post atmış birinden bahsediyoruz.

O paylaşıma Türkiye'den çok tepki geldi. Özellikle AFAD yerine Ahbab'ın kullanılması milliyetçi-muhafazakar kesimi rahatsız etti. O rahatsızlığı, hamasetle taçlandırmak için de bu fotoğraftan faydalandılar. Onlara göre, Madonna dünyanın bilinçaltına "Güçlü Yunan, aciz Türk" düşüncesini pekiştirmek istemiş. 

Bu noktaya kadar şaşırmıyoruz. Bugüne kadar neler neler gördük, duyduk. Bu ne ki...

Fakat bundan bir gün sonra, Trabzonspor - Basel maçında çok iyi bir koreografi hazırlanıyor. Koreografinin ana planı bu fotoğraf üzerine kurulmuş. Tamam; yardıma koşan diğer ülkelerin de bayrakları var ama aynı görsel işte...

Üstelik bu görseli kullanan şehir, ülkenin en milliyetçi kentlerinden biri.

Mayıs ayındaki şampiyonluk kutlamasında Yunanistan'dan gelen Trabzonsporlu sanatçıları, sahneye çıkarmamış...

Öte yandan bu tepkinin oluşabilmesine rağmen; takımda iki tane çok sevilen Yunan oyuncu da var.

Yani bir bakıyorsun bir tarafa gidiyoruz, bir bakıyoruz diğer tarafa gidiyoruz.

Şimdi bu ülkeyi nasıl anlamlandıralım.

"Anlatılmaz yaşanır" kalıbı Türkiye için kullanıldığında romantik bir hava veriyor. Kesinlikle o noktada değilim. Fakat burayı anlatmak da anlamlandırmak da gerçekten zor. Yaşayınca en azından normalleşiyor tüm absürdlükler, zıtlıklar...

Yine de  romantiklik seviyesini "Başka yerde yaşayamam" kalıbına çıkarmıyorum. Onu da ekleyelim. Başka yerde yaşanır. Burası da yaşamak için oldukça zor bir yer; artık bunu kabullenelim. Yine de yaşamaya devam edeceğiz.

Pazartesi, Eylül 19

Bir Garip Şampiyonluk Hikayesi

Garip istatistikleri ve onlardan doğan hikayeleri seviyoruz.

Mesela, çok az maç kazanarak bir şekilde şampiyon olan takımlar iyi bir örnektir. Özellikle Dünya Kupası gibi az maçın olduğu turnuvalarda çok çıkar... En bilindik örnek, Euro 2016'daki Portekiz'in berabere kala kala şampiyon olmasıdır.

O zaman şimdi yine tarihten bir yaprağı açalım. 1987-88 sezonunu Galatasaraylılar, şampiyon takımı yenerek elendikleri Şampiyon Kulüpler Kupası ile hatırlar. Şampiyon olacak takım PSV Eindhoven'dır. Hollanda ekibi, turnuva boyunca sadece tek bir maçta yenilmiştir. O da Ali Sami Yen Stadı'nda oynanan rövanş maçıdır.

3-0'lık ilk maçın ardından 2-0'ı yakalayan Galatasaray, turu geçememiş ama bir sezon sonraki Xamax efsanesinin provasını yapmıştır. Normal olarak; kısa sürn 1987-88 turnuvasının hafızamızdaki yeri bu anıyla sınırlı kalmıştır.

Fakat bir de işin PSV tarafı var. Tamam, onlar sadece bir kez yenildi ve o da Galatasaray'a karşıydı ama turnuva boyunca da sadece üç kere kazanabildiler. 

Toplam dokuz maç oynadı PSV. Galatasaray'ı yenerek başladı, yenilerek devam etti. Sonrasında da Rapid Wien'i iki maçta da yendiler. Fakat bu kadar! 

Sonraki tur; Bordeux. İki maç berabere. 1-1 ve 0-0. Deplasmanda atılan bir gol (Wim Kieft) turu getiriyor.

Yarı final. Yine aynı skorlar, yine deplasman golü kurtarıyor. Üstelik rakip bu sefer Real Madrid. Hugo Sanchez'in golüne, Edward Linskens cevap veriyor. Rövanşta kaleyi kapatınca gerisi geliyor.

Finale geçiyoruz. Stuttgart'ta tek maç üzerinden oynanıyor. Rakip Benfica. Zaten adamların üzerinde Bela Guttmann'ın laneti var. Burada da penaltılarla bir kez daha kaybediyorlar. Yani PSV kazanıyor.

Acayip bir durum. Teknik direktör tandık bir isim; Guus Hiddink. Zaten garantici ve pragmatik bir adamdır. O sezon sayesinde de kariyeri gaza basıyor. Gerçi arada bir Fenerbahçe tökezlemesi var ama olsun.

Bu arada Benfica'nın o sezondaki hikayesi de bu yazıya uygun bir konu. Toplam dokuz maç yapıyorlar. Bu maçların sekizinde (final dahil) gol yemiyorlar. Sadece çeyrek final rövanşında Anderlecht'e 1-0 mağlup oluyorlar. Fakat ilk maçı 2-0 kazandıkları için yola devam ediyorlar.

Sonuç olarak; sadece üç maç kazanan, sadece tek gol yiyenin elinden kupayı alıyor.

Pazartesi, Nisan 4

Haydi Roma, Saldır Marsilya

UEFA'nın Konferans Ligi gibi bir organizasyona ihtiyacı var mıydı emin değilim. Temel düşünce, Avrupa Ligi'nin kalitesini yükseltmekti. Kalite de rekabet seviyesinin yükselmesiyle oluşur. Bunun için de takım sayısını azaltmak, daha doğrusu aradaki makası kapatmak önemli bir adımdır.

O nedenle Avrupa Ligi'ndeki takım sayısını azaltmayı planlayınca, ortada kalan takımlara yeni bir turnuva imkanı verildi. Mantıklı olabilir. Ben olsam; Kupa Galipleri Kupası'nı yeniden alevlendirirdim. Avrupa Ligi'ne katılacak takımlar lig sıralamasından gelsin; kupalardan gelen takımlar ayrı bir turnuva oynasın. Böylece yerel kupalara verilen önem daha da artardı.

Fakat büyüklerimiz Konferans Ligi'ne karar vermiş. Hayırlısı olsun. Sonuçta bu da bir Inter-Toto Kupası değil. Takvimiyle, kulüpleriyle biraz daha ciddiye alınacak bir organizasyon. Oysa ilk sezonunda Türkiye'de pek rağbet görmedi. Trabzonspor erken elendi; elendiğine sevindi. Fenerbahçe Avrupa Ligi'nde üçüncü olduğunda evine dönecekti normalde, bu sezon Konferans Ligi'ne kaldı diye karalar bağladı. Bugünlerde lig yarışında olan takımlar Konferans Ligi'ne kalmamak için dua ediyor neredeyse. Her sene yarı finaller oynayan bir ülke için, bir Avrupa Kupası'nı angarya olarak görmek anlaşılır tabi!

Türkiye toplumu olarak rekabete girmeyi sevmiyoruz. Bir yerde sportif bir organizasyon varsa ve maddi geliri veya şatafatı yoksa oradan kaçınmak istiyoruz. Türkiye Kupası'nı sevmiyoruz, Konferans Ligi'ni beğenmiyoruz, Uluslar Ligi'ne burun kıvırıyoruz, İtalya ile oynanacak hazırlık maçına ek mesai gözüyle bakıyoruz, ligde şampiyonluğu bile bazen transfer yarışlarına yem ediyoruz. Fakat diğer yandan da en kafa takımların olduğu yerlerde olmak istiyoruz. Sahaya çıkmadan nasıl olacaksa...

Yine de Konferans Ligi özelinde bu beğenmeme durumunun haklılık payı da var. Sonuçta yeni bir turnuva. Bir prestiji yok. Biz kupayı değil prestiji severiz. Burada öyle bir durum yok. Jose Mourinho, Brandan Rodgers gibi futbol insanları sezon içinde organizasyonu eleşirdi. Bizim de onlardan farkımız olmadığına göre, Konferans Ligi'ne sırt dönme hakkını elimizde bulundurabiliriz.

Bu tip organizasyonların değer kazanması için, prestijli bir tarih oluşturması lazım. Şimdi geliyoruz esas noktaya.

Normalde her zaman başaltı takımların, sürprizlerin şampiyonluk hikayelerini yazmasını isteriz. Konferans Ligi'nde de son sekiz takıma baktığımızda bu tip örnekler karşımıza çıkıyor. Slavia Prag, Bodo Glimt, PAOK gibi takımlar müzelerine bir Avrupa Kupası ekleme şansına çok yakınlar.

Fakat benim gönlümden geçen bu sefer biraz daha farklı. Bu kupanın değer kazanması, rekabetin artması, ilginin çoğalması gerek. Özellikle Türkiye'de bakışın değişmesi önemli. Hollanda'nın şu anda iki takımla puan topladığını görünce, Konferans Ligi bizim için çok daha değerli hale gelebilir.

Bu ilginin artması ise ancak şaşalı takımların kupayı kazanması ile gerçekleşir. Mesele önümüzdeki sezon başlamadan önce "Bodo'nun şampiyon olduğu turnuva, çok da ciddiye almamak lazım" diyenleri duyar gibiyim. Bunun önüne geçmek lazım.

O nedenle Roma, Marsilya, Leicester gibi takımların bu turnuvayı kazanması; hatta 3-4 sene boyunca fire vermemesi gerekiyor. PSV ve Feyenoord'a da tavım ama ilk tercihlerim olmaz. Fakat Bodo, PAOK ve Slavia gibi takımların şampiyonluğu, bizim gibi ülkelerin organizasyonu küçümsemesine yol açar.

O nedenle; saldır Roma, saldır Marsilya...

Pazar, Mart 6

Sportif İzolasyon

10 gündür bambaşka konulardayız. Aklımız Rusya - Ukrayna savaşında. Ne olur, ne olacak, ne olmalı, ne yapılmalı...

Devamlı bunları konuşuyoruz. Biz bunları konuşuyoruz ama dünya da devamlı bir eylemler silsilesi içinde.

Aslında bu yazıyı daha önce yazacaktım. Pazartesi akşamı Avrupa sporundan arka arkaya haberler geldi. Önce Euroleauge, Rus takımlarının haklarını dondurdu. Zaten kafasına göre takım alıp takım sokan bir organizasyon için şaşırtıcı değildi. Haberi duyunca Twitter'dan bir tweet paylaştım ve UEFA'nın benzer bir kararına hak vereceğimi belirttim. Çok geçmeden, dakikalar içinde UEFA'dan da benzer bir karar geldi zaten.

O zaman neden böyle düşündüğümü anlatmanın vakti geldi. Hatta geçiyor bile. Zira basit bir boykot kararının devamında iş bir ulusu topyekun ihraç etme noktasına ulaştı. Bu işin de bir sınırı olmalıydı. Avrupa'da Rus öğrencilerin kayıtları donduruluyor, Dostoyevski yasaklanıyor, uluslararası firmalarda çalışan Ruslar işsiz kalıyor. Bunlar biraz fazla... Ve zaman geçtikçe; UEFA'ya hak veren ben bile "işin ucu kaçtı" demeye başlıyorum. Tüm bunlar aynı torbaya atılacak kararlar değil. Ve iş çığırından çıkmaya başlıyor.

Aslında her şey Rusya'nın Ukrayna işgaline nasıl tepki verileceği konusundaki tartışmalarla başladı. Hem Türkiye'de hem Batı'da çok sayıda kişi Batı güçlerinin, AB'nin ve tabi ki NATO'nun olaya müdahale etmesi gerektiğini söyledi. Rusya bir şekilde durdurulmalıydı. Böyle kafalarına göre ilerleyemezdi. Onları ilk andan beri püskürtmek gerekirdi. Hitler de ilk başta Polonya'yı işgal ettiğinde kimse ciddiye almamıştı, bu sefer ciddiye almak gerekirdi. 

İşin siyasi boyutu ayrı bir konu. Fakat bir parantez açalım. İlkesel olarak savaşa karşı biri olarak; tabi ki her savaşa karşıyım. Yani Rusya'nın işgaline de karşıyım. Fakat bunu doğuran sebepleri de gözardı edemeyiz. O sebepler çözüme kavuşmadan, savaşı başka bir savaş unsuruyla durdurmaya çalışmak, savaşı durdurmayacağı gibi daha şiddetli bir savaşa da neden olabilir. O yüzden üst paragrafta önerilen çözüm önerisine katılmam kolay değil.

Büyük ihtimalle Avrupa devletlerinin bir kısmı da benzer bir korkuya sahip oldukları ve kendilerinden uzaktaki Ukrayna için bir büyük savaş riskine girmeyi göze alamadıkları için böyle bir tercihte bulunmadılar. Bunun yerine ekonomik boykotlar geldi. Çok anlamadığım bankacılık sistemlerinden Rusya'nın aforoz edilmesi gibi örnekler vardı mesela. Kafam basmadığı için neye yarayacağını bilmiyorum. Sponsorluklar iptal edildi. Anlaşmalar bozuldu. Esasında da bunun da çok sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. Rus halkının yoksullaşmasına neden olacak projeler uzun vadede daha zararlı sonuçlar doğurabilir. Birinci Dünya Savaşı'nı kaybeden Almanya'nın Versay Anlaşması sonrası İkinci Dünya Savaşı'nı başlatması boşuna değildi. Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Tabi 1918'den 1938'e kadar geçen 20 yıllık bir süreç var. Dünya şu an 20 yıl sonrasını düşünmüyor. Acil eyleme geçmek zorunda. Fakat yine de bunlar çekimser kaldığım boykotlar.

Fakat kültürel bazı boykotların taraftarıyım. Bunların en önemli farkı; boykot kararını devletlerin değil kurumların almış olması. Yani bir menfaat kavgasından ziyade, sivil bir tavır koyması önemli. Zira Putin ile yıllarca iyi geçinen, ona meşruluk ve güç kazandıran, diğer yandan Ukrayna'NATO'nun bahçesine çeviren Batı'nın resmi yollardan ekonomik hamlelerde bulunması hem inandırıcı değil hem de işe yarayacakmış gibi durmuyor.

Fakat kurumlar böyle değil. Kurumlar daha bağımsızdır. Daha farklı amaçları vardır. Son dönemde çok tartışılan Münih Filarmoni Orkestrası'nın kararına da bakalım. Şef Valery Gergiev işinden, hatta birçok unvanından uzaklaştırıldı. İlk başta rahatsız edici duruyor. Fakat Gergiev'in Putin'i ve rejimini desteklediği biliniyor. Mesela Fazıl Say; Gergiev'i savunanlardan ve "Savaşı o başlatmadı ki" diyor. Haklı da olabilir. Fakat rahatsız edici bir konu. Öyleyse geçmişe baktığımızda Hitler ile dostluğu olan, Nazi sempatizanı sanatçıların savaş sonrasından tarihe kara listede geçmesine ne diyeceğiz? Onlar da savaş başlatmadı ama savaş başlatan bir oluşumun destekçileri oldular. İkinci Dünya Savaşı ile ilgili birçok filmin odak noktası Hitler değil, Hitler'in büyümesine yardım edenlerdir. Hitler'in propagandasını yapanlar, ona güç ve meşruluk kazandıranlar. Belki bir savaş suçlusu değillerdi ama savaşın başlamasına yardımcı olmuşlardı. Belki "Putin henüz Hitler değil" savunması gelebilir. Veya "Putin bir hafta önce de aynı Putin'di, şimdi mi aklınız başınıza geliyor" da denilebilir. Fakat Putin de her iki anlamda da şimdi sınırı geçti... Zaten biz de "bu insanları idam edelim" demiyoruz. Fakat çok uluslu bir oluşumda; hatta misyonu barıştan yana olması gereken bir sanat kurumunda yerini kaybetmesi yadırganacak bir durum değil.

Biz esas konumuza dönelim. Yani UEFA'ya. Ben UEFA'nın kararını onaylıyorum. Fakat bir parantez açıyorum ve FIFA'nın kararını ayırıyorum. Zira iş orada tutarsız kalıyor. Avrupa, uzun yıllar sonra ilk defa savaş görüyor (Yugoslavya İç Savaşı hariç), dünya ise hiçbir zaman savaşlardan başını kaldıramadı. UEFA'nın emsal durumları olmadı ama FIFA diğer savaşlarda kafasını kuma gömdü. O yüzden kalabalığın öfkesine katılan FIFA'nın şovunu geçiyoruz.

UEFA ise Avrupa kültürünü temsil eden en ciddi kurumlardan biri. Düzenlediği organizasyonlar, Avrupa birlikteliğinin sosyal alandaki en büyük karşılığı. AB dediğimiz kurumdan bile daha fazla üyesi var, daha çok insanı ilgilendiriyor. Daha geniş bir alana yayılıyor. Şampiyonlar Ligi'nin Avrupa için önemini ve değerini Süper Lig tartışmaları çıktığında anlatmaya çalışmıştık.

Haliyle böyle bir misyona sahip kurumun şunu demesi bana normal geliyor:

"Kardeşim eğer sen bu birlikteliğe darbe vuruyorsan, gidip bir başka Avrupa ülkesini işgal ediyorsan o zaman bu birlikte yerin yok. İstiyorsan git Asya Şampiyonlar Ligi'nde oyna. Hem UEFA'nın şaşalı varlıklı nimetlerinden faydalanacaksın, hem de Avrupa'nın kültürel varlığını bozmaya uğraşacaksın. Buna hakkın yok."

Ekonomik izolasyon Rus halkının sinirlerini bozabilir, onları öfkelendirebilir ve öfkelerinin adresi Batı dünyası olabilir. Bunu da bir otokrat lider üzerinde vücutlaştırabilirler. Fakat kültürel izolasyon aynı sonucu doğurmayabilir. Moskova'da Petersburg'da yaşayan, uluslararası şirkette çalışan, iş çıkışı Şampiyonlar Ligi maçı izleyen, yazın Yunanistan'da tatil yapan, iş gezisine Londra'ya giden, üniversiteyi Berlin'de okuyan bir insan bu sefer şunu düşünebilir. "Kardeşim ben bu Putin yüzünden UEFA'dan uzaklaştım, Paris'ten, Londra'dan, Berlin'den mahrum kaldım. Çin'e, Hindistan'a kaldım. Bunu yaşamak zorunda mıyım?"

Tabi ki Çin'i, Hindistan'ı ve diğer Asya ülkelerini küçümsemiyorum. Fakat sosyal ve kültürel anlamda Avrupa'da olmanın getirdiği zenginlik daha başka. Bir kulüp Avrupa'da oynayınca mı daha kolay transfer edebilir, Asya'da mı? Hangisinden daha çok gelir elde eder? Zaten aksi olsaydı Kazakistan UEFA'ya girmek ister miydi? Kim Asya Şampiyonlar Ligi'nin rekabetini tercih eder. Veya daha kötüsü, kim uluslararası herhangi bir organizasyonda olmamayı kabullenir... Bir Zenit taraftarı, bir Moskovalı bunun hesabını Putin'den sormaz mı? Büyük ihtimalle soramaz ama olsun. Savaş istemenin, istemesen bile savaş sessiz kalmanın bir karşılığı olmalı. Belki bu sayede şu anda Rusya sokaklarına "Savaşa hayır" diyenlerin sayısı daha da artar.

İşin bir de "eşit rekabet" boyutu var. Bu işgal nedeniyle Ukrayna Ligi oynanacak mı oynanamayacak mı belli değil. Oynanmayı bırak, her gün bir Ukraynalı sporcunun öldüğü haberi geliyor. Şimdi bu ülke ister istemez UEFA'nın tüm organizasyonlarından ayrılmak zorunda kalırken, Rusya'nın içeride kalması hak mı? Belki bu olayların sorumlusu Rus kulüpleri değil ama yine de sizi temsil edenlerin yaptıklarının bir bedeli de olmalı.

Bir de sonuçta uluslararası müsabakalardan bahsediyoruz. Rus kulüpler, Ukrayna kulüpleri, kavgalar, milli marşlar, yuhalamalar... İş çok başka noktalara da taşınabilir.

Aslında bu karara giden yolu açan Robert Lewandowski oldu. Polonyalı oyuncu ve takım arkadaşları, Rusya ile Dünya Kupası elemelerinde karşılaşmak istemediklerini açıkladı. Herkesin takımında, çevresinde, geçmişinde Ukraynalı arkadaşları varken, onlar işgal altında kalırken gidip Rusya Milli Takımı ile maç yapmak da kolay bir iş değil.   

Yine de tüm bunlara rağmen bir "ama" var...

Bu sezon için bu kararın alınması biraz yanlış bence. Spartak Moskova'nın günahı ne şimdi? Buraya kadar gelmiş, oynamış, mücadelesini vermiş. Burada ceza Spartak Moskova'ya veriliyor, Rusya ikinci planda kalıyor. Belki 1-2 aya ateşkes olacak, UEFA da yazın bu kararından vazgeçecek. O zaman ceza-yaptırım kime kesilmiş olacak? Hatta Spartak'ın kadrosunda Rus olmayan, 8-9 oyuncu var. Böylesine kozmopolit bir takımı dışarıda bırakmak ve Leipzig'i bir üst tura çıkarmak adalet duyusunu da zedeliyor.

Kısacası kararın ana fikrine katılmakla beraber, zamanlaması rahatsız edici geldi.

Ve ayrıca UEFA'nın da tıpkı FIFA kadar büyük olmasa da ufak bir samimiyet problemi var: İsrail!

İsrail, Rusya'dan çok farklı değil. Tek farkı Avrupa birliğine darbe vuracak bir şekilde bir başka Avrupa ülkesini işgal etmiyor. Zaten bir başka sorun da tam olarak buradan kaynaklanıyor. İsrail'in Avrupa'da ne işi var? Aslında onun da cevabı Rusya gibi. Fakat İsrail'e piyango çıktı. Asya konfederasyonundaki Arap ülkeleri, tıpkı şimdinin Batı ülkeleri gibi İsrail'i boykot etti. İsrail Asya'da maç yapamayacak duruma geldi. Çare ülkeyi UEFA'ya dahil edilmekte bulundu. Neyse; sonrasında ikinci soru geliyor. İsrail'in olduğu yerde, İsrail'in rahatsız etmediği yerde Rusya mı Avrupa'ya batıyor?

Fakat bunlar sonraki dönemin soruları olarak kalmalı. Zaten büyük ihtimalle sonraki dönem sağlanırsa o dönemde de havada kalmaya devam edecek. Şu anda ciddi anlamda bir 3.Dünya Savaşı tehlikesi var. Bunun da muhatapları Rusya ve Ukrayna. Biz de buradan devam edeceğiz bir süre daha.

Bu kararlar bir işe yarar mı bilmiyorum ama hiçbir şey olmamış gibi devam etmek de rahatsız ederdi. İnsanlar bir hafta önce evlerinde işlerini yapıp, hafta sonu çocuklarıyla parklara giderken şimdi trenlerle bilmedikleri yerlere kaçmaya çalışıyorlar. Coğrafyamız sebebiyle hepimizin başına gelebilecek, ya da başımıza geldiğini düşündüğümüzde bile tüylerimizi diken diken eden bir atmosferden bahsediyoruz. İnsanlık namına bu işin durması gerek. Fakat bunu durdururken de işin 3.Dünya Savaşı'na dönüşmesi riskinden de kaçınmak lazım. Bu nasıl olur bilmiyorum ama en işe yaraması muhtemel kararlar ve eylemler bunlar gibi. Daha iyi fikri olan varsa, ona da kapımız açık...

Çarşamba, Şubat 16

Yolun Devamı İstanbul Olur Mu?

Avrupa Ligi'nin son 16 turundaki eşleşmelerden biri Borussia Dortmund - Rangers...

Kağıt üzerinde sıradan bir eşleşme gibi duruyor. Mesela Barcelona - Napoli gibi ışıltılı değil. Lazio -Porto gibi dengeli de durmuyor. B.Dortmund biraz daha ağır basıyor. Yine de belli olmaz tabi. Fakat  bültende, izlenecek daha iyi eşleşmeler olabilir. 

Fakat nostalji bakımından zengin bir eşleşme. Hatta belki de diğer eşleşmelerin yanında en 'tarihi' eşleşme olabilir. Bir arka planı var. Bu iki takım Avrupa kupalarında sık sık eşleştiler. Daha önce üç farklı turnuvada dört kere rakip oldular, sekiz kez maç yaptılar.  İlk iki eşleşmede Rangers turladı, üçüncüsü 1995 Şampiyonlar Ligi gruplarına denk geldi. İki maç berabere bitti, Rangers elendi, Borussia Dortmund tur atladı.

Sonuncusu ise 1999'da...Bizim için önemli olan kısmı da burası.

Kasım ayında oynanan ilk maçı Rangers kendi sahasında 2-0 kazanıyor. İki takımda da tanıdık isimler var. Rangers'ta; daha sonra Beşiktaş'a gelecek Norveçli kaleci Thomas Myhre, Borussia'da ise daha sonra Fenerbahçe'ye gelecek Miroslav Stevic oynuyor. Ayrıca iki takımın teknik direktörleri de Dick Advocaat ve Michael Skibbe...

Şu an Rangers'ın başında olan Gio van Bronckhorst, o gün takımın sol beki. Bugün Dortmund'da parlayan Reyna'nın babası Claudio; bu sefer Rangers'ta...

Dortmund Aralık ayına sarkan rövanşta, Victor Ikpeba ve son dakikada Fredi Bobic'in golleriyle aynı sonucu, 2-0'ı yakalıyor. Haliyle önce uzatmalar, arından penaltılar geliyor. Ev sahibi avantajı böyle seri penaltı anlarında çok işe yarıyor. Son dakika golünde kalesinden çıkıp golde katkısı olan Lehmann, bu sefer üç penaltı birden kurtarıyor ve Dortmund, Westfallen'da turluyor...

İşte bizim için dikkat çekisi kısım burası. O akşam çıkan sonuç sayesinde, B.Dortmund Galatasaray'ın rakibi oluyor. Bahsettiğimiz organizasyon 1999-2000 sezonu UEFA Kupası. Bugünlerde Galatasaray için hayaller kurmak pek mümkün değil. Yani bu yolun sonu kupa finaline gitmez. Fakat ilginç bir tesadüfün ortasında da olabiliriz.

Galatasaray bu turda yok. Bir sonraki turda rakibini çekecek. Yine bir Dortmund - Rangers mücadelesinden sağ çıkan takım Galatasaray ile eşleşirse hoş bir durum oluşur. En azından bu yazı biraz daha değerlenir. Aksi halde pek bir önemi de kalmaz.


Cuma, Ocak 7

Çalışma

"Top hangi yönden gelirse gelsin yüksek toplarda tek ayakla sıçrama, tek ayağa yük bindirme anlayışına karşıyım. Kalecinin her iki ayağı ile sıçrayabilecek seviyeye gelmesi lazım. Bunu deneyerek de gözlemledim. Eğer tek ayakla sıçrarsanız o ayak doğal olarak daha güçlü olur; işlev gören ayak olarak beyin de onu o şekilde algılar.

Diyelim sol bacağınızla sıçramaya alışmışsınız... Sağa gelen bir topta sol bacağınızı iterseniz yine kurtarabilirsiniz ama daha uzağa giden bir top için diğer bacağınızdan da destek alarak plonjon yapmanız gerekir. Biz bunu Taffarel'e fark ettirmeden giderebilmek için çalıştırmadığı ayağa ağırlık verdik. 'Tanır'nın eli' dediğimiz, Henry'nin kafasındaki kurtarışta da eskiden zayıf olan ayağının üzerinden uzanır hatta. Belki tesadüf, belki de çalışmaların katkısıydı."

Eser Özaltındere / Socrates Kasım

Cumartesi, Aralık 11

Liderler

Başlık ve fotoğraf biraz sarı-kırmızı kokabilir ama yazımızda Galatasaray'dan bahsetmeyeceğiz, sadece biraz hafıza tazeleyeceğiz. Galatasaray'ın Avrupa Ligi'nde yakaladığı liderliğin benzerini başaran Türk takımlarını anacağız.

Şampiyonlar Ligi karnemiz liderlik konusunda biraz verimsiz. 2017-18'deki Beşiktaş'ın namağlup liderliği, nadide bir parça olarak duvarda asılı. Fakat Avrupa Ligi öyle değil. Süper Lig takımları (altı takım) tam 10 kez gruplarını lider olarak bitirdiler.

Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor'un bunu başarması şaşırtıcı değil. Fakat listede Osmanlıspor ve Başakşehir de var.

En çok puanı toplayarak lider olan takım Fenerbahçe. Bunu da ilk liderliğinde başardı. 2009-10 sezonunda sarı-laciverli takım, altı maçta 15 puan topladı. Aynı sezonun sonunda Süper Lig şampiyonluğunu bir kez daha son maçta kaçıracak Christoph Daum, aslında fena olmayan bir Avrupa sezonu geçirmişti.

Gerçi gruptaki takımlar birçok kişi için kolay gözüküyordu. Fakat ilk maçta Twente'ye Kadıköy'de yenilince kazan kaynamaya başladı. Sonrasında ise beş galibiyet geldi. Bu sezonun yıldızı FC Sheriff ve S.Bükreş ikişer kez alt edildi. Twente'den de rövanş alındı. Tıpkı bu sezonki Galatasaray gibi, altı maçın dördünde gol yemedi Fenerbahçe. Ayrıca o dört maçın tamamını da 1-0'lık skorla kazandı.

Türkiye açısından güzel bir dönemdi, zira aynı sezonda Galatasaray da kendi grubunu lider bitirmişti. Frank Rijkaard önderliğindeki sarı-kırmızılılar, Panathinaikos, Dinamo Bükreş ve S.Graz'dan oluşan grubu 13 puan toplayarak geçti. Galatasaray, son maçta S.Graz'ı yenseydi Fenerbahçe'nin 15 puanlık rekorunu, 16'ya çıkartarak elinde bulunduracaktı. 

O dönemde blogu takip edenler, gruptaki bazı maçları yerinden izlediğimizi hatırlayacaktır. Son 32'de Galatasaray, Arda Turan'ın santrfor çıktığı maçta Simao, rahmetli Reyes, Servet'in sakatladığı Agüero ve Forlan gibi oyunculara sahip A.Madrid'e yenilerek elendi.

Fenerbahçe ise Emre Belözoğlu'nun muhteşem oynadığı maçta Lille ile 1-1 berabere kalarak aynı turda, aynı günde kupaya veda etti. Hazard, Aubameyang, Gervinho gibi oyunculara sahip Lille'e son anlarda turu getiren golü stoper Adil Rami atmış, o da daha sonra Fenerbahçe'ye gelmişti ama konumuz bu değil.

Liderlerimizden devam edelim. İki sezon sonra zirve Beşiktaş'ın oldu. Stoke, Dinamo Kiev ve Maccabi Tel Avivli grubu en çok Quaresma'nın muhteşem golü ile hatırlıyorum. Liderliği getiren maç ise Dolmabahçe'de oynandı. Beşiktaş 1-0 geriye düştüğü Stoke maçında zor anlar yaşadı. Fakat ikinci yarıda Matt Upson kırmızı kart görünce ve ardından penaltı ile skor 1-1'e gelince, Carvalhal'ın öğrencileri için yol açıldı. Devamında Braga'yı eleyen Beşiktaş, son 16'da  iki maçta altı gol yiyerek (kalede Cenk Gönen) Atletico'ya elendi.

Aykut Kocaman'ın Fenerbahçe'yi yarı finale taşıdığı efsane sezonda grubu lider bitirmesi şaşırtıcı değildi. Fakat grup da zordu. Kadıköy'de 2-2'lik Marsilya beraberliğ ile başlayan serüven Alex, Valbuena ve Aykut Kocaman'ı bir araya getirmişti. Bir sonraki maçta rakip Mönchengladbach'tı. Alex artık Fenerbahçe'de değildi, ben de Uğur Ozan Sulak ile Galatasaray ile Fenerbahçe arasında oynanan basketbol maçını izlemek için İzmir'e gitmiştim. O akşam Almanya'da 4-2 kazanan sarı-lacivertliler, grubu 13 puanla lider bitmiş ve Mayıs ayına kadar turnuvanın içinde kalmıştı.

Bir sonraki sezon Mustafa Reşit Akçay, Trabzonspor'u grup lideri yapmıştı ama bir sonraki eleme maçında takımın başında Hami Mandıralı vardı.  Bordo-mavili takım Lazio, Apollon ve Legia Varşovalı grupta 14 puan topladı. Fenerbahçe'nin 15 puanından sonraki en yüksek rakam. Üstelik hiç bir rakibine de yenilmedi. Hatta ilginçtir, yine grubun liderlik maçında temsilcimiz Roma'da Lazio ile karşılaştı ve maç 0-0 bitince liderliği eline geçirdi. 

Fakat ligdeki istikrarsız sonuçlar Akçay'ın biletinin kesilmesine neden oldu. Galatasaray, o günlerde Şampiyonlar Ligi gruplarında Juventus'a "Arriverdeci" demişti. O sürecin devamında Trabzonspor'un rakibi, yukarıdan elenen Juventus oldu. İki maç da 2-0 sona erdi ve Trabzonspor'un macerası sona erdi.

2014-15'e geliyoruz. Yine yenilgisiz bir liderimiz var. Bu sefer Beşiktaş... Slaven Bilic'i Premier Lig'e taşıyan sezona siyah-beyazlılar, başa baş oynadıkları Arsenal maçlarıyla başladı. Fakat ön eleme maçlarında Şampiyonlar Ligi bileti gelmedi. Sonra Feyenoord'u eleyerek kendini Avrupa Ligi gruplarına attı. Orada Asteras, Tottenham ve Partizan'ı eledi. Liderlik maçında Tottenham'ı konuk ettiklerinde, ben bir pizzacıda çalışıyordum. Pochettino'nun takımı, Cenk Tosun'un golüne engel olamayarak evine ikinci olarak döndü. 

Çok sevdiğim dayımın vefat ettiği Şubat ayında Liverpool'u eleyen Beşiktaş, Mart ayında Bolingoli Mbombo'nun yıldızlaştığı maçta C.Brugge'a elendi.

2016-17 sezonunda Fenerbahçe, üçüncü kez gruptan lider çıktı. Vitor Pereira ile sezona giren sarı-lacivertliler, Şampiyonlar Ligi'nde Monaco'ya elenmenin faturasını Portekizli teknik direktörü çıkardı ve yola Dirk Advocaat ile devam etti. Monaco, o sezon Şampiyonlar Ligi yarı finaline yürürken, Fenerbahçe de Zorya, Manchester United, Feyenoord'lu grubu 13 puanla noktaladı. Bir sonraki turda Krasnodar'a, bu sezon Lokomotif formasıyla Galatasaray'a rakip olan Smolov'un golüyle elendi.

O sezonun tek lideri Fenerbahçe değildi. Mustafa Reşit Akçay bir kez daha sahneye çıktı ve Avrupa Ligi gruplarında iki kez liderlik yaşayan tek Türk hoca oldu. Akçay, Osmanlıspor'u Villarreal, Zurich ve S.Bükreşli gruptan 10 puanla lider çıkardı. Badou Ndiaye, Aminu Umar, Raul Rusescu, Pierre Webo, Tiago Pintolu takım, grup sonrası ilk turda Olympiakos'a elendi.

Son olarak Başakşehir... Okan Buruk, takımdaki ilk sezonunda Avrupa Ligi'ne kötü başlamıştı. Roma'ya 4-0 yenilen ve Mönchengladbach ile 1-1 berabere kalan Başakşehir için pek umutlu bir gelecek gözükmüyordu. Fakat geri kalan dört maçta (grubun diğer takımı Wolfsberger) üç galibiyet alınca ufak çaplı bir mucizeye imza attı. Almanya'daki son maçta Marco Rose'nin takımını İrfan Can ve son dakikada Crivelli'nin golleriyle yenerek liderlik koltuğuna oturdu. Bir sonraki turda da Sporting'i elemeyi başardı.  Ardından da Kopenhag'i İstanbul'da 1-0 yendi. Fakat devamında araya pandemi girdi. Başakşehir, beş ay sonraki rövanşı 3-0 kaybedince yola devam edemedi.

12 yıl, 10 farklı takım. Unutulmaz maçlar, unutulmaz goller, acı-tatlı hatıralar. Liderlik bahane. Ortak bir nokta bulup geçmişe bakmak ve zaman geçirmek güzel oldu sadece...

Cuma, Kasım 26

Amatörden Şampiyonlar Ligi'ne


 Junior Messias, bu yaz Milan'a katılınca hakkında birçok haber ve yazı okumuş olabilirsiniz.

Bu hafta Atletico Madrid deplasmanında oynanan Şampiyonlar Ligi maçında, benzer yazıları daha dokunaklı cümlelerle bir daha (veya ilk kez) okumuş olabilirsiniz.

Açıkçası burada da daha farklı bir konsept olmayacak. Zira adamın hikayesi çok güzel, başkasına gerek yok!

Eskiden bu tip hikayelere blogda daha çok yer veriyorduk. Daha çok heyecanlanıyordu. Daha az çiğneniyordu. Zamanla oyunun bu yönlerine bakışımız azaldı. Belki de bizim duygularımız köreldi. Artık o kadar etkilenmiyoruz. Fakat Junior Messias, bize o duyguları yeniden hatırlattı.

Nedir peki bu adamın hikayesi?

Brezilyalı futbolcu, aslında kısa bir zamana kadar profesyonel bir futbolcu değildi. Esasında hayali futbolculuktu. Ülkesinde Cruzeiro altyapısında yer aldı ama A takıma çıkamadı. O da 20 yaşında, eşi ve iki oğlunu yanına alarak ( o yaştaki sorumluluğa bak) ağabeyinin yaşadığı İtalya'ya göç etti. Amacı top oynamaktan ziyade hayatını kazanmaktı. Bunun için kuryelik, nakliyecilik ve benzeri işler yaptı. Zaman zaman da amatör takımlarda top oynamaya devam etti. 

Böyle böyle 24 yaşına kadar geldi. Peki, 24 yaşında halen amatör bir takımda futbol oynuyorsanız, en yüksek hayaliniz ne olabilir? Profesyonel liglere transfer olmak çok uç bir istek değil. Kendinizi gösterirseniz neden olmasın? Belki Serie B bile olabilir. Peki Serie A? Bu gerçekten zor duruyor. Şampiyonlar Ligi ise hayalin de ötesinde sanki...

Amatör liglerden en üst liglere giden yolculuklara aşinayız ama bunu başarmak için bile mesaiye erken başlamak lazım. 24, günümüz futbolunda çok geç bir yaşmış gibi duruyor. Yine de Junior Messias kısa sürede imkansızı başardı. Filme çekseler, izlediğimizde "Abartmışlar ama" diyerek kalkarız koltuktan.

Junior Messias önce Casale isimli bir takımda forma şansı buldu. O şansı da biraz şans ve ısrarla buldu. Torino'nun eski futbolcusu Ezio Rossi, onu amatör liglerde izleyip beğenmişti. Onu bir iki takıma önermişti ama Messias'ın hayatını idame ettirmesi için uygun fırsatlar değildi. Rossi, Casale'nin başına geçince de ilk transferi Messias oldu. Hemen onu telefonla aradı. Ayda 1500 euro'ya anlaşmışlardı.

Brezilyalı oyuncu, Casale'de iyi bir performans sergiledi. Sonrasında birkaç alt lig takımında daha oynadı. Serie B'de Crotone'ye transfer olduğunda sene 2019'du. 34 maçta forma giydi ve takımı sezonu ikinci bitirerek Serie A'ya çıktı. Acaba pandemi nedeniyle ligler ertelenseydi ve düşmeler-çıkmalar kaldırılsaydı ne olurdu? Bu hikaye yarım kalır mıydı? Bilmiyoruz. Ya da Crotone Serie A'ya yükselmeseydi, Messias da Serie B'de takılı kalır mıydı? Bunu da bilmiyoruz. 

Bildiğimiz tek şey, öykünün devam etmesi... Crotone ile beraber Messias da Serie A'ya yükseldi. İlk sezonunda 36 maça çıktı ve 9 gol attı. Bu yazın başında Milan onu kiraladı. Kulübün amacı onu rotasyonda kullanmaktı. Zaten şu ana kadar da öyle oldu.

Ligde sadece iki maça çıkabildi. Toplam 51 dakika... Şampiyonlar Ligi'nde ise hiç forma şansı bulamamıştı. Ta ki bu haftaya kadar...

Kritik Atletico deplasmanına yedek kulübesinde başladı. Pioli onu 65. dakikada oyuna sürdü. 22 dakika sonra Milan kariyerinin ilk golünü attı. Hayatındaki ilk Şampiyonlar Ligi maçında, Atletico Madrid deplasmanında...

Bu gol zaten Junior Messias için çok değerli bir gol. Fakat Milan için de çok kritik. O gol gelmeseydi Milan, Şampiyonlar Ligi'nde elenecekti.Şimdi son maçlar öncesinde bir şansı daha var.

Junior Messias zaten kendisi için bir peri masalı yazdı. Fakat Milan'ın sezon sonu geleceği noktayı gördüğümüzde bu golün değeri daha başka bir seviyeye de çıkabilir.

30 yaşında bir futbolcu için ne hikaye ama....

Cuma, Ekim 1

Tek Maçtan Yatan Kuponlar #8

Uzun süredir ihmal ettiğimiz serimizi yeniden hatırlayalım.

Hafta içi oynanan Şampiyonlar Ligi maçlarında güzel karşılaşmalar vardı. Bahisçi arkadaşlarımızın kazandığını düşünüyorum. Biz ise kazanamadık!

Oysa özellikle Salı günü  çok güzel bir kuponum vardı. Güne Ajax - Beşiktaş maçıyla başladık. Nedense bu maçta farklı Ajax galibiyeti bekleyenlerin sayısı çok fazlaydı. O nedenle 2.5 gol üstü ve MS 1 gibi seçeneklere abananlar oldu. Fakat bu seçeneklerin oranları da çok düşüktü. Farklı bir yol denemek gerekiyordu. Benim tercihim, "İlk yarıda daha çok gol olur" seçeneğiydi.

Bu tip maçlarda; yani bir takım diğerine göre daha favoriyse ve farklı kazanması bekleniyorsa iki ayrı durum gerçekleşir. Birincisi o kadar farklı bir skor çıkmaz, ikincisi farklı skor çıksa bile ilk yarıda fiş çekilir. Ben de Ajax'ın ilk yarıda daha çok gol bulup, sonrasında tempoyu düşüreceğini düşündüm. Hatta Beşiktaş da bu periyotta şok bir gol bulabilirdi ki Batshuayi direğe takıldı. Sonuç olarak 2.80'den şık bir oran geldi.

Aynı saatte başlayan diğer maçta Serie A şampiyonu Inter'in zorlu Ukrayna deplasmanında takılacağını düşündüm. Zaten Avrupa'nın devleri için Ukrayna her zaman zor bir coğrafya olmuştur. Bu sefer Shakhtar'ın ilk maçta Sheriff'e yenilmesi oranlarda değişimlere neden olmuş. Fakat zaten Sheriff'in ne kadar ters bir takım olduğu Madrid deplasmanında iyice ortaya çıktı. Yani Shakhtar için maç öncesinde kullanılan "Bu sene kötüler, Sheriff'e bile yenildiler" önermesi biraz haksızdı. Sonuç olarak karşılaşma tam bir Ukrayna deplasmanı skoruyla, 0-0 sona erdi.

22.00 seansında Leipzig - C.Brugge maçı KG Var için ideal seçenekti. Zaten kupondaki en düşük oran da bu maça aitti. Aslında ilk maçta PSG ile berabere kalan, geçen sezon grubu üçüncü bitiren, ondan önceki sezon Real Madrid'e kök söktüren C.Brugge hakkında daha cesur davranabilirdik. Fakat yine de Almanya deplasmanıydı. Dikkat ve temkini öne çıkarmak normal. 22. dakikada da hedefimize ulaştık.

Bizi üzen ise Borussia Dortmund - Sporting maçı oldu. Bu karşılaşmaya da KG Var dedik. Tamam Sporting ilk maçında fena dağıldı ve bu seviyelere henüz boyunun yetmediğini gösterdi ama Almanya'da bir gol atabilirdi. Borussia Dortmund bu maça kadar oynadığı tüm lig ve Avrupa mücadelelerinde gol yemişti. Gol yemediği maç bizi buldu. Belki ikiyi üçü bulamaması etkilemiş olabilir. 1-0'ın tehlikesi onların savunmada daha dikkatli durmasını sağladı. Maçın özellikle son kısmını izledim. Kuponun gelmesini engelleyen dramatik bir pozisyona bile giremedi Sporting. Kaleyi bulan şutu sadece 1'de kaldı. Dağ fare doğurdu resmen. Ya da güvendiğimiz dağlara kar yağdı.

Kupon çok güzeldi. 15 oran veriyordu. Tek maçtan değil adeta tek golden gitti. Pedro Gonçalves, son bir aydır formasından uzak.O geri dönene kadar Sporting'e güvenmeyeceğim. Bu da bize ders olsun.





Tek maçtan yatan kuponlar #6

Tek maçtan yatan kuponlar #7

Salı, Ağustos 31

Sheriff'in Yaptığı

Bazen Türk takımlarını fazla eleştiriyoruz, yerin dibine sokuyoruz. Fakat onlar da beklentilerimizi çok düşürüyor.

Şampiyonlar Ligi'nde format değiştiğinden beri, ön elemelerden gruplara kalmak çok zorlaştı. Türk takımları için de zorluk kat sayısı arttı. Zira eskiden ligin ikincisi tek ön eleme ile oynuyorken, şimdi iki ön eleme oynamak zorunda kalıyor. Büyük ihtimalle önümüzdeki sezonlarda şampiyonumuz da ön eleme onayacak.

Biz de uzun bir süredir, en azından tek takımla katılacağımızı kabullendik. Herhangi bir Süper Lig takımının elemelerdeki rakiplerini yenerek gruplara kalacağını düşünmüyoruz. Aslında çok da gerçekçi bir bakış açısı, haksız da sayılmayız. Takımlarımız da bu konuda bize bir umut ışığı yollamadılar.

UEFA sıralamasında 13. olan ülkemizden böyle bir şey beklemezken, 45. sırada olan Moldova'nın temsilcisi FC Sheriff dört ön eleme birden atlayarak tarihinde ilk kez gruplara kaldı.

Önce Arnavutluk'tan Teuta'yı toplamda 5-0 geçerek elediler. Ardından Ermenistan temsilcisi Alashkert'i yine iki maçta yenerek yola devam ettiler. Bu iki eşleşme aşılabilirdi zaten, sürpriz sayılmazdı. Fakat sonrasında destan yazdılar. Kızılyıldız'ı 1-0 ve 1-1'le, Dinamo Zagreb'i de 3-0 ve 0-0'la elediler.

Sheriff, Sırp takımı Kızılyıldız'ı eleyince, Hırvatlar ne kadar dalga geçmiştir kim bilir. Fakat daha beteri onların başına geldi. Sheriff bunu nasıl başardı hiçbir fikrim yok. Gerçi Avrupa kupalarının bu turlarını takip edenler Sheriff'in başarılarına ara sıra denk gelirdi. 2017'de Avrupa Ligi'nde gruplara kalmışlardı ve grubu da 9 puanla bitirmişlerdi. Normalde ilk ikiye sokmak için yeterli olan puan, onları averajla üçüncü sıraya atmıştı. Sadece tek maçta yenilmişlerdi.

Fakat şimdi  Şampiyonlar Ligi... Çok başka bir yerde olacaklar. Inter, Real Madrid ve Shaktar ile eşleştiler. Aynı grup geçen sene de vardı. Tek fark Sheriff yerine Mönchengladbach içerideydi. Ölüm grubunun yeni üyesi oldular.

Ciddi anlamda saygı duymamak ve alkışlamamak elde değil. Ailevi nedenlerden dolayı Moldova ile yakınlığım var ama sanırım Sheriff'in Moldova ile hoş bir ilişkisi yok. Evet Moldova Ligi takımı ama aynı zamanda özerk Tiraspol bölgesinin temsilcisi. Ayrı bayrakları olan bir devlet. Bizim KKTC gibi biraz. Sheriff de oranın takımı. Fakat Moldova onlar için Türkiye mi yoksa Güney Kıbrıs mı bilmiyorum.

Neyse, esas olarak bu küçük ülkenin (özerk olan ülke zaten küçük de, Moldova ayrıca küçük) takımı dört eleme geçerek kendini gruplara attı. Demek ki bazıları makasa rağmen direnmeye, uğraşmaya devam ediyor.

Pazartesi, Ağustos 9

Zorunluluk

Son iki-üç senede orta seviyeden takip ettiğim İskoçya Ligi sayesinde Galatasaray - St.Johnstone eşleşmesine dair bazı beklentilerim vardı.

İskoç ekibinin fizik gücü ve savunma dirayeti sayesinde maçlarda zorluk çıkarabileceğini ama Galatasaray'ın kalitesiyle üstünlük kurma şansı olduğunu düşünmüştüm. Mesela İstanbul'daki maç için iki ayrı senaryom vardı. St.Johnstone gol atamaz. Bu her iki senaryoda da sabitti. Galatasaray ise ya güç bela bir tane atar, ya da erken bulacağı golle farka gider... St. Johnstone gol attı ama gerekten bunun için Galatasaray çok yardım etti. 0-1'den hemen sonra gelen gol yenilgiyi önlese de erken değildi. Haliyle farklı sonuç çıkmadı.

İkinci maç daha da zor geçecek. Böyle eşleşmelerde zayıf gözüken rakibin direnci kırılmazsa, tura tutunma ihtimalleri daha da artar. Rövanşın İskoçya'da olması da bir dezavantaj. Her ne kadar ilk maçta daha çok pozisyona giren Galatasaray olsa da, ikinci maçta aynı fırsatlar gelmeyebilir. Muslera'nın olmaması da bir problem. Gerçi eksikliği sorun mu artık ondan da emin değiliz.

Neyse zaten amacımız, tur tahmini yapmak değil. Esas meselemiz bir tehlikenin varlığıyla ilgili. Galatasaray, St.Johnstone'a da elenmesin artık! Tamam turun zor geçeceğini biliyorduk, rakip hafife alınamazdı ama aklımızdan geçen kötü düşünceler de gerçekleşme ihtimaline sahip.

Tabi ki elenmek dünyanın sonu değil. Sezonun sonu da değil. Hatta Rio Ave'ye elenen Beşiktaş'ın, Östersunds'a elenen Galatasaray'ın şampiyonluklarını hatırladıkça Avrupa'dan erken elenmek sezon sonunda kazanılan başarının habercisi olabilir. O yerel başarı da maalesef bütün uluslararası yenilgilerin üstünü örtebilir.

Fakat günlük başarılar önemli değil. Bazı kulüplerin değeri, misyonu ve yeri vardır. 137 yaşındaki St.Johnstone, tarihinde sadece 25 Avrupa Kupası maçı oynadı. Bu sezon sekizinci kez katılım hakkı elde etti. Dört sezon önce bir Litvanya takımına, beş sezon önce bir Ermenistan temsilcisine elendi. İskoçya'da Lig Kupası ve FA Cup'ı toplam üç kez kazandı. Bunlardan ikisi geçen sezondu. Bu sayede kendini yeniden Avrupa'da buldu.

Yani ülkesinde çıkışa geçen bir takım değil. Bu sezondan sonra da sık sık Avrupa'da görmeyiz. Bu sezonu bitirecek ve evine dönünce yeniden sırasını bekleyecek. Ne Galatasaray ile ne de diğer Süper Lig takımları ile mukayese edilemez. 2012-13 sezonunda (Türk futbolunun son muhteşem sezonu) Eskişehirspor çok rahat elemişti mesela. Gerçi şimdi Eskişehirspor da kalmadı...

Türk takımlarının da artık böyle kazalar yaşamaya tahammülü kalmadı. Ülke puanı denilen hadisenin çok daha değerli olduğu yıllarda böyle savurganlıklara izin verilmemeli.

Türkiye UEFA sıralamasında 18. sıraya düştü. En son 1991 yılında bu noktadaydı. O dönemde çok güçlü SSCB, Yugoslavya, Çekoslovakya gibi ülkeler vardı. Şimdi bunların mirasçıları zaten o kadar güçlü değil, ek olarak da bize yenebileceğimiz (geçebileceğimiz) kalibrede ülkeler sundular. Zaten biz de uzun süre boyunca bu fırsatı değerlendirdik. Fakat şimdi geldiğimiz nokta bir mirasyedinin çöküşünden hallice...

Bunların hepsini biliyoruz, peki St.Johnstone eşleşmesini farklı kılan ne? Burası biraz kişisel eşikle alakalı. Ben tükendim. Kötü gidişi kabullendim ama bu tip elenmeler fazlasıyla yoruyor. Galatasaray'ın St.Johnstone'a elenmesi artık bir kaza olarak görülemez.

Kaza o sezon taş gibi top oynayan Östersund karşısında veya bozuk zeminli soğuk deplasman Tromsö karşısında olur. Yılların sistemli takımı PSV'ye elenmek artık gayet normaldir ve futbol açısından sorun değildir. Hatta güç dengesinin eşit olduğu Rangers'a tek maç sonunda elenmek bile kabul edilebilir. 

Fakat St.Johnstone artık güçsüzlükle veya kazalarla açıklanacak bir durum olmaz. Bu bir boşvermişliğin mesajı, beyaz bayrağın sembolü olur. Avrupa  kupasına ve Edirne'nin ötesine bakışı tekrar düşündürecek bir kırılma olarak tarihteki yerini alır.

Zor geçeceğini biliyoruz. Rakibi tanıyoruz. Fark beklemiyoruz, rahatlık beklemiyoruz. Başka zaman yaşansa, olası  bir elenmeyi daha metanetli karşılayabiliriz. Fakat o maç, bu maç değil artık...

Umarım yaşanmaz, yaşanırsa da "Önemli olan lig zaten" diyen çıkmaz.

Çarşamba, Temmuz 28

Makas


Galatasaray, PSV ile Avurpa kupalarında daha önce üç kez eşleşti. Bu dördüncü eşleşme...

İlki 1980'lerin sonundaydı. O sezon PSV, Avrupa Kupası kazandı. İkincisi 2000'lerin başındaydı. Galatasaray, UEFA Kupası'nı kazandıktan hemen sonraydı. Üçüncüsü 2000'lerin ortasında, dördüncüsü de 2020'lerin başında...

Dört ayrı dönemde, dört ayrı Galatasaray ve PSV vardı. Galatasaray hiç bir zaman PSV'yi Hollanda'da yenemedi. Yine yenememesi normal. Şaşılacak bir durum değil. PSV ise İstanbul'da sadece bir kere kazanabildi. 1988'de Avrupa şampiyonu olurken tek yenilgisini Galatasaray'dan aldı mesela. Belki yine kazanamaz. Buna da kimse şaşırmaz. 

Hollanda, milli takımlar düzeyinde ne kadar farklı bir noktada olsa da kulüpler düzeyinde en azından son 30 yılda Türkiye ile denk kalmış. Bazen biri daha iyi olmuş, bazen diğeri. Rol model Ajax bile birkaç sene önce Avrupa Ligi gruplarında Fenerbahçe'yi yenemiyordu mesela. Ertesinde Avrupa'da finaller oynamayı başardı gerçi ama olsun.

Fakat şu an tablo çok kötü. PSV - Galatasaray maçı bunu net gösterdi. 5-1'lik skor önemli değil. O da bazı maçlarda oluşabilecek futbol işlerinden biri. Fakat önümüzde skordan daha fazlası var artık.

Başta Fatih Terim olmak üzere birçok teknik direktörümüz ve spor insanımız  bu son dönemde sık sık "Makas açıldı" deyimini kullandı. Bu makasın bir tarafı, daha çok Real Madrid, PSG, Manchester United, Juventus gibi rakipler için kullanıyor.

Onlar aldı yürüdü, zenginleşti, arayı aştı. Biz ise o kadar hızlı büyüyemedik. Çünkü  ekonomik  sorunlarımız vardı. Olmasa bile, onlar kadar güçlü değildik.

Peki. Kabul. Ama PSV ile makas neden bu kadar açıldı? Hollanda ile makas neden bu kadar açıldı? Türkiye takımları Avrupa arenasında bu kadar amaçsız kalırken, Çek takımı Slavia Prag nasıl devlere kafa tutuyor. Hırvatistan'dan Dinamo Zagreb nasıl çıkıyor? Sırbistan'dan Kızılyıldız, Şampiyonlar Ligi'nde Liverpool'a nasıl kök söktürüyor? Onların makası açılmıyor mu?

Teşhisleri doğru koymak gerek. Temmuz ayında amaçsız bir Avrupa Kupası maçı oynamak razı gelinecek bir durum değil. Bunu sadece 5 büyük ligin sermaye sahibi kulüpleriyle açıklayamayız. Önce toplumsal olarak bir kabulde buluşmamız lazım.

Geriliyoruz. UEFA sıralamasında da geriliyoruz. Yani somut bir veri de var elimizde. Sadece beş lig ilerlemiyor. İskoçya, Avusturya, Ukrayna önümüzde. Kıbrıs Rum Kesimi, Danimarka hemen arkamızda. Herkes ilerliyor, Türkiye geriliyor. Makasın bir tarafı bile değiliz, kestiği ipiz artık.

Çözümler sıralanıyor. Herkes isteğine uygun reçeteler yazıyor. Fakat buna henüz sıra var. Önce teşhis koymak gerekiyor. Önce sorunu bulmak gerekiyor. Sorun çözmek bir sonraki adım. 

Bunun için de İngiltere'ye, İtalya'ya, Almanya'ya bakmak yerine Hollanda'ya, Hırvatistan'a, İskoçya'ya bakmak gerek... Önce kafayı yukarıya kaldırmaktan vazgeçmemiz lazım. Önce kendi seviyemizi görmeliyiz.

Bu akşamki maç da biraz bu açıdan merak uyandırıcı. İngiltere'den, İspanya'dan geçtik; acaba Hollanda takımı ile öyle veya böyle başa baş oynama ihtimalimiz var mı? Büyük ihtimalle yoktur. O nedenle yalanı bir kuş güneşi gibi umutlandırmasın ve fotoğrafı net çeksin.

Pazartesi, Mayıs 10

Her Şeyin Başladığı Gün


Sevilla'nın resmi Twitter hesabı, geçtiğimiz yıllarda bugünü "Hayatımızın değiştiği gün" diyerek andı.

Onlar adına kesinlikle doğru. Hatta belki de bizim için de öyle. Yani bir Sevilla taraftarı değiliz. Hayatımız da değişmedi belki ama Sevilla algımızın değişmesine neden olan gündü. Hatta o gün ve Sevilla sayesinde Avrupa Ligi'ne bakışımız bile değişmiş olabilir.

2006 yılında Eindhoven'da oynanan finalde Sevilla ile Middlesbrough karşılaşmıştı. Dört gün sonra Süper Lig'de şampiyon belli olacaktı. O Çarşamba günü Abbas Güçlü, Genç Bakış programınını da ligdeki şampiyonluk yarışına ayırmıştı. Maltepe Üniversitesi'nden yapılan canlı yayında ben de öğrencilerin arasındaydım. Rasim Ozan Kütahyalı gibi bir videomuz yok. Zaten programın konuklarının kim olduğunu da hiç hatırlamıyorum. Hatta atmosferdeki harala gürele beni rahatsız etmişti. Sıkılıp, okulda gezdiğimi hatırlıyorum. Bir devlet okulu öğrencisi olarak, özel okul yurtlarındaki yaşamı görünce de çok kıskanmıştım. En sonunda bir yerde televizyon bulup bu finali izlemiştim.

Bir Latin Avrupa futbolu sevdalısı olarak gönlüm Sevilla'dan yanaydı. Premier Lig tutkunları da vasat Middlesbrough'un peşinden gitmişti.

Aslında Middlesbrough'un iyi bir forvet hattı vardı. Mark Viduka, Jimmy Floyd Hasselbaink ve Massimo Maccarone... Fakat kadro biraz yaşlıydı. Sevilla ise fırlama gençlerden oluşan fırtına bir takımdı. Dani Alves, rahmetli Puerta, Adriano, Jesus Navas, Luis Fabiano, Kanoute...

O sezon grupta Beşiktaş'ı televizyon yayının olmadığı maçta 3-0 yenen Sevilla, finalde de Middlesbrough'yu 4-0 mağlup etti. Son 10 dakika inanılmazdı. Enzo Maresca, yanlış hatırlamıyorsam oyuna sonradan girip resital yapmıştı. Sevilla harika bir takımdı. Çok güzel oynamışlardır. Fakat kupayı daha önce kazanan başka harika takımlar vardı. Finallerde farklı skorları da çok görmüştük. Sevilla'nın olayı o final değildi, devamıydı.

Ertesi sene Glasgow'da İspanyol finali oynandı. Sevilla, penaltılarda Espanyol'u yendi.

Sonra bir ara. 2014'te Torino'da yine penaltılarla Benfica...

2015'te Varşova'da 3-2'lik skorla Dnipro...

2016'da Basel'de 3-1'lik skorla Liverpool...

2020'de Köln'de 3-2'lik skorla Inter...

Adamlar, Avrupa Ligi'nin fahri başkanı oldular. Tam da Avrupa Ligi'nin ülkemizde küçümsendiği bir dönemdi. Bir İspanyol takımı, yetenekli oyuncular transfer eden ve yetenekli oyuncular yetiştiren mütevazı bir İspanyol takımı, Avrupa Ligi'nde başarılı oluyor. Şampiyonlar Ligi'nde fazlasını yapamıyor ama gücünü doğru yere kanalize etmeyi başarıyor.

Sevilla tüm bu seriyi oluştururken yolun ortasında Türkiye şampiyonuna da elendi. Şimdi bir Türkiye şampiyonunun Sevilla'yı yenmesi mantıklı durmuyor.

Yani aslında bundan 15 sene önce, bizim takımlarımızın yenebildiği bir takım; biz kendi ligimizdeki şampiyonluk yarışı için muhabbetler ederken Avrupa Ligi kazanmıştı. Ve orada kalmadı, devam etti, adını daha da büyüttü, müzesini daha da doldurdu.

Ve işte her şey, bir 10 Mayıs günü başladı...