fubol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fubol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Nisan 14

Jesus Etkisi

Brezilya futbol konusunda İngilizleri aratmayacak şekilde içe dönüktür. Tabi ki dünyaya yayılmışlardır ve  dört bir bucağa ihraç ettikleri birçok isim vardır. Fakat yerel lig ve milli takım dışarıdan çok beslenmez. Kıta dışından yabancı futbolcu pek gelmez. Milli, takım kadrosu kurulurken aynı seviyede iki oyuncu varsa, yerel ligde olanı tercih edilir veya onun seçilmesi için baskı yapılır. Birkaç aylığına geçici hocalık yapan Portekizli Flavio Costa (1944) ve Arjantinli Filpo Nunez (1965) dışında milli takımı yabancı bir teknik direktör çalıştırmadı. Tabi ki tüm bunlarla paralel olarak yerel ligde de yabancı teknik direktörler görmek pek mümkün değildi.

2018’de ligde görev yapan tüm teknik direktörler Brezilyalıydı. Öncesinde de yabancı teknik direktörler ufak radikal hamleler dışında tamamen kıta içinden isimlerdi. Mesela Cruzeiro 2016’da Paulo Bento’yu göreve gelmişti ama çok az kalmıştı.

2019 ise Jorge Jesus’un senesiydi. Flamengo’nun başına geçtiğinde yaratacağı etki tahmin edilemezdi. Diego Ribas’ın kaptanı olduğu ve Gabigol’ün sırtladığı takım ile hem ligi hem Libertadores’i kazandı. Ve ardından olayın seyri değişti. Portekiz artık bir moda oldu...

Bu hafta Brezilya Ligi yeniden başlıyor. Ligdeki 20 takımın sadece 11’i Brezilyalı teknik direktörlere emanet . Yani yüzde 55. Herhalde tarihin en düşük oranıdır. Yedi tane de Portekizli var. Listeleyelim:

Bahia: Renato Paiva
Botafogo: Luis Castro
Bragantino: Pedro Caixinha
Coritiba: Antonio Oliveira
Cruzeira: Pepa
Cuiaba: Ivo Vieira
Palmeiras: Abel Ferreira

Aslında bu isimlerin büyük kısmı, göçebe hocalar. Dünyanın birçok yerinde, özellikle de Körfez ülkelerinde görev yaptılar. Portekiz'in muhteşem menajerlik bağlantıları onlara devamlı bir iş olanağı sağlıyor zaten. Brezilya ile yakın olan kültür de alternatiflerin artmasına neden oluyor. Fakat esas etki bence Jesus...

Yakın zamana kadar yabancı hocaların yer almadığı ligde bu kadar Portekizli olması dikkat çekici. Jesus’un başarısı önemli. Ve yine yukarıdaki listede olan Abel Ferreira

Kıta dışından gelip Libertadores’i kazanan ilk hoca Jesus’tu. Abel Ferreira çıtayı yukarı çekti ve o kupayı üst üste iki kere kazandı. Haliyle Portekizli hocaların Brezilya’ya girişi de o sayede hızlandı.

Şimdi böyle bir yazı yazmak da biraz sakıncalı. Kimisi gelip “Jesus mu övüyorsun Uğur Meleke gibi?” diyebilir, bazısı gelip “Jesus Brezilya’ya gitsin diye algı mı yapıyorsun” şeklinde kızabilir. İkisi de değil. Jesus'un Türkiye'deki varlığı ile alakası da yok. 

Konunun ilginçliği her zaman ilgimi çekmişti. Hatta Pauolo Sousa’nın yolu da Brezilya’ya düşünce, şöyle bir yazı yazmıştık.

Haliyle biraz fikri takip olsun istedik. Madem lig başlıyor, bir göz atalım dedik ve karşımıza çıkan manzarayı paylaşmak istedik.

Hatta Jesus'tan çok aklımıza gelen isim Vitor Perreira'ydı. Keşke o da sezon başını görebilseydi..

Bakalım bu senenin kazanan Portekizlisi kim olacak?


Cuma, Mart 3

Başlama Vuruşu

Geçen haftanın ertelenen maçlarını saymazsak, lig bu hafta yeniden başlıyor.

Açıkçası henüz lige konsantre olamadım. Geçen hafta maçları açtım ama hakkını vererek izlediğim söylenemez. Hem erteleme maçları olması bir formalite hissiyatı doğurdu hem de saha içinden çok istifa seslerine odaklandık.

Bize cuma akşamı 20:00 de başlayacak bir hafta başlangıcı ve o ilk maçı izlemek için haklı bir neden lazımdı. Yani güçlü bir hikaye...

Fikstür ilk açıklandığında Alanyaspor - Başakşehir karşılaşması bize bunu pek vadetmiyordu. Yani iki takımın oyunu ve kafaya oynamaya çalışması belki bir nebze ama yine de yeterli değildi.

Fakat hazırlık maçında Galatasaray'a yenilince istifa eden Farioli'nin ardından (bu istifanın zamanlaması da sanki biraz yersizdi) Ersun Yanal göreve gelince işler değişti.

Bu akşam Ersun Yanal ile Emre Belezoğlu karşı karşıya gelecek. Müthiş kapışma..

Gerçi cuma akşamı bu maçı mı izlerim yoksa eşimle evden çıkıp kaliteli zaman mı geçiririm onu da bilmiyorum.

Yine de lige bir yerden başlamak lazım... İzlenmese bile beş dakikada bir Maçkolik'ten skoruna ve en çok da maç sonu açıklamalarına bakılır.

Translation results

Transla

Pazar, Aralık 11

Brezilya'ya Üzülmek

Futbolla ilgilenmeye başladığım küçük yaşlarda yerelde olan biteni ıskalamıyordum. Haliyle burası ile çok fazla fikrim, düşüncem vardı. Sevdiklerimi ve sevmediklerimi şekillendirmek için çok fazla veri vardı önümde.

Fakat o yıllarda uluslararası futbola dair bir şeyler öğrenmek kolay değildi. Internet yok, televizyonda maç yayını yaygın değil, gazete haberleri kısıtlıydı. Haliyle ben de büyüklerimin laflarıyla anlamaya çalışıyordum dışarıyı.

Mesela o dönem yaşı 30'dan büyük olan herkes Brezilya'dan bahsediyordu. "Dünyanın en iyi futbol ülkesi", "Herkes futbol oynar ama onlar başka bir şey icra eder", "Sanat gibi, dans gibi, samba gibi..." 

Brezilya denilince artık aklıma, topu yere değdirmeden gol atan bir takım geliyordu. Popüler kültür de buna yardım ediyordu. Zafere Kaçış'taki Pele'yi görüp Brezilya futbolundan etkilenmemek mümkün değildi.

Bunların hepsi 90'ların ilk yılları için geçerliydi. Ardından 1994 Dünya Kupası geldi. Ve tarihin en sıkıcı Brezilya Milli Takımı şampiyon oldu. Tabi ben tarihin en sıkıcı Brezilya'sı olduğunu bilmiyordum. Daha önce bana denildiği gibi yine şampiyon olmuşlardı. Yine en iyilerdi. Fakat herkesten farklı futbol oynuyor dedikleri ülke bu muydu? Daha önce de böyle mi kazanmışlardı? Yoksa herkesin iyi ve farklı dediği oyun bundan mı ibaretti... Normali bu muydu?

O yüzden bende hayal kırıklığı yaratan, dört sene boyunca hevesle beklediğim Brezilya Milli, Takımı'nı bir daha hiç sevemedim. Hiçbir turnuvada desteklemedim. Üstüne bir de 1998 Dünya Kupası grup aşaması geldi. Son maçta Norveç'e yenilerek Fas'ın elenmesine neden oldular ki, o Fas, bu sene çeyrek final oynayan Fas'tan çok daha heyecan vericiydi.

Tarihin garip bir cilvesi. Renkli futbol oynamıyorlar diye sevmediğim Brezilya Milli Takımı'na en çok yaklaştığım turnuva 2010 Dünya Kupası'ydı. 1994'ün kaptanı Dunga, bu sefer teknik direktördü ve takımını 1994'teki kadar pragmatik ve Avrupa futbolu kadar sert oynatmaya çalışıyordu. Ben artık 20'lerimin ortasındaydım, futbola bakışım değişmişti ve Brezilya'nın bu değişimine de saygı duymuştum. Hatta o dönem yaygın görüş Brezilya'nın kimliğinden sapması nedeniyle eleştiri yüklüydü ama benim için ideal bir dönüşümdü. Fakat Hollanda maçındaki Felipe Melo damgası, o 'Avrupalı' takımın ilerlemesini engelledi.

Bu sene başında da Brezilya'ya özel bir sempatim yoktu. Herhangi bir şeye, ya da en azından birçok şeye, antipati duyacak kadar da genç ve enerjik değilim. O nedenle Brezilya ile mesafemi yakınlaştırdım, orta seviyede tuttum. Şampiyon olurlarsa sevinmezdim ama "haklarını verelim, yürür bu takım" diyebiliyordum.

Grupta iyi takımlara karşı daha iyilerdi. Güney Kore gibi vasat bir takımı da rahat yendiler. Yol açık gibi duruyordu. Hırvatistan iyi takımdı ama çeyrek finalde karşılaşmak için en uygun rakiplerden biriydi. Brezilya'yı öne yazmaya devam ediyordum.

Artık tahminim tutmamasından ötürü bir bilinçaltı üzüntüsü mü bilmiyorum ama Hırvatistan'ın Brezilya'yı elemesi, daha doğrusu Brezilya'nın elenmesi beni üzdü.

Zaten Hırvatistan ile bir derdim yok. Hatta bir Avrupa takımının, üstelik de bir Balkan takımının böyle bir işe imza atması güzel gelir bana. Fakat sanki hikaye böyle olmamalıydı.

Maçı izlemedim. Oyunun nerede ve nasıl Hırvatistan'a döndüğünü de bilmiyorum. Fakat senaryo gerçekten acıtıcı değil mi? Yani normal bir 90 dakika sonunda Hırvatistan kazansa, Brezilya için bu kadar derin hisler beslemezdim.

Bir tarafta 21 şut çeken bir takım, karşıda 9 şut çeken ve  tek isabet bulabilen bir rakip. 120 dakikalık maç 1-1 sona eriyor. Penaltılar artık işin kaderi.

Şampiyon adayı olarak turnuvaya geliyorsunuz. Bunun altını dolduran sonuçlar alıyorsunuz. Son 1.5 senede sadece, yedek oyuncularla çıktığınız grubun formalite maçında Kamerun'a son dakika golüyle yeniliyorsunuz. Son üç senede sadece iki maç kaybetmişsiniz. Ve tüm hayaller seri penaltı atışlarının ardından sona eriyor.

Tabi ki futbolda böyle anlar mevcut. Hem de çok sayıda. Fakat tüm hikayenin hiç beklenmedik bir anda, olmayacak bir yerde, ansızın sona ermesi ve son noktayı koyması da ayrı bir his; bunu paylaşabiliyorum.

Ne yalan söyleyeyim, hayatımda ilk defa Brezilya'ya üzüldüm. Belki maçı izlesem böyle olmazdı. Duygular değil mantık öne çıkabilir ve kazanana "devam aslanlarım" derdim. Fakat maçı izlemeyince ve sadece geniş zamandan gelen olay örgüsüne bakınca, ortaya dramatik bir film senaryosu çıktı.

Diğer yandan ezeli rakip Arjantin'in aynı gün penaltılarla tur atlaması var. Orada başka bir hikaye yazılıyor. Eğer oranın sonu farklı biterse, bu sefer Brezilya'nın elenmesi diğer hikayeye ayrı bir sos katacak. Belki o zaman Brezilya'nın elenmesine sevinmeye başlarım. En azından artık bir anlam kazanır bende. Onu da bir hafta içinde göreceğiz.

Fakat şunu eklemek ve hakkını vermek gerekir. 21.yüzyılın en olaylı, en fazla hikayeli, en maceralı Dünya Kupası oluyor. Keşke şu maçlar bir yaz gününe denk gelseydi...

Cuma, Ekim 21

Erken Ödül

Karim Benzema, Ballon d'Or'u kazandı. Şikayetçi değiliz, karşı değiliz.

Hatta Ronaldo-Messi rekabetinin dünyayı ikiye böldüğü yılları düşününce, belki de son yılların en yüksek görüş birliğine varılan ödülü olabilir.

Fakat bir nüans var. Daha doğrusu tarihin bir azizliği. Ballon d'Or her zaman sonbaharda verilirdi. Kalan aylar, futbol takvimi, bir ödül için çok belirleyici olmazdı zaten. O yüzden tarih; hiç bir zaman tartışma konusu olmadı.

Fakat bu sene Dünya Kupası senesi ve önümüzde Dünya Kupası var. 

Şöyle düşünelim. 2018'de ödülü finalist Luka Modriç kazandı. 2014'te Ronaldo ve Messi'nin arasına Dünya Kupası şampiyonu Manuel Neuer girdi; ki bir kalecinin normal şartlarda ilk üçe girmesi pek görülmüş şey değil. 2010'da Messi'nin arkasında İspanya'nın orta sahası Xavi-Iniesta vardı. 2006'da ödülü bir stoper kazandı; Dünya Kupası'nı kazanan İtalya'nın kaptanı Fabio Cannavaro. 2002'de kupayı kazanan Brezilya'nın gol kralı Ronaldo, 1998'de Zidane...

Şimdi durum böyleyken Dünya Kupası beklenemez miydi? Beklense Benzema için ödülü kazanma ihtimali azalır mıydı?

Açık konuşalım 34 yaşındaki oyuncuda, normal olarak, yeni sezonun başında hafif bir form düşüklüğü var. Dünya Kupası biraz sönük geçseydi, üzerine de orada başka bir oyuncu parlasaydı belki işler değişecekti. Mesela Polonya, Dünya Kupası'nda final oynasa ve Lewandowski gol kralı olsa...

Tamam örneği abarttık ama yine de Dünya Kupası takvimde beklerken, ödül de biraz bekleyebilirdi. 

Kısacası; Benzema ödülü hak etti ama ödül sahibini biraz erken buldu.

Cuma, Ekim 1

Tek Maçtan Yatan Kuponlar #8

Uzun süredir ihmal ettiğimiz serimizi yeniden hatırlayalım.

Hafta içi oynanan Şampiyonlar Ligi maçlarında güzel karşılaşmalar vardı. Bahisçi arkadaşlarımızın kazandığını düşünüyorum. Biz ise kazanamadık!

Oysa özellikle Salı günü  çok güzel bir kuponum vardı. Güne Ajax - Beşiktaş maçıyla başladık. Nedense bu maçta farklı Ajax galibiyeti bekleyenlerin sayısı çok fazlaydı. O nedenle 2.5 gol üstü ve MS 1 gibi seçeneklere abananlar oldu. Fakat bu seçeneklerin oranları da çok düşüktü. Farklı bir yol denemek gerekiyordu. Benim tercihim, "İlk yarıda daha çok gol olur" seçeneğiydi.

Bu tip maçlarda; yani bir takım diğerine göre daha favoriyse ve farklı kazanması bekleniyorsa iki ayrı durum gerçekleşir. Birincisi o kadar farklı bir skor çıkmaz, ikincisi farklı skor çıksa bile ilk yarıda fiş çekilir. Ben de Ajax'ın ilk yarıda daha çok gol bulup, sonrasında tempoyu düşüreceğini düşündüm. Hatta Beşiktaş da bu periyotta şok bir gol bulabilirdi ki Batshuayi direğe takıldı. Sonuç olarak 2.80'den şık bir oran geldi.

Aynı saatte başlayan diğer maçta Serie A şampiyonu Inter'in zorlu Ukrayna deplasmanında takılacağını düşündüm. Zaten Avrupa'nın devleri için Ukrayna her zaman zor bir coğrafya olmuştur. Bu sefer Shakhtar'ın ilk maçta Sheriff'e yenilmesi oranlarda değişimlere neden olmuş. Fakat zaten Sheriff'in ne kadar ters bir takım olduğu Madrid deplasmanında iyice ortaya çıktı. Yani Shakhtar için maç öncesinde kullanılan "Bu sene kötüler, Sheriff'e bile yenildiler" önermesi biraz haksızdı. Sonuç olarak karşılaşma tam bir Ukrayna deplasmanı skoruyla, 0-0 sona erdi.

22.00 seansında Leipzig - C.Brugge maçı KG Var için ideal seçenekti. Zaten kupondaki en düşük oran da bu maça aitti. Aslında ilk maçta PSG ile berabere kalan, geçen sezon grubu üçüncü bitiren, ondan önceki sezon Real Madrid'e kök söktüren C.Brugge hakkında daha cesur davranabilirdik. Fakat yine de Almanya deplasmanıydı. Dikkat ve temkini öne çıkarmak normal. 22. dakikada da hedefimize ulaştık.

Bizi üzen ise Borussia Dortmund - Sporting maçı oldu. Bu karşılaşmaya da KG Var dedik. Tamam Sporting ilk maçında fena dağıldı ve bu seviyelere henüz boyunun yetmediğini gösterdi ama Almanya'da bir gol atabilirdi. Borussia Dortmund bu maça kadar oynadığı tüm lig ve Avrupa mücadelelerinde gol yemişti. Gol yemediği maç bizi buldu. Belki ikiyi üçü bulamaması etkilemiş olabilir. 1-0'ın tehlikesi onların savunmada daha dikkatli durmasını sağladı. Maçın özellikle son kısmını izledim. Kuponun gelmesini engelleyen dramatik bir pozisyona bile giremedi Sporting. Kaleyi bulan şutu sadece 1'de kaldı. Dağ fare doğurdu resmen. Ya da güvendiğimiz dağlara kar yağdı.

Kupon çok güzeldi. 15 oran veriyordu. Tek maçtan değil adeta tek golden gitti. Pedro Gonçalves, son bir aydır formasından uzak.O geri dönene kadar Sporting'e güvenmeyeceğim. Bu da bize ders olsun.





Tek maçtan yatan kuponlar #6

Tek maçtan yatan kuponlar #7

Pazar, Ağustos 29

8+3 Nereden Çıktı?

Türkiye'de en büyük problemlerden biri doğru kavramları ve anlamları kullanamamak. "Bunun neresi büyük problem?" diye sorabilirsiniz. Bu bir problem, zira devamında birbirimizi anlamama sorunu doğuyor. Bu da herhalde ülkedeki en büyük problemleri yaratıyordur.

Mesela sosyal hayatta sık sık yanlış konuşan (fikir olarak değil anlam olarak) kişilere rastlarız. Kelimeyi, kavramı yanlış kullanır ve kullandığı yanlışı, üzerine basa basa vurgular. Ayrıca kendini de yanlış ifade eder. Uyarıp, doğrusunu söylediğiniz zaman da "Ya boşver, herkes anlıyor beni zaten" der. Yani, sohbetin ve diyaloğun devam etmesinin 'anlamak' ve 'anlaşılmak' için yeterli olduğunu düşünüyoruz. Oysa hiç öyle değil. Belki de (hatta kesinlikle) birbirimizi anlamıyoruz.

Neyse; bu girişi geride bırakalım. Esas konumuza gelelim. Esas konumuz, yukarıdaki girişle biraz bağlantılı olsa da çok da iç içe mesele değil. Ben sadece öncesinde biraz içimi dökmek istedim. Fakat bir yanlış anlaşılmadan bahsetmek gerek.

Beşiktaş - Karagümrük maçından sonra Sergen Yalçın'ın serzenişleri gündeme damga vurdu. Dördüncü hakemin, oyuncu değiştirirken sahaya yerli oyuncu sokmak zorunda olduklarını söyledi. Eğer Yalçın'ın dediği doğruysa, hakem kuralı bilmiyor demektir. Bu da zaten başlı başına bir skandal. Fakat bu MHK'nin konusu olsun. Zira kuralı kimse bilmiyor. Ya da bilen de doğru kavramlarla anlatmıyor. Dün akşam yaşananların sebebi, aslında benim ilk iki paragrafta anlattığım toplumsal problemle alakalı. 

Bu sezon yürürlüğe giren yeni yabancı kuralı 8+3 olarak açıklandı. Daha doğrusu öyle açıklanmadı ama kamuoyunda kabul gören tanım buydu. 

Peki nedir bu 8+3? Yani kulüpler 14 yabancı oyuncu ile sözleşme imzalayabilecek ama sahada sekiz yabancı oyuncu bulundurabilecek. Peki üç ne? O da sahadaki yerli oyuncu sayısı. E zaten bir takım sahada 11 oyuncu bulundurmuyor mu? Yani sekiz yabancı sahada olacaksa, geri kalan oyuncu sayısının 3 olması normal değil mi? Bu neden bir kural olsun veya kuralda ayrıca belirtilsin?

Türkiye'nin son 25 yılda defalarca değişen yabanı kuralı, ilk olarak 1996-97 sezonunda + ile tanıştı. Özellikle Şampiyonlar Ligi'nde oynayacak Fenerbahçe'nin baskısıyla, yabancı sayısı üçten dörde çıkarıldı. Fakat ilk 11'de sadece üç yabancı oyuncu bulundurabilecekti. Bu arada Fenerbahçe Başkanı Ali Şen'in isteği daha fazla yabancıydı. Çıka çıka +1 geldi. Yani 3+1 oldu. 

2000-01'deki 5+1'i de unutmamak lazım. Mantık aynıydı. Fakat bu mantığı ıskalayan Fenerbahçe teknik heyeti, Beşiktaş derbisinde aynı anda altı yabancı oyuncuyu sahaya sürünce hükmen mağlup olmuştu.

Artıların en ucubesi 2013'te gelen 6+0+4'tü. 10 yabancı ile sözleşme imzalamak mümkündü. Fakat ilk 18'de altı yabancı oyuncu bulunabiliyordu. 4 yabancı oyuncu ise tribüne çıkmak zorundaydı. 6+4 denilse, bu sefer geçmişteki örneklerden dolayı dört oyuncunun kulübede olacağı düşünülebilirdi. O nedenle 6+0+4'te karar kılındı. Bu arada tribünde oturtma daha önceki yıllarda da uygulanmıştı ama arada 0 olunca iş trajikomik bir hal aldı.

Peki o zaman niye şimdi 8+3 diyoruz? Gerçekten bu sorunun cevabını ben de bilmiyorum. Oysa matematik belli. 8+6 bu kuralın gerçek rakamları. 8+3 demek, 11 yabancı oyuncu bulundurmak ve üçünü kulübede oturtmak demek.

Sanırım 8+3 denmesinin sebebi, son beş yılda yaşanan çatışmadan kaynaklanıyor. Malum, 14 yabancılı dönemde ülkece ikiye bölündük. Her türlü görüş ve fikir, insanları belirli kamplara soktu. Ya yabancı oyuncudan yana olacaksınız, ya yerli oyuncudan. Yabancı oyuncu ve yerli oyuncu kavramları bir çatışmayı simgelemeye başladı. Sanırım bu yüzden kuralı adlandırırken de bu çatışmayı ister istemez vurgulamak işin doğalına dönüşüyor. 

8+3 yani, "8 bizden 3 sizden" veya "8 sizden 3 bizden" der gibi.

Bitirirken, bir kez daha doğrusunu yazalım o zaman; 8+6... Seneye 7+5, sonra 6+4...