Cumartesi, Mart 25
Milli Marş Seremonisi
Çarşamba, Ocak 4
FIFA Uncovered
Yine Netflix’te izlediğimiz skandal bir belgesel daha.
Skandalların belgeseli değil, skandal belgesel; zira artık 21.yüzyılda bu derece salağa yatar gibi davranarak propaganda işi yapmak komik kaçıyor.
Belgeseli ilk duyduğumda çok heyecanlanmamıştım ama yine de bir beklentim vardı. FIFA’nın gizli kalmış pisliklerini (daha ne kadar varsa) gözler önüne sereceğini veya son dönemde artan tüm adli sürecin, iddiaları, mahkemelerin derli toplu bir anlatımı olacağını düşünmüştüm.
Oysa yanılmışım. Aslında belgeselin Katar’daki Dünya Kupası’ndan önce yayınlanmasından işkillenmeliydim.
Yapımın özeti şöyle...
Futbola soccer diyen ABD’liler, 2022 Dünya Kupası’nı Katar’a kaptırmanın öcünü almak için Dünya Kupası öncesinde bir belgesel çekerler. Söz konusu belgesel, yine onların Dünya Kupası’nı kaptırmış olmanın getirdiği hırs sayesinde açılan davadan yola çıkar. Neden FBI’ın uluslararası bir soruşturmaya imza attığını anlamamış olsam da (daha sonra bunun bankacılık sistemi nedeniyle olduğunu öğrendim) gösterilen çabaya saygı duymayı tercih ettim ve belgesele şans verdim.
Belgeselimiz dört bölümden oluşuyor. Biz dört bölümü ayırmayacağız ama tüm yapımı dörde bölmek mümkün. ABD’liler Dünya Kupası’nı alamamalarına ve haklarının yenilmesine neden olan 'adaletsiz' yapıyı, kökünden suçlayacak bir yapı kurmuşlar. Önce FIFA’nın tarihine gitmişler ve Avrupalıların kutsal gördükleri ve saygıyla yönettikleri futbola ağıtlar döşemişler, sonrasında üçüncü dünya ülkelerindeki kodamanların bu oyuna (daha doğrusu FIFA’ya) girmesinin ne kadar kötü olduğunu anlatmaya çalışmışlar. Ardından yetinmemişler, Katar’daki siyasi ve toplumsal sorunların küresel futbola ne kadar yakışmadığını anlatmışlar. Devamında Katar’ın yine bu pislikler içinde Dünya Kupası’na uzandığını eklemişler. En sonunda da kendi yargılarının ne kadar kusursuz ve ulvi amaçlarla çalıştığını göstermişler.
Ve tüm bunları, dünyanın tepkisinin harlandığı bir zamana denk getirip 2022 Dünya Kupası’ndan hemen önce yayınlamışlar.
İtirazlarımız çok fazla...
Öncelikle şunu beyan edelim; FIFA’daki pislikleri yok sayacak değiliz. Fakat bu konu hakkında çok fazla içerik üretildi. Üstelik çok detaylı bilgi belge kapsayan raporlar, haberler, kitaplar yazıldı. 2022'nin sekizinci gününde vefat eden Andrew Jennings bu konunun başını çeken isimdi. Bu arada belgeselde onu da ufak bir şekilde görüyoruz. Üstad; Michael Moore tarzı provokatif bir gazetecilik anlayışına sahipmiş.
Yani aslında Jennings gibi üstadları okuyanlar için, bu belgeselde yeni bir şey pek yok. Belki FIFA’nın son döneminde yaşananları bizler için yeni sayılabilir.
Katar’ın Dünya Kupası’nı alması bizim de içimize sinmedi. Fakat bize kalacak olursa, ABD de içimize sinmezdi. Katar’da insan hakları ihlalleri varsa ABD’nin Ortadoğu’da yarattığı daha büyük eziyetler var. Bunları birbiriyle bağlayabilir miyiz? Zor ama, FIFA Uncovered'ın yolundan gidersek biz de başarırız.
Katar futbol coğrafyasına uzak bir ülkeyse ABD de oldukça uzak. 1994’te yaşananları hatırlıyoruz. Soccer dediğiniz oyunu bir Katarlıdan daha çok sahiplendiğinizi size düşündürten şey ne?
Katar, futbola girip para kazanmayı veya para aklamayı düşünen bir ülke olabilir. Peki ABD’nin son dönemdeki futbol sevgisi nereden geliyor? Oyunu çok sevdikleri için mi? En azından ABD’nin 30 yıl önceki Katar olduğunu söylemek hiç de ağır kaçmaz. Buradaki tek fark, iki ülkenin toplumsal yaşamları. Birinde alkol serbest, diğerinde yasak; birinde eşcinsellik tabu olmaktan çıkıyor, diğerinde suç oluyor.
Zaten bu noktada biz de FIFA’yı eleştirmiştik. Oyunun, yani elindeki ürünün bir değerler bütünüyle tanınması lazım. Bu değerler eril, muhafazakar ve kısıtlayıcı değerler mi olacak yoksa özgürlükçü değerler mi? Buna karara verecek olan FIFA…
Belgeseldeki Katar vurgusunun bu kadar belirgin olması, bence yanlış tepti. Belgeselin ilk iki bölümün Dünya Kupası’nın ilk günlerinde, son iki bölümünü de turnuva bittikten sonra izledim. Belgeseldeki hakim görüş, Katar’da bu işin becerilemeyeceği, bir skandala imza atılacağı, Katarlıların organizasyon yapmakta yetersiz kalacağıydı. Belki turnuva başlamadan önce izleseydik, biz de benzer düşüneceğimiz için o cümleler gözümüzden kaçacaktı.
Oysa zamanlama manidar oldu. Belgesel bir komediye dönüştü. Son dönemim en iyi turnuvalarından birini izledik zira… Üstelik Katar turnuvayı almasaydı ve ABD alsaydı; önceki turnuva da Rusya yerine İngiltere’ye gitseydi bu belgesel çekilmeyecekti.
Ne güzel işte, Katar sayesinde siz de bir projeye imza atmış oldular...
İşin komik tarafı, FIFA’nın nispeten temizlendiğini işaret eden sürecin sonunda bir Avrupalı (UEFA Genel sekreteri) Giovanni Infantino, FIFA’nın başına geçiyor ve bir sonraki turnuva hemen ABD önderliğinde Kuzey Amerika’ya gidiyor. Sizce tesadüf mü? Üstelik tarihte ilk kez, iki turnuva üst üste Avrupa dışında yapılacak. Premier Lig kulüplerini satın alan ABD'liler kendilerini Avrupalı olarak mı görmeye başladı yoksa?
Öyleyse kötü bir haber verelim. İki kıta arasında bariz bir saat farkı. Bunu NBA’den zaten biliyoruz ama 1994 Dünya Kupası’nda da yaşamıştık. Katar’daki turnuvaya “Kışın Dünya Kupası olmaz" demişlerdi. Haklılardı. Peki yazın ABD’de olacak bir turnuvada, Avrupa ile saat farkını nasıl ayarlayacaklar? Avrupalıları izleyebilsin diye yine öğlen sıcağına maç mı koyacaklar, yoksa Avrupa izlemesin diye sabah karşı 03.00’te maç mı olacak? Çözülmeyecek sorun değil tabi ama Katar’a küfreden Müslüman olsa keşke!
Dört yıl sonra bu blog devam ederse, o zaman yine değerlendirmelerimizi yaparız. Biz FIFA Uncovered içinde kalalım. Hatta yavaş yavaş da yazıyı noktalayalım. Olmamış veya eksik kalmış demek ayıp olur. Bu tip yorumlar, niyeti iyi olan ama beceremeyen yapımlar için söylenebilir. Bu belgesel ise direkt kötü niyetli. Ve tüm çabasına rağmen oyuna uzak olduğunu belli etmekten o kadar kaçamamış ki, tüm çatı bir üflemeyle uçacak gibi durmuş.
Hadi babalar, siz soccer demeye devam edin ve Dünya Kupası ile Avrupa Süper Ligi projesinden vazgeçin artık…
Pazar, Aralık 25
Fikri Takip
Dünya Kupası defterini yavaş yavaş kapatacağız. Fakat önce, turnuva başlamadan yaptığımız tahminlerin değerlendirelim. Özümüz sözümüz bir, kaçmayız, silmeyiz. Burada yazdığımız yazıda kurduğumuz cümlelerin üzerinden tane tane geçelim.
MADDE 1:
"Aslında kağıt üzerinde 32 takımı sıralayınca, kuru bir bakışla kafamda bambaşka bir şey çıkıyordu. Arjantin ve Brezilya final oynar, 2014'te gerçekleşmeyen rüya Katar'da yaşanır diyordum. Zira son dönemin en formda iki takımı onlar."
Akla ilk gelen doğrudur felsefesi bir kez daha doğru çıktı. Arjantin'in final oynayacağını düşünüyorduk. Sonra kararımızdan vazgeçtik. Keşke geçmeseydik.
MADDE 2:
"İlginç bir şekilde turnuvanın favorisi olarak gördüğüm Arjantin erken eleniyor. Çünkü D Grubu'nda Danimarka'yı lider yaptım. Bunun sebebi de şuydu; Fransa - Danimarka maçı berabere biter, averajla grup lideri belli olur. Danimarka daha gollü maçlar oynama potansiyeli ile liderliği, Didier Deschamps'ın Fransa'sı da her zaman olduğu gibi grupta sıkıcı futbol oynayarak ikinciliği alır. Bunun getirisi olarak da ikinci turda Arjantin ile Fransa eşleşir."
Burada fena çuvalladık. Fakat ben mi çuvalladım Danimarka mı emin değilim. Herkesin gizli favori olarak sunduğu Danimarka fecaat bir turnuva geçirdi. Ben ilk maçtan notumu vermiştim zaten. Tunus karşısında tel tel döküldüklerinde gruptan çıkamayacaklarını anladım. Fakat iş işten geçmişti, tahminimizi çoktan kağıda dökmüştük. Haliyle Fransa lider oldu. Arjantin'in önü açıldı. İkilinin yolu finalde kesişti.
MADDE 3:
"Fransa, yine her zaman olduğu gibi, bu tip 'çetin' maçları iyi oynar. Onların takılacağı yer geçen yaz olduğu gibi, İsviçre gibi rakiplerdir. Arjantin'in savunmasını Mbappe bozabilir (2018'de olduğu gibi), orta sahada Kante ve Pogba olmasa dahi Fransa rakibine üstünlük kurabilir. Don't cry for Messi, Argentina!"
Burada yanıldığımı kabul etmiyorum. Sonuçta bir Arjantin - Fransa eşleşmesi öngördüm. Fransa'nın bu tip maçları daha iyi oynadığını da izledik. İngiltere'yi geçerken, Fas karşısındaki kadar zorlanmadılar mesela. Finalde de Arjantin savunmasını Mbappe bozdu gerçekten de. Penaltıların sonucunu başka unsurlar belirliyor, orası bizi aşar. Şunu da unutmayalım; Arjantin turnuva boyunca üzerine koya koya ilerledi. Gruptan hemen çıktıktan sonraki halleri Fransa'ya kafa tutamayabilirdi.
MADDE 4:
"Sürpriz takımlarından biri, belki de birincisi, Sırbistan... Yine de temkinliyim zira bu ülkenin kritik maçlarda ve kritik zamanlarda kırmızı kart görme, kavga çıkarma, kendi arasında kavga etme gibi huyları var. Saha dışı her zaman soru işareti."
Basına yansıyan seks skandalından, 3-1'i bulan Kamerun karşılamasının 3-3'e dönmesinden, İsviçre maçındaki asabiyetten uzun uzun bahsetmeye gerek yok. Sanırım tahminimiz doğru çıktı.
MADDE 5:
"Ronaldo'nun yaşadığı, yaşattığı sorunlar ve Sırplardan rövanş alma isteğinin getirdiği kontrolsüzlük ile Portekiz kaybeder... "
Bunu Sırbistan eşleşmesi için söyledik ama Portekiz İsviçre'yi rahat geçti. Fakat gitti Fas'a takıldı. Bence yine doğruya biraz daha yakın tahmin. En azından Ronaldo'nun yaşadığı ve yaşattığı sorunlar turnuvaya damga vurdu. Ben de kendisinin yedek kalacağını tahmin etmezdim ama olaylar öyle bir gelişiyordu ki, her şey mümkündü zaten... Neyin ne zaman olacağı belirsizdi sadece.
MADDE 6:
"Sırbistan çeyrek finalde Belçika'ya takılıyor. Aslında geçemeyecekleri bir takım değil. Fakat Belçika'nın altın kuşağının artık bu aşamalarda kaybetme lüksü olmadığını düşünüyorum. Yarı finaldeki Danimarka- Belçika eşleşmesi ise her şeye açık."
Bu paragrafı biraz kısalttım. Gruptaki tahminlerimiz şaşınca, yollar da değişiyor haliyle. Birçok cümle taca çıkıyor. Fakat Belçika konusunda yanıldığımı kabul etmem lazım. Yine de Lukaku son maçta boş kaleye en azından bir tane atabilseydi kaderleri farklı olurdu. Sonuç olarak yarı finalde ne Danimarka'yı gördük ne Belçika'yı...
MADDE 7:
"Brezilya benim gözümde o kadar rahat ki; diğer taraftan tüm güçlü takımları yene yene geliyor finale. Çeyrekte Almanya'yı, yarıda Fransa'yı geçiyorlar. Finalde de Danimarka veya Belçika; kim gelirse gelsin yenip kupayı alıyorlar..."
Burada yanıldık. Brezilya'ya fazla güvendik. Oysa çok iyi maçlar oynadılar. Herhalde Hırvatistan yerine kafa bir takım gelseydi daha konsantre olurlardı. Öte yandan o paragrafın devamında bir 'ama'mız vardı...
MADDE 8:
"Brezilya'nın her zaman bir "ama" sı vardır. 1982, 1986,2006, 2014 (ev sahipliği sayesinde) çok iyi kadrolardı ve turnuvaların favorileriydi. Fakat kupayı alamadılar. 1994'te çok sıkıcılardı, 2002'de güç bela turnuvaya katıldılar ve ikisinde de kupayı aldılar. Bir kez daha favori olmaları bizi yanıltabilir. Bu ülke "iyi durumda olmayı" kaldıramıyor. "
Nokta atış....
MADDE 9:
"Gol kralı adayım ise; grup aşamasında zayıf rakiplere gol yağdırıp turnuva boyunca da beş maça çıkabilecek Hollanda'nın herhangi bir hücum oyuncusu... Penaltıcı Memphis Depay olabilir."
Mbappe sildi süpürdü. Helal olsun kardeşime seviyorum kendisini. Depay tahmini pek yerinde olmadı ama Gakpo'nun yukarıyı zorlaması teselli ikramiyesi olabilir. Diğer yandan Louis van Gaal'in sıkıcı futbolunu hesaba katmadığımı kabul etmeliyim.
Cuma, Aralık 23
Şampiyona Elenenler II (Dünya Kupası)
Blog tarihindeki dördüncü Dünya Kupası’nı geride bıraktığımızı ekleyelim tabi. İstikrarlıyız.
Konumuza dönelim. Burada da şampiyona elenenleri sıralarken finalistleri almadık. Turnuva tarihi bolca grup aşamasına sahne olduğu için, bazı takımların listede üst sıralarda olması ilk başta şaşırtabilir.
Zaten ilk sırada da bu ülkelerden biri var. İngiltere ve Fransa beşer kez şampiyonlara elenmiş; bunda bir sorun yok. Biri futbolu icat etmiş, diğeri de son döneme kadar “iyi ama çok iyi değil” sınıfındaydı. Yani sıklıkla yukarılara oynayıp eli boş dönen ve bu esnada şampiyonlara takılan takımlar olmaları normal. Fakat Peru’nun orada işi ne?
Tabi ki grup aşaması sayesinde bunu başarıyor. Tarihinde beş kez Dünya Kupası’na katılan Güney Amerika temsilcisi, her defasında şampiyonlarla karşılaşmış ve elenmiş. Turnuvanın uğur böceği, bir totemi adeta. 1930’da Uruguay’a, 1982’de İtalya’ya, 2018’de Fransa’ya ilk tur gruplarında, 1978’de Arjantin’e ikinci tur gruplarına tosluyor. En büyük başarısı olan 1970’te de çeyrek finale çıkıp Pele engeline takılıyor.
Aslında bizim de Peru ile benzer bir noktamız yok. Belki turnuvaya beş kere katılamadık ama her gittiğimizde şampiyona elendik. 1954’te Batı Almanya, 2002’de Brezilya ile oynadık. Üstelik ilginç olan her ikisi ile de ikişer maç yaptık. Sanıyorum ki tarihte eşi benzeri yoktur.
4 kez şampiyona elenen takımlar arasında Brezilya var. Şaşırtıcı değil. Meksika var. O da şaşırtıcı değil. Çoğu 1970 öncesi zaten. Hatta 1966’dan sonra ilk kez, bu sene şampiyona elendi. Fakat Avustralya’nın ne işi var? Turnuvaya altı kez katıldılar ve dördünde şampiyona elendiler. Üstelik 2006’ya kadar sadece bir kez turnuvaya katılmışlardı. Bu sene Arjantin’e, 2018’de Fransa’ya elenerek hızlı bir yükseliş içindeler.
Diğer takımların sayısı normal. Üç kere, iki kere ve tabi ki bir kere şampiyona elenmek, kim olursanız olun gayet normal karşılanabilir. Yine de turnuvaya katıldığını bile zar zor hatırladığımız takımları burada görebiliyoruz.
2002’deki kader ortaklarımız Kosta Rika ve Çin’e selam olsun; Honduras, Galler (bu sene değil, 1958) BAE gibi takımlar mevcut.
Turnuva tarihinin “baba’ takımlarından İtalya’nın sadece 1 kez şampiyona elenmesi (1998 – Fransa) ve onda da penaltılarla boyun bükmesi çok enteresan. Almanya da sadece iki kere şampiyona eleniyor. Üstelik ilki 2006’da kendi evindeki turnuvada… İkinci de bir sonraki turnuvada İspanya’ya… Benim şaşırdığım bilgiler bunlar.
İsviçre’ye de parantez açmak lazım. Tarihinde bir kez şampiyona eleniyor. 2010’da grup aşamasında İspanya’ya. İşin ilginç kısmı ise, o grup aşamasında İsviçre İspanya’yı 1-0'lık skorla mağlup etmişti. Hatta o üst üste üç kupa kazanan İspanya Milli Takımı’nı o dönem yenebilen az sayıdaki ülkeden biriydi. Fakat elendi işte…
Peki final kaybedenleri de listeye ekleyince ne oluyor?
Sadece iki kere şampiyona takılan Almanya, finallerde dört kez gümüş madalya ile yetiniyor. Brezilya da iki final kaybetti. Yani iki ülke da 6 yapıyor. Aralarına da üçer kez final kaybeden Hollanda ve Arjantin’i de alıyorlar. Fakat birincilik Pazar gününden itibaren bu dörtlüye ait değil.
Arjantin’e yenilen Fransa, yedinci kez şampiyona elenmiş oldu. Finalleri dahil edersek en bahtsız ülke onlar. İnan Özdemir sık sık, Fransızların ikincilikleri ile ve kaybedişleri ile gururlandığını yazar. Bu bilgiye dair de bir sözü olacaktır muhakkak.
5 kez: Peru, Fransa, İngiltere,
4 kez: Brezilya, Meksika, Avustralya,
3 kez: Yugoslavya, ABD, İspanya, Avusturya, İsveç, Arjantin, Portekiz, Çekoslovakya, Uruguay, Belçika, Hollanda,
2 kez: Romanya, Türkiye, Güney Kore, Şili, Almanya, Hırvatistan, Polonya, Kamerun, Suudi Arabistan, Paraguay,
1 kez: Norveç, Bolivya, Galler, Ukrayna, Çin, Kosta Rika, İtalya, Macaristan, BAE, Rusya, Güney Afrika, İsviçre, Cezayir, Honduras, Gana
Pazartesi, Aralık 19
Hikayelerin Şampiyonluğu
Şampiyonluklara anlam katan biraz da yoldaki hikayelerdir. Buralara vurgu yapanlar romantizm ile suçlansa da olay biraz da budur.
Arjantin'in şampiyonluğunu bazı şampiyonluklardan ayıran ve onu bazı şampiyonluklarla aynı noktaya çıkaran hikayelerinin bolluğuydu. O yola anlam katan hikayeleri sıralayalım. Daha fazlası varsa da siz ekleyin...
1) Lionel Messi: Şampiyonluğun ve hatta turnuvanın tamamen Lionel Messi üzerinden okunmasına karşıyım ama yine de onun için sorulan soruların bu yolculuğa eşlik ettiğini inkar edemeyiz. 12 yıldır, Lionel Messi bu kupayı kazanacak mı, kazanamazsa en iyi olamayacak mı tarzı tartışmalarla iç içeyiz. Ben her ne kadar bu tartışmaları sevmesem de, sırf bu sorunun cevaplanması için Arjantin'in serüvenini ilgiyle izledik. Sorular cevaplandı. Peki şimdi ne olacak? Olan Dünya Kupası'na oldu, kendisine yeni bir soru ve yeni bir özne bulması lazım.
2) İlk maçta yenilgi: Dünya Kupası'nda ilk maçını kazanamadan finale yükselen ilk takım 1966'da İngiltere'ydi. Yenilerek başlayıp finale yükselen ilk takım 1982'deki Batı Almanya'ydı. Yenilerek başladıktan sonra kupayı alan tek bir takım vardı, o da 2010'da İspanya'ydı. Yani Lionel Messi'nin Barcelona'dan takım arkadaşları. 2022'de Arjantin bunu tekrarladı. Fakat bir fark var. İspanya o turnuvada İsviçre'ye 1-0 yenildiğinde hem sağlam bir Avrupa takımına boyun eğmişti hem de bir yol kazası olduğu aşikardı. Arjantin, Suudi Arabistan'a yenildiğinde aynı durum söz konusu değildi. Birçok insan Tangocuların gruptan çıkmayacağını düşünüyordu. Bir ay önce Arjantin'de bambaşka bir hava vardı. Siyahtan beyaza dönmenin tadı da bir başka olsa gerek.
3) İkinci yarılar: Suudi Arabistan maçından sonra gruptan oynanan iki karşılaşmanın da ilk yarısı 0-0 sona erdi. Mutlak kazanılması gereken maçlardı ve 45'er dakikalar çöpe atılmıştı. Hatta Polonya maçında Messi penaltı bile kaçırmıştı. Sonrasında maçlar kazanıldı. Tabi Arjantin gibi takımların zorlanması hoş karşılanmaz. Onların ilk yarıdan işi bitirmesi istenir. Fakat bu maçlarda sonucun geç gelmesi, stresin artması, gerginliğin yayılması, tırnakların yenmesi, totemlerin yapılması, duaların edilmesi ve sonrasında maçların kazanılması olayı daha anlamlı hale getiriyor. Sıradan maçlar değil, hepsi birer anı...
4) Martinez ve penaltılar: Üçüncü maddede olduğu gibi; maçların uzaması, kazananın son anda belli olması, gelgitlerin yaşanması her zaman değerlidir. Yolun bir noktasında, tam düşecekken, son anda tutunmak ve devam etmek güzel hikayedir. Arjantin, turnuvada bunu çok defa yaşadı. Üstelik çoğunda elleriyle uçurumun kenarına tutunan kaleci Emiliano Martinez'di. Avustralya maçının son dakikaları, Hollanda maçındaki penaltılar, Fransa maçının son saniyesi ve Fransa maçındaki penaltılar... Adamın Katar günlerine dair bir belgesel çekilse, Messi'den daha çok ilgimi çekebilir.
5) Taraftar akını: Bu maddeye çok girmeyeceği, zira detaylı olarak burada yazdık.
6) Hollanda maçındaki kavgalar: Birbirimizi kandırmayalım. Sık sık modern insanın kimliğine uygun davranarak "Futbolda kavga istemiyoruz" deriz ama her taraftar sahada rakibiyle didişen futbolcusunu sever. Bunu süreklilik hale getirmesin, tribüne oynamasın yeter. Arjantin - Hollanda maçı böyle bir karşılaşmaydı. Her zaman olmayan ama olunca da duyguları tavana yükselten 120 dakika. İki takım oyuncuları da sık sık birbiriyle didişti. Kariyeri boyunca böyle anlarda sessiz sakin kaldığı için eleştirilen Messi bile, maç sonunda Weghorst'a laf yetiştirir oldu. Eminim ki o akşam takım bütünlüğü için önemli bir parçaydı.
7) Brezilya'nın elendiği gün: Ezeli rakibinizin olması güzeldir. Milli takımlarda ise bu duygu biraz eksiktir. Genelde komşular ve politik gerginlik içinde olunan ülkelerle bir rekabet ortamı oluşturulur. Fakat onların da sahadaki güç dengesi çoğu zaman birbirlerine yakın olmadığı için maçlardan ve derbilerden tat almak zorlaşır. Brezilya ve Arjantin ise öyle değil. Hem coğrafi olarak birbirlerine yakınlar hem de dünya futbolu konusunda başa güreşiyorlar. Yani yakınlık ilişki olmasa bile birbirlerine meydan okuyabilirlerdi. Sonuç olarak 9 Aralık günü Katar'da yaşananlar enteresandı. İki takım turnuvaya favori olarak geldi, Arjantin kötü başladı, Brezilya'ya kupayı verenler bile oldu, sonra aynı gün sahaya çıktılar. Arjantinliler tribünde kendi maçlarını beklerken, Brezilya penaltılarla elendi. Yani hem ezeli rakip eve döndü, hem de Arjantin'e daha kolay yol açıldı. Müthiş gaz unsuru...
8) Enzo ve Julian: Bence turnuvada Arjantin'i yukarıya çıkaran ikili buydu. Suudi maçında ilk 11'de yoklardı. Scaloni, o gün dedelerle oynadı. Sonra gençleri sahaya attı ve meyvelerini topladı. Bu yazının konusu taktiksel müdahaleler değil. Fakat müdahaleler ve sonrasında kazanılan başarı, ismini yeni yeni duyurmaya çalışan iki genç çocukla olunca anlamlı hale geliyor. Onların hikayesi de Arjantin'in hikayesine renk katıyor.
9) Finallerin golcüsü Di Maria: Angel Di Maria bence turnuvada iyi değildi. Zaten çok da oynamadı. Fakat hikayeye geçen seneden başlamak lazım. Senelerdir kupa kazanamayan Arjantin, Maracana'da Brezilya'yı yenerek hasretini dindirdi. Bu özgüvenin muhakkak Katar'a yansıması olmuştur. İşte o gün finalin golünü atan isim Di Maria'ydı. Döndük Katar'a... Finalde ilk 11'e girdi. Fransa maçında skoru 2-0'a getiren golü attı. İki sene, iki final, iki kupa, iki gol ve karşınızda Angel di Maria... Kötü oyun ama güzel hikaye...
10) Scaloni: Adamı iki maçlığına göreve getirdiler. İki kupa kazandı. Suudi Arabistan maçından sonra evine gönderiyorlardı, şimdi Buenos Aires'e kupayla inecek. 2006'da Messi'nin takım arkadaşıydı. Şimdi ona kupa kazandıran hoca oldu. Sahada oynarken birbirleriyle konuşurken bir fotoğrafları varsa caps hazırlardım:
"Leo, sana Dünya Kupası'nı kazandırayım mı"
"Hayır ben sana kazandırayım."
Cumartesi, Aralık 17
Kırıcı Bir İlan
Belçika Futbol Federasyonu'nun Roberto Martinez'in ayrılığı sonrası verdiği iş ilanını yadırgadım.
Oysa birçok kişi bunu hoş ve güzel olarak değerlendirdi. Bir farklılık olarak niteleyenler, "sosyal medya çağı için uygun bir hamle" diyenler oldu.
Tamam; iş ilanı vermekte sıkıntı yok. Dünyanın bir önceki bir numarası Belçika da olsanız, futbolu icat eden İngiltere de olsanız, Dünya Kupası'nı en çok kazanan Brezilya da olsanız böyle bir girişimde bulunmanız anlaşılabilir.
Beni rahatsız eden iş ilanının detaylarıydı. Verilen detaylar sanki, Roberto Martinez'i eleştirmek için kullanılmış.
"Taktik bilgisi ve iç görüleri güvenilir, doğru kişisel becerilere sahip, en iyi oyuncuları yönetebilme deneyimine ve kazanma alışkanlığına sahip, birbirine sıkı sıkıya bağlı bir grup oluşturmayı nasıl başaracağını bilen, oluşturduğu takıma genç oyuncuları entegre etmeyi başaran bir teknik direktör arıyoruz..."
Bu vasıflarda olmayan bir teknik direktörü kabul etmeyecek misiniz? Mesela ilk cümlelere tamamen uyan Jose Mourinho, son maddede zayıf kalır. Başvuru yapsa, sırf bu madde yüzünden elenecek mi? Hatta Mourinho veya onun ayarındaki bir teknik direktörün başvuru mu yapması gerekecek?
Tabi ki federasyon bu ilanlara yapılan başvurular üzerinden bir değerlendirme yapmayacaktır. Yapacak mı yoksa? Yani ne bileyim, teklif götürebileceği herhangi bir teknik direktöre gitmeyip sadece ilanlara bakacak değil ya...
Yani hoca arayışları zaten bildiğimiz yollardan devam edecektir. Bu esnada ilan da verilebilir. Bunu kurumsal iş hayatına paralel bir dille süsleyebilirsiniz. Gayet de komik olurdu. "Esnek çalışma saatlerine uyumlu", "Tercihen ofis ortamında çalışan ama dileyen için evden çalışma imkanı..." gibi cümleler kullanılabilirdi.
Fakat taktik bilgisi, genç oyuncuları entegre etme falan deyince sanki Martinez bunları yapmamış da, gelenin bunları yapması özellikle istenmiş gibi oluyor. Belki de öyledir. Gerçekten de senelerdir turnuvalarda beklenti vermeyen hocalarından memnun değildi Belçikalılar. Fakat bunu dile getirme yöntemi bu mudur? Hatta bunu artık bu saatten sonra dile getirmeye gerek var mıydı? Olan olmuş, ölen ölmüş...
Komşu Hollanda'dan gelen Dick Advocaat'ın bir senelik dönemini saymazsak, Martinez 55 sene sonra Belçika Milli Takımı'nı çalıştıran ilk yabancı teknik direktördü. Acaba yerli olsaydı, mesela ülkenin eski efsane futbolcularından biri olsaydı, bu ilan çıkar mıydı? Sadece soruyorum.
Merak ettiğim bir diğer husus; federasyonun şu anda yerli veya yabancı konusuna bakışı nedir? Mesela yine yabancı teknik direktör istiyorsa ama ilana hiçbir yabancı teknik direktör başvurmazsa ne olacak?
Cevaplar belli zaten. Bunların hepsi formalite sorular. Olan Martinez'in itibarına oldu.
Bu ilan gerçek bir iş ilanı değildi belki ama gerçek ve negatif bir referans mektubu artık...
EDIT:
Yazıyı yazdıktan sonra dikkatli okuyucularımızdan mail ve mesaj yağmuruna tutulduk. (sadece 1 kişi).
Roberto Martinez göreve gelmeden önce de Belçika Futbol Federasyonu'nun benzer bir ilan verdiğini, bunun artık bir gelenek olduğunu belirtti.
Ben o dönemi ıskalamışım. Fakat görüşüm yine aynı hala. "Buna gerek var mı?" diye sormaya devam ediyorum.
Fakat bu sefer bazı sorular daha anlam kazandı. Yani Roberto Martinez, Everton'ı çalışmış bir Premier Lig hocası olarak federasyona CV'mi yollamış? Süreç öyle mi ilerlemiş.? Eğer öyle ilerlemediyse halen neden ilan veriliyor?
Martinez'in ilk görüşmeler esnasında powerpoint sunumu yaptığından bahsediliyor ki bu gayet olağan bir durum. Abdullah Avcı da Beşiktaş ve Trabzonspor ile görüşmelerinde sunumlar hazırlamıştı. Fakat kulüplere CV yolladığını sanmıyorum.
Bu düzletmeyi ve 2016'da yaşananları halkımıza aktaralım ama fikrimiz halen değişmedi...
Perşembe, Aralık 15
Muchachos Kazansın
Dünya Kupası'nda tarafım devamlı değişiyor. Zaten takım sayısı azaldıkça, kalanlarla idare ediyoruz. Fakat esas sıkıntı benim kararsızlığım ve bir takımın arkasında olamam...
A Milli Takım bizi turnuvalardan o kadar yıl boyunca uzak tuttu ki, çevremdeki herkesin ikinci bir milli takımı var. 2002'den önce de böyleydi, sonrasında bizim kuşak da takımlarını seçti. Herkesin her turnuvada desteklediği bir başka takımı var. Ben her zaman İtalya ve İspanya'ya daha yakındım ama hiçbir zaman da (2006 hariç) çevremdeki çoğu 'sıkı' taraftar gibi olamadım.
Bu turnuvada zaten İtalya yoktu, İspanya da daha Katar'a gelmeden beni umutsuzluğa sürüklemişti bile. O nedenle turnuva boyunca sık sık başka başka takımların kazanmasını istedim. Sabit bir noktada kalamadım. Fakat turnuva havası başkadır ya; işte o hava beni her geçen gün Arjantin'e yakınlaştırdı ve emin olun bunun Lionel Messi ile hiç alakası yok.
Sanırım bizim yakaladığımız Dünya Kupası zamanının en renkli takımı Arjantin...
86 ve 90 Maradona ile finaller, 94 doping skandalı, 98 İngiltere ve Hollanda maçları, 2002'de favori gelip ölüm grubunda erken elenme, 2006 belki en renksizi, 2010'da zar zor geçilen elemelerin ardından kulübede Maradona sahada Messili maçlar, 2014 kaybedilen final...
Son 30 yılda bu kadar renk katan, turnuvaya her duyguyu veren, dibi de zirveyi gören de başka bir ülke olduğunu sanmıyorum.
2014'te durdum, zira orası önemli. O turnuvada Arjantin finale kadar giderken, bir aya damga vuran tezahürat vardı. Pele ile Maradona'yı kıyaslayan, 1990'daki maça atıfta bulunan harika bir tezahürat... Brezilya ile Maracana'da oynanacak bir finale ve kazanılacak kupaya kilometrelere uzaklarda olan beni bile inandırmışlardı. Christian Vieri bile bu tezahüraı söylüyordu.
Yani renklilik sadece sahadan ibaret değildi. Arjantin taraftarları da, tıpkı takımı ve figürleri gibi turnuvalara damga vuruyor. Hadi Brezilya komşu ülkeydi, aktılar oraya kolayca. Katar'da bile şu an Arjantin şovu izliyoruz. Başka hiçbir ülke taraftarı bu kadar yoğun ve coşkulu değil (Belki Fas'ı ayırabiliriz ama onlar da takımlarının peri masalı sayesinde güç alıyor). Her maçta tribünlerin dörtte üçü Arjantinlilerle dolu. Üstelik öyle kuru gürültüden, sıkışınca söylenen milli marşlardan ibaret değiller.
2014'teki tezahüratları kadar güzel olmasa da 2022'ye de damga vurdular. Muchachos her maçta dakikalarca söyleniyor. Oyuncular maç sonunda tribünlerle beraber söylüyor, sonra gidip soyunma odasında kendilerinden geçiyor.
Arjantin'i Lionel ve Diego'nun ülkesi olarak tanımlayan, Falkland Adaları'na gönderme yapan, kaybedilen finalleri unutmayan, geçen sene Maracana'da kazanılan Copa America'yı unutmayan muhteşem sözleri ve iyi bir melodisi olan tezahürat.
Aslında bir tezahürat değil. Ya da aslında bir tezahürat. Racing taraftarlarının aynı melodiden başka bir tezahüratları vardı. Sanırım Racing taraftarı olan La Mosca grubu, turnuvadan önce bu melodinin üzerine milli takım için sözler yazıp bir şarkı yayınlanıyor. Bu şarkı da ülkede bir fenomene dönüşüyor. Sosyal medyada kendi cover'larını yayınlayanlar, televizyon programlarında söyleyenler ve daha fazlası...
Konuyu bölmeyeyim ama Racing tezahüratının buraya kadar gelmesi de bizim için şaşırtıcı. Yani Boca-River değil, Racing... Biz de Eskişehirspor tribünlerinin bir tezahüratının milli takıma seçilmesi gibi. Zaten büyüklerin (kitlesi yoğun olanların) tezahüratları bile milli takıma adapte olamıyor... Arjantin futbol kültüründe her şey mümkün demek ki...
Bu tezahüratı bana ilk olarak turnuvanın ilk günlerinde İspanya'daki dostumuz Ata Atay göndermişti. Dinlediğimde güzel bulmuştum ama 2014 etkisi de alamamıştım. Fakat turnuva ilerledikçe tezahüratın kendisine değil, yarattığı coşkuya hayran kaldım.
Bu coşkuya, bu inanmışlığa, bu adanmışlığa kayıtsız kalamam. Biz duyguların esiriyiz. Tutkuları olan insanlarla ortak noktamız var. 2014'te de böyle hissetmiştim ama o zaman finalde rakip Brezilya olmayınca hava kaybolmuştu.
Şimdi ise durum öyle değil. Arjantin sadece Brezilya'ya nanik yapmak için değil, artık zamanı geldiği için bu kupayı istiyor. Her unsuruyla istiyor ve bu da beni çok etkiliyor.
Tribünde taraftarlar, protokolde eski futbolcular, sahada şu andaki futbolcular...
Hollanda maçında soyunma odası koridorları karışıyor, bir bakıyorsunuz Agüero orada... Ne alaka diyorsunuz, bu sefer tribünde Crespo'yu, Sorin'i, Kempes'i görüyorsunuz. Kulübeye bakıyorsun, yenilince ve yenince ağlayan bir Aimar... İnsan ister istemez Dünya Kupası maçlarına kafası güzel gelen coşkulu Diego Maradona'yı da arıyor ama kimse onun yokluğunu hissettirmiyor. Hollanda maçı öncesinde Brezilya'nın elendiği haberi geliyor, tribün coşuyor.
Sadece Katar değil; normal olarak Buenos Aires'te de meydanlar kalabalık. Tüm halk hep beraber maçları izliyor. Bir sosyal etkinlik olarak değil ama; orada olmak için değil. Herkes kupayı istiyor. Çok istiyor.
Duyguları olanları severiz. Haliyle biz de bir ay içinde, zamanla artarak, kartopu çığa dönüşerek Arjantin'e gönül vermeye başladık. Şimdi artık Fransa ile oynanacak finalde Muchachos kazansın diyorum. Fransa'ya Mbappe'den dolayı sempatim vardı ama bu oyun sadece futbolcularla sınırlı değil ki. Tribünden geldik biz, özümüzü unutmayalım.
Hem zaten Fransa geçen turnuvayı kazandı. İki turnuva üst üste kazanmak da Pele'ye yakışıyor. Orada kalsın. Arjantin'in vakti geldi artık...
Son dönemde hep şuna benzer cümleler kullanılmıştı: Messi'nin Dünya Kupası'nı kazanmaya ihtiyacı yok. Dünya Kupası'nın, Messi'nin kazanmasına ihtiyacı var...
Messi falan hikaye... Yani gerçekten işin hikaye kısmı. Belki şampiyonluk gelince detaylandırırız orayı.
Fakat esas olarak; Dünya Kupası'nın bu taraftarlığa bir kupa borcu var...
Pazar, Aralık 11
Brezilya'ya Üzülmek
Futbolla ilgilenmeye başladığım küçük yaşlarda yerelde olan biteni ıskalamıyordum. Haliyle burası ile çok fazla fikrim, düşüncem vardı. Sevdiklerimi ve sevmediklerimi şekillendirmek için çok fazla veri vardı önümde.
Fakat o yıllarda uluslararası futbola dair bir şeyler öğrenmek kolay değildi. Internet yok, televizyonda maç yayını yaygın değil, gazete haberleri kısıtlıydı. Haliyle ben de büyüklerimin laflarıyla anlamaya çalışıyordum dışarıyı.
Mesela o dönem yaşı 30'dan büyük olan herkes Brezilya'dan bahsediyordu. "Dünyanın en iyi futbol ülkesi", "Herkes futbol oynar ama onlar başka bir şey icra eder", "Sanat gibi, dans gibi, samba gibi..."
Brezilya denilince artık aklıma, topu yere değdirmeden gol atan bir takım geliyordu. Popüler kültür de buna yardım ediyordu. Zafere Kaçış'taki Pele'yi görüp Brezilya futbolundan etkilenmemek mümkün değildi.
Bunların hepsi 90'ların ilk yılları için geçerliydi. Ardından 1994 Dünya Kupası geldi. Ve tarihin en sıkıcı Brezilya Milli Takımı şampiyon oldu. Tabi ben tarihin en sıkıcı Brezilya'sı olduğunu bilmiyordum. Daha önce bana denildiği gibi yine şampiyon olmuşlardı. Yine en iyilerdi. Fakat herkesten farklı futbol oynuyor dedikleri ülke bu muydu? Daha önce de böyle mi kazanmışlardı? Yoksa herkesin iyi ve farklı dediği oyun bundan mı ibaretti... Normali bu muydu?
O yüzden bende hayal kırıklığı yaratan, dört sene boyunca hevesle beklediğim Brezilya Milli, Takımı'nı bir daha hiç sevemedim. Hiçbir turnuvada desteklemedim. Üstüne bir de 1998 Dünya Kupası grup aşaması geldi. Son maçta Norveç'e yenilerek Fas'ın elenmesine neden oldular ki, o Fas, bu sene çeyrek final oynayan Fas'tan çok daha heyecan vericiydi.
Tarihin garip bir cilvesi. Renkli futbol oynamıyorlar diye sevmediğim Brezilya Milli Takımı'na en çok yaklaştığım turnuva 2010 Dünya Kupası'ydı. 1994'ün kaptanı Dunga, bu sefer teknik direktördü ve takımını 1994'teki kadar pragmatik ve Avrupa futbolu kadar sert oynatmaya çalışıyordu. Ben artık 20'lerimin ortasındaydım, futbola bakışım değişmişti ve Brezilya'nın bu değişimine de saygı duymuştum. Hatta o dönem yaygın görüş Brezilya'nın kimliğinden sapması nedeniyle eleştiri yüklüydü ama benim için ideal bir dönüşümdü. Fakat Hollanda maçındaki Felipe Melo damgası, o 'Avrupalı' takımın ilerlemesini engelledi.
Bu sene başında da Brezilya'ya özel bir sempatim yoktu. Herhangi bir şeye, ya da en azından birçok şeye, antipati duyacak kadar da genç ve enerjik değilim. O nedenle Brezilya ile mesafemi yakınlaştırdım, orta seviyede tuttum. Şampiyon olurlarsa sevinmezdim ama "haklarını verelim, yürür bu takım" diyebiliyordum.
Grupta iyi takımlara karşı daha iyilerdi. Güney Kore gibi vasat bir takımı da rahat yendiler. Yol açık gibi duruyordu. Hırvatistan iyi takımdı ama çeyrek finalde karşılaşmak için en uygun rakiplerden biriydi. Brezilya'yı öne yazmaya devam ediyordum.
Artık tahminim tutmamasından ötürü bir bilinçaltı üzüntüsü mü bilmiyorum ama Hırvatistan'ın Brezilya'yı elemesi, daha doğrusu Brezilya'nın elenmesi beni üzdü.
Zaten Hırvatistan ile bir derdim yok. Hatta bir Avrupa takımının, üstelik de bir Balkan takımının böyle bir işe imza atması güzel gelir bana. Fakat sanki hikaye böyle olmamalıydı.
Maçı izlemedim. Oyunun nerede ve nasıl Hırvatistan'a döndüğünü de bilmiyorum. Fakat senaryo gerçekten acıtıcı değil mi? Yani normal bir 90 dakika sonunda Hırvatistan kazansa, Brezilya için bu kadar derin hisler beslemezdim.
Bir tarafta 21 şut çeken bir takım, karşıda 9 şut çeken ve tek isabet bulabilen bir rakip. 120 dakikalık maç 1-1 sona eriyor. Penaltılar artık işin kaderi.
Şampiyon adayı olarak turnuvaya geliyorsunuz. Bunun altını dolduran sonuçlar alıyorsunuz. Son 1.5 senede sadece, yedek oyuncularla çıktığınız grubun formalite maçında Kamerun'a son dakika golüyle yeniliyorsunuz. Son üç senede sadece iki maç kaybetmişsiniz. Ve tüm hayaller seri penaltı atışlarının ardından sona eriyor.
Tabi ki futbolda böyle anlar mevcut. Hem de çok sayıda. Fakat tüm hikayenin hiç beklenmedik bir anda, olmayacak bir yerde, ansızın sona ermesi ve son noktayı koyması da ayrı bir his; bunu paylaşabiliyorum.
Ne yalan söyleyeyim, hayatımda ilk defa Brezilya'ya üzüldüm. Belki maçı izlesem böyle olmazdı. Duygular değil mantık öne çıkabilir ve kazanana "devam aslanlarım" derdim. Fakat maçı izlemeyince ve sadece geniş zamandan gelen olay örgüsüne bakınca, ortaya dramatik bir film senaryosu çıktı.
Diğer yandan ezeli rakip Arjantin'in aynı gün penaltılarla tur atlaması var. Orada başka bir hikaye yazılıyor. Eğer oranın sonu farklı biterse, bu sefer Brezilya'nın elenmesi diğer hikayeye ayrı bir sos katacak. Belki o zaman Brezilya'nın elenmesine sevinmeye başlarım. En azından artık bir anlam kazanır bende. Onu da bir hafta içinde göreceğiz.
Fakat şunu eklemek ve hakkını vermek gerekir. 21.yüzyılın en olaylı, en fazla hikayeli, en maceralı Dünya Kupası oluyor. Keşke şu maçlar bir yaz gününe denk gelseydi...
Cuma, Aralık 9
Son Bir Tango
1974'te Hollanda'nın Arjantin'i 4-0 yendiği maç belki de dünyanın geniş kesimlerinin total futbol ile tanışması anlamına geliyordu. Dört sene sonra finalde karşılaştılar ve kazanan Arjantin olunca bu sefer de tüm dünya, "Acaba total futbol acaba bir kaybeden mı?" sorusunu sordu.
1998'de 2-1 biten maç Dünya Kupası tarihinin en güzel gollerinde birini doğurdu.
Fakat iki takımın turnuvadaki son iki karşılaşmasından gol sesi çıkmadı. 2006'da grupta karşılaştılar, 2014'te de çeyrek finalde. Her iki maç da 0-0 sona erdi. Hücum futboluyla ve hücum oyuncularıyla tarihe damga vuran iki takımın mücadelelerinin golsüz bitmesi şaşırtıcıydı.
Fakat 2014 için benim bir parantezim var. O maç, '0-0 biten ama kaliteli ve heyecanlı olan karşılaşmalar' dosyasına kendini atabilir. Ben izlerken çok keyif almıştım. Zaten 0-0 biten maçlar, her zaman sıkıcı ve temposuz değildir. Bazen maçların 0-0 bitmesinin nedeni iki tarafın da hata yapmamasıdır. Hatasız iki takım sahadaysa ve ikisi de kazanmak istiyorsa, ortaya çok güzel bir 90 dakika ve hatta 120 çıkabilir.
Biliyorum, büyük ihtimalle çoğunluk aynı fikirde değildir. Javier Mascherano'nın yıldızlaştığı bir maç çok ilgi çekici durmayabilir. Fakat şunu da eklemek gerek. Biz de dünya tarihinin en iyi defansif orta sahalarından birini her zaman bölgesinde izleyemedik. Barcelona'da stopere geçen oyuncuyu milli takımda orta sahada görünce ve o akşam canavar gibi oynayınca çok keyiflenmiştik.
Peki şimdi bu maç nereden aklımıza geldi? Gelmemesi için bir neden yok. İki takım Dünya Kupası'nda bir kez daha karşılaşacak. Yine çeyrek final.
Üstelik iki takım da turnuvada pek iyi futbol oynamadı. Aslında ikisinden birinin yarı finali hak ettiğini de düşünmüyorum. Fakat sonunda biri çıkacak.
Az gollü, pozisyonu kıt bir maç olabilir. Varsın olsun. Öyle maçları da severiz. İşte tam da bu yüzden sekiz sene önceki maçı hatırladık. Madem 0-0 bitmeye veya az gollü geçmeye aday bir maç var önümüzde, o zaman bıraktıkları yerden devam etsinler.
0-0'ları da severiz. Hakkını verin yeter...
Çarşamba, Aralık 7
Beş Dakikada Değişir Bütün Cümleler
Arjantin, Suudi Arabistan karşısında 1-0 öne geçiyor. Birçok pozisyonu da santimlerle VAR'a takılıyor. Yani 2-3 fark olabilecekken 1-0'da kalıyor. İlk yarı bitmeden yorumlar yapılıyor:
"Bu Suudi Arabistan gibi takımlar niye bu turnuvaya geliyor?"
"Ne boş takımlar var"
"Arjantin ve Messi finale çıkmaya and içmiş belli"
Ve daha fazlası...
Sonra maç bir anda 2-1'e dönüyor. Bu sefer yorumlar değişiyor:
"Herve Renard hoca taş gibi bir takım kurmuş"
"Bu takım yürür"
"Arjantin şimdiden turnuvanın fiyaskosu"
"Bunlar Meksika ile Polonya'yı da yenemez."
Sonuç; Suudi Arabistan elendi, Arjantin gruptan çıktı.
Fransa, ilk maçında Avustralya'yı 4-1 yendi. Fransa'ya zaten laf yok. Fakat Avustralya yerin dibine sokuldu. Gruplar sona erdiğinde çok sevilen Danimarka sonuncu, Avustralya ikinciydi.
Almanya, Japonya karşısında 1-0 öne geçti. Yorumlar yağdı...
"İşte Almanya özüne döndü"
"2018 unutulmuş, 2014 ruhu dönmüş"
"Bu Japonlar da her şeyi becerdi, bir tek futbol oynamayı öğrenemedi"
Maç sonucu; Almanya 1-2 Japonya! Grup sonucu; Japonya lider, Almanya üçüncü...
F Grubu'na geçelim... İlk maçlar sona erdiğinde kazanan Belçika ve ona karşı iyi oynayan Kanada övgülere mahzar oldu. Günün golsüz ve sıkıcı maçını oynayan Fas ile Hırvatistan da eleştiri oklarına utuldu. Maçlar sona erdiğinde o ikili çıktı, diğer ikili elendi. Hatta Hırvatistan'ın Kanada'yı 1-0 geriden gelip 4-1 yendiği maç efsaneydi bu açıdan.
"İşte abi fiziksel takımlar artık çok önemli"
"Hırvatlar çok yaşlandı, eskisi hibi değiller"
"Biz bu Hırvatistan'ı yeneriz aslında, baksana Kanada bile yeniyor"
Örnekler çoğaltılabilir.
Dünya Kupası esnasında hem sosyal medyada hem de sosyal hayatta binlerce yorum yapılıyor. Hepimiz yapıyoruz. Tahminlerimiz oluyor. Normal zamanda da oluyor. Dünya Kupası'nda daha da artıyor. Bunların hepsine kabulüz ama bu kadar tez canlılık normal mi?
Eskiden de süreç sona ermeden, erken konuşanlar olur ve genelde de patlarlardı. İnsanlık tarihi ve futbol yorumlama konusu için yeni bir durumdan bahsetmiyoruz. Fakat yine de o zamanlarda, bahsettiğimiz süreçler daha uzundu. Bir sezonun ilk yarısı, ilk dönemi gibi... Bir maç devam ederken, bu kadar geniş çaplı ve sivri yorumlar yapmak benim için oldukça yeni ve şaşırtıcı duruyor.
Tabi ki sosyal medya sayesinde artık daha çok insana ve daha çok cümleye maruz kalıyoruz. Haliyle alıştığımızın, normal saydığımız seviyenin kendisinden daha fazlasını duyuyoruz, okuyoruz. Gerçi yıllar içinde bu değişime adapte olmuştuk zaten. Burada mesele yorumların çok olması değil. Yorumların, fikirlerin, söylenenlerin; kısa bir süre içinde değişebilmesi ve eskisinin hemen unutulması...
"İnsanlar nasıl böyle başarısız tahmin/ yorum yapıyor" değil meselem. Buna haddim de yok. Fakat neden bu kadar acil, neden bu kadar hızlı yorum yapıyorlar?
Bu konuda tezim şu:
Bir olay anında ilk, en hızlı ve en sivri fikri ortaya koymak herkes için daha önemli artık. Yani Arjantin'in kupayı alacağını tahmin etmek tek başına yetmiyor. Önemli olan onu ilk söyleyen olmak.
Suudi Arabistan'ı yerin dibine sokan ilk kişi olmak, onu öven ilk kişi olmak, Japonya'a sallayan ilk cümleyi kurmak, onları öven ilk insan olmak... Önemli olan cümlenin kendisi değil, ilk olmak...
Yani mesele tahmin yapmak değil, modayı belirlemek. Zira biliyoruz ki, Arjantin maçı kazanırsa zaten herkes Arjantin övecek. O zaman kabalıkta kaybolacağız. Fakat övmeye ilk golün ardından başlarsak önlerden yer kapabiliriz.
Fakat Arjantin yenildi mi? O zaman sorun yok. Hemen Arjantin'e sallarız. Veya Messi'ye. Veya hocalarına... Eğer bunların aksini daha önce yaptıysak, en azından kendimizle çelişmemek adına Suudi Arabistan övmeyi de planlarımızın arasına alabiliriz.
Aslında; maç oynanırken kahvehaneler sessiz kalsa sorun çözülebilir. "Maç sonuna saklayalım yorumları" diyebiliriz. Fakat zaten kahvehanelerde sorun olmuyor. Söz uçuyor yazı kalıyor. Maç oynanırken tweet atmak da engellenebilir belki.
Tabi ki ütopik bir uygulamadan bahsediyorum, ayrıca yasaklara karşıyım, üstelik ben de zaman zaman maç oynanırken Twitter'a bakıyorum...
Fakat bu yazıyı okuyan genç kardeşlerim varsa; onlara ufak bir nasihat olsun. Siz siz olun, modayı yaratacağım diye gaza gelip rezil olmayın.. Kendinizi frenleyin... En azından 90 dakika sabredin.
Cumartesi, Aralık 3
Rekor Fırsatını Heba Eden Adam
Miroslav Klose'nin Ronaldo'nun rekorunu kırıp kıramayacağının konuşulduğu günlerdi...
2010 Dünya Kupası'ydı... Maçlarla beraber en çok tartışılan konu, tüm zamanların en golcüsünün kim olacağı veya kimin olması gerektiğiydi.
Almanya, 2006'daki parlak jenerasyonuyla 2010'da da iyi işler çıkarmıştı. Yarı final oynamışlardı ve herkese "Bu takım kesin bir turnuva kazanır" hissini vermişti.
Thomas Müller de takımın dikkat çeken isimlerindendi. Turnuvayı beş golle tamamlamıştı. Henüz 21 yaşındaydı. Önünde en azından üç Dünya Kupası daha vardı. Daha da tecrübelenecek, daha da bitirici olacaktı. Yani benim tahminim öyleydi.
İşte o günlerde, futbol bilgisine güvendiğim bir büyüğüme şöyle demiştim: "Abi bu Thomas Müller, 2022'de tüm zamanların en golcü oyuncusu olur. Almanya zaten böyle giderse her turnuvada en azından yarı final yapar. Bu da hepsinde 6-7 maç oynaması anlamına gelir. Müller de bu maçlarda 10 tane gol atsa Ronaldo'yu yakalar" demiştim.
Karşımdakinin cevabı daha ilginçti ve haklıydı. "Emin değilim. Müller öyle bir adam ki, 2014'te sağ bek olursa şaşırmam."
Tamam sağ bek olmadı, hatta rakip kaleye yakın durmaya devam etti. Fakat işler benim düşündüğüm gibi de gitmedi.
Oysa tam da düşündüğüm gibi başlamıştı. 2014'te final oynadılar. Müller 7 maça çıktı ve 5 gol attı. Toplam gol sayısı10 olmuştu bile. Yaşı da 25'ti...
İki turnuvada yedi gol daha atması gerekiyordu. Cidden zor bir iş değildi onun için. Fakat 7-1'lik Brezilya maçında attığı gol, onun Dünya Kupası'ndaki son sayısı olmuş da bizim haberimiz yokmuş.
2018'den sonra bu sene de gruptan çıkamadılar. 13 maçta 10 gol atan adam, sonraki altı maçta tek bir gol atamadı.
Ve milli takımı bıraktı.... Değil Ronaldo'yu Klose'yi, Gerd Müller'i bile geçemeden. Üstüne bir de, gol ortalaması da düştü. Dünya Kupası'nda en çok gol atan 23 futbolcunun arasında ama ortalaması en düşük olan üç oyuncudan biri...
Tahminim tutmadığı için üzülmüyorum, zira o gün konuştuğum abim beni ikna etmişi. Beklentim yoktu. Fakat kaleye bu kadar yakın oynamaya devam ettiği bir kariyerde rekoru kıramaması yine de çok ilginç geliyor bana.
O halde yeni bir aday bulmamız lazım. Ve gözümüzü Kylian Mbabbe'ye dikiyoruz... Sekiz sene sonra görüşürüz...
Salı, Kasım 22
Uluslar Ligi Kupası
Katar'a Dünya Kupası verilmesinin insan hakları konusu sınırında değerlendirilmesini bir Batı riyakarlığı olarak tanımlamıştık. O noktada halen aynı fikirdeyiz. Ve tabi ki Katar'daki insan hakları ihlallerine sırt çevirecek veya yok sayacak değiliz. Fakat Dubai'deki otellerde kalıp, Katar'daki Dünya Kupası'na sırt çevirmek veya Rusya'daki organizasyonda turlayıp Katar'ı protesto etmek bana çelişkili geliyor.
Fakat zaten FIFA'nın, veya bu tip kurumların, bu konuları dikkate alarak karar vermesi gerekir. O kısmı da ıskalamam lazım. Fakat bu alan, yazımızın konusu değil.
Biz yine de Katar'da organizasyon düzenlemenin saçmalıklarından bahsetmek zorundayız. Sorumlu bir blogger yayıncılığı bunu gerektirir. Katar, insan hakları konusunda örnek bir ülke olsaydı bile şu haliyle Dünya Kupası'na çok fazla zarar veren bir organizasyona imza atıyor.
Zaten soru çok net ve kısa: Şu an Dünya Kupası havasına girebilen var mı? İklimi ile coğrafyasıyla Katar'da bir Dünya Kupası düzenlemenin getirdiği zarar aşikar değil miydi? Belki, sıcak para akışı gözlerin açılmasına neden olmuştur ama kimsenin takmadığı bir turnuvaya imza atmak için değer miydi?
Bu ara Netflix'teki FIFA Uncovered belgeselini izliyorum. Henüz iki bölüm izledim. Tabi bilmediğimiz hususlar değil ama meraklısı için iyi bir FIFA özeti var. Haliyle organizasyonun Katar'a nasıl gittiğini net bir şekilde görebiliyoruz. Fakat yine de, tüm rüşvet ve ilişkiler ağının yanında, bir insan kendi ürününü bu hallere sokar mı?
Yukarıda sorduğum soruya ben cevap vereyim. Şu an ben Dünya Kupası değil de Uluslar Ligi izliyormuşuz gibi hissediyorum. Bu mevsimde, bu takvimde, o coğrafyada böyle bir turnuva olur mu?
Aklımızda mesela Galatasaray-Fenerbahçe şampiyonluk yarışı var, Şampiyonlar Ligi'nde gaz alınmış. Her ülkede yerel yarışlar ateşini harlamış. Diğer yandan futbolcular da hala ayıklamadılar durumu. Kampa geldiler, selamünaleyküm, aleykümselam dediler ve sahaya çıktılar. Doğru dürüst hazırlık maçı bile oynamadılar.
Tam, "Nereden çıktı bu ara" dediğimiz Uluslar Ligi haftaları gibi işte. Kim takar Dünya Kupası'nı?
Eskiden Dünya Kupası zamanları tüm dünyada futbol da dururdur. Tabi düşük seviyeli ligler devam ederdi ama herhangi bir Dünya Kupası maçı ile rekabet edebilecek bir karşılaşma da olmazdı.
Önceki gün, yani turnuvanın ilk günü, aynı saatlerde olmasa da bu sezonun müthiş ekibi Benfica'nın kupa maçı ile Katar-Ekvador karşılaşması aynı güne denk geldi. Bakıyoruz, Benfica'nın maçında daha çok yıldız oyuncu var. Rafa Silva, Grimaldo falan oynuyor. Katar - Ekvador maçında Valencia dışında o ayarda topçu yoktu. O zaman neden izleyelim Dünya Kupası'nı...
Zaten saat 19.00 senasında benim tercihim Sakarysapor-Bandırmaspor karşılaşması oldu. Dünya Kupası maçından daha mı kaliteliydi? Belki değildi. Ama bizim ülkemizin en önemli ikinci liginde yarış devam ederken, nasıl bakalım Dünya Kupası maçına? Bu arada altı gol oldu orada; diğer maçın üç katı...
Yazın turnuva düzenlemek gelenek olmuş bizim için. Bünyemiz ona alışmış. DNA'mız ona şartlanmış. Gerçi Güney Yarımküre'de durum tam tersi. Hatta çok merak ediyorum, onlar ne düşünüyor bu konu hakkında. Fakat biz alışmışız uzun ve sıcak yaz gecelerinde hep beraber kupa maçlarını izlemeye. Çok da yakışıyordu birbirlerine. Dünya Kupası, bir yaza merhaba partisiydi. Boşuna "Bir yaz gecesi rüyası" diyerek anlatmadılar hikayelerini turnuvaların sürpriz yapan takımları. Çay bahçelerinde, püfür püfür bir havada hep beraber maç izlemek varken şimdi ne oluyor peki? Fırtına yağmur, koştur koştur eve git maçı aç.. Hiç uyuyor mu konsepte?
Yine de bu konuyu Güney Amerikalı ile konuşmak isterim. Bir yandan da asil olmak adına, onlar da bu duyguyu yaşasın isterim. Veya en azından bu saçma sapan zamanlamanın en azından başka milletler için güzelliği olacağını düşünerek kendimi avuturum.
Coğrafya ise başka mesele. Tabi ki turnuvaların göz önünde olmayan, futbol alanında güçlü olmayan ülkelerde oynanmasına karşı değiliz. Fakat burada esas mesela, o ülkenin futbol seven, futbolu yaşayan bir halka sahip olması önemli. Futbolu o bölgelere yaymak önemli bir konudur ama altyapısı olmalı. Oysa Katar o ülkelerden değil. Katar'da zaten Katarlı yok. Ülkenin yarısı göçmen. Oturup kahvede maç izleyen kaç Katarlı vardır? Endonezya'da, Hindistan'da, Jamaika'da falan düzenlese evlaydı. En azından orada futbol topunun peşinden koşan, futbolu seven milyonlar var.
Bu turnuvanın Katar'da olması tamamen saçmalık ve bu saçmalıkları sıralamanın sonu gelmez. Asıl merak ettiğim, kendi ürününe bu kadar saygısız davranan FIFA'nın bundan sona ne yapacağı... Şu anda bile ipleri Katar'a bırakmış durumdalar. Alkolden, LGBT'den vazgeçebiliyor. Bunun tek sebebi para mı? Peki o gelen sıcak para, çok daha uzun vadede oluşacak marka gücünden daha mı yüksek, daha mı değerli?
Bu soruların cevabı çok. O yüzden de net cevabı yok. Zaman bize her şeyi gösterecek. Fakat net olan bir durum var. İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan modern Dünya Kupası, 2022'de dibe vurdu
Cumartesi, Kasım 19
Dünya Kupası Tahminlerim
Aslında kağıt üzerinde 32 takımı sıralayınca, kuru bir bakışla kafamda bambaşka bir şey çıkıyordu.
Arjantin ve Brezilya final oynar, 2014'te gerçekleşmeyen rüya Katar'da yaşanır diyordum. Zira son dönemin en formda iki takımı onlar.
Fakat turnuvalar bu mantıkla ilerlemiyor. Ters gelecek takımlar, fikstürler, gruptan çıkınca gidilecek dikenli yollar var.
O yüzden ben de internet üzerinden hemen bir tahmin sayfası bularak yolu çizmeye çalıştım. Keşke girdiğim site, grup sıralamasını bana bırakmasaydı ve grup maçlarının skorlarıyla bir yol çizseydi. Gerçi yine de çok değişmezdi. Sonuçta bu turnuvada bir ölüm grubu yok. Sadece Brezilya-İsviçre-Sırbistan-Kamerun grubu zorladı ama orada da kazanan belli gibi.
Gelelim çıkan sonuçlara...
İlginç bir şekilde turnuvanın favorisi olarak gördüğüm Arjantin erken eleniyor. Çünkü D Grubu'nda Danimarka'yı lider yaptım. Bunun sebebi de şuydu; Fransa - Danimarka maçı berabere biter, averajla grup lideri belli olur. Danimarka daha gollü maçlar oynama potansiyeli ile liderliği, Didier Deschamps'ın Fransa'sı da her zaman olduğu gibi grupta sıkıcı futbol oynayarak ikinciliği alır. Bunun getirisi olarak da ikinci turda Arjantin ile Fransa eşleşir.
Peki niye favori burada eleniyor? Çünkü Fransa, yine her zaman olduğu gibi, bu tip 'çetin' maçları iyi oynar. Onların takılacağı yer geçen yaz olduğu gibi, İsviçre gibi rakiplerdir. Arjantin'in savunmasını Mbappe bozabilir (2018'de olduğu gibi), orta sahada Kante ve Pogba olmasa dahi Fransa rakibine üstünlük kurabilir. Don't cry for Messi, Argentina!
Sürpriz takımlarından biri, belki de birincisi, Sırbistan... Yine de temkinliyim zira bu ülkenin kritik maçlarda ve kritik zamanlarda kırmızı kart görme, kavga çıkarma, kendi arasında kavga etme gibi huyları var. Saha dışı her zaman soru işareti. Fakat saha içinde sorun yok gibi. Çok iyi forvetler (Mitrovic, Vlahovic,Jovic), iyi bir orta saha (Savic), yetenekli ayaklar (Kostic, Tadic)... Daha ne olsun?
Üstelik sürprizi ikinci tura çıkarak değil, ikinci turda Portekiz'i yenerek yapacaklar! Eleme gruplarına Portekiz'i play-off'a gönderen Sırbistan, grubunu ikinci bitirirse (ve Portekiz gruptan lider çıkarsa) bir kez daha rakibiyle karşılaşacak. Psikolojik avantaj ile Sırbistan kazanır, Ronaldo'nun yaşadığı, yaşattığı sorunlar ve Sırplardan rövanş alma isteğinin getirdiği kontrolsüzlük ile Portekiz kaybeder...
Messi'den sonra Ronaldo'ya da elveda...
Sırbistan çeyrek finalde Belçika'ya takılıyor. Aslında geçemeyecekleri bir takım değil. Fakat Belçika'nın altın kuşağının artık bu aşamalarda kaybetme lüksü olmadığını düşünüyorum. Yarı finalde de diğer bir sürpriz Danimarka ile eşleşecekler zaten. Yolları açık gibi. Öte yandan son Avrupa Şampiyonası'nın yıldızı Danimarka'nın yarı finale çıkması sürpriz sayılır mı emin değilim. Grubunu lider bitirirek önce Meksika'yı, ardından da geçen yazın intikamıyla İngiltere'yi yenerler. Yarı finaldeki Danimarka- Belçika eşleşmesi ise her şeye açık
Brezilya benim gözümde o kadar rahat ki; diğer taraftan tüm güçlü takımları yene yene geliyor finale. Çeyrekte Almanya'yı, yarıda Fransa'yı geçiyorlar. Finalde de Danimarka veya Belçika; kim gelirse gelsin yenip kupayı alıyorlar...
Ama...
Brezilya'nın her zaman bir "ama" sı vardır. 1982, 1986,2006, 2014 (ev sahipliği sayesinde) çok iyi kadrolardı ve turnuvaların favorileriydi. Fakat kupayı alamadılar. 1994'te çok sıkıcılardı, 2002'de güç bela turnuvaya katıldılar ve ikisinde de kupayı aldılar. Bir kez daha favori olmaları bizi yanıltabilir. Bu ülke "iyi durumda olmayı" kaldıramıyor. Bolsonarocu topçuların seçim sonuçlarının getirdiği hayal kırklığı ve eleştiriler nedeniyle nasıl performans göstereceği muamma..
Yine de en sorunsuz takım Brezilya gibi duruyor.
Sürpriz adayım Sırbistan...
Gol kralı adayım ise; grup aşamasında zayıf rakiplere gol yağdırıp turnuva boyunca da beş maça çıkabilecek Hollanda'nın herhangi bir hücum oyuncusu... Penaltıcı Memphis Depay olabilir...
Hadi hayırlısı...
Cuma, Eylül 30
Tipik Bir Avrupa
Danimarka, Dünya Kupası formasını tanıttı ve dünyada fırtına kopardı. Uzun zamandır dillendirilen ve rahatsız olunan konuya parmak bastı. Bir öncü oldu. Ne de kolay oldu...
Katar'da insan hakları ihlalleri vardı ve bu turnuva protesto edilmeliydi. Gitmemek olmaz, görmemek olmaz, vazgeçmek olmazdı... O zaman sloganlarla, kelimelerle karşı durduğumuzu gösterelim. İyi bir strateji...
Başlıkta da belirttiğimiz gibi; tipik bir Avrupa...
Katar'daki insan hakları ihlallerini, stadyum yapımında yaşanan trajedileri, ölen işçileri, yok pahasına çalışan insanları, utanç kaynağı sahneleri ve bilgileri yok sayacak değiliz. Zaten hepsi gözümüzün önünde oldu. Fakat bir çizgi çekmenin tam sırası. Yoksa yine birileri bazı kavramları sahiplenerek, kendilerini öncü sayacak.
Katar ufak bir ülke. Zengin bir ülke ama sonuçta ufak bir ülke. Takdir edersiniz ki, bu küçük ülke tek başına bir inşaat hamlesinin altından kalkamazdı. Üstelik yeterli insan kaynağı da (mühendis, beyaz yakalı vs) mevcut değildi.
Kitabın ortasından konuşalım. İnsan hakları ihlalleri Katar'da gerçekleşti, devletin göz yumması sayesinde 'olağan bir durum' halini kazandı ama meşhur bir söylemi anarak vurgulayalım; "Ulan hepiniz oradaydınız be..."
Türkiye'den birçok şirketin Katar'a gitmesi gibi, Avrupa'dan da birçok şirket, Dünya Kupası hamlesi esnasında oradaydı. İtalyanlar, Fransızlar, tabi ki Danimarkalılar ve diğerleri... Danimarka Futbol Federasyonu veya formanın üreticisi firma kendi sokaklarında yer alan şirketleri protesto etti mi bilmiyoruz ama etseydi duyardık sanki...
Oysa Katar'ı protesto etmek çok daha kolay. Katar'dan zarar gelmez. Katar savaş çıkaramaz. Katar, Avrupa'ya muhtaç. Katar'ın planı kendini Avrupa'ya yakınlaştırmak, Katar Avrupa'dan vazgeçemez, Katar kendisine yönelik protestolara kızar ama bir yerden sonra sineye çeker.
Üstelik zaten futbolseverler de pek memnun değil Katar'da (hem de kışın) bir Dünya Kupası düzenlenmesinden. Yani popüler bir desteği arkaya almak çok daha kolay. Acısız, sorunsuz, idealist gözükmeye yeterli... O yüzden Katar'a vurmak kolay.
Katar'ı savunmak için yazmıyoruz bunları. Asıl amacımız bir riyayı gözler önüne sermek. Peki nerede o riya? Sadece Avrupalı şirketlerin Katar'daki yerini yok saymakla mı sınırlı?
Diyelim ki; şirketler bir ticari kuruluş ve futbol federasyonları onlarla aynı düzlemde yer almadıkları için, onları eleştirmeleri doğru olmayabilirdi. Bizce değil ya; diyelim ki öyle varsayılsın. Herkes kendi alanından ilerlesin ve Danimarka'nın futbol kurumları da 2022 Katar'ı o düzlemde protesto etsin.
Peki o zaman dört sene önce yaşanan sessizlik neydi? Bir önceki turnuva Rusya'da düzenlendi. Rusya'da insan hakları dikkate alınan bir kavram mıydı? Binlerce insan tutuklanırken, rejime ses çıkardığı için (şu an Avrupa'nın söylediği cümleleri söylediği için) bedel öderken insan hakları ihlalleri yok muydu? O ortamda bir bayram haftası gibi şölenlerle Dünya Kupası organize etmek iyi bir fikir miydi? O yıllarda bir formanız yok muydu?
Şu an Avrupa'nın Rusya'nın bakışı farklı ama o zaman her şey gülük gülistanlıktı. Oysa Rusya'nın muhalifleri sesini çıkarmaya çalışıyordu. En azından Katar'dan daha fazla... Katar'da halkın sesinin çıkması çok zor ama biraz olsun kulak kabartan, Rusya'daki durumu anlayabilirdi. Hadi tüm bunları da pas geçelim; Rusya ve Ukrayna o zaman da bir savaş halindeydi.
UEFA'yı, FIFA'yı geçtik; peki federasyonların bu aylardaki cesareti o zaman neredeydi? Turnuvayı boykot etmelerini beklemezdik zaten ama neredeydi bu formalar o günlerde?
Yoktu! Zira Rusya'yı protesto etmek kolay değildi. Rusya'dan zarar gelebilirdi. Rusya savaş çıkartabilirdi (çıkarttı da), Rusya Avrupa'ya değil, Avrupa Rusya'ya muhtaçtı. Şimdi niye ortalık gerilsindi? Niye Putin'i kızdırsınlar, niye doğalgaza zam gelsin?
Hem zaten Rusya ne olursa olsun, sarı saçlı mavi gözlü insanlardan oluşan bir "Batılı" ülke değil mi? Tamam kendisi Doğu'da ve politikaları "Batı" karşıtı ama halkı da o kadar Doğulu değil. Çölün ortasında yaşayan esmer Müslümanlardan kurulu Katar ile Rusya hiç bir olur muydu?
Olmazdı; olmadı da... Rusya'da Dünya Kupası yapıldı. Şu an tüm Avrupa, Rusya'yı aforoz etmek için uğraşırken, beş sene önce hep beraber poz veriyorlardı. Katar'a vurmak ise çok iyi bir PR getiriyor. Avrupa yine demokrasinin ve insan haklarının, kendi ürettiği kavramaların gücü için uğraş veriyor. Bu arada gidip oralarda iş yapıp para kazanmaya devam ediyor ama olsun.
Bu riyanın farkındayız. Dağa küsen tavşan gibi kalacağız ama olsun. Danimarka Futbol Federasyonu öncü olacak, saygın olacak, demokrat olacak ama olsun... "Neyse; en azından Katar'a karşı bir ses çıktı" diyerek bardağın dolu tarafına bakacağız.
Sonra da oturup Danimarka'nın Al Rayyan, Doha ve Al Wakrah'daki maçlarını televizyondan izleyeceğiz.
Biz de az riyakar değilmişiz...
Perşembe, Nisan 14
2022 Kışına Hazırlık
Dünya Kupası kura çekimin üzerinden iki hafta geçti. Gündemdeki yerini kaybetti. Ayrıca turnuvaya da daha aylar var. Fakat yine de önden bir grup aşaması içeriği iyi gider. Zaten futbolda saha dışına dair en sevdiğim olaylardan biri kura çekimi. Takımların kimlerle oynayacağının tamamen tesadüfi bir şekilde belirlenmesi bana biraz komik ve heyecanlı geliyor. En azından bütün sezonu kapsayan lig statüsünün yanında bir değişiklik.
Öyleyse başlayalım. Katar'daki Dünya Kupası hem mevsim nedeniyle hem de hazırlık sürecinde yaşananlar sebebiyle bize öncekiler kadar heyecan vermeyecek. Yine de skorları ve maçları takip edeceğiz. Zaten önceki paragrafta kura çekimini ne kadar övsek de bu turnuvadaki kura da bizi çok heyecanlandırmadı. Zira ilk iki kategori ile diğer iki kategori arasında derin bir fark vardı. Bu da bir turnuva geleneği olan ölüm grubunun ölmesine neden oldu! Ayrıca kurada çıkan takımların sırayla gruplara dağıtılması da heyecanı düşürdü. Takımı çek, sonra ona bir de grup bul! Bu sistem iki kat heyecan demekti ama yapılmadı. Yine de olan oldu ve 32 takım sekiz gruba dağıtıldı.
A Grubu:
Birinci kategoriden Katar'ın geleceği kura öncesinden kesinleştiği için tüm takımların gözü buradaydı. Belki de bu yüzden en zayıf grup oldu. Ayrıca bir turnuva geleneği de sona erdi. 2.Dünya Savaşı'ndan bu yana açılış maçını ya son şampiyon ya da ev sahibi ekip oynardı; bu turnuvada açılış Senegal - Hollanda karşılaşması olacak. Katarlılar kendilerini prime-time'a atmış. Senegal ise en son 2002'de açılış maçına çıkmış ve son şampiyon Fransa'yı 1-0 yenmişti.
Ekvador'a ise ev sahibi ile aynı grupta olmak 2006'da yaramış, Almanya'ya yenilse de grubu ikinci sırada bitirerek tarihinde ilk kez (ve tek) üst tura yükselmişti.
B Grubu
Bu grubun dördüncü ekibi halen belli değil. O nedenle bir tahmin de ona yapalım. Ukrayna, takımı zor toparlar. İskoçya-Galler eşleşmesinden de gaza gelmiş Gareth Bale faktörü öne çıkar.
Mantık Galler, duygular İskoçya diyor. Zira Euro 2020'deki İskoçya-İngiltere maçı çok iyiydi. Tekrarlanmasını isteriz. Grubun en önemli özelliği, turnuvaya 'derbi' havası katması olacak. Bahsettiğimiz eşleşme olursa tadından yenmez. Fakat zaten ABD-İran ve ABD - İngiltere maçları da cepte. Katar'da çok canlar yanar. Futbolu icat eden İngiltere'nin, futbola 'soccer' diyen ABD'yi oynadığı iki Dünya Kupası maçında da (1950 ve 2010) yenemediğini hatırlatalım.
Grubun favorisi: İngiltere grubu zorlanarak geçer. Fakat liderliği de bırakmaz. Yine de İran, ABD ve Galler-İskoçya galibi gibi takımların sert savunmalarını düşününce, yanına da Gareth Southgate'in savunmayı düşünen yapısını ekleyince işler zorlaşacak. Yine de kalite kazanır.
Grubun maçı: 1998'in rövanşı ABD - İran... Gönlümüz İran'dan yana... 1998'de İran'ın kalesini koruyan Ahmed Reza Abdelzadeh'in oğlu Amir de kaleci (şu anda İspanya 2.ligi ekiplerinden Ponferradina'da oynuyor) ve büyük ihtimalle bu maçta eldivenler onda olacak. 1998'deki maç, İran'ın Dünya Kupası'ndaki ilk galibiyetiydi. Onun üzerinde sadece 2018'de son dakika golüyle gelen Fas zaferini ekleyebildiler.
C Grubu
Katıldığı son altı Dünya Kupası'nda da grubu geçen ama her defasında sonraki turda takılan Meksika, yine bu senaryoya uygun bir kura çekti gibi. Arjantin'in arkasında ikinci olup, sonraki turda Fransa'ya yenilmek! Çok Meksika işi...
Polonya, dünyanın en iyi santrforlarından birine sahip olmasına rağmen turnuvalarda yokları oynuyor. Euro 2016 bir nebze yardımcı olmuştu ama onun da grup aşamasında izleyenlerin gözlerini kanatmışlardı. Suudi Arabistan'dan zaten bahsetmiyorum.
Grubun favorisi: Sadece grubun değil, turnuvanın da favorilerinden Arjantin. Fakat büyük takımlara kafa tutmadan önce, grupta kapanan takımları nasıl aşacağını göstermesi lazım. Yine de eleme grubu performansının iyi bir referans olduğunu kabul etmek lazım. Acaba Messi için o sene bu sene mi?
Grubun maçı: Kişisel Dünya Kupası tarihimde üçüncü kez bir Meksika - Arjantin maçı izleyeceğim. Onların tarihindeki de dördüncü Dünya Kupası maçı olacak. Meksika'nın başında bir Arjantinli ve eski Arjantin teknik direktörü Gerard Martino var. Messi eski hocasına karşı... Diğer iki takımın zevksiz yapılarını düşününce, benim için öne çıkan karşılaşma bu olacak. Fakat birçok kişinin Lewandovski-Messi kapışmasını ilk sıraya yazacağını tahmin ediyorum.
D Grubu
Grubun maçı: Fransa - Danimarka demek isterdim ama 2018'de 0-0 biten karşılaşmayı unutacak değiliz. Öte yandan, bu maç iki takımın Dünya Kupası tarihindeki dördüncü maçı olacak. Son dönemde sık karşılaşıyorlar; 1998, 2002, 2018 ve bu sene... Ayrıca önce Haziran ayında Uluslar Ligi aşamasında kozlarını paylaşacaklar. Yani sıkıldık bu ikiliden!
Fransa ile eski sömürgesi Tunus arasındaki maçın atmosferi yüksek olabilirdi ama o da son maç gününde oynanacak. Fransa garantilerse pek bir anlamı kalmaz. Bu arada Katarlılar, Tunus'a ve diğer Arap takımlarına destek verir mi onu da kestiremiyorum. Fransa - Peru diyelim burada. Horozlar, turnuvaya bu maçla başlayacak. Avustralya'dan daha zorlu olan Peru bir çelme takarsa işler değişebilir. Son üç Dünya Kupası'nda son şampiyonlar ilk maçlarını kaybetti. Geleneğin devam edip etmeyeceğini buradan anlarız.
E Grubu
Grubun maçı. Bu da tartışmasız zaten İspanya - Almanya maçı. Hatta belki de tüm grup maçlarının en çok öne çıkanı. Karşılaşmanın bir Pazar günü (27 Kasım) akşam seansına gelmesi de ayrı hoşluk kattı. Grup aşamasındaki en köklü rekabet de burada. İki takım daha önce dört kez karşılaştı. 2010'da İspanya kupaya giderken yarı finalde Almanya'yı Puyol'un golüyle 1-0 yenmişti. Almanya da 1982'de İspanya'yı Bernabeu'da mağlup etmişti. Luis Enrique ise, 1994'te futbolcuyken Almanya'ya rakip olmuştu, şimdi hocayken karşılarına çıkacak.
F Grubu
A Grubu ile beraber, grupta Dünya Kupası kazanmış takım bulundurmayan bir diğer grup. Ama en azından son finalist burada. Ayrıca bir önceki dünya 1 numarası da kendini kanıtlamak isteyecek. Belçika'nın altın jenerasyonu artık vedasını etmeye başladı. Hatta şu an elde kalanlar da çok formsuz. Yine de son bir deneme yapacaklar.
Hırvatistan'ın Dünya Kupası karnesi ise çok ilginç. Bir yarı final, bir final ve üç kez grupta elenme. Arası yok. Kanada'yı 1986'dan sona ilk kez buralarda göreceğiz. Gol atan oyuncu, Dünya Kupası'nda gol atan ilk isim olarak ülke tarihine geçecek. Milli takımın en golcüsü olan Larin bir adım önde gibi olsa da benim favorim Porto'da oynayan Stephen Eustaquio... Elemelerde gol atamadığı için buraya saklamış olabilir.
Grubun favorisi: Hırvatistan çok yaşlandı, sonraki senelere artık. Belçika liderliği alır ama eskisi gibi ışıltılı da değil. Çok ilerleyemez gibi duruyor.
Grubun maçı: Her şeye rağmen Hırvatistan - Belçika... Real Madridliler sever bu maçı; Courtois ve Modric karşılaşması...
G Grubu
D Grubu'nda olduğu gibi yine bir 2018 grubu karşımızda. Brezilya, İsviçre ve Sırbistan; 2018'de de aynı gruptaydılar. Yanlarına Kosta Rika'yı almışlardı, şimdi Kamerun geldi. Sırbistan, o zaman üçlünün zayıf halkasıydı. Şimdi eleme grubunda Portekiz'i alt etmenin öz güveni ile gelecekler. Fakat tüm kıtalardaki en iyi eleme performansı Brezilya'nındı. Kamerun da boş takım değil. Sanırım ilk turun en sert grubu burası. Ölüm grubu değil ama çetin ceviz grubu...
Grubun favorisi: Brezilya yaklaşık 10 yıldır kimlik çatışması içinde. Şu anda da öyle. Latin usülü mü Avrupa özentiliği mi? Fakat en azından gol yemiyor. Grubu çok rahat geçer. Sonrasında şampiyon da olabilir, ikinci turda da elenebilir.
Grubun maçı: Bir Brezilya maçı değil. Arnavut göçmenlerin çok sayıda olduğu İsviçre ile Sırbistan arasındaki mücadele, grup aşamasının en derbi tarzı mücadelesinden biri olacak. Üstelik grubun son günü oynanacak. Yani bir final maçına dönüşebilir. 2018'deki maçı Shaqiri'nin son dakika golüyle İsviçre 2-1 kazanmıştı.
H Grubu
















