arjantin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
arjantin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Aralık 19

Hikayelerin Şampiyonluğu

Şampiyonluklara anlam katan biraz da yoldaki hikayelerdir. Buralara vurgu yapanlar romantizm ile suçlansa da olay biraz da budur.

Arjantin'in şampiyonluğunu bazı şampiyonluklardan ayıran ve onu bazı şampiyonluklarla aynı noktaya çıkaran hikayelerinin bolluğuydu. O yola anlam katan hikayeleri sıralayalım. Daha fazlası varsa da siz ekleyin...

1) Lionel Messi: Şampiyonluğun ve hatta turnuvanın tamamen Lionel Messi üzerinden okunmasına karşıyım ama yine de onun için sorulan soruların bu yolculuğa eşlik ettiğini inkar edemeyiz. 12 yıldır, Lionel Messi bu kupayı kazanacak mı, kazanamazsa en iyi olamayacak mı tarzı tartışmalarla iç içeyiz. Ben her ne kadar bu tartışmaları sevmesem de, sırf bu sorunun cevaplanması için Arjantin'in serüvenini ilgiyle izledik. Sorular cevaplandı. Peki şimdi ne olacak? Olan Dünya Kupası'na oldu, kendisine yeni bir soru ve yeni bir özne bulması lazım.

2) İlk maçta yenilgi: Dünya Kupası'nda ilk maçını kazanamadan finale yükselen ilk takım 1966'da İngiltere'ydi. Yenilerek başlayıp finale yükselen ilk takım 1982'deki Batı Almanya'ydı. Yenilerek başladıktan sonra kupayı alan tek bir takım vardı, o da 2010'da İspanya'ydı. Yani Lionel Messi'nin Barcelona'dan takım arkadaşları. 2022'de Arjantin bunu tekrarladı. Fakat bir fark var. İspanya o turnuvada İsviçre'ye 1-0 yenildiğinde hem sağlam bir Avrupa takımına boyun eğmişti hem de bir yol kazası olduğu aşikardı. Arjantin, Suudi Arabistan'a yenildiğinde aynı durum söz konusu değildi. Birçok insan Tangocuların gruptan çıkmayacağını düşünüyordu. Bir ay önce Arjantin'de bambaşka bir hava vardı. Siyahtan beyaza dönmenin tadı da bir başka olsa gerek.

3) İkinci yarılar: Suudi Arabistan maçından sonra gruptan oynanan iki karşılaşmanın da ilk yarısı 0-0 sona erdi. Mutlak kazanılması gereken maçlardı ve 45'er dakikalar çöpe atılmıştı. Hatta Polonya maçında Messi penaltı bile kaçırmıştı. Sonrasında maçlar kazanıldı. Tabi Arjantin gibi takımların zorlanması hoş karşılanmaz. Onların ilk yarıdan işi bitirmesi istenir. Fakat bu maçlarda sonucun geç gelmesi, stresin artması, gerginliğin yayılması, tırnakların yenmesi, totemlerin yapılması, duaların edilmesi ve sonrasında maçların kazanılması olayı daha anlamlı hale getiriyor. Sıradan maçlar değil, hepsi birer anı...

4) Martinez ve penaltılar: Üçüncü maddede olduğu gibi; maçların uzaması, kazananın son anda belli olması, gelgitlerin yaşanması her zaman değerlidir. Yolun bir noktasında, tam düşecekken, son anda tutunmak ve devam etmek güzel hikayedir. Arjantin, turnuvada bunu çok defa yaşadı. Üstelik çoğunda elleriyle uçurumun kenarına tutunan kaleci Emiliano Martinez'di. Avustralya maçının son dakikaları, Hollanda maçındaki penaltılar, Fransa maçının son saniyesi ve Fransa maçındaki penaltılar... Adamın Katar günlerine dair bir belgesel çekilse, Messi'den daha çok ilgimi çekebilir.

5) Taraftar akını: Bu maddeye çok girmeyeceği, zira detaylı olarak burada yazdık.

6) Hollanda maçındaki kavgalar: Birbirimizi kandırmayalım. Sık sık modern insanın kimliğine uygun davranarak "Futbolda kavga istemiyoruz" deriz ama her taraftar sahada rakibiyle didişen futbolcusunu sever. Bunu süreklilik hale getirmesin, tribüne oynamasın yeter. Arjantin - Hollanda maçı böyle bir karşılaşmaydı. Her zaman olmayan ama olunca da duyguları tavana yükselten 120 dakika. İki takım oyuncuları da sık sık birbiriyle didişti. Kariyeri boyunca  böyle anlarda sessiz sakin kaldığı için eleştirilen Messi bile, maç sonunda Weghorst'a laf yetiştirir oldu. Eminim ki o akşam takım bütünlüğü için önemli bir parçaydı.

7) Brezilya'nın elendiği gün: Ezeli rakibinizin olması güzeldir. Milli takımlarda ise bu duygu biraz eksiktir. Genelde komşular ve politik gerginlik içinde olunan ülkelerle bir rekabet ortamı oluşturulur. Fakat onların da sahadaki güç dengesi çoğu zaman birbirlerine yakın olmadığı için maçlardan ve derbilerden tat almak zorlaşır. Brezilya ve Arjantin ise öyle değil. Hem coğrafi olarak birbirlerine yakınlar hem de dünya futbolu konusunda başa güreşiyorlar. Yani yakınlık ilişki olmasa bile birbirlerine meydan okuyabilirlerdi. Sonuç olarak 9 Aralık günü Katar'da yaşananlar enteresandı. İki takım turnuvaya favori olarak geldi, Arjantin kötü başladı, Brezilya'ya kupayı verenler bile oldu, sonra aynı gün sahaya çıktılar. Arjantinliler tribünde kendi maçlarını beklerken, Brezilya penaltılarla elendi. Yani hem ezeli rakip eve döndü, hem de Arjantin'e daha kolay yol açıldı. Müthiş gaz unsuru...

8) Enzo ve Julian: Bence turnuvada Arjantin'i yukarıya çıkaran ikili buydu. Suudi maçında ilk 11'de yoklardı. Scaloni, o gün dedelerle oynadı. Sonra gençleri sahaya attı ve meyvelerini topladı. Bu yazının konusu taktiksel müdahaleler değil. Fakat müdahaleler ve sonrasında kazanılan başarı, ismini yeni yeni duyurmaya çalışan iki genç çocukla olunca anlamlı hale geliyor. Onların hikayesi de Arjantin'in hikayesine renk katıyor.

9) Finallerin golcüsü Di Maria: Angel Di Maria bence turnuvada iyi değildi. Zaten çok da oynamadı. Fakat hikayeye geçen seneden başlamak lazım. Senelerdir kupa kazanamayan Arjantin, Maracana'da Brezilya'yı yenerek hasretini dindirdi. Bu özgüvenin muhakkak Katar'a yansıması olmuştur. İşte o gün finalin golünü atan isim Di Maria'ydı. Döndük Katar'a... Finalde ilk 11'e girdi. Fransa maçında skoru 2-0'a getiren golü attı. İki sene, iki final, iki kupa, iki gol ve karşınızda Angel di Maria... Kötü oyun ama güzel hikaye...

10) Scaloni: Adamı iki maçlığına göreve getirdiler. İki kupa kazandı. Suudi Arabistan maçından sonra evine gönderiyorlardı, şimdi Buenos Aires'e kupayla inecek. 2006'da Messi'nin takım arkadaşıydı. Şimdi ona kupa kazandıran hoca oldu. Sahada oynarken birbirleriyle konuşurken bir fotoğrafları varsa caps hazırlardım:
"Leo, sana Dünya Kupası'nı kazandırayım mı"
"Hayır ben sana kazandırayım."

Perşembe, Aralık 15

Muchachos Kazansın

Dünya Kupası'nda tarafım devamlı değişiyor. Zaten takım sayısı azaldıkça, kalanlarla idare ediyoruz. Fakat esas sıkıntı benim kararsızlığım ve bir takımın arkasında olamam...

A Milli Takım bizi turnuvalardan o kadar yıl boyunca uzak tuttu ki, çevremdeki herkesin ikinci bir milli takımı var. 2002'den önce de böyleydi, sonrasında bizim kuşak da takımlarını seçti. Herkesin her turnuvada desteklediği bir başka takımı var. Ben her zaman İtalya ve İspanya'ya daha yakındım ama hiçbir zaman da (2006 hariç) çevremdeki çoğu 'sıkı' taraftar gibi olamadım.

Bu turnuvada zaten İtalya yoktu, İspanya da daha Katar'a gelmeden beni umutsuzluğa sürüklemişti bile. O nedenle turnuva boyunca sık sık başka başka takımların kazanmasını istedim. Sabit bir noktada kalamadım. Fakat turnuva havası başkadır ya; işte o hava beni her geçen gün Arjantin'e yakınlaştırdı ve emin olun bunun Lionel Messi ile hiç alakası yok.

Sanırım bizim yakaladığımız Dünya Kupası zamanının en renkli takımı Arjantin...

86 ve 90 Maradona ile finaller, 94 doping skandalı, 98 İngiltere ve Hollanda maçları, 2002'de favori gelip ölüm grubunda erken elenme, 2006 belki en renksizi, 2010'da zar zor geçilen elemelerin ardından kulübede Maradona sahada Messili maçlar, 2014 kaybedilen final...

Son 30 yılda bu kadar renk katan, turnuvaya her duyguyu veren, dibi de zirveyi gören de başka bir ülke olduğunu sanmıyorum.

2014'te durdum, zira orası önemli. O turnuvada Arjantin finale kadar giderken, bir aya damga vuran tezahürat vardı. Pele ile Maradona'yı kıyaslayan, 1990'daki maça atıfta bulunan harika bir tezahürat... Brezilya ile Maracana'da oynanacak bir finale ve kazanılacak kupaya kilometrelere uzaklarda olan beni bile inandırmışlardı. Christian Vieri bile bu tezahüraı söylüyordu.

Yani renklilik sadece sahadan ibaret değildi. Arjantin taraftarları da, tıpkı takımı ve figürleri gibi turnuvalara damga vuruyor. Hadi Brezilya komşu ülkeydi, aktılar oraya kolayca. Katar'da bile şu an Arjantin şovu izliyoruz. Başka hiçbir ülke taraftarı bu kadar yoğun ve coşkulu değil (Belki Fas'ı ayırabiliriz ama onlar da takımlarının peri masalı sayesinde güç alıyor). Her maçta tribünlerin dörtte üçü Arjantinlilerle dolu. Üstelik öyle kuru gürültüden, sıkışınca söylenen milli marşlardan ibaret değiller.

2014'teki tezahüratları kadar güzel olmasa da 2022'ye de damga vurdular. Muchachos her maçta dakikalarca söyleniyor. Oyuncular maç sonunda tribünlerle beraber söylüyor, sonra gidip soyunma odasında kendilerinden geçiyor.

Arjantin'i Lionel ve Diego'nun ülkesi olarak tanımlayan, Falkland Adaları'na gönderme yapan, kaybedilen finalleri unutmayan, geçen sene Maracana'da kazanılan Copa America'yı unutmayan muhteşem sözleri ve iyi bir melodisi olan tezahürat.

Aslında bir tezahürat değil. Ya da aslında bir tezahürat. Racing taraftarlarının aynı melodiden başka bir tezahüratları vardı. Sanırım Racing taraftarı olan La Mosca grubu, turnuvadan önce bu melodinin üzerine milli takım için sözler yazıp bir şarkı yayınlanıyor. Bu şarkı da ülkede bir fenomene dönüşüyor. Sosyal medyada kendi cover'larını yayınlayanlar, televizyon programlarında söyleyenler ve daha fazlası...

Konuyu bölmeyeyim ama Racing tezahüratının buraya kadar gelmesi de bizim için şaşırtıcı. Yani Boca-River değil, Racing... Biz de Eskişehirspor tribünlerinin bir tezahüratının milli takıma seçilmesi gibi. Zaten büyüklerin (kitlesi yoğun olanların) tezahüratları bile milli takıma adapte olamıyor... Arjantin futbol kültüründe her şey mümkün demek ki...

Bu tezahüratı bana ilk olarak turnuvanın ilk günlerinde İspanya'daki dostumuz Ata Atay göndermişti. Dinlediğimde güzel bulmuştum ama 2014 etkisi de alamamıştım. Fakat turnuva ilerledikçe tezahüratın kendisine değil, yarattığı coşkuya hayran kaldım.

Bu coşkuya, bu inanmışlığa, bu adanmışlığa kayıtsız kalamam. Biz duyguların esiriyiz. Tutkuları olan insanlarla ortak noktamız var. 2014'te de böyle hissetmiştim ama o zaman finalde rakip Brezilya olmayınca hava kaybolmuştu.

Şimdi ise durum öyle değil. Arjantin sadece Brezilya'ya nanik yapmak için değil, artık zamanı geldiği için bu kupayı istiyor. Her unsuruyla istiyor ve bu da beni çok etkiliyor.

Tribünde taraftarlar, protokolde eski futbolcular, sahada şu andaki futbolcular... 

Hollanda maçında soyunma odası koridorları karışıyor, bir bakıyorsunuz Agüero orada... Ne alaka diyorsunuz, bu sefer tribünde Crespo'yu, Sorin'i, Kempes'i görüyorsunuz. Kulübeye bakıyorsun, yenilince ve yenince ağlayan bir Aimar... İnsan ister istemez Dünya Kupası maçlarına kafası güzel gelen coşkulu Diego Maradona'yı da arıyor ama kimse onun yokluğunu  hissettirmiyor. Hollanda maçı öncesinde Brezilya'nın elendiği haberi geliyor, tribün coşuyor.

Sadece Katar değil; normal olarak Buenos Aires'te de meydanlar kalabalık. Tüm halk hep beraber maçları izliyor. Bir sosyal etkinlik olarak değil ama; orada olmak için değil. Herkes kupayı istiyor. Çok istiyor.

Duyguları olanları severiz. Haliyle biz de bir ay içinde, zamanla artarak, kartopu çığa dönüşerek Arjantin'e gönül vermeye başladık. Şimdi artık Fransa ile oynanacak finalde Muchachos kazansın diyorum. Fransa'ya Mbappe'den dolayı sempatim vardı ama bu oyun sadece futbolcularla sınırlı değil ki. Tribünden geldik biz, özümüzü unutmayalım.

Hem zaten Fransa geçen turnuvayı kazandı. İki turnuva üst üste kazanmak da Pele'ye yakışıyor. Orada kalsın. Arjantin'in vakti geldi artık...

Son dönemde hep şuna benzer cümleler kullanılmıştı: Messi'nin Dünya Kupası'nı kazanmaya ihtiyacı yok. Dünya Kupası'nın, Messi'nin kazanmasına ihtiyacı var...

Messi falan hikaye... Yani gerçekten işin hikaye kısmı. Belki şampiyonluk gelince detaylandırırız orayı. 

Fakat esas olarak; Dünya Kupası'nın bu taraftarlığa bir kupa borcu var...

Cuma, Aralık 9

Son Bir Tango




Arjantin - Hollanda, dünya futbolunun ve Dünya Kupası'nın en büyük rekabetlerinden biri değil. Buna rağmen ara sıra unutulmaz eşleşmelere ve maçlara imza attılar.

1974'te Hollanda'nın Arjantin'i 4-0 yendiği maç belki de dünyanın geniş kesimlerinin total futbol ile tanışması anlamına geliyordu. Dört sene sonra finalde karşılaştılar ve kazanan Arjantin olunca bu sefer de tüm dünya, "Acaba total futbol acaba bir kaybeden mı?" sorusunu sordu.

1998'de 2-1 biten maç Dünya Kupası tarihinin en güzel gollerinde birini doğurdu.

Fakat iki takımın turnuvadaki son iki karşılaşmasından gol sesi çıkmadı. 2006'da grupta karşılaştılar, 2014'te de çeyrek finalde. Her iki maç da 0-0 sona erdi. Hücum futboluyla ve hücum oyuncularıyla tarihe damga vuran iki takımın mücadelelerinin golsüz bitmesi şaşırtıcıydı.

Fakat 2014 için benim bir parantezim var. O maç, '0-0 biten ama kaliteli ve heyecanlı olan karşılaşmalar' dosyasına kendini atabilir. Ben izlerken çok keyif almıştım. Zaten 0-0 biten maçlar, her zaman sıkıcı ve temposuz değildir. Bazen maçların 0-0 bitmesinin nedeni iki tarafın da hata yapmamasıdır. Hatasız iki takım sahadaysa ve ikisi de kazanmak istiyorsa, ortaya çok güzel bir 90 dakika ve hatta 120 çıkabilir.

Biliyorum, büyük ihtimalle çoğunluk aynı fikirde değildir. Javier Mascherano'nın yıldızlaştığı bir maç çok ilgi çekici durmayabilir. Fakat şunu da eklemek gerek. Biz de dünya tarihinin en iyi defansif orta sahalarından birini her zaman bölgesinde izleyemedik. Barcelona'da stopere geçen oyuncuyu milli takımda orta sahada görünce ve o akşam canavar gibi oynayınca çok keyiflenmiştik.

Peki şimdi bu maç nereden aklımıza geldi? Gelmemesi için bir neden yok. İki takım Dünya Kupası'nda bir kez daha karşılaşacak. Yine çeyrek final.

Üstelik iki takım da turnuvada pek iyi futbol oynamadı. Aslında ikisinden birinin yarı finali hak ettiğini de düşünmüyorum. Fakat sonunda biri çıkacak.

Az gollü, pozisyonu kıt bir maç olabilir. Varsın olsun. Öyle maçları da severiz. İşte tam da bu yüzden sekiz sene önceki maçı hatırladık. Madem 0-0 bitmeye veya az gollü geçmeye aday bir maç var önümüzde, o zaman bıraktıkları yerden devam etsinler.

0-0'ları da severiz. Hakkını verin yeter...

Cumartesi, Mayıs 7

Futbolun Tadını Çıkaran Futbolcu

Hangi futbolcunun kariyeri heyecan vericidir?

Böyle bir soru sorunca cevaplar tabi ki kupalar kazananlara, unutulmaz maçlar oynayanlara kayar. Fakat ben biraz daha şehir-kulüp odaklı soruyorum.

Yani 12 sene Bayern Münih'te oynayan Frank Ribery, Barcelona'dan ilk kez 2021'de çıkan Lionel Messi'yi koymuyorum buraya. Lizbon gibi bir şehirde ergenlik yaşadıktan sonra Manchester, Madrid ve Torino gibi soğuk ve (hadi Madrid neyse de) sıkıcı şehirlerde zaman geçiren şöhretin hayatı biraz eksik kalmıştır...

Veya güzel şehirlerde yaşayan ama tutkusu düşük tribünlerin önünde oynayan futbolcu da kariyerinin hakkını tam verememiştir.

Bu açıdan benim favorilerimden biri Claudio Caniggia... Herhalde birçok kişi ondan, "yeteneğini heba etmiş adam" diye bahseder. Doğrudur da. Hızı ve tekniğiyle, 90'ların Messi'si olarak damga vurabilirdi. Fakat o eğlenmeyi (ve kokaini) futboldan daha çok seviyordu. Kulüp tercihleri de bununla bağlantılı gibi.

Kısaca değinelim ve soralım; böyle bir gezintiyi kim istemezdi?

Buenos Aires'te doğuyorsun ve River Plate'de futbola başlıyorsun. Yabancı sınırının yaygın olduğu yıllarda İtalya'ya transfer oluyorsun. Önce bir sezon Verona, sonra üç sezon Bergamo (Atalanta), en nihayetinde başkent Roma'da iki sene...İtalya'yı özümsemek bu olsa gerek.

Sonra bir sezon Lizbon macerası ve Benfica...

Ardından Buenos Aires'e dönüyorsun. Fakat River Plate değil, ezeli rakip Boca Juniors. Maradona seni dudağından öpüyor. Herkes tercih etmez bunu tabi ama yine de iyi anı...

Ardından yeniden Bergamo ile Avrupa'ya dönüş. Fakat bu sefer alt ligde, Serie B'de...

Sonrasında İskoçya. Bu heba edilmiş yetenek ve şöhret; gocunmadan bir sezon Dundee sıkıştırıyor araya... Bu nasıl bir deneyim? Yazının fotoğrafı da o günlerden. Aslında yazının çıkış noktası da burası. Caniggia gibi bir yıldızın üzerinde Dundee forması. Küçük yerel kulüplerde zaman geçirmenin tadını da alıyor. Rangers ve Celtic galibiyetleri yaşıyor, Dundee United derbilerinde goller atıyor. Sonra da ülkenin en büyük iki kulübünden biri; Rangers'a transfer oluyor.

Maalesef en sonda bir Doha tercihi var. Bu sayede Körfez'e de gidiyor, hiç gitmemesinden iyidir belki ama onun yerine Brezilya, Türkiye, Meksika gibi bir 'son nokta ülkesi' olsaydı daha iyiydi.

Yine de muazzam bir hayat gibi geliyor bana. Bunun üzerine 2012 yılında, yani 45 yaşında İngiltere'de Wembley FC isimli bir takıma transfer olmasını ve FA Cup maçında gol atmasını da eklersek... Daha ne olsun...

Bu arada Caniggia Türkiye'ye transfer olamadı ama yolu Türkiye ile çok kesişti. 1990-91 sezonunda Atalanta forması giyerken, takımı UEFA Kupası'nda Fenerbahçe ile eşleşti. Gerçi maçlarda Caniggia oynamadı ama olsun.

1992-93 sezonunda Galatasaray'ın Roma'yı 3-2 yendiği maçta sahadaydı. Adını Ali Sami Yen Stadı'nda gol atan futbolcular listesine yazdırdı.

2001-02'de ise Şampiyonlar Ligi ön eleme maçında Rangers formasıyla Fenerbahçe'nin karşısına çıktı. Okul Açık'ın tamamlandığı, Maraton'un inşaat halinde olduğu dönemde Kadıköy'e ayak bastı.

Bunun yanında üç farklı kıtada Dünya Kupası deneyimi yaşadı. Biri Avrupa'da (İtalya), diğeri Amerika'da (ABD), sonraki Asya'da (Güney Kore-Japonya)... İkisinde gol attı ki, biri ezeli rakip Brezilya'ya karşıydı. 2002'de sahaya çıkamadı ama yedek kulübesinde kırmızı kart gördü.

Caniggia'nın futbolculuğu başka bir yazının konusu. Yeteneğin karşılığını alamaması da bir yana; ama böyle bir kariyer isterdim...Gez, dolaş, yaşa, bitir. Olması gerektiği gibi...

Cuma, Nisan 15

Sexo Facil, Peliculas Tristes

 


Romantik komedilerin birbirlerine benzediğinden şikayet ederiz. Belki de senaristler de bu durumdan dolayı acı çekiyordur...

Ernesto, bir senaristtir. İşleri ve aşk hayatı iyi gitmez. O sıralarda bir senaryo yazmak üzere yapımcı arkadaşıyla anlaşır. Romantik komedi yazacaktır. Yazmaya başlar ve yazarken yarattığı karakterinin yaşadıkları ile kendi yaşadıkları arasında bir paralellik olduğunu farkeder.

Zaten her yazar biraz kendinden beslenir. Biz bu beslenme anında doğan tıkanmaya veya buhrana tamamen girmiyoruz. Daha doğrusu o depresyonu yaşamıyoruz. İşin eğlenceli kısmı ile haşır neşir oluyoruz. Bir yandan Ernesto'nun yaşadıklarına odaklanırken bir yandan da Ernesto'nun kaleminden çıkan Victor'un hikayesini izliyoruz.

Peki böyle bir hikaye iyi mi oldu? Eh beklediğimiz kadar değil. En azından kısa özette hissettiğimiz heyecanı film boyunca yakalamak zorlaşıyor. Biraz sıkılıyoruz. Bir filmde iki ayrı öykü beklerken, aynı öyküden iki ayrı film izliyormuşuz gibi hissediyoruz. Farklı bir romantik komedi çıkacağını hayal ederken, bir alana bir bedava kampanyası sayesinde toplam iki tane bildiğimiz romantik komediyi elimizde buluyoruz.

Yine de renkleri, kamera kullanımı, hoş karakterleri ile cıvıl cıvıl bir hava yakalayabiliyor filmimiz. Zorlarsak; izlenebilir bir "çıtır film" kategorisine girebilir. Ya da romantik komedi izlemek isteyen bir arkadaşınızla ortak bir film bulma sıkıntısı yaşarken yardıma koşabilir.

Çarşamba, Kasım 24

İki Solak Bir Araya Gelmemeliydik


 

"Harika bir insandı ve onunla oynamış tek Hırvat futbolcu olmaktan gurur duyuyorum. Oyununu izlemek, onunla antrenman yapmak, aynı sahaya çıkmak, otobüse binmek, şakalaşmak... Hepsi bana keyif verirdi. Vücudunun herhangi bir yeriyle topu istop ettiren ve onuna istediğini yapabilen bir insandı.

Bir gün bana şöyle demişti: 'Davor, sağı solu izleme, koş! Ben topu senin önüne atacağım.'

Cidden, -sanırım Valencia maçıydı- sadece topu bana doğru itti... Aramızdaki büyünün güzel bir örneği; ben diğer partnerimle oynarken biraz egoist bir oyuncuydum ama Maradona ile oynarken öyle olmadım."

Davor Suker / Socrates Ekim 2021


Blogger notu: Videoda Valencia'ya atılan iki gol var. Birincisi 1.37'de başlıyor. Bence Suker'in bahsettiği gol o olabilir. Bir de  4.32'de başlayan gol var. İki gol de aynı maçtan. Maradona'nın asistleri ve Suker'in golleri.. Kırmızı formalı bir Valencia görmek de ilginç oldu.

Perşembe, Ekim 21

Elefante Blanco

 


Güney Amerika'nın dikkat çeken yönetmenlerinden biri olan Pablo Trapero'nun herhangi bir filmini izlememiştim. Ya da izlediysem de ona ait olduğunun farkında değilim. Cannes'da gösterilen 2012 yapımı Elefante Blanco, hem Trapero ismş sayesinde, hem oyuncu kadrosuyla hem de Cannes referansıyla, başlamak için iyi bir nokta olabilirdi.

Fakat beklentilerimizin uzağında kaldığını söylemek lazım. Yoksul bir bölgede, sistemin tüm çarklarına direnerek bir değişim başlatmak isteyen idealist üç insanın hikayesini anlatan film, benzerlerinden çok farklı bir şey sunmuyor. Ayrıca çok güçlü de değil. Dini referansların fazlalılığı, sistemle savaşta ulvi destekler gerektiğini işaret ediyor gibi.  Filmin böyle bir söylemi bulunmasa da, sahneler bizi oraya itiyor. Ayrıca karşıdaki düşmanın 'sistem' olarak geçiştirilmesi ve öznelerin belirgin olmaması biraz 'çekingen' bir film sunuyor.

Açılışta 13 dakikalık bir giriş bulunuyor. Bu sekans, pek çok sinemaseverin beğenisini kazansa da bizim filmi izlemekten vazgeçmemize neden olacak kadar uzun ve heyecansızdı.

Devamında kötü bir film izlediğimizi söylemek haksızlık olur. Fakat kendisinden öncekilerinin aynısından uzaklaşamadığını kabul etmek gerekir. Sonundaki dramın geleceği bile belliydi. Diğer yandan gerçekçi bakış açısıyla (zaten gerçek hikayeden esinlenerek hazırlanan bir senaryo var), ciddiye alınması gereken bir konuyu anlatmasıyla saygı kazanmayı hak ediyor.

Öte yandan filmdeki yönetmen katkısı çok belirgindi. Bu nedenle Trapero'ya bir artık yazmak mümkün. Fakat elindeki oyuncuların zirve noktasını biliyoruz. Jeremie Renier ve özellikle Ricardo Darin o noktaya çıkamıyorlar. 

Müzikleri hazırlayan Michael Nyman ise bir kez daha film müzikleri konusunda ne kadar değerli bir isim olduğunu kanıtlamış oldu. Filmin notunu, tek başına arttırdığını belirtmek mümkün.

Salı, Ocak 28

Eva Peron Kupası


Bundan 68 sene önce Türkiye'de çok ilginç bir kupa verildi. Arjantin'in First Lady'si Eva Peron'un hastalandığı günlerde, Türkiye'de, Fenerbahçe Kulübü'nün öncülüğünde onun için bir mevlid okutulur. Şişli Cami'ndeki bu organizasyon Arjantin'den duyulur. Eva Peron bu jest üzerine bir kupa hazırlar ve Türkiye'ye gönderilmesini ister. Bu amaç doğrultusunda Arjantin Ligi dördüncüsü Lanus Türkiye turnesine çıkar. Bu turne esnasında Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe ile maç yapar.

Lanus ilk önce Fenerbahçe ile karşılaşır ve 2-1 kazanır. Fenerbahçe'nin tek golünü Mehmet Ali Has atar. Daha sonra Beşiktaş'a rakip olan Lanus kalesine beş gol görür. 5-2 sona eren maçta Beşiktaş'ın gollerini Recep Adanır (2) ve Şevket Yorulmaz (3) kaydeder. Galatasaray ise 5-1 yenilir. Sarı-Kırmızılı takımın tek golünü Ali Soydan atar.

Lanus, 28 Ocak günü (yani tam bugün) Fenerbahçe ile karşılaşır. Oldukça sert, gergin ve kavgalı geçen maçı Fenerbahçe 3-2 kazanır. Golleri Abdullah Matay, Burhan Sargun ve Fahir Ülgür atar. Haliyle kupa da Fenerbahçe'nin müzesine gider. Bir kesim, aylar önce yapılan jest nedeniyle kupanın Fenerbahçe'ye verildiğini iddia eder. Fakat maçın sertliği ve Lanus oyuncularının agresifliğini baz alanlar bu iddianın karşısında olur. Gerçi o yıllarda Arjantin futbolu oldukça sert olduğu için belki de Lanus oyuncuları için standart bir karşılaşmaydı.

Türkiye'de kulüplerin müzelerinde ilginç kupalar vardır. Bu da onlardan biri olarak tarihe geçer. Acı kısım ise, bu kupa ve turnuva Evita'ya şifa olmaz. Tam altı ay sonra; 28 Temmuz'da hayata gözlerini yumar.


Çarşamba, Aralık 18

Eva No Duerme


Oyuncu kadrosuna bakınca heyecanlanıp izlediğimiz bir film. Fakat kadro biraz şaşırtıcı. Filmin ilginçliğini karşılamadığını söyleyemeyiz ama oyuncuların süreleri beklediğimiz gibi değildi. Mesela  başrolde gözüken Gael Garcia Bernal çok az gözüküyor; sadece üç dakika. Diğer yandan Denis Lavant daha çok sırtlıyor filmi. Zaten o ikisi adına izlemiştik.

Konu biraz ilginç, anlatım tarzı daha da kafa karıştırıcı. Eva Peron hakkında yapılan onlarca filmden biri ama bu sefer Eva'nın naaşı üzerinden bir hikaye izliyoruz. Gerçek hikaye midir onu da bilmiyorum ama Arjantin tarihinden beslendiği bir gerçek. Ve biz o tarihe de biraz uzak olduğumuz için muhakkak filmdeki birçok kilit noktayı ister istemez pas geçiyoruz.

Kısa süresine rağmen uzun sahnelere maruz kalıyoruz. Bu kötü bir özellik değil ama sıkıştığımız bir sahne olduğunda kurtuluşumuz olmuyor. Oysa sinematografik açıdan ilgi çekici bir yapım. İnsanın bir kere daha izleyesi geliyor. Fakat ikinci izleyişten önce muhakkak Arjantin'in yakın dönem tarihine dair araştırma yapmak şart. Özellikle 1969 olayları hakkında daha derin bilgilere sahip olmak lazım.

Cuma, Ekim 19

Relatos Salvajes


Arjantin sineması yine şaşırtmadı. Filmi daha önce çok duymuştum. Arkadaş sohbetlerinde kendi aralarında bu filmden bahsedip gülen insanlar çok fazlaydı. Bu da beklentiyi yükseltmişti. Hal böyle olunca hayal kırıklığına uğramak çok olasıydı. Fakat olmadı. Beklediğim gibi bir film çıktı.

Birbirinden bağımsız altı film, altı öykü yer alınca genel bir değerlendirme yapmak da zorlaşıyor. Ama ilk göze çarpan, dünyanın bir ucundaki Arjantin ile Türkiye'nin benzerlikleri. Zaten altı öykünün ana fikri, şiddet ve öfke içermesi. Tıpkı Türkiye gibi. Kendisini solladığı için ölümüne kavga eden adamlar burada da var. Veya çekici rezaleti gibi sorunların yarattığı bürokrasi çılgınlığı. Tüm sevmediği insanları bir uçakta toplayacak deha var mıdır emin değilim ama aynı öfkeyi içinde yaşatan milyonlar da burada. Kaza yapan oğlunu kurtarmak için gücünü kullanan adamları zaten tanıyoruz.

Bir Arjantin filmi ama bunlar biraz da bizim hikayelerimiz. Hele o düğün sahnesi yok mu? Hadi diyelim tüm öyküler evrensel bir analize bağlanabilir. Rüşvet, öfke, bürokrasi birçok toplumda var. Fakat o düğündeki yapaylık, sahtelik, kasıntılık. Bunu ancak burada görebiliriz.

Filmin en önemli farkı mizahı. Esprileri göze sokmadan yapıyor, abartmadan güldürüyor. Hem de çok güldürüyor. Bu çok ince bir iştir. Herkes yapamaz. Toplumdaki çürümeyi ve şiddet isteğini bu kadar rahat ve komik bir biçimde işlemek... Harika...

En sevdiğim hikaye hangisi emin olamıyorum. Ricardo Darin'in yer aldığı bölüm, Darin sayesinde gönüle kazındı. Uçak olayı da büyük bir sürpriz. Nasıl bir filmle karşılaşacağınızı bilmeden böyle bir kurgu bulunca merak kat sayısı artıyor. 

Hepsi güzel ama işte o düğün atmosferi yok mu? Korku filmi gibi olması gereken ortamı, bu kadar iyi tasvir etmek çok büyük alkışı alıyor benden. Filmi ilk olarak 6-7 ay önce izledim ama şimdiden 3-4 defa tekrar bakmışlığım oldu. Bakalım daha ne kadar gidecek?

Cuma, Haziran 22

Keçi Olunmaz Doğulur



Bütün dünya şu günlerde Ronaldo ile Messi'yi konuşuyor. Yani her zaman olduğu gibi;  diğer günlerden farklı bir şey yok. Fakat turnuvanın ilk bir haftasında Ronaldo çok öne çıkıp Messi yokları oynayınca bu tartışma iyice alevlendi.

Benim için önemli değil. İkisini de seviyorum. Ronaldo'yu biraz daha önde tutarım ama Messi'ye de soğuk değilim. Üstelik kupa öncesinde keçi ve oğlaklarla poz verince daha da sevdim.

Bizim kilit noktamız keçiler. Messi'ye ve diğerlerine (LeBron gibi) Goat diyorlar ve bunu Greatest of all times'a yoruyorlar ama biz biliyoruz ki bu aslında onların kaybetmek istemeyen keçi inatlarından geliyor. Kazanmak için, winner olmak için, tüm zamanların en iyisi olmak için gereken biraz keçi olmak gerekir. Pes etmeyeceksin, geri adım atmayacaksın. Sporcu karakterinin temelinde bu yatmalı.

Messi kupa öncesi keçilerle poz verince Ronaldo da boş durmadı. O da keçi olmak istedi. Önce İspanya maçında sevincini yaptı, ardından sakalını bıraktı. Bizim kırmızı çizgimiz burası. İkisi de aynı saflara katıldı. Yolları açık olsun.

Bir gün herkes keçi olacak... 

Perşembe, Eylül 14

El Critico


Son yıllarda izlediğim en vasat Arjantin filmi. Romantik komedi sevenler için ise iyi bir ürün. Sıkıcı değil ama bir Güney Amerika filmine yakışmayacak kadar da tutkusuz. Üstelik 'aşk' filmi... Ama tabi işin aslı, 'romantik komedi' algısıyla da dalga geçen bir film olmasında yatıyor. O kısmını iyi kotarmış. Özellikle yeğen karakteri ile kurulan köprü çok başarılı ve hoş. Akılda kalan ve en çok güldüren, havai fişek sahnesiydi. Yine de daha heyecanlı bir film olabilirdi. Bunu da yönetmen ve senarist Hernan Guerschuny'nin bugüne kadar yaptığı iki filmden biri olmasına bağlayabiliriz.

Pazar, Haziran 19

Soyunma Odası


Halı saha sonrası Maçkolik'ten kupondaki maçlara bakan biz....

Foto: Copa America'da yarı finale çıkan Arjantin'in soyunma odası...

Çarşamba, Eylül 16

Kırmızı Duman




Bunun altına satırlar dolusu yazı yazabilirdim ama kendimi üzmekten başka bir şeye yaramaz. Ekranı büyüt ve dinle, gerisini düşünme...