güney amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güney amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Nisan 14

Jesus Etkisi

Brezilya futbol konusunda İngilizleri aratmayacak şekilde içe dönüktür. Tabi ki dünyaya yayılmışlardır ve  dört bir bucağa ihraç ettikleri birçok isim vardır. Fakat yerel lig ve milli takım dışarıdan çok beslenmez. Kıta dışından yabancı futbolcu pek gelmez. Milli, takım kadrosu kurulurken aynı seviyede iki oyuncu varsa, yerel ligde olanı tercih edilir veya onun seçilmesi için baskı yapılır. Birkaç aylığına geçici hocalık yapan Portekizli Flavio Costa (1944) ve Arjantinli Filpo Nunez (1965) dışında milli takımı yabancı bir teknik direktör çalıştırmadı. Tabi ki tüm bunlarla paralel olarak yerel ligde de yabancı teknik direktörler görmek pek mümkün değildi.

2018’de ligde görev yapan tüm teknik direktörler Brezilyalıydı. Öncesinde de yabancı teknik direktörler ufak radikal hamleler dışında tamamen kıta içinden isimlerdi. Mesela Cruzeiro 2016’da Paulo Bento’yu göreve gelmişti ama çok az kalmıştı.

2019 ise Jorge Jesus’un senesiydi. Flamengo’nun başına geçtiğinde yaratacağı etki tahmin edilemezdi. Diego Ribas’ın kaptanı olduğu ve Gabigol’ün sırtladığı takım ile hem ligi hem Libertadores’i kazandı. Ve ardından olayın seyri değişti. Portekiz artık bir moda oldu...

Bu hafta Brezilya Ligi yeniden başlıyor. Ligdeki 20 takımın sadece 11’i Brezilyalı teknik direktörlere emanet . Yani yüzde 55. Herhalde tarihin en düşük oranıdır. Yedi tane de Portekizli var. Listeleyelim:

Bahia: Renato Paiva
Botafogo: Luis Castro
Bragantino: Pedro Caixinha
Coritiba: Antonio Oliveira
Cruzeira: Pepa
Cuiaba: Ivo Vieira
Palmeiras: Abel Ferreira

Aslında bu isimlerin büyük kısmı, göçebe hocalar. Dünyanın birçok yerinde, özellikle de Körfez ülkelerinde görev yaptılar. Portekiz'in muhteşem menajerlik bağlantıları onlara devamlı bir iş olanağı sağlıyor zaten. Brezilya ile yakın olan kültür de alternatiflerin artmasına neden oluyor. Fakat esas etki bence Jesus...

Yakın zamana kadar yabancı hocaların yer almadığı ligde bu kadar Portekizli olması dikkat çekici. Jesus’un başarısı önemli. Ve yine yukarıdaki listede olan Abel Ferreira

Kıta dışından gelip Libertadores’i kazanan ilk hoca Jesus’tu. Abel Ferreira çıtayı yukarı çekti ve o kupayı üst üste iki kere kazandı. Haliyle Portekizli hocaların Brezilya’ya girişi de o sayede hızlandı.

Şimdi böyle bir yazı yazmak da biraz sakıncalı. Kimisi gelip “Jesus mu övüyorsun Uğur Meleke gibi?” diyebilir, bazısı gelip “Jesus Brezilya’ya gitsin diye algı mı yapıyorsun” şeklinde kızabilir. İkisi de değil. Jesus'un Türkiye'deki varlığı ile alakası da yok. 

Konunun ilginçliği her zaman ilgimi çekmişti. Hatta Pauolo Sousa’nın yolu da Brezilya’ya düşünce, şöyle bir yazı yazmıştık.

Haliyle biraz fikri takip olsun istedik. Madem lig başlıyor, bir göz atalım dedik ve karşımıza çıkan manzarayı paylaşmak istedik.

Hatta Jesus'tan çok aklımıza gelen isim Vitor Perreira'ydı. Keşke o da sezon başını görebilseydi..

Bakalım bu senenin kazanan Portekizlisi kim olacak?


Pazartesi, Aralık 19

Hikayelerin Şampiyonluğu

Şampiyonluklara anlam katan biraz da yoldaki hikayelerdir. Buralara vurgu yapanlar romantizm ile suçlansa da olay biraz da budur.

Arjantin'in şampiyonluğunu bazı şampiyonluklardan ayıran ve onu bazı şampiyonluklarla aynı noktaya çıkaran hikayelerinin bolluğuydu. O yola anlam katan hikayeleri sıralayalım. Daha fazlası varsa da siz ekleyin...

1) Lionel Messi: Şampiyonluğun ve hatta turnuvanın tamamen Lionel Messi üzerinden okunmasına karşıyım ama yine de onun için sorulan soruların bu yolculuğa eşlik ettiğini inkar edemeyiz. 12 yıldır, Lionel Messi bu kupayı kazanacak mı, kazanamazsa en iyi olamayacak mı tarzı tartışmalarla iç içeyiz. Ben her ne kadar bu tartışmaları sevmesem de, sırf bu sorunun cevaplanması için Arjantin'in serüvenini ilgiyle izledik. Sorular cevaplandı. Peki şimdi ne olacak? Olan Dünya Kupası'na oldu, kendisine yeni bir soru ve yeni bir özne bulması lazım.

2) İlk maçta yenilgi: Dünya Kupası'nda ilk maçını kazanamadan finale yükselen ilk takım 1966'da İngiltere'ydi. Yenilerek başlayıp finale yükselen ilk takım 1982'deki Batı Almanya'ydı. Yenilerek başladıktan sonra kupayı alan tek bir takım vardı, o da 2010'da İspanya'ydı. Yani Lionel Messi'nin Barcelona'dan takım arkadaşları. 2022'de Arjantin bunu tekrarladı. Fakat bir fark var. İspanya o turnuvada İsviçre'ye 1-0 yenildiğinde hem sağlam bir Avrupa takımına boyun eğmişti hem de bir yol kazası olduğu aşikardı. Arjantin, Suudi Arabistan'a yenildiğinde aynı durum söz konusu değildi. Birçok insan Tangocuların gruptan çıkmayacağını düşünüyordu. Bir ay önce Arjantin'de bambaşka bir hava vardı. Siyahtan beyaza dönmenin tadı da bir başka olsa gerek.

3) İkinci yarılar: Suudi Arabistan maçından sonra gruptan oynanan iki karşılaşmanın da ilk yarısı 0-0 sona erdi. Mutlak kazanılması gereken maçlardı ve 45'er dakikalar çöpe atılmıştı. Hatta Polonya maçında Messi penaltı bile kaçırmıştı. Sonrasında maçlar kazanıldı. Tabi Arjantin gibi takımların zorlanması hoş karşılanmaz. Onların ilk yarıdan işi bitirmesi istenir. Fakat bu maçlarda sonucun geç gelmesi, stresin artması, gerginliğin yayılması, tırnakların yenmesi, totemlerin yapılması, duaların edilmesi ve sonrasında maçların kazanılması olayı daha anlamlı hale getiriyor. Sıradan maçlar değil, hepsi birer anı...

4) Martinez ve penaltılar: Üçüncü maddede olduğu gibi; maçların uzaması, kazananın son anda belli olması, gelgitlerin yaşanması her zaman değerlidir. Yolun bir noktasında, tam düşecekken, son anda tutunmak ve devam etmek güzel hikayedir. Arjantin, turnuvada bunu çok defa yaşadı. Üstelik çoğunda elleriyle uçurumun kenarına tutunan kaleci Emiliano Martinez'di. Avustralya maçının son dakikaları, Hollanda maçındaki penaltılar, Fransa maçının son saniyesi ve Fransa maçındaki penaltılar... Adamın Katar günlerine dair bir belgesel çekilse, Messi'den daha çok ilgimi çekebilir.

5) Taraftar akını: Bu maddeye çok girmeyeceği, zira detaylı olarak burada yazdık.

6) Hollanda maçındaki kavgalar: Birbirimizi kandırmayalım. Sık sık modern insanın kimliğine uygun davranarak "Futbolda kavga istemiyoruz" deriz ama her taraftar sahada rakibiyle didişen futbolcusunu sever. Bunu süreklilik hale getirmesin, tribüne oynamasın yeter. Arjantin - Hollanda maçı böyle bir karşılaşmaydı. Her zaman olmayan ama olunca da duyguları tavana yükselten 120 dakika. İki takım oyuncuları da sık sık birbiriyle didişti. Kariyeri boyunca  böyle anlarda sessiz sakin kaldığı için eleştirilen Messi bile, maç sonunda Weghorst'a laf yetiştirir oldu. Eminim ki o akşam takım bütünlüğü için önemli bir parçaydı.

7) Brezilya'nın elendiği gün: Ezeli rakibinizin olması güzeldir. Milli takımlarda ise bu duygu biraz eksiktir. Genelde komşular ve politik gerginlik içinde olunan ülkelerle bir rekabet ortamı oluşturulur. Fakat onların da sahadaki güç dengesi çoğu zaman birbirlerine yakın olmadığı için maçlardan ve derbilerden tat almak zorlaşır. Brezilya ve Arjantin ise öyle değil. Hem coğrafi olarak birbirlerine yakınlar hem de dünya futbolu konusunda başa güreşiyorlar. Yani yakınlık ilişki olmasa bile birbirlerine meydan okuyabilirlerdi. Sonuç olarak 9 Aralık günü Katar'da yaşananlar enteresandı. İki takım turnuvaya favori olarak geldi, Arjantin kötü başladı, Brezilya'ya kupayı verenler bile oldu, sonra aynı gün sahaya çıktılar. Arjantinliler tribünde kendi maçlarını beklerken, Brezilya penaltılarla elendi. Yani hem ezeli rakip eve döndü, hem de Arjantin'e daha kolay yol açıldı. Müthiş gaz unsuru...

8) Enzo ve Julian: Bence turnuvada Arjantin'i yukarıya çıkaran ikili buydu. Suudi maçında ilk 11'de yoklardı. Scaloni, o gün dedelerle oynadı. Sonra gençleri sahaya attı ve meyvelerini topladı. Bu yazının konusu taktiksel müdahaleler değil. Fakat müdahaleler ve sonrasında kazanılan başarı, ismini yeni yeni duyurmaya çalışan iki genç çocukla olunca anlamlı hale geliyor. Onların hikayesi de Arjantin'in hikayesine renk katıyor.

9) Finallerin golcüsü Di Maria: Angel Di Maria bence turnuvada iyi değildi. Zaten çok da oynamadı. Fakat hikayeye geçen seneden başlamak lazım. Senelerdir kupa kazanamayan Arjantin, Maracana'da Brezilya'yı yenerek hasretini dindirdi. Bu özgüvenin muhakkak Katar'a yansıması olmuştur. İşte o gün finalin golünü atan isim Di Maria'ydı. Döndük Katar'a... Finalde ilk 11'e girdi. Fransa maçında skoru 2-0'a getiren golü attı. İki sene, iki final, iki kupa, iki gol ve karşınızda Angel di Maria... Kötü oyun ama güzel hikaye...

10) Scaloni: Adamı iki maçlığına göreve getirdiler. İki kupa kazandı. Suudi Arabistan maçından sonra evine gönderiyorlardı, şimdi Buenos Aires'e kupayla inecek. 2006'da Messi'nin takım arkadaşıydı. Şimdi ona kupa kazandıran hoca oldu. Sahada oynarken birbirleriyle konuşurken bir fotoğrafları varsa caps hazırlardım:
"Leo, sana Dünya Kupası'nı kazandırayım mı"
"Hayır ben sana kazandırayım."

Perşembe, Aralık 15

Muchachos Kazansın

Dünya Kupası'nda tarafım devamlı değişiyor. Zaten takım sayısı azaldıkça, kalanlarla idare ediyoruz. Fakat esas sıkıntı benim kararsızlığım ve bir takımın arkasında olamam...

A Milli Takım bizi turnuvalardan o kadar yıl boyunca uzak tuttu ki, çevremdeki herkesin ikinci bir milli takımı var. 2002'den önce de böyleydi, sonrasında bizim kuşak da takımlarını seçti. Herkesin her turnuvada desteklediği bir başka takımı var. Ben her zaman İtalya ve İspanya'ya daha yakındım ama hiçbir zaman da (2006 hariç) çevremdeki çoğu 'sıkı' taraftar gibi olamadım.

Bu turnuvada zaten İtalya yoktu, İspanya da daha Katar'a gelmeden beni umutsuzluğa sürüklemişti bile. O nedenle turnuva boyunca sık sık başka başka takımların kazanmasını istedim. Sabit bir noktada kalamadım. Fakat turnuva havası başkadır ya; işte o hava beni her geçen gün Arjantin'e yakınlaştırdı ve emin olun bunun Lionel Messi ile hiç alakası yok.

Sanırım bizim yakaladığımız Dünya Kupası zamanının en renkli takımı Arjantin...

86 ve 90 Maradona ile finaller, 94 doping skandalı, 98 İngiltere ve Hollanda maçları, 2002'de favori gelip ölüm grubunda erken elenme, 2006 belki en renksizi, 2010'da zar zor geçilen elemelerin ardından kulübede Maradona sahada Messili maçlar, 2014 kaybedilen final...

Son 30 yılda bu kadar renk katan, turnuvaya her duyguyu veren, dibi de zirveyi gören de başka bir ülke olduğunu sanmıyorum.

2014'te durdum, zira orası önemli. O turnuvada Arjantin finale kadar giderken, bir aya damga vuran tezahürat vardı. Pele ile Maradona'yı kıyaslayan, 1990'daki maça atıfta bulunan harika bir tezahürat... Brezilya ile Maracana'da oynanacak bir finale ve kazanılacak kupaya kilometrelere uzaklarda olan beni bile inandırmışlardı. Christian Vieri bile bu tezahüraı söylüyordu.

Yani renklilik sadece sahadan ibaret değildi. Arjantin taraftarları da, tıpkı takımı ve figürleri gibi turnuvalara damga vuruyor. Hadi Brezilya komşu ülkeydi, aktılar oraya kolayca. Katar'da bile şu an Arjantin şovu izliyoruz. Başka hiçbir ülke taraftarı bu kadar yoğun ve coşkulu değil (Belki Fas'ı ayırabiliriz ama onlar da takımlarının peri masalı sayesinde güç alıyor). Her maçta tribünlerin dörtte üçü Arjantinlilerle dolu. Üstelik öyle kuru gürültüden, sıkışınca söylenen milli marşlardan ibaret değiller.

2014'teki tezahüratları kadar güzel olmasa da 2022'ye de damga vurdular. Muchachos her maçta dakikalarca söyleniyor. Oyuncular maç sonunda tribünlerle beraber söylüyor, sonra gidip soyunma odasında kendilerinden geçiyor.

Arjantin'i Lionel ve Diego'nun ülkesi olarak tanımlayan, Falkland Adaları'na gönderme yapan, kaybedilen finalleri unutmayan, geçen sene Maracana'da kazanılan Copa America'yı unutmayan muhteşem sözleri ve iyi bir melodisi olan tezahürat.

Aslında bir tezahürat değil. Ya da aslında bir tezahürat. Racing taraftarlarının aynı melodiden başka bir tezahüratları vardı. Sanırım Racing taraftarı olan La Mosca grubu, turnuvadan önce bu melodinin üzerine milli takım için sözler yazıp bir şarkı yayınlanıyor. Bu şarkı da ülkede bir fenomene dönüşüyor. Sosyal medyada kendi cover'larını yayınlayanlar, televizyon programlarında söyleyenler ve daha fazlası...

Konuyu bölmeyeyim ama Racing tezahüratının buraya kadar gelmesi de bizim için şaşırtıcı. Yani Boca-River değil, Racing... Biz de Eskişehirspor tribünlerinin bir tezahüratının milli takıma seçilmesi gibi. Zaten büyüklerin (kitlesi yoğun olanların) tezahüratları bile milli takıma adapte olamıyor... Arjantin futbol kültüründe her şey mümkün demek ki...

Bu tezahüratı bana ilk olarak turnuvanın ilk günlerinde İspanya'daki dostumuz Ata Atay göndermişti. Dinlediğimde güzel bulmuştum ama 2014 etkisi de alamamıştım. Fakat turnuva ilerledikçe tezahüratın kendisine değil, yarattığı coşkuya hayran kaldım.

Bu coşkuya, bu inanmışlığa, bu adanmışlığa kayıtsız kalamam. Biz duyguların esiriyiz. Tutkuları olan insanlarla ortak noktamız var. 2014'te de böyle hissetmiştim ama o zaman finalde rakip Brezilya olmayınca hava kaybolmuştu.

Şimdi ise durum öyle değil. Arjantin sadece Brezilya'ya nanik yapmak için değil, artık zamanı geldiği için bu kupayı istiyor. Her unsuruyla istiyor ve bu da beni çok etkiliyor.

Tribünde taraftarlar, protokolde eski futbolcular, sahada şu andaki futbolcular... 

Hollanda maçında soyunma odası koridorları karışıyor, bir bakıyorsunuz Agüero orada... Ne alaka diyorsunuz, bu sefer tribünde Crespo'yu, Sorin'i, Kempes'i görüyorsunuz. Kulübeye bakıyorsun, yenilince ve yenince ağlayan bir Aimar... İnsan ister istemez Dünya Kupası maçlarına kafası güzel gelen coşkulu Diego Maradona'yı da arıyor ama kimse onun yokluğunu  hissettirmiyor. Hollanda maçı öncesinde Brezilya'nın elendiği haberi geliyor, tribün coşuyor.

Sadece Katar değil; normal olarak Buenos Aires'te de meydanlar kalabalık. Tüm halk hep beraber maçları izliyor. Bir sosyal etkinlik olarak değil ama; orada olmak için değil. Herkes kupayı istiyor. Çok istiyor.

Duyguları olanları severiz. Haliyle biz de bir ay içinde, zamanla artarak, kartopu çığa dönüşerek Arjantin'e gönül vermeye başladık. Şimdi artık Fransa ile oynanacak finalde Muchachos kazansın diyorum. Fransa'ya Mbappe'den dolayı sempatim vardı ama bu oyun sadece futbolcularla sınırlı değil ki. Tribünden geldik biz, özümüzü unutmayalım.

Hem zaten Fransa geçen turnuvayı kazandı. İki turnuva üst üste kazanmak da Pele'ye yakışıyor. Orada kalsın. Arjantin'in vakti geldi artık...

Son dönemde hep şuna benzer cümleler kullanılmıştı: Messi'nin Dünya Kupası'nı kazanmaya ihtiyacı yok. Dünya Kupası'nın, Messi'nin kazanmasına ihtiyacı var...

Messi falan hikaye... Yani gerçekten işin hikaye kısmı. Belki şampiyonluk gelince detaylandırırız orayı. 

Fakat esas olarak; Dünya Kupası'nın bu taraftarlığa bir kupa borcu var...

Pazar, Aralık 11

Brezilya'ya Üzülmek

Futbolla ilgilenmeye başladığım küçük yaşlarda yerelde olan biteni ıskalamıyordum. Haliyle burası ile çok fazla fikrim, düşüncem vardı. Sevdiklerimi ve sevmediklerimi şekillendirmek için çok fazla veri vardı önümde.

Fakat o yıllarda uluslararası futbola dair bir şeyler öğrenmek kolay değildi. Internet yok, televizyonda maç yayını yaygın değil, gazete haberleri kısıtlıydı. Haliyle ben de büyüklerimin laflarıyla anlamaya çalışıyordum dışarıyı.

Mesela o dönem yaşı 30'dan büyük olan herkes Brezilya'dan bahsediyordu. "Dünyanın en iyi futbol ülkesi", "Herkes futbol oynar ama onlar başka bir şey icra eder", "Sanat gibi, dans gibi, samba gibi..." 

Brezilya denilince artık aklıma, topu yere değdirmeden gol atan bir takım geliyordu. Popüler kültür de buna yardım ediyordu. Zafere Kaçış'taki Pele'yi görüp Brezilya futbolundan etkilenmemek mümkün değildi.

Bunların hepsi 90'ların ilk yılları için geçerliydi. Ardından 1994 Dünya Kupası geldi. Ve tarihin en sıkıcı Brezilya Milli Takımı şampiyon oldu. Tabi ben tarihin en sıkıcı Brezilya'sı olduğunu bilmiyordum. Daha önce bana denildiği gibi yine şampiyon olmuşlardı. Yine en iyilerdi. Fakat herkesten farklı futbol oynuyor dedikleri ülke bu muydu? Daha önce de böyle mi kazanmışlardı? Yoksa herkesin iyi ve farklı dediği oyun bundan mı ibaretti... Normali bu muydu?

O yüzden bende hayal kırıklığı yaratan, dört sene boyunca hevesle beklediğim Brezilya Milli, Takımı'nı bir daha hiç sevemedim. Hiçbir turnuvada desteklemedim. Üstüne bir de 1998 Dünya Kupası grup aşaması geldi. Son maçta Norveç'e yenilerek Fas'ın elenmesine neden oldular ki, o Fas, bu sene çeyrek final oynayan Fas'tan çok daha heyecan vericiydi.

Tarihin garip bir cilvesi. Renkli futbol oynamıyorlar diye sevmediğim Brezilya Milli Takımı'na en çok yaklaştığım turnuva 2010 Dünya Kupası'ydı. 1994'ün kaptanı Dunga, bu sefer teknik direktördü ve takımını 1994'teki kadar pragmatik ve Avrupa futbolu kadar sert oynatmaya çalışıyordu. Ben artık 20'lerimin ortasındaydım, futbola bakışım değişmişti ve Brezilya'nın bu değişimine de saygı duymuştum. Hatta o dönem yaygın görüş Brezilya'nın kimliğinden sapması nedeniyle eleştiri yüklüydü ama benim için ideal bir dönüşümdü. Fakat Hollanda maçındaki Felipe Melo damgası, o 'Avrupalı' takımın ilerlemesini engelledi.

Bu sene başında da Brezilya'ya özel bir sempatim yoktu. Herhangi bir şeye, ya da en azından birçok şeye, antipati duyacak kadar da genç ve enerjik değilim. O nedenle Brezilya ile mesafemi yakınlaştırdım, orta seviyede tuttum. Şampiyon olurlarsa sevinmezdim ama "haklarını verelim, yürür bu takım" diyebiliyordum.

Grupta iyi takımlara karşı daha iyilerdi. Güney Kore gibi vasat bir takımı da rahat yendiler. Yol açık gibi duruyordu. Hırvatistan iyi takımdı ama çeyrek finalde karşılaşmak için en uygun rakiplerden biriydi. Brezilya'yı öne yazmaya devam ediyordum.

Artık tahminim tutmamasından ötürü bir bilinçaltı üzüntüsü mü bilmiyorum ama Hırvatistan'ın Brezilya'yı elemesi, daha doğrusu Brezilya'nın elenmesi beni üzdü.

Zaten Hırvatistan ile bir derdim yok. Hatta bir Avrupa takımının, üstelik de bir Balkan takımının böyle bir işe imza atması güzel gelir bana. Fakat sanki hikaye böyle olmamalıydı.

Maçı izlemedim. Oyunun nerede ve nasıl Hırvatistan'a döndüğünü de bilmiyorum. Fakat senaryo gerçekten acıtıcı değil mi? Yani normal bir 90 dakika sonunda Hırvatistan kazansa, Brezilya için bu kadar derin hisler beslemezdim.

Bir tarafta 21 şut çeken bir takım, karşıda 9 şut çeken ve  tek isabet bulabilen bir rakip. 120 dakikalık maç 1-1 sona eriyor. Penaltılar artık işin kaderi.

Şampiyon adayı olarak turnuvaya geliyorsunuz. Bunun altını dolduran sonuçlar alıyorsunuz. Son 1.5 senede sadece, yedek oyuncularla çıktığınız grubun formalite maçında Kamerun'a son dakika golüyle yeniliyorsunuz. Son üç senede sadece iki maç kaybetmişsiniz. Ve tüm hayaller seri penaltı atışlarının ardından sona eriyor.

Tabi ki futbolda böyle anlar mevcut. Hem de çok sayıda. Fakat tüm hikayenin hiç beklenmedik bir anda, olmayacak bir yerde, ansızın sona ermesi ve son noktayı koyması da ayrı bir his; bunu paylaşabiliyorum.

Ne yalan söyleyeyim, hayatımda ilk defa Brezilya'ya üzüldüm. Belki maçı izlesem böyle olmazdı. Duygular değil mantık öne çıkabilir ve kazanana "devam aslanlarım" derdim. Fakat maçı izlemeyince ve sadece geniş zamandan gelen olay örgüsüne bakınca, ortaya dramatik bir film senaryosu çıktı.

Diğer yandan ezeli rakip Arjantin'in aynı gün penaltılarla tur atlaması var. Orada başka bir hikaye yazılıyor. Eğer oranın sonu farklı biterse, bu sefer Brezilya'nın elenmesi diğer hikayeye ayrı bir sos katacak. Belki o zaman Brezilya'nın elenmesine sevinmeye başlarım. En azından artık bir anlam kazanır bende. Onu da bir hafta içinde göreceğiz.

Fakat şunu eklemek ve hakkını vermek gerekir. 21.yüzyılın en olaylı, en fazla hikayeli, en maceralı Dünya Kupası oluyor. Keşke şu maçlar bir yaz gününe denk gelseydi...

Cuma, Aralık 9

Son Bir Tango




Arjantin - Hollanda, dünya futbolunun ve Dünya Kupası'nın en büyük rekabetlerinden biri değil. Buna rağmen ara sıra unutulmaz eşleşmelere ve maçlara imza attılar.

1974'te Hollanda'nın Arjantin'i 4-0 yendiği maç belki de dünyanın geniş kesimlerinin total futbol ile tanışması anlamına geliyordu. Dört sene sonra finalde karşılaştılar ve kazanan Arjantin olunca bu sefer de tüm dünya, "Acaba total futbol acaba bir kaybeden mı?" sorusunu sordu.

1998'de 2-1 biten maç Dünya Kupası tarihinin en güzel gollerinde birini doğurdu.

Fakat iki takımın turnuvadaki son iki karşılaşmasından gol sesi çıkmadı. 2006'da grupta karşılaştılar, 2014'te de çeyrek finalde. Her iki maç da 0-0 sona erdi. Hücum futboluyla ve hücum oyuncularıyla tarihe damga vuran iki takımın mücadelelerinin golsüz bitmesi şaşırtıcıydı.

Fakat 2014 için benim bir parantezim var. O maç, '0-0 biten ama kaliteli ve heyecanlı olan karşılaşmalar' dosyasına kendini atabilir. Ben izlerken çok keyif almıştım. Zaten 0-0 biten maçlar, her zaman sıkıcı ve temposuz değildir. Bazen maçların 0-0 bitmesinin nedeni iki tarafın da hata yapmamasıdır. Hatasız iki takım sahadaysa ve ikisi de kazanmak istiyorsa, ortaya çok güzel bir 90 dakika ve hatta 120 çıkabilir.

Biliyorum, büyük ihtimalle çoğunluk aynı fikirde değildir. Javier Mascherano'nın yıldızlaştığı bir maç çok ilgi çekici durmayabilir. Fakat şunu da eklemek gerek. Biz de dünya tarihinin en iyi defansif orta sahalarından birini her zaman bölgesinde izleyemedik. Barcelona'da stopere geçen oyuncuyu milli takımda orta sahada görünce ve o akşam canavar gibi oynayınca çok keyiflenmiştik.

Peki şimdi bu maç nereden aklımıza geldi? Gelmemesi için bir neden yok. İki takım Dünya Kupası'nda bir kez daha karşılaşacak. Yine çeyrek final.

Üstelik iki takım da turnuvada pek iyi futbol oynamadı. Aslında ikisinden birinin yarı finali hak ettiğini de düşünmüyorum. Fakat sonunda biri çıkacak.

Az gollü, pozisyonu kıt bir maç olabilir. Varsın olsun. Öyle maçları da severiz. İşte tam da bu yüzden sekiz sene önceki maçı hatırladık. Madem 0-0 bitmeye veya az gollü geçmeye aday bir maç var önümüzde, o zaman bıraktıkları yerden devam etsinler.

0-0'ları da severiz. Hakkını verin yeter...

Cumartesi, Mayıs 7

Futbolun Tadını Çıkaran Futbolcu

Hangi futbolcunun kariyeri heyecan vericidir?

Böyle bir soru sorunca cevaplar tabi ki kupalar kazananlara, unutulmaz maçlar oynayanlara kayar. Fakat ben biraz daha şehir-kulüp odaklı soruyorum.

Yani 12 sene Bayern Münih'te oynayan Frank Ribery, Barcelona'dan ilk kez 2021'de çıkan Lionel Messi'yi koymuyorum buraya. Lizbon gibi bir şehirde ergenlik yaşadıktan sonra Manchester, Madrid ve Torino gibi soğuk ve (hadi Madrid neyse de) sıkıcı şehirlerde zaman geçiren şöhretin hayatı biraz eksik kalmıştır...

Veya güzel şehirlerde yaşayan ama tutkusu düşük tribünlerin önünde oynayan futbolcu da kariyerinin hakkını tam verememiştir.

Bu açıdan benim favorilerimden biri Claudio Caniggia... Herhalde birçok kişi ondan, "yeteneğini heba etmiş adam" diye bahseder. Doğrudur da. Hızı ve tekniğiyle, 90'ların Messi'si olarak damga vurabilirdi. Fakat o eğlenmeyi (ve kokaini) futboldan daha çok seviyordu. Kulüp tercihleri de bununla bağlantılı gibi.

Kısaca değinelim ve soralım; böyle bir gezintiyi kim istemezdi?

Buenos Aires'te doğuyorsun ve River Plate'de futbola başlıyorsun. Yabancı sınırının yaygın olduğu yıllarda İtalya'ya transfer oluyorsun. Önce bir sezon Verona, sonra üç sezon Bergamo (Atalanta), en nihayetinde başkent Roma'da iki sene...İtalya'yı özümsemek bu olsa gerek.

Sonra bir sezon Lizbon macerası ve Benfica...

Ardından Buenos Aires'e dönüyorsun. Fakat River Plate değil, ezeli rakip Boca Juniors. Maradona seni dudağından öpüyor. Herkes tercih etmez bunu tabi ama yine de iyi anı...

Ardından yeniden Bergamo ile Avrupa'ya dönüş. Fakat bu sefer alt ligde, Serie B'de...

Sonrasında İskoçya. Bu heba edilmiş yetenek ve şöhret; gocunmadan bir sezon Dundee sıkıştırıyor araya... Bu nasıl bir deneyim? Yazının fotoğrafı da o günlerden. Aslında yazının çıkış noktası da burası. Caniggia gibi bir yıldızın üzerinde Dundee forması. Küçük yerel kulüplerde zaman geçirmenin tadını da alıyor. Rangers ve Celtic galibiyetleri yaşıyor, Dundee United derbilerinde goller atıyor. Sonra da ülkenin en büyük iki kulübünden biri; Rangers'a transfer oluyor.

Maalesef en sonda bir Doha tercihi var. Bu sayede Körfez'e de gidiyor, hiç gitmemesinden iyidir belki ama onun yerine Brezilya, Türkiye, Meksika gibi bir 'son nokta ülkesi' olsaydı daha iyiydi.

Yine de muazzam bir hayat gibi geliyor bana. Bunun üzerine 2012 yılında, yani 45 yaşında İngiltere'de Wembley FC isimli bir takıma transfer olmasını ve FA Cup maçında gol atmasını da eklersek... Daha ne olsun...

Bu arada Caniggia Türkiye'ye transfer olamadı ama yolu Türkiye ile çok kesişti. 1990-91 sezonunda Atalanta forması giyerken, takımı UEFA Kupası'nda Fenerbahçe ile eşleşti. Gerçi maçlarda Caniggia oynamadı ama olsun.

1992-93 sezonunda Galatasaray'ın Roma'yı 3-2 yendiği maçta sahadaydı. Adını Ali Sami Yen Stadı'nda gol atan futbolcular listesine yazdırdı.

2001-02'de ise Şampiyonlar Ligi ön eleme maçında Rangers formasıyla Fenerbahçe'nin karşısına çıktı. Okul Açık'ın tamamlandığı, Maraton'un inşaat halinde olduğu dönemde Kadıköy'e ayak bastı.

Bunun yanında üç farklı kıtada Dünya Kupası deneyimi yaşadı. Biri Avrupa'da (İtalya), diğeri Amerika'da (ABD), sonraki Asya'da (Güney Kore-Japonya)... İkisinde gol attı ki, biri ezeli rakip Brezilya'ya karşıydı. 2002'de sahaya çıkamadı ama yedek kulübesinde kırmızı kart gördü.

Caniggia'nın futbolculuğu başka bir yazının konusu. Yeteneğin karşılığını alamaması da bir yana; ama böyle bir kariyer isterdim...Gez, dolaş, yaşa, bitir. Olması gerektiği gibi...

Perşembe, Nisan 14

2022 Kışına Hazırlık

Dünya Kupası kura çekimin üzerinden iki hafta geçti. Gündemdeki yerini kaybetti. Ayrıca turnuvaya da daha aylar var. Fakat yine de önden bir grup aşaması içeriği iyi gider. Zaten futbolda saha dışına dair en sevdiğim olaylardan biri kura çekimi. Takımların kimlerle oynayacağının tamamen tesadüfi bir şekilde belirlenmesi bana biraz komik ve heyecanlı geliyor. En azından bütün sezonu kapsayan lig statüsünün yanında bir değişiklik.

Öyleyse başlayalım. Katar'daki Dünya Kupası hem mevsim nedeniyle hem de hazırlık sürecinde yaşananlar sebebiyle bize öncekiler kadar heyecan vermeyecek. Yine de skorları ve maçları takip edeceğiz. Zaten önceki paragrafta kura çekimini ne kadar övsek de bu turnuvadaki kura da bizi çok heyecanlandırmadı. Zira ilk iki kategori ile diğer iki kategori arasında derin bir fark vardı. Bu da bir turnuva geleneği olan ölüm grubunun ölmesine neden oldu! Ayrıca kurada çıkan takımların sırayla gruplara dağıtılması da heyecanı düşürdü. Takımı çek, sonra ona bir de grup bul! Bu sistem iki kat heyecan demekti ama yapılmadı. Yine de olan oldu ve 32 takım sekiz gruba dağıtıldı.

A Grubu:

Birinci kategoriden Katar'ın geleceği kura öncesinden kesinleştiği için tüm takımların gözü buradaydı. Belki de bu yüzden en zayıf grup oldu. Ayrıca bir turnuva geleneği de sona erdi. 2.Dünya Savaşı'ndan bu yana açılış maçını ya son şampiyon ya da ev sahibi ekip oynardı; bu turnuvada açılış Senegal - Hollanda karşılaşması olacak. Katarlılar kendilerini prime-time'a atmış. Senegal ise en son 2002'de açılış maçına çıkmış ve son şampiyon Fransa'yı 1-0 yenmişti.

Ekvador'a ise ev sahibi ile aynı grupta olmak 2006'da yaramış, Almanya'ya yenilse de grubu ikinci sırada bitirerek tarihinde ilk kez (ve tek) üst tura yükselmişti.

Grubun favorisi:  Katar, Senegal, Ekvador üçlüsünün toplam Dünya Kupası maçı sayısı 18, Hollanda ise Dünya Kupası'nda 27 galibiyet elde etmiş! Bu bile yeter.

Grubun maçı: Katar'a ön yargımız var. Hollanda da rakiplerine üstünlük kurar gibi duruyor. O nedenle son gün oynanacak Senegal-Ekvador maçının ikinciyi belirleyecek final karşılaşması olmasını umut ediyoruz.

B Grubu

Bu grubun dördüncü ekibi halen belli değil. O nedenle bir tahmin de ona yapalım. Ukrayna, takımı zor toparlar. İskoçya-Galler eşleşmesinden de gaza gelmiş Gareth Bale faktörü öne çıkar. 

Mantık Galler, duygular İskoçya diyor. Zira Euro 2020'deki İskoçya-İngiltere maçı çok iyiydi. Tekrarlanmasını isteriz. Grubun en önemli özelliği, turnuvaya 'derbi' havası katması olacak. Bahsettiğimiz eşleşme olursa tadından yenmez. Fakat zaten ABD-İran ve ABD - İngiltere maçları da cepte. Katar'da çok canlar yanar. Futbolu icat eden İngiltere'nin, futbola 'soccer' diyen ABD'yi oynadığı iki Dünya Kupası maçında da (1950 ve 2010) yenemediğini hatırlatalım.

Grubun favorisi: İngiltere grubu zorlanarak geçer. Fakat liderliği de bırakmaz. Yine de İran, ABD ve Galler-İskoçya galibi gibi takımların sert savunmalarını düşününce, yanına da Gareth Southgate'in savunmayı düşünen yapısını ekleyince işler zorlaşacak. Yine de kalite kazanır.

Grubun maçı: 1998'in rövanşı ABD - İran... Gönlümüz İran'dan yana... 1998'de İran'ın kalesini koruyan Ahmed Reza Abdelzadeh'in oğlu Amir de kaleci (şu anda İspanya 2.ligi ekiplerinden Ponferradina'da oynuyor) ve büyük ihtimalle bu maçta eldivenler onda olacak. 1998'deki maç, İran'ın Dünya Kupası'ndaki ilk galibiyetiydi. Onun üzerinde sadece 2018'de son dakika golüyle gelen Fas zaferini ekleyebildiler.

C Grubu

Katıldığı son altı Dünya Kupası'nda da grubu geçen ama her defasında sonraki turda takılan Meksika, yine bu senaryoya uygun bir kura çekti gibi. Arjantin'in arkasında ikinci olup, sonraki turda Fransa'ya yenilmek! Çok Meksika işi... 

Polonya, dünyanın en iyi santrforlarından birine sahip olmasına rağmen turnuvalarda yokları oynuyor. Euro 2016 bir nebze yardımcı olmuştu ama onun da grup aşamasında izleyenlerin gözlerini kanatmışlardı. Suudi Arabistan'dan zaten bahsetmiyorum.

Grubun favorisi: Sadece grubun değil, turnuvanın da favorilerinden Arjantin. Fakat büyük takımlara kafa tutmadan önce, grupta kapanan takımları nasıl aşacağını göstermesi lazım. Yine de eleme grubu performansının iyi bir referans olduğunu kabul etmek lazım. Acaba Messi için o sene bu sene mi?

Grubun maçı: Kişisel Dünya Kupası tarihimde üçüncü kez bir Meksika - Arjantin maçı izleyeceğim. Onların tarihindeki de dördüncü Dünya Kupası maçı olacak. Meksika'nın başında bir Arjantinli ve eski Arjantin teknik direktörü Gerard Martino var. Messi eski hocasına karşı... Diğer iki takımın zevksiz yapılarını düşününce, benim için öne çıkan karşılaşma bu olacak. Fakat birçok kişinin Lewandovski-Messi kapışmasını ilk sıraya yazacağını tahmin ediyorum.

D Grubu

2018'de Fransa, Danimarka, Peru ve Avustralya aynı gruptaydı. Şimdi de aynı grubu oluşturdular diyebiliriz. Peru - Avustralya maçının galibi (BAE sürpriz yapmazsa) bu gruba düşecek. Fransa ve Danimarka da zaten burada. İlginç bir tesadüf oldu. 

Grubun favorisi: Grubun favorisi, büyük ihtimalle kupayı da alacak zaten. Fazla konuşmaya gerek yok. Fakat 1998 (Fransa), 2006 (İtalya), 2010 (İspanya) ve 2014 (Almanya) şampiyonlarının ertesi turnuvalarda gruptan çıkamadığını da unutmamak gerek.

Grubun maçı: Fransa - Danimarka demek isterdim ama 2018'de 0-0 biten karşılaşmayı unutacak değiliz. Öte yandan, bu maç iki takımın Dünya Kupası tarihindeki dördüncü maçı olacak. Son dönemde sık karşılaşıyorlar; 1998, 2002, 2018 ve bu sene... Ayrıca önce Haziran ayında Uluslar Ligi aşamasında kozlarını paylaşacaklar. Yani sıkıldık bu ikiliden!


Fransa ile eski sömürgesi Tunus arasındaki maçın atmosferi yüksek olabilirdi ama o da son maç gününde oynanacak. Fransa garantilerse pek bir anlamı kalmaz. Bu arada Katarlılar, Tunus'a ve diğer Arap takımlarına destek verir mi onu da kestiremiyorum. Fransa - Peru diyelim burada. Horozlar, turnuvaya bu maçla başlayacak. Avustralya'dan daha zorlu olan Peru bir çelme takarsa işler değişebilir. Son üç Dünya Kupası'nda son şampiyonlar ilk maçlarını kaybetti. Geleneğin devam edip etmeyeceğini buradan anlarız.

E Grubu

Kosta Rika ve Yeni Zelanda; kura çekimi öncesinde Dünya Kupası'na gitmek için çok heveslilerdi muhtemelen. Fakat artık o heves kalmamış olabilir. Zira iki kafa takımın beraber olduğu başka bir grup yok. Yani buraya düşeceğine, bavulları toplamakla uğraşma... Öte yandan bence Kosta Rika gelecek. Aslında onların 2014 performansını düşününce temkinli olmakta da fayda var. Uruguay, İtalya ve İngiltere'nin önünde lider bitirmişlerdi.  Japonya da merakla onları bekliyor, belki bir galibiyet alır diye ama bu işler hiç belli olmaz...

Grubun favorisi: İki takımdan biri ama hangisi? Kasım 2020'de oynanan ve 6-0 sona eren maçın hatrına İspanya diyorum.

Grubun maçı. Bu da tartışmasız zaten İspanya - Almanya maçı. Hatta belki de tüm grup maçlarının en çok öne çıkanı. Karşılaşmanın bir Pazar günü (27 Kasım) akşam seansına gelmesi de ayrı hoşluk kattı. Grup aşamasındaki en köklü rekabet de burada. İki takım daha önce dört kez karşılaştı. 2010'da İspanya kupaya giderken yarı finalde Almanya'yı Puyol'un golüyle 1-0 yenmişti. Almanya da 1982'de İspanya'yı Bernabeu'da mağlup etmişti. Luis Enrique ise, 1994'te futbolcuyken Almanya'ya rakip olmuştu, şimdi hocayken karşılarına çıkacak.

F Grubu

A Grubu ile beraber, grupta Dünya Kupası kazanmış takım bulundurmayan bir diğer grup. Ama en azından son finalist burada. Ayrıca bir önceki dünya 1 numarası da kendini kanıtlamak isteyecek. Belçika'nın altın jenerasyonu artık vedasını etmeye başladı. Hatta şu an elde kalanlar da çok formsuz. Yine de son bir deneme yapacaklar. 

Hırvatistan'ın Dünya Kupası karnesi ise çok ilginç. Bir yarı final, bir final ve üç kez grupta elenme. Arası yok. Kanada'yı 1986'dan sona ilk kez buralarda göreceğiz. Gol atan oyuncu, Dünya Kupası'nda gol atan ilk isim olarak ülke tarihine geçecek. Milli takımın en golcüsü olan Larin bir adım önde gibi olsa da benim favorim Porto'da oynayan Stephen Eustaquio... Elemelerde gol atamadığı için buraya saklamış olabilir. 

Grubun favorisi: Hırvatistan çok yaşlandı, sonraki senelere artık. Belçika liderliği alır ama eskisi gibi ışıltılı da değil. Çok ilerleyemez gibi duruyor.

Grubun maçı: Her şeye rağmen Hırvatistan - Belçika... Real Madridliler sever bu maçı; Courtois ve Modric karşılaşması...

G Grubu

D Grubu'nda olduğu gibi yine bir 2018 grubu karşımızda. Brezilya, İsviçre ve Sırbistan; 2018'de de aynı gruptaydılar. Yanlarına Kosta Rika'yı almışlardı, şimdi Kamerun geldi. Sırbistan, o zaman üçlünün zayıf halkasıydı. Şimdi eleme grubunda Portekiz'i alt etmenin öz güveni ile gelecekler. Fakat tüm kıtalardaki en iyi eleme performansı Brezilya'nındı. Kamerun da boş takım değil. Sanırım ilk turun en sert grubu burası. Ölüm grubu değil ama çetin ceviz grubu...

Grubun favorisi: Brezilya yaklaşık 10 yıldır kimlik çatışması içinde. Şu anda da öyle. Latin usülü mü Avrupa özentiliği mi? Fakat en azından gol yemiyor. Grubu çok rahat geçer. Sonrasında şampiyon da olabilir, ikinci turda da elenebilir.

Grubun maçı: Bir Brezilya maçı değil. Arnavut göçmenlerin çok sayıda olduğu İsviçre ile Sırbistan arasındaki mücadele, grup aşamasının en derbi tarzı mücadelesinden biri olacak. Üstelik grubun son günü oynanacak. Yani bir final maçına dönüşebilir. 2018'deki maçı Shaqiri'nin son dakika golüyle İsviçre 2-1 kazanmıştı.


H Grubu

Fernando Santos'un turnuvalarda savunmaya çekilen Portekiz'i, elemelerde oynadığı 18 maçta 22 gol atan ve güç bela ilk beşe kapağı atan Uruguay, son eleme grubunda oynadığı 10 maçta 13 gol atan Güney Kore, 8 maçta 8 gol atan Gana. Tam bir 2.5 gol altı grubu... 

Grupta ilgi çekici tek şey, Güney Kore'nin teknik direktörünün Portekiz'in eski hocası Paulo Bento olması. Bento 2014'te takımını gruptan çıkaramamıştı. Sonra Santos geldi, iki sene sonra takımı Avrupa şampiyonu yaptı. 2014'teki grupta Bento'nun rakiplerinden biri de Gana'ydı; hatta kazandığı tek maçı onlara karşı oynamıştı.

Grubun favorisi: Uruguay, halen ihtiyarlara (Muslera, Suarez, Cavani, Godin) umut bağlamasa belki favori olabilirdi ama bizi eleyen Portekiz çok iyi bir kadroyla geliyor Ronaldo'yu kenarda bırakıyorum; Bernardo, Bruno, Otavio, Moutinho, Joao Felix, Rafael Leao... Say say bitmiyor. Bakalım Santos bu takımı nasıl oynatacak?

Grubun maçı: Güney Kore - Gana maçı nefesleri keser! Fakat o gün (28 Kasım) gece oynanacak diğer maça adımızı yazdırdık. Hem 2018'in rövanşı, hem de Portekiz Ligi'nin gol kralı Darwin Nunez'in Uruguay ile rakip olacağı gece...

Pazar, Ocak 9

Tersine Dünya

Brezilya'dan Portekiz'e, oradan da kıtaya dağılan futbolculara aşinayız. Fakat son dönemde tersine bir göç hamlesi var. Portekizli teknik direktörler, Brezilya'nın yolunu tutuyor. Üstelik son üç Libertadores'i de Portekizli hocaların çalıştırdığı Brezilya takımları kazandı.

Jorge Jesus (Flamengo) ve Abel Ferreira'dan (Palmeiras) sonra Paulo Sousa da güneye uçtu. Flamengo, takımı ona emanet etti. Hatta listedeki diğer isimlerden biri eski antrenörleri Jorge Jesus'tu ama son karar Paulo Sousa oldu.

Ayrıca tam da bugünlerde Carlos Carvalhal de A.Miniero'nun gündemine girdi ama Beşiktaş'ın eski hocası Braga'da kalmayı tercih etti.

Portekiz'in menajer ağı çok kuvvetli. Oyuncu konusundaki başarılarında, bundan faydalanıyorlar. Fakat özellikle Mourinho sonrası, aşırı sayıda teknik direktör ihracına başladılar. Türkiye'de bundan nasiplendi.

Biz genel olarak futbolu bilmediklerini düşünüyoruz ama dünya Portekiz'e açık. Paulo Sousa da Brezilya'nın yolunu Polonya Milli Takımı üzerinden tuttu. Yine de Brezilya Ligi'nin onları değil de onların ligi tercih etmeleri şaşırtıcı geliyor. Alışık değiliz.

Bu arada futbolculuk döneminde uzun saçları ve güçlü fiziğiyle kızılderili şefi gibi duran Paulo Sousa'nın şu anda emeklilik bekleyen fizik öğretmenine dönüşmesi de üzücü...




Cumartesi, Ocak 8

Latin Amerika'nın Kesik Damarları

Eduardo Galeano'nun kalemine laf söylemek kolay değil, haddimiz de değil.

Latin Amerika'nın Kesik Damarları, onun kaleminden çıktığı çok belirgin olan bir kitap. Anlatımı ne sıkıcı, ne boğucu, ne düz, ne yapay, ne didaktik, ne mesaj kaygılı. Tam Galeano'ya göre. 500 yıldır bildiğimiz hikayeyi anlatıyor önce. Bunu yaparken, kafanızda yeni dünyalar kurmamızı sağlıyor. Hikayeler anlatıyor, müthiş betimlemeler ile manzarayı önümüze sunuyor.

Yazar, bir politik kitabın farklı bir dille de yazılabileceğini iddia ediyor. Bunu zaten kendisi de vurguluyor. Sonra da iddiasını gerçeğe dönüştürüyor. Sosyologlar, tarihçiler, siyaset bilimcileri gibi yazmıyor satırlarını. Belki de etkileyici olmasının altında bu yatıyor. Alışılmışın dışına çıkıyor, geniş kitlelere ulaşabilme ihtimalini doğuruyor. Diğer yandan çoğunluğa oynamıyor, slogancı bir coşkuya da kapılmıyor. Kitap, anlattıklarından ziyade anlatımıyla büyülüyor.

Tabi ki tespitler ve çözüm önerileri de işin içine giriyor. Bu noktada yazarın beslendiği sol geleneğin ağırlıkta olması kaçınılmazdı. Çözümlerde sıkıntı yok ama üstad tespit işinde 'Dış mihraklar' kısmını biraz fazla kullanıyor. Yine de diyecek lafımız olmaz. Onun ülkesi, onun coğrafyası, onun tarihi. Haksız da değildir. Ama toplumsal öz eleştiri kısmı eksik kalıyor.

Belki de biz bunu istiyorduk. Zira kilometrelerce uzakta olsak da, yaşanmışlıklar üzerinden ortaklıklar kurmamız çok kolay oluyor. Bu da bize ister istemez, satırları arasında gezinirken "Hayır öyle değil, böyle" deme lüksünü bize tanıyor. Gerçi Galeano da sonrasında kitabı ile arasına mesafe koymuş. İlk olarak 31 yaşındayken yazmış, sonrasında gelişmeler yaşandıkça içerik güncellenmiş ama yazar yıllar sonra "Ben olsam tekrar okumazdım" demiş. Anlamak mümkün.

Bazen o kadar bilindik hikayeler, gerçekler, veya istatistikler veriyor ki, daha önce benzerlerini okuduğumuz kitaplardan farkını sorguluyoruz. Tam bu noktada Raimondo Luraghi'nin Sömrügecilik Tarihi kitabını önerebilirim. Fakat sonradan düşününce; Galeano gibi bir şöhretin elinden çıkan kitabın, doğru yere daha çok ulaşacağını düşünüyorum. En azından buna inanıyorum. Belki de Güney Amerika'da olanları bilmeyen Kuzey Amerika ve Avrupalılar, Galeano sayesinde ufak da olsa bir aydınlanma yaşarlar. Ya da bu sadece bir züğürt tesellisidir.

Diğer yandan Hugo Chavez'in Barack Obama'ya hediye ettiği kitap olması, onu apayrı bir yere koyuyor. Amacına ulaşmış mıdır bilinmez ama amacına ulaşmanın en sembolik görüntüsünü yaşatmış. Zaten satış rakamları da çok iyi gitmiş kitabın. Baktığımız zaman 'güney' cephesinde yeni bir şey yok ama olsun. Belki bir gün olur.

Çarşamba, Kasım 10

Kamp mı Futsal mı?

 


"Doksanların ortasındaki ve sonunda Borussia Dortmund'da teknik direktörlük yapmak zor bir görevdi. Bir grup çılgın ve tamamen farklı insandan oluşuyorduk. Her zaman alev alev yanan Matthias Sammer gibi adamlar vardı mesela. Ya da daha önceki yıllarda Serie A'da forma giymiş Andreas Möller ve Stefan Reuter gibi oyuncular... Ve tabi tatillerden düzenli olarak geç dönen, oldukça dik başlı bir Brezilyalı Julio Cesar... Ottmar Hitzfeld, bir yaz sezon başı kampını Brezilya'da düzenledi. Ve tahmin edin kim gelmedi? Julio! Onu, akşam televizyonda bir futsal turnuvası oynarken gördük."

Knut Reinhardt / Borussia Dortmundlu eski futbolcu

Salı, Aralık 19

Bir Devrimcinin Kaçan Golleri



Yazı nasıl buraya geldi emin değilim. Kafamda sadece Pele’nin  1970 Dünya Kupası'nda oynadığı Uruguay maçında kaçırdığı efsane gol vardı. Sadece o görüntüyü koyup, altına da “Dünyanın kaçan en güzel golü” cümlesini ekleyip ben de kaçacaktım. Fakat sonra Youtube’da bu videoya denk geldim; Pele’nin kaçırdığı en güzel goller… Gol olamamış en güzel şutlar, en güzel toplar. Çünkü Pele’nin ayağından çıkıyorlar. Dünyanın ilk en iyisinden!

Pele bugünlerde çok makara konusu oluyor. İnsanlar yaşlanınca huysuzlaşır. Pele de yıllar içinde onlardan birine dönüştü. Onun her normal bir insan gibi huysuz bir ihtiyara dönüşmesi sevenlerini üzüyor tabi. O eski bir kahraman gibi bulutların üstünde oturup, sessiz bir tebessümle olan biteni ve arkasından gelenleri izlemeliydi. Yapamadı. Onun futbolculuğunu ucundan da olsa izleyenler, onunla büyüyenler bu duruma fazla aldırış etmese de asıl sıkıntıyı genç kuşak yaşattı. Bizim kuşak, bizden sonrakiler, bizden öncekiler… Bu kalabalık güruh, Pele’yi küçümsemeyi çok seviyor. Onu Güney Amerika’da 1000 gol atan bir meczup olarak görüyorlar. Oysa Pele, bu tanımın çok daha fazlasıydı.

Kaçan gollerinden bile bunu anlayabiliyoruz. Bu videonun benzerlerini, kaçan daha iyi golleri muhakkak Messi, Ronaldo, Maradona, Zidane gibileri için de buluruz. Üstelik onların zamanında hem videolar daha fazlalaştı hem de görüntü kalitesi arttı. Fakat Pele için bunlar önemli değil. Onun videolarından, attığı gollerden, kaçırdığı gollerden, maç özetlerinden anlaşılan bir şey var. O; oynadığı dönemin en iyisiydi. Maradona da, Messi-Ronaldo da çağlarının en iyileriydi fakat bana göre bir ayrım noktası var. Pele ile oynadığı dönemdeki diğer futbolcular arasındaki fark; Maradona ve 80’lerdeki veya Messi ve şimdinin diğerleri arasındaki farktan daha fazla. Pele belki Maradona’dan iyi değildi ama sahada herkesten çok daha farklı olduğunu hissetirebiliyordu.

Bunun bir sebebi o dönem futbolcularının yeteri kadar iyi bir sporcu olmamasından kaynaklanıyor. Pele, nefes kesen top tekniğine, muhteşem bir fizik ekledi, üstüne de üst düzey bir saha görüşü ekledi. Ve kusursuz futbolcu oldu. Pele bunları yaparken, meslektaşları bira göbekleri, koşmak için iki kere düşünen zihinleri ve oyun analizi kavramını duyunca gösterdikleri şaşkınlıkla sahadaydı.

Pele de sonuçta dünyaya gökten inmedi. Saygı uyandıracak kısmı da burada yatıyor. O kendisini geliştirdi, sahaya çıktı ve oyunu değiştirdi. O yüzden kendisi muazzam bir futbolcuydu ve hâlâ (bundan sonra da) en iyilerden biri olarak anılmayı hak edecek.

Kaçan gollere gelirsek; gol olmadılar ama müthişler! Benim için favorim Uruguay maçındaki vücut çalımı. Çocukken bir futbol klibinde denk gelmiştim. O dönem bu çalımı kimin attığını, o golü kimin kaçırdığını uzun süre aramıştım. Elimizdeki bilgi kaynakları sınırlı olduğu için ancak yıllar sonra denk gelebildim. O süre içinde pozisyonu aklımda tutmak için her gün hatırlamaya çalıştığımı, hatta evde kendi kendime denediğimi de hatırlıyorum. Sonunda golü kaçıranın Pele olduğunu öğrenince bayağı kızmıştım kendime. Tabi ki Pele olacaktı, başka kim olabilirdi ki? O kadar uzun süre arayınca, benim zihin arşivimde bilinmez bir videoya dönüşünce isimsiz bir futbolcudan çıktığını zannetmiştim.

Videoda kaçan gollerin bir kısmını da ilk defa gördüm. Çekoslovakya maçında orta sahadan çok rahat bir şekilde denediği şutu inanılmaz bence. Avrupa liglerinde benzerlerini her hafta görüyoruz ama hiçbir futbolcu o vuruşu ve mesafeyi bu kadar kolay göstermiyor. Batı Almanya maçında 18 metreden röveşata denemesi muazzam. Aynı maçta dengesini kaybetmesine rağmen geri geri koşmayı başarabilmesi, sonrasında Kasier'in içinden geçmesi...  Bir ara o maçı bulup izlemek lazım sanırım. Kızılyıldız maçında topu yarı sahadan alıp kaleye kadar gitmesi de herhalde Zafere Kaçış filmindeki taktiğin dışavurumu.

Attığıyla, kaçırdığıyla şahane bir futbolcu...

Pazar, Haziran 19

Soyunma Odası


Halı saha sonrası Maçkolik'ten kupondaki maçlara bakan biz....

Foto: Copa America'da yarı finale çıkan Arjantin'in soyunma odası...

Çarşamba, Eylül 16

Kırmızı Duman




Bunun altına satırlar dolusu yazı yazabilirdim ama kendimi üzmekten başka bir şeye yaramaz. Ekranı büyüt ve dinle, gerisini düşünme...