cristiano ronaldo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cristiano ronaldo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Ocak 20

Dev Buluşma


 



Dünya futbolu dün akşam dev buluşmaya kilitlendi.

Cristiano Ronaldo'nun Suudi Arabistan'a transferinden sonraki sahaya ilk çıkış gecesinde rakibi Lionel Messi oldu. Uzun bir aradan sonra tekrar karşı karşıya geldiler. Öyle bir karşılaşmaydı ki bu; bir süre önce Messi dünyanın zirvesine çıkarken Ronaldo mirasına adeta hakaret ederek Körfez'in yolunu tuttu. Ve ikili orada karşılaştı. Katar'da final oynarlar mı diye düşünürken, Arabistan'da dostluk maçına çıktılar.

Neyse ne; işin futbol kısmı kenarda dursun. Fakat esas olarak ben siyasi açıdan neyi kaçırdığımı merak ediyorum.

Uzun bir süre Katar ile Suudi Arabistan adeta kanlı bıçaklıydı. Hatta bizim hükümetimiz de tarafını seçmiş ve Katar ile dost olup, Arabistan tarafına cephe almıştı. Gerçi yakın geçmişte biz de Suudi Arabistan ile yakınlaştık ama ekonomisi sarsılan bir ülke olarak böyle temaslara ihtiyacımız vardı.

Katar ise böyle bir zorunluluk içinde olmasa gerek. Konunun Katar ile ne alakası var diyen olursa da hafif bir ışık yakalım.

Paris SG, malum Katarlı sahipleri olan bir kulüp. Yani Fransız liginde oynasa da onlar için bir Katar takımı demek mümkün. Bu tip organizasyon kararları boşuna alınmıyor. Üzerine uzun uzun düşünülüyor. Hatta ülkenin (yani Katar'ın) tüm katmanları ile temasa geçiliyor. Haliyle PSG'nin Suudi Arabistan'a giderek Suudi Arabistan karmasıyla maç yapması bana çok ilginç geliyor.

Yani Katar ile Suudi Arabistan'ın bir anda bu kadar yakınlaşması beni şaşırttı. Tam olarak ben nerede, neyi kaçırdım? Böyle bir şovun, organizasyonun tek nedeni iki dünya yıldızını karşı karşıya getirip maddi gelir elde etmek olamaz. Bu işin bir de siyasi boyutu olmalı.

Katar'da düzenlenen Dünya Kupası'nda Katar sıfır çekerken, Suudi Arabistan Lionel Messili Arjantin'i yenmişti. Suudi Arabistan, Katar'dan şovu çalmıştı. Belki onlar da gruptan elendi ama en azından Katar'da turnuvaya vurulan damga Suudilerin hoşuna gitmişti. Damganın kendisinden ziyade, adresin Katar olması ekstra memnun etmişti.

Ne oldu da iş buralara geldi çözemedim.

Sanırım 2007'de El Ittıhat - Fenerbahçe maçından sonra, Ortadoğu'da oynanan en önemli maçtı.

Messi ve Ronaldo için artık devir kapanıyor ama başka bir masada kartlar yeniden dağıtılıyor olabilir. Bakalım bu sefer bize ne düşecek?

Salı, Ocak 3

Yapılmayacak İş


Tüm zamanların en iyisi tartışması tüm zamanlar boyunca devam edecek.

Cristiano Ronaldo da o tartışmaların bir adayı olarak her zaman kalacak. Fakat tüm kariyeri boyunca yaptıklarını bir kenara koyalım; son imzası onun listedeki birinci aday olmasını zorlaştıracak. Önündeki engel olarak kalacak.

O meşhur tartışmaya şu an girmenin gereği yok. Kimin daha iyi olduğu uzun uzun konuşulur.

Fakat şunu belirtmekte fayda var. Tüm zamanların en iyisi olmak için birçok etkenin bir araya gelmesi gerekir. Yetenek, beceri, başarı, rekorlar, kupalar... Bunların hepsi tamam. Ama bir de iyi bir hikaye lazım...

Pele'nin, Breziyalı Ronaldo'nun, Ronaldinho'nun ilgi çekici hikayeleri var. Maradona zaten başlı başına bir hikaye. Zidane bile; bilmeyerek ve istemeyerek son maçında kırmızı kart görerek hikayesine bir ilginçlik kattı.

Cristiano Ronaldo da Madeira'dan çıkıp zirveye oturan hayat hikayesiyle birçok kişinin kendisiyle bağ kurmasını sağlamıştı. Fakat yarattığı hikayeyi bir imzayla yerle bir etti.

Suudi Arabistan'a gitmesi, yani gittiği ülkenin siyasi masadaki yeri konumu ilk etapta önemli değil. Zaten futbolcular kariyerinin sonunda daha çok para kazanmak için Körfez'e, Çin'e daha rahat yaşamak için ABD'ye gidebilirler. Bunu sıkça yaşadık, bu tercihlerin yabancısı değiliz.

Zaten başkalarının tercihlerini sorgulamak da bize yakışmaz. O tip geçişler, üst seviyeden kopup başka bir sayfa açmanın göstergesidir. O da doğanın kanunudur zaten. Yaşınız geçer ve yolunuz Doğu'ya düşer...

Ronaldo'nun hikayesini bozan ise bu geçişin çok hızlı şekilde olmadı. Bir ay önce Premier Lig'in en hırslı ve kazanamaya aç oyuncularından biriyken, bir anda Suudi Arabistan Ligi'ne geçti. Avrupa'da kimsenin istemediği, istese de kamuoyunun bunu hissetmediği bir süreç yaşadı. Dünya Kupası'nı bir ülkeye kazandırabilecek nadir oyunculardan biriyken yedeğe düştü. Bunların hepsi bir röportajla ve yaklaşık 30 gün içinde oldu.

Ben bu kadar hızlı bir düşüşü, bu kadar çabuk bir değişimi hatırlamıyorum.

Dünyanın en iyi futbolcusu musun, devri geçen bir yıldız mısın? İkincisi isen yine de rekabetçi bir ligde rekabetçi bir takımda kalamaz mıydın? Eğer düşüşteki bir yıldızsan bu görevi bir ay önce Manchester United'da niye kabul etmedin? Orada veya benzer bir takımda 'kulübedeki ağabey' olmak sana yetersiz geldiyse, Suudi Arabistan Ligi nasıl yeterli geldi? Sorular çok, daha da artabilir. Fakat tüm zamanların en iyisi olmaya aday biri böyle bir geçişi yaşamamalıydı.

Transfer duyurusu bile ikinci sınıftı. Dünyanın en iyi futbolcularından birinin transferi, Anadolu kulübünün çekmeyeceği bir fotoğrafla sunuldu.

Bu transferin perde arakasında yaşananlar zaman içinde ortaya çıkar. Fakat bir dönem Ronaldo'yu Messi'nin önüne yazan biri olarak itiraf etmem lazım; on yıla yayılan bu savaş Aralık 2022'de noktalandı ve Messi kazandı.

Salı, Eylül 14

7 Numara Esnekliği


O zaman The English Game'den devam edelim.

Oyunu bulan ve geliştiren İngilizler; daha sonra oyunu dünyaya yaydılar, pazarladılar ve sektör haline getirdiler.

Dünya, son 30 yılda devamlı Premier Lig'i takip etti. Yayından sponsorluğa kadar her konuda öncü İngilizlerdi, sonra diğerleri geldi.

Forma numaraları da onlardan biriydi. Eskiden sadece 1'den 11'e kadar gördüğümüz isimsiz numaralar, zamanla her futbolcu için bir markaya dönüşecek tabelalara döndü. Hatta Ultras kültürü, modern futbola karşı duruşunda bile bu konuya öncelikli olarak değindi. Fakat o savaş kaybedildi.

Artık bu bizim yeni normalimiz oldu. Her sezon başında yeni forma numaraları belli olur, ona göre formalar satın alınır, o sezon da öyle geçer. Buna alıştık, bunu kanıksadık, bunu kabullendik. O zaman böyle devam edeceğiz.

Şimdi tam bu noktada The English Game'e dönüyoruz. Ne diyordu Arthur, para kazandığı tespit edildiği için federasyon tarafından cezalandırılan Fergus'a: "Kurallar her şeyden önemlidir."

İngilizler oyunu, oyunun ruhunu, oyunun anlamını ne kadar değiştirmiş olsa da, bu devinimi devamlı üzerine düşünerek ve uzun müzakereler sonucunda gerçekleştirmiştir. Ve bu noktada zemini ve temeli kurallar üzerine kurmuştur. Kurallar önemlidir. Adil veya doğru olup olmaması önemli değildir. O sonrasında tartışılır. Öncelikli mesele; var olan kurala uymaktır.

Peki kural ne diyor? Bir futbolcu bir forma numarasını seçtiği takdirde, o numarayı sezon sonuna kadar o giyer. Başka bir oyuncu aynı takımda aynı numarayı giyemez.

Fakat gerçekte ne oldu? Edinson Cavani 7 numara ile sezona girdi ama özel bir kural ile sezon başladıktan sonra 7 numara yeni transfer Ronaldo'ya geçti.

Futbolseverler, Manchester United taraftarları, Ronaldo hayranları, duygusallar, nostaljikler, pazarlamacılar, marka değerciler ve daha birçoğu bu kararı alkışladı. Hatta olay o kadar normal geldi ki alkışlar kısa sürdü. Sanki olağan bir olay gibiydi. Olması gereken gibiydi. Olmaması hata olurdu.

Oysa İngiliz oyununa ve İngiltere kültürüne uymayan bir durumdu. Kural belliydi. 7 numara değişemezdi. Değişmemeliydi. Ronaldo, başka bir numara ile bu sezonu geçirmeliydi. Hatta o numara, Michael Jordan'ın Chicago Bulls'ta giydiği yarım sezonluk 45 numara gibi tarihe geçmeliydi. Üstelik o sezon Bulls'ta 23 numarayı giyen bir oyuncu da yoktu.

Premier Lig bu tip pazarlama, marka vb konularda NBA'i örnek alıyor ama bu sefer kendi köklerini hatırlamalıydı. Kimileri "Ronaldo'ya jest yapıldı" dedi ama bana geçen hissiyat Ronaldo'ya ve Manchester United'a tanınan imtiyaz oldu. 

Madem Ronaldo'nun 7 numara giymesi bu kadar önemliydi, o zaman ya bu transferi daha erken bitirecektiniz, ya transferin gerçekleşme ihtimaliyle Cavani'ye sezon başında başka bir numara verecektiniz (o zaman transfer dedikodularını doğurabilirdiniz) ya da Ronaldo daha Real Madrid'e gittiğinde formayı emekli edecektiniz (Best, Cantona gibi efsaneler varken bu çok zor olurdu) ve dönüşünde onun için askıdan indirecektiniz.

Eğer Cavani 7 numarayı seçmesine rağmen ilk 3 haftada hiç oynamasaydı bu jesti ve özel kuralı anlamlı bulabilirdik ama o da olmadı. Öyleyse kapılar kapanacaktı...


Bunu şu anın pazarlama soslu futbol dünyasına anlatmak ne yazık ki çok zor. Genç kuşaklar da "Ne saçmalıyor bu?" diyecektir. Fakat bizim için durum budur. Kimse ses çıkarmadı, bari biz yazalım.

Bu arada pazarlamacı tayfaya not. Cavani'nin Wolves maçında giydiği 7 numaralı formanın koleksiyon değeri yüksek olur. Sonuçta aynı sezonda iki farklı oyuncu tarafından giyilen ilk numara ve o forma bir daha olmayacak, tarihte tek maçla sınırlı kalacak... Formanın rengi de klasik tarzda olmadığı için nadir eserler kategorisine girer...

Çarşamba, Ocak 8

Kutlama


"Ronaldo'ya gol sevinçlerinde Merih Demiral eşlik etti."

Pazartesi günü oynanan Juventus - Cagliari maçının Türkiye basınına yansıması bu şekilde oldu.  Biraz saçma bir bakış açısıydı ama saçmalık için sadece basını öne çıkarmak olmaz, Twitter'da da birçok kişi bu noktaya eğildi. Zaten bu saçmalık; basının değilin toplumun bir sorunuydu.

Evet, bir sorun. Salı günü Cem Dizdar bu konuya eğildi ama eksik kaldığı noktalar var. Bu sadece kendi çocuğumuza düşman olmanın dışında bir kompleksi de barındırıyor.

Özellikle 1990'lı yılların sonunda bu işi zirve yapmıştı. O dönem zaten ülkece Avrupa Birliği'ne girmek için çabalıyorduk. Avrupa gözümüzde tütüyordu. Avrupa gibi olmak istiyorduk ama hemen olmak istiyorduk. Öyle ki, önümüze uzatılan AB kriterlerine burun kıvırıyorduk. Hem onların arasına girmek istiyorduk hem de onların standartına yaklaşmak istemiyorduk. Yani hem ayran dökülmesin gibi... 

O arada kalma durumunu atlatmanın kısa bir yolu olmalıydı. Eğitimde, sağlıkta, kent yaşamında, toplumsal düzende, hukukta reform yapmadan Avrupa'nın yanına girmeliydik. İşte tam da o zamanlar, başta Galatasaray olmak üzere birçok spor takımımız Avrupa sahalarında başarılar elde etti. UEFA Kupası, Süper Kupası, Dünya Kupası üçüncülüğü, Efes Pilsen, Eczacıbaşı, 12 Dev Adam ve hatta yurtdışına transfer olan sporcularımız derken bir anda kendimizi "Açın kapıları işte, biz Avrupalı olduk artık" derken bulduk.

O dönemde de böyle haberler çok çıkardı. "Inter idmanında Emre ile Ronaldo (bu sefer Brezilyalı) yan yana koştu", "San Sebastian'da teyzeler Nihat'a 'oğlumuz' diyor", "Shaq, Hido'ya Türkçe 'Naber baba' dedi" ve daha niceleri... Gerçekten bunlar haber oluyor ve hatta gururlanıyorduk bile.

Bunların ne kadar doğal durumlar olduğunu ıskalıyor muyduk, gerçekten şaşırıp duygulanıyor muyduk yoksa aslında bilerek mi bu tarz haberleri daha çok görüyorduk emin değilim. Zaten ben de  o yıllarda henüz lise öğrencisiydim. Şimdi, 30lu yaşlarıma gelip düşününce Emre ile Ronaldo'nun, yani aynı takımın 30 kişilik kadrosunda yer alan iki oyuncunun yan yana koşması bende pek heyecan uyandırmıyor. Yani genç Emre için heyecan verici olabilir ama o da herhalde Inter'deki ilk haftasının ardından bunu atlatmıştır.

Fakat aradan 20 sene geçmesine rağmen, siyasi konjonktür değişmesine rağmen benzer haberler devam ediyor. İlginçtir benim yaşımdaki insanlar, aradan geçen 20 seneye rağmen şaşırmaya da devam ediyor. 

Ronaldo gollerden sonra Merih'e sarılmış. Yani? Zaten adamın sahada 10 tane takım arkadaşı var. Kalecinin 100 metre uzaklıkta olduğunu düşünüp onu pas geçersek (gerçi Ronaldo 8-9 saniyede yanına gidebilir); geriye dokuz tane seçenek kalıyor. Yani golden hemen sonra Merih'e sarılması yüzde 10'dan daha yüksek bir ihtimal. Üstelik futbolcuların her bir golde sadece bir takım arkadaşına sarılma hakkı yok. Yani hepsiyle ayrı ayrı bir kutlama/tebrik ilişkisine girebilir. Peki sıkıntı, daha doğrusu şaşırtıcı olan durum ne?

20 senede Türkiye toplumu gibi siyaseti de değişti. Artık AB heveslisi değiliz. Hatta AB düşmanıyız. Hatta stratejik ortaklık kurabileceğimiz bir ülke dahi kalmadı. "Bütün dünya kendini lağvetsin, biz ayakta kalalım" diye bekliyoruz. Haliyle Avrupa'ya bakışımız da değişti. Belki de Avrupa ile ilişkilerimizi yine spor ve sporcular üzerinden kuruyoruz. Zira onlarla temas eden başka bir ürünümüz ve ünümüz yok. Yeni alt metin ise biraz daha farklı:

"Onların en değerli oyuncusu, bizim oyuncumuzla arkadaş. Onunla sarılıyor, onunla kutluyor. İşte biz onlar için bu kadar önemliyiz"

Bu sefer dışarıya değil, içeriye anlatıyoruz... Fazla komplo teorisi gibi mi duruyor? Olabilir ama zaten bir komplo teorisi olduğunu söyleyemem. Yani bilinçli, planlı, organize bir durum değil. Toplumun bilinç altı böyle işliyor. Hepimiz böyle düşüyoruz. Haber yazan muhabir de editör de bu toplumdan olduğuna göre onun da böyle düşünmesi normal. Veya bu tarz haberler yazıldığında daha çok etkileşim alıyorsa, üzerinde çok fazla düşünmeden aynı şekilde üretilmeye devam eder. Yani esasen, Avrupalı'nın yanındaki olmayı, onun güvendiği olmayı, daha doğrusu bir sağ koldan ziyade, "biz olmadan yapamazdı zaten" duygusunu seviyoruz. Bu dönem böyle, 20 yıl sonra başka bir şekilde açıklarız...

Bu durumun incelenmesi gereken, şaşırtıcı bir noktası daha var. Toplumu ikiye ayırırsak bir tarafta Batı'ya yakın olanlar, Batı'yı sevenler, Batı ile temas içinde olanlar var. Bu kesime "Batı hayranı ", hatta "yalakası" diyenler de var. Zaten onlar da ikinci grubu oluşturur. Onlar Batı'ya, Batı'nın değerlerine tamamen karşıdır. O kadar karşıdır ki, Batı'nın karşısında kendi değerleriyle ayakta kalmak yerine Batı'dan gelen her şeyi yadırgar. Batı'dan çıkan her kavramı, ürünü yıkmaya ve yok etmeye çalışır. Onu bir tehdit olarak görür. Batı'yı tamamen düşman olarak görür. Şimdi böyle iki grup varken sizce hangisi Merih'in Ronaldo ile gol sevinci yaşamasını daha çok konuşur, ya da daha çok 'gururlanır'? Sanki ilki gibi değil mi? Fakat değil. Esasında ikinci grup bu tip haberlerle daha ilgilidir. Daha çok konuşur o haberleri, gururlanır. Batı ile biraz daha haşır neşir olan "Ne var bunda? İki takım arkadaşı beraber kutlamış" diye bakarken, diğeri Ronaldo ile Merih üzerinden bir kahraman ve hatta kahramanlık destanı çıkarmaya çalışır. İlginç değil mi? Muhakkak bununla ilgili bir tezler, çalışmalar vardır. Benim bu noktadaki düşüncem gerçekten temas kurabildikleri nadir anlar olması. İdmanda beraber koşmak, maç öncesi ona Türkçe konuşturmak, gol esnasında kutlama yapmak gibi. Tabi Merih ve diğerleri için değil. Onlar yıllarca çok çalışarak, idman yaparak, kendilerini geliştirerek, rakiplerini yenerek bir noktaya geldiler. Bizim gördüğümüz 'sarılma' onlar için en doğal an. Ve zaten Merih, maçtan sonra o anı çok net hatırlamıyordur bile. O oynadığı maça yani geldiği noktaya daha konsantredir. 

O noktaya çıkmak için çabalama zahmetine, derin bir uğraşa girmeyenler için o seviyeye en yakın olunan an sadece o 'sarılma'dır. Batı'yı düşman gören, Batı'dan uzak durmaya çalışan, Batı değerlerini savuşturmaya çalışan insanın, bir yandan da Türkiye'ye gelen turist ile hemen yakınlaşması, Bodrum'da onunla flörtleşmeye çalışması, Sultanahmet'te hemen muhabbet kurup 'kanka' olması gibi... Onunla aynı eğitim ve refah düzeyinde olamayacak ama onunla aynı masaya oturabilecek ve bu sayede "Ben de onlar gibiyim" diyerek kendi ürettiği değerler silsilesine daha çok sarılabilecek. Onların değerlerine, ürettiklerine ihtiyacım yok, ben de onlarla aynı yerdeyim! Ronaldo üretmek için çabalamaya gerek yok, zaten bende de Merih var!

Bitmedi? Değinmek istediğimiz bir noktamız daha var. Siyasi alt metinlerin dışına çıkıyoruz. Bu sefer daha bireysel yaklaşacağız. 

Merih Juventus'a yeni gelen biri. Ronaldo ise dünyanın en iyisi. Yılların Ronaldosu... Gözümüzün önünde zirveye çıktı. Şöhret, kupalar, şampiyonluklar, paralar, karizma... Hayatımıza bir sene önce giren, kimsenin tanımadığı dünkü çocuk Merih ise onun yanında. Merih, Ronaldo ile gol kutlayınca, insanlar Merih'in sınıf atladığını sanmış olabilir. "Benim patronla aram çok iyidir, her öğlen yemeği beraber yeriz" demeyi, o yemeği bir statü belirtisi olarak gören bir toplumdan bahsediyoruz. Patron daha sonra arabasıyla basıp gidiyor ama sen Zincirlikuyu'da metrobüs bekliyorsun. Ama yine de o yemek insana bir özgüven veriyor. Kendini, Zincirlikuyu'da metrobüs bekleyen diğer insanlardan daha farklı bir yere koyuyor.

Gerçi şöyle bir durum var; Ronaldo Juventus'un patronu değil. Patron orada Agnelli. Fakat biz Ronaldo'yu başka bir çıtaya koyduğumuz için ona ulaşmanın çok değerli olduğunu düşünüyoruz. Oysa Merih, Ronaldo ile gol kutlaması yapınca değil; Juventus'a imza attığında, ya da en azından Juventus'un ilk 11 oyuncusu olduğunda sınıf atladı zaten. Başka bir seviyeye yükseldi, başka bir noktaya geçti. Yani mesela aynı ayarda bir takım olarak Manchester City'e transfer olabilirdi ve Agüero ile gol kutlayabilirdi. Peki yine haber olur muydu? Sanki olmazdı. Ya da haberi yapılsa bile bu kadar etkili olmazdı. Çünkü Agüero, bazı kavramları temsil etme konusunda Ronaldo kadar güçlü bir figür değil.

Aslında her şey çok basit. Ne o haberlere gerek olmalıydı, ne de bu yazıya. Merih, Türkiye'den Portekiz'e gitti ve belki de orada Portekizce öğrendi. Belki de o Portekizce sayesinde takım arkadaşı Ronaldo ile diğer arkadaşlarına kıyasla daha rahat iletişim kurdu. Ve Ronaldo gol attığında yanına gidip bir şeyler dedi. Her şey bu kadar basit olmalıydı... Normal şartlarda.... Normal şartları olan bir toplumda....

Cuma, Haziran 22

Keçi Olunmaz Doğulur



Bütün dünya şu günlerde Ronaldo ile Messi'yi konuşuyor. Yani her zaman olduğu gibi;  diğer günlerden farklı bir şey yok. Fakat turnuvanın ilk bir haftasında Ronaldo çok öne çıkıp Messi yokları oynayınca bu tartışma iyice alevlendi.

Benim için önemli değil. İkisini de seviyorum. Ronaldo'yu biraz daha önde tutarım ama Messi'ye de soğuk değilim. Üstelik kupa öncesinde keçi ve oğlaklarla poz verince daha da sevdim.

Bizim kilit noktamız keçiler. Messi'ye ve diğerlerine (LeBron gibi) Goat diyorlar ve bunu Greatest of all times'a yoruyorlar ama biz biliyoruz ki bu aslında onların kaybetmek istemeyen keçi inatlarından geliyor. Kazanmak için, winner olmak için, tüm zamanların en iyisi olmak için gereken biraz keçi olmak gerekir. Pes etmeyeceksin, geri adım atmayacaksın. Sporcu karakterinin temelinde bu yatmalı.

Messi kupa öncesi keçilerle poz verince Ronaldo da boş durmadı. O da keçi olmak istedi. Önce İspanya maçında sevincini yaptı, ardından sakalını bıraktı. Bizim kırmızı çizgimiz burası. İkisi de aynı saflara katıldı. Yolları açık olsun.

Bir gün herkes keçi olacak... 

Perşembe, Haziran 8

Kral


Ronaldo, sezonun son döneminde bu kadar öne çıkmasaydı keşke. Ramos’un Ballon d’Or almak için ufak bir şansı olurdu belki. Fakat belki Ronaldo ipleri eline almasaydı CL kupası da gelmezdi. Hepsi birbiriyle bağlantılı. Ama bu adam ‘Dünyanın en iyisi’ olmayı hak ediyor. Bir de Cuadrado’yu oyundan attırmasaydı. Yakışmadı.

Yine de çok önemli bir figür ile karşı karşıyayız. Açıkçası ben Ramos’un bu duruma geleceğini beklemiyordum. Üç sene önce Manchester United’a gitseydi nasıl olurdu onu da bilemiyorum. O artık bir kulüp efsanesi. Şanssızlığı stoper olması, bir de Ronaldo ve Messi ile aynı döneme denk gelmesi.


Bir de merak ediyorum; acaba Ronaldo ve Messi futbolu bırakınca ne olacak? İnsanlığın gelişimine uygun olarak onlar gibi veya onlardan daha iyisi mi gelecek. Yoksa dünya eksenine geri mi dönecek. Her şey normalleşecek gibi sanki. Agüero, Neymar ayarındaki ‘standart’ insanlar, dünyanın  en iyisi olmak için ‘normal’ bir yarış verecek.

Çarşamba, Ocak 21

Böyle mi Olacaktı



Erkeklerde genel bir algı vardır. Güzel bir kızla beraber olan şarkıcı ve özellikle futbolcu, yani ünlü, pek sevilmez. Kıskanılır. "Ulan parası var diye kız onla, yoksa çirkin adam, topçu olmasa kız göremez" tarzı cümleler kullanılır. Ben demem. İyi bir futbolcu, güzel kızlarla olmalı. Güzel olması da yetmez, çok güzel, tarz, karizmatik hatunlar bulmalılar. Hatta, bunu başardıkları zaman da ben mutlu oluyorum. Bu adamlar rüya gibi bir mesleğe, kimseye nasip olmayacak bir yeteneğe, ve gençliklerini yaşayacak bir paraya sahipler. Yanlarında güzel bir kız olmasını hak ediyorlar. Gayet doğal...

Hatta bu konuda nerdeyse bir kaynana gibi oluyorum. Bunlar bizim çocuklar ve yanlarına çoğu kızı da yakıştıramıyorum. Mesela, İngiltere'nin temiz suratlı, güleryüzlü, ince bilekli çocuğu David Beckham'a asık suratlı nemrut Victoria'yı hiçbir zaman yakıştıramadım. Evet kız güzel, hatta belki de o ülkenin en tarz hatunu ama o duruş nedir öyle? Sanki Yunanistan'a son dakika golünü atan, 99'da CL'yi kazanan, kahramanlık hikayelerini gerçekleştiren bizim oğlan, kızın oyuncağıymış gibi.  Ve sanki beraber çekildikleri bütün fotoğraflarda kız, bütün bunlardan memnun değilmiş gibi.. Zaten sonunda da kz, bizim oğlanı kendisine feci bağladı. Milan'ı bırakıp LA'ye gitmeler falan da hep bu kızın etkisiydi. 

Veya Arda Turan... Elimizde büyüdü. Zaman içinde çok kavga ettik, kızdık, küstük ama onun iyi bir noktaya geleceğini de biliyorduk. Madrid'e gitti. Dünyanın en iyi futbolcularının yaşadığı şehre... Yanında ise nargile cafe'lerde hesap ödeten cadde kızı Sinem Kobal vardı. Madrid'de yaşayan, Türkiye'nin en klas topçusu, Türkiye'nin en tarz olmayan kızıyla beraberdi. Nedir abi bu? Neyin testini yapıyorsunuz. Hatta arada sırada haber çıkıyordu, Arda'ya Liverpool'dan teklif var ama Sinem Kobal Liverpool'da yaşamak istemiyormuş... Gel de çıldırma... Kendini Posh sanıyor ama Türkiye sınırlarında bile ondan daha çok hakeden 50 kız vardır.

Wesley ile Yolanthe adeta bu konuda ders veriyor. Papaz Casillas, karizmasına uygun bir hatunla beraber yıllardır. 87'li Pique, 16 yaşında La Tortura klibinde izlediği kadınla beraber. Muazzam başarı. Yakışır. Hülya Avşar'ı daha henüz Samsun'da gözüne kestiren Avrupa Gol Kralı Tanju gibi.. Gerçi Tanju'nun olayı yasak aşka giriyor ama olsun.

Asıl konuya gelelim artık. Ronaldo ile Irına ayrıldı. Üzüldüm gerçekten. Bu kadara tencere-kapak bir ilişki zor bulunur. Bir tarafta Portekiz'in bir adasından çıkan fakir çocuk, diğer tarafta Tatar bir babanın köklerinden gelen ve Rusya'da doğan bir kız. Hemen hemen aynı yaşlardalar. Hemen hemen aynı yaşta çalışmaya başlıyorlar. Mesleklerinde zirveye çıkıyorlar. İkisinin de olağanüstü fizikleri var ve en sonunda beraber oluyorlar. Ünlü olmasalardı müthiş bir aşk filmine konu olabilirlerdi. Sınırların kalktığı yeni bir dünya düzenine simge olabilecek bir ilişki. Fakat sonsuza kadar mutlu yaşadılar geleneği gerçek olmadı.

Irına'ya bundan sonraki hayatında başarılar dileriz. Yeni bir sporcu sevgili bulamadığı takdirde sadece Maraton.com'un foto galerisinde denk geliriz artık. Ronaldo'nun ise sıradaki hamlesi önemli. 

Ronaldo hırslı çocuk. 17 yaşında United'a git, orada efsane ol, sonra Real'e git, orada da başar. Messi'nin önüne geçmesinin nedenleri bunlar. Şimdi gidip Paris Hilton ayarı bir kızla beraber olursa ona yakıştıramam. Irına United ise, bundan sonraki hamlesi Real Madrid olmalı. Ne biliyim Barbara mesela, manken olan...

Bu konunun da takipçisi olacağız...


Salı, Eylül 4

Mutsuz Ronaldo



"27 yaşında, zengin, çok başarılı, boyu posu yerinde ve her şeye sahip. O da mutsuzsa, insanlar sokaklara dökülüp ağlamalı. Ronaldo hayattan daha fazlasını isteyemez, her şeye sahip. Daha ne istediğini anlayamıyorum, üzgün olmak sahip olduklarına karşı nankörlük"

Carlos Rexach, Ronaldo için

Olay aslında şudur ki, mutluluk genelde daha çok içinde bulunduğun durumla alakalı bir olgu. Mutsuzluksa içinde olamadığın dünyayla. Kafanı kendi dünyandan dışarı çıkarırsan mutsuz olma ihtimalin doğar. Buna farkındalık diyen de var. Ronaldo gibi bir adamın mutsuz olması onun adına güzel bir şey. Her şeye sahip ama mutsuzsa, eksik bir şey görmüş demektir. Bir insan için güzel bir şey.

Ya da sadece başka bir şehirde yaşayıp, orada top oynamak istiyor.

Pazar, Nisan 22

Nou Camp'da Gol Sevinçleri

İki ilginç ve güzel gol sevinci. Fotoğraflarla gösterilecek gibi değil. Maçtan 1 gün sonra , (sonucu bilinirken) izlenince bile aynı tadı vermeyebilir.

Önce Barcelona atıyor. Takım halinde bir sevinç diyeceğim ama değil. Herkes seviniyor. Kimi takım arkadaşına koşuyor, kimi tribüne gidiyor, kimi önce pası atana sonra golü atana, Messi kalenin içindeki topa... Tribün zaten çıldırmış vaziyette, herkesin kolları havada, herkes koşuyor veya zıplıyor.


Bu golden hemen sonra Ronaldo atıyor. Nou Camp'da bu sezon 3.defa gol atıyor, ligde 42.defa atıyor. Defalarca gole sevindi, baldır gösterdi, saçma saçma dudak büzdü, şebek oldu, ilk defa dün çok klastı. "Rahat olun, sakin olun, ben burdayım" diyor. Kendi taraftarına veya takım arkadaşlarına değil. Evet onlara da aynı mesajı veriyor ama asıl muhattabı Katalanlar. 3 dakika önce çılgın gibi sevinen ev sahibi tribüne, deplasman takımının en antipatik yıldızından muhteşem bir cevap. Sadece El Classico tarihine geçmekle kalmayacak, dünya futbol tarihinde de yer bulacak.


Pazartesi, Ağustos 22

Son Adam Ronaldo


İspanya'da 3 gün arayla oynanan iki derbi gündem belirledi. Türkiye'de bile merakle beklendi ve çok konuşuldu. Mesut'un küfürleri konuşuldu, Mourinho'nun tavırları, Guardiola'nın gömlekleri, çıkan kavga çok konuşuldu, hatta kavgaya karışmayan arkadaki gözlüklü adam bile konuşuldu.

Hepsini anladım da bu yukarıdaki kare niye gözden kaçtı anlamadım. Barcelona gol atıyor, Real'in son adamı hücumcu Ronaldo. Uzun uzun konuşmaya değecek bir kare.

Bunun Türkiye Ligi'ndeki karşılığı da şu goldür. Anelka golü atarken ceza sahasında Anelka'ya müdahele etmeye çalışan son adam belki de hayatında ilk defa savunmaya gelen Ailton.

Cuma, Temmuz 22

Ronaldo Bey Napıyorsunuz?

Havada durdum şahitlerim var.

Şaka bir yana, 2-3 sene tiksindiğimiz herifi şimdi dikkatle bekliyoruz. Dünyada Barcelona'ya ve Messi'ye kafa tutabilecek nadir adamlardan. Bakalım bu sene ne yapacak? Bu sene de kayıp olursa sorgulmaya başlarız, orası ayrı konu.

Perşembe, Ocak 27

Real Yan Gelip Yatma Yeri Değil


Bu adamın bu sene yattığı anı bu kare dışında bulamazsanız. Yediği tekmeler olmasa bu kareler de ortaya çıkmaz zaten. Sevmiyorum ama beğeniyorum. Adam iş yapıyor. Real formasının hakkını veriyor.

Cuma, Nisan 16

İstanbul Gibidir Real Madrid

Yer İstanbul olsa hemen karakter analizi yapabilirdik. Yine de yapalım.

Soldaki genç İstanbul'a Anadolu'dan yeni gelmiştir. Büyük ihtimalle üniversite okumaya gelen genç ve parlak çocuktur. Parlak derken yanlış anlaşılma olmasın, geleceği parlak. Akıllı, sessiz, efendi çocuk. Hababam Sınıfı'ndan çıkan Ahmet gibidir. Liseyi kendi köyünde değil yine Ankara-İzmir gibi bir büyük şehirde okumuştur. Gurbet nedir bilir. Ama İstanbul başkadır.

Ortadaki eleman ise yıllardır İstanbul'da yaşayan ama Anadolu geçmişi olan bir ailenin çocuğudur. Varoş mahallelerde yaşar. Ben Fikirtepe derim sen Bayrampaşa; farketmez. Hevesli, heyecanlı ve girişimcidir. Tek amacı kısa yoldan para kazanmaktır. Hayatla mücadelesi , kavgası daha doğrusu düşmanlığı vardır. Yalnızdır, kimseyi sevmez. Ama kurnazdır. En güzel kız ve en güzel araba onun en büyük hedefidir.

Yanlarındaki isim ise, İstanbul'un tabir-i caizse kaşarı olmuş bir tecrübedir. Orada doğmuş büyümüştür. Girmediği ortam, bilmediği insan yoktur. Sarraf gibidir. Ortaköy'deki gece hayatını da bilir, Kapalıçarşı'daki esnafı da. Nerede ne yapılır en iyi o bilir.

Yanındaki gençlerle bir şekilde bir ortaklık kurmuştur, onlara örnek olmak zorundadır. Onlara yol yordam öğretecektir.

Soldaki İstanbul için fazla sessiz, fazla kırılgandır. İstanbul için fazla saf gibi durmaktadır. Ortadaki ise fazla heyecanlıdır. Tezcanldır.Soldaki Ahmet ise sağdaki Tony Montana gibidir biraz. İstanbul ikisini de, bu yalnız çocukları, yer, yener. Tek ihtiyaçları doğru kişileri bulmaktır.

İşte yanlarındaki isim doğru kişidir aslında. Ama onun da derdi vardır. İstanbul'da herkesin bir devri vardır. Onun da sonu gelmektedir. Belki de sonunu, onunun emekliliğini yanındakiler sağlayacaktır. İstanbul kendini sürekli yeniler. Eskilere kalmaz.

Pazartesi, Şubat 15

Geniş Aile


"Kız arkadaşım Julia ona aşık. Ona göre; C.Ronaldo hem yakışıklı hem de yetenekli. Maç sonrasında forma değiştirmekten nefret etmeme rağmen C.Ronaldo'nun formasını onun için istemiştim. Ama başaramadım, çünkü Ronaldo istemedi."

Andrei Arshavin anlatıyor bunları. Tam da Bridge-Terry olayı gündemdeyken. Akla kötü şeyler getirmeyelim. Sempatik bir çift bunlar. Bu arada yazının üstüne Ronaldo fotosu koymak gerekirdi ama elim gitmedi. Ben de bu aile saadetini koydum. Herhalde internetten Ronaldo golleri izliyorlardır diyerek espirimi de yapayım.