mesut özil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mesut özil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Mart 23

Son 10 Numara


Gerard Pique... 2010 Dünya Kupası'nı kazanan İspanya'nın en önemli futbolcularından biriydi. Barcelona formasıyla bayrak adamlığa kadar ulaşmıştı. Dünya futbolunda stoperin tanımını değiştirmişti.

Geçen senenin sonuna kadar Barcelona'daydı ama artık tartışılıyordu. Yaşlanmıştı da. Vedası yakındı. Bir gün ansızın futbolu bıraktı. İçinde bulunduğumuz sezonun günlerinden birinde, bir kasım gününde. Kazandığı Dünya Kupası'nın arasına girmeden hemen önce...

1 Kasım günü Şampiyonlar Ligi maçına çıktı, ardından vedasını açıkladı, 5 Kasım günü son kez Camp Nou'ya çıktı. Her şey bir anda oldu. Sezon planlamasında yer alan bir oyuncu, eskisi kadar çok olmasa da, oynayabilir vaziyetteyken bıraktı futbolu.

Tabi ki Pique'nin başka planları vardı. O artık bir iş insanıydı. Yarattığı Kings League, bir modadan daha fazlasına dönüşebilir ve ileride ondan daha çok bahsedebiliriz.

Fakat onun vedası görülmemiş bir şekildeydi. Nadirdi. Ama bu sefer aynı sezon içinde; bu sefer Mesut bıraktı. Nadir olan durum, son beş ayda iki kez yaşandı.

Tabi ki her iki oyuncunun ortak yönleri de var farkları da... Mesut artık o eski seviyesinden çok uzaktı. Üstelik uzağa düşmesi de yeni değildi. En az dört senedir yoktu. Sahada görülüyordu ama o görünen Mesut Özil değildi.

Oysa bir zamanlar Ronaldo ve Messi'den başka birini izlemek isteyenlerin başvurduğu adresti Mesut. En azından benim için öyleydi. "Normal olanların en iyisi"ydi.

Pique ile de karşılıklı çok oynadılar. Real - Barcelona rekabetinin son iyi zamanlarıydı o yıllar. Zaten Mesut bir Real futbolcusu kalacak akıllarda. Arsenal'de daha çok sezon geçirmesine, Dünya Kupası'nı Arsenal'deki ilk sezonunun ardından kazanmasına rağmen. Çünkü Mesut'un Real dönemi bir futbolda izlediğimiz sanat gösterilerinden biriydi. Muhteşemdi. Son 10 numaraydı belki de. Ronaldo'yu santrfor yapan isimdi hatta. Sol ayağına mancınık, sağ ayağına mıknatıs takarak çıkardı sahaya.

Bu tip övgülere mahzar olan çok oyuncu vardır. Bir şekilde kariyerlerinin sonunda sallantı geçirmiş olabilir ama hepsi bir şekilde kıyıya sakince yanaşmasını başardı. Ronaldo, Ronaldinho... O sallantılı kariyer sonları genelde Güney Amerikalılara denk gelir zaten. Nasıl bir Alman'a denk gelebilir? O Alman, Zonguldaklı olunca iş değişiyor işte...

Dünya Kupası'nı da kazanan çok oyuncu vardır tarihte. Bazıları tesadüfen denilebilecek bir şekilde kadroda yer bulmuştur. Fakat Pique ve Mesut başkaydı. Onlar en yüksek seviyeye çıkmış ve uzun süre kalmış oyunculardı. Mesut da Pique'den farklıydı. Sonuçta bir 10 numaraydı. Cambazdı. Sanatçıydı.

Sezon devam ederken futbolu bıraktıklarını açıkladılar. "Sezon sonunda futbolu bırakacağım" duyurusu değildi yani, bir anda bitirdiler her şeyi. Sıkıldılar. Tak etti bir anda bu, ömürleri boyunca oynadıkları ve büyük kısmında çok iyi oynadıkları oyun. Pique'nin başka planları vardı gerçi. Onun kafada bitmişti futbol...

Futbol ise önce Mesut'u bırakmıştı. Çok önceden bırakmıştı. Mesut didinse de olmuyordu, olmayacaktı. Arsenal tercihine yanlış demek biraz haksızlık ve sonuç odaklı olur. O Real günlerinin üzerine bir Premier Lig yakışırdı. Almanya Milli Takımı'nı bırakması da doğru bir duruştu. Fakat sonrasında hep yanlış kararlar geldi Mesut'tan. Belki de en doğru karardı dünkü. Fazla uzatmamalıydı zira fazla uzamıştı!

Yine de futbol tarihine damga vurmuş insanların sahneden böyle çekilmesi beni üzüyor. Bir veda turu yaparak çıkmaları gerekirdi son sezona. Kobe'nin NBA'de yaptığı gibi mesela. Gerçi Mesut için şartlar buna uygun değildi. Veda turu bile tribünleri gezerek olurdu anca. Yine de; tatsız oldu işte...

O kariyere, o sol ayağa, o paslara hiç yakışmadı. 

Buraya gelen Mesut değildi. Yüzünden belliydi mesut olmadığı.... Belki böyle avutabiliriz hikayeyi. Son sayfaları yırtarak. 2014'ten sonrasını keserek. Kurtarır mı? Bernabeu'ya bıraktığı iz her şeyi kurtarmaya yeter sanki...

Pazartesi, Temmuz 30

Faşizme Karşı Faşizm


Mesut Özil'in Almanya Milli Takımı bırakması doğal olarak çok fazla yankı buldu. Avrupa'nın en önemli orta saha oyuncularından biri, milli takımını sportif olmayan bir nedenle bıraktı. Üstelik olayların bu noktaya gelmesinin başlangıcında Türkiye'nin cumhurbaşkanı yer alıyor. Oldukça ilgi çekici bir hikaye... 

Olan biten hakkında ne yazsak yazalım eksik kalacak. Çünkü konunun odak noktası, Almanya'da gurbetçi olmak. Bu da şahsen benim uzak kaldığım, bilmediğim, yaşamadığım bir mesele. Ahkam kesmek istemem. O nedenle Mesut'a buradan "Neden böyle yaptın?" diyebilme cüretini göstermek bana çok abes geliyor. Ne yıllar evvel Almanya Milli Takımı'nı seçtiğinde ne de şimdi Recep Tayyip Erdoğan ile fotoğraf çektirdiğinde onun kararını tartışmaya gerek duymuyorum. Daha doğrusu bu kararlar en fazla "Ben onun yerinde olsaydım yapardım/yapmazdım" noktasında değerlendirilebilir. Fakat ne yazık ki kullanılan tüm cümleler kesin bir doğru üzerinden kullanılıyor. Kesin bir doğru olmadığı içi de aslında bu cümlelerin hepsi bir  dayatmaya yol açıyor. 10 yıl önce de aynıydı, bugün de aynı! Almanya'yı seçtiği için ona "hain" diyenler bugün onu alkışlıyor, yıllar evvel "Çocuk ne istiyorsa onu yapar" diyenler ona "Siyasi malzeme oldun, bunu yapamazdın" diyor. Her ikisi de tutarsızlık.

İnsanın bir felsefesi olmalı. Hayata sağdan da soldan da bakabilir ama önce tüm bu fikirlerini bir temele oturtmalı. Muhalif de olabilir, iktidardan yana da. Fakat hangi tarafta neden durduğunu iyi bilmeli. Bir meselesi, bir fikri olmalı. Fakat yok! Bu tip noktalarda eksik olduğumuzu Mesut sayesinde bir kez daha anladık.

Kuru milliyetçilikle yıllarını geçiren, sosyal medyadan her yere laf yetiştiren, Yunanistan'daki yangına sevinen, Amed Sportif'e taş atan, sosyal hayatın her alanında topluma sınırlar dayatan, buldukları her güç sayesinde yaşamı zorlaştıran, kısıtlayan kitlelerin Mesut hakkındaki yorumlarını ciddiye almaya zaten gerek yok. Onlar, rüzgar nereden eserse öyle davranacaklar. Onları rahatsız eden o anda neyse, bireysel olarak kendilerine ne zarar/yarar verirse onu düşünecekler, çıkarları için konuları değerlendirecekler. Tutarlı bir duruş zaten beklenmez, o nedenle de tartışmaya da gerek yok.

Fakat aksi yönde bir meseleleri olduğunu iddia eden bir kesimin, her zaman karşı oldukları tavrı benzerini Mesut'a göstermemesi çok üzücü. Mesut Özil olayının başlangıcı Erdoğan ile görüşmesiydi. Hemen bu noktadan başlayalım.

Bir sporcu istediği kişiyle görüşebilir. Bu görüşme siyasi bir amaç doğrultusunda bile olmayabilir. Seçilmiş bir cumhurbaşkanı ile görüşmek, bir sorun yaratmamalı. Aynı özgürlüğün başka futbolculara başka siyasiler için verilmemesi bir sorundur. Fakat özgür hareket etmenin ve özgür düşünmenin önemini savunuyorsak Mesut Özil'in Londra'da Erdoğan ile buluşması eleştirilecek bir nokta değildir.

Almanya eleştirdi. Gereksiz eleştirdi. Onlar eleştirirken Türkiye'deki muhalifler eleştirilere destek çıktı. "Almanya'nın değerlerinin karşısında duran bir figürle milli takım oyuncusu fotoğraf çektiremez" dendi, Türkiye'deki muhalifler bu tavrı alkışladı. Önce bu noktaya açıklık getirmek lazım. Almanya değerleri nedir? Almanya değerlerini kim belirler? Almanya değerlerini belirleme hakkı Merkel'e veya federasyon başkanı Grindel'e aitse, mesela Türkiye'deki değerleri AKP iktidarı, Türkiye futbolundaki değerleri Yıldırım Demirören mi belirleme hakkına sahip? Eğer öyleyse, AKP "Bizim değerlerimizle örtüşmeyen hareketleri yapanlar" hakkında yaptırımda bulunabilir mi? Bulunursa Almanya değerlerini koruyan Merkel'e destek çıkanlar, yine burada Türkiye değerlerini koruyanlara destek çıkacak mı?

Savunduğumuz cümlelerin nereye gideceğini iyi düşünmemiz lazım. Kuru kuru bir karşı çıkış, uzun vadede size karşı bir silah olarak geri dönebilir. O nedenle haklı olmasını istediğimiz kişinin tarafında değil, doğru olduğunu düşündüğümüz fikirlerin tarafında olmalıyız. Benim düşünceme göre bir insan bir siyasi figürle istediği yerde görüşebilir. Bu Deniz Naki için de aynı, Mesut Özil için de.. Erdoğan  için de aynı Selahattin Demirtaş için de...

Kaldı ki Recep Tayyip Erdoğan 2002'den bu yana iktidarda. Muhakkak iktidarının ilk zamanlarında oy sayısı daha az olsa da sempatisi biraz daha fazlaydı. Son dönemde ise seveni ve sevmeyeni çok keskin bir şekilde ayrıldı. Bu keskinleşmenin en önemli nedeni sert politikasıydı. Fakat bu da 2018'de başlamadı. Neredeyse 2011'den bu yana böyle. Türkiye'deki muhalif kesim bunu 2013'te tam içinden yaşadı. Haliyle 2018'in Mayıs ayında Almanya'nın, değerlerini baz alarak Mesut'a karşı çıkması çok da samimi değil. Üstelik Mesut, birkaç ay öncesinde de Erdoğan'ın 29 Ekim resepsiyonuna katılmış ve onunla fotoğraf da çektirmişti. Bu ilk fotoğrafı da değildi. Hatta mektubunda da belirttiği gibi ilk görüşmesini 2010 yılında bir milli maç sonrasında yapmıştı. O maçı Merkel ve Erdoğan beraber izlemişti. O günlerin üzerinden çok sular aktı ama 2017 daha çok yeni. Bir kaç ay içinde Almanya'nın değerlerinde veya Erdoğan'ın politikalarında neler değişmiş olabilir ki Mesut bir yanlış yaptı?

Almanya'da değişen; hızla yükselen sağ. Aşırı sağ parti AFD, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra meclise giren ilk ırkçı parti oldu. Yüzde 13 oy aldı. Bu duruma sadece siyasi bir partinin yükselişi olarak bakmamak lazım. Toplum da sağa kayıyor olsa gerek ki, bu tip partiler yükselişe geçiyor. Ve o kitlelerden oy devşirmek zorunda kalanlar, onların gönlünü hoş edecek politikalar izlemek zorunda kalıyor. Merkel de bunu görüyordur. Suriye Savaşı'nın Avrupa'daki en temel sonuçlarından biri bu. Almanya, en çok mülteci alan ülkelerden biriydi ve bunu sıkıntısını yaşadı. Toplum sağa evrildi ve sadece Suriyeli göçmenler değil diğer azınlıklar da bu gelişmelerden etkilendi, etkilenecek de. Ve o siyaset için Mesut Özil iyi bir figür. Malzeme verdi ve Alman siyaseti de fırsatı kaçırmadı.

Mesut'un 'ırkçılıktan' kastı buydu. Alman siyasilerinin onun üzerinde başlattığı baskıcı hava, toplumun her noktasına dayandı. Bild gibi yüksek tirajlı ve popülist söylemli bir gazete Mesut'u yerden yere vurdu. Almanya Futbol Federasyon Başkanı, Mesut'un (ve İlkay'ıın) Dünya Kupası kadrosuna alınmamasını istedi. Neyse ki Löw dinlemedi bile, aldı! Fakat oyuncular hazırlık maçlarında yuhalandılar. Sosyal demokrat partinin bir temsilcisi bile Facebook hesabında İlkay ve Meust'a "Keçi siken" dedi..  Bir tiyatrocu "Anadolu'ya defolun" dedi. Kastedilen Almaya değerleri bu değildi herhalde?

Peki bu Almanya değerleri sadece azınlıklar için mi geçerli? Türkiye ve Almaya yetkilieri görüşmelerine devam ederken, siyasi konularda gerginikler devam etmesine rağmen ekonomik alanlarda tavırlar boykotlar olmazken, tüm bu değerleri apolitik bir kimliği olan, siyasi sularda bugüne kadar hiç gezinmemiş Mesut Özil'in çektirdiği fotoğraf mı zedeledi?

Almanya, Erdoğan'dan bu kadar rahatsızsa, neden AKP'nin son seçim zaferinin kutlamasına eski başbakanını gönderir? Schröder ile Erdoğan'ın yıllardır süren yakın ilişkisi (neredeyse dostluk noktasında biliniyor. Fakat Alman basını hiçbir zaman Schröder'e Mesut'a gösterdiği tepkinin onda birini göstermedi. Hadi Schröder siyasi bir elçi, temasları sürdüren bir arabulucu. O zaman Mesut'un da açıklamasında bahsettiği Lothar Matthaus daha doğru bir örnek. Matthaus, federasyon görevlisi olarak Putin'i, yani Erdoğan'ın bugünlerdeki en sıkı müttefikini ziyaret edebiliyor. Putin, birçok Alman basın kuruluşu tarafından 'diktatör' olarak adlandırılıyor. Muhtemelen, bahsedilen Alman değerlerinin savunucusu değil. Fakat Matthaus, ki ülkenin en sevilmeyen spor figürüdür, Mesut kadar eleştiri almadı. Çok takip edemedim ama hatta belki de hiç tepki almadı! Bu ayrım adil mi?

İşte tüm bunları kenarda bırakıp "Mesut haksız, özeleştiri yapmalı, ne ırkçılığı canım" gibi söylemler geçersiz kalıyor. Üstelik bu söylemleri siyasi bir düşüncenin tartışılmaz doğrusuymuş gibi sunan kanaat önderleri var. Bu kanaat önderliği Twitter'dan attıkları birkaç muhalif mesaj sayesinde oluşturdukları takipçi kitlesi sayesinde kuruluyor. Fakat aslında olayları değerlendirirken hiçbir şekilde  düşünce terazisine girmiyorlar ve tıpkı karşıt tarafın militanları gibi ezberden konuşuyorlar.

Eminim ki Mesut'un üç sayfalık veda metninin tamamını okuyanların sayısı çok azdır. Ona alkış tutanların büyük bir kısmı zaten hiç okumamıştır. Bir kesimse metinde "Ben özür dilerim, yanlış yaptım. Erdoğan ile görüşmemeliydim" cümlesini arattı ve bulamayınca açıklamanın yetersiz olduğunu savundu. Oysa "Buluşmamız, herhangi bir politikayı onayladığım anlamına gelmiyor" cümlesi oldukça açık ve şıktı.

Almanya'da olanlara çok hakim değiliz. Bir futbolcunun, bir gurbetçinin orada neler yaşadığını bilemeyiz. Farklı dinamikler vardır muhakkak. Fakat alt metinleri, satır aralarını da okuyabilmek mümkün.

Mesut 2010'dan bu yana iki ülke arasındaki ilişkileri simgeleyen toplumsal ve biraz da siyasi bir figüre dönüşse de hiçbir zaman politik bir kimlik ortaya koymadı. Bu konuda eleştirilebilir ama bunun da kendi tercihi olduğunu ekleyerek. Fakat siyasi hava değiştiğinde bile aynı noktada kalan Mesut'u eleştirmek de biraz ikiyüzlülük olur. Mesut, hemen hemen çoğu üçüncü kuşak gurbetçi gibi, Almanya eğitiminden geçip Almanya sosyal hayatında bir Alman gibi hareket etti. Fakat evinde ve ailesinde Türkiye ile geniş bir bağ kurdu. Bu bağ, muhafazakar (İslamcı değil, muhafaza etden) değerlerle korunur. Bir gelenekçilik söz konusu. Gurbetçiler geleneklerine bağlı kalmadıkları takdirde kimliksiz kalmaktan korkarlar. O geleneği en önemli parçası da, büyüklere saygıdır. Evdeki babaya, ailedeki dedeye veya Türkiye'deki cumhurbaşkanına.  Ülkenin cumhurbaşkanına duyulan saygıyı göstermek onlar için zor. Büyük bir kısmının böyle bir şansı yok, olmayacak da. Mesut'un ise vardı. O nedenle bu tip davetlere katılıyor. Kendi katılmak istemese bile (politik nedenlerden değil; yorgunluk üşengeçlik vs gibi) ailesi onu zorlayacaktır. O nedenle Mesut'un "Kim olsaydı görüşürdüm" sözü oldukça inandırıcı. Zira o sınıfın değerleri bu ezber harekete oldukça müsait. Üstelik en başta dediğimiz gibi, Mesut bile isteye , hayran olarak,  severek bile Erdoğan'ın yanına gitmiş olabilir. Fidel Castro ile görüşen bir NBA oyuncusu ne kadar tepki alır mesela? Oysa o da 'ABD değerlerini' yok sayan bir harekete imza atardı. Yine de bunların hepsi muamma. Kesin olan Mesut, sporcu kimliğinin getirisi olarak başka bir cumhurbaşkanı ile de görüşürdü.

Tabi kimse bu sava inanmak zorunda değil. Fakat "Siyasî makama saygı göstermek, eminim ki Kraliçe’nin ve Başbakan Theresa May’in de Erdoğan’ı Londra’da ağırlarken paylaştıkları bir görüş" cümlesi de birçok tartışmanın bitmesi gerektiğini gösteriyor. Ülkelerin koyamadığı tavrı Mesut'tan beklemek zaten haksızlıkların en büyüğüydü. Mesut, Kenan Sofuoğlu ve Alpay Özalan değil İleride onlara dönüşür mü bilemeyiz. Fakat bugüne kadar öyle bir tavır koymadı. O nedenle onu olmadığı bir yere indirgemek de haksızlık. Saygı, o çevre için gayet yeterli bir gerekçe ve bu kadar kaşınması ileride bizi özgürlükleri kısıtlama noktasına kadar götürebilir.

Mesut'un Mercedes'e salladığı noktalar herhalde mektubun en cesur yerleriydi. Mesut öyle bir kimliğe sahip değil ama o cümleler şövalyelik kokuyor. Yasalar önünde suçlu bulunan ve Almanya Futbol Federasyonu'nun sponsoru olmaya devam edebilen bir firma ve Erdoğan ile görüştüğü için o firmanın reklamlarında yer alamayan bir oyuncu. İkiyüzlülük diz boyu... Mesut'un bir zamanlar öğrencisi olduğu okulun onunla artık çalışmak istememesi de bir diğer boyut. Okul yönetimi iradesiz davranmış olsa da onları anlamak mümkün. Fakat zaten ırkçılık ve faşizm tam da bu noktada başlar. Toplumdan dışlamanın, itibarsızlaştırmanın ilk adımları...

Aslında bu yazı Mesut'u savunma yazısı değildi. Mesut ve herkes, tüm insanlar özgür davranma hakkına sahip. Temel noktamız burası olmalı. Tercihler, yaşamlar, seçimler özgür bırakılmalı. Fakat bu düsturu savunup Mesut'un kararlarını eleştirmek ve bu eleştiriyi daha güçlü seslendirmek adına ciddi bir şekilde hissedilen faşizme gizli destek çıkmak hataların en büyüğü...

Taraf seçmek, ideoloji belirmek en kolayı. Zor olan ise ona göre yaşamak. Fikrinizi ve felsefenizi tek kelime ile işaret edebilirsiniz ama altını ancak davranışlarınızla doldurabilirsiniz. Özeleştiri yapmadığı iddia edilen Mesut, fikrinin altını doldurmayı çok iyi becerdi. Bu sayede de benden ekstra alkış aldı. Yolu açık olsun... Darısı bizim başımıza...

Cuma, Ekim 7

Milliyetçi Maç


Bugünkü maça dair beni meraklandıran tek şey bu. Mesut ıslıklanacak mı? Aynı soruyu Arda ve Emre için de sorduğumuza göre aslında Mesut'a da çok özel davranılmıyor.

Mesut'un her Türkiye'ye gelişi öncesinde "Türkler beni seviyor" açıklaması yapmasını da anlamıyorum. Bremen ile gelince de aynısını demişti.

Milli maçlara dair duygular, coşkular çok gerilerde kaldı. Sanırım İsviçre maçı ile sona erdi. 2008 ile toparlasak da, totalde kayboldu gitti.

Yazın topluca Euro 2012 maçı izlemek güzel olabilirdi ama onu yapabileceğimizin de garantisi yok. Hayatımdaki planları uygulamadaki başarısızlığım yaş büyüdükçe artıyor, haliyle Euro 2012'de arkadaşlarla beraber maç izleme gibi basit bir konsept bile gerçekleşmeyebilir. O zaman ekran başında heder olup "hadi oğlum, vur oğlum!" demenin de çok anlamı yok.

Basketbolda Türkiye Kupası daha ilgi çekici. Herhangi bir Türkiye Kupası'nın ilgi çekici olduğu tek zaman, milli maç arası.

Aslında şu yazıyı yazmaya bile gerek yoktu ama gündem boş. Yiğit, twitteradegilbloglarayazin diyor. Çabası boşa gitmesin diye, 3 paragraf yeter.

Pazar, Ekim 10

Vatan Haini Olan Vatansız


Biz burada birbirimizi yiyoruz. 1 haftadır tartışıyoruz. Bazılarımız Mesut Özil'i vatan haini olarak görüyor, bazılarımız "kendi kararı, normaldir" diyor. Bu tartışanları yapanların hepsi aynı özelliklere sahip. Hepmiz Türkiye'de doğduk, Türk okullarına gittik, Türkçe konuştuk. Yani bu tartışmayı yapıyoruz ama hepimiz aynıyız; ama aynı zamanda hepimiz Mesut'tan farklıyız.

Mesut ile aynı özelliklerde olanlar yukarıdaki pankartı açanlar. Sanıyorum, Türkiye'den maça giden olmamıştır. Olduysa da hafif gezi amaçlıdır, buradan pankart hazırlayıp gitmez. Eğer pankart hazırlayacaksa Türkiye'deki maçta açar. O yüzden bu pankartı açanların Mesut ile aynı şartlarda yaşayan insanlar olduğunu düşünüyorum.

Peki onlar niye bu pankartı açıyor? Onlar niye ıslıklıyor? Onlar tepkiliyse aşağıdaki postta yer alan bayrağı kim dalgalandırıyor? Biz burada Mesut konusunu Türkçe tartışırken onlar Mesut'a vatan haini kelimesini Almanca mı söylüyordur?

Mesut'un Dünya Kupası maçları, attığı gol, Real'e transferi.. Bu vatan haini futbolcu sayesinde Almanya'da daha mutlu gezmedi mi bu insanlar? "Bizim çocuk gol attı Almanya tur atladı" hazzını yaşamadılar mı?

Mesut konusu çok sıktı. Uzadı. Ve aslında biz burada çok gereksiz tartışıyoruz. Çünkü önce Almanya'daki hatta İsviçre'deki, Belçika'daki, Hollanda'da yaşayanların bir karar vermesi lazım. Biz burada empati kurmaya çalışıyoruz, onların böyle bir durumu da yok. Bizzat aynı şeyleri yaşıyorlar Mesut'la.
Buraya dönersek; Mesut'a vatan haini diyen Galatasaraylılar'ın Barış Özbek'e, Beşiktaşlılar'ın Ekrem Dağ'a kendi stadyumlarında vatan haini demesini istiyorum, en azından samimi olurlar. Yoksa Mesut topa vurmasını biliyor diye mi vatan haini?

Cumartesi, Ekim 9

Tam O Anda


En çok bunu merak ediyorum dünkü maçtan. Mesut topla buluştuğu anda ne düşünmüştür. Hatta o kısa zamanda neleri düşünmüştür.

"Çok müsait pozisyon topa şöyle vurursam golü atarım" ile "attım golü 2-0 oldu" arasında geçen o sürede.
"Birazdan gol atacağım, golden sonra sevinmemeliyim." demiş midir, yoksa bunu maçtan önce kafasına yerleştirmiş miydi zaten?

"Acaba golü atmasam mı, yanımdakine pas versem mi?" Aslında bunu düşünse golü kaçırmıştı tereddüte düşmediğini görebiliyoruz

"Bütün maç beni ıslıklayanlara iyi cevap olacak."

Neler geçti gerçekten o an. Mesut Özil'in hayatının en muhteşem ana (yanlış anlaşılma olmasın muhteşem: olağanüstü, sıradan olmayan) yıllar sonra bile unutamayacağı o ana 3 saniye kala neler düşündü. Gerçekten merak ediyorum. Çok büyük bir hayat tecrübesi.

Bayraksızlar

Dün bu bayrak gezmiş Berlin'de. Aslında çok şey anlatıyor ve sadece Türkiye-Almanya kökenli bir konu değil. Bunu Türkiye-İsviçre üzerinden de yapabilirsin, Yunanistan - Almanya da.. Fakat 2 bayrağın görsel olarak bu kadar yakınlaşabilmesi en çok Türkiye ve Almanya'da mümkün oluyor.

Sorun sadece bu ikili arasında yaşanmadığı için, bu bayrak sadece onların bayrağı değil. Kafamdaki asıl soru ise şu; dün bu bayrak Berlin'de elden ele dolaştıysa, Mesut'u kimler ıslıkladı?




Ve bir soru daha, bu daha bireysel. Bu yazıyı nasıl etiketleriz? Futbol değil, milli takım değil, tribün değil.. Oysa hepsinden daha gerçek.. Mesut Özil diyerek geçelim..

Çarşamba, Mayıs 20

Bütün Kızlar Mesuttur


Bir kızdan hoşlandınız. Çok beğendiniz. Ama kız sizin mahalleden değil. Daha doğrusu eskiden sizin mahallede oturuyormuş. Babalarınız tanışıyor o sayede kızı gördünüz. Neyse işte gördünüz ve çok hoşlandınız. Kıza hislerinizi açtınız. Ama kız dedi ki; " çok teşekkür ederim ama ben yıllardır aynı çocuktan hoşlanıyorum, o da beni seviyor yakında nişan yapacağız hatta."

Her gururlu ve efendi Türk genci gibi taş basar gidersiniz, doğrusu bu. Biz de öyle yaptık. Mesut, Almanya'yı tercih etti saygı duyduk. Ne de olsa o oralı. Orada doğmuş orada büyümüş. Ama Mesut'un içinde de biraz Türklük varmış. Daha doğrusu Türk kızlarının çoğuna benziyormuş. '' Stadın bizi destekleyeceğini biliyorum.'' demiş zat-ı muhterem. Hemen hemen buna benziyor yani dediği. Bu ne şımarıklıktır. Tamam sahaya çıkınca "Mesut'a bak" deriz, gözler ona farklı bakar ama o kadar. Niye bu kuyruk sallama çabaları, senin sevdiğin yok mu? Bize mi muhtaç kaldın şimdi?

Hoşlandığınız kız evleniyor. Bir gece mahalleye uğruyor. Mahallede misafir edersiniz. Ama bu kız milleti o bir gece de sizi tahrik etmeye çalışır. Vallahi yapar. Aman diyim siz olun, yüz vermeyin, sabah olunca evine geri dönecek çünkü. Yakışmaz böyle şeyler gururlu adama.
Başlığı da Peralta anlamıştır, gerisi önemli değil.

Cumartesi, Şubat 7

Mesut ve Marco


Mesut Özil tercihini yaptı. Beklediğimiz oldu aslında. Fakat bu ülke, onun ulemaları bunu beklemiyordu. Aslında istiyordu böyle bir kararı. Mesut'u, herhangi birini vatan haini yaparak kendilerini çok vatansever göstermek en sevdikleri iş. O yüzden istedikleri, bu kararı beklemiyor gözükmek oyunun bir parçası.


Almanya'da doğan, Almanca konuşan, Alman takımında oynayan bir futbolcunun Alman milli takımını seçmesini beklemiyordu spor kamuoyu. Bu hafta sonu, pazar akşamı Aragones'e, Skibbe'ye giydirmekten zaman kalırsa Mesut'a da bir çift laf söylenecek. Zaman yetmezse hafta içi milli maç gündemi olacak o zaman geçirirler. Kaçarı yok.


Bu milli takım olayını milliyetçi-vatansever duygulara bağlamak zaten çok saçma geliyor bana. Milli takıma zaten kulüpçülük sokulmuş , doğruya doğru biz de nasibimizi aldık o akımdan, ondan sonra biri çıkıyor Alman milli takımını seçiyor kafayı yiyoruz.


Bu iş biraz "bizim çocuklar" işi. Zaten futbolun özü de o değil mi?. Mahallenin en yakışıklı abileriyle büyüyen çocuklar onlar gibi olur. Semtin insanları sahiplenir. Semt takımları o yüzden her futbolsevere sempatik gelir.


Bu milli takım da bunun daha geniş boyutu aslında. Yüzölçümü çok geniş bir semt. Mesut bu semte en son ne zaman uğramış. Ay-Yıldızlı formayı giyse, İnönü'de maça çıksa tribünler "Mesut buraya" diye bağırsa Mesut ne yapacak? Yeni gelen yabancı topçu gibi arkadaşlarına soracak, onlar anlatacak, anlamayacak belki, bu sefer tribünler "Tuncay, Mesut'u buraya getir" diyecek.


Marco, Mehmet olunca kıyamet koptu. Oysa Marco zaten Mehmet olmuştu önceden. En sevdiği yemek hamsi tava olan bir adamdan bahsediyoruz. Mesut herhalde Bavyera Usulü yemekler yiyordur. Afiyet şeker olsun, lafımız yok. Marco, Bağdat Caddesi'nde defalarca karşıma çıktı. Fenerbahçeli arkadaşlarım onla fotoğraf çektirdi, forma imzaladı. Muhabbetler edildi yarı yamalak Türkçe sayesinde. Bizim mahallede geziyordu işte Marco. Mahallenin çocuğuydu.


Mesut Özil'i hiç buralarda gördünüz mü? Belki küçükken yazları babasının köyüne gelmiştir. Futbolu sivrilmese hiç tanımyacaktık. İşimize yaramayacaktı çünkü. Ama Marco milli takıma 5 sene sonra girdi. Bizden biriydi. Milli olsun diye beklemedik. Milli takım düzeyinde olmasaydı bile bu ülkede ekmek yemeye devam ederken Mehmet olacaktı. Mesela Roman Kratochvil, ya da İbrahima Yattara veya Youla. Bunlar milli takımda oynamıyor belki ama Mesut'tan daha çok yakışırlar o takıma.


Yakışmak denince yanlış anlaşılmasın, Mesut bu kutsal formaya yakışmıyor terbiyesizliği değil. Bir yabancılık olacak. O da biz de yadırgardık. Tıpkı Mustafa İzzet gibi.


İşin bir de kariyer boyutu vardır. O beni ilgilendirmiyor. Ama bir insanı kariyerini düşündüğü için suçlayamazsanız. Green Kart almak için binbir takla atan bir milletin çocukları, "yaşanmaz lan bu memlekette, gideceğim Avrupa'ya" lafını önsöz belleyen insanlar Mesut'a bu tercihi için kızamazlar. Öyle bir hak kimsede yok, ama bu cemaate hiç yoktur.


İnşallah Mesut başarılı olur. Bu sene geçekleşmeyen final ilerleyen yıllarda gerçekleşir belki. Mesutla rakip oluruz. Öylesi daha güzel olur.