siyasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Mayıs 30

Sandıktan Değişim Çıktı




Aslında bu yazıyı ilk tur seçimlerinden sonra yazacaktım. Zira aşağıda okuyacağınız fikirlerim, cumhurbaşkanlığından ziyade milletvekili seçimleri ile şekillendi. Fakat yine de ikinci tur seçimin sonuçlarını beklemeye gerek duydum. Bir beklentim yoktu ama doğru bir analiz için yapılması gereken buydu. Gerçi oluşan haritanın ardından kazanan Kemal Kılıçdaroğlu olsaydı, yazacaklarımız çok da değişmeyecekti. Zira seçim sonuçları, içinde bir "sonuç" kelimesini barındırsa da aslında oyunun başıdır. Seçimle beraber bir kazanan çıkar ve yönetim mekanizmalarını elinde bulundurur. Fakat esas olarak toplum yapısını belirlediği için tüm sınıflar, katmanlar, gruplar için kendi gücünü fark etme zamanıdır. Yani oyun yeniden başlar ve yeni başlayacak oyunu bu seçimden çıkan kazanımlarla (veya kaybedilenlere) oynarsın. Haliyle ortada kişilerden bağımsız bir toplum gerçeği var.

Bizim gazeteci büyüklerimiz seçimlerden sonra bazı kalıpları kullanmayı çok severler. "Seçmen mesajı verdi", "Seçmen sandığı kırdı", "Sandıktan şu çıktı" benzeri manşetleri çok kullanırlar. Ben de bu geleneğe uyarak, benzer bir cümleyi taşıyorum manşete.

Recep Tayyip Erdoğan'ın, son 21 yılda artık sayısını unuttuğumuz seçim galibiyetlerine bir yenisini ekledikten sonra bu tip bir başlığı görmeyi belki de çoğunluk beklemiyordu. Son iki haftada konuştuğum muhalif seçmenlerin tamamı da artık umutsuzluğun kapısında duruyor. Yaşanan bu uzun ve karanlık dönemin seçim galibiyetiyle kapanmayacağına inanıyorlar. Onlara göre her şey aynı kaldı, aynı şekilde devam edecek...

Aslında haklılar. Zira kentsoylu, eğitimli, sekuler orta sınıfın kaygılarını giderecek bir değişim çıkmadı. Hatta sandıktan çıktığını düşündüğüm değişim; bizi çok daha kötü yerlere de götürebilir.

O yüzden en başa dönmek lazım... Yani 1999'a... 2002'ye bile değil; 1999'a...

1999 genel seçimlerinde barajı aşabilen beş parti olmuştu. Bunlardan üçü de bir koalisyona imza atmıştı. DSP, MHP ve ANAP'lı koalisyon; Fazilet Partisi ve DYP'yi iktidarın dışında bırakmış; öncesinde de seçmen CHP gibi partileri meclisten uzak tutmuştu.

Fakat 18 Nisan'da yapılan bu seçimler esnasında elinde bir enkaz bulmayan hükümet, sonrasında gerçek bir enkazla karşılaştı. 17 Ağustos depremi ülkede yeri göğü yerinden oynattı. Ardından da büyük bir ekonomik kriz geldi. Ve son olarak da Devlet Bahçeli'nin yoğun çabalarıyla erken seçime gidildi.

Bir ara vakit bulursam Türk siyasetinde yanlış anlatılan ezberlere girmek istiyorum. O ezberlerden birini kısaca analım, zira kendisi 1999'u referans alır. Ekonomik krizlerin iktidarları götüreceği söylenir. Boş tencere metaforu sık sık kullanılır ve AKP'nin yükselişi buraya bağlanır ve düşüşün de buradan geleceği düşünülür.

1999'da iktidarda bulunan üç parti 2002 seçimlerinde barajı geçemeyecek noktaya gelince bu ezber iyice kazındı siyasi zemine. Üç yılda oylar erimişti. DSP yüzde 19'dan yüzde 1.5'a gerilemişti. MHP 8'e, ANAP ise 5'e düşmüştü. Bu nokta anlaşılabilirdi. Zira sorumluluk onlardaydı ve seçmen onları cezalandırmıştı. Fakat aynı zamanda mecliste yer alan ve hükümetle alakası olmayan muhalefet partileri de bu cezadan nasibini almıştı. Fazilet Partisi zaten bölünmüştü. DYP  de barajı 0.5 puanla kaçırmıştı. Aslında kamuoyu bunu işaret etmişti. Birçok köşe yazarı, satırlarında topluma "bu eskimişlere oy vermeyin" çağrısı yapıyordu. Belki sistemli bir çalışmanın ürünüydü, belki de özellikle sola yakın köşe yazarlarının daha farklı bir adresi gösterme telaşıydı. Seçmen bunu kendi çapında uyguladı. Yine düzenin partisi olan ama 90'ların kaosunda kurumsal olarak pek yer almayan iki parti oyları toplamıştı.

1999'da mecliste olmayan iki parti, 2002'de kapıları içerden kilitlemişti. Merkez sağda yeni kurulan AKP, yeni bir parti olarak, yeni bir heyecan olarak seçmenden destek almıştı. Sadece yüzde 34 ile tek başına iktidar olmuştu. 1999'un mağlubu CHP ise yüzde 19 oyla (yani DSP'nin oyları) meclise girmişti. Böylece iki kutuplu bir siyasi iklim, sonrasındaki 20 yıla damga vuracaktı.


Bu kutuplaşama yıllar içinde giderek sıkılaştı. Araya MHP ve Kürt siyasi hareketinin partileri de girdi ama onların rolü daha çok terazinin dengesini sağlamak üzerineydi. İktidar AKP'de, ana muhalefet CHP'deydi.

Haliyle toplumda ve siyaset arenasında, özellikle de muhalifler tarafında, 1999-2002 dönemi unutularak, şöyle bir beklenti oluştu: Eğer bir gün; ne zaman olursa olsun, ister 2002'de, ister 2022'de ister 2032'de ve ne şekilde olursa olsun, ister seçimle, ister parti içi bölünmeyle, ister Erdoğan'ın emekliliği veya vefatıyla; AKP dönemi bir şekilde sona erdiğinde iktidar otomatikman diğer tarafa, yani CHP çatısına geçecekti.

İşte bu büyük bir yanılgıydı. Zira AKP, 2002'de 90'ların sosyolojisini iyi okuyarak, seçimi gerçekten kazanarak, iktidara gelmişti. Fakat CHP'nin söyleyecek ekstra bir sözü yoktu. O adeta piyangodan çıkmıştı. AKP yeni kurulan bir parti olduğu için 2002'de her türlü meclise girecekti (iktidara kavuşamayabilirdi ama meclis garantiydi) ama CHP; 1999'da mecliste olsaydı cezalandırılacaktı. Veya 1999'da ANAP dışarıda kalsaydı 2002'de meclise giren ANAP olacaktı.

ANAP örneği çok da tesadüf değil. Zira şu an CHP'nin kalesi olarak görülen bir çok yer, 1990'larda ANAP'ın kalesiydi. CHP, sosyal demokrat DSP'lilerin oylarıyla meclise girdi ama ANAP'lıların oylarıyla AKP'nin karşısına dikildi. Yani aslında CHP ve AKP; 90'ların çöplüğünü de paylaşmıştı. DYP tarafı daha bir AKP'ye kayarken, ANAP tarafı da daha bir CHP'ye geçmişti.

Benzer bir durum milliyetçi kesim için de geçerliydi. Türkiye'deki en yaygın ideolojilerden biri olan milliyetçiliği yüzde 12 civarlarında gezinen MHP'ye sıkıştırmak haksızlık olur. Esasında AKP, ilk başta mukaddesatçı milliyetçilerden uzak durdu. Atatürkçü, İttihatçı, ulusalcı milliyetçiler ise zaten teşne oldukları CHP içinde yer buldu. Bu dönemde MHP, şimdinin yaygın sloganı "üçüncü yol"u benimsemişti kendine. Fakat sonraki yıllarda (2014) AKP-MHP ile yakınlaşması ile kanatların paylaşımı bir kez daha tamamlandı.

İşte CHP çatısında buluşan muhaliflerin sarıldıkları "iktidar öyle veya böyle, bir zaman sonra bize gelecek" fikri buralarda geçersiz kalmaya başladı. Fakat bu da bir türlü görülemedi. AKP'nin MHP'yi yutacağı düşünüldü. Aslında 2018 seçimlerine kadar ben de böyle düşünmüştüm ama MHP'nin köklü yapısını fazla hafife almışız. Yine de 2018'den beri benim görmeye başladığım gerçek, son beş yıldır yapılan siyasi analizlerin önemli bir kısmında pek karşımıza çıkmıyor. Tabi burada MHP'yi deviremeyen ve onu geçemeyen o kanadın bir diğer partisinden (İYİP) bahsetmek gerekebilir ama şu an değil.

Aslında 22 yılı anlatmak kolay değil ve şu an buna da gerek yok. Ortada yeni bir harita var ve onu okumaya başlamalıyız. Yine de şunun altını çizelim. Tesadüflerle ve zoraki hamlelerle oluşan kutuplar; aslında sandığımız kadar sıkı değildi...

Yakın dönem

Erdoğan, ilk yıllarındaki seçim zaferlerini tek başına (veya partisiyle diyelim ama partiyi Davutoğlu'na teslim eder etmez bile sallanmıştı) kazanırken, sonrasında artık bir destek bulmaya zorunlu kaldı. En sadık destek MHP'den geldi. 2015'ten beri beraberler. Bir zamanlar MHP ile beraber muhalefet ateşini yakanlar o birlikteliğin nedenini anlamlandıramadı. Hatta "Devlet Bahçeli'nin kasedi var" gibi söylemleri dolaşıma soktular. Oysa baktığımız zaman MHP, bir iktidar desteğinden daha fazlasıydı. İktidarı ve AKP'yi dönüştüren bir güçtü. AKP'nin çözüm sürecini kaldırması, HDP'yi devre dışı bırakması ve yerli-milli söylemine sarılması bu zamanlara denk gelir. Belki ülkeyi yöneten yine AKP'ydi ama sözler MHP'ye aitti.

Bu yıllarda Erdoğan muhalifi olan MHP'lilerin, oralardan kopuşlarını izledik. Yeni partiler ve yeni oluşumlar ortaya çıktı. Hemen hepsinin (en başta da İYİP'in) kendi mahallelerinde kısa sürede var olması (ya da doğması) çok zordu; zira kadroları kısıtlıydı. Lidere sadakatin önem kazandığı, Başbuğ kültürünün olduğu camiada ayrı yola sapan kurtları kurt kapabildi. Üstelik bu dönemlerde ayrıldıkları ocaklardan farklı tek düşünceleri antiErdoğanizm'ydi. Milliyetçi sözler, zaten iktidar çatısında karşılık buluyordu. Aynı sözleri onların söylemesi pek karşılık bulmayabilirdi. Fakat Erdoğan karşıtlığı toplumda taraftar bulabilirdi. Yine de bunun için bir alan bulmak zorundaydılar. Ana muhalefet partisi CHP'nin desteğiyle de o alanı inşa edebildiler.

Tabi ki bu ortaklık ve yardımlaşma ilelebet sürmeyecekti. İYİP, yeni bir siyasi hareket kurmanın zor olduğu bir ortamda ortaya çıkmış ve yüzde 8-10 arası oylara ulaşmıştı. Bu başarıydı, üstelik daha fazlasını da yapabilirdi. Zira henüz MHP'den oy alamamıştı. Daha çok; bir dönemin "mecburen CHP" diyen kitlesine seslenebilmişti. Daha fazlası mümkündü ve o sağlandığı takdirde CHP ile aynı yolu yürümesine, hatta o yolun liderliğini CHP'ye vermesine gerek kalmazdı. Ülkedeki milliyetçilik akımını iyi okuyan İYİP, tam da bu yüzden masayı kırdı işte. Fakat zamansız ve saçma bir dönemdi. Bulunduğu çatıya onarılmaz yaralar açtığı gibi, kendine de büyük zarar verdi. Fakat kendisine açtığı zarar sadece birkaç ay sürecek bence... Tabi yine siyasi intiharlara girmezse...

Bu esnada MHP de iktidar ortağı olarak devlette eski gücünü yeniden kazandı. Hatta MHP'den ayrılan bazı İYİP'liler, kendilerince hata yaptıklarını düşündüler. "Biz iktidar olmak istiyorduk. Bu yüzden Erdoğan'a ve kendi partimize karşı durduk. Fakat şimdi hem iktidar değiliz, hem de Erdoğan bizim karşı çıktığımız Erdoğan değil. Neden evimiz MHP'de kalmadık ki?" demeye başlamışlardı. Millet İttifakı'nda 4-5 yıl geçirdikten sonra dümeni kırıp Teknofest'lere katılan Yavuz Ağıralioğlu gibi bir profilden okuyabiliriz burayı.

Sonuç olarak 14 Mayıs günü bir seçim yapıldı. Oylar ortada. Toplumda konuşulan cümleler de ortada. MHP-İYİP, hatta Zafer'in toplamı 30'a yaklaşıyor. CHP'nin ulusalcı kanadının bir kısmının halen CHP içinde olduğunu ve AKP'nin içinde de esasen milliyetçiliği önemseyen bir kitle olduğunu düşünürsek; yüzde 34'lük AKP'den daha güçlü bir oluşum var karşımızda.

Üstelik 2018 referandumundaki anayasanın rövanşı şeklinde geçmesi gereken, sonrasında buna gerek duyulmadığı düşünerek "boş tencere" metaforuna sığınılan seçim dönemi; son üç ay içinde milliyetçilik kavgasına girişti. İYİP'in HDP'yi saf dışı bırakma isteği, oradaki çatlağı gören Erdoğan'ın gaza basması; milliyetçileri bir yerde toplarken; yeteri kadar milliyetçi olmayanları da vatan haini sınıfına soktu. Bundan sonra da siyasi iklim bu pencereden esecek. Bu rüzgarı hisseden ve ön alan partiler de nemalanmaya çalışacak.

Peki madem öyle; neden bu rüzgarı alanlar Erdoğan'ı devirerek iktidar almadılar da Erdoğan'a can suyu oldular?

Erdoğan her ne kadar son iki haftada iki seçim zaferi kazanmış olsa da (Cumhurbaşkanlığı ve meclis) aslında bir sıkıntı içinde. Tam böyle bir haftada "Erdoğan dönemi bitmiştir" demek, 22 senedir o günü bekleyenlerin öfkesine neden olabilir. Fakat Erdoğan dönemi artık sona eriyor. Belki bu seçimde de sona erebilirdi. Ben halen ülkedeki antierdoğancılığın daha güçlü (kalabalık) olduğunu düşünüyorum. Fakat bu grubu oluşturan herkes aynı şiddette aynı motivasyona sahip değil. Birileri "Erdoğan'ın karşısında tuvalet terliği bile olsa oy veririm" derken, bir kısım da "Erdoğan kötü ama yerine kim gelecek ki, vatan hainleri mi?" diyebiliyor ve o esnada burnundan kıl aldırmamaya başlıyor.

Son 1.5 seneyi aralıksız seçim gündemi ile geçirdik belki de. Ve bu 1.5 senede çok fazla olay oldu. Dolar fırladı, sonra geri düştü, ekonomi kötüye gitti, deprem oldu, altılı masa kuruldu, sonra dağıldı, sonra yapıştırıldı, altılı masanın adayları bile kendi arasında yarıştı. Bu kadar karmaşanın içinde, muhalefet en çok kavgayı karşısındaki ile değil kendi arasında yaptı. İncecileri, Özdilcileri, Özdağcıları, Akşenercileri ikna etmeye çalışmaktan, küskün AKP'liye temas edilemedi bile. Aslında mantığımız şuydu: Herkes bir arada durursa, biz daha kalabalığız. Oysa bugün daha net anlıyoruz ki "biz" diye bir şey yokmuş, zira herkesin başka planları varmış.

Her ne kadar seçimleri Erdoğan kazansa da, bu bir iktidar kavgasıydı. "Başkan babamızın sonbaharına" giriyorduk. Bu herkes tarafından görülüyordu. Peki onun ayrılışının ardından koltuğu, evin(meclisin) en kıdemli çocuğuna devretmeye gerek var mıydı? "Bu despot baba, biraz daha devam etsin, biz de o esnada doğal alternatifi saf dışı bırakmaya çalışalım." düşüncesi çok daha makul duruma geldi. Zira yeni sistemiz sayesinde iktidar, kendinde olduğunda çok daha cezbedici, başkasında olduğunda çok daha korkutucuydu. Bu yetkiler; CHP ideolojisini benimsemiş, Kürtlerle yakın temasa geçmeye çalışan, adaletten bahseden, beşli çeteyi diline dolayan, Namuslu filmindeki Ali Rıza karakterine benzeyen birine teslim edilemezdi.

Zaten milliyetçiliğin tarihsel misyonu da biraz böyledir. Hem endüstri devrimi sonrasında oluşan sınıf farklarına set vurmak için kullanılmış hem de Sovyetler dönemindeki Yeşil Kuşak projesinde ülkemizde çok fazla işlenmişti. Ne zaman halkçı politikalar, sadece bir nefes dahi söylense, ne zaman "eşitlik" kelimesi duyulsa, ne zaman liberal politikalar iflas edip halkın bir kesimini rahatsız etse her zaman milliyetçilik devreye sokulmuştur.

Çok "derin devlet" teorisi veya "Bir mekanizma devreye girdi" diyen Levent Gültekin tarzı gibi kokuyor. Fakat o kadar derin bir boyut katmak istemiyorum. Zaten CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu da yukarıdaki paragraftaki kadar sol temelli bir parti değil. Oranın tek amacı; bu yeni anayasanın ve tek adam rejiminin ortadan kalkmasını sağlamaktı. Bunu 2018 rövanşına sokmak mümkündü. İşler bu doğrultuda gidebilirdi ama Mart itibariyle siyasetin gündemi başka kavgalara girince halkın gündemi de değişti. 

Yani özetle; iktidarı Kürt hareketi destekli bir CHP liderine bırakmak istemediler. Bunun yerine bir dönem daha Erdoğan ile devam edip, iktidar kavgasını kendi aralarında yapmayı tercih ettiler. Siyasi partilerin özellikle sağ tarafında kalanları böyle düşündüler. MHP zaten yıllardır böyle düşünüyor, o yüzden orada. AKP sonrasının en güçlü adayı olmaya devam ediyor. İYİP, Kemal Kılıçdaroğlu'nun iktidarı kazanmasından sonra bir daha aynı güce ulaşamaz, hatta misyonunu doldurup erimeye bile başlayabilirdi. Üstelik HDP'nin var olduğu, siyasal zemin bulabildiği ve kriminalize olmadığı bir denklemde, taca çıkma ihtimali çok daha fazlaydı. Ya kendisinin kontrol etmesinin mümkün olacağı ve HDP'den destek almayacak bir adayla seçime girecekti ya da bir dönem daha "Başkan babasıyla" devam edecekti. Ayrıca, sert geçecek bir kışın ve devamının tüm sorumluluğunu da AKP ile Erdoğan'a yükleme şansına da sahipler. Yani sorumluluktan uzaklar ama sekenleri toplamaya hazırlar. Onlar açısından çok kazançlı bir denklem oluştu.

YRP, Hüda-Par gibi Erdoğan'a karşı duran (tabi CHP'ye de) partilerin ittifağa girmeleri boşuna değildi. Onlar açısından eleştirilecek bir durum da değil açıkçası Daha acınası olanı ise, CHP içindeki ulusalcıların bile bu furyaya kapılmasıydı. Muharrem İnce'nin koltuk sevdası zaten dillere destan. Fakat bir zamanların sıkı ulusalcılarının, bu dönemde "HDP destekli Kemal bey iktidarındansa bir dönem daha Erdoğan" dediğini çok net gördük. Parti içindeki ihanetleri, seçim günlerinde yaşanan aksamaları bile bu paragrafın içinde değerlendirmek gerekebilir.

Siyasi mekanizmalar böyleyken, seçmen de bundan farklı değildi. Milliyetçilik son dönemde artan bir dalgaydı; sadece AKP'nin seçim döneminde sürdüğü "HDP-PKK-terör" kartından ibaret değildi. Zaten MHP ile kurulan ortaklıkla gelişen yerli milli söylem toplumda çok kolay alıcı bulmuştu. Ayrıca son dönemde yetişen genç kuşak da bundan etkilenmişti. Daha önceki AKZ Kuşağı yazımızda bu soruna dikkat çekmiştik. Oy kullanacak 5 milyon yeni seçmenin, Youtube izleyerek Erdoğan karşıtı olacağını ve politik bir bilinçle sandığa gideceğini düşünmek fazla romantikti.

Bu arada göçmenler üzerinden siyaset üretenler de milliyetçiliği geçer akçe seviyesine sokmuştu. Belki onlar kalabalık bir seçmen kitlesi bulamadılar ama milliyetçi duyguları giderek kabaran kesimler, seçim döneminde hangi tarafın daha milliyetçi olduğunu düşünmeye başladı. Erdoğan'ın kartı, tam bu aşamada işe yaramış olabilir.

Bir Twiter kullanıcısının 15 Mayıs sabahı attığı tweet'te yazdığı "Bu ülkede Kürtler anahtar rolüne geçerse, ülke o kilidi kırar" cümlesi gibi; toplum bu geçişe izin vermedi.

Peki ne oldu ve ne olacak?

Sonuç olarak Türkiye her zaman milliyetçi bir toplumdu. Yeni ne var burada? Böyle bir soru çok da anlamsız değil. Fakat değişim tablosu da ortada. Her ne kadar YRP ve Hüda Par gibi partiler de daha çok görünür olacaksa da ülkedeki dini saiklerin giderek azaldığını veya durakladığını görebiliriz. Bu alanın en büyük bayraktarı AKP yüzde 34'e düştü. Bu 2002'de; partinin başlangıç seviyesiydi. O zamanlar tek başına iktidar olmasına yarayan bu oran, artık ortaklara muhtaç kılıyor. Hatta bir dönem (2015-2022) kullandığımız "AKP, MHP'yi taşımak zorunda kalıyor" söylemi de artık terse döndü. MHP, her ne kadar daha düşük oy alsa da, artık AKP'yi taşıyan parti konumuna geçti. Zira AKP'den kaçışları toplamaya devam ediyor. AKP'nin bu düşüşü durdurması ve ülkeyi sürdürebilir bir hale getirmesi kolay değil. Hatta ilerleyen zamanda "Erdoğan, AKP; AKP Erdoğan'dır" düşüncesi bile geçerliliğini yitirebilir. 100 yıllık  cumhuriyetin 21 yılından fazlasını iktidarda geçirecek olan Erdoğan, siyaset arenasındaki son yıllarını geçirirken iyi hatırlanmak isteyecektir. Tabi bu "iyi" kime ve neye göre olur; değişir. Fakat partiler üstü bir şahsiyet olarak hatırlanmayı tercih edebilir. Bu noktada içi yozlaşmış kendi çocuğunu dahi kurban edebilir. Yani reisinden yoksun bir AKP kılabilir. YRP belki de o boşluğu doldurmaya oynayacak. Fakat esas olarak; AKP'nin ve Erdoğan'ın zamanla bırakacağı iktidar boşluğunu, milliyetçiler dolduracak.

İşin bu kısmı bizler için olumsuz senaryo. Hatta insan ister istemez "AKP yüzde 42 civarı ile daha güçlü çıksaydı da bu manzara ile karşılaşmasaydık" diyebilir. 

Çok kısa ve üstün kötü bir kıyas yaparsak; siyasal islam yasaklar, hayatı zorlaştırır ama düzenden yanadır. Aşırılığı sevmez, kaosu sevmez. Aşırılığa kaçanı cezalandırır. Tabi onun sınırlarını da kendi belirler. Olumlu cümleler kurmuş gibi gözükmek istemem. Fakat en azından diğer alternatife göre daha tahmin edilebilirdir. Oysa milliyetçilik öyle değildir. Sınırı yoktur, kuralları kendi belirler, Vicdanı olan biri için yaşaması zor bir ortam inşa eder.

Üstelik Türkiye toplumunda da siyasal islamın ulaşabileceği bir sınır vardır. AKP'nin 2002'den sonra tek başına verdiği zarara rağmen Cumhuriyet halen ayakta. Bu da aslında; toplum nezdinde bir sınırı olduğunu gösteriyor bize. Öte yandan AKP'nin en sert dönemin MHP ile ortaklık koştuğu yıllara denk gelmesi tesadüf değil ve ilerisi için korkmamızı sağlıyor.

Haliyle sandıktan çıkan değişim, orta vadede "keşke değişim çıkmasaydı" dedirtecek noktaya gelebilir. Öte yandan şu an muhalif kanatta gözüken birçok kişinin de böyle bir değişmeden memnun kalacağı da gerçek. Kısacası Türkiye'de hayat benim gibiler için (buraya 'bizler' yazmak isterdim ama artık kim 'biz' emin değilim) daha zor olacak. Sadece evimizde otursak bile, vicdanlı insanların sarsılacağı haberler düşecek önümüze...

O günler geldiğinde 20 yıldır sığındığımız "Kötüler arasında az kötüyü seçmek" noktasına gelirsek; umarız en azından milliyetçinin az çok okumuş, Atatürkçülüğe yakın kesimi bu iktidar kavgasından kendine pay çıkarır. Bunu da kendim için istemiyorum. Zeki hocanın unutulmaz tweet'ini kabullendik bir kez daha. Bu ülkede hiçbir şeyin dilediğim gibi olmayacağını biliyor ve (şimdilik) bundan acı duymuyorum. O yüzden meşhur deniz yıldızı hikayesinde olduğu gibi; en azından daha yumuşak bir geçiş olursa ve bu sayede birkaç kız çocuğu ve okumuş gençler için daha yaşanabilir ortam inşa edilirse içimiz rahatlar.

Bir umut da, yazının başındaki 1999'a atıf olsun. O gün kaybedenler, şans eseri bir kaosun aktörü olmaktan kurtulmuş ve bu sayede 2002'nin kazananları olup  son 20 yılın aktörlerine dönüştüler. Belki de şu anda da benzer bir durum var. Fakat bundan seçimin en büyük kaybedeni ana muhalefet partileri nemalanmasın. Türkiye yeni sözlere muhtaç kalacak. Bu boşluğu değerlendirebilecekler için umut kapısı halen mevcut. Eskilerin peşinden gidenler ise kaosu hediye edecekler...

Perşembe, Mart 30

İnceciler

Muharrem İnce, konuşulmaya ve konuşmaya devam ediyor. Üzerinde çok durulacak bir konu olmaması gerekirdi ama o zaten böyle şeylere teşne. Bir de ne olursa olsun, seçimin ve dolayısıyla ülkenin kaderi İnce'nin alabileceği az biraz oyla bile şekillenebilir. O nedenle gündemde olması gayet doğal.

Oysa aslında kendisi bir ay öncesine kadar gündemde değildi. 2018'deki fiyaskodan beri kendini ifade etmekte zorlanıyordu. Kimseyi ikna edemiyordu. Onun savunmalarını defalarca dinlemek zorunda kalmış ve çoğunda da kendisine hak vermiştim. Fakat halkın; en azından muhalif kesimin büyük bir kısmı kendisiyle aynı şekilde düşünmüyordu. İnsanları ikna edip de bir sonraki aşamaya (başka konulardan bahsetmeye) geçemiyordu.

Daha eylül ayında bile; yani bundan 6 ay önce ve 2018'den 4 sene sonra, katıldığı Babala TV'de gençlerin esas meselesi bu olmuştu. Ben, Muharrem İnce'nin gelecek planlarını, düşüncelerini, kadrolarını merak ettiğim için açmıştım ama yayın başladıktan yarım saat sonra halen 2018'de kalındığı için, biraz İnce'ye çokça da stüdyodaki gençlere kızarak telefonu kapatmıştım.

Bugün ise İnce'nın destekçilerinin büyük bir kısmı gençlerden oluşuyor. Gerçi konuyla alakalı çok güçlü verilerimiz de yok. Muharrem İnce ne kadar oy alır, bu oyların ne kadar gençlerden, ne kadarı CHP'den ne kadarı sağ seçmenden pek bilgimiz yok. Fakat gözlemlerimiz var.

Öncelikle İnce'nin düşük bir oy alacağından eminiz. Kendisi yüzde 30'lardan bahsederken, şimdi yüzde 15'lere düştü. Üstelik tahmini oyu bile bir hafta içinde değişti. Bu oy oranlarını bizlerle paylaşırken kaynağının, rakip partilere gelen anketler olduğunu söyledi. Oysa hiçbir anket (ısmarlama veya sahici) sonucunun iki haftada bu derece değişeceğini sanmıyoruz. İnce'nin eline ulaşanlar o nedenle merak konusu. Gerçi HDP'nin aday çıkaracağını düşünerek strateji geliştirmiş ve ikinci tura kalma hayalleri kurmuş için bu gel-gitler pek de şaşılası değil.

Fakat bu gelgitli adamın, yüzde 2 de alsa yüzde 6 da alsa, olsun olsun bir şekilde yüzde 10 da alsa seçimin kaderini değiştireceği aşikar. Hatta o yüzde 10'un dahi çıkardığı tantanaya bakarak ne kadar düşük olduğu ortada. Fakat kendisi bunu seçim zaferi olarak görebilir. Zira için ucunda CHP'ye ve Kemal Kılıçdaroğlu'na seçim kaybettirmek var. Kemal Kılıçdaroğlu'nun siyasi kariyerini bitirmek onun içini ferahlatır. O nedenle kendi siyasi kariyerinin bitmesini de göze alabilir. Benzer durumlar yüzde 6, yüzde 2 gibi oranlar için de geçerli ama o zaman yaşayacağı hayal kırıklığı, Kemal Bey'in yenilmesini gölgeleyebilir. Ve hatta belki Kemal Bey'in yenilmesine de yetmeyebilir.

Peki kimler oluşturuyor bu adını koyamadığımız ufak yüzdeyi? Aslında her şey 1 Mart günü başladı. Meral Akşener'in masayı dağıtmasıyla... Yani henüz bir ay bile olmadı. Bir ay önce Muharrem İnce yine adaydı ama ne adı geçen, ne de seçim kaybettirmeye gücü olan bir adaydı. Sadece ortalarda dolanan bir karikatürdü. Çok fazla öne çıkamadığı için de çok fazla ciddiye alınmayan, hatta 'İlla bir yerde vazgeçer" denilen biriydi.

Fakat önce Akşener masayı dağıttı. Sıtma ve ölüm arasında tercih yapmayacağı için geri dönmesi mümkün değildi. Çok güvendiği İmamoğlu ve Yavaş da peşinden gelmemişti. "Kazanacak aday" diye tutturup adaysız kalmıştı. Neredeyse Ersan Şen'e sığınacaktı. İşte o günler Muharrem İnce bir kapı olmuştu. Hatta biz de Akşener'i "Kazanacak aday dedikten sonra, son seçimi kaybeden adayın yanında tavır alırsa" diyerek eleştirmiştik. Akşener, İnce ile bile kazanamayacağını anlayınca masaya geri döndü ama o hafta sonu kafası karışan İYİ Parti seçmeni o kadar kolay dönmedi. Bir kısmı arafta kaldı. İnce, kendisinden bağımsız olarak gelişen olayların yaşandığı hafta sonundan üçüncü aday olarak çıktı. Tam o günlerde Fatih Altaylı'nın Twitter anketlerinde başa güreşmesi de onu iyice havaya soktu.

İşte aslında Muharrem İnce taraftarlarının kim olduğuna buradan bakmak lazım. CHP'den hoşlanmayan, o nedenle İYİ Parti'ye sığınan, Akşener'in masaya devirmesinden memnun olan ama sonrasında Akşener dönünce kendini sahipsiz hisseden, ağırlığı gençlerden oluşan bir kitle. Bu gençlerin ortak bir ideolojik bir tavrı yok. Yani hepsi milliyetçi mi? Değil. En azından eski MHP'li değiller. Sosyal demokrat mı? O da değil. Zaten politik anlamda öyle baskın karakterleri de yok. Hatta sırf bu yüzden AKP'den çok rahatsız da olmuyorlar. Rahatsızlar ama 20 yıl boyunca AKP'yi yaşamış kuşaklar kadar da değiller. Daha önce AKZ Kuşağı yazısında bahsetmiştik biraz.

Bu kitlenin hafızasında kıyaslayabileceği bir başka Türkiye yok. Doğdukları, gözlerini açıkları ülke bu zaten. Bizim gibi 90'ların sonunu ve 2000'lerini başını iyi veya kötü özellikleriyle test edememişler. Biz üniversite yıllarında üç kuruşluk bursla yaz tatili yapabilir, Galatasaray kombinesi alıp deplasmanlara gidebilir, konserlere bilet bulabilirdik. Haliyle şu an düştüğümüz karanlık, bizim içimizi daha çok acıtıyor ve bir tepki göstermeyi kaçınılmaz kılıyor. Oysa bugünün gençleri zaten yeni yeni fark ediyorlar dünyayı. O dünya da gördükleri ve yaşadıkları kadar. Yani iktidarın sunduğu kadar. Haliyle gözlerinin önünde kaybettikleri bir şey yok. Bizim kayıplarımız ise onlara 'anlatı' gibi geliyor.

Haliyle belki de ilk kez oy kullanacakları seçime biraz da gençliğin getirdiği "Ben farklıyım ağabey ya" düşüncesiyle bakıyorlar. Türkiye tarihinin en önemli seçimini; özgürlükler üzerinden değil (zira bunu test edip kıyasladıkları bir zaman olmadı), adaylar üzerinden değerlendiriyorlar. Sanki Survivor'da adada kalacak isme SMS atacakmış gibi bir 'ünlü' seçiyorlar.

Esasında biz de gençlik yıllarımızda kazanamayacağını bildiğimiz radikal partilere oy attık. O da bizi 'cool' hissettirdi. Gençliğin doğasıdır belki.. Fakat o radikal partiler; sağda veya solda konumlansa da aslında ideolojisi güçlü partilerdi. Komünist, milliyetçi, islamcı, sosyalist partilerdi yani. Muharrem İnce ise bambaşka bir kategoride. Onun bir ideolojisi yok. Kadrosu yok. Siyasi anlamda cazip bir tarafı yok. Onun tek derdi CHP'den ve Kılıçdaroğlu'dan intikam almak. Ötesi yok. Kimi siyaset uzmanları (ne kadar uzman olmadıklarını da bu dönemde görmüş olduk) İnce'nin sivrilmesini Kılıçdaroğlu adaylığına bağlıyorlar. Mesela "İmamoğlu aday olarak gösterilseydi bu kadar sivrilmezdi" diyorlar. İnce'nin gücü yeter miydi bilinmez ama onun Ekrem Bey'i de deli gibi kıskandığını görebiliyoruz. "Adam kazandı" dedikten bir sene sonra iki seçimi birden kazanan İmamoğlu'nun, partide kazandığı popülerlik İnce'yi yiyip bitiren başka konulardan biri. Fakat o 'kapışma' çıkmadı karşımıza. Haliyle Kılıçdaroğlu-İnce üzerinden okumaya devam edeceğiz.

Özetle İnce'yi tamamen şartlar öne çıkardı. O, durumu kendi kaşından gözünden sansın ama gerçek bu. Bu gençlerin, üçüncü bir isim arayışı vardı. O günlerde (Mart başı) üçüncü aday başka bir siyasi figür olsaydı (mesela daha güçlü bir Mustafa Sarıgül bile) ona gideceklerdi. Piyango CHP ile intikam savaşına giren ve tek başına otobüs kullanan Muharrem İnce'ye vurdu. 

Tabi ki gençleri yadırgamıyorum. Yani belki seçimden sonra yadırgayabilirim. Muharrem İnce'ye oy verdikten sonra kazanacak bir Cumhur İttifakı'ndan rahatsız olurlarsa tepkim büyük olur. Üniversitedeki konseri iptal edilince, arkadaşlarıyla ortak çıkacağı kiralık ev bulamayınca, KPSS'de pelikancılara geçilince, giydiği kıyafet iş yerinde 'aşırı' bulununca Twitter'a yazacağı şikayet dilekçisi farklı tepkiler alır bizden.

Fakat seçim öncesinde olduğumuz şu günlerde en büyük eleştirimiz muhalefet kanadına gelir. Zira Z kuşağını cepte görerek hareket ettiler uzun zamandır. 5 milyon yeni seçmenin ufak bir kısmının AKP'ye, geri kalanın ise komple Millet İttifakı adayına oy vereceğini düşündüler. O nedenle de gençleri ikna etmek için de pek uğraşmadılar. Aslında hiçbir seçmeni (küskün muhafazakarlar hariç) ikna etmek için uğraşmadılar. Fakat toplumun AKP karşıtı olan kesiminin büyük bir kısmı, ne kadar farklılıkları olsa da, baltalarını gömüp tek aday üzerinde birleşme konusunda mutabakat sağlamıştı. Yani o yüzden ekstra bir çabaya çok gerek yoktu. O nedenle de Z kuşağı denilen ama aslında AKP'nin eğittiği (eğitemediği) kuşak da atlandı. O gençler de Jahrein gibi kanaat önderlerini dinleyerek kendilerine bir yol kurdular. O yolun sonu da üçüncü adaya çıktı.

"CHP abi ya, hiç cool değil. Kemal Bey çok yaşlı ya.. Vermem ben ona" diyenlerin manifestosu da Cüneyt Özdemir'in bıyık altından gülerek yorum yaptığı video oldu.


Bugünlerde hem Jahrein gibi gamerlar hem de Cüneyt Özdemir, başka görüşleri savunuyor. Hatta Özdemir, Muharrem İnce ile son konuşmasında İnce'nin kendisine o videodan bahsettiğini, kendisin de İnce'ye "Dün dündür bugün bugündür" dediğini söyledi. Fakat bu isimlerin etkilediği gençler kolay kolay dönmüyor. Hatta, gelen eleştirilerin ardından bunu bir gurur meselesine çevirmiş durumdalar.

Gençleri ikna etmek benim görevim değil. Bakalım adaylığa soyunan ve taşın altına elini sokmak için direten Kemal Bey ne yapacak? Bir kesim muhafazakarı, milliyetçileri, Kürtleri, sosyalistleri, işçiyi, patronu; hemen her kesimi bir potada tutabilen Kılıçdaroğlu, bu burnundan kıl aldırmayan çocukları ikna edebilecek mi göreceğiz.

Öte yandan İnce'nin tek seçmen grubunun gençler olduğunu da düşünmüyorum. Tabi ki ikinci gruba AKP seçmeni demek de mümkün değil. Fakat zamanında (ekonominin iyi yıllarında) AKP'ye oy vermiş olan ama yaşantı olarak AKP  tabanından ayrılan, laik değerlere çok önem vermese de laik bir yaşantısı olan, aşırı dindar olmayan, belki sıkı devletçi bir yapıda olan, şehirde yaşayan, büyük ihtimalle ticaretle uğraşan ve şu anda ekonomiden canı yanan bir kitle de var. Bunlar zaten AKP'nin işleri düzeltmeyeceğinin farkında. Ayrıca CHP alerjisi de ileri boyutta. İsmet İnönü'yü andıran yuvarlak suratıyla aday olan Kemal Kılıçdaroğlu'na  oy vermezler. CHP'den ayrılmış ve CHP'yi diline dolamış Muharrem İnce onlar için iyi bir alternatif. Fakat zaten o kesim de AKP'ye yakın durması sebebiyle, İnce'ye kaptırılması can yakmayacak bir grup olarak da görülebilir.

Esas sıkıntı sosyal demokrat kültürle yetişmişlerin çocuklarının oyları. Seçime 45 gün kalmışken göreceğiz, bakalım daha neler olacak. En azından dünkü buluşma bile İnce'nin değer kaybetmesini sağladı. İnce ortalarda gözüktükçe 1 Mart seviyesine geri dönecektir zaten. Diğer yandan Türkiye'de siyaset için 45 gün oldukça uzun bir süre...

Sanırım bundan sonra sırf teknolojiyi bizden daha iyi kullandığı ve biraz da anaya babaya asi durabildiği için alttan gelen kuşağın çok demokratik ve özgürlük yanlısı olduğunu sanmayız. Onların başka bir hayatları ve başka gündemleri var. Her genç kuşak gibi...

Cool olmak onlar için esas mesele ve yıllarını verdiği partisi CHP'ye (anaya baba) savaş açıp otobüsle ülkeyi gezerken rap dinleyen, müziği kıstığında da bağıra bağıra konuşan Muharrem İnce, kaybedilmiş tüm değerlerin geri kazanılmasından daha cazip geliyor.

Tıpkı 2002'de milli görüş gömleğini çıkaran Erdoğan'a destek veren liberal çocuklar gibi... O da yolda yürümekte zorlanan Bülent Ecevit'ten daha eğlenceliydi çünkü....

Pazar, Mart 19

Kazanacak Aday Kim ve Nasıl Kazanır?

Ay başındaki "Masa krizi" esnasında gündeme yeniden sokulan "Kazanacak Aday" kavramının tekrar üstünden geçmekte fayda var. Zira her ne kadar kriz çözülmüş gibi dursa da ve aday artık belli olsa da bu kavram yine ara pası olarak ortamlara atılıyor.

Aslında şu yazıda ufak bir değinme yapmıştık. Tekrarlama gibi bir niyetimiz yok ama sözü yine oralardan almak zorundayız.

Kazanacak aday kavramı aslında uzun zamandır Türkiye'nin gündeminde yer alıyordu. Fakat o zamanlarda da, (tıpkı şimdilerde olduğu gibi) içi doldurulmadığından kazanacak aday hep yanlış yerlerde arandı. Bunu dillendirenlere göre adayın 'sağa' çekmesi isteniyordu. AKP'den oy devşirebilecek, özellikle de CHP ile pek bağı olmayacak, tercihen muhafazakar ve milliyetçi bir aday gerekiyordu.

Esasında bu stratetji denendi de. Ve başarısız oldu. Buna rağmen Ekmeleddin İhsanoğlu fiyaskosundan sonra dahi yine ezberlenen formülde adaylar (Abdullah Gül, Ali Babacan, İlhan Kesici) zaman zaman öne çıktı. Zaten toplum iyi okunmadığı için bu isimlere gidiliyordu ama aynı zamanda bu ezberlere takılıp kalmışken toplumun dinamikleri ve öncelikleri değişiyordu. Yani bahsedilen bu figür, giderek "mutlak doğru" olmaktan uzaklaşıyordu. Zaten mutlak doğru sanıldığında ve uygulandığında da başarı gelmemişti.

2017 referandumu bu açıdan önemli bir eşikti. Oraya döneceğiz. 

Ardından 2018 seçimleri geldi. Bu sefer "kazanacak adayı halk belirlesin" gibi resmen açıklanmamış ama uygulanmış bir strateji gelişti. Akşener'in "Halka gidelim" çağrısına ne kadar da benziyor aslında...

O stratejinin sonucunda bütün muhalif adaylar seçime girdi. Buna göre; aralarından biri ikinci tura kalacak, Erdoğan ile kapıştığında da diğer adayları destekleyenler ona verecekti. Fakat ilk aşamada plan patladı; ikinci tur olmadı bile...

Yine de o günün şartlarında bu stratejilerin öne çıkması abes değildi. Biz de zaten aslında sonuçlar üzerinden okuyoruz. Fakat o günlerden sonra halen bu kavram üzerinde durulması oldukça yersizdi. Gelinen noktada "kazanacak aday" diye bir kavram giderek gücünü kaybetti. Artık her aday kazanacak durumdaydı.

Tabi ki 2109 yerel seçimlerindeki büyükşehir zaferlerine rağmen o günlerde bunu söylemek imkanszıdı. Ve o günlerden itibaren kazanacak aday sıfatının altını dolduran tek isim bana göre Ekrem İmamoğlu'ydu. Halen de en yüksek oy potansiyeli onda. Fakat hem onun yargıyla boğuşması hem de diğer adayların da kazanacak hale gelmesi İmamoğlu'nu o sıfattan uzaklaştırdı. Yeni sıfatı "Seçime girebilseydi rekor oyla seçilecek aday" oldu.

Tam da işler bu noktaya gelmişken, ilmek ilmek örülmüşken, şartlar herkes için müsait olmuşken Meral Akşener'in "Kazanacak aday" diye tutturmasının iki ihtimali olabilir. Ya bir akıl tutulması, ya da seçimi kazanacak adayın kendi istediği aday olmasını tercih etmesi (veya tersten okuyacak olursak; tercih etmediği adayın kazanmasını istememesi).

Erdoğan'ın son seçim zaferlerinin hiçbirinde Türkiye bu halde değildi. Dolar 20'lere dayanmamış, çöküş dönemini somut bir simgeye çeviren deprem yaşanmamış, devamında artan toplumsal muhalefet hiç bu kadar göz önünde olmamıştı.

Yani en iyi döneminde bile yüzde 50'yi bazen yakalayan bazen göremeyen Erdoğan'ın yeniden yüzde 50 üzerinde olması hayal ötesi bir durum. Tabi ki seçim matematiğinde durum farklı olabilir. Yani "Erdoğan kesin kaybetti", "Diğer aday kesin kazandı" demek mümkün değil. Fakat Nagehan Alçı'nın bile son 1-2 yılda "Rejim" diye adlandırdığı bir dönemde Türkiye'nin sadece iki ideolojiye sahip olduğunu söylemek mümkün: Erdoğanizm ve antierdoğanizm.

Anti taraf kesinlikle yüzde 50'nün üzerinde, bana göre yüzde 60'a yaklaşıyor. Önemli olan soru ise şu: Seçime girecek adayın bu yüzde 60'tan 51 çıkarabilecek mi?

Bana göre 6 Şubat atmosferinden sonra  (ve 2 Mart krizine kadar) her aday yeterli çoğunluğu çıkarabilirdi. Erkan Baş'ın da son bir senedir çok güzel tasvir ettiği gibi; "ikinci turda oy verebileceğimiz bir adayımız olursa, onu ilk turdan çıkaralım" dediği o doğru aday yeterliydi. Zira artık Erdoğancı seçmenden oy devşirmeye gerek kalmamıştı. Antierdoğancılardan oy almak yeterliydi. Haliyle sağa çekmek gerekmezdi.

Peki kim bu anticiler? Kaba bir şekilde çuvala atalım. Tabi ki CHP seçmenleri, yakın dönemde Erdoğan'la iş tutmamış ve karşısında durmuş milliyetçiler, bir zamanlar AKP ile yürüyen ama şimdilerde muslukları kesilen liberaller, solcular, Kürtler, AKP'nin eski küskünleri...

Bu sayı yüzde 60'u geçer bile. İşte bu nedenle Kemal Kılıçdaroğlu da en az Mansur Yavaş kadar kazanacak adaydı. Fakat İyi Parti'nin yarattığı kriz, Kılıçdaroğlu algısının yeniden sarsılmasına neden oldu. Her ne kadar Kılıçdaroğlu son bir ayda sahada ve masada muhteşem bir performans sergilese de, geçmişinden kalan tortuların yüzeye çıkarılması nedeniyle yeniden bir riskle karşı karşıya kaldı. Üstelik AKP seçmeninin masasında değildi bu kriz; bizzat kendi havuzunda durduk yere "İstenmeyen adam"a döndü.

Mesela 2 Mart'a kadar esamesi okunmayan Muharrem İnce, o kriz zamanı üç gün boyunca bir alternatif olarak sunulmasının ekmeğini yemeye devam ediyor. Alacağı oyun düşük olacağı kanısındayız ama o ufak farkın belirleyici olması da muhtemel. Havaya girmesinin nedeni 2 Mart krizinden kaçanların onda toplanması. Üçüncü aday başka biri olsa, o insanlar oraya gidecekti. Zira rahatsız oldukları Kemal Kılıçdaroğlu'ydu, önemli olan ona tepki göstermekti. Ve Meral Akşener o krizi yaratmasaydı, bu rahatsızlık o kadar da belirgin olmayacaktı.

Oysa Kılıçdaroğlu da bahsettiğimiz yüzde 60'tan oy alabilecek, en azından bir kısmında fire yaşasa da çoğunluğu sağlayabilecek bir adaydı. Bu konuda Mansur Yavaş'tan daha dezavantajlı olmadığını, yukarıda referans gösterdiğim yazıda da belirtmiştim.

Seçim stratejisi: Hedeflenen yüzde 60

Peki bu yüzde 60'ı nasıl test edebildik? İşte onun için 2017 referandumuna gitmek lazım.

Ben son 20 yılda sonuca etki edecek bir seçim hilesi olduğunu düşünmeyenlerdenim. Fakat bir istisnam mevcut. O da 2017 referandumu. 2017 referandumu, net bir Erdoğan ve anti Erdoğan seçimiydi. Ve seçimin esas hakkı anti tarafın kazanmasıydı.

Yine de o kıl payı geçen referandum döneminde bile Türkiye bugünkünden çok daha farklı noktaydı. Doların 4 lira olduğu (ve buna "çok" denildiği), mülteci sorunun gündemde olmadığı, işlerin biraz daha iktidar lehinde olduğu bir dönemdi. Buna rağmen AKP istediğini elde ederken zorlanmıştı. Halkın yarısı bu sisteme karşıydı.

Aradan beş sene geçinde içler değişti. Artık futbolcular güçlü bir Türkiye için mesaj göndermekten çekiniyor. Tribünler 10 sene aradan sonra "istifa" diye bağırıyor ki bunu en son yaptıklarında AKP tek başına hükümet kuramayacak noktaya gelmişti. Hal böyleyken yüzde 60'lık bir havuzun olduğunu iddia etmek hiç de saçma değil.

Fakat yine de bu, öne çıkan adayın yüzde 60 oy alacağını ve hatta kazanacağını göstermez. Özellikle İyi Parti'nin son çıkışının ardından milliyetçi cephenin çok da mutlu olmadığını görüyoruz. Zaten onları Erdoğanizm'den uzak tutan ufak tefek pürüzler var. Yani bu seçimi ölüm kalım seçimi gibi görmemeleri gayet muhtemel. Yani Akşener de ölüm ve sıtma olarak nitelendirdiğine göre; iki tarafı kıyaslayınca çok da keskin bir noktada kalmıyorlardır. 

Yine de özellikle ekonominin belirleyici bir referans olduğu da gerçek

Haliyle seçimin nasıl kazanılacağı da burada bir işaret veriyor. Krizleriyle, 90'ları anımsatan koalisyon görüntüleriyle, mutsuz suratlarıyla, bakanlık pazarlıklarıyla önümüze çıkan altılı masa; yeniden fabrika ayarlarını hatırlamalı.

O fabrika ayarında masanın ne amaçla kurulduğu yazıyor. Yani "Cumhur'a karşı hepimiz bir arada olabiliriz, önceliklerimizi öteleyebiliriz ve bu sayede seçimi kazanabiliriz" mesajı. Masanın ilk günlerinde verdiği bu mesaj değerliydi. Haliyle ortaya çıkacak aday da bu mesajı temsil eden biri olmalıydı. Kemal Bey buna uygun bir isim. Zira o yüzde 60'ın sevmediği biri değil. Asıl nefreti, AKP'nin kutuplaştırması sayesinde karşı tarafta duran yüzde 40'tan alıyor. Onların oyuna talip olmasına gerek kalmadı. Zaten o tarafın oyunu değiştirmesi de pek mümkün değil. Zira tip olarak da biraz CHP'nin 1940'lı yıllarını andıran, zorlasak İsmet İnönü'ye benzeyen, Ecevit gibi kasket takabilecek sembolleşebilecek bir fizikten bahsediyoruz. Sanki CHP alerjisi olan halka bir CHP çiz desek bize bu görüntüyü çizer. Erdoğan'ın marjinalleştirmesi de ekmeğe sürülen yağ...

Bu dezavantaja rağmen kendisi geri kalan yüzde 60'ın rahatsız olduğu bir isim değil.

Son bir aya kadar sokakta sıklıkla duyduğumuz bir cümle vardı; "Abi Kemal Bey iyi ama bu halk ona oy vermez"

Oysa bu kişilere "Sen oy verir misin?" diye sorduğumuzda hiçbiri vermem demiyor, hatta "Veririm, keşke kazansa" diye devam ediyordu.

Öyleyse matematik ortada. Sen, ben ve havuzun içindeki herkes oy verirse seçim kazanılıyor. Bu arada "Siz Anadolu'yu bilmiyorsunuz" diyenlere de bir cevabımız olacak ama o da başka yazılarda. Zaten bu noktada Anadolu'ya çok ihtiyaç da kalmıyor. Zira seçmenin önemli bir kısmı zaten büyükşehirlerde. O büyükşehirleri de yakın dönemde ittifak unsurları kazandı. Ve referandum yine akıllarda olmalı...

Seçim stratejisinin de o koalisyon görüntüleri ve Kemal Kılıçdaroğlu figürü gibi kavramlardan arınması lazım. Bu seçimin, bir geçiş dönemi olduğunun anlatılması gerek. "Bunlar nasıl ülke yönetecek şimdiden kavga ediyorlar" imajının ortadan kalkması onun yerine "Biz ülke yönetmeyeceğiz, yönetiliebilir bir ülke devredeceğiz" mesajı vurgulanmalı. Zira şu anda ülke yönetilemiyor.

Ülkenin tali sorunlarına eğildiğinizde muhakkak birileri rahatsız olacak veya memnun olmayacak. Fakat o sorunlar, şu andaki esas problemlerin tartışılmasının da önünü tıkıyor. Kızılay'ın çadır sattığı, depremzedeye konteynerin gönderilmediği, yoksulluğun derinleştiği, kiraların arttığı bir dönemde başka başka sorunlar üzerinden vaatler vermenin hiç bir faydası yok. Zira onlar ne toplumun önceliği ne de karşınızdakinin yapamayacağı şeyler... 

Öncelikle referandum ile gelen bu ucube sistem ortadan kalkacak, ardından da herkes meşrebine göre oy verecek ve en yüksek oy alanlar denetlenme mekanizmalarının işlediği ortamda ülkeyi yönetmeye talip olacak. Olay bundan ibaret... Oylanacak olan budur! Ne Kılıçdaroğlu, ne başka bir aday, ne CHP, ne ittifak! Halkın da görmek istediği budur!

Keşke tam da bu dönemde Kemal Kılıçdaroğlu, "Ben partisiz cumhurbaşkanı olacağım ve size istediğiniz hükümeti seçebileceğiniz bir ortam bırakacağım. Samimiyetime inanmanız için de CHP genel başkanlığından istifa ediyorum" diyebilseydi. Seçimin kaderini belirleyen hamle olurdu. Fakat ne yazık ki yara alınan Mart krizinin ardından yapılan adaylık açıklamasında o sürecin çok sonralara bırakılacağı ifade edildi. Bana göre yanlış hamle..

Yine de hiçbir şey bitmiş değil. Toparlayacak olursak; önemli olan bu seçimi partiler ve ittifaklar arasında geçen sıradan bir yarış gibi göstermekten kaçınıp, kritik bir eşiğe çevirmektir. Bunu başardığınız anda "kazanacak aday" arayışı anlamsız kalır, zira öyle bir ortamda kazanamayacak aday yok! 

Pazartesi, Mart 6

Mesaj



Tribünlerde ırkçılık evrensel bir sorundur. Sadece Türkiye ile sınırlandıramayız. Avrupa da bu konuda geniş bir sicile sahip. Tabi yetkili kurumların bu sorunu nasıl değerlendirdiği ve nasıl çözmeye çalıştığı apayrı konular.

Fakat insan aynı... Kumaş aynı...

Yine de ırkçılık toplumsal hayata dair bir sorun olsa da tribündeki tezahürü, başka motivasyonlardan beslenir. O da rakip oyuncuyu veya rakip takımı yıpratma isteğidir. Mesela İtalyan bir takım Inter ile karşılaştığında tribünler ırkçılığı Lukaku üzerinden sergiler. Evet bu insanlar zaten ırkçı düşüncelere sahiptir. Fakat bunu her zaman göstermeyebilirler. Hatta belki de ideolojik olarak çok baskın da olmayabilirler. Stadyum ise iyi bir alan ve kısa bir süredir. Zira Lukaku tehlikeli bir rakiptir ve maçı kazanmak için onu moralini bozmak gerekir. Irkçı tepkiler de bunun en kolay yöntemidir. Mesela ırkçılık seviyesi aynı olan tribün, daha zayıf bir takımla karşılaştığında o takımın stoperine aynı tepkiyi göstermeyebilir.

Bu paragrafı, ırkçılığı meşrulaştırmak için yazmadım. Fakat tribündeki motivasyonunu da  iyi anlamak gerekir. 

Son 15 yılda Diyarbakır ve Bursa'da oynanan maçlar hepimizin aklında. Dünkü karşılaşma da bunun bir yenisiydi. Tezahüratlar, sahaya atılan maddeler, ortaya saçılan nefret... Bunların hepsine karşı duruyoruz ama her karşı çıkışımızda alacağımız cevap "Onlar da bize aynısı yaptı" oluyor. Haklılar mı tartışılır. Fakat bardak artık taştı zaten. Bunun devam edeceği aşikardır. Sadece siyasi tandanslı bir rekabette değil, derbilerde de bunu çok görürüz. "Onlar bizi böyle yendi, biz de böyle yeneceğiz."

Peki... Kabul etmiyoruz ama anlıyoruz. Irkçı tezahüratlar da maalesef bu işin bir parçası haline geliyor. O sertliği göstermek, rakip takımı yıldırabilir, sindirebilir. Ayrıca kendi cenahınızı yekpare hale getirmek için en iyi yöntemlerdir.

Fakat son maçta açılan pankart artık işin başka bir noktaya taşındığının göstergesi... Bu pankartın, sahadaki futbolcularla, maçı kazanmakla çok fazla alakası yok.

Lukaku kendisine söylenen ırkçı tezahüratlardan etkilenebilir, onun için pankartlar açılabilir çünkü direkt olarak o nefret edilen grubun bir temsilcisi. Pankartı gördüğüne hissettikleri başka bir şey olacaktır muhakkak...

Amedsporlu oyuncular ise aynı noktada değil. İlk 11'de sadece bir tane Güneydoğu doğumlu oyuncu var. Takımın Türkiye'nin hemen her bölgesinden oyuncusu bulunuyor. Oyuncuların çoğunun HDP'ye oy verdiğini de sanmıyorum. Hatta Bursaspor altyapısında futbola başlayan, Bursa'da daha önce top oynayan, ailesi Bursa'da yaşayan oyuncular var. Teknik direktörleri sağ tarafa mensup olduğunu bildiğimiz Amasya doğumlu Ahmet Yıldırım...

Tabi ki bunların hepsi insan. Haliyle soyunma odasında zorlanmaları, sahaya çıkarken su şişeleri ile karşılanmaları, ıslıklanmaları, yabancı madde yemeleri onları böyle bir deplasmanda zor duruma sokar.

Fakat pankartın onlarla hiç alakası yok. Çoğu Yeşil'in kim olduğunu fotoğraftan zor anlar. Daha çok Pala'yı tanırlar, ama Pala sevdikleri bir dizi karakteri bile olabilir. Beyaz Toros ile bir geçmişleri yok. Serdar Eylik oynuyor ilk 11'de, ne anlar o beyaz Toros'tan...

Türkiye'nin en organize, tribün kültürünü en iyi bilen, tribün geleneğini nesilden nesile aktaran tribünlerinden biri olan Bursaspor'un bunu bilmediğini sanmıyoruz.

Haliyle iş başka yere dönüyor. Öyleyse bu pankart, "ilk maçtakilerin hesabını sormak için yaptık" savunmasının üstünü çiziyor. Oyuncuların moralini bozmak, onlara cehennemi yaşatmak gibi bir amaca da hizmet etmediği belli.

Öyleyse bu; tüm Türkiye'nin izleyeceği belli olan bir maçta bir mesajdı. Kimin kime verdiğini anlaması da hiç zor değil.

Haliyle sadece Bursaspor tribünleriyle sınırlandırmak da haksızlık olur.

Maçtan sonra Zafer Partisi'nin attığı tweet bunun bir sinyaliydi. Komik olduklarını zannediyorlardı ama aslında pankartı sahiplenmenin mesajıydı. Herhalde Yeşil'i de Bursa'nın yeşili ile bağdaştıracaklardı. Kısacası pankartı sahiplenecek çok geniş bir çevre var. Pankartın muhattabi da Amedspor'dan daha fazlası...

Cumartesi, Mart 4

Bozguncu



Biraz da siyaset...

Malum; herkes aylardır hatta yıllardır altılı masanın adayını bekliyordu. Son tahlilde masa kalmadı. 

Herkes bu olayı konuşurken, süreci en başından yeniden anımsayalım o zaman...

Haziran 2019'a dönüyoruz. Türkiye, yerel seçim maratonunu İstanbul'un ikinci defa oylanmasıyla tamamlamıştı. Tablo açıktı. AKP halen birinci partiydi ama artık yenilmez değildi. CHP ve İYİP ittifakı büyükşehirlerde bir zafer elde etmişti. HDP de aday çıkarmayarak ve ittifak adaylarını destekleyerek galibiyete katkıda bulunmuştu.

Bir sonraki seçim 2023 yılındaydı ve muhalefet ilk defa bu kadar ümitliydi. "Kazanacak aday" sıfatı o günler için ortaya çıkmıştı. Ortaya konulacak doğru aday, Erdoğan karşısında seçim kazanabilirdi. Peki o aday kim olacaktı?

Türkiye'de hiç yaşamamış ve siyasi figürlerin geçmişini hiç bilmeyen biri, en saf haliyle gözlerini  sadece 2019 seçim sonuçlarına dikince ortayda dört tane doğal aday görürdü.

Ana muhalefet partisinin lideri, ona destek veren ve uzun bir aradan sonra umutlu olmasını sağlayan diğer partinin lideri, yıllar sonra İstanbul'u kazandıran belediye başkanı, yıllar sonra Ankara'yı kazanan belediye başkanı...

2019'dan sonra ara sıra bu isimlerin arasına yenileri girdi çıktı. Fakat bizce onların hiçbiri geçerli olacak isimler değildi. Sadece suyu bulandırmaya, gündemi işgal etmeye, biraz kulis bilgisi verme hevesine yaradı. Onun dışında bir katkısı ve geçerliliği yoktu. 

Kısacası esas seçim öncesi bir seçim daha vardı ve o seçimin dört adayı olacaktı. Bunun halk nezdinde bir oylaması olmayacaktı. Bu seçimi sadece çalışmalar, kulisler, stratejiler ve dört yılda yaşanacak gelişmeler belirleyecekti.

İlk etapta kendini eleyen Meral Akşener oldu. "Ben başbakan olacağım" dedi ve adaylıktan feragat etti. 

Geriye kalan üç aday arasında, anketlerde en zayıf görünen Kemal Kılıçdaroğlu'ydu. Benim de en azından o yıllardaki düşüncem; doğru adayın Yavaş ve özellikle İmamoğlu olduğu yönündeydi. Fakat Yavaş süreci doğru yönetemedi. Ya da bir aday olma dürtüsü ortaya koymak istemedi. "Ben belediye başkanı olarak devam edeceğim, ne görev verilirse yaparım" gibi söylemlerle kendini dışarıda bıraktı. Halkın teveccühü inkar edilemezdi ama bu teveccühün altını dolduracak bir siyaset izlemedi. Belki de kendisi için en doğrusunu yaptı. Fakat sonuç olarak adaylıktan elendi. Ya da en azından, kendisini üçüncü alternatif konumuna düşürdü.

Diğer iki aday ise uzun süre çalıştı, birbiriyle yarıştı. Biz bunu gözlerimizle gördük. O esnada aynı zamanda Türkiye'de çok fazla badireler yaşandı. Pandemi ve ekonomik kriz en ağırlarıydı. 2021 yılının Aralık ayında doların bir anda 18 liraya fırlayıp bir haftada 13 liraya düştüğü günlerin ardından muhalefetin ortadan kaybolması büyük bir hataydı. Sahne, istikrarlı bir şekilde oy kaybeden AKP'ye bırakılıyordu. Söylemler sertleşmedi, toplumsal reaksiyon sıfırlandı. O günlerde sarf edilen "Sokağa çıkmayacağız" düsturu tarihi bir hataydı. AKP'nin önünde uzun bir zaman vardı ve takati olmasa da kaybolan oyları toparlaması mümkündü. Buna adeta yol açılmıştı.

Dünyada hiçbir otoriter rejim yoktur ki; sadece sandık günü okullara gidilerek seçimi kaybetsin. Yani, bir halk hareketi, bir toplumsal muhalefet, bir enerji, sokaklarda bir atmosfer değişimi olmadan sandığa gitmek, sandık sonucunu değiştirmeye yetmez. Oyların arkasını dolduracak bir enerji birikimi gerekir. Sosyal hayatta her şey aynı şekilde devam ederse, o zaman yıllar boyunca varlığını sürdüren sert otoriter iktidar da devam eder.

Yine de o günlerde bile Ekrem İmamoğlu sadece okullara giderek dahi seçilebilecek bir umuttu. Zira siyaset oyununu çok iyi bildiğini çok kısa bir süre içinde kanıtlamıştı. Onun adaylığında muhalefet çok büyük oy toplayabilirdi. Her cepheden oy alabilecek yegane isimdi. Türkiye'nin yaşadığı durumu düşününce İmamoğlu ancak kırmızı kar yağarsa seçim kaybederdi.

İbre Kılıçdaroğlu'na geçerken

Fakat işte tam o günlerde, yani Aralık 2021- Ocak 2022 gibi işler değişti. Kırmızı kar yağmadı ama beyaz kar yağdı. İstanbul'a kar yağdığı günlerde İngiliz büyükelçisi ile İmamoğlu'nun yemek yemesi olay oldu. AKP'liler yıpratma taktiği ile konunun üzerine gittiler ki bu hiç şaşırtıcı değildi. Fakat diğer yandan CHP medyasında da çok fazla gündem oldu. Sözcü gazetesi bile konuyla ilgili, İmamoğlu eleştiren manşetler attı. Üzerine bir de İmamoğlu'nun Karadeniz turuna Nagehan Alçı ile gitmesi olayı başka yere çevirdi. Fazıl Say, Athena Gökhan gibi ünlüler bile "Ben bu otobüsten inerim" demeye başladı. Fenerbahçe Başkanı Ali Koç'un İmamoğlu'nu hedef alan sözleri de o günlerdeydi.

Tabi ki İmamoğlu'nun oyunun o günlerde düştüğünü iddia edemem. Anketör değilim. Fakat o günlerde "Erdoğan'ın replikası" ve "Karadenizli inşaatçı" sıfatları ile daha çok yan yana geldi adı. Ve o günlerde artık şu belli oldu:

Artık aday Kemal Kılıçdaroğlu'ydu. CHP'nin genel merkezi zaten buna hazırdı. Bunun yanı sıra CHP'nin diğer katmanları (kanaat önderleri ve çekirdek tabanı) da bunu kabul etmişti. Altılı masanın geri kalan dörtlüsü de onayı vermişti.

O günlerde yakın arkadaşlarıma "Aday Kılıçdaroğlu" dediğimde, hepsi "Yok canım strateji yapıyorlardır, olur mu öyle şey?" diyorlardı. Acaba Meral Akşener de mi böyle düşünüyordu bilmiyorum. Zira o zamanlarda da "Kazanacak aday" vurgusu yapsa da, sesi son iki aydaki kadar güçlü çıkmıyordu. Keşke tavrını o zaman koysaydı. Zira zamanında yapılmayan isyan, isyan değil gürültüdür. 

Yine de her şeye rağmen İmamoğlu'nun adaylık ihtimali halen masadaydı. Hatta İmamoğlu'nu isteyen benim bile umudum Akşener'in masada bunu daha sert bir şekilde dillendirmesiydi. Oysa halkın "adayı açıklayın" nidalarının olduğu o dönemde bile, tavrını çok silik bir şekilde gösterdi Akşener.

Türkiye gelişmelere gebe bir ülke olduğu için her an her şey olabilirdi. İmamoğlu da işleri toparlayabilecek bir siyasetçiydi. Gemiler yakılmamıştı. Fakat işte tam o anlarda İmamoğlu davası geldi. Ayrıntılara girmeye gerek yok. Kılıçdaroğlu o günleri de kendi istediği gibi yönetti. İmamoğlu ismi önceden açıklansaydı ya o karar çıkmazdı, ya da çıksa bile 'mağduriyet' daha büyük kazanım getirirdi. 

Ama artık hepsi çöp kutusundaydı. O günden sonra, seçime girememe riski bulunan birini aday olarak sunmak, harakiri gibi bir şey olurdu. Aralık 2022 itibariyle İmamoğlu'nun adaylığı başka bahara kaldı. Ve tabi ki tek aday ihtimali kaldı: Kemal Kılıçdaroğlu!

Kemal Kılıçdaroğlu ve altılı masa, o davadan biraz önce İmamoğlu'nu aday gösterseydi ve yine aynı karar çıksaydı işler değişebilirdi. İmamoğlu'nu adaylıktan çekip herhangi bir adayı onun temsilcisi olarak göstermek, yaşanan mağduriyet algısı ile bambaşka bir etki yaratabilirdi. Fakat hem onun için geç kalındı hem de zaten CHP genel merkezinin böyle bir düşüncesi de yoktu.

O günlerde İmamoğlu'na bu cezayı veren düzenden çok, Kılıçdaroğlu suçlanmıştı sosyal medyada. Bu da bazı işlerin garip ilerlediğinin göstergesiydi.

Kemal Bey kolları sıvadı. İşin ona kaldığı resmileşmemişti ama kesinleşmişti. Artık daha sert ve daha cesurdu. İşi zordu ama yavaş yavaş sahaya iniyordu. Cumhur ittifakı, kaybettiği oyları az da olsa geri topluyordu ama diğer yandan da matematik ortadaydı. Altılı masaya, bir de HDP oyları eklenirse seçim zaferi kesin gibiydi. Fakat seçimi bekleyerek geçecek altı ay, Cumhur'a toparlama imkanı sağlardı. Yani matematik her şey değildi.

Tam bu hesapların yapıldığı dönemde 6 Şubat depremleri yaşandı. Keşke olmasaydı. Fakat Türkiye artık başka bir gerçekliğe uyanmıştı. İlk üç günün şokundan sonra tüm yurttaşlar aynı korkuyu hissetmeye başladı. Öfke arttı. En temel sorunların çözülemediği, var olan sistemin ne kadar işe yaramaz olduğu çok net ortaya çıktı. Bu günlerde Kemal Kılıçdaroğlu da sahadaydı. İktidarın değil yurttaşın yanındaydı. Meral Akşener ise ortalarda yoktu.

Kazanacak aday

Yukarıda bahsettiğimiz; seçim kazanmak için mecburi olan toplumsal muhalefet havası kendiliğinden, kimsenin organize etmesine gerek kalmadan ortaya çıkmıştı. Stadyumlarda 10 sene aradan sonra "hükümet istifa" sesleri yükselmeye başladı. Bakanlar yuhalandı. Televizyon kanallarının spikerleri daha cesur konuşmaya başladı. Toplum artık değişimin kaçınılmaz olduğunu gösteriyordu.

Öyle bir atmosfer doğdu ki (ben devam edeceğini düşünüyorum), "kazanacak aday" söylemi artık taca çıkmıştı. Zira aday olarak; kimsenin tanımadığı biri bile gösterilse kazanacaktı neredeyse. Kemal Bey ise hayli hayli kazanırdı. Matematik zaten yetiyordu, artık sosyoloji ve psikoloji de ondan yana tavır alıyordu.

Fakat ne olduysa bu anlarda oldu... Yaklaşık iki hafta ortalarda görünmeyen, oraya çıktığı zaman "Devletimizin yanındayız" diyen Meral Akşener bir anda kendini hatırlattı. Tam da Selahattin Demirtaş'ın "Yürü Bay Kemal" tweet'inden sonra...

Türkiye'nin gündemi, deprem, ulaşılamayan enkazlar, yıkılan binalar, Kızılay skandalı ve daha bir sürü türlü türlü rezilliklerken bir anda yeniden Saraçhane'ye döndü. O gün yaşananları gündeme getirdi. Ve kazanacak aday vurgusu yaptı. Oysa orayı artık geçmiştik.

"Biz Noter değiliz" diyerek Kemal Bey'e karşı çıktı. İYİP'e yakın olan kesimler de Mansur Yavaş güzellemelerine başlamıştı. Tabi bunun bir diğer ayağı da Kemal Kılıçdaroğlu'nun yerden yere vurulmasıydı. Kılıçdaroğlu'nun silik bir karakter olduğuna vurgu yapılıyordu.

Bunu kabul etmekle beraber; son 2-3 yıldaki Mansur Yavaş bundan daha farklı bir imaja sahip olmayı nasıl başardı onu da merak ederim. Zira Türkiye'nin temel sorunları hakkında tek bir söz söylememişti. O da bir notere dönüşmüştü. Bir devlet memuru gibi hareket ediyordu. Bundan da hoşnuttu. Suya sabuna dokunmam işimi yaparım kafasındaydı. Demirtaş'ın serbest kalmasına "İnşallah" dediği için sonraki günlerde 40 takla atmıştı mesela. Aday olduğu takdirde kanal kanal gezecekti. Habertürk'te Nagahan Alçı'nın CNN Türk'te Zafer Şahin'in sorularıyla karşılaşacaktı. Sadece Demirtaş ve Kürt meselesi değil, cem evleri, LGBT, mavi vatan, Suriye gibi sorular sorulacaktı ona. Bu "çanak" sorulara nasıl cevap verecekti? "Ben bunlara tek başına karar vermem" diyecekse, o zaman Kemal Kılıçdaroğlu'nun altılı masada, herkese eşit yaklaşan tavrı neden kötülendi? Yok eğer fikirlerini sunacaksa, o fikirler neydi, neden önceden bilemiyorduk? Onu son iki ayda mı tanıyacaktık?

Diğer yandan yine sık sık sunulan "Kılıçdaroğlu kazansa bile hakkını koruyamaz" düşüncesi de Mansur Yavaş'ın sınıfta kaldığı meseledir. Zira kendisi 2014 yerel seçimlerinde hakkı olan bir seçimi Melih Gökçek'e kaptırmıştı ve beş sene sonrasına hazırlanmıştı.

Mansur Yavaş'ı eleştirmek istemem. Kendisinin geçmişi de benim için pek önemli değil. Eğer ilk günden aday olarak çalışsaydı ve altılı masanın ortak ismi olsaydı desteklerdim. Fakat kendisi son iki ayda "başkalarının ortaya sunduğu bir isim"e dönüştü. Aday olma cesaretini göstermeyenlerin, başkanlığı başkalarına kaptırmamak için sunduğu bir restti. "Noter olmayacağız" diyenlerin noter memuruydu. Bunu belki kendisi de istemedi ama gelinen nokta buydu.

Diğer yandan yılların "silik, mıymıntı, pasif" adamı Kemal Kılıçdaroğlu, ilk kez geri adım atmadı. Adaylığı ne kadar istediğini gösterdi. Buna direnemeyen Akşener ise masadan kalkmayı tercih etti.

Oysa Kılıçdaroğlu sıradan bir isim değildi. O masanın kurucusu iki kişiden biriydi. Aday olmaya hakkı vardı. Akşener'in de vardı. Fakat kendisi istemedi. Öyleyse Kılıçdaroğlu talep edebilirdi. Etti de...

Bu açıdan Akşener'in yaptığı; biraz 2019 AKP hamlesine benziyor. Yukarıda bahsettiğimiz kapalı seçimin kazananı Kılıçdaroğlu'ydu. Rakiplerini elemişti.Ustelik artık kazanacak aday arama telaşına da gerek kalmamıştı Fakat Akşener bu seçim sonucuna itiraz etti ve yenilenmesini istedi. Geç kalmıştı.

Amaç neydi?

Veya onun için bu çıkışın tam zamanıydı. Köprüden önceki son çıkış... Bunlar, bugünün konusu değildi. Bugün Türkiye'de yerin yerinden oynamasının üzerinden bir ay geçti. Başka gündemlerimiz, korkularımız, sözlerimiz vardı. Akşener; son beş günde tüm bunları üstünü çizerek yeni bir gündem türetti. Ayrıca herkesin adımlar atarak, bagajlarını bırakarak buluştuğu yere doğru adım atmayı kabul etmedi.

Bunun kime nasıl fayda sağlayacağını bilemiyoruz. Türkiye dinamik bir ülke olduğu için iki ay sonra bambaşka şeyler de konuşabiliriz. Fakat işin bu noktasında; karşımızda bir isyankar değil, taşın altını elini sokacak cesareti göstermeden bozgunluğa girişen birini görüyoruz. Havayı bozan, gündemi bozan, uzlaşmayı bozan biri...

Üstelik Mansur Yavaş ve İmamoğlu'nun sadakat tweet'lerini görünce değil B, A planı bile olmadığını hissediyoruz.

Ya da başka planlar vardır. Bunu ilerleyen günlerde göreceğiz

Bir de "kazanacak aday" dedikten sonra, son seçimi kaybeden adayın yanında tavır alırsa çok daha komik günler bizi bekler.

Daha da önemlisi seçim ikinci tura kalırsa ve orada Kemal Bey ile Erdoğan çekişirse, diğer cephenin nasıl tavır göstereceği Türk siyasetinin kaderini belirleyen fotoğraf olacak.

Öte yandan iyi tarafından bakmak lazım. Türkiye'nin tüm muhalif unsurlarının bir şekilde birleştiği zamanda, bir kişinin olmayacak sebeplerle ve olması gereken gündemi değiştirerek masadan kopması iyidir. Sonradan olacağına erkenden olsun. Kimin ne meselesi olduğu, kendi derdinin ne olduğu erkenden görülsün.

Belli ki bundan sonra çok fazla siyaset yazacağız... Fakat bugün de sıcağı sıcağına buraya not edilsin.

Not defterleri herkese ait...

Cuma, Ocak 20

Dev Buluşma


 



Dünya futbolu dün akşam dev buluşmaya kilitlendi.

Cristiano Ronaldo'nun Suudi Arabistan'a transferinden sonraki sahaya ilk çıkış gecesinde rakibi Lionel Messi oldu. Uzun bir aradan sonra tekrar karşı karşıya geldiler. Öyle bir karşılaşmaydı ki bu; bir süre önce Messi dünyanın zirvesine çıkarken Ronaldo mirasına adeta hakaret ederek Körfez'in yolunu tuttu. Ve ikili orada karşılaştı. Katar'da final oynarlar mı diye düşünürken, Arabistan'da dostluk maçına çıktılar.

Neyse ne; işin futbol kısmı kenarda dursun. Fakat esas olarak ben siyasi açıdan neyi kaçırdığımı merak ediyorum.

Uzun bir süre Katar ile Suudi Arabistan adeta kanlı bıçaklıydı. Hatta bizim hükümetimiz de tarafını seçmiş ve Katar ile dost olup, Arabistan tarafına cephe almıştı. Gerçi yakın geçmişte biz de Suudi Arabistan ile yakınlaştık ama ekonomisi sarsılan bir ülke olarak böyle temaslara ihtiyacımız vardı.

Katar ise böyle bir zorunluluk içinde olmasa gerek. Konunun Katar ile ne alakası var diyen olursa da hafif bir ışık yakalım.

Paris SG, malum Katarlı sahipleri olan bir kulüp. Yani Fransız liginde oynasa da onlar için bir Katar takımı demek mümkün. Bu tip organizasyon kararları boşuna alınmıyor. Üzerine uzun uzun düşünülüyor. Hatta ülkenin (yani Katar'ın) tüm katmanları ile temasa geçiliyor. Haliyle PSG'nin Suudi Arabistan'a giderek Suudi Arabistan karmasıyla maç yapması bana çok ilginç geliyor.

Yani Katar ile Suudi Arabistan'ın bir anda bu kadar yakınlaşması beni şaşırttı. Tam olarak ben nerede, neyi kaçırdım? Böyle bir şovun, organizasyonun tek nedeni iki dünya yıldızını karşı karşıya getirip maddi gelir elde etmek olamaz. Bu işin bir de siyasi boyutu olmalı.

Katar'da düzenlenen Dünya Kupası'nda Katar sıfır çekerken, Suudi Arabistan Lionel Messili Arjantin'i yenmişti. Suudi Arabistan, Katar'dan şovu çalmıştı. Belki onlar da gruptan elendi ama en azından Katar'da turnuvaya vurulan damga Suudilerin hoşuna gitmişti. Damganın kendisinden ziyade, adresin Katar olması ekstra memnun etmişti.

Ne oldu da iş buralara geldi çözemedim.

Sanırım 2007'de El Ittıhat - Fenerbahçe maçından sonra, Ortadoğu'da oynanan en önemli maçtı.

Messi ve Ronaldo için artık devir kapanıyor ama başka bir masada kartlar yeniden dağıtılıyor olabilir. Bakalım bu sefer bize ne düşecek?

Perşembe, Aralık 29

Örgütlü Bir Halk Yenilmez

Uzun zamandır siyaset ve ülke gündemine dair meselelere dair yazmıyordum. Yazılacak çok fazla konu var ama artık bir şeyler yazmanın veya bir şeyler konuşmanın çok gereksiz olduğu zamanlardayız.

Üstelik bu tip konular artık çok daha fazla tartışılıyor, o yüzden enerjimizi başka mecralara (sokak muhabbetleri, watsapp grupları vs) aktarıyoruz. Bir de seçim öncesi, "Konuşursam yer yerinden oynar, hadi sessizlik bizde kalsın" duygusuna da büründüm.

Fakat son EYT olayına kayıtsız kalmak mümkün değildi. Gerçi yine konu hakkında detaylı bir yazı olmayacak aşağıda. Zaten işin uzmanı da değiliz. Yani nasıl olmalıydı, kim haklıydı gibi sorulara cevap aramayacağım. Yine de söyleyecek cümlelerimiz var ve onun için kısa bir girişle başlayacağız.

Bu olay, birçok çalışan genç insan gibi benim de içime çok sinmedi. Yine birileri mağdur olmasın diye milyonlarca insan bir haktan yararlandı ve bu da seçim öncesine denk geldi. Sırttaki küfeler bizim üzerimize atıldı. Özellikle de 1990'ların sonunda yeni yeni çalışma hayatına giren kişilerin bu torbaya dahil olması, çok büyük haksızlık gibi duruyor. Kısacası ben EYT'nin karşı tarafındayım.

Bunlara benzer yorumları okuyorsunuzdur. Sizin de bir görüşünüz oluşmuştur. Belki de benden farklıdır. Gayet de olağandır. Toplumun bir kesimi bundan faydalanırken, diğer kesimi mağdur oldu. Yasa çıkmasaydı bu sefer oluşmuş başka bir mağduriyet ortada kalacaktı. Diğer yandan ideolojik olarak herkesin konuya yaklaşımı da başka olabilir, olayı herkes farklı değerlendirebilir, ilkeleri ve fikri ayrı bir 'doğru' üzerine eğilir.

Fakat ilginç bir şekilde siyasi arenada; yani ülkede kutuplaşmanın iyice zirve yaptığı bir platformda bu konuda farklı bir söz söyleyen yok. İktidar zaten karar alıcı olarak fikrini beyan etti. Gerçi daha önceki açıklamaları düşününce ve bu kararı seçimden önceye getirerek esas fikri olup olmadığı konusunda emin değiliz ama yine de sonuç olarak eylem esastır.

Diğer yanda ise muhalefet partileri var. Kemal Kılıçdaroğlu'nun zamanında attığı "Loading' tweeti akıllarda. EYT konusunda uzun zamandır destek vericiydi. Eski bir SSK Başkanı olarak, konunun karşısında hiç durmadı. İktidarı bu şekilde zorladığını düşündü. EYT'lilerden yana tavır aldı. İktidar karar alınca da, bunun sebebinin kendisi olduğunu ima etti. CHP'li bazı isimler de buna benzer tweet'ler attılar.

Yani kabataslak bir hesapla ülkede şöyle bir sonuç çıkıyor:

Yaklaşık 3 milyon kişinin yararlandığı bir yasa çıkıyor. Aileler ile 12 milyon yapsın bu rakam. Ülkede ise yaklaşık 30 milyon çalışan insan var. Bu yasadan yararlananları veya yasayla çok alakası olmayanları çıkaralım ve 20 milyona insin bu rakam. 12'ye karşı 20... Yani ülkenin nerdeyse yarısı farklı düşünüyor, diğer yarısı farklı...

Oysa siyasi partilerin aldığı oylara bakınca böyle bir ayrım çıkmıyor. Şu an benim takip edebildiğim kadarıyla, halkın yüzde 95'inde oyunu almış partiler aynı paydada buluşuyor. Yani bu konuda toplumun diğer yarısının sesi olabilen bir oluşum yok.

Neden? Cevap bariz. Tabi ki seçim stratejisi. İlkeler değil, EYT'lilerin en kısa sürede oyunu kapabilmek önemli. İlkeler üzerinden siyaset yapmayınca da çoğunluğun dayatmalarına kurban edilirsiniz. Ve daha kötüsü, kurban olduğunuzu fark etmezsiniz bile. Kendi siyasi başarınız olduğunu düşünürsünüz.

İster misiniz mesela şimdi de, uzun süre iktidara EYT konusunda baskı yapan muhalefet partileri, oluşan tepki nedeniyle bu sefer de yasa komisyona ve meclise gelince iktidarı "EYT çıkardılar, toplum rahatsız" diye eleştirsin? Olabilir.

Peki iktidarı, muhalefeti; bu siyasi partiler nasıl böyle oyuncak olabiliyor? Onun da cevabı başlıkta gizli.

EYT'lilere kızabilirsiniz. Haklı görmeyebilirsiniz. Beddua eden bile var. Fakat haklarını vermek lazım. İnsanlar örgütlendiler. Sosyal medyadan baskılarını yaptılar. Oluşumlar kurdular. Bir çatı altında toplandılar. Yaş konusunda bile geri adım atmadılar. Bu konuyu ülke gündemine soktular. Ve bir şekilde istediklerini aldılar.

Benzer bir süreç bedelli askerlikte de olmuştu. Bedelli Askerlik Platformu'nu kuran ve sık sık Ankara'ya giden çocukla dalga geçenler bile olmuştu. Sonra ne oldu? O örgütlü mücadele, 100 yıllık ülke tarihinin askerlik geleneğini değiştirmeye yetti. Artık parası olan bedelli askerlik yapabiliyor.

Topluma öğretilen, dayatılan "örgütlenmeyin, sokağa çıkmayın, birleşmeyin" anlatılarının ne kadar boş ve yersiz olduğunu biz zaten biliyorduk. Fakat bunu siyaset uzmanları ve siyasiler de dile getiriyor zaman zaman. Yakın fikirde olduğunu düşündüğünüz siyasiler bile "Aman yapmayın sakın, karşı tarafa yarar" diyebiliyor. Fakat toplumun belirli katmanları he defasında örgütlenerek istediğini elde edebiliyor.

Biz de "örgütlenme" denlince akla gelen tek simge; sol oluşumların sokağa çıkıp sert sloganlar atması ve belki de bir çatışma içine girmesi olarak algılanır. Oysa onlar bile tamamen örgütlenebilmiş değillerdir. Savundukları değerleri dile getiren milyonlarca insan varken, sayıları 1000'i zor bulur. Fakat sayılar arttı mı etki de artar. Sokak önemlidir ama artık sokakta olması da şart değildir.

Son 40 yılın en büyük sokak hareketi olan Gezi Parkı, bile böyle bir direnişin ürünü halen. Tabi ki verilen canlar var, içeride olan, müebbet alan insanlar, ödenen bedeller var ve belki de bu bedellerin karşılığında elde edilen kazanımlar, tüm bunların yanında az kalıyor...  Fakat istediğini yapmayı adet haline getirebilmiş muktedir bir iktidarın yapamadığı tek bir şey var son 20 yılda: O da Topçu Kışlası...

EYT konusuna dönersek, halk örgütlenmeye devam ediyor zaten. Son iki günde sosyal medyada ve sözlülerde yazılanlara bakınca yeni bir mağdur kitle de oluştu. Onlar da 8 Eylül 1999 sonrasında SGK'ya girenler. Bir gün, bir ay, bir yıl farkla 20 yıl fazla çalışmak zorunda kalanlar. Şimdi de onlar örgütleniyorlar. 

Zaten bu ülkede mağdur olmamak mümkün değil. Sadece sınır biraz değişir, kapsar, genişler veya sağa, sola, aşağı iner ve günün sonunda birinin kapısına dayanır. Peki bu sefer işin sonu ne olur? Bunu bilemeyiz. Fakat 8 Eylül 1999 sonrası SGK'ya girenler sağlam bir oluşum kurarlarsa; düşman kardeş gibi görünen tüm siyasi unsurların ortak ilgisini çeker, desteğini alır.

Sonuçta ilkeleri olmadan siyaset yapan insanlardan bahsediyoruz. Haliyle biraz güçlenip ses duyurmak korkutmaya yeter.

Cuma, Eylül 30

Tipik Bir Avrupa

Danimarka, Dünya Kupası formasını tanıttı ve dünyada fırtına kopardı. Uzun zamandır dillendirilen ve rahatsız olunan konuya parmak bastı. Bir öncü oldu. Ne de kolay oldu...

Katar'da insan hakları ihlalleri vardı ve bu turnuva protesto edilmeliydi. Gitmemek olmaz, görmemek olmaz, vazgeçmek olmazdı... O zaman sloganlarla, kelimelerle karşı durduğumuzu gösterelim. İyi bir strateji...

Başlıkta da belirttiğimiz gibi; tipik bir Avrupa...

Katar'daki insan hakları ihlallerini, stadyum yapımında yaşanan trajedileri, ölen işçileri, yok pahasına çalışan insanları, utanç kaynağı sahneleri ve bilgileri yok sayacak değiliz. Zaten hepsi gözümüzün önünde oldu. Fakat bir çizgi çekmenin tam sırası. Yoksa yine birileri bazı kavramları sahiplenerek, kendilerini öncü sayacak.

Katar ufak bir ülke. Zengin bir ülke ama sonuçta ufak bir ülke. Takdir edersiniz ki, bu küçük ülke tek başına bir inşaat hamlesinin altından kalkamazdı. Üstelik yeterli insan kaynağı da (mühendis, beyaz yakalı vs) mevcut değildi.

Kitabın ortasından konuşalım. İnsan hakları ihlalleri Katar'da gerçekleşti, devletin göz yumması sayesinde 'olağan bir durum' halini kazandı ama meşhur bir söylemi anarak vurgulayalım; "Ulan hepiniz oradaydınız be..."

Türkiye'den birçok şirketin Katar'a gitmesi gibi, Avrupa'dan da birçok şirket, Dünya Kupası hamlesi esnasında oradaydı. İtalyanlar, Fransızlar, tabi ki Danimarkalılar ve diğerleri... Danimarka Futbol Federasyonu veya formanın üreticisi firma kendi sokaklarında yer alan şirketleri protesto etti mi bilmiyoruz ama etseydi duyardık sanki...

Oysa Katar'ı protesto etmek çok daha kolay. Katar'dan zarar gelmez. Katar savaş çıkaramaz. Katar, Avrupa'ya muhtaç. Katar'ın planı kendini Avrupa'ya yakınlaştırmak, Katar Avrupa'dan vazgeçemez, Katar kendisine yönelik protestolara kızar ama bir yerden sonra sineye çeker. 

Üstelik zaten futbolseverler de pek memnun değil Katar'da (hem de kışın) bir Dünya Kupası düzenlenmesinden. Yani popüler bir desteği arkaya almak çok daha kolay. Acısız, sorunsuz, idealist gözükmeye yeterli... O yüzden Katar'a vurmak kolay.

Katar'ı savunmak için yazmıyoruz bunları. Asıl amacımız bir riyayı gözler önüne sermek. Peki nerede o riya? Sadece Avrupalı şirketlerin Katar'daki yerini yok saymakla mı sınırlı?

Diyelim ki; şirketler bir ticari kuruluş ve futbol federasyonları onlarla aynı düzlemde yer almadıkları için, onları eleştirmeleri doğru olmayabilirdi. Bizce değil ya; diyelim ki öyle varsayılsın. Herkes kendi alanından ilerlesin ve Danimarka'nın futbol kurumları da 2022 Katar'ı o düzlemde protesto etsin. 

Peki o zaman dört sene önce yaşanan sessizlik neydi? Bir önceki turnuva Rusya'da düzenlendi. Rusya'da insan hakları dikkate alınan bir kavram mıydı? Binlerce insan tutuklanırken, rejime ses çıkardığı için (şu an Avrupa'nın söylediği cümleleri söylediği için) bedel öderken insan hakları ihlalleri yok muydu? O ortamda bir bayram haftası gibi şölenlerle Dünya Kupası organize etmek iyi bir fikir miydi? O yıllarda bir formanız yok muydu?

Şu an Avrupa'nın Rusya'nın bakışı farklı ama o zaman her şey gülük gülistanlıktı. Oysa Rusya'nın muhalifleri sesini çıkarmaya çalışıyordu. En azından Katar'dan daha fazla... Katar'da halkın sesinin çıkması çok zor ama biraz olsun kulak kabartan, Rusya'daki durumu anlayabilirdi. Hadi tüm bunları da pas geçelim; Rusya ve Ukrayna o zaman da bir savaş halindeydi.

UEFA'yı, FIFA'yı geçtik; peki federasyonların bu aylardaki cesareti o zaman neredeydi? Turnuvayı boykot etmelerini beklemezdik zaten ama neredeydi bu formalar o günlerde?

Yoktu! Zira Rusya'yı protesto etmek kolay değildi. Rusya'dan zarar gelebilirdi. Rusya savaş çıkartabilirdi (çıkarttı da), Rusya Avrupa'ya değil, Avrupa Rusya'ya muhtaçtı. Şimdi niye ortalık gerilsindi? Niye Putin'i kızdırsınlar, niye doğalgaza zam gelsin? 

Hem zaten Rusya ne olursa olsun, sarı saçlı mavi gözlü insanlardan oluşan bir "Batılı" ülke değil mi? Tamam kendisi Doğu'da ve politikaları "Batı" karşıtı ama halkı da o kadar Doğulu değil. Çölün ortasında yaşayan esmer Müslümanlardan kurulu Katar ile Rusya hiç bir olur muydu?

Olmazdı; olmadı da... Rusya'da Dünya Kupası yapıldı. Şu an tüm Avrupa, Rusya'yı aforoz etmek için uğraşırken, beş sene önce hep beraber poz veriyorlardı. Katar'a vurmak ise çok iyi bir PR getiriyor. Avrupa yine demokrasinin ve insan haklarının, kendi ürettiği kavramaların gücü için uğraş veriyor. Bu arada gidip oralarda iş yapıp para kazanmaya devam ediyor ama olsun.

Bu riyanın farkındayız. Dağa küsen tavşan gibi kalacağız ama olsun. Danimarka Futbol Federasyonu öncü olacak, saygın olacak, demokrat olacak ama olsun... "Neyse; en azından Katar'a karşı bir ses çıktı" diyerek bardağın dolu tarafına bakacağız.

Sonra da oturup Danimarka'nın Al Rayyan, Doha ve Al Wakrah'daki maçlarını televizyondan izleyeceğiz.

Biz de az riyakar değilmişiz...

Salı, Temmuz 9

Oya Sahip Çıkmak


Bu yazıyı 31 Mart'tan sonra yazmayı planlamıştım ama süreç bizi de engelledi. Önce mazbatayı bekledim, sonra YSK'dan çıkacak son kararı... Seçim kararı gelince yazı da 23 Haziran'a kaldı. Ekrem İmamoğlu, 23 Haziran'da seçimi kazandıktan sonra yazının önünde engel kalmadı ama bu sefer yoğunluk iki hafta geciktirdi.

Zaten tam da o günlerde İmamoğlu, Saraçhane'de İstanbullulara seslendi. Oradan başlayalım. Yeni başkan, vatandaşlardan yere çöp atmamalarını, trafikte korna çalmamalarını ve bunun gibi birkaç insani görevi yerine getirmelerini istedi.

İstanbul insanının en temel eksiklerinden bahsetmeye gerek yok. Hepimiz biliyoruz. Türkiye'de genel bir alışkanlıktır. Herkes, diğer inanların kurallara uymamasından rahatsızlık duyduğunu söyler ama herkes yapmaması gerekeni yapmaya devam eder. Bir de bunun devlet tarafından düzeltilmesi gerektiğini söyler.

Bu büyük bir yanılgıdır. Devlet kurumları, toplumun hatalarını, eksiklerini düzeltmekle sorumlu değildir. Tam tersi toplum nasıl hareket ediyorsa, devlet de ona göre şekil alır. Toplum kısa yoldan günü kurtarmanın yöntemlerini arıyorsa; devlet de bedelli askerlik, vergi affı, imar barışı getirir.

Konumuz genel bir toplum analizi değil. Tarihi bir seçim dönemi yaşadık. İstanbul 25 sene sonra el değiştirdi. Bu kenarda dursun. Ayrıca son dönemde toplumun iyice ayrıştığı bir noktada, muhalif kalan kesim ilk defa büyük bir zafer kazandı.

Muhalif kesim ve iktidar (direkt iktidar; seçmeni değil) uzun yıllardır karşı karşıya geliyordu. Bu çatışmanın olması gayet doğaldı. Toplumun büyük bir kesiminin üzerinde büyük bir baskı yaratıldı. Bu noktada toplumun yarısından bir empati bile görmemeleri, hatta zaman zaman 'vatan haini' olarak adlandırılmaları sinirleri bozdu. Fakat bu siyasi ayrım dışında iki taraf arasında çok keskin farklar yok. Oysa muhaliflerin, kendilerini iktidara oy verenlerden daha akıllı ve daha modern gördüklerini biliyoruz. Hatta Türkiye'de yere çöp atanların, korna çalanların vs. aynı yüzde 50'den çıktığını düşünüyorlar. Oysa Türkiye'de bunların yapılma oranı yüzde 80'den fazladır.

AKP'ye en az oy veren ilçelerden birinde yaşadığım için biliyorum. Kırmızı ışıkta geçen yayayı, çöpünü yere atan kadını, korna çalan adamı görüyorum. Biraz sonrasında bir mikrofon uzatsak "Türkiye'de adalet yok. Teksas'a döndük. Herkes istediğini yapıyor" diyecek insanlar, sokakta çok rahat hareket ediyorlar. Uyarılara ise "Bunu herkes yapıyor" cevabını veriyorlar.

Seçimden sonra artık yeni bir dönem başlayacak. Yeni çatışma alanları oluşacak. Hatta yavaş yavaş kendini hissettirdi. İktidar kaynakları, yeni belediye başkanının eksiklerini, hatta olmayan hatalarını medyanın her kolundan göstermeye çalışacak. İşte o yüzden, muhalif kesimin kazandığı seçimin ardından uğraşmaya devam etmesi gerek.

Oya sahip çıkmak, son zamanlarda çuval korumak veya okullarda oy saymakla eş değer tutuluyor. Esasından vatandaşın bu kadar işin içine girmesi bile ilginç bir durum ama bunu sorgulayacak noktada değiliz. Fakat oya sahip çıkmak bununla da sınırlı kalmıyor. Oy verdiğin başkanın, belediyenin daha rahat hizmet etmesini sağlaman da gerekiyor.

O yüzden İmamoğlu kaygılarında haklı. Caddebostan'da "Şerefine" tezahüratı yapan gençler bira şişelerini yerlerde bırakmamalı. Sosyal medyaya konulan fotoğraflara "Kargalar çöpleri karıştırmış, öyle olmuş" demeyecekler. Belediyenin bisiklet yolu yapmasını istiyorlarsa, var olan bisiklet yollarını işgal etmeyecekler. Daha fazla toplu taşıma isteyenler, her defasında sosyal medyada "Taksicilerden bıktık artık" yazmak yerine otobüse binecekler. Belediyenin kültür sanat etkinliklerine önem vermesini isteyenler, belediyenin var olan kültür sanat etkinliklerinde boş sandalye bırakmayacak.

Bunların beş sene içinde gerçekleşmeyeceğine ve bu konularda İmamoğlu'nun çok zorlanacağını, hatta bu yüzden iktidar medyası tarafından yerden yere vurulacağını biliyorum. İnsanların, özgürlüğü ve düzenli bir toplumsal yaşamı sadece kendisi için istediğinin de farkındayım. Haliyle pek bir ümidim yok. Bu tip temel konularda bile burnumuzdan kıl aldırmayacağımızın farkındayım. Fakat hiç yazmadan da olmazdı.

İktidarları, seçimlerin sonuçlarını, devletin kalıplarını değiştirecek güce sahip bir toplumsal hareketin bu topraklarda olmadığına inanıyorum. En fazla isimleri değiştirirler ama sokak aynı kalır. O sokakta da biz varız. O yüzden önemli olan orası. Yaşam alanı(m) esastır. Geniş çaplı bir değişimden zerre kadar ümidim yok ama en azından, 23 Haziran dalgası ve bu yazı sayesinde sokağa iki izmarit  az atılsa benim için kârdır. 

Cumartesi, Nisan 20

Oy Değil Gol


Eski futbolcular son dönemde bir furyaya kapıldı. Röportaj veriyorlar, röportajlarında takım içinden bilinmeyen anıları komik bir dille anlatıyorlar. Serhat Akın'ın Twitch'i ile başladı, Atakan Kurt'un programıyla hızlanarak devam ediyor. Biz de gülerek dinliyoruz. Takım içinde olan bitenler onları bağlar ama tribünlerde yaşananları, ya da tribünlerin tepkilerini biraz yanlış anlamış olabilirler.

Geçtiğimiz  günlerde de gündeme bir açıklama düştü. Beşiktaş'ın eski futbolcusu Ahmet Dursun verdiği bir röportajda "Beşiktaş'ta estiğim zamanlar 'MHP'ye sempatim var' dedim. Bunu diyince taraftarlar bana karşı cephe aldı. Sürekli yuhalandım. Gol attığım bir maçta da yuhaladılar. Tayfur Havutçu taraftara 'yapmayın' dedi. Ona da, 'Ahmet'i alana Tayfur bedava' diye bağırdılar" ifadelerini kullandı. Ahmet'in açıklaması bayağı dikkat çekti. Beğenenler, gülenler, "Ulan Çarşı!" diyenler oldu. İyi, güzel ama gerçekten olaylar böyle mi gelişti?

Esasında Ahmet Dursun böyle bir açıklama yapıyor. 2001 yılının Ocak ayında Sabah gazetesine bir röportaj veriyor. Tabi Sabah o zamanlar, şimdiki gibi bir siyasi partinin yayın organı değil. Magazine de çok fazla kayıyor. Röportajın havasında da magazin esintileri var. Zaten Ahmet de magazinel bir futbolcuydu. O dönemde de hem gol atıyor hem de tartışılıyordu. Mesela takım içinde Mehmet Özdilek ve Erman Güraçar ile kavgaları manşet olmuştu. Özellikle efsane kaptan Şifo ile kavga etmesi yüzünden tribün onun plakasını almıştı bile. Sonrasında Sabah röportajı geliyor. MHP'li olmasından ziyade daha ilgi çekici cümleler var. O dönemde tabu olan konulara giriyor. "Seksi zamanında yaparım" diyor mesela. Özel hayatı o günlerde zaten gündemdeyken böyle bir açıklama yapma ihtiyacı hissediyor. Hatta röportajda formsuz olduğunu kabul ediyor ama bunun özel hayatıyla ilgili olmadığının altını çiziyor. MHP konusuna ise "Tokatlıyız, doğuştan MHP'liyim. Ama programını bilmem" cevabını veriyor.

Beşiktaş tribünün sadece bu cümle yüzünden, program bilmeyen Ahmet'e tepki göstereceğini sanmıyorum. Üstelik o sezonun (2000-2001) ikinci yarısı boyunca Ahmet Dursun protesto ediliyordu. Bir cümle yüzünden beş ay gidilmezdi. Başka sebepler olmalıydı. O dönem Beşiktaş'ın maçlarına giden arkadaşlarıma da konuyu sordum. Hepsi Ahmet'in yuhalandığını hatırlıyor ama hiçbiri MHP açıklamasını bilmiyor.

Öyleyse arşivlerde biraz daha gezelim. Ahmet Dursun, 1999-2006 arasında altı sezon Siyah-Beyazlı takımın formasını giydi. Son üç sezonunda gol sayıları da ilk 11'de oynadığı maç sayısı çok düşük. İlk üç sezonunda ise gerçekten estiriyor.  Resmi maçlarda sırasıyla toplam 21,  16 ve 14 gol atıyor. İlk sezonunda o dönemin meşhur "Ahmet dursun, Seba gitsin" tezahüratı yapılıyor.

İkinci sezonunda, yani 2000-2001'de Ahmet Dursun ligde 12 gol atıyor. Fena rakam değil. Sezonun ilk yarısında çok daha iyi günler geçiriyor. Devre boyunca 7 gol atıyor. Galatasaray maçında attığı iki golle derbiye damga vuruyor. Bir de unutulmaz Barcelona maçı var. Gerçekten esiyor! Fakat sezonun ikinci yarısında aynı gitmiyor. Zaten Beşiktaş da iyi başladığı sezonda giderek formdan düşüyor. Nevio Scala gönderiliyor, Daum geliyor. Tribünler huzursuzlaşıyor. Tüm oyunculara tepki oluyor. Bazı maçlarda Kapalı, eski futbolcuların isimlerini bağırarak sahadakilere nispet yapıyor. Sevilen, protestolardan muaf tutulan tek bir isim var; o da Pascal Nouma.

Nisan ayında bir Samsunspor maçı oynanıyor. 0-0 sona eriyor. Forvetler saç baş yolduruyor. Mehmet Özdilek penaltı kaçırıyor. En çok tepkiyi Ahmet Dursun çekiyor. Siyasi bir tepki yok. Ahmet o sıralar formsuz. Bilal Meşe bile ertesi günkü köşe yazısında "Biz Ahmet'i eleştirmekten bıktık, o kötü oynamaktan bıkmadı" yazıyor. O maçı çok iyi hatırlıyorum. Çünkü bir gün sonrasında Bağdat Caddesi'nde Ahmet Dursun'u görmüştüm. Orada bile denk gelen Beşiktaşlı taraftarlar kendisine laf atıyordu. Beşiktaş için şampiyonluk hayalinin sonraki sezonlara ertelendiği gündü. Sezon resmen değil ama fiilen bitmişti ve taraftarların odağında gol atamayan Ahmet Dursun vardı.

İki hafa sonra Beşiktaş, İstanbulspor ile karşılaştı. Galibiyete, hatta erken gollere rağmen 90 dakika bütün takıma protesto yapıldı. Maç 30 dakikada 2-0 oldu. 36. dakikada ise Beşiktaş bir penaltı kazandı. Taraftarlar penaltıyı Nouma'nın atmasını istese de topu eline alan Ahmet Dursun'du. Taraftarın isteğine karşı gelerek penaltı noktasına giderken, stadyumdan uğultular yükseliyordu. Golü atsa belki her şey düzelebilirdi ama penaltıyı kaçırdı. Sonrası çılgınlık... "Ahmet dışarı" sesleri İnönü'yü inletiyor.

Sezonun son iç saha maçında (Siirt Jet Pa) ise Ahmet Dursun sadece 45 dakika sahada kalabiliyor. 

Yine de zaman her şeyin ilacı. Futbolda yeni sezon yeni umutlar demektir. Nouma gidiyor, Ahmet kalıyor, takım değişiyor, transferler geliyor. Yazın düzenlenen sezon açılışı töreninde tribünler doluyor. Taraftarlar en çok desteği Ahmet Dursun'a veriyor. Küsler barışıyor. Belki Ahmet Dursun yine MHPli olmaya devam ediyor ama zaten o konu pek de tribünün umurunda değil gibi duruyor. Onlar sadece Ahmet'in sahada toparlanmasını bekliyor. Yeni sezon öncesi beyaz bir sayfa açıyorlar. Ahmet Dursun 14 golle sezonu tamamlıyor ama Beşiktaş yine üçüncü oluyor!

Konuyu nereye bağlamak lazım bilmiyorum. Aradan 18 sene geçmiş. Belki bizim bilmediğimiz, arşivlere girmeyen, 30.000 taraftarın büyük bir kısmının bilmediği mevzular vardır. Olabilir. Fakat sanki biraz abartı da hakim. Bu tip açıklamalar son dönemde çok arttı. Futbolcuların hafızaları da, tribünü anlama konusundaki düzeyleri de pek yeterli değil gibi. Neyse ki arşiv var...