istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Mayıs 25

Kim Gelsin #2023


Play-off'lar başlamadan önce bir geleneğimizi yerine getirelim. 1.Lig'den Süper Lig'e çıkacak son takım kim olsun? Bir tahmin değil, dileğimizi yazacağız.

Öncelikle ilk ikiden çıkan iki takımın Ç.Rizespor ve şampiyon Samsunspor olduğunu hatırlatalım. Eğer Giresunspor da ligde kalırsa Karadeniz'in dört takımı ana sahnede olacak. Tabi play-off'ta beşinci bir Karadenizli gelmeyecek ama İstanbul merkezli bir hale dönüşen lige iki tane şehir takımının gelmesi iyi oldu.

Bu sezon yeni bir formatımız var bence adaletsiz. Bunu daha önce de yazmıştık. Normal sezonu üçüncü sırada bitiren takım doğrudan play-off finali oynayacak. Diğerleri üç maç yapıp birbirlerini kırarken, üçüncü bitiren ekip rakibini bekleyecek. Haliyle bu adaletsiz düzende tarafımızı belirlemek zor olacak ama kimi desteklemeyeceğimiz aşikâr. Umarız Pendikspor finali kaybeder ve üçüncülerin lanetini, sürdürür.

Play-off'ta çeyrek final karşılaşmaları tek maç üzerinden oynanacak. Bodrumspor - Göztepe, eşleşmelerden biri. Açıkçası yıllarını Bodrum'da geçirmiş ve burada sık sık Bodrum hakkında yazılar yazmış biri olarak Bodrumspor'u desteklediğimi düşünebiliriz. Fakat açıkçası kulübün son dönemdeki hali çok içime sinmiyor. Üstelik bu seride yıllar boyunca yazdığım düsturu ihlal edecek değilim. 2.Lig'den 1.Lig'e çıkar çıkmaz, ilk sezonunuzda, ilk kez yükseldiğiniz play-off'ta bu bileti almamanız lazım. Önce biraz play-off'un acısını yaşamak gerek. Buranın gedikli takımlarına saygı duymak gerekiyor. Buranın kendi içinde yazılı olmayan bir kıdemi olmalı. Zaten merdivenleri koşarak çıkanlar, paraşütsüz düşerler. O nedenle Bodrumspor ilk tercihlerimden biri değil.

Diğer tarafta ise Sakaryaspor ve Eyüpspor var. Eyüpspor geçen sezon, bu sezonun Bodrumspor'uydu. Çıkmalarını istememiştik ve ilk turda Bandırmaspor'a elenmişlerdi. Şimdi o yenilgiyi ve acıyı yaşadıktan sonra Eyüpspor'dan yana olmam beklenebilir. Fakat yine değiliz! Çünkü kulüp, bu sezon sık sık teknik direktör değiştiren yapısıyla sempatimizi toplamayı başaramadı. Son olarak da henüz herhangi bir teknik direktörlük deneyimi olmayan Arda Turan'ı getirerek mucize çıkarmasını beklediler. Bu işler o kadar kolay olmamalı! O nedenle Eyüpspor, üst üste ikinci kez liste dışı. Fakat Zafer hoca ile sezon başında başlayan birliktelik sürseydi daha farklı düşünebilirdik.

Keşke Sakaryaspor - Göztepe finali olsaydı. Fakat işler yolunda gitse bile bu bir final olmayacak, karşılaşma yarı final ayarında geçecek.

Yine de bu iki takımdan birini kabul ediyoruz. Normalde Süper Lig'den yeni düşmüş bir takımın da hemen çıkmasını istemem. Madem düştün, asansör olma! Sakaryaspor gibi güçlü bir camia da 2007'den beri en üst platformda yok. Yani yeşil-siyahlı takıma daha yakın olmam gerekirdi.

Fakat içimden Göztepe geçiyor. Bunun esas nedeni iki kulübün kurumsal yapıları. Göztepe, geçen sezon çok şansız bir şekilde düştü. Tekrar bir ikinci şansı hak ediyor. Ve bir daha yükselirse kolay kolay düşmeyeceği izlenimini veriyor. Sakaryaspor ise Süper Lig'e son üç yükselişinde sadece birer sezon barınbildi ve bugünlerde de o günlerden farklı bir takım olacağının sinyalini vermiyor.

Öyleyse beş takım arasından sıralamamızı yapalım:

İlk sırada İzmir'in çocukları var. İkinci sırada Tatangalar. Üçüncü sırada kalbimizin attığı Bodrum, dördüncü sırada şehrimizin bir parçası Eyüpspor. Son sırada ise maç yapmadan finale yükselmiş Pendikspor...

 KİM GELSİN 2018

KİM GELSİN 2020

Cuma, Ocak 27

Semt Stadyumları Onurumuzdur

Jorge Jesus'un Ümraniyespor maçı öncesi yaptığı açıklama gündem olmuştu. Çoğu kişi Portekizli teknik direktöre tepki de gösterdi. Aynı konuya değineceğiz ama benzer cümlelerden kaçınacağız.

Derdimiz bir şampiyonluk yarışı esnasında oluşan gündemden beslenmek değil. Jorge Jesus da değil. Jorge Jesus'un söylediklerini başka bir takımın teknik direktörü söyleseydi başka tepkilerin olacağını biliyoruz. Türk bir teknik direktör söyleseydi, o da bu kadar sert karşılaşmazdı, en azından "Sen git önce Portekiz'in sahalarına bak" denmezdi. Yani o bulanık su, biraz tehlikeli; girmeyeceğiz.

Biliyoruz ki; aslında kimse Ümraniyespor'un stadını pek sevmiyor. Oraya gitmek istemiyor. Zaten esas meselemiz de bu. Jorge Jesus herkesin düşündüğünü söyledi. Sonuna kadar haksızdı. Fakat sözleri bu kadar peki çekmeyebilirdi, zira en büyük hatayı zamanlamada yaptı. Ligde geriye düşen ve kötü oynamaya başlayan bir takımın teknik direktörü olarak bu tip açıklamalar yaptığınızda kolay kolay destek bulamazsınız. Hatta taraftarlarınız bile sizle aynı görüşte olsa dahi sizi pek desteklemek istemez.

Jesus'un konusunu geçirdiği saha hakkındaki birikimi de minimum düzeyde olunca tartışma kaçınılmaz oldu. Zaten maç günü stadın zeminin birçok Süper Lig takımından daha iyi olduğunu gördük. Oysa esas mesele Ümraniyespor'un stadının 'çirkin' olmasıydı.

Bizim için değil tabi. Ya da sadece Jorge Jesus için de değil. Hepimiz biliyoruz ki; yeni Türkiye'de toplumsal algılar, ortak değerler, beğeniler değişti. Dünya da bu süreçte bize yardımcı olmadı. Güzellik, kalite gibi kavramlara bakışımız değişti. Daha da doğrusu tek tipleşti.

Herkes takımının Barcelona gibi oynamasını istiyor. Hatta rakibinin de benzer şekilde (ama daha yetersiz) oynamasını istiyor. Herkes tüm maçların Premier Lig temposunda olmasını istiyor. Herkes kusursuz futbolcuların, kusursuz teknik direktörlerin takımlarında yer almasını istiyor. Stadyumlar da aynı taleplerin doğrultusunda ilerliyor.

Eskiden Türkiye'de, çoğunun ismi Atatürk olan ama cismi birbirinden farklı onlarca stadyum vardı. Her stadyumun ayrı bir havası, ayrı bir ruhu bulunurdu. Tribünleri farklıydı, girişleri çıkışları farklıydı. Bu durum, bir yandan çeşitlilik katarken, bir yandan da 'deplasman' sertliğini veriyordu. Senede bir kez gittiğiniz, benzeri olmayan stadyumlar... Oralarda oynamak kolay değildi.

Sonrasında, o stadyumların hemen hepsi değişti. En azından şehir stadyumları bir furya halinde dönüştü. Değişirken, değişik tarafları da kalmadı. Hemen hepsi birbirine benzedi. Televizyonda izlerken farkı anlamayacağınız stadyumlar... Sivas'taki ile İstanbul'daki stadın arasında fark kalmadı. Tekdüzelik futbol ortamına hakim oldu. Tribünü, çatısı, kamera açısı... Her şey aynı artık. Sadece zeminler farklı. Biri güzel, biri kötü, diğeri idare eder. Standart olması gereken yerde standart sağlanamadı, en gerekmeyen noktalarda tek tiplik yaratıldı.

Böyle bir zamanda Ümraniyespor'un stadı çöldeki vaha gibi. Hatta, kelimenin tam anlamıyla çöldeki bir stadyum gibi. Etrafı ıssız, açık, keçilerin otladığı bir yere kourulmuş. Bunun nesi kötü peki? Zemini güzelse, soyunma odaları insani şartlardaysa, tribüne girişler çıkışlar sağlıklıysa stadyumun yerinin veya kapasitesinin ne önemi var?

Modern stadyumlar inşa edilmeye başladığında onlar da bir renkti. Ne de olsa farklıydı. Görkemliydi. Göz alıcıydı. Heyecan vericiydi. Fakat bu sıfatların elde etme nedeni de tek (veya az) olmalarıydı. Şimdi ise her yerdeler. Onlarca var. Farkları kalmadı, güzellikleri söndü.

Oysa rekabetin güzel ve zor taraflarından biri şartların farklılaşmasında yatar. 

Biraz daha açalım. Çoğu stadyum artık çatılarla kapanıyor. Tabi ki zemini korumak önemli bir mesele; oyuncu sağlığı önemli. İşin o kısmını ihmal edemeyiz. Fakat futbol da bir açık hava sporu. Yağmuru, rüzgarı engellemenin ne gereği var? Bir stadyum çok rüzgar alıyormuş! Eeee. Olabilir. Futbol açık havada oynanır ve bazen şehirde fırtına çıkabilir. Doğada bunlar var. Futbolun doğasında da doğa var. Çimin üzerinden oynanan bir oyunun rüzgardan yağmurdan sakınmaması lazım. Bu basketbol değil ki?

Bir zamanlar tribünler "Yağmurlu bir günde görmüştüm seni" diye bağırırdı takımlarına. Şimdi yağmurlu bir gün olup olmadığını fark etmediğimiz, beraber ıslanmadığımız zamanlar yaşıyoruz.

Sırf bu 'küçük stadyum' beğenmezliği yüzünden Türkiye Kupası'nın statüsü değişti. Artık Bartın'a giden Galatasaray'ı, Niğde'de oynayan Beşiktaş'ı göremiyoruz. Niğde ve Bartın'ın takımları İstanbul'a gelip figüran olup dönüyorlar.

Ümraniyespor da Süper Lig'in figüranı olacaktı. Sezon başında Olimpiyat Stadı'nda oynuyordu maçlarını. Karagümrük gibi... İstanbul'un takımı sayısı attıkça birbirinin aynı maç hikayeleri de artıyordu. Yani hepsi birbirinin aynı maçlar. Stad aynı atmosfer aynı, sadece isimler değişik. Oysa Ümraniye'ye gitmek, sezon içinde 3-4 kere Olimpiyat Stadı ziyareti yapmaktan daha ilgi çekici, heyecanlı ve biraz da gizemli olurdu.

Bu tartışmanın burada kapanmayacağına eminim. Yarın Eyüpspor, Pendikspor gibi takımlar da lige yükselecek. Bodrumspor yükselince maçlarını 109 km uzaklıktaki Muğla'da mı oynayacak acaba? Keçiörengücü'nün stadı yerine Eryaman'a mı gidilecek? Cevapları bilmiyorum ama şundan eminiz; o zaman da bu tartışmalar harlanacak.

Yani konunun Jorge Jesus ile alakası yok. O sadece bir özne. Belki seneye burada olmayacak bile. Fakat biz bu tartışmaya devam edeceğiz. İşte ben de o zamanlar için, fikrimi şimdiden belirteyim.

Küçük semt stadyumlarına dokunmayın... Bırakınız oynasınlar, bırakınız konuk etsinler...

Yeter ki zeminleri düzgün olsun, soyunma odasında sıcak suyu aksın...

Perşembe, Kasım 17

Çözüm Önerisi: Çocukları Hapsetmek



Burası Kartal - Fenerbahçe arası sahil hattındaki bir notta. O hatta böyle çok fazla yer var. Yapı belli; yürüyüş yolu, hemen yanı bisiklet yolu ve çimlerin olduğu bölgede bazı tesisler. Çocuk parkları da o tesislerden...

Çocukları bilirsiniz. Oyun oynarken biraz kontrolsüzdürler. Dünyayı unuturlar. Bütün dikkatleri o an yaşadıkları keyfe odaklıdır. Haliyle çocuk parkının bir adım ilerisinin bisiklet yolu olduğunu ve oradan geçecek bir bisikletin onlara çarpabileceğini düşünmezler.

Yaklaşık 25 yıldır o bölgede bisiklet kullanan biri olarak, bu tip kazalara denk gelmediğimi söyleyemem. Şahsen parkın yanından geçerken yavaşladığım için, benim başıma bir kaza gelmedi. Fakat zaman zaman hızlı giden gençlerin, o parkuru ilk kez geçenlerin veya acemilerin ufak kazalara karıştığına şahit olduk. Yaralanan ufak çocuklar gördük...

Yine de 25 senede çok nadirdi bu kazalar.

25 sene sonra bu parklarla bisiklet yolu arasına demir parmaklılar kondu. Sizce neden? 25 yıllık kazalar, şimdi mi akla geldi? Tabi ki hayır.

Artık o bisiklet yolunda ve yanındaki yürüyüş alanında adeta dehşet saçan kuralsız yeni araçlar ortaya çıktı. Mesela motosikletler, mesele scooter'lar ve mesela elektrikli motosikletler....

Haliyle kazalar daha da arttı. Üstelik bir motosikletin bir çocuğa çarpmasının sonuçları, bir bisiklet kazasından daha ağırdı.

Kazalar giderek arttı. Girmemesi gereken yola giren kuryeler, scooter kullanmasını bilmeden hızla giden üniversiteliler, ehliyeti olmadığı için normal motosikleti kullanamayacak yaşta elektrikli motosiklet kullanabilen ergenler.... Hepsi kazalara sebep olmaya başladı.

Hepsi (scooter kullananlar değil) aslında illegal bir işe imza atıyor. Yani kazaları önlemenin yolu belliydi. Yanlış yapanı cezalandırmak ve engellemek. Fakat onun yerine başka bir çözüm bulduk. Çocukların yola çıkmasını engellemek! Bunun için de onların oyun alanlarını demirlerle sınırlandırmak...


Şimdi soruyorum size; Bu fotoğraf hoş mu? Bu fotoğraf şık mı? Kimi kimden koruyoruz?

Zira çocukları korumadığımız belli. İlk paragrafta bahsettiğimiz gibi; çocuklar kontrolsüzdür. Yarın yokmuşçasına oynarlar. Kendilerini kaybederler. Koşarlar. Arkalarına bakarak koşarlar. Takılırlar, düşerler... Ve bir demire çarparlar!

Çözüm bu mu cidden? En kolayı buydu. Ne de olsa; eğer çocuk kendi kendine demire çarparsa ve kafasını yararsa bunun suçlusu ya dikkatsiz olan kendisidir ya da onu kontrol etmeyen ailesidir. Yeter ki scooter'lera, motosikletlere çarpmasın. Yoksa o zaman olay adli bir vakaya döner ve başımız ağrır.

Bu araçlar uzun zamandır canımızı sıkıyor zaten. İlk büyük sorun; bu alana giren motorlar.

Bir gün bölgede görev yapan bir zabıta ile konuştum. Kendilerinin motorları gördükleri anda alandan çıkardıklarını söyledi. Doğruydu, bu uyarıyı yaptıklarını ben de sık sık görüyordum. Fakat uyardıkları kurye bir sonraki sapaktan bir daha giriyor. "Bunun en iyi yolu ceza değil mi?" diye sordum zabıtaya. "Doğru ama bizim ceza yetkimiz yok" diye yanıtladı.

Alana İstanbul Büyükşehir Belediyesi bakıyor. Kontrol onlarda. Fakat motorlu taşıtlara ceza kesme yetkisi zabıtalarda değil. O nedenle ceza verilemiyor. Trafik polisleri ise mesailerini bir parkta değil, anayollarda geçiriyorlar. Haliyle orası adeta şehrin kör noktası gibi kalıyor.

Son dönemde şehirde dehşet saçan scooter'lar ayrı ve uzun bir konu ama bu üçlünün en masum olanları belki de onlar. Sonuçta onlar bisiklet yolunu kullanabilir. Binenlerin dikkat etmesinden başka bir yol yok.

Fakat aynı şirketlerin yeni ürünleri olan elektrikli motosikletlerin bu kadar rahat kullanılması normal mi? 15 yaşındaki çocuk bunu kiralayıp kaldırımda, caddede, bisiklet yolunda kullanabiliyor. Bu sahnenin kimseye batmaması, gündem olmaması bana çok ilginç geliyor.

Öyle veya böyle, geldiğimiz nokta bu fotoğraflar işte. Sorunu çözmek için çocukların oyun alanlarını sınırlandırdık. Ben kendi adıma çok üzüldüm. Fakat bir yandan da kanıksadım. Çocukların fda edilebilir olduğunu her geçen sene daha net anlıyorum. Pandemiyi önlemek için çocukların sokağa çıkmasını yasaklamak ve okula gitmelerini engellemek gibi...

Eğer kazalar devam ederse, parkı da kapatabiliriz. İyi bir çözüm olur ve meseleyi kökten halleder...

Salı, Mayıs 3

İstanbul'un Gol Problemi

Türkiye'nin en kalabalık ve imkanları en bol şehri İstanbul. Özellikle göç dalgasının başladığı yıllarla beraber ülkenin neredeyse yarısı Marmara'ya akın etti. Şu anda; ülke nüfusunun dörtte biri İstanbul'da yaşıyor. Yani ülke bir terazi gibi olsa, kuzeybatı kesimi ağırlıktan dolayı çökerdi. Belki yakında o da olur.

Biz konumuz futbola geçelim. Göçün başladığı yıllarda Süper Lig'de başladı. Süper Lig'i kazanan takımlar da birkaç istisna sezon dışında hep İstanbullular oldu. Hal böyleyken İstanbul'un bir futbolcu fabrikası olması gerekmez miydi? Ya da öyle oldu mu?

Bunu çok detaylı araştırmak lazım. Zira bir sürü faktör var. Bir çırpıda buna karar vermek, bir tahlilde bulunmak sağlıklı değil. Fakat ufak bir blog için kısa bir çalışma yapabiliriz.

En azından İstanbul'un golcü yetiştirmekte zorlandığını görüyoruz. Süper Lig tarihinin en golcü 20 oyuncusuna baktığımız zaman sadece bir tanesinin İstanbul doğumlu ve İstanbul altyapısından yetiştiğini görüyoruz. O da 191 gol atan Feyyaz Uçar.

İlginç değil mi? Ülkenin dörtte biri burada ama ülkenin en golcü 20 oyuncusu arasına sadece bir kişi sokabilmiş. Listede Balkan ülkelerinden gelen iki oyuncu, Almanya'dan yetişen iki gurbetçi ve uzak diyarlardan gelip geri dönen Alex de Souza var. Ülke dışından beş oyuncu, İstanbul'dan bir tane...

İstanbul'un havzasında yer alan mütevazı kent Sakarya bile iki oyuncu sokabildi. Zaten biri listenin zirvesinde (Hakan Şükür) yer alıyor. Trabzon gibi köklü bir futbol şehrinden iki futbolcu (Hami Mandıralı ve Fatih Tekke) çıkması çok şaşırtıcı değil ama Karadeniz'in liman kenti Samsun dahi iki oyuncu sokabilmiş. Hatta Ankara doğumlu Serkan Aykut'u Türk futboluna sunmasıyla bu sayıyı üçe çıkarmak da mümkün. Aslında Samsun'a ayrı parantez açmak da lazım. Samsunlular Tanju Çolak ve Mehmet Özdilek bir yana; Serkan Aykut, Ertuğrul Sağlam ve Cenk İşler'i piyasa sunduğunu düşünürsek, rakam beşe çıkıyor.

Metin Oktay, Mustafa Denizli ve Necati Ateş'i yetiştiren İzmir, İstanbul'dan daha önde. Nüfus olarak farkları ise çok büyük.

Normal mi peki bu?

Süper Lig son 11 sezonda sadece tek bir yerli gol kralı (Burak Yılmaz) çıkarabildi. Onun hemen  öncesinde İzmirli, Rizeli, Trabzonlu, Bursalı gol kralları çıkıyor ama İstanbullu bir gol kralı için 2001-02 sezonuna kadar dönmemiz gerekiyor. O sezonda da Arif Erdem, İlhan Mansız ile krallığı paylaşıyor ve onu elde etmek için de son lig maçında takım arkadaşları gol atabilsin diye çırpınıyordu.

Tek başına krallığı elde eden son İstanbullu ise yine Feyyaz Uçar. Bundan 32 sene önce...

Bu sezonda da İstanbullu gol kralının çıkmayacağı kesin gibi. Hatta zaten gol krallığı listesinde Türkiye doğumlu bir oyuncu bulmak için fazlaca ilerlemek gerekiyor. Yabancı ve gurbetçi oyuncular dışında en çok gol atan yerli oyuncu Kerem Aktürkoğlu sekiz kez fileleri havalandırdı. O da İzmit doğumlu. İstanbul doğumlu en golcü oyuncu ise 7 gollü Yunus Akgün...

Aslında maç sayılarına baktığımızda da benzer bir problem çıkıyor. Gerçi gole göre biraz daha pozitif tablo var. Süper Lig tarihinde en çok maça çıkan 20 oyuncudan iki tanesi İstanbullu, dört tanesi futbol altyapısına İstanbul'da başlıyor. İlginçtir bu isimler tamamı savunmacı kimlikleriyle hatırlanıyor. Fenerbahçe'nin unutulmaz kaptanı Müjdat Yetkiner ve Beşiktaş'ın stoperi Gökhan Keskin doğma büyüme İstanbullu. Galatasaray'ın efsane kaptanları ise sonradan İstanbullu... Cüneyt Tanman babasının mesleği nedeniyle Isparta'da doğmuş, çocukluğu boyunca da Anadolu'yu gezmiş ama futbola İstanbul'da başlamış. Bülent Korkmaz'ın Malatya'da başlayan yolculuğu ise Florya'da şekilleniyor.

20'de dört fena rakam değil ama Sakarya, Trabzon gibi iki ufak şehir bile iki oyuncu sokabildi listeye. Aslında golden ziyade maç sayısı biraz daha net gösterge verebilir. Zira istikrarı ortaya koyuyor. Fakat gol atmak da yetenek işi...

Sonuç olarak İstanbul, potansiyelinin çok altında kalan bir futbol şehri. Bunu detaylandırmak gerek ama özet bir bakış bile bize ışık tutuyor.

Gerçekten sadece Türkiye'nin değil Avrupa'nın en önemli şehirlerinden biri olan, ülkenin en büyük üç kulübünü bünyesinde barındıran nadir şehirlerden birinin bu kadar üretim özürlü olması iş mi? Bence büyük başarı. Zoru başarmış.


Çarşamba, Aralık 22

Cuma, Ağustos 28

Derbi Haftaları



Süper Lig

3.Hafta: Galatasaray - Fenerbahçe
3.Hafta: Antalyaspor - Denizlispor

5.Hafta: Karagümrük - Kasımpaşa
5.Hafta: Kayserispor - Sivasspor

6.Hafta: Fenerbahçe - Trabzonspor

9.Hafta: Antalyaspor - Alanyaspor

10.Hafta: Fenerbahçe - Beşiktaş

13.Hafta: Trabzonspor - Rizespor
13.Hafta: Gençlerbirliği - Ankaragücü

19.Hafta: Beşiktaş - Galatasaray


1.Lig

4.Hafta: Adana Demirspor - Adanaspor

11.Hafta: Bandırmaspor - Balıkesirspor

16.Hafta: Bursaspor - Eskişehirspor

Salı, Temmuz 9

Oya Sahip Çıkmak


Bu yazıyı 31 Mart'tan sonra yazmayı planlamıştım ama süreç bizi de engelledi. Önce mazbatayı bekledim, sonra YSK'dan çıkacak son kararı... Seçim kararı gelince yazı da 23 Haziran'a kaldı. Ekrem İmamoğlu, 23 Haziran'da seçimi kazandıktan sonra yazının önünde engel kalmadı ama bu sefer yoğunluk iki hafta geciktirdi.

Zaten tam da o günlerde İmamoğlu, Saraçhane'de İstanbullulara seslendi. Oradan başlayalım. Yeni başkan, vatandaşlardan yere çöp atmamalarını, trafikte korna çalmamalarını ve bunun gibi birkaç insani görevi yerine getirmelerini istedi.

İstanbul insanının en temel eksiklerinden bahsetmeye gerek yok. Hepimiz biliyoruz. Türkiye'de genel bir alışkanlıktır. Herkes, diğer inanların kurallara uymamasından rahatsızlık duyduğunu söyler ama herkes yapmaması gerekeni yapmaya devam eder. Bir de bunun devlet tarafından düzeltilmesi gerektiğini söyler.

Bu büyük bir yanılgıdır. Devlet kurumları, toplumun hatalarını, eksiklerini düzeltmekle sorumlu değildir. Tam tersi toplum nasıl hareket ediyorsa, devlet de ona göre şekil alır. Toplum kısa yoldan günü kurtarmanın yöntemlerini arıyorsa; devlet de bedelli askerlik, vergi affı, imar barışı getirir.

Konumuz genel bir toplum analizi değil. Tarihi bir seçim dönemi yaşadık. İstanbul 25 sene sonra el değiştirdi. Bu kenarda dursun. Ayrıca son dönemde toplumun iyice ayrıştığı bir noktada, muhalif kalan kesim ilk defa büyük bir zafer kazandı.

Muhalif kesim ve iktidar (direkt iktidar; seçmeni değil) uzun yıllardır karşı karşıya geliyordu. Bu çatışmanın olması gayet doğaldı. Toplumun büyük bir kesiminin üzerinde büyük bir baskı yaratıldı. Bu noktada toplumun yarısından bir empati bile görmemeleri, hatta zaman zaman 'vatan haini' olarak adlandırılmaları sinirleri bozdu. Fakat bu siyasi ayrım dışında iki taraf arasında çok keskin farklar yok. Oysa muhaliflerin, kendilerini iktidara oy verenlerden daha akıllı ve daha modern gördüklerini biliyoruz. Hatta Türkiye'de yere çöp atanların, korna çalanların vs. aynı yüzde 50'den çıktığını düşünüyorlar. Oysa Türkiye'de bunların yapılma oranı yüzde 80'den fazladır.

AKP'ye en az oy veren ilçelerden birinde yaşadığım için biliyorum. Kırmızı ışıkta geçen yayayı, çöpünü yere atan kadını, korna çalan adamı görüyorum. Biraz sonrasında bir mikrofon uzatsak "Türkiye'de adalet yok. Teksas'a döndük. Herkes istediğini yapıyor" diyecek insanlar, sokakta çok rahat hareket ediyorlar. Uyarılara ise "Bunu herkes yapıyor" cevabını veriyorlar.

Seçimden sonra artık yeni bir dönem başlayacak. Yeni çatışma alanları oluşacak. Hatta yavaş yavaş kendini hissettirdi. İktidar kaynakları, yeni belediye başkanının eksiklerini, hatta olmayan hatalarını medyanın her kolundan göstermeye çalışacak. İşte o yüzden, muhalif kesimin kazandığı seçimin ardından uğraşmaya devam etmesi gerek.

Oya sahip çıkmak, son zamanlarda çuval korumak veya okullarda oy saymakla eş değer tutuluyor. Esasından vatandaşın bu kadar işin içine girmesi bile ilginç bir durum ama bunu sorgulayacak noktada değiliz. Fakat oya sahip çıkmak bununla da sınırlı kalmıyor. Oy verdiğin başkanın, belediyenin daha rahat hizmet etmesini sağlaman da gerekiyor.

O yüzden İmamoğlu kaygılarında haklı. Caddebostan'da "Şerefine" tezahüratı yapan gençler bira şişelerini yerlerde bırakmamalı. Sosyal medyaya konulan fotoğraflara "Kargalar çöpleri karıştırmış, öyle olmuş" demeyecekler. Belediyenin bisiklet yolu yapmasını istiyorlarsa, var olan bisiklet yollarını işgal etmeyecekler. Daha fazla toplu taşıma isteyenler, her defasında sosyal medyada "Taksicilerden bıktık artık" yazmak yerine otobüse binecekler. Belediyenin kültür sanat etkinliklerine önem vermesini isteyenler, belediyenin var olan kültür sanat etkinliklerinde boş sandalye bırakmayacak.

Bunların beş sene içinde gerçekleşmeyeceğine ve bu konularda İmamoğlu'nun çok zorlanacağını, hatta bu yüzden iktidar medyası tarafından yerden yere vurulacağını biliyorum. İnsanların, özgürlüğü ve düzenli bir toplumsal yaşamı sadece kendisi için istediğinin de farkındayım. Haliyle pek bir ümidim yok. Bu tip temel konularda bile burnumuzdan kıl aldırmayacağımızın farkındayım. Fakat hiç yazmadan da olmazdı.

İktidarları, seçimlerin sonuçlarını, devletin kalıplarını değiştirecek güce sahip bir toplumsal hareketin bu topraklarda olmadığına inanıyorum. En fazla isimleri değiştirirler ama sokak aynı kalır. O sokakta da biz varız. O yüzden önemli olan orası. Yaşam alanı(m) esastır. Geniş çaplı bir değişimden zerre kadar ümidim yok ama en azından, 23 Haziran dalgası ve bu yazı sayesinde sokağa iki izmarit  az atılsa benim için kârdır. 

Pazartesi, Ocak 14

Cazibe Merkezi


İstanbul'un eski fotoğraflarını görünce uzun uzun bakıyorum. Neymiş, ne olmuş... Güzel bir kıyas malzemesi çıkıyor ortaya. Özellikle anne-babamın gençliğine tekabül eden dönemler beni daha da meraklandırıyor. Aynı yerlerde büyümüşüz ama hiç de aynı değilmiş. Ne kadar da ilginçmiş. Yaklaşık kırk sene önce; insanlık tarihinde kısacık bir süre, ama bambaşka bir çağ gibi...

Bu sefer bir fotoğraf değil reklam çıktı. Kendimi garip hissetmem için çok fazla bireysel neden var ama bunların hiçbiri önemli değil. Yine de reklam hoş. Sanki Geleceğe Dönüş!te Hill Valley'in yapıldığı döneme denk gelen Marty gibi hissediyoruz. Elimize böyle bir afiş tutuşturuyorlar sanki. İnsan şaşırıyor; her şey farklı...

Bakireler Tapınağı denizin ortasında duruyor. Şimdilerde Migros'un otoparkında. Apartman yok. Tarlalar var. "Banliyo trenleri durur" diyor ama yaklaşık altı senedir durmuyor! İnsanlar denize girmeye buraya geliyormuş... Sadece birkaç sene sene önce.

Çarşamba, Ocak 10

Beş Şehir


Kars'a gidenlerin, gitmek isteyenlerin başka bir güruh tarafından aşağılandığı 2018 yılından merhaba...

Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir'i 1946 yılında yazmış. O zaman da bazı şehirler, bazı kitlerle tarafından küçümseniyor. Mesela Erzurum, mesela Konya... İkisi de bu kitabın içinde, ikisi de bu topraklarda. Onlara  gösterilen tavır, çıkan oy oranlarıyla alakalı değil. Bunu, çok partili seçim sistemine geçilmeden yazılan kitabın içindeki satır aralarından anlamak mümkün.

Sanıldığının aksine Türkiye; en büyük toplumsal çatışmasını 15 yıldır yaşamıyor. 1950 de değil başlangıç noktası. Bu 200 yıllık bir mesele belki de. Ve bu kavgada, çok güçlü iki zıt taraf olsa da bir de her zaman arada kalanlar oldu. Ahmet Hamdi Tanpınar da onlardan biri olsa gerek. Yaşadığı yeri küçümseyip tiksinenler ile yaşadığı yeri cehenneme çevirmekten keyif alanlar arasında bir azınlığın üyesi. Geçmişine ve geleneğine hayran olup, cumhuriyet değerlerine sahip çıkan bir aydın. Yeni bir ülkenin eskiyle kurduğu köprü...

O nedenle kendisi, bu beş şehri (Ankara, Erzurum, Konya, Bursa, İstanbul) başka türlü anlatamazdı. Fakat onun dışında kalan hemen herkes başka türlü (ve aynı) anlatırdı. Zaten başka türlü de anlatıyorlar. Basit gezi rehberleri gibi sönük kalan cümlelerin yanından Tanpınar bir vaha gibi kalıyor. Çünkü Tanpınar, başka bir şey anlatıyor. Beş şehri değil, beş şehrin insanını değil, beş şehrin ruhunu değil; bütün bir Anadolu'yu anlatıyor.

Arada kalanlardan biri olduğunu ve yaşanan toplumsal çatışmada yenik düşen ilk gruba mensup olduğunu da çok net bir şekilde belli ediyor. 

"Gideceğimiz yolu hepimiz biliyoruz. Fakat yol uzadıkça ayrıldığımız âlem, bizi her günden biraz daha meşgul ediyor. Şimdi onu hüviyetimizde gittikçe büyüyen bir boşluk gibi duyuyoruz, biraz sonra, bir köşede bırakıvermek için sabırsızlandığımız ağır bir yük oluyor. İrademizin en sağlam olduğu anlarda bile, içimizde hiç olmazsa bir sızı ve bazen de bir vicdan azabı gibi konuşuyor” demesi boşuna değil. Kars meselesi tam burada güzel bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Kars, Yozgat, Kayseri, Amasya, Sivas, Mardin... Bırakmak için sabırsızlandığımız yükler. Onlardan kaçıyoruz. Sadece hayat tarzı çatışması değil bu. Çok daha derin bir mesele...

Kitap eşsiz bir anlatıma sahip. Özellikle 30 yıldır yaşadığım şehrin bu kadar iyi anlatılır olması beni biraz kıskandırdı. Bakmadığımız, bakmadığımız için dillendiremediğimiz çok fazla şey var bu şehirde. Kitaptakilerin bir kısmı belki ortalarda bile yoktur. Aradan seneler geçmiştir. O da ayrı bir konu. 

Kısacası; okuduğum için çok mutlu olduğum kitaplardan. Geçmiş ile gelecek arasında; değişim ile gelenek arasında sıkışanların buluşacağı satırlar. Üstelik aradan 70 sene geçtiği artık masal gibi geliyor. Öyle bir masal ki; Kars'a, Sinop'a, Van'a, Malatya'ya, Mersin'e gitmek ve oraları anlatabilmek için harekete geçirebilecek kadar güçlü. Bir gün neden olmasın...

Perşembe, Aralık 7

Büyük Özlem



Passolig çıktığından beri Türkiye’nin en üst iki liginin maçlarını yerinde izlemedim. Uzun bir süre daha da izleyeceğimi sanmıyorum. Şikayetim yok. Zaten ne tribündeki ortam ne de oynanan futbol eskisinden daha iyi değil. Hatta zaman zaman dibe vuracak kadar kötü olduğunu görebiliyorum. Yani kaçırdığım çok da bir şey yok. İçim içimi yemiyor, kararımı sorgulamıyorum. Gerçi televizyondan futbol izlemenin bir şeyler konuşmak için yetersiz kaldığını düşünüyorum ama olsun. Bunu biz değil, başkaları seçti!

Ne TT Arena’da olmak, ne yeni yapılan Vodafone Arena’yı görmek, ne de evden çıkıp yürüyerek Kadıköy’de maç izlemek istiyorum. Deplasmanlara gitmek bazen akla takılıyor ama gidilecek şehirleri seçerken fikstüre bakmamak da ayrı bir özgürlük. Zaten zamanında bunların ve buraların hepsi güzeldi, yapıldı ve bitti. Aynı tadı vermeyecekse, görev ve ezber nedeniyle hayatımızda tutmanın anlamı yoktu. Kararımdan pişman değilim. Aradan geçen 3-4 senede benim açımdan herhangi bir zorluğu olmadı.

Fakat ara ara şöyle bir iç çekiyorum. Ne zaman bir Kasımpaşa Stadı’nda bir maç görsem, “Ah ulan” diyorum. Şu an en çok özlediğim yer orası. Orada maç izlemenin keyfi çok yüksekti. Maçın kalitesi düşük bile olsa, oranın ortamı bambaşkaydı. Şimdilerde bazen televizyondan bakınca, ortamın sanki eskisinden de güzel olduğunu hissediyorum. Fazla dolu olmayan ama gelenlerin birbirine aşina olduğu tribünler, eğlenceli bir bando (yeni geldi), müthiş görüş açısı ve ağaçlı tribün... 

Kasımpaşa’ya gidiş kolaydır. Giriş çıkışta sıkıntı olmaz. Pat diye önünde olursunuz, çıkışta Nevizade’de iki bira içmek isterseniz en fazla beş dakika yürürsünüz. Fazla kalabalık bir stadyum olmadığı için izdiham olmaz, insan gibi girip çıkarsınız. Çıkar çıkmaz kendinizi İstanbul’un merkezinde bulursunuz.

Biletler Süper Lig standartlarına göre hâlâ uygun bence. Mesela bu hafta oynanacak Kasımpaşa – Trabzonspor maçını ağaçlı tribünde 20 Lira vererek izleyebilirsiniz. Türkiye’deki stadyumlar arasında en kendine has tribündür belki ağaçlı tribün. Maç da kesin bol gollü olur. Olmasa da önemli değil, huzur dolu bir stadyum sonuçta.

Eskiden stadın büfesi de çok iyiydi. İstanbul’un en verimli ekmek arası köftesi oradaydı. Bol köfte ve sadece 5 liraydı. Bir stadyum büfesine göre şaşırtıcı bir kalite ve fiyattı. Acaba hâlâ öyle midir? Gidip göremiyoruz işte.

Keşke bir şans olsa da bana Passolig almadan sadece Kasımpaşa Stadı’na girme hakkı verseler. Zaten İstanbulspor da 1.Lig maçlarını bazı haftalarda orada oynuyor. Maç izleme alışkanlığıma dair şu ara en çok istediğim şey bu… Passolig varken özlediğim tek stadyum.

Pazartesi, Kasım 13

Tavşan Kanı Vişne




Her sabah aynı ritüeli yapıyorum. Sabah kalkıyorum ve işe gidiyorum. Burası normal; zaten riütele denemez, zorunluluk. Bunu herkes yapar. Ritüel kısmı yolculuk tarafında. İşe gidiş kısmında bazı alışkanlıklarım var. Kadıköy’den Beşiktaş’a giden vapura biniyorum. Vapurda bir şeyler okuyorum (genelde Fanatik), vapura binmeden aynı simitçiden çatal alıyorum. Hatta artık tezgahtaki çocuğa ne istediğimi bile söylemiyorum. “Merhaba” der demez, o zaten çatalı poşete koymaya başlamış oluyor. Bunlardan başka bir de denizin üzerindeyken çatalın yanında günün ilk çayını içiyorum.

Vapur dedim ama bu işin bir de motor kısmı var. Kadıköy’den Beşiktaş’a geçiş saatim her gün değişiyor. Bir gün önce oynadığım halı saha maçının temposuna, izlediğim filmin uzunluğuna, watsapp konuşmasının devamlılığına, kurduğum alarmın dakikasına, sabah uyandığımda Digitürk film kanallarında sevdiğim bir filmin sevdiğim bir sahnesine denk gelmeme göre saatlerim değişiyor. Eğer 10.15 ve 10.45’e yetişirsem vapura biniyorum. 10.30 ise motor demek. Çok nadir, 11.00 motoruna sarktığım da oluyor.

Yazının konusu da tam olarak burada başlıyor. Vapurda çaylar daha güzel ve 1 Lira. Turyol’un motorlarında ise çay da tost da çok kötü. Üstelik daha pahalı. Anlamsız bir şekilde ufak çay – büyük çay ayrımı var. Büyük çay; 1.5 Lira, ufak çay 1 Lira. Fakat motordaki ufak çay ile vapurdaki çay arasında hem tat hem boy farkı var. O tat farkı zaten otomatikman motorda büyük çay almamı engelliyor. Daha pahalıya, daha kötü bir çay içmek istemem. O nedenle motorda her defasında 1 Lira'ya küçük çay alıyordum.

Bu işe motordaki çaycılar çok bozuluyordu. Müşteriye ufak çay vermemek için çok direniyorlardı. Ben her sabah ve her akşam bu vasıtaları kullandığım için, işin ne olduğunun farkındayım. Ayda yılda bir binenlere dürüst davranmadıklarına eminim. Haklarımı biliyordum ve her defasından ısrarlı isteklerim sonunda küçük çayımı alıyordum.

Son dönemde ise 10.30 motorunda ilginç şeyler olmaya başladı. Bu motorlar her gün değişiyordu. Yani bir gün 10.30’da Kadıköy’den kalkan motor başka, ertesi gün aynı saatte sefer yapan motor başka olabilirdi. Bunlardan bir tanesine (ismi bende saklı) denk geldiğimde, kantindeki elemanlar artık bana giderli davranmaya başlamışlardı. Özellikle bir tanesi her ufak çay istediğimde, çayın 1.5 Lira olduğunu söylüyordu. Aynı adam, aynı ses tonuyla… Ben her defasında diğer motorlarda 1 Lira olduğunu diretince “Bozuk yoksa verme abi” diyerek hem geri vites yapıyordu hem de az önce yaptığı kural dışı söylemi geçiştiriyordu. Ben de bozuk oluyordu ama vermiyordum. Yine de hemen her sabah yaşanan bu dikleşme beni sinirlendiriyordu.

Yapmam gereken şeyi yaptım. Turyol’a mail attım. Onlara her sabah aynı motorda benzer diyalogların yaşandığını, çayın diğer motorlarda kaça satıldığını bildiğimi, bu işgüzarlar hakkında gerekli işlemlerin yapılmasını talep ettim. Açıkçası bir sonuç almayı beklemiyordum. Mail okunmayabilirdi bile. Ama en azından içim rahat ederdi. Bir şey yapmış olmalıydım. Ne de olsa bilen bilir, bu yöntem sayesinde mahallemize halı saha kazandırmışlığımız bile var. Denemekten zarar gelmezdi.

Mail'den birkaç gün sonra tekrar motora bindim. Başka bir motordu. Yani başka bir çalışan vardı ve bana çayı sorunsuz bir şekilde 1 Lira'dan vereceğinden emindim. Çayı aldım, 1 Lira'yı uzattım. “Abi çay 1.5 Lira oldu” dedi. “Ne zaman ya, daha geçen gün aldım” dedi. Sanırım günlerden pazartesiydi ve o hafta başında zam gelmişti. Benim mail atmamdan en fazla bir hafta sonra...

Kısacası Turyol’un fiyat politikasına bir standart getirmek istemiştim ve o standart gelmişti. Sadece benim düşündüğüm gibi olmadı. Ufak çaylar, benim isyanımdan  sonra 1.5 Lira oldu. 1 Kasım itibariyle büyük çaylar 2 Lira… Hepimize hayırlı olsun. Ne yaptıysam halkım için yaptım ama herkesten de özür dilerim. Yine de pişman değilim, gene olsa gene yaparım.

Fakat 1.5 Lira'ya o kötü ufak çaydan içecek değilim. Biraz daha fazla para veriyor olsam da, motora bineceğim zaman Fanatik aldığım büfeden bir de vişne suyu alıyorum. Onlar büyük oynadı ama ben de pes etmedim. Bu savaş devam edecek. Üstelik vişne suyu daha sağlıklı…


Perşembe, Mart 23

Haftaya Temizlerim



Bir zamanlar Kartalspor'u ne kovalardık. Blogu yakından takip edenler iyi hatırlar. Sevdiğimizin semtin iddialı takımıydı. Sonra giderek düşmeye başladı. Düşmesi önemli değildi. Sonuçta biz de aşağıda olan birilerini arıyorduk. Fakat Kartalspor hedeflerden uzaklaştıkça, maçlarının heyecanı da düştü. Sorun bu da değildi ama bu düşüşün yanında bilet fiyatları artınca (ve stadyuma giden tren raydan çıkınca) Kartalspor maçına gitmek anlamsız bir pazar aktivitesine dönüşmüştü. Bilet fiyatları artınca tribün de ilgi çekici bir yer olmaktan çıkmıştı. Semtin gençleri yine kovalıyordu ama 'halk' maça gitmeye çok niyetli değildi.

Olan oldu ve Kartalspor bu boşluğun içinde 3.Lig'e kadar düştü. Şu an bilet fiyatları ne kadardır acaba? Pek de merak etmiyorum. Kartalspor'un puanını ve o haftaki maçını bile merak etmiyorum. 

Yukarıdaki videoyu birkaç saat önce 'Eyüplü' yolladı. İki hafta önceki maçtan... Soyunma odası videolarını severiz ki en çok izlediklerimizden biri de Eyüp'te çekilmişti. Burada ise Kartalspor Teknik Direktörü Deniz Kolgu önderliğinde unutulmayacak bir gösteri var. 2000 Liralık prim, ligin boyu, beyaz bere altı kapşonlu sweat'ler, kemerden tutulup düzeltilen pantolonlar.... Muazzam video.

Hocanın dediği gibi olmuş herhalde. Tekrar tekrar gelen ataklar sonunda, o gün 90+4'te kazanmış Kartalspor.


Bu da başka güzel bir video. Oyun kalitesinden, tribünden gelen seslere kadar. Bir mart ayı klasiği olarak 'Şampiyon mu olacaksınız lan ibneler' de duyuluyor. Bunu duymak; Türkiye liglerine cemre düşmüş demektir. Gol pozisyonu da çok iyi yakalanmış. Topun gidişi ve top kaleye girmeden tribünlerin sevinmeye başlaması. Özlediğimiz sahneler...

Yalnız hocanın isteği tam olarak gerçekleşmemiş. İki haftada iki galibiyet istemişti ama ertesi hafta Kocaelispor'a 1-0 yeniliyor Kartalspor. Bu hafta Altay ile oynayacaklar. Eskiden Kartalspor ile Altay play-off için oynardı 1.Lig'de. Şimdi hedefler, hayaller, gerçekler; hepsi çok farklı. 

"Ben bu hafta sıçtım,  önümüzdeki hafta temizleyeceğim" çok güzel laf, ara sıra kullanmak lazım.

Deniz Hoca ile zamanında Bodrum'da bir al-ver yapmışlığım var. O zaman daha Süper Lig'de topçuydu. Top oynayan bizleri görmüş ve araya dalmıştı. Çok kısa sürede sahadan ayrıldı. Kesin hatırlamaz. Ben bile zor hatırlıyorum.

Pazar, Ocak 15

Ülkenin Normali



Ayak uydurmakta zorlandınız mı?

Burada şu anda bir kaos yok. Abartmamak lazım, kaldı ki bu rahatlık hâli oldukça çekici. Birazcık buradan, birazcık oradan... Otobanda karşıdan karşıya geçen insanlar var burada. Yol kenarında piknik yapan, mangal yelleyen insanlar görebiliyorsunuz. Bu bir farklılık ve bana göre şahane bir şey; çünkü ülkenin normali bu. Buradaki insanlar böyle yaşıyorlar.

Galatasaray ile özdeşleştirme şekliniz, epey takdir görüyor. Sakat olduğunuz dönem arkadaşlarınızı otobüs önünde beklemeniz, medyada geniş yer bulmuştu...

İnsanlar olayları her zaman dramatize ediyor. Otobüs sıcak olduğu için dışarıda bekliyordum, hepsi bu. Ama hemen bundan özel bir anlam çıkarılıyor; “Aaa bak, az önce stadyumdaydı, daha şimdi soyunma odasındaydı” falan filan… Mesela şu balık tutma mevzusu da aynı şekilde, oysa dışarı çıkıp şehri gezmek benim için gayet doğal.

Lukas Podolski / Socrates Ocak sayısı 

Salı, Nisan 19

Şehir Değişti



Onu ilk gördüğüm zamanı tam hatırlamıyorum ama yalan yok; hafızamdaki en eski anda da baya korkmuştum. Herhalde ilk de odur. Ben otobüsteydim ve otobüs, kedi ezdi sandım. Üniversitedeki ilk senemdi. Avrupa yakasını biliyordum ama yeni yeni keşfediyordum.  

O zamanlar metrobüs yoktu. Eminönü vapurunu sevmediğim için bazı günlerde yolu uzatarak, okuldan eve otobüsle gidiyorum. 112, 110... 129 T hâlâ var ama bayadır binmiyorum. Onlardan birindeydim ve otobüsün kedi ezdiğini sandım. Camdan baktım. Durakta bazı insanlar gülüyor, bazıları şaşkın şakın bakıyordu.

O zamanlar Başbakanlık Ofisi de yoktu. O nedenle orada hem üst geçit vardı, hem de otobüs durağı. O otobüs durağının önündeki kaldırımda oturup kedi sesi çıkarıyordu. 

Sonradan anladım ki, bu adam Beşiktaş'ın hatta İstanbul'un simge karakterlerinden biriydi. Kimseyle konuştuğunu görmedim. Ama göz teması kuruyordu. Garip bir keyif katıyordu..

Ona bir kez kızmıştım. 20 Kasım 2003. İstanbul'un iki yerinde bomba patlamıştı. Ben yine aynı durakta otobüs bekliyordum. Ambulanslar, polisler Levent'e doğru gidiyordu. İnsanlar telaşla ailelerini arıyordu. Şehirde tam bir kaosun hakim olduğu ender günlerden biriydi.  O yine aynı işi yapıyordu. İçimden 'Ulan bari bugün yapma' dedim. Ama büyük ihtimalle bomba patladığını da bilmiyordu.

Sonra zaman içinde kayboldu. Daha doğrusu eskisi kadar sık ortaya çıkmıyormuş. Yine de ben görmedim senelerce. Benim gibi, onu göremeyenler çoktu. Arkadaş muhabbetinde 'Ulan böyle bir adam vardı' derdik ve onu anardık. Sonra da lafı değiştirdik.

Nereye gitti, ne oldu bilmezken, geçen hafta yine denk geldim.. Seneler sonra ilk defa gördüm. Twitter'da arattım hemen, benim gibi heyecanlanan oldu mu diye. Onu son gördüğümde 3310'um vardı. Search'te bir iki kişi daha ondan bahsetmişti. Hepsi yakın tarihliydi. 1-2 gün öncesinden en fazla. Belki de en uzun serisiydi yıllar sonra. Kedi sesi çıkaran adam şehre dönmüştü.

Bu sefer mesken tuttuğu durak yoktu. Acaba hep buralarda mıydı. Yoksa bir anda geldi ve durağını, kaldırımını görememedi mi? Yolun karşısına geçmişti. İş Bankası'nın yanındaki duvara dayanmış, yoldan geçenlere kedi sesi çıkarıyordu. Gençler, yaşlılar, çocuklar, kızlar, çiftler, apaçiler, kuryeler, otobüse binenler, vapura gidenler.... İnsan ayırmıyordu.

Uzaktan izledim. Ona aşina olan esnaf vardı, ufak ufak gülüyordu. Bir yerden sonra ben de gülmeye başladım. Korkutulan kurbanlar da önce korkuyor ama sonra gülüyordu. Özellikle gençler, üniversiteliler çok daha kabulleniyordu. Kimse için sıkıntı yok. Korkan, izleyen, yoldan geçen, ilk kez gören, seneler sonra gören herkese eğlence çıkmıştı.

Sonra iki tane kadın çıktı. Yeni kurbanlar bunlardı. Sesi duydular, korktular. Ama kurban olmayı kabullenemediler. Adamın tacizci olduğunu iddia ettiler. Bizimki pek tınmadı. Sonra gülen bir gruba denk geldi; ''tacizcilere destek oluyorsunuz, gülüyorsunuz" demeye başladılar. Grup da pek tınmadı ama biri cevap verince tartışma uzadı. Bu arada bizimki, listeye yeni isimlerini eklemişti. Bir tane hafif yaşlı bir amca da vardı, ufak bir ortaokul çocuğu. Bu arada artık orta okul da yok galiba, biz öyle diyoruz.  Kedi sesi çıkaran adam, kadınları taciz eden sapık oldu. Kadınlar telefonlarına bir şey yazarak uzaklaştılar. Acaba tweet mi attılar. Sosyal medyayı ayağa kaldırmış olabilirlerdi. Devamında bakmadım internete. Biraz daha ortamı izledikten sonra vapura gittim.

Eskiden vapurdan sıkıldığım için otobüse binerken onu görürdüm. Şimdi metrobüs bunaltıyor diye vapura yürüyordum. Tamam, Beşiktaş vapuru ile Eminönü vapuru arasında fark var. Ama ikisinde de yolda geçen süremi uzatıyordum.

Yolda çok zaman geçirdiğmi fark ettim. Senelerden beri aynı. Daha mı iyi oldu bilmiyorum. Yaşadığım şehri daha iyi tanımış olabilirim. Bu daha mı iyi oldu, ondan da hiç emin değilim. Fakat, o gün  çok şeyin değiştiğini  bir kez hatırladım..

Otobüs durağını güvenlik nedeniyle değiştirenler, insanları huzursuz kılanlar, alışkanlıkları yok edenler, her olaya tepki verme ihtiyacı hissedenler, Twitter'a bakmadan tepki veremeyenler,.. Onlarca değişiklik... Muhafazakar bir ülkede yaşayıp hiçbir şeyi muhafaza edememek. 

Bindiğim iskelenin yanında eskiden çok güzel bir çay bahçesi vardı, güvenlik nedeniyle onu da kaldırdılar. Şimdi Beltaş'a  muhtaçsın.



Pazar, Aralık 13

Sarıyer 0-0 Nazilli Belediyespor



Bu ne şimdi? Oysa bu maç geçen hafta sonu oynanmıştı. Ben ise bu maça dair postu bir hafta sonra yazıyorum. Bir haftadır çok mu yoğunum? Hiç alakası yok. Fakat artık böyle oldu.

Artık daha az maça gidiyoruz. Daha az maç izliyoruz. Daha az yazıyoruz. Futboldan soğuduk demek futbola haksızlık olur belki de. Birçok şeyden soğudum. Bunu mutsuzluk olarak algılıyorlar. Değil. Mutsuz değilim, gördüğüm ve anlamlandıramadığım manzara karşısında moralim bozuluyor.

Garip bir yaşlılık özelliği de değil bu. O yaşlı amcalar da olur ya, "Ah şu eski Ramazanlar'' ezberi. Bizdeki o değil. Tam tersi. Değişen hiç bir şey olmuyor. İnsan ilk kez yaşadığı bir şeyin heyecanını duyar. O heyecan hayattan zevk almasını sağlar. Merdivenleri tırmanarak yeşil sahayı görmenin heyecanı iyi bir metafordu. Defalarca aynı şeyi yaşayınca bir heyecanı kalmıyor belki de. Merdivenleri daha yavaş çıkıyorsun. Daha geç çıkıyorsun. Maçın başlamasına az süre kala stada giriyorsun, hatta başladıktan sonra giriyorsun. Bloga da postunu bir hafta sonra yazıyorsun.

Hayatımda ilk defa Yusuf Ziya Öniş Stadı'na girdim. Ama aynı adamlar, aynı esnaf, aynı jargon, aynı tezahüratlar, aynı ritüeller, aynı davul ritmi orada. Fark yok. Maç boyunca pozisyona giremedi iki takım da... Haliyle tartışmalı bir pozisyon olmadı. Buna rağmen maçın ardından tribünler 'Futbolun katili Türk hakemleri'' diye bağırdı. Maçın özeti, futbolun özeti, Türkiye'nin özeti.

Sarıyer tribünü diğer tribünlere benzemiyormuş. Yaş ortalaması 40 falan. Onun da nedeni, 0-10 yaş arası çocuklarını yeğenlerini getirenler. O çocuklar da olmasa 55'e çıkar herhalde. 

İnsan böyle bir ortamda; her şey aynı kaldığında, sahadaki oyunun da çok fazla tüketilmesini istemiyor. Sanırım futboldaki sıkıntının kaynağı bu. Devamlı değişen kadrolar, transfer olan futbolcular. Herhangi bir futbolcuyu bir sezon sonra aynı yerde görmek oldukça zor. Sen aynı stada, aynı takımın maçına geliyorsun ama bilmediğin insanlarla karşılaşıyorsun. Bir de o maçta pozisyon olmayınca; yazacak bir şey olmuyor.Yazacak bir şey olmayınca da bir hafta gecikiyor.

Aslında yine de 2.Lig daha iyi. 1.Lig'den daha iyi en azından. Daha dengeli, daha sert, daha iyi top var. 0-0'lık maçları severim. Nazilli zaten Udinese gibi top oynadı. Deplasman takımının olması gerektiği gibi. Sarıyer'de sıkıntı var. Ayhan Akman gelmişti sezon başında, ona yetişemedik. Yukarıda dediğim de tam olarak bu zaten. Aralık ayı gelmeden değişim. Devre arası bir kere daha. Biz bu değişime ayak uyduracak hızda değiliz. Alışık değiliz, sevmiyoruz. Kafamız karışık, gol olmuyor...

Çarşamba, Kasım 11

Burdan Çeşmeye Kadar


Beşiktaş'ın altyapısında oynayan futbolcu

Cep telefonu

Akşam vakti mahallede toplanma

Kanka

Futbol topu

Çeşme

"Youtube'a atacağım ha"

Eşorfman altı

"O zaman bozalım..."

"Yap şu hareketi"

Kafasında top sektirdiği iddia edilen başka bir çocuk...


Kısacası; semti gibi semt

Pazar, Temmuz 5

Turnike



Yaşadığım yeri seviyorum, insanlarını da severim ama bazen anlam veremiyorum. Caddebostan plajının paralı olması insanları çıldırttı. İBB ve AKP nefreti yeniden ortaya çıktı. Olayı en saf haliyle yorumlayınca ben de aynı fikirdeyim. Plajlar, hele halk plajları paralı olmaz. İnsanlar gelip denizine girmeli. Bana kalsa şezlong ücreti bile olmamalı ya neyse... 

Fakat bu turnikeler de boşuna konulmadı. Muhakkak belediyenin rant sevdası da vardır işin içinde ama isyan eden seküler, ulusalcı, modern, çağdaş ahali biraz da kendine bakacak. Sonuçta bu plajı, orta üst sınıfın çokça yer aldığı Kadıköy halkı kullanmıyordu. Onlar şu günlerde yavaş yavaş bavullarını toplamaya başladılar ve Marmara'dan Ege'nin güneyine kadar dizilen sahil şeridinde yer alan yazlıklarına gitme planlarını şekillendiriyorlar. Yani zaten bu plaj onların değildi. Onlar için "pis"ti. Daha kötüsü buraya gelen vatandaşa da çok sempatiyle bakılmıyordu. Maltepe'den, Fikirtepe'den, İçerenköy'den gelenler bu plajı daha çok kullanıyordu. İlk zamanlarda "donla geliyor bunlar, aman uzak dursun" denilen çocuklar. Çimlerde mangal yapanlar, 'kıllı sırtlarıyla yolda yürüyenler'...

Tam bu rahatsızlığın tavan yaptığı dönemde ortaya çıkan bir fikirdi. "Efendim burayı paralı yapacaksın, öyle herkes gelemeyecek. Bu ne canım böyle" serzenişleri çok da eski değildir. Belediye bu sese ne kadar kulak verdi, ya da bu sesten yola çıkıp "Aha yeni rant kapısı" dedi emin değilim. Fakat ortaya çok büyük bir ikiyüzlülük olduğu da gerçek. Ortadan kaldırılması gereken ilk engel bu. Para kısmı, turnike kısmı işin sonucu, son noktası. İki kesim arasında oluşmuş turnikeler ortadan kalkmadıkça, iktidarlar çok rahat davranışlarda bulunabilir.

Yine de dün Kadıköy Kent Dayanışması'nın yaptığı eylemi destekliyorum. O ayrı bu ayrı. Doğru düşünce belli. Fakat koşulları ve sürecin nasıl ilerlediğini düşünmek lazım. Böylece daha sağlıklı bir toplumsal yaşam kurulabilir. Belediyeler de kafasına göre at koşturamaz.

Cuma, Mart 20

Türk Futbolu ve Onun Güçlü Kurnazlığı



Bu başlığı atmaktan sakınca görmüyorum. Linç kültürüne alışmıştık ve çok da şaşırmadık. Hatta lincin şiddeti beklediğimizin ve alıştığımızın altında kaldı bile diyebiliriz. Ama devamında yaşananları düşününce... Kalesini açmak zorunda kalan bir teknik direktör ve ardından gelen istifa. Sonuca, skora bağlı bir futbol dünyasının aynası olacak bir pozisyon.

İşin ilgiç kısmı, pozisyonun aktörü Ryan Donk, buna benzer bir ayna tutmayı bir başka maçta, Beşiktaş karşısında da, yapmıştı.Yaptığı kural dışıydı, cezası olmalıydı; belki de oyunun ruhuna aykırıydı ama aslında tek suçlu o değildi. Pozisyonları idare etmeyi gelenek haline getirmiş hakemleri zor durumda bırakmıştı. Onları çalışmadıkları yerden vurmuştu. Bu sefer de oyunu  kendi istekleri doğrultusunda yönlendirmek isteyen beceriksiz Türk futbolcusunu cezalandırmak istedi, bunu becerdi de ama bu gerçekliğin geri dönüşü olumsuz oldu..

Pozisyonu tekrar tekrar izliyoruz. Babel yere düşüyor ve bir süre kıvranıyor. Bu esnada Konyasporlu oyuncuların topu taca atmak gibi bir düşüncesi yok. Bunu aklına getiren varsa o da kaleci Kaya... Fakat o da topu ayağına aldığında Babel doğrulmaya başlıyor zaten. Kaya topu o anda taca atabilse sorun olmayabilirdi ama beceremiyor. Zaten ne olursa olsun, taca atma isteği var mı çok da emin değiliz. Ömer Ali ne topu taca atabiliyor ne de topa sahip olabiliyor. O topla cebelleşirken Babel ayağa kalktı bile. Ve o sırada boşta kalan top Donk'nun önünde kalıyor. Karşısında basit bir fair kuralını gerçekleştirememiş bir takım dolusu adam var. Pas isteyen takım arkadaşı ise ayağa kalkıp deparına başlayan Ryan Babel. Kaleye uzaktan şut atmayı pek düşünmeyen oyunculardan olan Donk, belki de pozisyonda bir gariplik olduğunu sezdiği için farklı bir şey deniyor. Kaleye vuruyor. Yine bir hata.. Kaya kalesinin çok önünde. Haliyle hedefi bulan top ağlarda... Konyasporlu futbolcular arka arkaya yaptığı - daha doğrusu yapamadığı  - eylemler nedeniyle 1-0 geriye düşüyor. İşte tam o sırada linç kültürü devreye giriyor. Bu hatalar silsilesini gözler önüne seren ve affetmeyen adamı linç etmeye başlıyorlar. O golün bir şekilde çıkması lazım. Ofsaytı bozan stoperlerin yenilen golden sonra elini kaldıran ilk oyuncu olması gibi... Bu toprakların kurnazlığı devreye giriyor.

Şota belli ki sıkılmış. İstifa kararını kafasına önceden koymuştur muhakkak, düşünmüştür. İstifa etmeyi düşünen adamın içinde bir huzursuzluk bir boş vermişlik vardır herhalde. Pozisyon, o halet-i ruhiyenin ufak bir yansımasına neden oluyor sanki. "Bu ortamla ne uğraşacağım, bu kavgaya ne gireceğim" diyerek istifa mektubunu hazırlayan adam, benzer duygulardan beslenerek "Bu tartışmayı uzatmayacağım" düşüncesiyle olayı büyütmeden kalesini açıyor. Olay çözülüyor. Şota haklı olarak övgüleri alıyor ama ihale Donk'a kalıyor. Sanki, oyuncusunun hatasını temizleyen bir hoca varmış gibi... Oysa kurnazlıklarla dolu olan ve bu nedenle artık insanı yoran bir futbol ortamı var. Bütün mesele bu... Sahte fair, sahte adalat, gerçek kurnazlık ve sert linç hepsi aynı anda gözümüzün önünde... Türk futboluna hoş geldiniz...