ezeli rekabetler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ezeli rekabetler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ocak 9

Çok Güzel Ama Tatsız


Maç sabahı. Güneşli bir pazar günü. Hiçbir heyecanım yok. Stresim yok. Biraz şaşkınım. Biraz da düşünceli. Maçı düşünmüyorum ama. Onlar eskidendi. Neden bu duruma geldiğimi düşünüyorum. Yaştan dolayı olabilir mi? Büyüdük galiba artık. Oysa hayatımın diğer noktalarında "büyümüş" gibi değilim. Bu olgunluk denen zımbırtı, bula bula burayı mı buldu? Yoksa mesleki deformasyon mu? O da bir etken olabilir ama pek meslek kısmı da kalmadı işin. Gün ilerledikçe kendimi, yani eski beni bulacağımı tahmin ediyorum ve güne başlıyorum.

Güneşli bir pazar günü. Ocak ayı ama sanki öyle bir hava var ki, sanki sezonun son haftaları. Sanki bahar. Cadde ve sahil dolu. Her yer sarı-lacivert. Eskiden kalabalıktan içinde azınlık ve hatta saklanmış bir azınlık olmaktan tat alırdım. Motive olurdum. Heyecanım artardı. Şimdi hiçbiri yok. Neden? Yakın zamanda Kadıköy'de maç kazanmış olmaktan dolayı mı? Bütün o büyü, serinin devam etmesinden dolayı mıydı? Öyleyse neden Ali Sami Yen'de, Aslantepe'de, Erzurum'da, Manisa'da oynanan maçlarda duyduğum heyecan, bu sefer yok.

Eski totemler yok. Her derbiye, maç izleyecek mekanlar arama telaşı yok. Totemsiz maçlar, totemsiz yıllar... Aklıma bile gelmiyor artık öyle işler. Mekanda izlemek zaten bunaltıyor beni. Saçma sapan yorumlar yaparak maç izleyenlere kapalıyız. Arkadaş ortamı da geriyor. Bence en güzeli böyle. Aslında en güzeli değil de, en güzelinden bir önceki. En güzeli, anın yerinde olmak, o kesin...

Maç başlıyor. Evde izliyorum. Yalnızım odamda. Eşim içeride Netflix izliyor. Normal bir hafta sonu bizim için. Beşiktaş - Gaziantep FK maçı da olsaydı aynı durumda olurduk. Goller geliyor. En ufak bir çığlığım yok. Hatta maç sonunda eşim skoru soruyor. Eskiden olsaydı, aynı evi paylaştığım insanlar, maçı izlemeden bile bir skor tahmini yürütebilirdi.

Maç bitiyor; 0-3! Tarihte daha kusursuz derbi galibiyeti hatırlamıyorum. 1993'te 4-1 yendiğimizde çocuktum ama olaya hakimdim. Fenerbahçe şampiyonluktan uzaklaşmıştı, eksikleri vardı ve biz favoriydik. Maçı televizyon bile naklen vermemişti. Öyle bir derbiydi. Çok sevinmiştim. Halen en sevindiğim derbidir herhalde.

Fakat bu maçı düşününce, her unsurunu değerlendirince, onun üzerine çıkacak düzeyde. 50 bin kişilik stadyumun tribünleri dolmuş, gol yememişsin, havaya giren yarıştaki rakibini dağıtmışsın, herkes prim-time'da seni izlemiş, ofsayt olan veya kaçırdığın goller var, rakibin ile transfer dalaşına girdiğin oyuncu kırmızı kart görmüş... 

Daha da eklenir...

1998'deki 4-1 TSYD maçıydı, 2005'teki 5-1'de rakip daha iyi oynamıştı, 2011'deki 3-1 kendi sahandaydı. Düşünüyorum bulamıyorum. Bundan daha iyi derbi var mıydı sorusuna yanıt aramıyorum. Yanıt belli. Son 30 yılda daha iyisi yok! Esas soru benimle alakalı; ben neden ve nasıl böyle oldum?

Uzun yıllar boyunca futbol, basketbol, stadyum, salon, İstanbul, Anadolu gezdiğimiz arkadaşlarım mesajlar yazıyor. Kimisi oğluyla fotoğrafını yolluyor. "Bizim çektiklerimizi evladım çekmiyor" diyor. Son altı senede tek Kadıköy yenilgisi... 7 yaşındaki Galatasaraylı bir çocuğun hayata girişine bak! 

15 sene önce aklımıza bile gelmezdi. Ya da gelirdi. Gelirdi ve şöyle derdik, "Böyle bir şey olduğunda neler hissederiz, neler yaparız, ne yaşarız çok merak ediyorum?"

15 sene önce, hayatımda en çok istediğim senaryo gerçekleşti ama 15 sene sonra onu artık o kadar istemediğimi biliyorum. O an yaşanıyor ve geçiyor.

2014'ten beri maçlara gitmiyorum. Tribün kovalamıyorum. Passolig bir etken tabi ama başka nedenler de vardır. Zaten Passolig olmasa ne olurdu ki? Deplasman tribünü zaten kapalı, olsa ateş pahası, gitsen genç çocuklarla aynı tadı alır mıydın, o da soru işareti...

Neyse ne... Melankolik biraz yazı değil bu zaten. Öyle karamsar hislerim yok, sadece şaşkınım. Hatta mutluyum da. Güzel oldu. İzlemesi de keyifliydi, sonrası da. İçinde bulunduğum şartlar, yeni yaşantım, hayattan beklentilerim beni başka biri yapmış olabilir ama günün sonunda halen maç izliyorum, halen takım tutuyorum ve halen takipteyim. Sonuç olarak da takımım kazandı. Haliyle bu da güzel bir geceydi. Rahatlattı. Sevindirdi.

Sanırım esas problem anın bir parçası, öznesi olmamakla alakalı. Oyundan, oyunun kendisinden, tribünden, uzaklaştırıldık. Arkadaşlarımız dağıldı, stadyum yıkıldı, futbola dair yazılan çizilen konuşulan konular değişti. Bizim 15 sene önce yaşadığımız dünya artık yok, onun yerine bizim izlediğimiz bir 'olgu' var. Artık özne değil, izleyiciyiz. Bu da, anın tadını çıkarmaktan alı koyuyor. Daha doğrusu bu "an", bizim "an"ımız değil.

15 sene önce beklediğimizdi ama artık bize ait değil.

Bende de değişimler var tabi. Belki de gündüz yaptığım turu akşam bir daha yapsaydım daha farklı olabilirdi ama eşimle evde oturup Seinfeld izlemek, o esnada Twitter'dan editlere bakmak daha cazip geldi.

Ertesi gün iş var. Hayat devam ediyor. Napoliler haklı değil sanırım. En azından benim için. Ertesi sabah borçlarım da yok üstelik. Fakat o gece dünyanın en mutlu insanı da değildim. Mutsuz da değildim. Her şey birbirine karıştı işte...

Çok güzeldi ama tatsızdı...

En iyisiydi ama eskisi kadar güzel değildi...

Cuma, Ağustos 28

Derbi Haftaları



Süper Lig

3.Hafta: Galatasaray - Fenerbahçe
3.Hafta: Antalyaspor - Denizlispor

5.Hafta: Karagümrük - Kasımpaşa
5.Hafta: Kayserispor - Sivasspor

6.Hafta: Fenerbahçe - Trabzonspor

9.Hafta: Antalyaspor - Alanyaspor

10.Hafta: Fenerbahçe - Beşiktaş

13.Hafta: Trabzonspor - Rizespor
13.Hafta: Gençlerbirliği - Ankaragücü

19.Hafta: Beşiktaş - Galatasaray


1.Lig

4.Hafta: Adana Demirspor - Adanaspor

11.Hafta: Bandırmaspor - Balıkesirspor

16.Hafta: Bursaspor - Eskişehirspor

Pazar, Ocak 12

Gerrad Hoca'nın Sevinci


Güncel bir video değil ama blogda yerini alsın. 

2019'un son günlerinde Celtic ile Rangers karşılaştı. Tarihin en eski derbilerinden. Gönlümüz Celtic'e biraz daha yakındır. Tamam; bu günlerde Türkiye'de Celtic sevmek pek hoş karşılanan bir durum değil ama olsun. Rengimizi belli edelim. 

Son derbide istediğimiz ve hatta beklediğimiz sonuç çıkmadı. Rangers, dokuz sene aradan sonra deplasmanda Celtic'i yendi. Bunu başaran kadronun başında da Steven Gerrard var. Gerrard'ın galibiyet sevinci görülmeye değerdi. Genelde böyle 'karizma' futbolcular teknik direktör olduklarında daha ağır başlı görüntü çizerler. Gerrard pek öyle değil. Maçın son düdüğü geldikten sonra kopuyor adeta. Büyük bir boşalma. O maçın atmosferine uygun olan da bu zaten. Ezeli rakibini dokuz sene aradan sonra deplasmanda yeniyorsun. Üstelik o dokuz sene içinde ne badireler var... Gerrard gibi 'yeni' bir teknik direktör için de oldukça değerli bir galibiyet. Belki de kısa kariyerinin en önemli anıydı...

Aslında Celtic favoriydi. Ligde lider, bu sezon Avrupa Ligi'nde de iyi işler çıkarıyorlar. Kendi sahalarında Rangers'ı yeneceklerini düşünüyordum. Bu maçtan yaklaşık 3 hafta önce oynadıkları Lig Kupası finalinde de kazanan Celtic olmuştu. Gerçi o maça hakem kararları ve Rangers'ın kaçırdığı penaltı damga vurmuştu. Hatta Rangers'ın o gün daha iyi oynadığını bile söyleyebilirdik. Fakat Celtic'in sahasında oynanacak lig maçında ev sahibi galibiyete daha yakındı.

Fakat Rangers gerçekten iyi oynadı. Gerçi bu sefer de Celtic penaltı kaçırdı. Daha doğrusu Beşiktaş'tan tanıdığımız Allan McGregor kurtardı. Steven Davis'in de çizgiden çıkardığı bir top var. Sonuç olarak kazanan Rangers oldu. İki Hırvat (yani büyük ihtimalle Katolik) Katic ve Barisic maçı Rangers'a getirdiler.

Steven Gerrard taş gibi bir takım kurdu. Şu an maç eksiğiyle ikinci sıradalar. Son şampiyonluğunu 2011'de yaşayan Rangers, son 10 yılda çok zor zamanlar geçirdi. 2011'den beri ciddi bir kupa kazanamadı. Mali nedenler nedeniyle küme düşürüldü. Bütün ligleri tek tek yeniden tırmanmak zorunda kaldı. Yeniden en yukarıya döndü. Ve şimdi şampiyonluk ateşini yakmış durumda. Aslan payı Gerrard'ın. Liverpool taraftarlarının Celtic ile arası iyidir ve Rangers'ı da pek sevmez ama....

Bu arada videoya güncel değil dedik ama bu maçtan bu yana iki takım da sahaya çıkmadı. İskoçya Ligi'de tatilde. Ligler 10 gün sonra başlayacak. Yani tam olarak bu noktadan. Sonu merakla bekliyoruz.

Çarşamba, Ekim 24

O Ses İtalya



Milan ile Inter'i kıyaslarsak her zaman Milan'ı seçerim. Juventus dışında bütün İtalyan takımlarına sempatim var ama iki üç takım seçmem gerekirse Milan, önde yazacağım takımlardan biri olur. Inter de Mourinho dönemi dışında hiç bir zaman çok fazla ilgi çekmedi.

Yine de bu gole ekran başında şahit olmak bile güzeldi. San Siro'da bir son dakika golü! Tribünden gelen ses muazzam. 

Bir zamanlar Milano derbisinin olduğu gün programımı ona göre ayarlardım. Artık öyle değil. Hem ben eski heyecanımı kaybettim hem de Milano derbisi değerini... Geçen sezon ligin yayıncısı bile değişmişti. Neyse ki bu sene yeniden buluştuk. Maçın ilk yarısını izleyemedim, çünkü bisiklete biniyordum. 6-7 sene önce böyle bir cümle kuramazdım. Fakat ikinci yarıya da yetiştim.

Güzel maç oldu. En sonunda Inter kazandı, golü de 'kimsenin sevmediği adam' attı. En istemediğim senaryo gerçekleşti belki de ama o ses yok mu? İtalya hâlâ İtalya işte! Yıkılsa da mihrap yerinde.  Tribünler eski günlerinden uzakta olsa da yine zaman zaman o enerjiyi veriyor. Bana göre dünyanın en güzel stadyumlarından biri olan San Siro'da bir derbi izlemek isterdim. Bir maçın atmosferini, daha da yukarıya çekebiliyor. Her mekana nasip olan bir özellik değil. Üstüne de böyle sesler çıkınca tadından yenmiyor.

Bu arada adamı sevmiyoruz ama Icardi'nin ceza sahası içindeki koşusu harika. Golde aslan payı Donnarumma'ya ait olsa da, gerçek bir santrfor var burada! Ve hâlâ 25 yaşında! Acaba hep burada mı kalacak?

Cumartesi, Ocak 13

Boşuna


Ah be Robin! Kalp kırmana değdi mi?

İki yakın arkadaş, hatta abi-kardeş Londra'dan sonra İstanbul'da buluşmuştu. Hayat onları buraya getirmişti. Her şey çok güzel olacaktı. Fakat sonra bir maç oynadılar ve şimdi birbirleriyle konuşmuyorlar. Van Persie yolcu gibi. İstenmeyen adam oldu. Oğuzhan'ın önünde uzun bir gelecek var, nereye evrileceği belli olmaz. Fakat bu ikilinin arası bozuldu işte.

Duygusallaştım biraz. Ara sıra halı sahalarda da bize böyle oluyor. Hocam gerek yok işte bunlara. Taraftara oynadın da ne oldu? Şu an en çok seni sevmiyorlar. Biz hiç olmazsa kendi sinirimize yenilip en yakın arkadaşımıza küfür ediyoruz. Sonra dışarıda bir çay içip düzeliyoruz. Siz niye böylesiniz?

Nereden nereye işte...

Cumartesi, Ocak 17

Derbi Pankartı



Giresunspor - Orduspor derbisinde açılan pankart... Teknik olarak oldukça iyi, tribündeki halini de görmek isterdim ama bulamadım.

Cumartesi, Nisan 12

Şampiyonlar Ligi Finali



Gerçekten gerek yoktu. Bünyem, sezon başında planladığım Galatasaray - Fenerbahçe maçları sayısından bir fazlasını dahi kaldıramaz durumda artık. Üstelik bu sayıya, şubeden bağımsız olarak  herhangi bir "Şampiyonlar Ligi Finali" eklenince hayattan soğudum. Eskiden Galatasaray-Fenerbahçe olsun diye beklerdik, (işin aslı hala bekliyoruz) ama artık yoruyor gerçekten.

Bir de sağda solda öyle bir algı yaratmışız ki, yıllarca en önemsiz Galatasaray - Fenerbahçe maçını bile Şampiyonlar Ligi finali gibi yaşamışız ki, gerçek Şampiyonlar Ligi finalini Türkiye Kupası finali gibi hissediyoruz şu an. Maçın İstanbul dışında olması da önemli etken aslında, mesele iki sene önceki grup maçı baya ciddiye alınmıştı, yarı yarıya tribünlerin coşkusu maçın da önemini arttırmıştı.

Ekaterinburg ile eşleşmişsin, git efendi gibi elen, dönüşte alkışlarla karşılayalım bitsin gitsin. Şimdi Fenerbahçe ile oynayacaksın. Yensen tamam da yenilsen büyük sıkıntı. Rövanşı için 50 sene beklersin. Ezeli rakbetin telafisi olmayacak maçı; 20 civarı kızın omuzlarına kaldı, ki çoğunu kimse tanımaz bile. Rusya'nın ıssız bir şehrinde mahalledeki kaderimiz şekillenecek. 

Bence artık futbol dışındaki branşlarda anlaşmaya gidilmeli. Erkek basketbol, kadın voleybol bizde, kadın basketbol, erkek voleybol Fenerbahçe'de kalsın mesela... Yoksa oyuncu yetiştireceğiz, kupa kazanacağız diye biz heder olacağız.

İşin şakası var tabi, yoksa Euro Cup'u kazanınca bile mutlu olmuş adamlarız. Oraya bir Fenerbahçe galibiyetiyle Şampiyonlar Lişgi kupası getirmek çok özel olacak. Ama eğer yenilirsek, Fenerbahçe - Antalyaspor maçı baya olaylı geçsin de bu maç gündemden düşsün.

Cumartesi, Mayıs 4

Rahatladım Ama Sevinmedim




İnkara gerek yok, Fenerbahçe'nin elenmesini istedim. Daha önce de yazdım, bu maç Fenerbahçe - Benfica maçı değil, Fenerbahçe-Galatasaray maçıydı. Fenerbahçe'nin rakibi Galatasaray'dır. Her zaman, her yerde, her sahada. O yüzden Fenerbahçe'nin elenmesini istedim. Nefretten dolayı değil, "en başarılı biz olalım" diye. Boşuna çıta yükselmesin, boş yere iş çıkmasın diye...

Büyük konuşan gerzekler dışında; Hiçbir şaka işine de girmeye gerek yok. Adamlar yarı final oynadı ve yenildi. Yenilgi rahatlattı ama bunu alay malzemesi yapmaya gerek yok. Yarı finalde elenmek alay konusu olacak bir durum değil. Herhalde bu yüzden, iyi niyetimi sezdikleri için, birçok Fenerbahçeli'nin elendiği gece bile telefonla aradığı biriyim. Normalde Galatasaraylılar, kızdırmak için Fenerbahçeliler'i arar, Fenerbahçeliler de o telefonu açmaz. Biz de durum tam tersi.

Rahatladım. Çok rahatladım. İnanılmaz rahatladım. Ama sevindim mi? Hayır? "Bu korku size yeter" teorisi çok doğru. Fenerbahçe bir anda, hiç beklenmedik bir anda, buraya geldi. Sezon içinde istifaların yaşandığı, efsanelerin gönderildiği, karışıkların yaşandığı bir takım, beklenmedik bir anda yarı finale kadar yükseldi. Böyle bir duruma düşünce kızacak birilerini arıyorsun. Diyorum ya; bu bir Fenerbahçe - Galatasaray maçı...

Fenerbahçe yeniyorsa, Galatasaray yeniliyor demektir. Yenilginin sorumlusu kim? İki sene üst üste şampiyon olacak ve CL'de çeyrek final oynayan takım ile o takımı kuran hocayı eleştirmeyeceğiz herhalde. Yönetim kurulu da böyle bir durum karşısında ne yapabilir? Sorumlu bulmak çok zor...

Sorumlu belli aslında. Bütün Galatasaray camiası. Son 13 senede yaşanan her şey, yaşayan herkes.

2000'de zirveye çıkıyorsun. Ezeli rekabet bitti diyorsun, 13 sene içinde hiç bir şey üretemiyorsun. Son 13 senede bir tane yarı final bile sıkıştıramıyorsun. Ondan sonra tarihinin en iyi sezonunda bu korkuyu yaşıyorsun. Fenerbahçe'nin Bate maçından sonra kazandığı her maç, yükseldiği her tur Hamburg maçının hançerini biraz daha sapladı içeriye.

Fenerbahçe-Benfica maçlarının özeti aslında şudur; 

Sezonun ortasında, kendi sahanda alt sıralardaki takımlardan biriyle oynarsın. Maça giderken takımının fark atacağını düşünürsün, hatta bundan eminsindir. Erkenden golü atarsın (Sene 2000). 

Ondan sonra uzun süre 1-0 devam eder maç (Lale Devri)

60'a 70'e kadar gol atamazsın, rakip de sıkıştırmaz aslında. Ama 70'den sonra yedekten giren topçu bir anda maçı değiştirir. Rakip arka arkaya ataklar yapar (2008 Sevilla-2012 Lazio) 

Golü yemek üzeresin. Ama bir şekilde o gol gelmez, 1-0 kazanırsın (Cardozo)

O maçtan çıkarken hissettiğin; bir yandan rahatlık duygusudur, diğer yandan da "Böyle mi şampiyon olacağız,  maçı veriyorduk az daha" yakarışları arasındaki kızgınlık.

Benfica maçının sonundaki karışık duygular tamamen bu. Benfica'nın kazanmasına, tur atlamasına sevinmek mümkün  değil. 13 sene boyunca bütün camia mirasyedi gibi davranmış. Bunu hatırladıktan sonra sevinmeye çok fazla gerek yok.


Cumartesi, Nisan 13

Poker Maçı



Hayatımda bir kez poker oynadım, onda da çok sıkıldım. Bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Ama sanırım mantığını az çok anlamıştım. Belki karıştırıyor da olabilirim: 

Ulaşabileceğin üst bir nokta var ve oyunun sonunda elindeki kartlarla o noktaya, masadaki rakiplerinden daha yakın olmalısın. Bunu yaparken hem kart açıyorsun hem de elinde kalan kartların etkisi değişiyor, aynı zamanda da rakibini de isteklerine (ortaya koyduğun parayla) yanlış veya doğru bir şekilde yönlendirebiliyorsun.

Bildiğin Galatasaray - Fenerbahçe rekabeti bu. Özellikle bu sezonun ikinci kısmından beri ne zaman bir Galatasaraylı ile Fenerbahçeli bir araya gelse ortaya çıkan tablo bu.

Hepimiz aynı masadayız. Ulaşmamız gereken şeyler kupalar. Avrupa Kupası + Lig  + derbi galibiyetleri + Türkiye Kupası = Royal flush (şu an Wiki'den baktım). Bunu yapabilme imkanı kalan takım kalmadı.

Şimdi olay şu, sezonun sonuna yaklaştıkça herkes kartlarını masaya açıyor.

Bizim elimizde bir derbi galibiyeti ve Şampiyonlar Ligi çeyrek finali var.

Onların elinde kesinleşmiş bir şey yok.

Lig bana göre hala ortada. Fenerbahçe final oynamadığı sürece Avrupa kartlarında üstün sayılırız. En azından geride değiliz.

Bundan sonrası hesap kitap. Blöf yapabilir miyiz, nelerden vazgeçebiliriz, ortaya ne koyabiliriz... Herkesin kafasında düşünceler var, farklılık gösteriyor haliyle.

Üstelik konuşulan her şey, oynanan her maçtan sonra bir daha değişiyor. Misal Fenerbahçe'nin atladığı her tur, ligi daha bir zorunlu kılıyor. 1 ay önce "biz ikinci olalım, Beşiktaş şampiyon olsun, Fenerbahçe çeyrekte elensin"e tavdım. Şu an lig, zorunluluktan bile daha öte. Ligi zaten alacaksın artık. Buna Kadıköy galibiyeti eklenirse olay biter. Bazı arkadaşlar, Fenerbahçe UEFA'yı alsa bile (yazarken bile içim titredi) "ligi alalım yeter" diyorlar, ben katılmıyorum.

Bir de işin tarih boyutu var. Kadıköy'deki maç 12 Mayıs'ta, UEFA Finali 15 Mayıs'ta. Son haftaya kadar başa baş girilirse şampiyonluk 19 Mayıs'ta. Yani bizim için Kadıköy'deki maçın değeri, Fenerbahçe finale çıkarsa azalıyor. Daha doğrusu, eğer finalden 3 gün sonra Kadıköy olsaydı çok daha anlamlı ve bir o kadar da riskli olurdu. 

Her hafta, her maçtan sonra değişiyor işler. Mesela Fenerbahçe 2 hafta sonra önümüze geçerse, "ligi alalım da isterse UEFA'yı alsınlar" diyebiliriz, elimiz o kadar kötü durumda olursa bazı şeylerden vazgeçebiliriz.. Puan farkları, fikstürler...Bir çok belirleyici faktör var, ama aslında olan biten o kadar da belirsiz. 

En iyisi Beşiktaşlı olmak aslında. Kumarı yok. Her sezon oturuyor masaya, aldığını alıyor, sonra pas diyor, feda diyor kalkıyor.


Cumartesi, Nisan 6

Galatasaraylılar




Galatasaraylılar 4'e ayrılıyor; 
Avrupa'da yaşayanlar, 
Anadolu'da yaşayanlar, 
İstanbul'un Avrupa yakasında yaşayanlar,
Kadıköy'de yaşayanlar. 

Yaşayanların yerine yetişenler de yazabiliriz.

Bir ayrıştırma değil. "Herkes herkesten daha çok..." 

Herkesin Galatasaraylılığı daha farklı, daha değişik. Hangisi daha iyi, daha kötü bilinmez. Ama şu var ki, bizim yani Kadıköy'de oturanların hayalleri, hedefleri, gerçekleri, istekleri, korkuları daha farklı. Bunun adına istersen vizyonsuzluk de...

Konuşuyoruz, tartışıyoruz. Mesela bugün tesadüfen çok sevdiğim Atahan'ı gördüm. Diyalog aynen şöyle, ilk başlayan benim,

- Abi nasılsın, çok kötü oldum ben
- Ben de, çok koydu bana
- Olacak iş değil
- Bakalım ne olacak
- Ne yaptın maçtan sonra
- (Sargılı elini gösteriyor) 
- Ne yaptın abi, o kadar mı sinirlendin
- Burak'ın pozisyonunda çok sinirlendim
-???

İkimizin de ayrı maçlardan bahsettiğini o anda anladım. Kuyt'un golünden sonra geçen 24 saatte yüzümde 4 tane sivilce çıktı, ki çok sivilce çıkaran bir bünyem yoktur. Buna benzer bir şeyi en son askerde olduğum Sevilla maçında yaşamıştım. Penaltılar bittikten sonra söylemesi ayıp ama kusmuştum.

Kadıköy'de yaşıyorsan, bazen uyandığın zaman sarı-kırmızı'dan önce sarı-lacivert görüyorsun. Üstelik ortada kazanılmış bir kupa-maç olmasa da. Bir de olduğunu düşün. 

Şöyle bir örnek vereyim. Hepiniz 2006 şampiyonluğuna çok sevindiniz. Benden daha çok sevindiniz belki de. Kutlamalar yaptınız o gece. İçkiler içtiniz, kornalar çaldınız. Gece eve dönüp maç özetlerini izleyip hayatınızın en rahat uykusuna yattınız. Ben ve benim gibiler için ise şöyle oldu;

Stada giderken üzerimde forma gören Fenerbahçeliler laf attı. Başka zaman olsa itişme, kakışma tatsız hadiseler olurdu belki ama o gün olmadı. Çünkü hepsi şampiyon olacaklarına kesin gözüyle baktıkları  için taşak geçmeyi uygun görüp "Hala maça gidiyorlar" deyip gülüyorlardı. Stada geldim. Şampiyon olduk. Kutladık, eğlendik, Florya'ya gittik, Florya'da eğlendik, şükrettik, ağladık, sonra mahalleye geri döndük. Eve girene kadar iki sokaktan geçtim. Gece 4 falandı. Sokakta, her köşe başında ağlayan Fenerliler vardı. Apartmanın önünde bile vardı. O an şampiyonluğu unutup "Allah bunu bana yaşatmasın" dedim. Şükürler olsun yaşamadım.

Mesela şimdi bazı arkadaşlar (onlar kendilerini biliyor) diyor ki; "Fenerbahçe UEFA'da finale çıksın, finalde kaybetsin, en çok onu istiyorum" Fenerbahçe'yi, Fenerbahçeliyi bilmedikleri, tanımadıkları buradan belli. Tamam, herkes Kadıköy'de oturacak diye bir kaide yok ama keşke bari en azında benim gibi biraz FB TV izleselerdi. Adamlar son 7 sezonda 3 kez son maçta şampiyonluk kaybetti. Kupa finallerini saymıyorum bile. UEFA Finali'nde yenilmek emin ol onlara çok koymaz. Ama final oynadıkları hafta, İstanbul'da, hatta Kadıköy'de oluşacak ortam o kadar kıskandıracak ki, 13 sene önce kazandığın daha büyük başarı bile seni o anda kurtaramayacak.

Fenerbahçeliler, Amsterdam için uçak bileti alırken, sen burada kalacaksın. Mesela öyle bir an olursa, "Biz Schalke ile oynuyoruz, Beşiktaşlılar Kuzey-Güney izliyor" diyenleri düşün. Bu sefer Kuzey-Güney izleyen durumuna sen düşeceksin. Neyse ki bu sene Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final oynadık, 1 sene erken bile oynasak sıkıntı olurdu.

Bir arkadaşım bugün telefonda, "Karamsar olmak için çok acele ettin, hele bir finale çıksınlar" dedi. Açıkçası finale çıktıkları andan sonra karamsar olmanın da hiçbir anlamı yok. Adamlar final heyecanını yaşıyor. İş görüşmesine giderken bile "Ama netice ne olursa olsun, siz benim gönlümde hep kazandınız" videolarını izleyen adamlarız.

Fazla uzadı. Fenerbahçe'nin Avrupa'da başarılı olma ihtimali bu kadar yazı yazdırmamalıydı aslında. Ama yazıldı. Neden? Yine 2006'ya dönelim. Veya 2008'e, 2002'ye. Eski zamanlarda kazandığımız her başarıya. Bütün o başarıların öncesinde küçümsenen taraf bizdik. Kasımlar sizin Mayıslar bizim derken, bunu motto olarak belirlerken, bahsedilen "Kasımlar" aslında kupa değildi. Kasımda kupa almıyor kimse. Kasımda onlar konuşur, biz susardık, konuşmak için mayısı beklerdik, mayısta konuşurduk. Mayısta konuşan 3 ay aralıksız konuşur. Bunu bilirdik. Bu sene unuttuk. 

 Kesin şampiyonuz, lig cepte vs gibi cümleleri bile takıma güven çatısı altında anlayışla karşılayabilirim ama "Haşortman Aykut", "Alex'i de yolladılar ehehe" tarzı rakibi küçümseyici yaklaşımlar çoğu zaman futbolda cezasını bulmuştur. Bunun korkusunu son 1.5 aya girerken daha çok hissediyorum. Sonuçta karşındaki takım Fenerbahçe. Fenerbahçe ve Galatasaray şakaya gelecek takımlar değil. Yazının başına bağlarsak; bunu en iyi bilen, yaşayan taraftarlar Kadıköy'dedir. Belki bir de  İstanbul'un tribün ve futbol kültürüyle yoğrulmuş bir kaç semtinde daha....

 

Salı, Nisan 2

Nefretin En Masum Hali



1993 yılında Manchester United'i elediğimiz akşam, maçtan hemen sonra, sahanın yıldızı olan Tugay, taraftarların omuzlarındayken mikrofonlara şöyle diyordu:

"Dün elenen Beşiktaş'ın hıncını aldık"

Beşiktaş bir gün önce bir başka dünya devi Ajax'a İnönü'de 4-0 yenilmişti. Tugay'ın bu lafını kimse yadırgamadı. Türk takımlarının Avrupa maçları, o yıllarda ülkedeki birlik ve beraberliği sağlayan faktörlerden biriydi. Senenin 1993 olmasının da önemli bir payı vardı tabi.

Tam olarak ipler nerede koptu bilmiyorum. Geldiğimiz nokta malum. Sahada kazanılan zaferlerin kulüp kasalarına maddi olarak yansıması da önemli etken olabilir, oluşan nefret ortamı da. Belki de ikisi. Avrupa'da kazanılan zaferle transfer edilen yabancı futbolcu derbide sana gol atacak ve mahalledeki Fenerli/Galatasaraylı pis pis sırıtıp "koyduk mu" çekecek. Kim ister bunu?

Şimdi bu konuya ara verelim. Bu cümle şurada bir dursun. "Son 20 yılda, Türk taraftarları Avrupa'da ezeli rakiplerinin yabancı rakiplerini tutuyor, destekliyor." 

Şimdi gelelim nefret ortamına. Bu da son 20 yılda değişen, daha doğrusu artan olgulardan biri. Eskiden de olaylar oluyormuş. 80'ler ve 90'ların başlarında neler yaşandığı, biraz da dillendirilerek ve abartılarak anlatıldı. bizlere. O zamanlarda olan şu; olaylar -ortak stadyum (İnönü) olmasının da etkisiyle- maç günleri yaşanırdı. Olaylara dahil olanlar da belli gruplardı. Yani kavga ortamına girenler kendi istekleriyle giriyor ve o grubun dışında kalanlara salça olmuyorlar. Bir çeşit Fight Club, ama bu da başka bir yazının konusu.

Günümüzde ise nefret daha sert ve daha geniş kapsamlı. Atkıyla sokakta gezen kıza tokat atmak da var, Store yakmak da... Sadece maç günleri değil, 7-24 bir yerlerde olay çıkma potansiyeli var. Ülkenin tamamı psikolojik buhrandayken, bu tip genişleme ve sertlik şaşırtıcı değil. Bu olayların çıkmasına vesile olanlar, insanları nefretle dolduran, kin tohumları ekenler, genelde televizyonda ve gazetelerde fikirlerini sunan insanlar. Gazeteciler veya kulüp başkanları veya ulemalar.... Onların gazıyla milyonlar etkileniyor. İnternet kültürüyle de hızlı bir linç ortamı doğuyor. Bunların hepsini biliyorsunuz zaten.

Sorun şu; bu kanaat önderi ve akil adam olarak görüşlerine başvurulan efendi giyimli adamlar, bir yandan ortalığa nefret tohumları saçmaya devam ederken bir yandan da olan bitene çok şaşırıyorlar. En çok şaşırdıkları ve en çok ayıpladıkları şey ise bir Fenerbahçeli'nin Real'i; bir Galatasaraylı'nın Lazio'yu tutması. Halkın gözünde akil adam olma özelliklerini korumak için; Real veya Lazio destekçisi Türkleri vatan haini olarak gösterebilirler. Ve hatta ondan sonra da hiç haberleri ve payları yokmuş gibi "Biz bu noktaya nasıl geldik, nasıl bu kadar nefret ediyoruz birbirimizden" tarzı dokunaklı cümleler kurabilirler.

Oysa bilmeliler ki; bu nefret ortamındaki rekabetin en eğlenceli, en komik ve rahatsız etmeyen tarafı burası. Fenerbahçeliler'in Real Madrid'e yaptıkları tezahürat bu yüzden rahatsız etmiyor. Evimdeki Lazio formasını giyerek sokağa çıkmak, Galatasaray atkısıyla sokağa çıkmaktan daha güvenli. Galatasaray atkısıyla 3 tane Fenerli önümü kesebilir, ama Lazio forması giyersem büyük ihtimalle birbirimize laf atıp gülüp geçeriz.

Çok uzattık yine. Aslında zaten bu kadar konuşmaya gerek bile yok. Sonuçta Fenerbahçelilerin Madrid'e desteği, veya bizim Lazio'ya sempatimizin maçın sonucuna en ufak etkisi bile olmayacak. Bunu vatan hainliği olarak değerlendirmek bile saçma zaten. Bırakın da rekabet üzerinden goygoy yapalım, keyfimizi bulalım. Kimsenin rahatsız olduğu yok, siz de gereksiz şovlar yapmayın.


Cuma, Şubat 24

Gereksiz Gerginlik




Aralık ayında kuralar çekilirken biri çıkıp, 'Galatasaray elenecek, diğer iki takım tur atlayacak" dese, üzülmezdim. Hatta "Galatasaray son maçta elenecek, Fener son sekize kalacak" dese yine sorun etmezdim. Takım son maça kadar mücadele edecekse, o heyecanı yaşayacaksak ne güzel.

O heyecanı yaşadık. Ama gelinen noktada gereksiz bir gerginlik yaşıyoruz.

Oynanan 5 maçı özetlersek; yaşanan 5 haftayı hatırlarsak; Galatasaray'ın çıkamaması ve üzerine bir de Fenerbahçe'nin çıkması garip olacak. İhtimallerden biri. Üstelik, Gaatasaray'ın yenilmesi Fenerbahçe'nin yenmesi, Panathinaikos'un yenmesi şaşılacak bir sonuç olmayacak.

Boşuna gerildik yine. Ne gerek vardı? Maç izleyp kafa dağıtıyorduk. Alt tarafı basketbol. Takım oynamış, içeride 3 maçını almış, sana ne diğer ihtimallerden, diğer maçlardan. Öyle değil işte. Bu rekabeti yaşayan hisseder bunu.

Euroleague'de son 8'e kalmayı bir kenara koy artık. Galatasaray-Fenerbahçe rekabeti bambaşka birşey. Şu an bunu yaşıyoruz. İki takımın birbiriyle maç yapmadan bile nasıl rekabet edebileceğinin göstergesi. Yeter ki ortada bir hedef olsun.

Sani Euroleague'de Olympiakos deplasmanına gitmiyoruz. Süper Lig'deyiz, son hafta Bursa deplasmanındayız, Fenerbahçe ise Samsun ile oynayacak. Neyse ki maçlar aynı saatte başlamıyor. Aynı günde bile değil. Fenerbahçe çarşamba oynayacak. Bizim maçımız perşembe. Maçlardan sonra Şansal Büyüka, Maraton yapsa yeridir.


Pazartesi, Ocak 30

Büyük Kaptanlar

Karabükspor-Manisaspor maçındaki iki teknik adam. 2000'lerin ortasındaki derbilerde karşı karşıya gelirledi. Ümit Özat'a büyük saygı duyardım, Bülent Korkmaz'a hissettiğim sevgiden daha öteydi. Tapıyordum.

Bülent 30 Ekim 2005'te Ankara'da Gençlerbirliğ'nin yardımcı antrenörüyken bize kol çıkarımış, fakat buna rağmen ona sırtımı dönmedim. Oysa 2009'da çok büyük hayallerimizi yıktı., bir hiç uğruna. Bülent'e 19 Mart 2009'dan beri saygı duyuyorum. Tapınma kalmadı, sevgi biraz, alışkanlık var diye. Ümit Özat'a ise her geçen gün sevgim arttı. Saygı, sevgiye döndü.

Maçı kazanan Bülent oldu. Benim gönlümden geçen; Karabük düşsün, Manisa kalsın. Tamamen teknik direktörleriyle alakalı bir dilek.

Yalnız her şey bir yana. Sol taraftan süzülüp sağ ayağıyla orta yapan Ümit Özat ve hakeme kızdığında elini bileğinden kırarak küfür eden Bülent hangi ara futbolu bıraktı da hoca oldu. Eskiye özlem duyuyorum diyeceğim de, eskiden kasıt 6-7 sene öncesi, çok da değil hani. Keşke sahada kalsalardı ve kollarında pazuband olsaydı.

Çarşamba, Aralık 28

Komşuyuz, Kardeşiz

Burası neresi bilmiyorum. Dünyada sadece tek bir yerde böyle bir manzaraya rastlanır, biz de oranın neresi olduğunu bilmiyoruz.

Kocaeli ile Sakarya burada, peki Körfez FK bu rekabetin neresinde?

Pazartesi, Kasım 28

Aynı Hikaye


- İstediğin kadar yabancı al, ezeli rakibinin en iyisini getir ama sonuç aynı. O zaman durup düşünmek lazım.

- Bu maçlar önemli maçlar, çünkü öyle bir lig ki telafisi yok.

- Sonuç olarak Fenerbahçe'yi yeneceksin, yenemiyorsan ezilmeyeceksin.

- Işılcım, canım benim. Üçlü çekip unutalım herşeyi.

- Taurasi transferi hakkında dediklerimin hala arkasındayım.

- Alba Torrens eksik olmasın, eksikliğini hissetmeyelim.

- Cocah Cem Akdağ.. Güzel tamlama

- Eskiden Birsel Işıl'dan daha iyi oynuyordu. Şimdi Işıl hiç yok, Birsel Deron Willimas gibi oynuyor.

- Fenerbahçe taraftarı imza kampanyası falan başlatsın, Caferağa'dan ayrılmasın.

- Matoviç; X Factor.. Son yenilgide de Harakova çıkmıştı böyle.

- Daha önce ne yazdıysak, yine aynı şeyler yazılıyor. Şubede değişen birşey yok. Cumhurbaşkanlığı Kupası hariç

Salı, Ekim 11

Rio Derbisine Arjantinli İmzası



Sadece Güney Amerika'nın değil dünyanın en önemli derbilerinden biri bu hafta sonu oynandı. Flamengo ile Fluminense karşılaştı, dağ fare değurmadı. Gerçekten adına yakışan ve unutulmayacak bir maç oynandı.

Flamengo iki sezon önce 17 yıllık, Fluminense ise geçen sezon 26 yıllık şampiyonluk hasretlerine son vermişti. İki takım bu sezon da zirve yarışının içindeler.

Hafta başlamadan önce iki takım da aynı puanda, lider Vasco'nun 6 puan gerisindeydiler. Tabi bunların çok da önemi yok, sadece derbi olması maçın heyecanı için yeterliydi.

Maçı izleyemedim ama geniş özetini baktım. Yukarıda ise sadece goller var. İlk yarı golsüz sona eriyor ama ikinci yarı maç bir oraya, bir buraya gidip geliyor. Videonun hemen başından belli, mücadelenin ne kadar çetin olduğu.

İlk golü konuk Fluminense 61.dakikada Sobis ile atıyor. Golden hemen önce ve hemen sonra Flamengo 3 oyuncu değiştirme hakkını birden kullanıyor. Eski Fenerbahçeliler Maldonado ve Deivid çıkanlardan. Oyuna girenlerden biri ise Arjantin!de doğan bir İtalyan Dario Bottinelli.

Flamengo'nun beraberlik sayısı 68.dakikada eski Hamburglu Thiago Neves'den geliyor. Thaigo Neves eski bir Fluminense oyuncusu. Eski takımına golünü atıyor.

Cevap 10 dakika sonra Lanzini'den.

Son 4 dakikaya 2-1 giriliyor. Bu dakikadan sonra olanlar sadece Rio derbisine değil dünya derbiler tarihinde bile kendine yer bulabilir.

Flamengo serbest vuruş kazanıyor. Neves ile oyuna 25 dakika önce giren Bottinelli atışı kim kullanacak diye ufak çaplı bir tartışma yaşıyor. Pele-Sezer olayını andıran olayda kazanan Bottinelli oluyor. Bottinelli enfes bir gol atıp kazanan sıfatına haklı yı da ekliyor.

Son dakikada ise maç film senaryosuna dönüşüyor. Bottinelli uzaklardan yine atıyor, takımını 3-2 öne geçiriyor.

Unutulmaz bir maç, unutulmaz bir derbi.

Brezilya Ligi'nde son 10 haftaya giriliyor. Bu hafta lider Corinthians oldu. İlk 7 takımın da şampiyonluk şansı var. Ufaktan izlenir.

Cumartesi, Şubat 5

Galatasaray 51 - 73 Fenerbahçe


Günlerdir beklediğimiz heyecanı yaşayamadık. 1 dakika bile.

Avrupa Kupası'nda ezeli rakibimize olmak, bizi haftalar boyunca heyecanlandırdı. Yenilsek, elensek bile onlarla bu organizasyonda maç yapmak keyifli olacaktı. Olmadı.

Maçın ilk dakikasından itibaren inanılmaz bir fark ortaya çıktı. Maçın en ufak anında bile "olur mu" diyemedik. Sebepleri çok.

Yerli kadro farkını hep yazdık. Güvenilen yıldızların güvensizliğini gördük. Potaya şut atmaya korkan basketbolcularımızı izledik.

Şöyle düşünün, rakibinizden 20 sayı fark yiyorsunuz. Hücumda şans yok girmiyor, savunmada başarılı değilsiniz, mücadele edecek özgüven de yok. Hepsine eyvallah. Ama bir basit mantıkla, 20 sayı fark yiyen takımın oyuncusu rakibine faul yapmaz mı? Elini kaldırıken rakibine çarpmaz mı? Galatasaray'da bugün 4 faul alan oyuncu yoktu. (Belki son anlarda biri olmuştur). Faul yapmak bile istemedi takım ve bizi hayal kırıklığına uğrattı.

Bu takım Cem Akdağ ile güzel günler yaşadı. En güzel günde Akdağ kadronun başında yoktu. Yerine başkası tercih edildi. Sonrasında ezeli rakibin hocası için yapılmayan kalmadı. Bu sayede hem ezeli rakibe, en güçlü rakibe daha iyi hoca getirme fırsatı verildi. Hem de o hocanın bir faydası görülmedi. Şu anda da coach konusunda sıkıntı var.

Yönetim, yalnız bırakmış. Caferağa'ya küfür yemeye giden başkan, kendi sahasındaki maça gelmemiş.

Taraftar 4.000 kişi belki. Salı günü Caferağa'ya gelenlerin 4 katı. Ama salonun yarısından fazlası boş. Çünkü salon soğuk, salon deplasman gibi. "Ayhan Şahenk güzeldi" günün en çok kullanılan cümlelerinden.

Tribün inanılmaz bir potansiyel. Maç boyunca susmuyor. 20 küsür sayı yerken bile. Ama öyle işler yapıyor ki, potansiyele yazık oluyor dedirtiyor.

Sonuç olarak, ah vah bile diyemeden 22 sayı farkla eleniyoruz. İlk maçta da 19 sayı fark vardı. Toplam 41 sayı sadece bu iki maçın, bu iki takımın farkı değil. İki camia arasında bu gün oluşan fark.

Mesela, bu farkı en çok, maçı Fenerbahçe TV'den izlemek zorunda kalan tüm Galatasaraylılar hissetmiştir.

Cumartesi, Ağustos 7

Nefret


Bu muhabbet nereden başladı bilmiyorum ama birkaç gündür internetteki tartışma konumuz; nefret. Galatasaraylılar, Fenerbahçe'den, Fenerbahçeliler Galatasaray'dan nefret eder mi, etmeli mi, etmemeli mi?

Kelimenin kökenine girip analiz yapmaya gerek yok. Nefret; sevmemekten daha ileri bir boyuttur. Bir şeyden nefret etmek bana göre kötü veya ayıp veya terbiyesizlik değildir. Herkes, birşeylerden nefret edebilir. Ama bu nefretin içinin dolu olması lazım.

Fenerbahçe bizim ezeli rakibimiz. Fenerbahçe'yi sevmiyorum. Bunu inkar edemem. Fenerbahçe olmazsa Galatasaray olmaz, cümlesini ise gerçekçi bulmuyorum. Zaten Fenerbahçe'nin olmama ihtimalinin olduğuna da hiç inanmıyorum.

Ortada bir rekabet var. Sevdiğiniz kişiyle rekabet edemezsiniz. Rekabetin doğası gereği, karşı taraf sevilmez. Peki nefret nerede?

Son dönemde çıkan bir başka laf. Buram buram fair-play kokuyor, ama bir o kadar da samimiyetsiz: "Ben Fenerbahçe'den (veya Galatasaray'ı) nefret ediyorum ama Fenerbahçeliler'i çok severim, çok arkadaşım var zaten, Fenerbahçeliler ile problemim yok."

Bunun sosyal hayattaki karşılığı, eşcinsellere veya Kürtlere veya gayrimüslümlere dair birşeyler geveledikten sonra, "benim eşcinsel (veya Kürt veya gayrimüslüm) arkadaşlarım da var" cümlesi aslında.

Sadede gelelim. Fenerbahçe ve Galatasaray bir spor kulübüdür. 100 yılı aşkın İstanbul'da yer alıyor. Gökten zembille inmediler.. Ben yokken onlar vardı. Farklı bir ailede, farklı bir zamanda farklı bir yerde doğsaydık Fenerliler Galatasaraylı, Galatasaraylılar Fenerli olabilirdi. Tamamen kaderin bir oyunuyla, uzak kaldığınız veya rekabet ettiğiniz bir spor kulübünden nefret etmenin; Selanik yerine İzmir'de doğmanız nedeniyle Yunanistan'dan nefret etmekten bir farkı yok.

Gelelim Fenerbahçeliler'e ve Galatasaraylılar'a. Hatta aslında ben Galatasaraylı olduğum için Fenerbahçeliler'e gelelim. Ben Fenerbahçeliler'den nefret ediyorum. Şüphesiz ki hepsinden değil. Bu blogu beraber açtığımız adam da Fenerbahçeli. Mahallemdeki çoğunluk da Fenerbahçeli. Ama ezeli rekabetin olgularından birinden nefret ediyorsam, bu Fenerbahçe değil, bazı Fenerbahçeliler'dir.

Ben 10 yaşındayken, üzerimde GS forması var diye üzerime araba süren Fenerbahçeli'den, sürekli Galatasaray'a laf atan Fenerbahçeli amigo spor yazarından, basketbol maçında bize hareket çeken ve akabinde olaylar çıktığı için bizim salondan atılmamıza neden olan Fenerbahçeli sporcudan, Kadıköy'de insanlık dışı şeyler yaşamıza neden olan Fenerbahçeli yöneticiden nefret ediyorum. Ve rekabetin sonucunda, ben onların mutsuz olmasını diliyorum, bazen benim isteğim gerçekleşiyor, bazen olmuyor.

Aynı şey karşı taraf için de geççerli. Aynı amigo yazarlar, aynı manyak ruh halindeki taraftarlar, aynı sporcular, aynı yöneticiler muhakkak bizde de var. Duyulan nefretin kaynğı bunlar, kulüplerin kendileri değil. Bu sayede birbirimizden nefret ediyoruz. Fakat kilit nokta burası; birbirimizden.

Fenerbahçeli arkadaşlarımızdan nefret etmiyoruz. Onların sevdiği Fenerbahçe'yi, Fenerbahçe kavramını onlar seviyor diye biz saygı duyuyoruz. Fenerbahçe; nefretin kaynağı olsaydı, bu adamlardan da nefret ederdik, sırf Fenerbahçe'yi sevdikleri için.

Sanırım çok içiçe girdi. Aslında sezon öncesi yazılacak bir yazı değil. Havalar da sıcak. Sözün özü bir kulüpten nefret etmek bana göre sağlıksız bir ruh halinin işaretidir. Çünkü duyulan nefret hafif pompalanmış, sebepsiz, samimiyetsiz duruyor.
Sana taş atandan değil, taştan nefret etmek gibi. Ben taşları sevmiyorum ama taştan nefret de etmiyorum. Ama bana taş atanın taş atma zevkinden mahrum kalmasını isterim.

Son cümlede bile saçmaladık herhalde, herkese bol rüzgarlı ağustoslar diliyorum.

Salı, Haziran 8

Sapanca'da Derbi Var


Bu hafta sonu işi gücü olmayanlar Sapanca'ya gitsin. Türkiye Kürek Şampiyonası bu hafta sonu yapılacak. Galatasaray ve Fenerbahçe yine en iddialı iki takım. Sezon içinde Türkiye Kupası'nı Galatasaray kazanmıştı.

Bu branş iki takım için de önemlidir. Ayrı bir havası vardır. Ezeli rekabetin en çok hissedildiği branşlardan biri olduğunu düşünüyorum. Belki dışarıya pek yansımıyordur ama kulüplerin içinde baya önem arz ediyor.

Kürek sporu da bana göre topla yapılmayan en zevkli ikinci spordur (ilki bisiklet). Kürek, Sapanca, Galatasaray ve Fenerbahçe. Güzel bir dörtlü. Gitmek isterdim ama mümkün değil. İmkanınız varsa gidin.