danimarka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
danimarka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Mart 31

O Bir Milanlı



Öğrenmenin yaşı yok...

Bazen ne kadar çok ilgi duyarsanız duyarsanız, bir şeyleri ıskalamanız mümkün oluyor. 90'larda da kısıtlı kaynaklarla Avrupa futbolunu takip etmeye çalışırdım. Milan'ın 90'larını iyi bilirim. Brian Laudrup'u çok beğenirim. 

Brian Laudrup'un Bayern'de oynadığını biliyordum. Fiorentina'da oynadığından haberim vardı. Hatta takım küme düşmüştü ve kötü bir sezondu. Daha sonra Rangers'ta onu tanıdım. O yıllarına yetiştim yani. Müthiş bir top sürme yeteneği vardı. Çok zarif bir oyuncuydu. Sonra yeni yeni transferde para saçan Chelsea'ye transfer olmuştu. Orada pek tutunamadı ama zaten yaşlanmıştı.

Bunların hepsi tamam. Fakat beni şaşırtan son bilgi başkaydı. Yeni bir bilgi. 90'ların en özel orta sahası neden düşük profil takımlarda kaldı diye merak ederdim her zaman. Ağabeyi Michel gibi hem Real hem Barcelona yapamamıştı ama en azından bir dev görebilirdi. Meğer Brian Laudrup, en şaşaalı döneminde Milan'a gitmiş.

Dün öğrendim bu bilgiyi. Ya da zaten biliyordum ama binlerce bilgi atınca kafaya bu çıkmış zamanla. 

1993-94 sezonuymuş. Yani Milan'ın finalde Barcelona'yı 4-0 yenerek Şampiyonlar Ligi'ni kazandığı dönem. Laudrup çok az maç oynamış o sezon. O kadrodan herhangi birini kesmek kolay değildi zaten. Yabancı kuralı da işini zorlaştırmış olabilir.

Süre aldığı 15 maçın 12'sinde Milan ya gol atamamış ya da sadece tek gol atabilmiş. Barcelona'ya dört gol atabilen bir takım için kötü bir istatistik. Demek ki gerçekten bekleneni verememiş.

Zaten mesele bu eğil. Acaba bilmediğimiz daha neler var?

Cuma, Eylül 30

Tipik Bir Avrupa

Danimarka, Dünya Kupası formasını tanıttı ve dünyada fırtına kopardı. Uzun zamandır dillendirilen ve rahatsız olunan konuya parmak bastı. Bir öncü oldu. Ne de kolay oldu...

Katar'da insan hakları ihlalleri vardı ve bu turnuva protesto edilmeliydi. Gitmemek olmaz, görmemek olmaz, vazgeçmek olmazdı... O zaman sloganlarla, kelimelerle karşı durduğumuzu gösterelim. İyi bir strateji...

Başlıkta da belirttiğimiz gibi; tipik bir Avrupa...

Katar'daki insan hakları ihlallerini, stadyum yapımında yaşanan trajedileri, ölen işçileri, yok pahasına çalışan insanları, utanç kaynağı sahneleri ve bilgileri yok sayacak değiliz. Zaten hepsi gözümüzün önünde oldu. Fakat bir çizgi çekmenin tam sırası. Yoksa yine birileri bazı kavramları sahiplenerek, kendilerini öncü sayacak.

Katar ufak bir ülke. Zengin bir ülke ama sonuçta ufak bir ülke. Takdir edersiniz ki, bu küçük ülke tek başına bir inşaat hamlesinin altından kalkamazdı. Üstelik yeterli insan kaynağı da (mühendis, beyaz yakalı vs) mevcut değildi.

Kitabın ortasından konuşalım. İnsan hakları ihlalleri Katar'da gerçekleşti, devletin göz yumması sayesinde 'olağan bir durum' halini kazandı ama meşhur bir söylemi anarak vurgulayalım; "Ulan hepiniz oradaydınız be..."

Türkiye'den birçok şirketin Katar'a gitmesi gibi, Avrupa'dan da birçok şirket, Dünya Kupası hamlesi esnasında oradaydı. İtalyanlar, Fransızlar, tabi ki Danimarkalılar ve diğerleri... Danimarka Futbol Federasyonu veya formanın üreticisi firma kendi sokaklarında yer alan şirketleri protesto etti mi bilmiyoruz ama etseydi duyardık sanki...

Oysa Katar'ı protesto etmek çok daha kolay. Katar'dan zarar gelmez. Katar savaş çıkaramaz. Katar, Avrupa'ya muhtaç. Katar'ın planı kendini Avrupa'ya yakınlaştırmak, Katar Avrupa'dan vazgeçemez, Katar kendisine yönelik protestolara kızar ama bir yerden sonra sineye çeker. 

Üstelik zaten futbolseverler de pek memnun değil Katar'da (hem de kışın) bir Dünya Kupası düzenlenmesinden. Yani popüler bir desteği arkaya almak çok daha kolay. Acısız, sorunsuz, idealist gözükmeye yeterli... O yüzden Katar'a vurmak kolay.

Katar'ı savunmak için yazmıyoruz bunları. Asıl amacımız bir riyayı gözler önüne sermek. Peki nerede o riya? Sadece Avrupalı şirketlerin Katar'daki yerini yok saymakla mı sınırlı?

Diyelim ki; şirketler bir ticari kuruluş ve futbol federasyonları onlarla aynı düzlemde yer almadıkları için, onları eleştirmeleri doğru olmayabilirdi. Bizce değil ya; diyelim ki öyle varsayılsın. Herkes kendi alanından ilerlesin ve Danimarka'nın futbol kurumları da 2022 Katar'ı o düzlemde protesto etsin. 

Peki o zaman dört sene önce yaşanan sessizlik neydi? Bir önceki turnuva Rusya'da düzenlendi. Rusya'da insan hakları dikkate alınan bir kavram mıydı? Binlerce insan tutuklanırken, rejime ses çıkardığı için (şu an Avrupa'nın söylediği cümleleri söylediği için) bedel öderken insan hakları ihlalleri yok muydu? O ortamda bir bayram haftası gibi şölenlerle Dünya Kupası organize etmek iyi bir fikir miydi? O yıllarda bir formanız yok muydu?

Şu an Avrupa'nın Rusya'nın bakışı farklı ama o zaman her şey gülük gülistanlıktı. Oysa Rusya'nın muhalifleri sesini çıkarmaya çalışıyordu. En azından Katar'dan daha fazla... Katar'da halkın sesinin çıkması çok zor ama biraz olsun kulak kabartan, Rusya'daki durumu anlayabilirdi. Hadi tüm bunları da pas geçelim; Rusya ve Ukrayna o zaman da bir savaş halindeydi.

UEFA'yı, FIFA'yı geçtik; peki federasyonların bu aylardaki cesareti o zaman neredeydi? Turnuvayı boykot etmelerini beklemezdik zaten ama neredeydi bu formalar o günlerde?

Yoktu! Zira Rusya'yı protesto etmek kolay değildi. Rusya'dan zarar gelebilirdi. Rusya savaş çıkartabilirdi (çıkarttı da), Rusya Avrupa'ya değil, Avrupa Rusya'ya muhtaçtı. Şimdi niye ortalık gerilsindi? Niye Putin'i kızdırsınlar, niye doğalgaza zam gelsin? 

Hem zaten Rusya ne olursa olsun, sarı saçlı mavi gözlü insanlardan oluşan bir "Batılı" ülke değil mi? Tamam kendisi Doğu'da ve politikaları "Batı" karşıtı ama halkı da o kadar Doğulu değil. Çölün ortasında yaşayan esmer Müslümanlardan kurulu Katar ile Rusya hiç bir olur muydu?

Olmazdı; olmadı da... Rusya'da Dünya Kupası yapıldı. Şu an tüm Avrupa, Rusya'yı aforoz etmek için uğraşırken, beş sene önce hep beraber poz veriyorlardı. Katar'a vurmak ise çok iyi bir PR getiriyor. Avrupa yine demokrasinin ve insan haklarının, kendi ürettiği kavramaların gücü için uğraş veriyor. Bu arada gidip oralarda iş yapıp para kazanmaya devam ediyor ama olsun.

Bu riyanın farkındayız. Dağa küsen tavşan gibi kalacağız ama olsun. Danimarka Futbol Federasyonu öncü olacak, saygın olacak, demokrat olacak ama olsun... "Neyse; en azından Katar'a karşı bir ses çıktı" diyerek bardağın dolu tarafına bakacağız.

Sonra da oturup Danimarka'nın Al Rayyan, Doha ve Al Wakrah'daki maçlarını televizyondan izleyeceğiz.

Biz de az riyakar değilmişiz...

Çarşamba, Temmuz 20

Druk

 


Mads Mikelsen, Thomas Vinterberg ve Tobias Lindholm üçlüsünün bir araya geldiği Jagten, izlediğim en iyi filmlerden biriydi. Fakat 2014 senesinde Oscar adayı olduğunda, çok daha fazla sevdiğim bir filme kapışmak zorunda kalmış (La Grande Bellezza) ve kaybetmişti.

2020 yılında bu üçlü Druk isimli bir film vizyona sunduğunda ve devamında Oscar kazandığında çok heyecanlandım. Fakat sanırım bol bol övgü alan bu filmin kazanmasının esas nedeni, pandemi senesinin getirdiği kıtlıktı. Zira ben filme pek ısınamadım.

Aslında çok Danimarka filmiydi. Ekip; Danimarka'ya has bir sorunu (gençlerin alkol tüketimi Avrupa ortalamasının iki katı üzerinde), sık alkol tüketimini gözler önüne seriyordu. Bunun için de orta yaşa gelen, gençliklerindeki beklentilerinin uzağında kaldığını fark eden dört lise öğretmenine, en çok da Mikelsen'in muhteşem oyunculuğundan güç alarak Martin'e odaklanıyordu.

Bir orta yaş krizi anlatması beni yakalamaştı aslında. Henüz orta yaşa girdiğimi kabul etmesem de ve bir kriz yaşamadığımı iddia etsem de; hayatın herhangi bir virajında varoluşsal sıkıntılar yaşayan ve bundan çıkmaya çalışan (hatta çıkmamak için direnen) karakterlerin hikayesini kendime yakın bulurum. Zira hepimiz bu yoldan geçtik veya geçeceğiz.

Fakat Drunk, baş role orta yaşı değil alkolü alıyor. Bu dört öğretmen, kendi aralarında yaptığı bir konuşmadan sonra, gün içinde kanda belli miktarda alkol tutmanın faydalı olacağını iddia ediyorlar. Birbirlerine gaz veriyorlar. Sonrasında alkole düşüyorlar. Okula içki içilmiş şekilde gelerek başlayan günlerin ardından, sarhoş girilen dersler başlıyor. Olayın 'suyu' çıkıyor. İlk başta kendilerine müthiş bir özgüven ve üretkenlik veren deney, zamanla yeni sorunlar doğurmaya başlıyor.

İki kısım da beni tatmin etmedi. İlk kısımdaki alkole övgü, beni yakalamadı. "Alkol abi ya, içmeden duramam" diyen biri olmadığım için, bir çıkış yolunu buraya bağlamak; hatta bunu bir güzelleme boyutuna getirmek çok "ergence" kaldı. Tabi ki karakterlerimizin gençlik günlerine duydukları özlem, bunu doğal kılabilirdi. Fakat film sanki bu kısmın üzerinde çok fazla durdu.

Aslında rahatsız edici değildi ama kötü bir gençlik filminde sıkışmış gibi hissettim. Bu arada karakterlerimizin alkolün dibine düşmesine neden olan problemlerine (iş, özel hayat vs) saygım sonsuz olsa da tam bu esnada (Şubat 2022) biz pandemiden çıkamaya çalışan, ekonomik krizle sarsılan, devamlı dolar kuruna bakan, işsizliğin arttığı ve hemen kuzeyinde ve güneyinde iki savaşın arasında kalmış bir ülkede yaşıyorduk. Adamların sadece tükettikleri içkilerin fiyatlarını hesaplamaya başlasak kıskançlık geçirecekken, onların varoluşsal problemlerine eşlik etmekte çok zorlandık.

Daha sonrasında bu sefer yönetmen ve senaristimiz; alkolün fazla da kaçmaması gerektiğini ima eden bir finale soktu bizi. Ana fikirde bir sıkıntımız yok ama bu mesaj kaygısı da fazla yapay geldi.

Film boyunca düştüğümüz konum, Martin'in eşinin "Bu ülkede zaten her şey içiyor" repliğiyle benzerdi. Zaten film de yukarıda bahsettiğimiz gibi, çok Danimarka işiydi. Biz biraz yabancı kaldık. Aslında Jagten ile Druk arasında bir ortak nokta yakalarsak; ikisi de toplumdaki bir problemi çok net bir şekilde anlatmış. Jagten bizim topluma çok uyan bir derdi önümüzde getirdiği için bizi yakaladı. Druk ise biraz geride kaldı. Ekibin kendi toplumuna bu kadar duyarlı olması da oldukça değerli tabi.

Zaten tam anlamıyla kötü bir filmden bahsedemeyiz. Oscar almış bir Avrupa filmine burun kıvırmak mümkün değil. Kıt bir senede karşımıza bir ürün çıkardıkları için teşekkür de ederiz. Üstelik çok iyi müzikler ve harika bir sonla duygularımızı kabartmayı ve olumsuz düşüncelerimizi köreltmeyi de başardılar. Fakat yine de izlerken beklentileri çok fazla yükseltmemek lazım.

Ayrıca atlamamamız gereken ve bizi iyi hissettiren detaylar mevcut. Öğretmenlerin, alkol aldıktan sonra öğrencileriyle kurduğu ilişkiler ve o ilişkileri anlattıkları sahneler güzeldi. Üç adaylı seçim metaforu veya futbol oynamaya çalışan gözlüklü çocuk gibi hikayeler filme anlam katan ve puan yükselten etkenlerdi.

Diğer yandan filmdeki en acı tarafı da en sonda öğrendik. Filmin çekimlerine başlamadan önce, yönetmenin kızı Ida'nın bir trafik kazansında öldüğünü ve filmin ona ithaf edildiğini öğrendik. Diyecek laf yok. Böyle bir acıdan sonra filmin çekimlerine başlanması, devam edilmesi ve ortaya böyle bir iş çıkarılması inanılmaz. Belki de bu sayede film sadece "alkol" anlatan bir öyküde kalmamış, "hayata dahil olma" kısmını da eklemiş olabilir.

Kaderin cilvesi; 2014'te (Jagten'den bir sene sonra) aynı ödülü (Yabancı dilde en iyi film) kazanan filmin adı da Ida'ydı.

Çarşamba, Kasım 17

Flaskepost fra P

Bir üçlemenin son filmi. Genelde bir filmi izlemeye karar vermeden önce bu tip detaylara çok dikkat ederim ama bu sefer dalgınlığıma gelmiş. Üçlemenin diğer filmlerini, hatta üçlemenin esinlendiği romanı bilmeden izledim.

Seriye hakim olanların, bu film için yorumları olumsuzdu. Onların değerlendirmesine göre, diğer çalışmaların gölgesinde kalmış. Benim için çok fazla sorun olmadı. Beklentim de düşüktü. Fena bir film çıkmadı. Eksikleri de vardı ama olsun. Fakat keşke öncekilere hakim olsaydım. Diğer filmlere dair olumlu yorumlar da beni biraz heveslendirdi.

Flaskepost fra P'nin ana planında kriminal bir vaka var. Kaçırılan bazı çocuklar ve okyanusta bulunan bir şişe arasında bağlantı olduğunu hisseden iki dedektifimiz olayın peşine düşer.

Ana plan bu... Diğer tarafta alt metinlerde ise dini çatışmalar çıkar. Suçlu şeytana tapan bir bireydir. Dedektiflerimizden biri müslüman bir azınlık, diğeri ise ateisttir. Dedektifler arasında sık sık teolojik tartışmalar yaşanır. Bir yandan olayı çözmeye çalışırken, bir yandan da kendi aralarında fikir teatisi gerçekleştirirler. Bu kısımlar benim hoşuma gitti. Hatta daha fazlası da olabilirdi. Fakat ilk iki filmde çok işlendiyse tadında bırakılması doğru olmuştur.

Öte yandan güncel İskandinavya'da müslüman bir birey olarak sosyal hayata karışmanın ne kadar zor olduğunu da gördük. Uğradığı ufak tefek ayrımcılıklar gözümün önündeydi. Hatta Essad karakterinin müslüman olduğu her anda vurgulanmasına rağmen; bu kadar dini tartışmanın içinde bir kere bile "Müslüman olduğuna dair direkt bir ifade kullanılmaması ilginç geldi. Belki de serinin diğer filmlerinde bu konu halledilmiştir. Yargısız infaz yapmayalım.

Fakat ayrımcılık eleştirisi güden bir yapımda, kendi toplumundan doğan ufak korkular da ortaya çıkmış olabilir. Zira hem filmin fotoğrafını çektiği toplumu, hem filmdeki 'kötü adamın' ve çevresindekilerinin bize gösterdiği, halen var olan fanatizmi, hem İskandinavya'nın geçmiş tarihini (2.Dünya Savaşı), hem de yakın tarihini (2011 katliamı) düşününce İskandinavya'nın bu konuda negatif puana sahip olduğunu unutmamalı...

Filme geri dönersek, son bölümün çok fazla uzadığını ve çok da heyecanlı olmadığını belirtmek gerek. Bu nedenle puanı biraz düşüyor. Öte yandan İskandinavya'nın doğasının müthiş katkı verdiğini gördük. Üstelik alıştığımız kar manzaraları da yoktu. Fakat mesela hikayenin çözüldüğü yer olan tekne evin bulunduğu konum, değirmenli köy muazzamdı. İnsanın durdurup uzun uzun bakası geliyordu...

Sonuç olarak iyi kötü bir felsefesi olan, heyecanı ve gerilimi standartın üzerine çekebilen, üzerine düşünülmüş bir film var. Bugün olsa oturup izlemezdim ama diğer filmlere şans vererek seriye başlardım.


Pazartesi, Mart 8

Olegs Krig


Filmimizin orijinal adı Olegs Krig. Sanırım Rusça'da 'Oleg'in savaşı' demek. Fakat İngilizcesi ve birçok yerde bilinen adı The Distand Barking of Dogs. Yani Uzakta Havlayan Köpekler. İki isim de filme çok uyuyor ama en orijinal halinin filme daha uygun olduğunu düşünüyorum.

Ukrayna'da son dönemde yaşanan savaşa dikkat çeken nadir yapımlardan biri. Oleg de bu savaşın yanı başında bir köyde, hatta neredeyse terk edilmiş bir köyde, anneannesi ve tek tük arkadaşlarıyla yaşayan 10 yaşında bir çocuktur. Bir yandan savaş devam ederken, onlar da hayatına devam ediyor. Hem kendi hayat savaşları var hem de dünyanın gündem maddesi olan savaş aslında direkt onların hayatının bir parçası oluyor. Karşı oldukları veya destekledikleri bir taraf var mı yok mu bilmiyoruz bile. Fakat o taraf olmadıkları savaşa göre hayatlarını yaşamak zorundalar. Bir yerden sonra artık savaş onlara da ait bir parçaya dönüşüyor. 

Belgesel ve kurgunun bir araya geldiği filmlerden. Böyle bir köy ve Oleg gerçekten var. Danimarkalı yönetmen Simon Lereng Wilmont, köylülerin ve Oleg'in gündelik yaşamına çok fazla müdahil olmadan kamerasını oraya koymuş. 

Uzaktan Havlayan Köpekler, ismine uygun olarak devamlı uzaklardan havlama sesleri duyuyoruz. Bir de düşen bombaların sesleri köyde yankılanıyor. Bunlar filme ruh katan malzemelere dönüşüyor.

Yapım, birçok festivalden ödülle dönmüş. Benim hoşuma giden kısmı savaş gibi ciddi bir konuyu işlerken subjektif kalabilmesiydi. Daha doğrusu, politik bir mesaj gütmeden veya ajitasyona girmeden savaş esnasında sivillerin hayatına girebilmesi ve bunu tamamen doğal bir şekilde anlatabilmesi  güzeldi. "Zaten belgeselcilik bu" diyebiliriz ama  hembelgesel hem de kurgusal filmlerde aksini çok gördük. Diğer yandan 'savaşlarda en çok masum çocuklar zarar görüyor' klişesine de çok fazla uğramadan baş role bir çocuk koymak, cesaret gerektiren zor bir işti. Bunun da altından kalkılmış.

Ben beğendim. En azından sıkılmadan izledim.

Cuma, Haziran 9

En Kongelig Affaere



Avrupa, bizim sosyal çevremizde önemli bir ütopya gibi karşımızda duruyor. Hemen herkes oraya gitmeye çalışıyor. Gidemeyen oraya öykünüyor. Burası ile orayı kıyaslıyor. Ben de gittim gördüm. Güzel yer gerçekten. Kurallar var, onlara uymak zorunda olduğunu bilenler var, refah var, akıl var. Aydınlanma da var... Fakat bunların hepsi, esasında onlar için de çok yeni şeyler. Bizim taraf, Avrupa’nın vaad edilen bir cennet olduğunu, Avrupalı’nın doğuştan erdemli ve ahlaklı olduğunu sanıyor. Tabi ki değil.

Takvim Gazetesi yazarları gibi, “Biz aslında ne canavarız da sen kime özeniyorsun be hey dürzü” tadında yazacak değilim fakat insanlığın ve uygarlıkların ilerleyişini iyi kavramak lazım. 80’lerin sonunda veya 90’ların başında doğup, hakim olan düzenin eğitim sisteminden geçip, sonrasında tam sokağa karışacakken alıştığından farklı bir iklim bulan, Avrupa rüyasıyla yaşayıp kendi yaşam alanından kopan insanların anlayamayacağı bazı şeyler var. Bir anlam kurabilmek için en az 200 yıllık düzleme bakmak lazım. Konumuz Türkiye. Zaten, bahsettiğimiz bu 200 yıl Avrupa’yı da kapsıyor. Konumuz; Avrupa’nın o dönemlerine ışık tutan, “En iyi yabancı film” oscarına aday olan (Fakat ödülü Amour’a kaptıran) bir filmi.

Danimarka’da 17. yüzyıl sonunda yaşananları anlatan bir film. Danimarka tarihini bilecek değiliz ama filmden sonra ufak bir araştırma yaptım. Gerçeklik payı var. Hafiften kafayı yemiş bir kral (Aslında değil ama değer yargıları onu ‘deli’ sıfatına sokuyor), onun danışmanı olacak bir doktor, ve genç-güzel bir kraliçe. Bir aşk üçgeni olarak izlemek mümkün ama siyasi film sıfatına da sokabiliriz.

Sözün özü, Avrupa’ya da aydınlanma kolay gelmedi. Gökten inmedi. İdealist isimler vardı ve bunlar toplumu, dini, siyaseti karşılarına alarak, bedel ödeyerek ve değişim yaratarak uzun seneler içinde bir kültürün oluşmasını sağladılar. Hatta bu kültür oluşumu tek bir yüzyıla bile sığmadı. Yani yapanlar da içinde yaşayamadı. 

Bugün, sırf o mirasa sahip çıkanların çapsızlığından dolayı uzak durulan Osmanlı zamanlarında Anadolu’nun çok daha yaşanabilir coğrafya olduğunu söylemek mümkün. En azından kitaplardan okuduğum kadarıyla, o dönemde Anadolu'da olmak daha cazip geliyor. Fakat, dibe vuran  da ilerlemek zorundadır. Avrupa’da bu işler kolay olmadı ama olmak zorundaydı. Doğu’da ise işler şimdi karışık. Bunlar ayrı konular.

Film çok başarılı.  Alicia Vikander’i bu filmden birkaç gün önce Danish Girl’de izlemiştim. Sonra bir kez daha karşıma çıktı. Şahaneydi. Kendisi İsveçli olmasına rağmen, Danca bilmeden bu role hazırlanmış. Bu da gözümdeki değerini daha da yükseltti. Mads Mikkelsen de her zamanki gibi, anlatmaya gerek yok. Danimarka sinemasına dair bir şey varsa; karşınıza çıkabilir. Kral rolündeki Mikkel Boe Følsgaard  de oldukça başarılıydı. O da iki sene önce, Danimarka’nın 1992’deki Avrupa şampiyonluğunu anlatan filmde yer almış. Canlandırdığı karakter de Kim Vilfort’muş. Onu da bir yerden bulup izlemek lazım.Ama ben onu bulana kadar, siz önce bunu izleyin. Danimarka sineması son 7-8 yılda çok iyi işler çıkarıyor. Gözüm üzerlerinde...

Çarşamba, Haziran 7

The Danish Girl


Cinsel tercihler üzerine çekilen filmler (bu kategori nasıl tanımlanacak onu da hâlâ bilmiyorum ama şimdilik böyle diyelim) sıkıntılı oluyor genelde. Yapanlar; radikal bir iş yaptıklarını düşünüyorlar ve sadece işin kendi içinde olan cesareti sayesinde sinemaseverlerden alkış alacaklarını ve başarılı olacaklarını düşündüklerinden, 'sinema' yapmadan karşımıza çıkıyor. Gerçi yine de alkış alıyorlar, hatta eleştirenler 'homofobik' olarak görülüyor ama olsun. 

İzlediğimiz; bir kadın ile bir erkeğin öyküsü olsa üçüncü sınıfa sokacağımız filmler, sırf eşcinsellikle gündeme dahil oluyorlar. Daha da ötesi eşcinsel olmanın toplumsal hayatta yaratacağı zorluklar da filmlerde biraz fazla geçiştiriliyor ve aslında film en önemli amacına dahi hizmet etmeden alkışlanıyor. Birçok Hollywood filmi, Athena'nın Ses Etme klibinden bile daha başarısızdır esasında. 'Bile' dememin sebebi klibi kötülemek istememden değil, süresinin azlığındandır. 3-4 dakikada dahi güçlü bir mesaj verme şansınız varken, 120 dakika boyunca sadece iyi oyunculara sığınmanız, kurguyu derinliği arka plana atmanız hem başarısızlık hem haksızlıktır. Bu örneğe Carol filmini çok rahat oturtabilirim.

The Danish Girl'i de izlememek için baya kıvrandım. Yukarıda yazdıklarımızda daha fazlasını, daha farklısını beklemiyordum. Fakat yanılmışım. İyi ki de yanılmışım. Muhakkak çok iyi bir film değil. Bir efsaneden bahsetmiyoruz. Ama olmuş. Tabi filmin önemli avantajları var. Birincisi bir kitap uyarlaması. Bu bazen film için zorluktur ama böylesine zor konular için önemli bir kaynağın elinizin altında bulunmasına neden oluyor. Ayrıca sadece yazılmış bir romandan bahsetmiyoruz, ortada bir biyografi var. Yani bir yaşanmışlık. Bu da karakterlerin sağlam bir şekilde betimlemesine olanak sağlıyor.

Filmin üçüncü avantajı bu film için çok uzun seneler uğraşılmış olması. 2004'ten beri çabalanmış. Aksaklıklar olmuş ama üzerine daha çok düşünülmüş belli ki. Bir ara Charlize Theron, Gwyneth Paltrow, Uma Thurman, Rachel Weisz ve Nicole Kidman'ın isimleri bile film için geçmiş. Böylesi denk gelmiş, iyi de olmuş. Sıkıntı da yok. Eddie Redmayne çok beğenildi. Bense pek beğenmedim, hatta abartılı geldi. Fakat benim favorim kesinlikle Alicia Vikander oldu. Zaten kendisi bu film sayesinde Oscar'ı aldı, Redmayne ise sadece adaylıkta kaldı. Akademi Leonardo di Caprio'ya daha önceki yıllarda verseydi, belki de o alacaktı. Tabi iki sene üst üste vermemek de istemiş olabilirler. Vikander ise Oscar'ı yardımcı kadın oyuncu olarak aldı. O da ilginç. Bana kalırsa baya baya başroldü. Hatta hikaye sanki Einer'in Lili olmasını değil de, Einer'in Lili olma süresindeki Gerda'yı anlatıyordu. Önemli değil. Vikander, Carol'daki Rooney Mara'yı geçtiği için sevindim. Hak yerini bulmuş.

Yine de her eserin önemli olan kısmı sonudur. Puan orada verilir. Bir albümün kapanış şarkısı veya bir yazının son paragrafı. Sinemada da son sahne önemlidir. Bu filmin en zayıf noktası da orasıydı. Gerçek bir klişe ile bitirdik. Gerek var mıydı emin değilim. Daha iyi kotarılabilirdi. O nedenle "bir efsaneden bahsetmiyoruz. Ama olmuş" dedim. Bir efsane olma fırsatı basit farklarla kaçmış. Yine de kendi türünün en iyilerinden. 



Pazartesi, Aralık 19

Krigen



Son Oscar ödüllerinde; yabancı dilde film dalında Türkiye'yi heyecanlandıran bir aday vardı. Mustang; Türk ekibi ve kurgusu ile dikkat çekmiş ve burada da tartışılmıştı. Ben hâlâ izleyemedim ve aslında da pek iyi yorumlar duymadığım için heveslenmedim.

Ödülü kazanan Son of Saul dışında, en çok hakkında iyi yorumlar duyduğum film Danimarka'dan Krigen oldu. Savaş, bireysel ahlak, sosyal devlet gibi kavramlar ortaya dökülüyor. Fena film değil ama aday olmasına şaşırdım. İşin Türkiye kısmını ise filmin sonunda fark ettim. Yapımda emeği geçen birçok Türk vardı ve Konya'daki devlet kurumlarına teşekkür ediliyordu. Meğer filimin Afganistan'da geçen sahneleri Konya'da çekilmiş..

Sonuç olarak bu film de tıpkı Mustang gibi ödül alamadı. Danimarka son dönemde sık sık oraya bir aday film yolluyor. Krigen kazanamadı. Muhteşem bir film olmasına rağmen, muhteşemden de öte bir film olan La Grande Bellezza'ya geçilen Jagten da 2013'te birinciliği alamamıştı. İlginç olan ise 2010'da Biutiful ve Incendies gibi filmleri geride bırakan Hævnen'ın Danimarka'ya Oscar getirmiş olması. O da iyi filmdir ama  bana kalırsa burada adı geçen ve izlediğim filmler arasında en zayıf olanı oydu.

Cumartesi, Ocak 11

Strings


Normal koşullarla yapılması zor olan filmler, animasyon sayesinde daha kolay bir şekilde ortaya çıkıyorsa bu tarzdan faydalanmak mümkün olabilir. O nedenle animasyon filmlerine mesafeli değilim. Yeter ki olağanüstü bir hikayeyi oraya koysunlar.

Strings filminin eksiği bu... Her şey tamam ama konu çok bilindik. Dünya sinema tarihinde defalaca işlenmiş, hatta kutsal kitaplarda bile anlatılan bir hikayeyi kukla sanatıyla canlandırmışlar. İnsan olayın sonunu bilince filmin içine de kolay kolay giremiyor.

Deneysellik kavramı 21.yüzyılda çığırından çıktı. Bir şey deneyerek devrim yapma isteği artık pek kalmadı. Önemli olan yeni bir şey denediğini göstermek, devrim ikinci planda bile değil. İnsanları etkilemesen de olur. Olayın özünden uzaklaşsan da olur. Ben de ski usül kafamla bunu kabullenmiyorum.

Salı, Aralık 3

Haevnen



Baba:  Onu vurduysan o da sana vuracak,bunun sonu gelmez.anlamıyor musun? Savaşlar böyle başlar.
 
Oğul: Yeterince sert vurursan başlamaz. Bu konuda hiçbir şey bilmiyorsun...

Çarşamba, Mayıs 29

Jagten




Çok fazla film tavsiye etmem. Ya sevdiğimi söylerim ya sevmediğimi. Ama bu filmi öneriyorum. İzleyin

Sokakta, mahallede hatta Twitter'da, gittikçe artan linç kültürünün hikayesini anlatıyor. İlginç olan Danimarka gibi sosyal refahın yüksek olduğu, insanların birbirini daha iyi anladığını sandığımız (buradan gözüken) bir ülkede geçiyor.

İnsan yine insan. Bu filmi izledikten sonra hissetiklerimin benzerini Ondskan adlı filmde de hissetmiştim. Konu biraz daha farklıydı ama rahatsız edicilik aynı. Fakat o da kuzey ülkesi filmiydi, İsveç.

Bu film hakkında uzun uzun yazabilirim ama 2012 filmi, daha yeni bir film, belki çoğunuz henüz izlemedi ve izlemek istersiniz. Hiç kafa bulandırmamak lazım. Ama başroldeki Mads Mikkelsen'in muhteşem bir iş çıkardığını da eklemek lazım. Film Türkçe'ye Onur Savaşı olarak çevrilmiş ama sanırım Jagten - Av anlamına geliyor. Filmin son sahnesiyle çok alakalı. Son sahne ile ilgili soru işaretleri de var. 

Bu da Türkiye'den yaşanmış bir hikaye...

Cuma, Mart 1

Voksne Mennesker




Bu İskandinavlara özgü bir olay mı yoksa Dagur Kari özelinde mi gerçekleşiyor anlamıyorum. Soğuk ülkelerden sıcak filmler çıkıyor. Çok sempatik konuları olmasa da izlerken için ısınıyor. Buzdan Hayaller de böyleydi.

Fakat her ne kadar güzel bir olsa da bu "Tutunamayanlar", "Buzdan Hayaller" kadar cezbetmedi. Sorumluluk almaktan çekinen, toplumun dışında kalmayı tercih eden gençleri sosyal hayatımda hayranlıkla izlesem de onların hikayelerini sinemada izlemek çok etkilemiyor.

Ben de hemen hemen aynı toplumun üyesi olsam da (21.yüzyılın toplumu) onlar kaar sorumsuz olmadım hiç bir zaman. Sürekli tırmalak zorunda kaldığımız için, hayata daha farklı yerlerden bakıyoruz. Bu yüzden bu filmde tasvir edilen gençleri (grafiti çizen, gazete okumayan, çizdiği grafitiler dışında 7 dolardan fazla para kazanmamış), saygıyla ve hatta hayranıkla gözlemlesem de aynı noktada olmamız mümkün olmuyor.

Oysa aslında biz de (en azından ben de) toplumun kanaat önderleri tarafından sürekli eleştirildik. Biz de onlara benzememek için mücadele ettik. Kravat takmak bize de zor geliyor ama bir yandan da sorumluluk bilincimiz var.

Özele dönmesin; film yine de güzel. Sıcak film. Futbol topu da var bazı sahnelerde.

Kadın futbolunun katili Danimarka hakemleri...