isveç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
isveç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Temmuz 27

Persona


Persona'yı beğenmediğimi yazacağım ama iki önceki içerikte 1969 yapımı Dağlar Kızı Reyhan var. Türkiye'de o dönemde öyle filmler  çekilirken, Avrupa'da neler neler yapılıyor. Altın çağını o dönemde yaşayan Hollywood'u kıyaslamaya katmıyorum bile. Neredeyse yarım asır sonra çıkıp 'beğenmedim' demek de biraz ukalaca geliyor. 

Persona 1966 yapımı. Az sayıda filmini izlememe rağmen çok sevdiğim Bergman'ın filmi olduğu için büyük bir hevesle izledim. Fakat yalan yok; sıkıldım. Sarmadı. 80 dakika sürmesine sevindim. Biraz yönetmen tatmini gibi geldi. En azından kişisel bir film olduğu aşikar. Bunda da sıkıntı yok. Filmin aradan geçen 53 yılda seveni de giderek artmışken diyecek pek fazla laf yok. Zaten filmi sevseydim de analizini yapmaya kalkışmazdım. Saygı duyuyorum.

Yine de bana biraz Volkan'ın çektiği film gibi geldi...

Salı, Şubat 13

Smultronstället


Şafak vakti aradığım arkadaş nerede?
Gece çöktüğünde onu hâlâ bulamamıştım
Yanan kalbim
Bana onun izlerini gösteriyor
Çiçeklerin açtığı her yerde
Onun izlerini görüyorum
Onun sevgisi tüm havaya karışmış
Sesi yaz rüzgarında uğulduyor…

Pazartesi, Aralık 11

O Sarışın Şimdi Nerede?



Ümit Milli Takım, 2001’de İzmit’te İsveç’le maç yapıyor. Murat Kosova da o akşam bir gece kulübünde karşılaşıyor Zlatan’la, yanına gidip “Ben senin çok büyük bir oyuncu olacağını düşünüyorum” diyor. O da “Şuradaki sarışına da söyler misin bunu?” diye cevap veriyor.

Anıyı aktaran Mert Aydın, yaşayan Murat Kosova. Akla çok fazla soru geliyor ama iki tanesi öne çıkıyor. Birincisi o gece neler olduğuna dair. Bu biraz magazinsel bir soru olur. Bizim için çok da önemli değil. Sonuçta aradan 16 sene geçmiş, öğrensek güzel olurdu ama sadece bir anı çıkar ortaya.

Asıl soru sonraya dair. O sarışın kız şimdi nerede?

Hatta soruları çeşitlendirebiliriz. Zlatan'ın büyük bir futbolcu olacağına inanmayan bu sarışın kız şu an neler yapıyor, nasıl bir hayatı var? İzmit'te mi yaşıyor? Evlendi mi? Çalışıyor mu? Maaşı ne kadar? Mutlu mu? Avrupa'yı gördü mü; mesela Milano'yu, Manchester'ı, Paris'i, Amsterdam'ı...? Kaç yaşına geldi? Hayattan, ömrünün kalan kısmından beklentileri neler? Bir de o geceyi nasıl hatırlıyor? Arkadaşlarına anlatıyor mu? Ya da farkında mı? Belki de İzmit'te bir gece kulübünde karşılaştığı uzun boylu ve yamuk burunlu çocuğun kim olduğunu hâlâ bilmiyor. Belki de yaşamıyor.

Başka zaman olsa bu anıyı dinlediğimizde, Zlatan'ın o maçına bakardık. Gerçi yine baktım. Türkiye, 4-1 kazanmış. Mehmet Yozgatlı hat-trick yapmış. Tam "Vay be kardeşim, ne topçular ne işler yapmış, sonra kaybolmuş" derdik. Oysa futboldan daha önemlisi var; o da hayatın geri kalanı.

O gece neler oldu  ve o sarışın şimdi nerede? Sadece bu cevaplardan iki tane harika film çıkar.

Cuma, Aralık 8

Det sjunde inseglet


+Olabildiğince açık konuşmak istiyorum. Ama kalbim boş. Bu boşluk yüzüme tutulan bir ayna gibi, kendimi görüyorum. İçim korku ve tiksintiyle doluyor. İnsanlara karşı duyarsızlığımla kendimi çevremden soyutladım. Şimdi bir hayaletler dünyasındayım. Rüyalarım ve hayallerimde tutsak kaldım.

- Yine de ölmek istemiyorsun.

+ Hayır, istiyorum!

- Neyi bekliyorsun?

+ Bilgi istiyorum.

- Garanti istiyorsun.

+Her neyse... İnsanın duyularıyla tanrıyı kavrayabilmesi o kadar imkansız mı? O neden yarım vaatlerin ve görünmeyen mucizelerin ardına saklansın ki? Kendimize inancımız yoksa başkasına nasıl inanç duyabiliriz? Benim gibi inanmak isteyen ama yapamayanlara ne olacak? Ya inanmayan, inanamayanlar? İçimdeki tanrıyı neden öldüremiyorum? Onu kalbimden atmak istememe rağmen neden alçaltıcı ve acı verici şekilde içimde yaşamaya devam ediyor? Neden her şeye rağmen bu şaşırtıcı gerçeklikten kurtulamıyorum? Dinliyor musun?

- Dinliyorum.

+ Ben bilgi istiyorum. inanç ya da varsayım değil, bilgi. Tanrının elini uzatıp kendini göstermesini, benimle konuşmasını istiyorum.

- Ama o suskun.

+Karanlıkta ona sesleniyorum ama sanki hiç kimse yok.

- Belki de kimse yoktur.

+ O halde yaşam korkunç bir şey. Her şeyin bir hiç olduğunu bilen biri ölüm karşısında yaşayamaz.

- Çoğu insan ne ölümü, ne de yaşamın hiçliğini düşünür.

+ Ama bir gün hayatın son anlarında karanlıkla yüzleşmeleri gerekecek.

- Ah... o gün...

+Korkumuzdan bir imge yaratır ve sonra da o imgeye tanrı adını veririz.

- Endişelisin.

+Bu sabah ölüm bana geldi. Birlikte satranç oynuyoruz. Bana tanıdığı sürede acil bir işi halledeceğim.

-Neymiş o?

+Bütün yaşamım nafile bir arayıştan, avarelikten, anlamsızca konuşmalardan başka bir şey değildi. Kızgınlık ya da sitem duymuyorum çünkü çoğu insanın yaşamı benimki gibi. Ama kalan süremi anlamlı bir işte kullanmak istiyorum.

-Onun için mi ölümle satranç oynuyorsun?

+Zeki bir rakip ama daha bir taş bile kaybetmedim.

-Ölümü nasıl yeneceksin peki?

+ Fil ve atı birlikte oynuyorum. Henüz fark etmedi. İlk hamlede kenardan çökerteceğim.

Ölüm: Bunu unutmayacağım.

+ Beni kandırdın! Aldattın ama yine karşılaşacağız. Bir yol bulacağım.

Ölüm: Handa görüşürüz. oyuna devam ederiz.

Cuma, Şubat 28

Fanny och Alexander





Tamam filmin adı Fanny - Alexander ama Fanny'nin konuyla pek alakası yok. Bu tamamen Alexander'ın filmi. Ya da şimdi düşündüm de belki Fanny'nin de alakası vardır ama biz anlamamışızdır. Keza film o kadar üstün ki, bizim basit bilgilerimiz, filmin içindeki felsefenin tamamını görmeye yetmiyor. Bunu kabul ediyorum. Ama bu yetersizliğim, filmden aldığım tadı, daha doğrusu yaşadığım aydınlanmayı engellemiyor.

Filmin ilk başta süresine bakınca, "Ulan yine bitmeyecek bir film izleyeceğiz" demiştim ama nasıl bittiğini anlamadım. Yine de Ata Atay kardeşimizin dediği gibi "Bana derdini 2 saatte anlatamıyorsan sıkıntı var" cümlesini de Bergman ustaya söylemek isterdim. Gerçi filmin aslında 5 saat olduğunu, kısaltılmış versiyonunu izlediğimi öğrenince iyiyce heyecanlandım ve meraklandım. Aslında, 5 saatlik versiyonu dizi gibi, günde 1 saatlik tempoyla izlemek isterdim.

1982 yılında yabancı film Oscar'ı almış. Şaşırmadım. Felsefe Kulübü'nden en iyi felsefe kitabı ödülü bile alabilirdi. UEFA Kupası bile kazanabilirdi, en az Sacchi'nin Milan'ı kadar izleyeni rahatsız edip sonunda "vay amk" dedirtiyor.

Salı, Aralık 3

Haevnen



Baba:  Onu vurduysan o da sana vuracak,bunun sonu gelmez.anlamıyor musun? Savaşlar böyle başlar.
 
Oğul: Yeterince sert vurursan başlamaz. Bu konuda hiçbir şey bilmiyorsun...

Cumartesi, Eylül 21

96-2000 Köprüsü



Uddevalla, İsveç'in güneybatısında yer alan bir şehir. Hakkında çok fazla şey bilmiyorum, bilinmesi gereken pek bir şey de yok. Bir belgesel izlerken (aslında ben izlemiyordum, kardeşim izliyordu) şehirde bir köprü yapıldığını öğrendik. Köprünün bir belgesele konu olan özelliğini hala daha bilmiyorum.

İlgimi çeken, köprünün yapım süresi oldu. Köprünün yapımına 1996 yılının sonlarında başlanmış. Açılış ise 20 Mayıs 2000'de yapılmış. Sanırım herkes anladı.... 


Çarşamba, Ocak 16

Elmander > Ibrahimovic




Oh güzeldi! Gerçekten çok güzeldi!Danimarka karşılaşma öncesindeki akşam yemeği için oteldeydik. "Johan" dediler, "dışarıda seni bekleyenler var." Şaşırmıştım. "Ne? Kim olabilir ki?" Daha önce Kopenhag'daa iki sene kalmıştım, belki birkaç eski arkadaş olabilir diye düşündüm. Ama daha sonra güvenlik görevlisi geldi. 'Hey Johan! Dışarıda çok sayıda taraftar var, seni bekliyorlar, onları görmelisin" dedi. Ama daha sonra hep birlikte takımla birlikte dışarı çıkacağımız söylendiğinden otelde kaldım. İnanılmazdı! Taraftarların gösterdiği sevgi çok özeldi. İlk önce Ibrahimoviç dışarı çıktı. Ve kimse ona bakmıyordu. Sanırım bu onun için de yeni bir şeydi.

Johan Elmander-Galatasaray Dergisi Aralık Sayısı

Bu efsane olayın en güzel yanı Ibrahimoviç'in o kalabalıkta bir kişi tarafından bile umursanmamasıydı. Biz, kendi arkadaş grubumuzda konuşurken bile bu kısma takılmıştık. Elmander de o günü hatırlarken  bu durumu es geçemiyor. Kendisine gösterilen sevgi onu yeteri kadar mutlu etmiş ama yine de aylar sona anarken hala Ibrahimoviç akıllarda.